Basından

basindan_tarih: 
22 Şub 2020

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Putin, telefon görüşmesinde Suriye'nin egemenliğine ve toprak bütünlüğüne bağlılığını ve aşırılıkçı tehdidi ezme kararlılığını vurguladı.   YDH- Hazal Yalın, Bugün akşam saatlerinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin arasında yapılan telefon görüşmesini değerlendirdi. *** Bu akşam saatlerinde Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Rusya Devlet Başkanı Putin arasındaki telefon görüşmesi, öyle anlaşılıyor ki, Türkiye tarafının beklentilerine cevap vermedi.  Hatırlanacağı gibi, daha önce cumhurbaşkanı, dışişleri bakanı, savunma bakanı ve AKP sözcüsü tarafından yapılan açıklamalarda "rejim şubat sonuna kadar gözlem noktalarının arkasına çekilmezse vuracağız" vurgusu dikkat çekiyordu.  Erdoğan da bugün telefon görüşmesinden önce yaptığı açıklamada, sahadaki durumu "ben buna savaş diyebilirim" ifadesiyle tanımlamayı tercih etmişti.  Ancak Putin'le telefon görüşmesinin ardından cumhurbaşkanlığı tarafından yapılan ve AA'nın yayımladığı ilk açıklamada, Erdoğan'ın Putin'e, "Suriye rejiminin İdlib'de dizginlenmesi şart" demekle yetindiği anlaşılıyor.  AA'ndan bir saat kadar sonra Kremlin’den de bugünkü telefon görüşmesiyle ilgili açıklama yapıldı. Açıklama şöyle: "Türk tarafının inisiyatifiyle Vladimir Putin ile Türkiye cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan arasında bir telefon görüşmesi yapıldı.  Dikkatlerin odağında yine, İdlib gerilimi azaltma bölgesinde gelişen durum vardı. Putin, aşırılıkçı grupların devam eden saldırgan eylemlerinden ötürü ciddi endişesini belirtti.  Suriye Arap Cumhuriyeti'nin egemenlik ve toprak bütünlüğüne koşulsuz saygı gösterilmesi zorunluluğu vurgulandı. Rusya ve Türkiye devlet başkanları, İdlib konusunda gerilimi azaltmaya, ateşkesi sağlamaya ve terörist tehdidi etkisizleştirmeye yönelik bakanlıklar arasında ikili görüş alışverişinin faal hale getirilmesi hususunda görüş birliğine vardılar.  Askeri organlar arasındaki hattan temasların yoğun biçimde devam etmesi teyit edildi. Keza Libya’daki barış süreci meselesi de ele alındı. 19 Ocak 2020 tarihli Berlin Konferansı kararlarının kesintisiz hayata geçirilmesinin önemine dikkat çekildi." Açıklamada özellikle dikkat çekici olan, egemenlik ve toprak bütünlüğü vurgusuydu. Bu ifadenin iki lider tarafından değil, sadece Putin tarafından kullanıldığı anlaşılıyor. Ancak böyle bir vurgu yapılmış olması, Rusya basınında önemli yorumlara yol açtı.  Yorumlar genellikle, Erdoğan tarafından Suriye'nin bölünmesi teklifi mi yapıldı sorusu etrafında dönüyor. Lenta.ru'nun görüşme haberine bakmak yeterli olacak. Bu prestijli yayın, haberinde şu cümleyi kullanıyor:  "Putin, Erdoğan'la görüşmesi sırasında Suriye'de bölünmeyi reddederek, ülkenin egemenlik ve toprak bütünlüğüne koşulsuz saygı gösterilmesi zorunluluğuna dikkat çekti." Bugünkü telefon görüşmesinin, Rusya'nın tutumuna dair şüpheleri bütünüyle dağıttığı söylenebilir. Görüşmede Rusya, Suriye'nin toprak bütünlüğü ve egemenliğine bağlılığı temelinde terör tehdidini ezme iradesini kesin bir şekilde vurgulamış görünüyor. Rusya'nın cihatçı saldırısına topçu desteği sağladığı iddiasıyla TSK'yı vurma görüntüleri yayınlandı Dün TSK'nın cihatçı saldırısına topçu desteği verdiği esnada Rusya hava kuvvetlerinin saldırısı sonucu 3 tank ve 6 zırhlı vurulmuş, 2 TSK personeli de hayatını kaybetmişti.  AKP sözcüsü Ömer Çelik, yayınladığı tweette, saldırıyı "Suriye rejimi"nin yaptığını ileri sürmüştü.  Ancak Rusya devlet televizyonu, Erdoğan ile Putin görüşmesinin hemen ardından saldırının Rusya hava kuvvetleri tarafından yapıldığını gösteren görüntüler yayınladı.  Fransız-Alman inisiyatifi Moskova'da kabul görmedi Bu sabah YDH'da yayınlanan haberde, dün geç saatlerde Putin ile Fransa Devlet Başkanı Macron ve Almanya Başbakanı Merkel arasındaki görüşmenin ayrıntıları ele alınıyordu. Bu görüşmede iki nokta büyük önem taşıyordu. İlki, Putin tarafından Suriye'nin egemenlik ve toprak bütünlüğü temelinde terörist tehdidinin ortadan kaldırılması kararlılığının bir kez daha ifade edilmiş olması, ikincisi ise, Fransa ve Almanya liderleri tarafından Erdoğan'la birlikte dörtlü bir zirve çağrısı yapılmasıydı.  Putin'in bu çağrıya en azından şimdilik olumsuz cevap verdiği de anlaşılıyordu.  Erdoğan bugün, Putin'le telefon görüşmesi yapacağını duyurduğu açıklamasında, Fransa ve Almanya liderlerinin dünkü görüşmesinden haberdar olduğunu da ifade etti. Erdoğan şöyle dedi:  "Merkel ve Macron, Putin'le yaptıkları görüşmede, İdlib'de çok kararlı bir ateşkesin yapılması için bir daveti kendisine yaptılar. Henüz beklenen bir cevap vardır diyemem. Dörtlü zirve için 5 Mart'ta İstanbul'u teklif ettiler, henüz Putin onlara arzu edilen cevabı vermedi." Bundan kısa bir süre sonra RT Rusça servisi de, Almanya dışişleri bakanlığının, Merkel, Macron ve Erdoğan arasında dün akşam bir telefon görüşmesi yaptıklarını açıkladı.  Bu durum, Almanya ve Fransa liderlerinin muhtemelen Türkiye'nin talebiyle ve ateşkes sağlama hedefiyle Putin'le görüşme yaptıklarını, ancak görüşmede istediklerini alamadıklarını kesin olarak gösteriyor.  Patriot belirsizliği Dün ilk olarak Bloomberg, Türkiye'nin ABD'den Patriot bataryaları istediğini duyurdu. Haber öğle saatlerinde Sputnik Türkçe servisine konuşan bir savunma bakanlığı yetkilisi tarafından yalanlandı; ancak akşam saatlerinde savunma bakanı Akar'ın bir televizyon kanalına verdiği mülakatta doğrulandı.  Bugün TASS, Amerikan hükümetinden bir yetkiliye dayandırdığı haberinde, söz konusu yetkilinin şu ifadeleri kullandığını belirtti:  "Türkiye'de Suriye sınırının yakınına Patriot füzeleri yerleştirilmesi talebinden haberdarız; ancak herhangi bir karar alınmadı." Bununla birlikte biraz önce düşen teyitsiz bir haber, ABD'nin belki de fikir değiştirmiş olabileceğini gösteriyor. Buna göre, ABD'nin Almanya'daki Ramstein üssünden (Avrupa'daki en büyük üssü) Türkiye'ye 5 C-17 kargo uçağı geldiği iddia ediliyor. Kimi kaynaklar, bu uçakların Patriot bataryaları taşıdığını ileri sürüyorlar.  Eğer durum buysa, Türkiye'de Suriye sınırına Patriot bataryaları yerleştirilmesi kararı bizzat Trump tarafından verilmiş olmalı.  Bu ise Erdoğan'la yeni bir telefon görüşmesi ve basına açıklanmayan pazarlıkların sonucu olabilir.  Ne var ki böyle bir girişim, bir felaket senaryosunun prelüdü anlamına gelebilir. Zira, Patriot bataryalarının Suriye hava sahasını hedef almak üzere istendiği hatırlanacak olursa, Rusya'nın buna ne karşılık vereceği, sadece merak değil büyük bir endişe konusu da olmalı. 
basindan_tarih: 
20 Şub 2020

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Yıldırım hızıyla gelişen olaylar karşısında şaşkına dönüyoruz... Ve ülkemizin başkomutanı, Saray’ın egemeni, her konuda tek yetkili ve hâkimi Cumhurbaşkanı “Her operasyon gibi bir gece ansızın gelebiliriz diyoruz. İdlib’i bırakmayacağız. İdlib harekâtı an meselesidir” dedi. Ortalık alevlendi! Belki siz bu yazıyı okurken İdlib’de Mehmetçiklerimiz ölüm kalım savaşına girmiş bile olabilirler. Bilmiyoruz. İki seçenek var hâlâ: Birincisi blöf, yani Rusya ile iki gün süren toplantılardan bir sonuç alınamaması üzerine, Erdoğan, geçen hafta yaptığı açıklamaya uygun olarak, Suriye Ordusu’nu (ve Rus desteklerini) İdlib eyaleti sınırlarının ötesine atmak için ne kadar kararlı olduğunu gösteriyor. Bu birkaç gün kazandırabilir RTE’ye; Ruslar RTE’yi şimdilik durdurmak için yeni bir elma şekeri önerirler mi, böylece RTE’ye de operasyonu yapmamak için bir bahane sunarlar mı? Fakat Kremlin hemen tepki verdi, RTE’nin harekât an meselesidir açıklamasını en kötü senaryo olarak nitelendirdi. Moskova’nın bu açıklaması, Rusların karşı kararlılık göstergesi ve “en kötü senaryoyu sen seçtin, karar tercih senin” şeklinde yorumlanabilir. Şam ve Moskova geri adım atar mı? Cumhurbaşkanı’nın daha önce de iki açıklaması olmuştu, operasyonu, “askeri gözetleme kulelerimize bir daha saldırı olursa” şartına bağlı bağlamıştı. Bunu bekler mi şimdi? Şu da vardı: “Şubat sonuna kadar İdlib sınırlarının dışına çıktı çıktı, yoksa biz çıkartırız...”... Bugün ise henüz ayın 19’u, bu kez her an gelebiliriz, diyor. Erdoğan’ın bu son sözleri, Moskova’daki görüşmelerin sonuçsuz kalması üzerine yaptığı açık. Ama Moskova ve Şam, İdlib sınırları ötesine çıkın önerisini Erdoğan’ın yerine gelmeyecek düşü olarak değerlendirdiklerini görüyoruz. Çünkü Suriye kentlerini, topraklarını teröristlerden temizlemekte epey yol aldılar. Halep’i de bütünüyle kurtardılar, M-5 karayolu Rus polisinin denetiminde... En az 6 gözetleme kulesi Şam ordusunun geri aldığı topraklarda kaldı. Suriye ve Rusya geri adım atar mı, sanmıyorum. İdlib kentini alacaklar. Türkiye’ye de anlaşılan sınıra 10-15 km’lik bölgede mültecilerin yerleştirilmesi olasılığını bırakıyorlar. Ruslarla savaşır mıyız? Erdoğan’ın “ansızın gelebiliriz” uyarısının, Ruslarla savaşırız önermesini de içerdiği açık. Ankara’nın, Suriye Ordusu’nu “İdlib’den dışarı süpürme” amaçlı doğrudan bir saldırıya geçeceğini düşünmeli miyiz? Bu zayıf bir olasılık. Ama RTE’nin Suriye Ordusu’nun İdlib kentini ve geri kalan kısımlarını almasını engelleyecek önemli bir askeri güç yığınağı ile yetineceğini varsaymalıyız. Bu şüphesiz ki orduların karşı karşıya gelmesidir. Türkiye’nin bu durumda HTŞ çatısı altındaki teröristlerin de açıkça koruyucusu pozisyonuna itileceği veya resmen bu pozisyonu üstleneceği ortada. Türkiye bir “işgalci” pozisyonuna iteklenecektir. Orada neyi koruyoruz sorusunun yanıtı yoktur... Göç edenler bir bahane olarak kullanılmaktadır. Çünkü esas mesele buysa, Şam ile en kolay halledilecek konu budur. Ama Ankara’nın buna yanaşmaması, bunun bir bahane olduğunu gösteriyor. Göç bir bahane O zaman, üç yazıdır gündeme getirdiğim Yeni Türkiye projesi kapsamı içinde durumu değerlendirebiliriz ancak. Bir çatışma olur ve genişlerse, Rusların devre dışı kalacağını düşünmemek gerekir. Biliyoruz ki Türkiye, Suriye hava sahasında uçamıyor. Hava üstünlüğü karşı tarafta. Fakat umulmadık bir şekilde çatışma olur ve genişlerse, hava kuvvetleri savaşına dönüşür iş. Bu noktaya varacağını hiç sanmıyorum, en kötü olasılığa işaret ediyorum. Rusların ve Şam’ın, S-400 aldı diye, Suriye’nin İdlib eyaletini Türkiye’ye bırakabileceğini düşünen varsa, bilemem. Ama Ankara’da bunun hesaplarını yapan politikadan anlamayan bir sürü danışman ve hatta sivil giyinmiş asker var anlaşılan. Kim kaybeder? Ruslar değil, biz... Rusya’dan gelen milyonlarca turist, tarım ürünlerimiz için büyük bir Rusya pazarı... milyarlarca dolarlık ihaleler alan inşaatçılar... Mesele bu mu diyeceksiniz, şüphesiz ki öncelikle insanımız, askerlerimiz, ekonomimiz, daha büyük dipler ve daha büyük bağımlılıklar... NATO İdlib konusunda tarafsız. NATO’nun doğrudan meselesi değil, Türkiye’nin yarattığı bir sorun olarak görüyorlar. ABD, asla askeri olarak bulaşmaz. Ama kışkırtıcılığı elinden bırakmaz. Zayıf düşmüş bir Türkiye için pusuya yatar. Bakıyorum çevreden yürü diyen yazar çizer türedi... Ankara’yı aklıselime çağıracaklarına, ülkeyi yurdu insanı düşüneceklerine. Yurtsever olacaklarına! Not: Yaşadığımız hukuk ve yargı garabetine giremedim. Fakat ülkede yargının tamamen iktidar bağımlısı olduğunu belgeleyen net bir olay daha yaşadık... Yargı vicdanını siyaset ezip geçti.. Yazık bu ülkeye!
basindan_tarih: 
19 Şub 2020

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Hayvancılıkta üretene 33, ithalata 48 milyar lira Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli, AKP iktidarında 17 yılda hayvancılığa 33 milyar lira destek verildiğini açıkladı. Yılda ortalama 1 milyar 941 milyon liraya denk geliyor. Yeterli mi? Değil elbette, ancak verimli ve yerinde kullanılsa hayvancılıkta önemli gelişmeler, ciddi değişimler sağlanabilirdi. Dolar bazında bakıldığında 33 milyar liranın bugünkü dolar karşılığı 5.5 milyar dolar. Dolara neden çevirdiğimize gelince, Türkiye, aynı dönemde canlı hayvan ve kırmızı et ithalatına 8 milyar dolardan fazla ödedi. Sadece 2008-2018 döneminde canlı hayvan ithalatına ödenen döviz 6 milyar 399 milyon 978 bin dolar. Kırmızı et ithalatı 2010 yılında başladı. 2010-2018 döneminde 1 milyar 378 milyon 36 bin dolarlık kırmızı et ithal edildi. 2008-2018 döneminde toplam canlı hayvan ve et ithalatı bedeli 7 milyar 778 milyon 14 bin dolar. Buna 2002-2008 döneminde damızlık hayvan ithalatı ve 2019 kırmızı et ve canlı hayvan ithalatı eklendiğinde 8 milyar doların üzerine çıkıyor. İthalata ödenen 8 milyar doları bugünkü dolar kuru ile çarparsanız 48 milyar lirayı aşıyor. İktidar 17 yılda hayvancılık yapan çiftçiye yetiştiriciye 33 milyar lira ödemekle övünürken, Brezilya,Uruguay, Polonya, Amerika, Avrupa, Sırbistan,Avustralya başta olmak üzere ithalat yapılan ülkelerin çiftçilerine 10 yılda 48 milyar lira ödeyerek canlı hayvan ve et ithalatı gerçekleştirdi. Projelerle ithalat desteklendi 2002 yılında hayvancılığa verilen desteğin sadece 83 milyon lira olduğunu 2019’a gelindiğinde 60 kat artışla yaklaşık 5 milyar lira destekleme ödemesi yapıldığını vurgulayan Pakdemirli, 2003-2019 döneminde hayvancılığa ödenen toplam desteğin 33 milyar lira olduğunu ifade ederken hibe projelerine de dikkat çekti. Hayvancılıkla ilgili pek çok proje uygulandı bu dönemde. Güneydoğu Anadolu Projesi(GAP), Doğu Anadolu Projesi(DAP), Doğu Karadeniz Projesi(DOKAP) ve Konya Ovası Projesi(KOP) kapsamında 41 ilde hayvancılık yatırımlarına yüzde 50’ye varan oranda hibe desteği sağlanıyor. Avrupa Birliği ile yürütülen Kırsal Kalkınma Programı(IPARD) kapsamında hayvancılık ve hayvansal ürünlerin işlenmesine yüzde 75’i Avrupa Birliği ve yüzde 25’i Türkiye Cumhuriyeti hazinesinden karşılanmak üzere yüzde 70’lere varan oranda yine hibe desteği sağlanıyor. Genç Çiftçi Projesi, 2016-2018 döneminde uygulandı. Proje kapsamında genç çiftçilere 30 bin liraya kadar hibe desteği sağlandı. Bu proje kapsamında kaynakların yüzde 90’ı yine hayvancılık projesine verildi. Koyunculuğun geliştirilmesi amacıyla 300 koyun projesi uygulandı. Ziraat Bankası’ndan kredi kullandırılarak çiftçilere koyun aldırıldı. Büyükbaş ve küçükbaş hayvancılıkta genetik kaynakların korunması ve daha bir çok proje uygulandı. Bu projelerin bir bölümü de devam ediyor. Genel olarak bakıldığında hayvancılık projelerinin hemen tamamı üretimi artıracak, çiftçileri kırsalda tutacak projeler olarak görünüyor. Fakat, proje kapsamında hayvan temini genellikle ithalatla karşılanınca verilen hibe ve desteklerin önemli bölümü yurt dışına başka ülkelerin çiftçilerine gitti. Bakan değiştikçe politika da değişti AKP iktidarı döneminde Sami Güçlü,Mehdi Eker,Kudbettin Arzu,Faruk Çelik,Ahmet Eşref Fakıbaba bakanlık yaptı. Bu görevi halen Bekir Pakdemirli sürdürüyor. Geçen 17 yılın 10 yılında Mehdi Eker bakanlık yaptı. Kalan 7 yılda ise 5 bakan görev yaptı.Her gelen bakan öncekinin projelerini rafa kaldırdı sil baştan yeni projeler başlattı. Bu nedenle bakan değiştikçe değişen politikalarla istenen başarıya ulaşılamadı. Sami Güçlü hariç göreve gelen her bakan ithalatı sonlandıracağını söyledi. Ama ithalatı artırarak sürdürdü. Bekir Pakdemirli, Ekim 2019 itibariyle ithalatı durdurmasa da epeyce azalttı. 2018’de 50 bin ton olan kırmızı et ithalatı 2019’da 5 bin tona düştü. Yazının tam burasında Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli telefonla aradı. İnternette PDF olarak yayınlanan Pencere Gazetesi için yazdığım “Bakanların gıda terörü ile imtihanı” başlıklı yazımı okuduğunu  belirterek değerlendirmelerde bulundu. Pakdemirli: Üreticiyi ve tüketiciyi korumalıyız Yazı yazarken Bakan Pakdemirli’nin aramasını “gazetecilik şansı” kabul ederek; hayvancılığa verilen destek konusundaki açıklamasını, Et ve Süt Kurumu raporlarından aldığım ithalat verileri ile karşılaştırdığımı üreticiye 33 milyar lira, ithalata 48 milyar lira ödendiğini bu konudaki değerlendirmesini sordum. Bakan Pakdemirli şunları söyledi: “Rakamı resmi kaynaklardan aldıysanız doğrudur. Sürdürülebilir olması için üreticinin üretim iştahını kesmememiz ve tüketiciye de pahallıya et yedirmememiz gerekiyor. Bu denge çok önemli. Palyatif bir tedbir olarak ithalat yapılıyor. Fakat, ihtiyaç olmadıkça ithalattan uzak duruyoruz. 2018’de 50 bin ton et ithalatı varken, 2019’da 5 bin tona indirdik. Çünkü ihtiyaç olmadı. İthalatı sıfırladık diyemiyoruz. Çünkü, Serbest Ticaret Anlaşmaları çerçevesinde zorunlu olarak yapılan ithalatlar var. Sırbistan’a,Bosna Hersek’e kol kanat geriyoruz. Türkiye’nin ihtiyacı olmasa da bunu yapmalıyız. Ayrıca ithalat yaptığımız yerlerden 1’e 3 oranında ihracat da yapıyoruz. Daha yeni Avrupa Birliği Delegasyonu ile görüştüm. Niye et ithalatı yapmıyorsunuz diye sordular. İhtiyacımız yok dedim. Herkes, Serbest Ticaret Anlaşmaları’nda yazılanların uygulanmasını istiyor. Bizim birinci ajandamız üretimin ve üreticinin desteklenmesi,ikincisi de tüketicinin korunması.Bu nedenle 2020’de de ithalat olmayacak gibi. Biz üretici dostu politikalar uygulamaya devam edeceğiz.” Özetle, hayvancılığa verilen desteklerin üretimi,verimliliği ve ihracatı artırması, ithalatı sıfırlayacak nitelikte ve düzeyde olmalı. İthalata verilen her kuruş üreticinin üretimden kopmasına ve ülkenin dışa bağımlı olmasına yol açar. Türkiye 2010’dan bu yana yoğun olarak ithalat yaptı. Et sorunu çözüldü mü? Çözülemedi. İthalatın çözüm olmadığı artık anlaşılmalı.
basindan_tarih: 
20 Şub 2020

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Türkiye ile Rusya’yı, Türk ordusu ile Suriye ordusunu karşı karşıya getiren ve ABD-İsrail ikilisinin büyük memnuniyet duyduğu İdlib krizinin nasıl çözüleceği, Astana Platformu’nun geleceğinden Türk-Amerikan ilişkilerine kadar pek çok konuyu etkileyecek. AKP’den ABD’ye yapılan çağrılara ve kamuoyunda oluşturulmaya çalışılan “yeniden Amerikancılığa” ve hepsinden önemlisi AKP ve MHP saflarında Suriye ile doğrudan savaş çığırtkanlığı yapılmasına rağmen, Ankara’nın Moskova’yla hareket etme yolunu koruyarak bir “yeni çözüme” razı olma olasılığı hâlâ yüksek… Üstelik Erdoğan’ın konuşmalarına hâkim olmaya başlayan tona rağmen…  Erdoğan’ın ‘çözümü’ Erdoğan, İdlib krizine “çözümünün” ne olduğunu önceki gün açıkladı: “İdlib’deki çözüm, rejimin saldırganlığının bir an önce durdurulması ve daha önce varılan anlaşmalardaki sınırlara ‘çekilme’sidir.” Açık ki bu bir çözüm değil, eski “çözümsüzlüğe” dönüştür. Zira son kriz, tam da “Soçi Mutabakatı’nın gereği yapılmıyor” diyerek Rusya desteğinde Suriye ordusunun o gereği yerine getirmeye başlaması nedeniyle çıktı. Zira 17 Eylül 2018 tarihli Soçi Mutabakatı’nın 3. maddesine göre 15-20 km’lik silahsızlandırma bölgesi kurulacak, 6. maddeye göre 10 Ekim 2018’e kadar ağır silahlar, 5. maddeye göre de 10 Ekim 2018’e kadar radikal terörist gruplar bu silahsızlandırma bölgesinden çıkarılacaktı. 8. maddeye göre de M-4 ve M-5 otoyolu, 31 Aralık 2018’e kadar trafiğe açılacaktı. Ancak bunlar yapılmadı. Tersine İdlib “radikal terörist” Nusra’dan (HTŞ) temizlenecekken, Nusra/HTŞ İdlib’de kontrol ettiği alanı büyüttü. Rusya Genelkurmay Başkanlığı bu gelişmeye dikkat çeken bir rapor açıkladı: “İdlib’de El Nusra güç topluyor, bölgenin yüzde 99’u onların kontrolünde” (26.4.2019). Bu rapor üzerine önce Putin’in Suriye Temsilcisi Lavrentyev, “Türkiye’nin İdlib’de kontrolü kaybetmesi hayal kırıklığına yol açtı” (26.04.2019) dedi, ardından da Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov, “Rusya’nın İdlib’deki Nusra varlığını kabullenmeyeceğini” ilan etti (29.04.2019) Ve Moksova, 2019’un mayıs ayından itibaren, Soçi Mutabakatı’nın hedeflerinin gerçekleşebilmesi için zaman zaman Suriye ordusuna yeşil ışık yaktı. O tarihten bu yana süreç büyük kazaya yol açmadan iki ileri bir geri şeklinde götürüldü, ta ki bu yılın başında ortaya çıkan son krize kadar… ‘Rejim yıkma’ hayaline sarılma hatası Hal böyleyken Erdoğan’ın, çözümü Suriye ordusunun eski sınıra çekilmeye bağlaması krize çözüm getirmez, eski çözümsüzlüğün sürdürülmesi anlamına gelir ki Moskova artık bunun mümkün olmadığını ve siyasi çözüme geçebilmek için “radikal teröristlerin” temizlenmesi gerektiğini savunuyor. Oysa Hulusi Akar’ın geçen haftaki “Radikaller dahil ateşkese uymayanlara karşı zor kullanılacak, her türlü tedbir alınacak” (13.02.2020) açıklaması, Ankara’nın sahadaki pozisyonunu, HTŞ’yi terörist kabul ettiği resmi pozisyonuna uyumlu hale getireceği şeklinde yorumlandı. Ki doğrusu da budur. Ancak Erdoğan’ın önceki gün yaptığı ve yukarıda “İdlib’de çözüm”e dair olanını verdiğimiz açıklamaları, hükümetin Türkiye’yi daha da sıkıntılı bir noktaya götürebileceğinin işaretlerini veriyor maalesef. Erdoğan, “Suriye’yi terör örgütlerinden ve rejimden temizlemeden bize huzurla uyumak haramdır” diyerek Türkiye’nin önüne yeniden “rejimi yıkma” hayalini/hedefini koymuştur maalesef! Ve Erdoğan, yeniden belirlediği bu hedefle ilgili olarak da Astana ortağı Rusya’yı uyarmaktadır: “Rusya’nın kendi halkına düşman bir rejime toprak kazandırma çabası, suni solunumla onun ömrünü uzatma gayretinden başka bir şey değildir. Bir süre sonra suni solunum da işe yaramayacak, rejim tümüyle bir celsede inşallah cesede dönüşecektir” (15.2.2020). “Toprak kazandırma çabası” ne demek? O topraklar zaten Suriye toprağı değil mi? Vahim… Önemle belirtelim: Şam rejiminin yıkılması üzerine inşa edilen her strateji çökmeye mahkûmdur. Ahmet Davutoğlu stratejisinin çöküşünden ders almayan AKP’nin yeniden aynı hatta girmeye eğilimli tavrı, Türkiye’yi bu kez daha da büyük bir sorunla karşı karşıya getirecektir. Soçi Mutabakatı’na güncelleme Soçi Mutabakatı hâlâ yürürlüktedir ve sahada güncellenebilecek esnekliktedir: Güncelleme İdlib krizine bölge yararına çözüm getirecektir. 1. Türkiye Suriye ordusunun kendi topraklarındaki egemenlik tesis etme çabasına karşı çıkmamalı, tersine önünü açmalıdır. 2. M-4 ve M-5 otoyolları trafiğe “tamamen” açılarak Şam’ın Halep ve Lazkiye’yle bağlantısının sağlanmasına destek verilmelidir. 3. Nusra/HTŞ’ye karşı Türk, Rus ve Suriye orduları işbirliği yaparak terörle mücadele etmelidir. 4. Türkiye, İdlib’in güneyindeki gözetleme noktalarını kuzeye çekmeli ve bunları Rusya ve Suriye ile eşgüdüm halinde göçe karşı bir tampon oluşturmanın aracı haline getirmelidir.
basindan_tarih: 
20 Şub 2020

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Japonya’ya peynir ihraç et,içerde sahtesini tüket Yine, “böylesi ancak Türkiye’de olur” dedirten bir durumla karşı karşıyayız. Türkiye, Japonya gibi çok önemli bir pazara peynir ihraç ediyor. İç piyasada ise, sahte,içinde süt bile bulunmayan peynirler tüketiliyor. Ticaret Bakanlığı, Akdeniz İhracatçı Birlikleri’nin öncülüğünde Eylül 2018’de Japonya’da Türk Gıda Ürünleri Festivali yapıldı. Tokyo’da düzenlenen festivalde çok sayıda ürün tanıtıldı. Japon tüketiciler ve alıcılar büyük ilgi gösterdi. Festivalde bağlantılar kuruldu. Görüşmeler yapıldı ve Türkiye’den Japonya’ya peynir ihracatı başladı. Konya Ereğli’de faaliyet gösteren Torunoğlu Süt Ürünleri Yönetim Kurulu Başkanı Cemal Torun kurduğu bağlantı ve aldığı izinler doğrultusunda Japonya’ya kaşar, klasik beyaz,dil ve yöresel peynirleri ihraç etmeye başladı. İhracat zorluklarla da olsa devam ediyor. Japonya gıda ürünlerinde büyük oranda dışa bağımlı. Yaklaşık 125 milyon nüfuslu bir ülke ve gıdasının yüzde 85’ini ithal ediyor. Türkiye için sadece peynir için değil,bir çok üründe önemli bir pazar olabilir. Bu fırsatın değerlendirilmesi ve peynirde diğer ülkelerle rekabet edilebilmesi için özellikle lojistik-nakliye maliyetinin düşürülmesi gerekiyor. Uçak kargo ile gönderildiği için çok yüksek lojistik maliyetleri ortaya çıkıyor. Bu maliyetlerin düşürülmesi için peynir ihracatının desteklenmesi gerekiyor. Diğer ülkeler bu desteği sağlıyor. Kendi kendisiyle rekabet eden Türkiye! Türkiye Süt, Et, Gıda Sanayicileri ve Üreticileri Birliği(SETBİR) Yönetim Kurulu Üyesi olan Cemal Torun ile İzmir Tarım Fuarı’nda sohbet ettik. Cemal Torun’un anlattığına göre, Japonya çok büyük ve önemli pazar. Gıda sektörü bu ülkede çok önemli bir pay elde edebilir. Fakat, Türkiye, ihracat pazarlarında kendi kendisiyle rekabet ederek fiyatları aşağı çektiği için çok zor girilen pazarlar bile bir süre sonra kaybediliyor. Yani kilosu 5.5 dolara ihraç edilen peynir Türk firmalarının kendi kendileriyle rekabeti ile 3-3.5 dolara iniyor. Bugüne kadar ağırlıklı olarak Irak,Suudi Arabistan gibi Ortadoğu ülkelerine yapılan peynir ve süt ürünleri ihracatı Japonya gibi Uzakdoğu ülkelerine de yayılabilir. Afrika önemli bir pazar olarak görülüyor. Yakın zamanda Türkiye, Kenya’da bir ürün depolama merkezi açıyor. Ürünler oraya gönderilecek ve alıcılar Türkiye’ye gelmeden, o depodan alıp tüketicilere sunacaklar. Süt ürünleri alırken kuru madde oranına bakılmalı Japonya’ya peynir ihraç edilirken, yurtiçi pazarda hileli sahte ürünlerin tüketimi her geçen gün artıyor. İşini düzgün yapanlar sahtekarlık yapanlarla rekabet edemiyor. Hileli ürünlerin devletin üretim izni verdiği işletmelerde bile üretilerek piyasaya sunulduğunu anlatan Cemal Torun’un anlattıkları ibret verici: “Peynirde ve süt ürünlerinde dikkat edilmesi gereken en önemli özellik içerisindeki kuru madde oranıdır. Görünüm olarak gerçeğinden ayırt edilemeyen ucuz ve hileli ürünler tüketiciye aslında daha pahallıya satılıyor ve kimsenin bundan haberi yok. Yani kilosu 23 liraya satılan kaşar peynirinde kuru madde oranı yüzde 40 ise üreticisi tarafından yüzde 15 çalınmış demektir. Aynı kaşar peynirinin kilosu 30 liraya satılıyor ve kuru madde oranı yüzde 55. Bu durumda 23 liraya ucuza alan tüketici iki yönlü aldatılıyor. Hem hileli ürün tükettiği için hem de kuru madde oranı düşük ürünü aldığı için daha az protein almış olur. Kuru madde oranına bakıldığında ucuza satın alan dar gelirli tüketici daha çok ödemiş oluyor. Çünkü kuru madde oranı düştükçe protein değeri düşer. Tereyağı fiyatındaki çelişki Sahtekarlığın en çok yapıldığı ürünlerden birisi de tereyağı. İthal tereyağını 30 liraya mal edip 60 liraya Trabzon tereyağı diye satanlar var. Öyle bir noktaya geldik ki, aynı rafta kilosu 30 liraya da tereyağı var,65 liraya da. Nasıl olur? Bunlardan birisinde yanlışlık var. Markalar arasındaki fiyat farkı 2-3 lira olabilir. Ama yüzde yüz fiyat farkı varsa orada bir sorun var demektir.Yüzde 50 fiyat farkı olur mu? Margarin karıştırılmış tereyağı, normal tereyağı ile yan yana satılıyor.Tüketici aldatılıyor.” Marketlere de ceza verilmeli Sahte bir ürünü üreten kadar raflarında satanların da sorumlu tutulması gerektiğini söyleyen Cemal Torun, marketlerin ürünleri alırken kuru madde oranına bakmaları ve standartlara uymayanları markete sokmamaları gerektiğini söylüyor. Bu sahte ürünleri satan marketler de sorumlu tutularak ceza verilmeli. Tüketicilerin çok az bölümü etiket okuyor. Onların da çoğunluğu son tüketim tarihine bakıyor. Oysa, tüketici etiketi özellikle de içindekileri çok dikkatli okumalı. Süt ve süt ürünlerinde kuru madde oranına bakmalı. Kaşar peynirinde kuru madde oranı TSE standartlarına göre yüzde 55 olması gerekir. Ama kaşar peynirini tost kaşarı diyerek yüzde 40 kuru madde oranı ile satıyorlar. Klasik teneke peynirinde kuru madde oranı yüzde 45, kültürlü peynirde yüzde 35 olmalı. Tarım ve Orman Bakanlığı da bu konuda tüketicilere yönelik çalışmalar yaparak denetimde tüketicinin etkin olarak yer almasını sağlamaları gerekir. Teşhir ederek,ceza vererek sahtekarlık önlenemiyor. Aynı tarih ve seri numarasına sahip ürünlere tek ceza kesiliyor. Bu nedenle sahte ürün imal edenler, uzun süre hep aynı seri numarasını ve tarihi kullanıyor. Üç ay aynı tarih ve numarayı kullananlar oluyor. Böylece yılda en fazla 4 kez ceza ödüyor. Yapılan her analize ceza yazılsa bu uyanıklığın,sahtekarlığın önüne geçilir. Ama daha da önemlisi sahte ürünü satan her markete ceza yazılmalı. Özetle, Japonya’ya peynir ihraç edecek kadar tarımsal potansiyele sahip olan Türkiye, ne yazık ki, peynirde,tereyağında, ve diğer gıda ürünlerinde sahtekarlığı önleyemeyecek kadar beceriksizler tarafından idare ediliyor. Potansiyel doğru yönetilse tarımla Türkiye’nin kaderi değişir.
basindan_tarih: 
07 Şub 2020

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

İdlib, sürekli ötelenen bir “düğüm” sorunuydu.  İdlib’le ilgili Soçi Mutabakatı 17 Eylül 2018’de imzalandı: 5. maddeye göre radikal terörist gruplar 15 Ekim 2018’e kadar; 6. maddeye göre ise çatışan taraflara ait ağır silahlar 10 Ekim 2018’e kadar “silahsızlandırma bölgesinden” çıkarılacaktı.  Yani aslında mutabakat daha 16 Ekim 2018’de boşa düşmüştü. Ancak belirttiğimiz gibi İdlib, ötelenen bir “düğüm” sorunuydu. Düğümün yanlış çözülmesi, tüm dengeleri altüst edebilirdi. Moskova, Ankara’yı Washington’a itmemek için düğümü çözmeyi zamana bırakıyordu. Ara ara Suriye ordusuna operasyon için yeşil ışık yakıyor ancak Ankara’nın ateşkes çağrısına kayıtsız kalmayıp, meseleyi uzun vadeye bırakmayı sürdürüyordu. Ankara da aslında zamana oynuyordu; Afrin’de tutunabilmek için İdlib düğümünü çözmek/kestirip atmak istemiyordu. Ve ABD, gelişmekte olan Türk-Rus stratejik ilişkisinin zayıf karnı olarak gördüğü İdlib düğümünün yanlış çözülmesinin pususunda bekliyordu hep...  Wolters’ın çantasında ne vardı?  30 Ocak 2020 günü ABD’nin Avrupa’daki en üst düzey komutanı olan Org. Tod Wolters Türkiye’ye geldi.  ABD’nin Avrupa Müttefik Kuvvetler Yüksek Komutanı Org. Wolters’ın ziyaretinden önce gündeminin Suriye ve İdlib olduğu açıklandı. Başka ayrıntı yoktu.  Org. Wolters, Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ve Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Güler ile görüştü. Ancak bu görüşmelerle ilgili her iki taraftan da doyurucu bir açıklama yapılmadı.  Ne konuşuldu? İdlib konusu ABD’yi neden ilgilendiriyordu? ABD bir şey mi önerdi? Türkiye ne dedi? Bilinmiyor... ABD taziye sırasının başında  3 Şubat 2020 sabahının ilk saatlerinde Türkiye’yi yasa boğan şehit haberi geldi...  TSK, 28 Ocak’tan itibaren İdlib’e askeri sevkıyat başlatmıştı. 3 Şubat günü boyunca bu sevkıyatlarla ilgili Rusya’ya haber verilip verilmediği polemik konusu oldu. Her iki başkentten de karşılıklı suçlama geldi.  Pusuda bekleyen ABD ise bu süreçte taziye sırasının en önüne koştu. “Esad rejimi, Rusya ve İran’ın İdlib halkına saldırısını” kınayan ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Morgan Ortagus, “Müttefikimiz Türkiye’nin yanındayız” dedi. Sözcünün ardından ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo da mesaj verdi: “ABD, Türkiye’nin İdlib’de kendini savunan eylemlerini destekliyor.”  Pentagon’un Wolters’a verdiği görev  Akar ve Güler’le ne konuştuğunu bilmiyoruz ama Wolters’ın üç ay önce Türkiye’yle ilgili çok önemli açıklamalar yaptığını biliyoruz.  Wolters, Türk-Amerikan ilişkilerinde yaşanan sorunları “küçük anlaşmazlıklar” diye niteleyerek, yağsa bile altında yürümek zorunda olduğu yağmura benzetiyor ve şöyle diyordu: “Biz bir aileyiz. Bir ailede kardeşler, anne ve babalar arasında da anlaşmazlıklar olur.” “Türk mevkidaşlarının kendilerine hep silah arkadaşı gibi muamele ettiğini, hatta kan bağı varmış gibi davrandığını” anlatan Org. Wolters görevini ise şöyle açıklıyordu: “Ben, Savunma Bakanı (Mark Esper) ve Başkan (Donald Trump) tarafından hem NATO Komutanı hem de ABD’nin Avrupa Komutanı olarak bu güçlü ilişkiyi devam ettirmek için elimden geleni yapmakla görevlendirildim.” Wolters bu görevi nasıl yapacağının ipuçlarını da veriyordu: Örneğin ABD ile Türkiye’nin Akçakale’de kurduğu Müşterek Harekât Merkezi etkili şekilde çalıştırılacaktı! SADAT’ın İdlib’deki rolü  İki konuyu anımsatarak bitirelim: Birincisi, saraya fikir üreten SETA, 3 Şubat’tan önce ABD ve AB’nin İdlib’de devreye girmesi için çağrı yapmıştı. İkincisi, Pentagon’a 276 sayfalık rapor hazırlayan RAND, Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ı, Türk-Amerikan ilişkilerinde “anahtar muhatap” ilan etmişti. Ve ekleyelim: Türkiye’nin İdlib’de gözlem noktası kurmasına TSK’nin karşı çıktığı; komutanların, gözlem noktalarıyla yapılacak işin İHA’larla yerine getirebileceğini savunduğu belirtiliyor. Ancak sarayın (eski) askeri başdanışmanı SADAT’çı Adnan Tanrıverdi ve ekibinin gözlem noktalarında ısrar ettiği ve Erdoğan’a kabul ettirdiği söyleniyor.  Ve not edelim: Teyit ettiremediğim ham bilgiye göre ise Wolters, Akar ve Güler’e Suriye’nin kuzeyi için yeni bir işbirliği planı önerdi! Son noktayı koyalım: Türkiye, ABD’nin stratejik hedefi durumundadır. Amerikan çengeline takılarak Türkiye’yi yeniden ABD planlarına eklemleyenler büyük hata yaparlar!
basindan_tarih: 
07 Şub 2020

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

ABD ile iktidar arasında bir ittifak var: Suriye parçalansın. İktidarın hiç seslendirmediği bir konu var: Suriye topraklarını, özellikle İdlib’i işgal altında tutan HTŞ çatısı altındaki uluslararası terör örgütü konusundaki fikriniz nedir? Bu örgütün Suriye topraklarını işgal altında tutmasına karşı çıkan bir açıklamanızı anımsayan var mı? Rusya ve İran ile yaptığınız anlaşmada bu örgütü 1 ay içinde silahsızlandıracağınız sözünü 5-6 ay önce verdiniz, ama hiçbir şey yapmadınız, böylece anlaşmayı bozdunuz. İstiyorsunuz ki, Suriye böyle bölünmüş kalsın. Suriye ise bu terör örgütüyle savaşmak durumunda kalıyor. Olan Türk askerine oluyor, şehitler geliyor. Ne amaçla ve ne uğruna? Savaş her zaman göç yaratır. İktidar ise 1 milyon insan daha Türkiye’ye yürüyor, diyor. Ankara gerçekten bu göçe karşı mı?  Durdurmak istiyor musunuz göçü? O zaman Suriye ile anlaşarak, yeni bir durum yaratmak zorundasınız, oturup bu terör örgütünü ne yapacağını kararlaştıracaksınız. Neden anlaşmaya yanaşmıyor? Ama Şam ile anlaşmaya yanaşmıyor Saray. Politikası açık ve seçik: Suriye’nin bölünmüşlüğü sürsün. Terör tugayı kalsın, kontrol etsin, bir parçası da Ankara’nın güdümündeki ÖSO’nün egemenliğinde kalsın. Suriye’nin bizle olan doğu sınırında ise uzunluğu 440 km. derinliği ise 10 km’lik bir alanın kontrolü de Ankara - ÖSO’nun elinde... Aşağısı, en önemli petrol bölgeleri ise ABD ve PKK’nin denetiminde... Ankara ve Batı Suriye’nin toprak bütünlüğünden bahsediyor, ama hepsi yalan söylüyor. Ana politikaları “bölünmüşlük sürsün, dahası kesinleşsin.” Meseleyi anlamayanlara daha açık yazayım. Ankara’nın politikası şu: “ABD oradan gitmez, bir PKK yapısının oluşması kaçınılmaz. Suriye nasıl olsa bölünüyor, eh ben de o zaman bugün operasyon yaptığım bölgeleri kontrol altında tutarım, vesayetime geçiririm...” Uzun uzun Suriye tahlilleri yazanlar ne tarafların bu niyetlerini dile getirirler ne de İdlib’deki terör tugayına Ankara’nın neden ses çıkarmadığını.. ve neden çözüme yanaşmadığının arka planını... Bol bol laf! Toprak genişletmek Unuttunuz mu Suriye macerasının başlangıcını? Ahmet Davutoğlu kendilerini yeni Osmanlı olarak nitelendiriyor ve Suriye’ye de Osmanlı toprağı olarak bakıyordu. Türkiye’nin arka bahçesi... Türkiye “Osmanlı Milletler Topluluğu” kuracak hayalini yayıyordu. RTE ile birlikte Arap dünyasını fethe çıkmışlardı. Ankara genişlemeci politika izliyor o zamandan beri. Atatürk’ün barış politikasını pasif buluyor ve “aktif dış politika” izliyordu, tabii bu politikanın ana unsuru da asker idi. Saray’ın umurunda değil Suriye’nin bütünlüğü. Suriye’den ne kopartırım, ana politikası. Gelecek sorular Bunu yapamazlarsa ve elde var sıfır ile geri çekilirlerse şu sorulara verilcek hiçbir yanıtları olmayacak: “Neden bu kadar şehit verdik? Neden milyarlarca dolar askeri harekatlar için harcadık, ÖSO’yu besledik? Ve 5 milyon Suriye’liyi ülkeye saldık ve derin toplumsal sorunlar yaşamaya başladık.. Ve üstüne üstlük, Suriye’de bir de ABD güdümünde PKK özerk yapısı yarattınız..” Cumhurbaşkanı’nın Suriye ile yaşanan çatışmada savaşmayı göze alan açıklamalarının arkasında bunlar yatıyor. Yeni Türkiye’nin esası  Başka bir nokta daha var: Suriye’nin bir kısmında vesayet rejimi kurarak, aslında Türkiye Cumhuriyeti’ni ve Atatürk ve arkadaşlarını aşmak istiyor. Yeni Türkiye’nin kendileri için baş anlamı bu. Tüm bunlar için Suriye parçalanmış kalmalı! Bu nedenle, İdlib’de Suriye ile yaşanan çatışmanın ardından Batı’yı ve ABD’yi yardıma ve desteğe çağırıyorlar! Çünkü Suriye’yi parçalayacak olan ana güç Amerikan emperyalistleri. Bu konuda muazzam deneyim sahibidirler. Amerikan emperyalistleri işbirliği çağrısına olumlu yanıt da verdi! ABD’yi yardıma çağırırken, aslında Rusya ile savaşa da çağırdıklarını biliyorlardı. Bu politika Türkiye’nin yararına değil büyük zararına bir politika.. Milli bir politika asla olamaz. Ne Şam, ne Rusya ne de İran, Suriye’nin parçalanmışlığını kabul eder. Bir adım durur, bir adım atar, eninde sonunda ülkesini kurtarır. Biz olsak, ülkemizi kurtarmaz mıyız? Yoksa emperyalistlere peşkeş mi çekeriz?!
basindan_tarih: 
05 Şub 2020

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Rusya hükümetinin resmi gazetesi Rossiyskaya Gazeta'da bugün, Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ile uzun sayılabilecek bir mülakat yayımlandı.  Gazete, mülakata “İdlib düğümü” başlığını atmıştı ve gerek son günlerin gelişmeleri, gerek Lavrov'un mülakatta kendine has diplomatik üslubuyla kurduğu cümleler, gerekse de gene bugün hükümete bağlı TASS ve RİA ile Rusya Savunma Bakanlığına bağlı medya grubunda bulunan devlet kanalı TV Zvezda'da yayınlanan, bizim de yorumlayarak çevirdiğimiz, Nusra Cephesi'nin kuruluşunda Ankara'nın rolüne dair haber, doğrudan doğruya Erdoğan hükümetinin hedef alındığını gösteriyordu.  Gazetenin ilk sorusu, İdlib'de TSK ile Suriye ordusu arasında meydana gelen çatışma haberleri üzerine, Rusya'nın bu gerilimi azaltmaya yardımcı olup olamayacağı şeklinde. Lavrov'un cevabı çok ilginç, zira hiç kimsenin, hatta “son yıllarda Suriye'de barış sürecine yönelik artan köklü olanaklarıyla Rusya'nın bile” bu durumda “tek başına yardımcı olamayacağını” vurguluyor.  Lavrov bunun arkasından, "Suriye Arap Cumhuriyeti’nin meşru hükümetinin" çağrısı ve Rusya'nın asker gönderme kararını tekrar hatırlatarak, o günden bu yana durumun köklü şekilde değiştiğine dikkat çekiyor.  "Şunu da hatırlatırım ki, bu sırada, yani 2015 yazında Batılılardan ve de bizim yabancı ortaklarımızdan hiçbiri, siyasi bir sürecin gereğinden söz etmiyordu.  Herkes, 'Esad rejimi'ne karşı (böyle ifade ediyorlardı) askeri bir zafer bekliyordu. Ve, gerçekte BM'nin tam üyesi bir devletin meşru hükümeti olan bu 'rejim' öncelikle Rusya'nın ve keza (benzer bir meşru talepte bulunduğu) İran'ın yardımıyla ayağa kalkmakla kalmayıp kaybettiği bölgelerin ezici bölümünü savaşarak yeniden kazandığında, tabii o zaman siyasi süreç hakkında konuşmalar, daha önce kimsenin tasarlamadığı yerlerden daha büyük ısrarla seslendirilmeye başlandı."  Lavrov bu sözlerin arkasından, siyasi süreçle ilgili tayin edici rolü Rusya, Türkiye ve İran'ın oynadıklarını hatırlatıyor.  De Mistura zamanında Cenevre görüşmelerinin başlamış olduğunu belirtirken, De Mistura'nın "Batılı devletlerin devasa katkısıyla" Başar Esad'ın düşmanları için çok daha avantajlı şartların pazarlığını yaptığını söylüyor.  Cenevre görüşmelerini özetleyen Lavrov, neticede "bunlardan hiçbir şey çıkmadığını" vurguluyor.  2016 sonunda Astana görüşmelerinin ve bunun arkasından Suriye muhalefetiyle hükümet arasındaki görüşmelerin başarılı olduğunu vurgulayan Lavrov, Astana sürecinin bir yıl geçmeden başarısını kanıtladığını söylüyor ve Soçi'de yapılan Suriye Ulusal Diyalog Kongresini hatırlatıyor.  Şu anda tarafların esas aldığı 12 prensibin bu kongrede tespit edildiğini ifade ettikten sonra da bu sayede BM Genel Sekreterinin Suriye özel temsilcisi tarafından işler bir diyalog mekanizması kurulabildiğini söylüyor.  "Altını çiziyorum: Bu; Rusya, Türkiye ve İran'ın devamlı ve sürekli desteği sayesinde, Anayasa Komitesi oluşumunu baltalamaya çalışan Batılı ülkelerin faaliyetlerine rağmen yapıldı."  Gerilimi azaltma konseptini Astana sürecine bağlayan Lavrov, 4 gerilimi azaltma bölgesi kurulmasında uzlaşıldığını ve bunların meydana getirildiğini belirtiyor. "Üç eski bölgede (bunlar da gerilimi azaltma bölgeleridir) meşru hükümetin otoritesi tesis edildi.  Silahlı muhalefet de siyasi sürece katıldı. Terörist yapıları temsil edenler (bunlar, BM Güvenlik Konseyi tarafından böyle tanımlanmışlardır) İdlib'deki son gerilimi azaltma bölgesinde, keza Halep, Hama ve yakın yerleşim yerleri çevresinde toplandılar.  Bu bölgeye dair Rusya ve Türkiye devlet başkanları arasında varılmış ayrı mutabakatlar vardır. Bu konu eylül 2018'de iki defa, daha sonra da ekim 2019'da ele alındı.  Her iki vesileyle de, Moskova ve Ankara'nın bu 'İdlib' formatının küratorları olarak her şeyden önce sivillerin güvenliğinin sağlanmasına, insani yardımların, gıda, ilaç ve diğer insani yüklerin ulaştırılmasına, çatışmanın durdurulması görüş açısından bütün olarak da güvenliğin tesisine dair sorumluluklarını ortaya koyan somut belgeler kabul edildi.  Ateşkes duyurulmasına dair de bir mutabakat imza edildi; yalnız şu şartla: BM Güvenlik Konseyi’nin listesinde bulunan terörist gruplar, ateşkes rejimine dahil edilmeyecekler ve dahil edilemezler.  Eş zamanlı olarak, bu gerilimi azaltma bölgesi içinde 10-20 kilometrelik bir silahtan arındırılmış bölge kurulmasına dair de mutabakata varıldı.  Bu, İdlib bölgesindeki radikal unsurlardan Suriye hedeflerine (hem askeri, hem sivil, hem de Himeymim'deki Rusya'nın askeri hava üssüne) yönelik saldırı riskini azaltmak için yapıldı. Hiyeymim, onlarca defa insansız hava araçları kullanılarak saldırı hedefi oldu."  Lavrov: Türkiye sorumluluğunu yerine getirmedi Lavrov, ilk soruya cevap verirken sözlerine şöyle devam ediyor:  "Pazartesi günü bir kez daha meslektaşım Türkiye Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile görüştüm; askerlerimiz arasında da sürekli bir temas var.  Ne yazık ki Türkiye tarafı bu aşamada, İdlib meselesini kökten çözmeyi hedefleyen bir çift kilit sorumluluğunu yerine getiremedi.  İlki: Türklerle işbirliği yapan ve hükümetle siyasi süreç çerçevesinde diyaloğa hazır bulunan silahlı muhalefeti, Heyet-i Tahrir el-Şam adıyla maske değiştiren Nusra Cephesi teröristlerinden ayırmak.  Bu her iki örgüt de BM Güvenlik Konseyinin terörist örgütler listesinde, bu nedenle ne Nusracılar, ne de ne de İdlib'de bunlardan türeyenlerle yapacak bir şey yok.  Uzlaştığımız azami şey (bu, 2019 yılındaydı), eğer herkes tarafından saygı gösterilecekse sükunet rejimine uyulmasıydı. Ama Rusya ve Türkiye memorandumu üçüncü defa tekrar ettikten sonra bile sözünü ettiğim haydutlar provokatif eylemlerini kesmediler." "Ve tam olarak iki gün önce, Himeymim'deki üssümüze insansız hava araçlarıyla yeni bir saldırı girişiminde bulunuldu.  Bu, üsteki hava savunma sistemleri tarafından püskürtüldü. İdlib bölgesi çerçevesinde Suriye mevzilerine ve sivil hedeflere silahlı saldırılar ise düzenli olarak devam ediyor.  Bu durumun bir diğer nedeni de, 10-20 kilometre derinliğinde silahtan arındırılmış bir kuşağın kurulmamış olması ki bunu Türkiyeli ortaklarımıza da hatırlattık.  Türk tarafı bize bilgi vermedi Başkanların aldıkları kararların bütün noktalarını gerçekleştirmeye devam edeceğiz. Bu bağlamda, Türk birliklerinin İdlib bölgesinde harekâtlarına, onlarla Suriye ordu birlikleri arasında silahlı çatışmalar başladığına dair bilgiler geliyor.  Genelkurmay tarafından da açıklanmış bulunan bizim elimizdeki bilgilere göre, Türk birlikleri İdlib gerilimi azaltma bölgesi içinde belli hedeflere yöneldiler, ancak bu harekâtlarla ilgili uyarıda bulunmadılar. Bu nedenle biz de Suriye ordusunu uyaramadık.  Saldırı gerçekleşti, Türk tarafı cevabi eylemler tehdidinde bulundu. Bütün bunlar elbette son derece üzücü. Biz, 2018 ve 2019 tarihli İdlib'le ilgili Soçi mutabakatlarını tam anlamıyla yerine getirmeye çağırıyoruz.  İdlib gerilimi azaltma bölgesinden yayılan risk ve tehditlerle ilişkili ikinci bir nokta da, yüzlerce militanın, üstelik dediğim gibi Nusracıların ve Heyet- Tahrir el-Şam militanları da dahil olmak üzere, İdlib gerilimi azaltma bölgesinden, bu ülkedeki askeri eylemlere katılmak için Libya'ya geçmeleri.  Şunun altını bir kez daha çizeceğim: Hatırlayacağınız gibi sözünü ettiğim bütün unsurları hesaba kattığımızda bu problemi Rusya tek başına çözemez. Ama Rusya, İdlib'le ilgili mevcut mutabakatları tam kapsamlı ve koşulsuz iyi niyetli olarak yerine getirebilir. Bununla ilgili Türkiyeli ortaklarımızla da konuşuyoruz." Erdoğan'ın Ukrayna ziyareti ve Kırım meselesi  Rossiyskaya Gazeta'nın, Erdoğan'ın Kırım Tatarları ile ilgili Kiev'de yaptığı açıklamayı sorması üzerine, Lavrov, Türkiye'nin pozisyonunda yeni bir şey olmadığını belirtiyor.  Cumhurbaşkanı Erdoğan, Başkan Putin'le yılda birkaç defa düzenli olarak gerçekleşen görüşmelerinde de aynı tutumu alıyor.  Ankara'nın bu yaklaşımını, bu değerlendirmelerini biliyoruz." Lavrov, Kırım Tatarlarının insan haklarının ihlal edildiği iddialarının yalan olduğunu, Kırım'da yapılan ve NATO üyesi ülkelerden temsilcilerin de katıldığı etkinliklerden söz ederek kesin bir dille yalanlıyor.  "Eğer biri gelmek istiyorsa buyursun gelsin, hiçbir sorun yok. Rusya Federasyonu topraklarından ve muhteşem köprümüzden geçersiniz. İsteyen herkes çoktan yarımadaya gelip gitti, çoktan her şeyi gördüler. Ama bu adamlar ısrarla gözlemcilerin sadece Ukrayna topraklarından geçmesini talep ediyorlar.  Böylelikle de kendi tezgahlarının siyasi niteliğinin altını çiziyorlar. Herhalde suçlu komplocu Cemilev'i ve "Kırım-Tatar Halkı Meclisi"nin diğer liderlerini (bunlar, mayıs ayında Kırım'a doğru yürüyüş başlatacaklarını ve hiçbir şeyin önünde durmayacaklarını duyurdular) destekleyen bu insanlardır.  Aslına bakarsanız Kırım Tatarlarının problemlerine bu bağlamda yaklaşan Batılılar ve genel olarak da yabancılar da çok kötü bitebilecek bu türden girişimleri besliyorlar. Hiç değilse, Kırımlıların güvenliğinin ihlal edilmesine katiyetle izin vermeyeceğiz." Lavrov, Erdoğan'a Kırım'ı Simferopol'de cami açılışı vesilesiyle Kırım'ı ziyaret daveti yapıldığını ve onun da bunu reddetmediğini hatırlatıyor.  Ukrayna'nın Kırım'da hiçbir zaman cami yapmamış olduğunun da altını çiziyor. Keza Kırım Tatar dilinin de Rusça ve Ukraynaca ile birlikte devlet dili olarak kabul edilmesinin, Kırım'ın Rusya Federasyonu'na katılmasından sonra gerçekleştiğini belirtiyor.  Bu nedenle, Kırım'da ne Kırım Tatarlarının ne de başka bir halkın haklarının ihlal edildiğine dair en ufak şikayet olmadığını vurguluyor.  Lavrov, Türkiyeli yetkililerin, Cemilev'in başını çektiği Kırım-Tatar Halkı Meclisi ile ilişkilerini gözden geçirmesi için de diplomatik bir dille çağrıda bulunuyor:  "Ben, Türkiyeli komşularımızın, Kırım'a şiddet kullanımını da içeren bu yürüyüş eylemlerini planlayan milliyetçi siyasetçi-radikallerle oynamayacaklarını, Banderci retoriğe başvurma girişimleri yoluyla benzer tavırları teşvik etmeyeceklerini bekliyorum." Bu ifadelere bakıldığında şunu söylemek mümkün diye düşünüyorum: Rusya'nın Kiev ziyaretine olan tepkisi, bu ziyaretin İdlib'de yaşananlara karşı Rusya'ya tehdit muhtevası taşıyor şeklinde algılanmasından kaynaklanıyor ve Rusyalı yetkililerin bunda yanıldığı söylenemez; ziyarete damgasını vuran selam hadisesi ise, Rusya açısından tamamen tali bir mesele olmasına rağmen, planlı yapıldığı için bunun üzerine tuz biber ekiyor.  Erdoğan’ın Kiev’deki Kırım Tatarları açıklaması Moskova’da öfke yarattı Ancak Kiev ziyaretinin yarattığı öfkenin en temel nedeni Kırım Tatarları meselesi. Kırım Tatar Halkı Meclisi, Rusya'da yasaklı bir örgüt (terörist değil, ancak aşırılıkçı sayılıyor); Kırım Tatarlarını kışkırtmaya dönük her türlü girişim de ulusal güvenlik tehdidi olarak algılanıyor. Türkiyeli yetkililerin Rusya'ya karşı örgütlünün bir hareketle doğrudan ilişki kurmasının, özellikle birinci Çeçen savaşında yaşananları hatırlatıyor olması çok muhtemel. Eğer böyleyse, Rusya'nın tepkisine kararlılıkla devam etmesini beklemek gerek.  Lavrov'la mülakatın son sorusu, ABD'nin doğu Avrupa'da yapmayı planladığı tatbikat. Ancak bu bölüm, her ne kadar büyük önem taşıyor olsa da, İdlib ve Türkiye ile doğrudan ilgili olmadığı için çevirisini ve yorumunu başka bir yazıya bırakmakta fayda var. 
basindan_tarih: 
04 Şub 2020

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

ABD ile Rusya arasında sırat köprüsü üzerinde bir Suriye politikasının sürdürülebilir olduğuna ve sonuç vereceğine, bu politikanın sahipleri dışında inanan kimse var mıydı? Ankara, Rusya’dan S-400 savunma füzeleri alarak, gerekirse Rus savaş uçakları da satın alabileceğinin işaretlerini vererek ABD ve AB’nin Türkiye üzerindeki baskısını azaltmaya çalıştı. Mesajı netti: Rusya ile ittifakı ilerletirim. Ama Moskova’dan da isteği vardı: “Suriye ordusu İdlip’de dursun, ÖSO paralı askerlerinin Suriye’deki konumuna ve 30 bin kişilik kadar silahlı külahlı uluslararası teröristin İdlip’de varlığına göz yum..” Yani “Suriye’nin bölünmesini ve bu bölümlerinin Ankara’nın kontrolünde, himayesinde, vesayeti altında kalmasını kabul et... bak sana nükleer santral yapımını da verdim...” Şu Şam da ne yapıyor?! Ankara’nın göz ardı ettiği başka bir güç daha var: Şam, Suriye’nin esas sahipleri! Bir ülke, topraklarının bölünmesini kabul eder mi? Türkiye neden PKK’ye karşı savaşıyor ve Batı’nın PKK üzerindeki vesayetine karşı çıkıyor? ÖSO ve HTŞ çatısı altında bin bir terör grubunun varlığı Şam için ne anlam ifade ediyorsa PKK de Türkiye için benzer anlamı ifade etmiyor mu? Yani “sen beni bölemezsin, ama ben seni bölerim” politikasının şu veya bu biçimde destek bulacağına nasıl inanıyorlar? Hayret ki hayret! Suriye, “bir veya iki adım ileri, bir adım dur” politikasıyla HTŞ’nin elinden topraklarını kurtarıyor mu kurtarmıyor mu? Herkes şapkasını önüne koyup önce bunu düşünsün. Kim onlara, “Bırak vatanın bölünsün, bundan ne çıkar” diyebilir? Ankara imkânsızı ve yanlışı zorladı. Gelinen nokta, ülkemiz için çok daha büyük tehlikelere gebe... Saray politikacıları, şimdi Rusya ve Suriye’ye karşı, ABD ve AB’yi Suriye’de adeta savaşa davet ediyor: Gel İdlip’i vermeyelim! Yani yanı başımızda, daha büyük kıyametler kopartma riski yüksek olan, küçük kıyamete çağrı! Saray’ın dış politika aşçıbaşıları SETA’cılar mı vatansever.. Hepsi savaşsever! Suriye pahasına iyi ilişki! Rusya’nın Ankara ile iyi ilişkilerin sürmesinden yana olacağı şüphesiz ki kesin. Ama yanlış bir hesap yapıyor Ankara, “benim dostluğum önemli” diyor.. Tamam da ne pahasına? Dostluğuna karşı ne istiyorsun? Ankara diyor ki “Suriye pahasına!” Görüyoruz ki dünyada böyle bir alışveriş yok. Hele Suriye üzerinden?! Rusya ve Şam hiçbir zaman böyle bir alışverişe yanaşmadı. İki adım ilerledi, bir adım durdu, sonra yeniden bir adım daha ilerledi. Aylar önce burada sormuştum: Suriye ordusu bizim sınırımıza doğru topraklarına sahip olarak ilerledikçe ve sonuçta TSK ile karşı karşıya gelecek, peki o zaman ne olacak? Erken sorulmuş bir soruydu ama gelişmenin yönü açık ve seçikti. Hiçbir ülke, toprakları üzerinden pazarlığa açık değildir. Bu soruyu niye ta o zaman sorduk? Varılacak çıkmaza işaret etmek için. Şam’sız, işgalci uluslararası terörist tugay karşısında bir çözüm aramadan ve göz yumarak, çözümsüzlükte ısrar ederek bir sonuca varamazsınız, demekti bu. Gelin daha şimdiden Şam ile doğrudan ilişki ile “Suriye’nin kesin toprak ve siyasi birliği çerçevesinde bu konu çözülsün.” ABD, Suriye’yi böldü... 10 km. geri giderek PKK ile ülkenin en zengin petrol bölgelerini kuşattı. ABD ile anlaşmanızın vardığı sonuç, ha sınırımızda ha ötemizde, ama bir PKK yapısını ABD ile işbirliği içinde gayri resmileştirmek oldu. Şimdi aynı politikayı bu kez Batı ile sürdürmek istiyorsunuz. Bedeli, ABD köleliğidir. Sonucu savaştır ve faturası Türkiye’yedir. Rusya’nın eli güçlüdür, hayal görmesin SETA savaş örgütü. Tarım başta bir sürü ihracat, inşaat, işçiler, Rus turistler, doğalgazlar, boru hatları Türk akımı falan. Üstelik bir de Libya var! Bırakın boş, temelden yanlış hayalleri.. Bütün bu yanlış politikaların faturasının kesilmesi hızlandı.
basindan_tarih: 
03 Şub 2020

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Türkiye geçmişte de çok yolsuzluk, hukuk dışılık, kayırmacılık, yasadışılık, adrese ihaleler, ülkenin kaynaklarının doğru yönetilememesi, har vurup harman savurmayı vb. yaşadı. Bunların hepsi iktidar ve yönettikleri belediyeler kaynaklıydı. Tamam. Buna kimse itiraz edemez. Ama 17 yıldır yaşadıklarımız, tüm geçmişteki yaşadıklarımızın hepsini kucaklayacak özellik taşıyor. Yukarıda saydıklarımızın 17 yıllık mali toplamını birileri hesap edebilir mi bilmiyorum. Ama şunu söyleyebilirim, parasal hacim olarak öncekileri katlayacak bir hacim ortaya çıkar. Başlıca nedeni, Türkiye’nin milli gelirindeki artış. Dolayısıyla har vurup harman savrulacak meblağın payı çok yüksek. Kızılay’ı ülkenin vergisini kaçırmak için bir araç olarak kullanan şirket ve aynı yolu kullanan diğer şirketlerin, Ensar adlı iktidarla iç içe vakıflara ve tıpkı FETÖ örgütleri gibi öğrenci devşirmek, avlamak ve iktidarın adamı yapmak için faaliyet gösteren diğer vakıflara aktardığı milyonlarca dolarlar havalarda uçuşuyor. Paraların izini bile süremiyorsunuz. ‘Hadi başka kapıya’ İktidarın belediyeleri, TÜRGEV ve benzerlerine milletin malını mülkünü, parasını peşkeş çekiyor. Bunların haddi hesabı yok. Ankara’nın doğalgazı iktidara yakın şirkete satılıyor. O ihalelere başka birilerinin sokulduğunu düşünmeyin, el altından çoğuna girmeyeceksin talimatı verilmiştir ve ihale adrese teslim edilmiştir. Ucuza! Ama ihaleyi alan şirketin nerelere ne dağıtacağı da belirlenmiştir. Ensar’a şu kadar, şuraya bu kadar, oraya iki katı...bize şu kadar... AKP belediyeleri bir gayya kuyusudur. Muhalefet tüm bunları düzeltirken, yapılan savurganlıkları da durmadan açıklamak zorundadır. Çünkü belediyelerin paraları, babalarının parası değil, kentte yaşayanların hazinesidir. Bütün bu olan bitenleri de utanmazsa ve alabildiğine savunanlara... Hiçbirinin yüzü kızarmıyor! Çünkü tüm bu olan biteni savunanlar da bugünkü rejimin destekleri sayesinde ayakta duruyorlar. İktidar değişince hepsi tepetaklak gidecekler. Onlara destek veren şirketler de kendilerine “hadi başka kapıya artık” diyecek. ‘Erdoğan’ın ülkesi’ ve ‘şahsım’ İçişleri Bakanı, “Tayyip Erdoğan’ın ülkesinde, bugün herkes kendisini ifade ediyor. Kimse korkmuyor, kimse çekinmiyor” dedi. Uzun açıklamaya girmiyorum, sadece “Erdoğan’ın ülkesi” ne menem bir anlayışla ülkenin yönetildiğini, bu ülkenin kimin ülkesi sayıldığını, bu alandaki totaliter anlayışı dışa vurması açısından çok ilginçtir. “Erdoğan’ın ülkesi”... Çok enteresan! Tüm imparatorluk da padişahın malı mülkü sayılırdı, halk da padişahın tebaası. Bakan Bey, geçen ay Cumhurbaşkanı İngiltere’deki temaslarını anlatırken “İngiltere, Fransa, Almanya ve şahsım...” diye konuşmuş ve Türkiye adını söylemeyi gereksiz görmüştü. “Türkiye=Şahsım yani ben...” Bakan Bey dersini iyi çalışmış, “şahsım”ı geliştirmiş ve “Erdoğan’ın ülkesi”ne net bir ifade ile kastedileni doğru tercüme etmiş. Şüphesiz gözüne biraz daha girmiştir Cumhurbaşkanı’nın. Parti içinde zaten kızgın bir rekabet ve yarış vardır. Damat ve Soylu ayrı saflardadır. Soylu, partiyi devralabilecek midir ileride, bilinmez. Ama Erdoğan’ın ailesinden asla vazgeçmeyeceğini öğrenecektir. Yani göze girmek yetmez, ötede her şeyin üzerinde bir kan bağı var. Türkiye kimin ülkesi? Türkiye bir Cumhuriyet, yani burada yaşayan milletin, yurttaşların tümünün ülkesidir. Bunu biliyorlar, ama yeniden öğrenmeye ihtiyaçları var. Bu iktidar ve çevresi gidecek. Türkiye kendine gelecek, toparlanacak, 17 yıl ve daha öncesindeki tüm hata, yanlışlıklardan arınmış, ders çıkarmış, demokrasiyi hukuk devletini bu kez çok sağlam olarak yeniden kurmuş ve geleceği gören, planlayan bir ülke olarak ayakları üzerine kalkacaktır. Bunu söylemek, olayların böyle gelişeceğini öngörmek için kâhin olmak gerekmiyor. Bu ülkenin zorunlu geleceğidir. Asla kaçamayacağı ve kaçınamayacağı...

Sayfalar