Basından

basindan_tarih: 
03 Tem 2020

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Rusya’da devlet, kendi fetiş karakterini beslemek için Rus milliyetçiliğini kullanmaz. Kremlin’in Büyük Rus milliyetçiliğini körüklediğine dair batı merkezli analizler bütünüyle yanlıştır. Rusya’da yönetici elitin davranışlarını şekillendiren dört temel kaygı var. Bunların ilki savaştır. Bu ülke, iki defa yok oluşun eşiğine geldi. İlki, I. Dünya Savaşı’nın başından İç Savaş’ın sonuna kadar olan dönem, ikincisi de II. Dünya Savaşı’dır. Bu ikisi, her şeyden önce demografik felaketlerdi: I. Dünya Savaşı ve İç Savaş yıllarında nüfus yüzde 4,5, II. Dünya Savaşı’nda ise ise erkek nüfusu yüzde 20,6, kadın nüfusu da yüzde 4,5 (toplamda yüzde 12,1) düşmüştür. Daha önce başka bir yerde yazdığım gibi, kadın nüfusu savaş öncesi sayısına ancak 1951’de, erkek nüfusu ise 1959’da erişebilmiştir. Ama sadece demografik bir felaket değil. Ülke her iki savaş yıllarında iktisadi olarak da yok oluşun eşiğine gelmiştir. 1921’de milli gelir, 1913 seviyesinin yüzde 28’idir. 1948’de milli gelir, 1939’daki seviyesinin yüzde 68’idir. Ancak eşik, en çok Sovyetler Birliği’nin parçalanmasıyla birlikte aşılmıştır. Milli gelir, 1998’de, 1989’daki seviyesinin ancak yüzde 55’ine erişmiştir. İkinci kaygı, budur. Üçüncü kaygı, yeni bir çöküşün önlenmesi için doğal kaynakların başrol oynadığı görece istikrarlı bir büyümenin sağlanmasıdır. Burada devlet kapitalizmiyle karşılaşırız; tekelci devlet kapitalizmi, mevcut durumun korunması (bu anlamda muhafazakâr) ve siyasi-sosyal krizi önleyecek siyasi istikrarın da biricik yolu sayılır. Dördüncü kaygı, Rusya’nın devlet egemenliği ve toprak bütünlüğüdür. Benim bu kısa yazıda değineceğim konuyu doğrudan ilgilendiren, bu başlıktır. Bu başlıkta Sovyetler Birliği ile tarihi devamlılık çok dikkat çekicidir; üstelik, son kabul edilen anayasa değişiklikleri arasında da özel olarak vurgulandığı gibi, Rusya Federasyonu kendisini Sovyetler Birliği’nin hukuki devamı olarak ilan eder. Dolayısıyla, Rusya Federasyonu açısından, ulusal haklarla ilgili hukuki önem taşıyan ilk belge, 2 (15) Kasım 1917 tarihli, Milliyetler Halk Komiseri Stalin ve Halk Komiserleri Sovyeti Başkanı Lenin imzasını taşıyan, Rusya Halklarının Hakları Deklarasyonu’dur. Bu deklarasyon, ayrılma hakkını güvence altına aldığı gibi, azınlıkların ve etnisitelerin özgür gelişmesini de garanti eder. Bu ilkeler, 30 Aralık 1922 tarihli SSCB Kuruluş Anlaşması’nda da kabul edilir. İlginçtir, 1990’dan sonraki bütün ayrılık deklarasyonları, bu birlik deklarasyonuna gönderme yaparak ilan edilecektir. 1918 anayasasının (SSCB’nin ilk anayasası) 4. maddesi, demokratik barışın temeli olarak ayrılma hakkını gösterir; Finlandiya ve Ermenistan’ın bağımsızlıkları da anayasada zikredilerek anayasal güç kazanır. Bununla birlikte 1924 anayasası, nispi bir farklılık gösterir: her ne kadar SSCB Kuruluş Deklarasyonu ile başlasa da, burada, milli hürriyet ve eşitliğin ancak sosyalist kampta olduğu, ve halkların milli gelişme hürriyetinin, Sovyet cumhuriyetlerinin tek bir devlet içinde birleşmesi olduğu belirtilir. Farklılık, ayrılık hakkı vurgusunun birlik ihtiyacıyla tamamlanmasındadır. 1936 anayasası ise köklü bir farklılık taşır; burada Kuruluş Deklarasyonu anılmaz, dahası iki meclis yerine tek bir Yüksek Sovyet teşkil edilir. Keza “milli rayonlar” ve “milli köy sovyetleri” lağvedilir. Bu, benim görüşüme, göre, kaçınılmaz bir şekilde ortaya çıkan, milletlerin ve azınlıkların milli varlıklarının korunmasına dayanan bir üniter devlet eğilimine işaret eder. 1977 anayasası ise “halkların kendi kaderini idare etme hakkı”nı savunmakla birlikte, bunu Sovyetler Birliği’nin kuruluşuyla birlikte tamamlanmış bir hak olarak görür. Aynı eğilim, Rusya Federasyonu’nun 1993 anayasasında da ortaya çıkar: anayasada “halkların kendi kaderini tayin hakkı” iç siyaset ilkeleri arasında sayılır. Burada kendi kaderini tayin, “yerel yönetim bölgesi teşkil etmek, ulusal-kültürel otonominin muhtelif biçimlerini kullanmak yoluyla gerçekleştirilir, ama egemen devleti dışlar.” Başka bir deyişle, milli haklar, ancak ve ancak Rusya Federasyonu devletinin egemenlik alanında gerçekleşir; ancak federasyon unsurları federasyondan ayrılamazlar, zira kendi kaderini tayin hakkı zaten tanınmış ve uygulanmaktadır ve daha ileri uygulanmasının önünde engel yoktur; zira bu anayasal bir görevdir. Bununla birlikte, Sovyet ve Rusya marksist ve hukuki literatüründe millet ve halk arasındaki ayrıma da dikkat çekmek gerek. Burada halk, “siyasi ve teritoryal bir topluluk” anlamına gelir; dolayısıyla farklı milliyetleri de kapsar. Bu, nispeten teknik bir ayrım, ancak Türkiye’deki yerleşik marksist literatürle köklü bir ayrım taşır. Bizde hakim literatür, ulusların kaderlerini tayin hakkını esas alır; Rusya’da ise, 1975 Helsinki Nihai Senedi’ne dayanan (bu senet de esas itibariyle efsanevi dışişleri bakanı Gromıko’nun eseridir) halkların kaderlerini tayin hakkına vurgu yapılır. Milli mesele, Sovyetler Birliği’nin sonunu getiren meselelerden biridir; ancak diyeceğimin paradoks gibi algılanmasını göze alarak şunu da söyleyeceğim: milli mesele, Sovyetler Birliği’nde ve onun sayesinde bugün Rusya Federasyonu’nda çözülmüş bir meseledir. Çözülmüş olması, bu meselenin hukuki, siyasi ve sosyal olarak kabartılma meşruiyetinin bulunmayışındadır; ne var ki bu, meselenin tekrar ortaya çıkmayacağı anlamına da gelmez. Bu nedenle, özellikle (ikinci Çeçen savaşının kaderinin bütünüyle belli olduğu) 2004’ten bu yana Rusya’da Rus milliyetçiliği, temel bir tehdit olarak algılanır. Milli taleplerin karşılanmasında alabildiğine esneklik, ayrılıkçılığın yahut diğer halklar arasında ayrılıkçılığa yol açabilecek akımların (başta Büyük Rus milliyetçiliği) önlenmesinde alabildiğine katılık — temel ilke, öyle görülüyor ki, budur. Üstelik bu tehdit algısı giderek şiddetleniyor. Birkaç gün önce anayasa değişiklikleri oylaması vesilesiyle yazdığım gibi, bu tehdidin açıkça ifade edildiği en yüksek seviyeli ilk açıklama, Ankara’daki büyükelçi Karlov suikastinin hemen arkasından, 20 Aralık 2016’da Putin’in FSB ve diğer güvenlik bürokrasisinin en tepesindeki isimlerle yaptığı bir toplantıdaki konuşmasıdır. Putin, bu konuşmada, yabancı düşmanlığı ve milliyetçiliği, “çokuluslu toplumumuzun istikrarına yönelik gerçek bir tehdit” olarak nitelemişti. Burada başta Büyük Rus milliyetçiliği olmak üzere her tür milliyetçiliğin tehdit olarak algılandığı çok açıktır. Bu istisnai bir açıklama değildir ve esas itibariyle güvenlik bürokrasisiyle yapılan birçok toplantıda başlıca gündem maddelerinden birini teşkil etmiştir. Üstelik milliyetçilik, genellikle aşırılıkçılık ve hatta terörizmle birlikte anılır. Putin’in, bu yılın 20 Şubat’ında FSB yetkilileri önünde yaptığı konuşma da aynı çerçevededir, dahası bu defa dini ayrılıkçılık da hedefe konulmuştur: “Sizden, saldırganlık ve şiddete yönelik her tür çağrının engellenmesi için operasyonel bir çalışma bekliyorum. Milliyetçiliğin ve dini düşmanlığın her tür görünüşü de engellenmelidir.” Tekrar altını çizmekte fayda var: burada devletin egemenliği ve toprak bütünlüğü temel ilkelerdir; yani dolaysız bir devlet fetişizmiyle karşı karşıyayız. Ancak devlet, bu fetişizmi beslemek için milliyetçiliği kullanmaz. Kremlin’in Büyük Rus milliyetçiliğini körüklediğine dair batı merkezli, tevatür kabilinden analizler, bu nedenle, bütünüyle yanlıştır. Bu analizler kısmen, Rusçanın özgünlüğünden de kaynaklanır; Rusçada “Rusya devleti, Rusya toplumu, Rusya siyaseti, vb.” diye ifade edilen her şey, batı dillerine “Rus devleti, Rus toplumu, Rus siyaseti, vb.” diye çevrilir. Tuhaf bir şekilde, Türkçeye de böyle çevrilir; bunun genellikle iki nedeni vardır: birincisi, Türkiye’de Rusya batıdan takip edilir. İkincisi de, milli meseleyi çözememiş bir ülke olarak Türkiye’nin ortalama aydını Türk (veya Kürt) milliyetçisidir; dolayısıyla Rusluk yerine Rusyalılık demek pek işine gelmez. Özetle, bütün bu iddiaların tersine, milliyetçilik Rusya için ölümcül bir tehdittir ve yönetici elit tarafından da öyle görülür; özellikle de Büyük Rus milliyetçiliği böyledir, çünkü o, diğer halkların milliyetçiliğini tetikleme, “çokuluslu toplumumuzun istikrarını” yıkma gücüne sahiptir.  
basindan_tarih: 
29 Haz 2020

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Rusya'da sol, anayasa değişikliği tasarısına esasen, liberal ekonomik düzenin sürmesine karşı olduğu için itiraz ediyor; liberallerin itirazı ise bunun tam tersi. Rusya’da anayasa değişikliğine dair bizde ve aslında dünyada da genel olarak bilinenler şunlardan ibaret: 1- Putin’in görev süresi, bu anayasa değişikliğiyle sıfırlanıyor; böylece daha önceki dönemler yok sayılarak yeni baştan başkanlığa aday olabilecek. (Doğru.) 2- Yabancı ülke vatandaşlığı da bulunan Rusya vatandaşlarının başkanlık başta olmak üzere önemli makamlara gelmesi engellenecek. (Doğru.) 3- Rusya’nın merkezi devlet yapısı pekiştiriliyor ve Rus milliyetçiliğine dayanan yeni bir devlet sistemi geliştiriliyor. (Yanlış.) 4- Federasyon cumhuriyetlerinin, özerk bölgelerinin, oblastların, vb. Rusça dışında dil kullanmaları yasaklanıyor. (Yanlış.) Özellikle üçüncü ve dördüncü başlıklar, en çok uluslararası yorumcular arasında, yeni anayasal düzende tam bir diktatörlük beklentisi doğuruyor. Buna, Rusya’da solun anayasa değişikliğine karşı çıkması da katkıda bulunuyor. Oysa bu iki grubun itirazları arasında yapısal bir farklılık var. Rusya Federasyonu Komünist Partisi’nin ve kimi sol grupların karşı çıkışının temelinde yatan itiraz, görünürde iki başlı. İlki, bu gruplar, anayasa değişikliğiyle başkanlık süresinin sıfırlanmasına karşılar; bunun, başkana olağanüstü yetkiler tanıdığını ileri sürüyorlar. Komünist Partisi Genel Sekreteri Gennadiy Zyuganov’un, başkana «çar ve genel sekreterde bile bulunmayan yetkiler verildiği» iddiası, bu çerçevedeydi. Ancak gene de, siyasi gündemi takip edenler açısından, bu itirazların aslında sosyal devlet yönünde Kremlin’e baskı unsuru oluşturmayı amaçladığı ileri sürülebilir; bir başka deyişle bu itirazlar, liberal ekonomik düzende bir dönemeç karşılığında desteğe dönme imasını da eksik etmiyordu. Ancak Kremlin bu konularda tashihe gitmeyi kabul etmedi veya bu kesimlerin arzu ettiği boyutta kabul etmedi. Demek ki solun itirazı, esasen, liberal ekonomik düzenin sürmesine karşıydı. (Değişiklik tartışmaları boyunca solun artan etkisine de tanık olundu; bu, ileriki süreçte daha belirgin bir nitelik kazanabilir.) Oysa liberallerin itirazı, bunun tam tersi; «Putin diktatörlüğü, Rusya’da totalitarizm,» vb. başlıkları, aslında, liberal düzene bir tehdit algısından kaynaklanıyor. Bizde ise, herhalde daha ziyade bilmezliğin veya Batılı kaynaklar üzerinden takip etmenin eseri olacak, bu iki ana itiraz birbirine karıştırılıyor. Bu, geniş kapsamlı bir anayasa değişikliği, dolayısıyla metnin tamamı, ancak uzmanlık boyutunda ilgi çeker. Ne var ki en azından bir maddesinin açıkça dini referans verdiğini söylemek mümkün. Bu, tanrının anayasa metnine sokulmasında karşımıza çıkıyor. Bu tanrının, herkesin kendince tanrısı olduğunu ileri sürmek de mümkün, zira belli bir dine vurgu yapılmıyor; ama gene de, devlet birliğinin ideolojik temellerinden biri olarak tanrı inancı gösteriliyor. En önemlisi, Rusya’nın çokuluslu, çok etnisiteli ve çok inançlı yapısının altı son derece kalın çiziliyor. Rusluk, sadece Rusçanın devlet dili olarak nitelenmesinde, «devlet-kurucu halkın dili» olarak karşımıza çıkıyor. Böylece, fiiliyatta zaten yerleşik olan bir uygulama, yani federasyonu oluşturan cumhuriyet, özerk bölge, oblast, vb.nde bu devlet dilinin de kullanılması şartı getiriliyor. «Dahi» anlamına gelen «de», önemli; zira bu madde, aşağıda göreceğiniz gibi, federasyonu oluşturan unsurların kendi dillerini kullanma, koruma ve geliştirmelerini de anayasal görev olarak tayin ediyor. Öte yandan, başkanın yetkisinin genişletildiği iddiaları da çok doğru değil; zira bu yetkilerin (şüphesiz tayin edici olmayan, hatta teferruat denebilecek) bir bölümü hükümete tevdi ediliyor. Keza, merkezi yönetimin federal özerklikler hilafına güçlendirildiği iddialarını da şüpheyle karşılamak gerek. Merkezi yönetimin güçlendirildiği doğru; ancak bu, yerel yönetimlerden iktidar yetkilerinin alınması anlamına gelmiyor. Hiç değilse bu anayasa değişikliği, yerel iktidarların daraltılması eğilimine yeni bir momentum katmıyor. Dahası, 132. madde değişikliğindeki ifadeye bakılırsa, yerel yönetim organları (bunlar esasen beledi organlar) ve devlet iktidarı organları (federal organlar), Rusya Federasyonu’nda üniter kamu iktidarının unsurları arasında sayılıyor. Tasarıda neler var? Aşağıda, değişiklik tasarısının yaklaşık beşte birlik bölümünü de çeviriyorum. Çevirdiğim bu maddeler, değişikliğin esasını göstermek açısından yararlı olacaktır; çevirinin dışında tuttuğum geniş bölüm ise, daha ziyade federal ve organların bu genel ilkeler çerçevesinde örgütlenmesiyle ilgili. 67/2: «Binlerce yıllık tarihle birleşmiş, bize ideallerini ve tanrı inancını devreden atalarının hatırasını ve keza Rusya devletinin gelişmesindeki devamlılığı koruyan Rusya Federasyonu, tarihi olarak meydana gelmiş devlet birliğini tanır. 67/3: Rusya Federasyonu, anayurdun savunucularının hatırasına saygı gösterir, tarihi hakikatin savunulmasını temin eder. Vatanın savunmasında halkın kahramanlığının öneminin küçük düşürülmesine izin verilmez. 67/4: Çocuklar, Rusya devlet siyasetinin en önemli önceliğidir. Devlet, manevi, ahlaki, entelektüel ve fiziki, her yönden, çocukların gelişmesine, onların vatanseverlikle, yurttaşlık bilinciyle ve büyüklerine saygıyla eğitilmesine katkıda bulunan şartları yaratır. Aile eğitimine öncelik veren devlet, kimsesiz çocuklar hususunda onların ebeveyni sorumluluğunu üstlenir. 68/1: Rusya Federasyonu’nun devlet dili, federasyona ait bütün topraklarda, Rusya Federasyonu’nun eşit haklara sahip halklarının çokuluslu birliğine dahil olan devlet-kurucu halkın dili, Rusçadır. 68/2: Cumhuriyetler, kendi devlet dillerini tespit etmek hakkına sahiptirler. Bunlar, cumhuriyetlerin devlet iktidarı organlarında, yerel otonomi organlarında, devlet kuruluşlarında, Rusya Federasyonu’nun devlet diliyle birlikte kullanılırlar. 68/3: Rusya Federasyonu, bütün halklarının ana dillerini koruma ve onu öğrenme ve geliştirme şartlarını yaratma hakkını garanti eder. 68/4: Rusya Federasyonu’nda kültür, çokuluslu halkın eşsiz mirasıdır. Kültür, devlet tarafından desteklenir ve korunur. 69/1: Rusya Federasyonu, onun çekirdekleri arasında bulunan sayısı az halkların haklarını, uluslararası hukukun herkes tarafından tanınmış prensipleri ve normları ve Rusya Federasyonu’nun uluslararası anlaşmaları bağlamında garanti eder. 69/2: Devlet, Rusya Federasyonu’nun bütün halklarının ve etnik cemaatlerinin kültürel benzersizliğini korur, etnokültürel ve dilsel çeşitliliğin korunmasını garanti eder. 69/3: Rusya Federasyonu, yurtdışındaki yurttaşlarına haklarını hayata geçirmelerinde, onların menfaatlerinin savunulmasında ve Rusya kültürel kimliğinin korunmasında destek sunar. 70/1: Rusya Federasyonu’nun devlet bayrağı, arması ve marşı, bunların tasviri ve resmi kullanımının tayini, federal anayasal yasayla tespit edilir. 70/2: Rusya Federasyonu’nun başkenti Moskova’dır. Başkentin statüsü federal yasayla tespit edilir. Devlet iktidarının muhtelif federal organlarının sürekli bulunduğu yerler, federal anayasal yasayla tayin edilmek üzere, başka bir şehirde olabilir.   Aradaki, kimi önemli düzenlemelerin çevirilerini, önemli olmakla birlikte ayrıntı niteliği taşıdığından, bırakıyorum. Bununla birlikte aşağıdaki düzenlemeler, genel bir önem taşıyor.   75/5: Rusya Federasyonu, yurttaşların emeğine saygı gösterir ve onların haklarının korunmasını temin eder. Devlet, bir bütün olarak bütün Rusya Federasyonu’nda bir emekçinin asgari geçiminden az olmayacak şekilde asgari ücreti garanti eder. 75/6: Rusya Federasyonu, yurttaşlarının emeklilik sistemine, genel, adil ve dayanışmacı kuşaklar prensibine dayanarak şekil verir ve onun etkin işlerliğini, keza yılda bir defadan az olmamak kaydıyla federal yasayla tespit edilecek bir emeklilik indeksini hayata geçirir. 75/7: Rusya Federasyonu’nda, federal yasaya uygun olarak, yurttaşlarına sosyal yardıma yönelik zorunlu sosyal sigorta ve sosyal yardım ve diğer sosyal ödemeler indeksi garanti edilir. 78/5: Rusya Federasyonu vatandaşı, 30 yaşını doldurmuş, başka bir devletten vatandaşlığı veya sürekli oturumu veya başka bir devlette sürekli oturum hakkını garanti eden herhangi bir belgesi bulunmayan kişi, federal devlet organının yöneticisi olabilir. Federal yasaya göre tayin edilen federal devlet organının yöneticisinin, Rusya Federasyonu sınırları dışındaki yabancı bankalarda hesap (tasarruf) açması, parasal varlık ve değer saklaması yasaktır. 79: Rusya Federasyonu, eğer yurttaşlarının insan hak ve hürriyetlerine bir sınırlama getirmiyor ve Rusya Federasyonu anayasal temeliyle çelişmiyorsa, Rusya Federasyonu’nun uluslararası anlaşmalarına uygun olarak uluslararası birliklere katılabilir ve yetkisinin bir bölümünü onlara devredebilir. Devletlerarası organların Rusya Federasyonu’nun uluslararası anlaşmaları temelinde aldığı kararları, Rusya Federasyonu’nun anayasasıyla çeliştiği takdirde, Rusya Federasyonu’nda uygulanamaz. 79, ek: Rusya Federasyonu, devletlerin ve halkların bir arada yaşamalarını garanti eden ve bir devletin iç işlerine müdahaleye izin vermeyen, uluslararası barış ve güvenliğin korunması ve tahkim edilmesine yönelik tedbirleri alır. 80/2: Rusya Federasyonu başkanı, Rusya Federasyonu anayasasının, insan ve yurttaş hak ve hürriyetlerinin garantörüdür. Rusya Federasyonu anayasasının tayin ettiği düzende, Rusya Federasyonu’nun egemenliğini, onun bağımsızlığını ve devlet bütünlüğünü korumak için tedbirleri alır, ülkedeki yurttaşların huzur ve rızasını destekler, yegâne kamu iktidarı sistemine dahil organların mutabakat temelinde faaliyetini ve karşılıklı işlerliğini temin eder. 81/1: Rusya Federasyonu başkanı, Rusya Federasyonu yurttaşları tarafından genel, eşit, doğrudan ve gizli oy temelinde altı yıllığına seçilir. 81/2: Rusya Federasyonu yurttaşları, Rusya Federasyonu başkanı olarak, 35 yaşından büyük, en azından 25 yıldır sürekli Rusya Federasyonu’nda yaşayan, yabancı bir ülkenin vatandaşlığında hiç bulunmamış ve bulunmayan, yabancı bir ülkede sürekli oturumu veya Rusya Federasyonu vatandaşının yabancı bir devlet topraklarında sürekli oturum hakkını temin eden başka bir belgesi olmayan birini seçer. Rusya Federasyonu başkanlığı görevine aday olandan beklenen, yabancı bir devlet vatandaşı olmama şartı, daha önce federal anayasal yasayla Rusya Federasyonu’na dahil olan veya bir bölümü Rusya Federasyonu’na dahil olan bir devletin vatandaşlığına sahip olmuş ve devamlı olarak Rusya Federasyonu’na dahil devletin topraklarında ya da bir bölümü Rusya Federasyonu’na dahil devletin topraklarında yaşamış kimseleri kapsamaz. Rusya Federasyonu başkanının Rusya Federasyonu toprakları dışında yabancı bankalarda hesap (tasarruf) açması ve bulundurması, parasal varlık ve değer saklaması, federal yasayla yasaklanmıştır.
basindan_tarih: 
22 Haz 2020

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

  Pek konuşmayan bir güvenlik bürokratı olan Patruşev’in mülakatı, başlı başına bir olaydı. “Kukla gösterisi uygulamada” başlığı atılan mülakatta, Batı'nın Rusya’daki durumu istikrarsızlaştırma amacıyla çok kollu bir NGO ağı yaratmakta olduğunu söylüyor. Rusya Federal Güvenlik Konseyi sekreteri Patruşev’in adını, Rusya ile az çok ilgili olanlar bilir. Patruşev genellikle siloviki ile ilişkilendirilir, dolayısıyla görüşleri ülkenin siyasi geleceği açısından büyük önem taşır. Bilindiği gibi “Siloviki”, Rusya’nın özellikle Sovyet tarihi boyunca büyük önem taşımış olan ve taşıyan, silahlı bürokrat diye çevirebileceğimiz silovik kelimesinin çoğulu. Patruşev geçen hafta, hükümet gazetesi Rossiyskaya Gazeta’ya yazdığı makaleyle büyük tartışma kopardı. Tartışma, özellikle Rusya’nın liberal çevrelerinde epeyce ateşli bir şekilde sürdü ve sürüyor. Liberal yayın organlarının amiral gemisi sayılabilecek olan Eho Moskvı’da Abbas Gallyamov imzasıyla yayınlanan kısa bir yazı, bu bağlamda çok dikkat çekiciydi. Gallyamov, “Siloviki Putin’e karşı” başlıklı yazısında, hükümetin liberal kanadı ile siloviki arasında derin bir çelişki olduğu iddiasını ileri sürüyordu. Patruşev’in makalesini burada etraflı bir şekilde ele almayacağız. Ancak bu ünlü “silovik”in 10 Haziran’da Argumentı i Faktı (AiF) dergisine verdiği mülakatı, soruları çıkardıktan sonra eksiksiz olarak çevireceğiz. Rossiyskaya Gazeta’daki makale olmasaydı bile, genellikle pek konuşmayan bir güvenlik bürokratı olan Patruşev’in mülakatı, başlı başına bir olaydı. Patruşev, derginin editörleri tarafından “Kukla gösterisi uygulamada. Nikolay Patruşev, ‘renkli devrimler’in yöntemlerini anlatıyor”[1] başlığı atılan mülakatta, Batı'nın Rusya’daki durumu istikrarsızlaştırma amacıyla çok kollu bir NGO ağı yaratmakta olduğunu söylüyor ve yabancı örgütlerin ve onlara bağımlı dernek vb.nin, Rusya’nın manevi-ahlaki ve kültürel-tarihî değerlerini aşındırmak için Rusya halkına karşı bir enformasyon saldırısına giriştiğini, keza yurttaşların Rusyalılık kimliğini zayıflattığını vurguluyor. Patruşev’e göre bu değerler, “devletin temellerini şekillendiriyor”. AiF, sorularına, ABD’deki geniş çaplı eylemleri anarak ve ABD’nin Hong Kong, Venezuela ve İran gibi yerlerde benzer eylemlere karşı tepkilerini hatırlatarak başlıyor. Patruşev, bu soruya şu cevabı veriyor: “Başka bir ülkenin yetkililerini uyduruk bahanelerle suçlamak, çoktandır, sözüm ona ‘renkli devrimler’de batı tarafından kullanılan bir araç. İktidarda uygunsuz bir yönetimin bulunduğu ülkelerde yapısal parçalanmaya yönelik süreçlerin tetiklenmesinde bahane olarak her tür iddia hizmet edebilir: barışçıl gösterilerin artışı, bir katılımcının ölümü yahut seçimlerde güya ‘hile’ yapılması gibi. “Batı ülkeleri, egemen devletlere etki etmek için onlarca yıldır bu araçları yaygın şekilde kullanıyorlar. İlkin enformatif-propagandif ve siyasi-diplomatik baskı tedbirleri alıyorlar. Şu ya da bu ülkenin yönetimini, devletin çizgisini ‘gereken istikamette’ teşvik edemediklerinde, sözüm ona kendiliğinden halk hareketlerini tetiklemek suretiyle iktidar değişikliğini örgütleme senaryoları hayata geçiriliyor.” AiF daha sonra, kimi uzmanların, batılılar tarafından Rusya’ya karşı bir enformasyon savaşı açıldığı görüşlerini anıyor ve bunlar arasında ABD’deki protestoların Rusya tarafından örgütlendiği, Rusya’nın ABD ve Avrupa’daki seçimlere müdahale ettiği, büyük salgından ölüm rakamlarının Rusya’da aslında onlarca kat fazla olduğu iddialarını sıralıyor. Patruşev, bu soruya şu cevabı veriyor: “Batı (esas itibariyle de ABD ve NATO), kendi stratejik belgelerinde Rusya’yı düşman olarak tanımlıyor, bu yüzden Rusya’yı bir güvenlik tehdidi kaynağı, uluslararası hukuk prensiplerini ve moral normları gözetmeyen bir devlet olarak resmediyor. Ülkemizin yönetiminin, devlet iktidarının kurumlarının ve yurtsever duygularla dolu liderlerinin saygınlığını azaltmak için, kezaRusya’nın kültürel-manevi değerlerini aşındırmak için kontrolü altındaki medyayı ve internet olanaklarını kullanıyor. “Ülkemizdeki sosyal-siyasi durumu istikrarsızlaştırmaya yönelik devamlı bir faaliyet var. Bu amaçla Rusya topraklarında, sözüm ona demokratik, batılı devletlerin menfaatlerini destekleyen program ve projelerin hayata geçirilmesi için, yabancı, gayrı-ticari NGO’lar ve onlara bağımlı yerli, sosyal kurumlar örgütleniyor. “Batı, sistem-dışı muhalefeti ve Rusya’daki batı yanlısı sosyal dernekleri birleştiriyor ve mali olarak destekliyor, güya “demokratik değerlere ve hürriyet ideallerine bağlı” protesto hareketinin liderliği rolü için aday seçimi yapıyor. Federal ve bölgesel düzeyde Rusya seçimlerine müdahale ediyor; iktisadi, siyasi ve diğer alanlarda Rusya karşıtı yaptırımlar uyguluyor, sporu bile siyasileştiriyor.” AiF muhabirinin, kimi batılı ülkelerin anayasa referandumu ve gelecek yıl yapılacak duma seçimlerine müdahale etme tehlikesi olup olmadığına dair sorusuna ise şu karşılığı veriyor: “Elimizdeki verilere göre, bu siyasi gelişmelerin eşiğinde, batı ülkelerinin ellerindeki olanaklarla faaliyetlerini, NGO’ların yardımıyla, milliyetçi ve ayrılıkçı eğilimleri provoke etmeyi amaçladıkları Rusya’nın bölgeleri de dahil olmak üzere,  aktive etmeleri bekleniyor. Buna tamamlayıcı bir adım olarak, sözüm ona alternatif sendika örgütlerinin faaliyetlerinin teşvik edilmesi bekleniyor. Devletin temelini teşkil eden manevi-ahlaki ve kültürel-tarihi değerlerin aşındırılması, keza ülkemiz yurttaşlarının Rusyalılık kimliği duygusunu azaltmak hedefiyle Rusya’ya karşı enformasyon baskısını yoğunlaştıracak adımlar planlanıyor. En önemli hedefler, Rusya toplumunda bölünmeye yol açmak, kendileri için avantajlı değer ve gelişme modelleri empoze etmek, sosyal bilinci manipüle etme olanakları sağlamak.” Anayasa değişikliğine de değinen Patruşev, değişikliğin geç bile kaldığını söylüyor: “Batılı siyaset mühendislerinin ilgisi çoktandır ülkemiz üzerinde yoğunlaşmış durumda. Bunlar, bize komşu devletlerde ‘Rusya’da aranan alıcılarla’ doğrudan temas kurabilecek siyasi ve sosyal organizasyonlar ağı kurmayı hedefliyorlar.  Burada en önemli rolü Baltık ülkeleri üstleniyorlar. Özellikle Litvanya son derece faal; bu ülkenin topraklarında düzenli olarak, sözüm ona Özgür Hür Rusya Forumu toplanıyor ve sivil protestoların yeni biçimleri, Rusya Federasyonu yönetimine dışarıdan baskının artırılması senaryoları tartışılıyor. Letonya’da ise, Baltık Medya Gelişim Merkezi uzmanları tarafından ‘bağımsız’ Rusya gazetecilerinin eğitimi örgütleniyor. “Rusya topraklarında yıkıcı faaliyetlerin koordinatörleri, ABD Dışişleri, ABD Uluslararası Gelişme Ajansı, Amerikan Uluslararası İlişkiler Konseyi, önde gelen Amerikan NGO’ları — Uluslararası İlişkiler Ulusal Demokratik Enstitüsü [National Democratic Institute for International Affairs], Uluslararası Cumhuriyetçi Enstitüsü [International Republican Institute], Ulusal Demokrasi Forumu [National Endowment for Democracy], Çağdaş Rusya Enstitüsü [Institute of Modern Russia], Açık Toplum Enstitüsü (Soros Vakfı), ve daha pek çok başkaları. “Rusya’daki çalışmalar için Amerikalılar ve onların NATO’daki ortakları, merkezleri esas itibariyle ABD ve batı Avrupa topraklarında bulunan NGO ve uluslararası örgütleri de geniş şekilde kullanıyorlar.” Patruşev, bu örgütlerin Rusya’daki faaliyetlerine dair şunları söylüyor: “Yabancı NGO’ların çalışması, sorumluluk alanlarına göre ayrılmış durumda ve bu çalışma, Rusya’da kendi kontrolleri altındaki (siyasi faaliyete aktif şekilde katılan) insani yahut insan hakları NGO’larının olanaklarını kullanarak gerçekleşiyor. “2015’ten 2019’da, Rusya’daki siyasi faaliyete katılan gayrı-ticari örgütler yabancı sponsorlardan resmi olarak 4 milyar ruble aldılar [60 milyon doların üzerinde]. Ancak gerçekte bu miktar çok daha fazla; zira batılı sponsorlar bunları finanse etmek için farklı ve gizli yollar kullanıyorlar; bilhassa da aracı online örgütler üzerinden transfer yapılıyor ki bu, ABD’nin veya onun müttefiklerinin Rusya’ya karşı yıkıcı faaliyetlerine dair olgusal kanıtları ciddi şekilde bozuyor.” Patruşev, “renkli devrimler” üzerinde de etraflıca duruyor: “Siyasi rejimlerin parçalanması pek çok örnekte dolaysızca, batılı askeri-siyasi yahut iktisadi birliklerin, keza ulusaşırı şirketlerin stratejik menfaatleri doğrultusunda ve gizli servislerin katılımıyla gerçekleşti. Yerli siyasi elitin bir bölümü bu süreçte, hükümet darbelerinin gerçek örgütleyicilerini ve bunların yurtdışındaki kaynaklarını gizleyen enstrümanlar olarak nüfuz ve mülkiyet alanlarının yeniden pay edilmesinden kendine hisse çıkardı. “Böylece, ‘renkli devrimler’ yaşayan cumhuriyetler, vaat edilen demokratikleşme ve gelişme yerine siyasi sistemin istikrarsızlaşmasıyla, yolsuzluk ve örgütlü suçta artışla, ekonomide ve sosyal ilişkilerde derin bir krizle, hayat standartlarının düşmesiyle karşılaştılar. Pek çok örnekte de bu tür ülkeler iç savaşlara gömüldüler. “Batı, Sovyetler Birliği’nin parçalanmasından sonra, post-Sovyet bölgesindeki ülkelere yönelik artan bir ilgi sergilemeye başladı. Bu bağlamda, BDT ülkeleri, batıdan, vaat edilen yoksulluktan uzak bir hayat, egemenlik ve demokrasiyi değil, Ukrayna ve Gürcistan’da olduğu gibi sadece bağımlılık alıyorlar.” Tam bu noktada araya giren AiF, batının bu alana neden böyle yoğun bir dikkat gösterdiğini soruyor ve bunun nedeninin, bu ülkelerde “devrim öncesi bir durum” olması mı, yoksa Rusya’ya karşı  bir baskı unsuru olarak kullanma arzusu mu olduğunu soruyor. Patruşev devam ediyor: “Hem o, hem diğeri. Bu ülkelerde hesaplar, SSCB’nin dağılmasından sonra yetişen ve bu yüzden de Sovyetler Birliği hakkında kişisel bir tecrübe ve gerçek bir bilgi sahibi olmayan kimseler üzerine kuruldu. Bu hesap, idarenin genç halkasının yöneticilerinin (27—30 yaş) doğal bir şekilde değiştiğini, yönetimin orta yaşlı halkasının (30—40 yaş) değişiminin 2026’ya kadar, yaşlı halkanın (40—50 yaş) ise 2036’ya kadar tamamlanacağını gösteriyor. Ancak Gürcistan ve Ukrayna örnekleri, Rusya etrafında ona düşman davranışlara sahip bir elit tarzının şekillenişi sürecinin yapay yollarla hızlandırıldığına tanıklık ediyor. “İlerlemekte olan ‘infilak süreçleri’nin işaretlerinin zamanında ayırt edilmesi de özel bir dikkati hak eder. Nitekim, Gürcistan, Kırgızistan ve Ukrayna’daki hadiselerin öngününde ABD’nin reksmi temsilcilerinin, Soros Vakfı’nın ve Washington’un desteğiyle kurulmuş ve işleyen çok kollu yerel NGO ağlarının faaliyetlerinde aşırı yoğunlaşma da dikkat çekiciydi. Kitlesel siyasi-propagandif baskının benzer bir taktiği, ulusal yönetimin ortaya saçılan devlet karşıtı süreçlere karşı koyma iradesini paralize etmişti. “Bununla birlikte, yetkililerin zamanında aldıkları uygun önlemler, batının yıkıcı faaliyetlerini nötralize etmeye imkân tanır. Özbekistan’da 2005’teki başarısız ‘renkli devrim’ girişimi, bunun tanığıdır. Taşkent’teki resmi yönetim, okyanus ötesi ‘dostlar’ın gerçek niyetlerini ayırt etmesini bildi ve aradaki işbirliğini zamanında en aza indirdi. “Okyanus ötesinden gelen ‘reçetelerin ve ısrarlı önerilerin’ kulak arkası edilmesi, Belarus yetkililerinin 2006’daki ‘devrimci’ hadiseleri ters yüz etmesine olanak sağlamıştı. “Batının eski SSCB ülkelerine ‘devrim ihracı’ çabaları, Rusya’nın nüfuz alanındaki muhtelif halkaların arka arkaya seçilmesinde stratejik bir amaç güdüldüğünü de gösterir: bizatihi Rusya’da bir ‘renkli devrim” örgütlemek hedefi.” Patruşev, sözlerini, “renkli devrim” girişimlerine karşı Rusya Güvenlik Konseyi’nin yaklaşımını özetleyerek bitiriyor: “Güvenlik Konseyi kararlarının federal devlet organlarınca yerine getirilmesi neticesinde bir dizi yabancı NGO’nun Rusya karşıtı faaliyetleri lokalize edildi, Rusya’daki muhalif ve batı yanlısı gayrı-ticari örgütlere yurtdışından gelen mali ve diğer yardımların ulaşmasındaki kontrol kuvvetlendirildi. “Ulusal güvenliğe yönelik, batı ülkeleri tarafından esinlenen ‘renkli devrimler’le irtibatlı tehditlerin nötralize edilmesinde devlet organları arasındaki karşılıklı faaliyetin etkinliğinin yükseltilmesine yönelik tedbirler alınması da zorunlu.” “Bugün, siyasi sistemin muhkem bir şekilde işlemesine yönelik kanunların ve kanun değişikliklerin, bu kapsamda aşırılıcılık karşıtı yasama tedbirlerinin etkin bir şekilde uygulanmasının sağlanması önem taşıyor. Rusya’daki gayrı-ticari, sosyal amaçlı örgütlerin de devlet tarafından desteklenmesini artırmak gerekiyor.” [1] https://aif.ru/society/safety/kuklovodstvo_k_deystviyu_nikolay_patrushev_o_metodah_cvetnyh_revolyuciy
basindan_tarih: 
19 Haz 2020

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Rusya Devlet Başkanı Putin, Washington merkezli askeri analiz dergisi The National Interest (NI) için kaleme aldığı 'Büyük Zaferin 75. yılı: Tarih ve gelecek karşısındaki ortak sorumluluk' başlıklı makalesinde, İkinci Dünya Savaşı'nın nedenlerini ve sonuçlarını değerlendirdi. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Washington merkezli askeri analiz dergisi The National Interest (NI) için İkinci Dünya Savaşı'nın nedenlerini ve sonuçlarını konu alan bir makale kaleme aldı. Putin, 'Büyük Zaferin 75. yılı: Tarih ve gelecek karşısındaki ortak sorumluluk' başlıklı makalesinde şu değerlendirmelerde bulundu: İkinci Dünya Savaşı biteli 75 yıl geçti. Bu süre zarfında birkaç nesil yetişti. Dünyanın politik haritası değişti. Nazizm karşısında muazzam ve ezici zafer elde ederek tüm dünyayı kurtaran Sovyetler Birliği artık yok. Savaşta yaşananlar katılımcıları için bile artık uzak bir geçmiş oldu. Peki, neden Rusya’da 9 Mayıs en önemli bayram olarak kutlanırken her yıl 22 Haziran’da hayat sanki duruyor ve boğaz düğümleniyor? Geleneksel bir deyim vardır: Savaş her ailenin tarihinde derin iz bıraktı. Bu ifadenin ardında, milyonlarca insanın yaşamı, sıkıntılar ve acılar, aynı zamanda gurur, hak ve hatıralar duruyor. Ebeveynlerim için savaş, 2 yaşındaki kardeşim Vitya’nın öldüğü ve mucizevi bir şekilde annemin hayatta kaldığı kuşatılmış Leningrad’ın korkunç acıları demek. Babam evde kalma fırsatı varken gönüllü olarak doğup büyüdüğü şehri savunma gitti, milyonlarca Sovyet vatandaşı gibi davrandı. Nevskiy Pyataçok bölgesinde savaştı, ağır yaralandı. Bu yıllar ne kadar bizden uzaksa ebeveynlerle konuşma, yaşamlarındaki savaş dönemini daha yakından tanıma ihtiyacı o kadar büyük. Ama artık bir şeyler sormak mümkün değil, bu yüzden babam ve annemle bu konudaki sohbetleri, onların cimri duygularını kutsal bir şey gibi kalbimde saklıyorum. 'Herkesi birleştiren vatana, anayurduna olan sevgiydi' Çocuklarımızın, torunlarımızın ve çocuklarının atalarının hangi sınavlardan ve acılardan geçtiğinin farkında olmaları ben ve yaşıtlarım için önemli. Nasıl ve neden hayatta kalıp zafer elde edebildiler? Tüm dünyayı şaşırtan ve hayran eden gerçekten demir gibi güçlerini nereden aldılar? Evet, kendi evlerini, çocuklarını, yakınlarını, ailelerini savunuyorlardı. Ama herkesi birleştiren vatana, anayurduna olan sevgiydi. Bu bütünüyle halkın özüne yansıyan derin, kişisel bir duygu, Nazilere karşı kahramanca ve fedakarca mücadelede belirleyici rol oynadı. Sıkça şu soru yöneltiliyor: Mevcut nesil kritik durumda nasıl davranacak, ne yapacak? İnsanların hayatlarını kurtarmak için ‘kırmızı bölgeye’ giden genç doktorlar, hemşireler, dünkü öğrenciler gözlerimin önündeler. Kuzey Kafkasya, Suriye’de ölümünü göze alarak uluslararası terörle mücadele eden askerlerimiz, henüz çok genç çocuklar! Efsanevi, ölümsüz 6. hava indirme bölüğünde askerlerin çoğu 19-20 yaşlarındaydı. Ama hepsi, Büyük Vatanseverlik Savaşı’nda vatanımızı koruyan kahramanlara layık olduğunu gösterdi. Bu yüzden, borcunu yerine getirmenin ve gerekirse kendine acımamanın Rusya halklarının huyunda olduğundan eminim. Özveri, vatanseverlik, evine, ailesine ve ülkesine olan sevgi, bu değerler bugün de Rusya toplumu için temel, direk niteliğini taşıyor. Ülkemizin bağımsızlığı büyük ölçüde bu değerler üzerinde duruyor. 'Geçmiş ve gelecek karşısındaki sorumluluğumuz, korkunç trajedilerin tekrarlanmasına izin vermemek için her şey yapmak' Şimdi halkın ortaya çıkardığı Ölümsüz Alay gibi yeni gelenekler var. Ölümsüz Alay, şükran dolu hatıralarımızın, nesiller arasındaki canlı kan bağlarının yürüyüşüdür. Milyonlarca insan, anayurdunu korumayı başaran ve nazizmi bozguna uğratan yakınlarının fotoğraflarıyla yürüyüşe çıkıyor. Bu, hayatlarının, geçtikleri sınavların ve feda ettiklerinin, bize bıraktıkları Zaferin hiçbir zaman unutulmayacağı anlamına geliyor. Geçmiş ve gelecek karşısındaki sorumluluğumuz, korkunç trajedilerin tekrarlanmasına izin vermemek için her şey yapmak. Bu yüzden İkinci Dünya Savaşı ve Büyük Vatanseverlik Savaşı ile ilgili bu yazıyı kaleme almayı bir borç bildim. Dünya liderleriyle sohbetlerde bu fikri defalarca görüştüm, anlayışla karşıladıklarını gördüm. Geçen yılın sonlarında, Bağımsız Devletler Topluluğu zirvesinde, şu konuda hemfikirdik: Nazizme karşı zaferin öncelikle Sovyet halkı tarafından elde edildiği, bu kahramanlıklar dolu mücadelede tüm Sovyetler Birliği cumhuriyetlerinin temsilcilerinin hem cephede hem cephenin gerisinde omuz omuza durduğu hatırasını torunlarımıza iletmek önemli. Aynı zamanda mevkidaşlarımla savaş öncesindeki o karmaşık dönemi de konuştuk. Bu konuşma, Avrupa ve dünyada büyük yankı uyandırdı. Demek ki, geçmişin derslerine dönmek gerçekten gerekli ve güncelliğini koruyor. Aynı zamanda çok sayıda duygusal tepki, kötü gizlenen duygular, ağır suçlamalar vardı. Bazı politikacılar alışkanlıktan aceleyle Rusya’nın tarihi yeniden yazdığını söyledi. Ama aynı zamanda sunduğumuz tek bir olguyu, argümanı çürütemediler. Tabii, orijinal belgelerle tartışılmak zor ve hatta imkansız. Üstelik bu belgeler sadece Rusya’nın değil, diğer ülkelerin arşivlerinde de var. 'Bu barış değil, yirmi yıllık bir ateşkes' Bu yüzden dünya savaşına yol açan sebeplerin analizini sürdürmeye, karmaşık olaylar, trajediler ve zaferler, bu savaşın ülkemize ve tüm dünyaya verdiği dersleri düşünmeye devam etmeye ihtiyaç var. Bu noktada, tekrar ediyorum, yalnızca arşiv materyallerine, tanıkların ifadelerine dayanmak, her türlü ideolojik ve politize edilen spekülasyonları çıkarmak temel önem taşıyor. Bir kez daha şu açık şeyi hatırlatıyorum: 2. Dünya Savaşı’nın derin nedenleri pek çok açıdan Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra alınan kararlardan kaynaklanıyor. Versay Barış Antlaşması, Almanya için derin haksızlığın simgesi haline geldi. Bu anlaşma, ülke için soygun anlamına geliyordu, zira Batılı müttefiklere, ekonomisini tüketecek dev tazminatlar ödeme zorunluluğuyla karşı karşıya bırakılıyordu. Müttefik ordunun baş komutanı Fransız mareşal Ferdinand Foch, Versal için şu isabetli tarifte bulunmuştu: 'Bu barış değil, yirmi yıllık bir ateşkes.' Almanya’daki radikal ve intikamcı eğilimleri besleyen uygun ortamı oluşturan tam da bu küçük düşürülme oldu. Naziler bu duyguları büyük bir ustalıkla manipüle etti, kendi propagandalarını inşa etti, Almanya'yı 'Versay mirasından' kurtarma, ülkenin eski gücünü geri kazanma sözünü verdi, aslında Alman halkını yeni savaşa itti. Paradoks, ama buna doğrudan veya dolaylı olarak başta İngiltere ve ABD olmak üzere Batı ülkeleri yardımcı oldu. Bu ülkelerin finansal ve sanayi çevreleri, askeri amaçlı ürünler üreten Alman fabrikalara oldukça aktif bir şekilde sermaye yatırdı. Aristokrasi ve politik elitler arasında da, Almanya ve genel olarak Avrupa’da yükselişe geçen radikal, aşırı sağcı, milliyetçi hareketlerine destek veren çok sayıda kişi vardı. Versay 'dünya düzeni' çok sayıda gizli çelişki ve açık çatışmalar doğurdu. Bunların temelinde, Birinci Dünya Savaşı galiplerinin keyfi bir şekilde çizdiği yeni sınırlar yatıyordu. Yeni harita çizildikten kısa süre sonra toprak iddiaları ve karşılıklı suçlamalar başladı ve bunlar saatli bombaya dönüştü. Birinci Dünya Savaşı’nın en önemli sonuçlarından biri Milletler Cemiyeti oldu. Uzun vadeli barış ve kolektif güvenliğin sağlanması konusunda bu uluslararası örgütten yana büyük beklentiler vardı. Bu ilerleyici bir fikirdi, tutarlı bir şekilde hayata geçirilmesi hiç abartısız küresel savaş kâbusunun tekrarlamasını önleyebilirdi. 'Milletler Cemiyeti, etkisizliğini sergileyerek boş konuşmalar deryasında boğuldu' Fakat muzaffer güçler İngiltere ve Fransa’nın hâkimiyetindeki Milletler Cemiyeti, etkisizliğini sergileyerek boş konuşmalar deryasında boğuldu. Sovyetler Birliği’nin eşit haklara dayanan bir kolektif güvenlik sistemini kurma yönündeki sayısı çağrılar Milletler Cemiyeti ve genel olarak Avrupa kıtası tarafından duyulmadı. Özellikle de saldırganlık önünde duvar örebilecek Doğu Avrupa ve Pasifik anlaşmalarını imzalama teklif edildi. Bu teklifler göz ardı edildi. Milletler Cemiyeti dünyanın farklı bölgelerinde çatışmaları da önleyemedi, misal İtalya’nın Etiyopya’ya saldırısı, İspanya’daki iç savaş, Japonya’nın Çin’i işgali, Avusturya’nın ilhakı. Hitler ve Mussolini’nin yanı sıra İngiltere ve Fransa liderlerinin de katıldığı Münih komplosu sonucu, Milletler Cemiyeti’nin tam onayıyla Çekoslovakya parçalandı. Bu bağlamda şunu kaydetmek isterim: Stalin, dönemin Avrupa liderlerinin çoğunun aksine, Batılı çevreler tarafından oldukça saygıdeğer politikacı olarak gösterilen ve Avrupa başkentlerinde hoş karşılanan Hitler ile bir araya gelerek imajına leke sürmedi. Çekoslovakya’nın parçalanmasında, Almanya’nın yanında Polonya da yer aldı. Bu ülkeler, Çekoslovakya’nın hangi bölgelerinin kime kalacağına önceden ve birlikte karar verdi. 20 Eylül 1938’de, Polonya’nın Almanya Büyükelçisi Jozef Lipski, Polonya Dışişleri Bakanı Jozef Beck’e Hitler’in şu vaatlerini bildiriyordu: 'Polonya’nın Teschen’deki çıkarları zemininde, Polonya ve Çekoslovakya arasında çatışmanın çıkması durumunda Reich yanımızda yer alacak.' Hatta Nazi elebaşı, Polonya’nın eylemlerinin ancak 'Almanlar Südet dağlarını ele geçirdikten sonra… takip etmesi' yönünde tüyo veriyordu, tavsiyelerde bulunuyordu. Polonya, Hitler’in desteği olmadan saldırgan planlarının başarısız olmaya mahkum olduğunun farkındaydı. Bu noktada, 1 Ekim 1938’de Almanya’nın Varşova Büyükelçisi Moltke’nin Jozef Beck ile Polonya-Çekya ilişkilerine ve Sovyetler Birliği’nin bu konudaki duruşuna ilişkin sohbetten şu kaydı aktarmak isterim: 'Sayın Beck … Münih Konferansı’nda Polonya menfaatlerinin uygun bir şekilde yorumlanmasından ve Çekya çatışması sırasındaki tutumun samimiyetinden dolayı büyük şükranlarını dile getirdi. Polonya hükümeti ve halkı, fuhrer ve Reich Şansölyesi’nin duruşuna saygı duyuyor.' 'Avrupa'da büyük bir savaşın kaçınılmaz hale gelmesinin tetikleyicisi olan Münih komplosuydu' Çekoslovakya’nın bölünmesi acımasız ve arsızca gerçekleşti. Münih, kıtada kalan kırılgan ve formalite olan garantileri bile yıktı, karşılıklı anlaşmaların hiçbir değerinin olmadığını gösterdi. Avrupa'da büyük bir savaşın kaçınılmaz hale gelmesinin tetikleyicisi olan Münih komplosuydu. Bugün, başta Polonya yöneticileri olmak üzere Avrupalı politikacılar Münih’i gizli tutmak istiyor. Neden? Sadece ülkelerinin yükümlülüklerine ihanet ettiğinden, Münih komplosuna destek verdiğinden, bazı ülkelerin de ganimet dağıtımına katıldığından değil, aynı zamanda, 1938’in o dram dolu günlerinde Çekoslovakya’yı savunan tek ülkenin Sovyetler Birliği olduğunu anımsamanın rahatsız edici olmasından kaynaklanıyor. Sovyetler Birliği, Fransa ve Çekoslovakya ile yapılan anlaşmalar dahil uluslararası yükümlülüklerinden hareketle bu trajediyi önlemeye çalışıyordu. Oysa Polonya, çıkarlarını güderek Avrupa’da kolektif güvenlik sistemini oluşturulmasına tüm var gücüyle engel oluyordu. Polonya Dışişleri Bakanı Josef Beck, 19 Eylül 1938’de, daha önce adını andığımız Büyükelçi Lipski’ye, Hitler ile yapacağı görüşme öncesinde şunu yazdı: 'Polonya hükümeti, Çekoslovakya’yı korumak amacıyla uluslararası bir müdahaleye katılma teklifini geçen bir yıl boyunca tam dört kez reddetti.' 'Hedefleri Almanya ve Sovyetler Birliği’nin kaçınılmaz olarak çatışmaya girmesi ve birbirini tüketmesiydi' İngiltere ve o dönemde Çeklerin ve Slovakların başlıca müttefiki olan Fransa, garantilerden vazgeçerek Doğu Avrupa’nın bu ülkesini kaderine terk etmeyi tercih etti. Sadece yalnız bırakmak değil Nazilerin doğu yönündeki emellerini yönlendirdiler, hedefleri Almanya ve Sovyetler Birliği’nin kaçınılmaz olarak çatışmaya girmesi ve birbirini tüketmesiydi. Batı'nın 'yatıştırma' politikası bundan ibaretti. Sadece Nazi Almanya’sına yönelik değil, Anti-Komintern Paktı’nın diğer üyeleri faşist İtalya ve militarist Japonya’ya yönelik de yanı politika uygulandı. Bu politikanın Uzay Doğu’daki doruk noktası, Tokyo’yu Çin’de özgür bırakan 1939 İngiltere-Japonya anlaşması oldu. Avrupa’nın önde gelen ülkeleri, Almanya ve müttefiklerinin dünya için arz ettiği tehlikeyi kabul etmek istemiyorlardı, savaşın onları teğet geçmesini umuyorlardı. Münih komplosu, Sovyet Birliği'ne, Batı ülkelerinin güvenlik sorunlarını onun çıkarlarını dikkate almadan çözmeye çalışacağını, fırsat olunca da Anti-Sovyet cephe oluşturabileceğini gösterdi. 'Sovyetler Birliği, Batı ülkelerinin ikiyüzlü duruşuna rağmen, Hitler karşıtı koalisyonu kurmak için son ana kadar her fırsatı kullanmaya çalıştı' Bununla birlikte Sovyetler Birliği, tekrar ediyorum Batı ülkelerinin ikiyüzlü duruşuna rağmen, Hitler karşıtı koalisyonu kurmak için son ana kadar her fırsatı kullanmaya çalıştı. Sovyetler yönetimi, istihbarat servislerinden 1939’daki İngiltere-Almanya temaslarıyla ilgili ayrıntılı bir bilgi elde etti. Dikkat çekiyorum: bu temaslar oldukça yoğundu, üstelik neredeyse Fransa, İngiltere ve Sovyetler Birliği temsilcilerinin üçlü görüşmeleriyle aynı anda yapılıyordu. Ayrıca Batılı partnerler bu üçlü görüşmeleri kasıtlı olarak geciktiriyordu. Bu bağlamda, İngiltere arşivlerinden şu senedi göstermek istiyorum. Bu, 1939 Ağustos ayında Moskova’ya gelen İngiltere askeri misyonunun yönergesi. Bu yönergede, doğrudan heyetin 'görüşmeleri çok yavaş yürütmesi' gerektiği, “Birleşik Krallık hükümetinin, ayrıntılı bir şekilde açıklanan ve hareket özgürlüğümüzü kısıtlayabilecek yükümlülükleri üzerine almaya hazır olmadığı” belirtiliyor. Ayrıca şunu kaydederim ki, İngiliz ve Fransızlardan farklı olarak Sovyet heyetinin başında Kızıl Ordu’nun üst düzey yöneticileri vardı, onlar 'Avrupa’da saldırganlığa karşı İngiltere, Fransa ve Sovyetler Birliği tarafından askeri savunmanın organizasyonu ile ilgili askeri anlaşmayı imzalamak' için gereken tüm yetkilere sahiplerdi. Sovyet tarafına herhangi bir taahhütte bulunmak istemeyen Polonya, müzakerelerin başarısız olmasında rol oynadı. Polonya yönetimi, Batılı müttefiklerin baskısı altında bile Wehrmacht’la mücadelede Kızıl Ordu ile işbirliği yapmayı reddetti. Jozef Beck, ancak Ribbentrop’un Moskova’ya geldiğini öğrendiğinde isteksizce, doğrudan değil, Fransız diplomatlar aracılığıyla Sovyet tarafını bilgilendirdi: “... Alman saldırganlığına karşı ortak eylemde bulunmamız halinde, belirlenecek teknik şartlar altında Polonya ve SSCB arasında işbirliği yapılabilir.” Beck, meslektaşlarına şunları da söyledi: “... Bu formülasyona sadece taktikleri kolaylaştırmak için karşı çıkmıyorum ve SSCB’ye ilişkin ilkesel bakış açımız kesindir ve değişmeyecektir.” Oluşan bu durumda Sovyetler Birliği, Almanya ile Saldırmazlık Paktı imzaladı ve Avrupa ülkeleri arasında bunu yapan son ülkelerden biri oldu. Üstelik, batıda Almanya ve Khalkhin-Gol nehri üzerinde halihazırda yoğun muharebelerin yaşandığı doğuda Japonya ile olmak üzere iki cephede savaşmaya yönelik gerçek bir tehlike bulunmasına rağmen.  'Sovyet liderleri birçok konuda suçlayabilirsiniz ancak dış tehditlerin niteliğini anlamadıkları konusunda değil' Stalin ve çevresi birçok adil suçlamayı hak ediyor. Bizler, hem rejimin kendi halkımıza karşı işlediği suçları hem de kitlesel baskıların oluşturduğu dehşeti unutmadık. Tekrar etmek isterim ki, Sovyet liderleri birçok konuda suçlayabilirsiniz ancak dış tehditlerin niteliğini anlamadıkları konusunda değil. Sovyetler Birliği’ni Almanya ve müttefikleriyle baş başa bırakma girişimlerini gördüler ve ülke savunmasının pekiştirilmesi için değerli bir zaman kazanmak adına bu gerçek tehlikenin farkına varılmasında rol aldılar. O dönemde akdedilen Saldırmazlık Paktı’na ilişkin olarak, günümüzde özellikle modern Rusya’ya yönelik çok sayıda konuşma ve iddia var. Evet, Rusya SSCB’nin devamı ve Sovyet dönemi, tüm zaferleri ve trajedileriyle bin yıllık tarihimizin ayrılmaz bir parçası. Ancak Sovyetler Birliği’nin Molotov-Ribbentrop Paktı olarak da anılan bu paktı hukuki ve ahlaki açıdan önem verdiğini hatırlatmak isterim. 24 Aralık 1989 tarihli Yüksek Konsey kararında, gizli protokoller “bu komploda sorumluluğu bulunmayan Sovyet halkının iradesini” yansıtmayan bir “kişisel iktidar belgesi” olarak resmen kınandı. Bununla birlikte diğer devletler, Naziler ve Batılı politikacılar tarafından imzalanan anlaşmaları hatırlamamayı tercih ediyor. Bazı Avrupalı yetkililerin Nazilerin barbar planlarını ve onların doğrudan teşvik edilmesini kabul etmesini üzerinin örtülmesi de dahil olmak üzere bu tür işbirliğini yasal veya siyasi açıdan desteklemelerinden bahsetmiyorum bile. Polonya’nın Almanya büyükelçisi J. Lipski’nin 20 Eylül 1938’de Hitler’le sohbeti sırasında kullandığı alaycı ifadenin anlamı nedir: “…Avrupa’nın sorununun çözülmesi karşılığında biz [Polonyalılar] Varşova’da onun harika bir heykelini dikeceğiz”. Bazı ülkelerin Nazilerle yaptığı anlaşmaların “gizli protokolleri” ve ekleri olup olmadığını da bilmiyoruz. Tek yapabileceğimiz “söylenenlere inanmak”. Özellikle, gizli İngiliz-Alman müzakereleriyle ilgili materyallerin gizliliği henüz kaldırılmadı. Bu nedenle, tüm devletleri Rusya'nın son yıllarda yaptığı gibi arşivlerini açma sürecini başlatmaya, daha önce bilinmeyen savaş öncesi ve savaş dönemi belgelerini yayınlamaya çağırıyoruz. Bu konuda geniş kapsamlı işbirliğine, tarih bilimcilerinin ortak araştırma projelerine hazırız. Ama şimdi İkinci Dünya Savaşı’ndan hemen önce yaşanan olaylara geri dönelim. Çekoslovakya’yı yerle bir ettikten sonra Hitler’in yeni topraklara yönelmeyeceğine inanmak naiflik olurdu. Bu kez Çekoslovakya bölümündeki suç ortağı Polonya’ya ilerledi. Bu arada, buradaki gerekçe yine Versay’ın mirası, yani sözde Danzig koridorunun kaderi oldu. Daha sonra Polonya’nın trajedisi gerçekleşti. Burada İngiliz-Fransız-Sovyet askeri ittifakının akdedilmesini engelleyen ve Batılı ortakların yardımına güvenen, halkını Nazi imha makinesine bindiren Polonya yönetimi tamamen kabahatliydi. Alman saldırısı, Blitzkrieg doktriniyle tam uyum içinde gelişti. Polonya ordusunun sert, kahramanca direnişine rağmen, savaşın başlamasından bir hafta sonra, 8 Eylül 1939’da Alman birlikleri Varşova’nın eteklerine gelmişti. Polonya’nın askeri-politik eliti, 17 Eylül’e gelindiğinde işgalcilere karşı savaşmaya devam eden halkına ihanet ederek Romanya topraklarına kaçtı. Batılı müttefikler Polonya umutlarını gerçeğe dönüştürmedi Almanya’ya savaş ilan edildikten sonra Fransız birlikleri Alman topraklarının sadece yirmi-otuz kilometre derinliğine kadar ilerledi. Tüm bunlar, sadece aktif bir gösteri gibi görünüyordu. Ayrıca, 12 Eylül 1939’da Fransa’nın Abville kentinde ilk kez toplanan İngiliz-Fransız Yüksek Askeri Konseyi, Polonya’daki olayların hızla gelişmesi nedeniyle saldırıyı tamamen durdurmaya karar verdi. Kötü hatırlanan “garip savaş” başladı. Bu, Fransa ve İngiltere’nin Polonya’ya olan yükümlülüklerini yerine getirmeyip düpedüz ihanet etmesidir. Daha sonra, Nürnberg süreci sırasında, Alman generaller doğuda hızlı bir şekilde başarıya ulaştıklarını açıklalar ve Almanya Silahlı Kuvvetleri Yüksek Komutanlığı Harekat İdare Merkezi Başkanı General A. Jodl şu itirafta bulundu: “... Eğer 1939’da yenilmediysek, bunun nedeni, Batı’da Polonya ile savaşımız sırasında 23 Alman bölüğüne karşı duran yaklaşık 110 Fransız ve İngiliz bölüğünün tamamen pasif kalmasıydı.” 'Şu anda çoğu kişi bu gerçeği bilmiyor' Ağustos ve Eylül 1939’daki dramatik günlerde SSCB ve Almanya arasındaki temaslara ilişkin tüm materyallerin arşivlerden çıkarılmasını talep ettim. Belgelere göre, 23 Ağustos 1939 tarihli Almanya ve SSCB arasındaki Saldırmazlık Paktı’nın Gizli Protokolü’nün 2. maddesinde, Polonya devletinin sınırları içinde yer alan bölgelerin bölgesel ve siyasi olarak yeniden düzenlenmesi durumunda, iki ülkenin çıkar alanlarının sınırının “yaklaşık olarak Narev, Vistül ve Sana nehirleri boyunca uzanması” gerektiği belirtiliyordu. Başka bir deyişle, Sovyet nüfuz alanı, sadece ağırlıklı olarak Ukrayna ve Belarus halklarının yaşadığı bölgeler değil, aynı zamanda Bug ve Vistül nehirleri arasındaki tarihi Polonya topraklarını da içeriyordu. Şu anda çoğu kişi bu gerçeği bilmiyor. Eylül 1939’un ilk günlerinde Polonya’ya yapılan saldırıdan hemen sonra, Berlin’in Moskova’yı askeri operasyonlara katılmaya ısrarla ve tekrar tekrar çağırdığının bilinmediği gibi. Ancak Sovyet liderliği bu çağrıları görmezden geldi ve dramatik şekilde gelişmekte olan olaylara son fırsata kadar karışmayı düşünmedi. Ancak nihayetinde İngiltere ve Fransa’nın müttefiklerine yardım etmeye çalışmadığı ve Wehrmacht’ın tüm Polonya’yı hızla işgal edebileceği ve fiilen Minsk’e kadar ilerleyeceği anlaşıldığında, 17 Eylül sabahı Kızıl Ordu birliklerinin günümüzde Belarus, Ukrayna ve Litvanya topraklarının bir parçası olan doğu bölgelere ilerlemesine karar verildi. Görünene göre, başka seçenek kalmamıştı. Aksi takdirde SSCB’nin riskleri katbekat artacaktı, zira tekrar etmek isterim ki, eski Sovyet-Polonya sınırı Minsk’in sadece birkaç on kilometre uzağından geçiyordu ve Nazilerle olası kaçınılmaz savaş, ülke için son derece olumsuz stratejik pozisyonda başlayacaktı. Brest ve Grodno, Przemysl, Lviv ve Vilnius yakınında yaşayan Yahudiler de dahil olmak üzere farklı milletlerden milyonlarca insan, yok edilmek üzere Nazilerin ve yerel işbirlikçileri olan Yahudi karşıtlarının ve radikal milliyetçilerin eline bırakılacaktı. 'Bilindiği gibi, halihazırda meydana gelen olaylarda ‘keşke’ demek zordur' Sovyetler Birliği’nin son fırsata kadar giderek şiddetlenen çatışmaya katılmaktan kaçınmaya çalışması ve Almanya tarafında olmak istememesi, Sovyet ve Alman birliklerinin gerçek temasının gizli protokolde belirtilen sınırların çok daha doğusunda gerçekleşmesine yol açtı. Taraflar, Vistül’de değil, henüz 1919’da Entente tarafından Polonya’nın doğu sınırı olarak önerilen Curzon hattında karşı karşıya geldi. Bilindiği gibi, halihazırda meydana gelen olaylarda ‘keşke’ demek zordur. Sadece şunu söyleyebilirim ki, Eylül 1939’da Sovyet yönetimi SSCB’nin batı sınırlarını daha da batıya, Varşova’ya kadar genişletme fırsatına sahipti ancak bunu yapmamaya karar verdi. Almanlar yeni bir statüko kurmayı önerdi. 28 Eylül 1939’da Moskova’da Ribbentrop ve Molotov, SSCB ve Almanya arasında Dostluk ve Sınır Anlaşması’nın yanı sıra iki ordunun fiilen olduğu, devlet sınırı olarak tanınan sınır hattının değiştirilmesine ilişkin gizli protokolü imzaladılar. 1939 sonbaharında, askeri-stratejik, savunma görevlerini yerine getiren Sovyetler Birliği, Letonya, Litvanya ve Estonya’yı birleştirme sürecine başladı. Bu ülkelerin SSCB’ye girişleri, seçilmiş yönetimlerin mutabakatıyla sözleşmeye dayalı olarak gerçekleştirildi. Bu, o dönemin uluslararası ve devlet hukuku normlarına uygundu. Bunun yanında, Ekim 1939'da, daha önce Polonya’nın bir parçası olan Vilnius şehri ve çevresindeki bölge Litvanya’ya iade edildi. SSCB içindeki Baltık Cumhuriyetleri, iktidar organlarını, dillerini korudu ve Sovyet yüksek devlet yapılarında temsilcilikler açtı. Tüm bu aylar boyunca, üçüncü ülkeler tarafından görünmeyen diplomatik ve askeri-siyasi mücadele, istihbarat çalışmaları durmadı. Moskova yönetimi, karşısında uzlaşmaz ve acımasız bir düşman olduğunu ve halihazırda Nazizmle gizli bir savaş yapıldığını anladı. O yıllardaki resmi açıklamaları, resmi protokol notlarını SSCB ile Almanya arasındaki “dostluğun” kanıtı olarak görülmesi için hiçbir dayanak bulunmuyor. SSCB, sadece Almanya ile değil, diğer ülkelerle de aktif ticari ve teknik temaslara sahipti. Bununla birlikte Hitler, SSCB’yi defalarca İngiltere karşı karşıya getirmeye çalıştı ancak Sovyet yönetimi bu çağrılara boyun eğmedi. Hitler, Molotov’un Kasım 1940’taki Berlin ziyareti sırasında Sovyetler Birliği’ni ortak eylemde bulunmaya ikna etmek için son girişiminde bulundu. Ancak Stalin’in talimatlarına tam olarak uyan Molotov, Almanların SSCB’nin Eylül 1940’ta imzalanan ve İngiltere ve ABD’ye karşı cephe alan Üçlü Pakta (Almanya, İtalya ve Japonya ittifakı) katılım fikrine ilişkin genel konuşmalarla sınırlı kaldı. Molotov’un 17 Kasım’da Londra’da bulunan Sovyet elçisi Mayskiy’e aşağıdaki talimatı vermesi tesadüf değil: “Rehber edinmeniz için... Berlin’de hiçbir anlaşma imzalanmadı ve imzalanması teklif edilmedi. Berlin’deki olay, görüş alışverişiyle sınırlı kaldı... Almanlar ve Japonlar, görünüşe göre, bizi Basra Körfezi ve Hindistan’a doğru itmek istiyorlar. Almanya’dan gelen bu tür tavsiyelerin yersiz olduğunu düşündüğümüz için bu konunun tartışmasını reddettik.” 25 Kasım’da ise Sovyet yönetimi bu konuda son noktayı koydu: Alman birliklerinin Finlandiya’dan çekilmesi, SSCB ve Bulgaristan arasında karşılıklı yardım anlaşması ve daha birçoğu dahil olmak üzere Berlin’e Naziler için kabul edilemez koşullar sundu ve böylece Pakt’a katılmaya yönelik her türlü fırsatı bilinçli olarak geri çevirdi. Bu tutum, Führer’in SSCB’ye karşı savaş başlatma niyetini kesin olarak pekiştirdi. Aralık ayına gelindiğinde Hitler, stratejistlerinin iki cephede savaşmanın feci tehlikeler doğuracağı yönündeki tüm uyarılarını bir kenara bırakarak, Barbarossa planını onayladı. Bunu yaparken Sovyetler Birliği’nin Avrupa’da kendisine karşı çıkan ana güç olduğunun ve doğuda gerçekleşecek muharebenin dünya savaşının sonucunu belirleyeceğinin farkındaydı. Moskova çıkarmasının kısa süreli ve başarılı olacağından da emindi. 'O dönemde Batılı ülkeler Sovyetlerin eylemlerini fiilen onayladılar' Özellikle vurgulamak isterim ki, o dönemde Batılı ülkeler Sovyetlerin eylemlerini fiilen onayladılar, Sovyetler Birliği’nin güvenliğini sağlama amacı güttüğünü kabul ettiler. Nitekim 1 Ekim 1939’da dönemin Bahriye Nazırı W. Churchill, radyoda yaptığı konuşmada şunları söyledi: “Rusya kendi çıkarları doğrultusunda soğuk bir politika izliyor... Rusya’nın Nazi tehdidinden korumak için Rus ordularının [yeni batı sınırı] bu hatta durmaları için açık bir şekilde gerekliydi.” 4 Ekim 1939’da Lordlar Kamarası’nda İngiliz Dışişleri Bakanı E.Halifax şunları söyledi: “...Sovyet hükümetinin eylemlerinin sınırın esasen Versay Konferansı sırasında Lord Curzon tarafından önerilen hatta kadar taşınmasını amaçladığı unutulmamalıdır... Ben sadece tarihsel gerçekleri aktarıyorum ve bunların inkar edilemez olduğunu düşünüyorum.” Ünlü İngiliz politikacı ve devlet adamı D. Lloyd-George şunları vurguladı: “Rus orduları, Polonya’ya ait olmayan ve Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Polonya tarafından güç kullanılarak ele geçirilen toprakları ele geçirdi... Rusların ilerlemesini Almanların ilerlemesiyle aynı kefeye koymak suç teşkil eden bir çılgınlık olurdu.” Sovyet yetkili temsilci Mayskiy ile yapılan gayri resmi sohbetlerde İngiliz üst düzey politikacılar ve diplomatlar daha açık konuştular. 17 Ekim 1939’da İngiltere Dışişleri Bakan Yardımcısı R. Butler şunları ifade etti: “... İngiliz hükümet çevreleri, Batı Ukrayna ve Belarus’un Polonya’ya iadesi konusunda bir sorun olamayacağını düşünüyor. Yalnızca SSCB ve Almanya’nın değil, aynı zamanda İngiltere ve Fransa’nın garantisiyle mütevazi boyutlara sahip etnografik bir Polonya kurmayı başarsaydık, İngiliz hükümeti tamamen tatmin olurdu.” 27 Ekim 1939’da N.Chamberlain’in baş danışmanı G. Wilson şöyle konuştu: “Polonya, kendi etnografik tabanında ancak Batı Ukrayna ve Belarus olmadan bağımsız bir devlet olarak yeniden tesis edilmelidir.” Bu görüşmeler sırasında Sovyet-İngiliz ilişkilerinin iyileştirilmesi için de ‘sondaj yapıldığını’ belirtmek gerekir. Bu temaslar, büyük ölçüde gelecekteki ittifakın ve Hitler karşıtı koalisyonun temellerini attı. Sorumlu, ileri görüşlü politikacılar arasında bilindik SSCB antipatisine rağmen daha önce SSCB’yle işbirliği yapılmasını savunan Churchill öne çıkıyordu. Henüz Mayıs 1939’da Avam Kamarası’nda şunları söyledi: “Saldırganlığa karşı büyük bir ittifak kuramazsak ölümcül tehlike altında olacağız. Sovyet Rusya ile doğal işbirliğini reddedersek, bu en büyük aptallık olur.” Avrupa’da askeri eylemlerin patlak vermesinden sonra, 6 Ekim 1939’da Mayskiy ile yaptığı görüşmede kendinden emin bir şekilde şunları söyledi: “...İngiltere ve SSCB arasında ciddi görüş ayrılıkları yok, dolayısıyla gerilimli ve memnun edici olmayan ilişkiler için bir neden de yok. İngiliz hükümeti ticari ilişkiler geliştirmek istiyor. İkili ilişkilerin geliştirilmesine yardımcı olabilecek her türlü diğer önlemleri de tartışmaya hazır.” 'Savaş, o dönemdeki dünya siyasetinde etkili olan birçok eğilim ve faktörün sonucudur' İkinci Dünya Savaşı bir saatte çıkmadı, aniden, birden bire başlamadı. Almanların Polonya’ya yönelik saldırısı da ani değildi. Savaş, o dönemdeki dünya siyasetinde etkili olan birçok eğilim ve faktörün sonucudur. Savaş öncesi tüm olaylar tek bir zincirde sıralanmıştı. Ancak elbette, insanlık tarihindeki en büyük trajedinin zeminini hazırlayan ana husus, devlet egoizmi, korkaklık, güç kazanan saldırgana göz yumma, siyasi elitlerin uzlaşma aramaya hazır olmamasıydı. Bu nedenle, Nazi Dışişleri Bakanı Ribbentrop’un iki günlük Moskova ziyaretinin İkinci Dünya Savaşı’na yol açan ana sebep olduğunu öne sürmek adil olmaz. Önde gelen tüm ülkeler, savaşın çıkmasından bir dereceye kadar sorumludur. Her bir ülke, başkalarının önüne geçmenin, kendine tek taraflı avantajlar sağlamanın veya yaklaşan küresel felaketin uzağında durmanın mümkün olduğuna inanarak onarılamaz hatalar yaptı. Bu dar görüşlülüğün, kolektif güvenlik sistemi kurmayı reddetmenin cezasını milyonlarca can kaybı vererek ve muazzam kayıplar yaşayarak ödemek zorunda kaldılar. Bunları bir hakim rolü üstlenme, birilerini suçlama veya haklı gösterme, dahası tarihsel alanda devletler ve halklar arasında yaşanabilecek yeni bir uluslararası bilgi çatışması başlatmaya yönelik en ufak bir niyet taşımadan yazıyorum. Farklı ülkelerden önde gelen bilim insanlarının geniş şekilde temsil edildiği akademik bilim çevrelerinin, geçmiş olayların dengeli değerlendirmelerini araştırması gerektiğine inanıyorum. Hepimizin gerçeğe ve nesnelliğe ihtiyacı var. Kendi adıma, meslektaşlarımı her zaman sakin, açık, güvenilir bir diyalog kurmaya, ortak geçmişimize kendimizi eleştirdiğimiz, ön yargısız bir bakış açısıyla yaklaşmaya çağırdım. Bu yaklaşım, o dönemde yapılan hataların tekrarlanmamasını ve uzun yıllar boyunca barışçıl ve başarılı bir gelişimin sağlanmasını mümkün kılacaktır. 'Ortaklarımızın çoğu henüz birlikte çalışmaya hazır değil' Ancak, ortaklarımızın çoğu henüz birlikte çalışmaya hazır değil. Aksine, hedeflerine ulaşmak için, ülkemize yönelik enformasyon saldırılarının sayısını ve kapsamını artırıyorlar, kendilerini haklı göstermek, suçluluk duygusu yaşattırmak istiyorlar, ikiyüzlü, politize edilmiş bildiriler yayınlıyorlar. Örneğin, 19 Eylül 2019’da Avrupa Parlamentosu tarafından onaylanan ‘Avrupa’nın Geleceği İçin Tarihsel Hafızayı Korumanın Önemi’ ile ilgili karar, Nazi Almanyası ile birlikte SSCB’yi İkinci Dünya Savaşı’nı başlatma konusunda doğrudan suçladı. Doğal olarak, orada Münih’ten bahsedilmiyor. Bu tür ‘kağıtların’ bu kararı bir belge olarak adlandıramayacağına inanıyorum ve şurası açık ki, skandalda tehlikeli gerçek tehditler yer alıyor. Sonuçta, bu karar çok saygın bir organ tarafından kabul edildi. Peki bu bize neyi gösterdi? Ne kadar üzücü olsa da, bugün bu yalan deklarasyon lehine oy veren bazı temsilcilerin ülkeleri tarafından onur ve sorumluluk meselesi olarak görülen savaş sonrası dünya düzenini yok etmek için bilinçli bir politika izleniyor. Böylece evrensel uluslararası kurumlar, Nürnberg Mahkemesi’nin sonuçlarına, 1945’teki zaferden sonra kurulan dünya toplumunun çabalarına ellerini kaldırdılar. Bu bağlamda, Avrupa Parlamentosu da dahil olmak üzere ilgili yapıların doğduğu Avrupa’daki entegrasyon sürecinin ancak geçmişten çıkarılan dersler, bu derslerin hukuki ve siyasi açıdan net biçimde değerlendirilmesi sayesinde mümkün olduğunu anımsatmak isterim. Bilinçli olarak bu fikir birliğini sorgulayanlar tüm savaş sonrası Avrupa’nın temellerini yıkıyorlar. Dünya düzeninin temel ilkelerine yönelik tehdide ek olarak, manevi, ahlaki bir taraf da vardır. Hafızayla dalga geçilmesi, alay edilmesi ahlaksızca bir tutumdur. 2. Dünya Savaşı’nın sona ermesinin 75. yıldönümüyle ilgili açıklamalarda SSCB hariç Hitler karşıtı koalisyonun tüm üyeleri yer aldığında, bu ahlaksız tutum kasıtlı, ikiyüzlü ve tamamen bilinçli bir hal alıyor. Ahlaksızlık, Nazizme karşı mücadele eden savaşçıların onuruna dikilen anıtları yıkıp, istenmeyen bir ideolojiye ve sözde işgale karşı mücadeleye dönük sahte sloganlarla utanç verici eylemleri temize çıkarıldığında korkaklık oluyor. Ahlaksızlık, neo-Nazilere ve Bandera’nın mirasçılarına karşı olanlar öldürüldüğünde ve yakıldığında kanlı oluyor. Tekrar etmek isterim ki, ahlaksızlık farklı şekillerde ortaya çıkabiliyor ancak bu durum onu bayağılıktan kurtarmıyor. Tarih derslerini unutmak kaçınılmaz olarak ağır bir bedel ödetiyor. Belgelere dayalı olarak doğrulanmış tarihsel gerçeklere dayanarak gerçeği kararlılıkla savunacağız ve İkinci Dünya Savaşı’nın olayları hakkında dürüst ve tarafsız bir şekilde konuşmaya devam edeceğiz. Bunun için Rusya’da İkinci Dünya Savaşı tarihi ve savaş öncesi dönem ile ilgili en geniş arşiv belgelerinden, film ve fotoğraflardan oluşan bir koleksiyonunu oluşturmak amacıyla büyük ölçekli bir projeyi uygulamaya koyduk. Bu tür çalışmalar halihazırda devam ediyor. Bu makalenin hazırlanmasında yeni, yakın zamanda açığa çıkarılan, gizliliği kaldırılmış birçok materyal de kullandım. Bu bağlamda, SSCB’nin Almanya’ya karşı önleyici bir savaş başlatma niyeti olduğunu teyit edecek hiçbir arşiv belgesi bulunmadığını sorumluluk bilinci içinde belirtebilirim. Evet, Sovyet askeri yönetimi saldırganlık durumunda Kızıl Ordu’nun hızlı bir şekilde düşmana karşılık vermesini, saldırıya geçmesini ve düşman topraklarında savaşmasını öngören doktrine bağlıydı. Ancak bu tür stratejik planlar, asla Almanya’ya saldıran ilk taraf olma niyeti bulunduğu anlamına gelmiyordu. Elbette, bugün tarihçilerin elinde askeri planlama dokümanları, Sovyet ve Alman karargahlarının direktifleri bulunuyor. En nihayetinde, olayların gerçekte nasıl geliştiğini biliyoruz. Birçok kişi, bu bilginin yüksekliğine göre ülkenin askeri-siyasi yönetiminin eylemleri, hataları, yanlış hesaplamaları hakkında konuşuyor. Bu nedenle, Sovyet liderlerinin muazzam çeşitlilikte yanlış bilgi akışının yanında Nazilerin hazırlık yaptığı saldırı hakkında gerçek bilgiler de elde ettiğini belirtmek isterim. Sovyet liderler, savaş öncesi aylarda savaş yükümlülüğü bulunanların cepheye çağrılması, birliklerin ve rezervlerin iç askeri bölgelerden batı sınırlarına kaydırılması da dahil olmak üzere ülkenin savaşa hazırlık durumunun artırılmasına yönelik adımlar attılar. Savaş aniden çıkmadı, bekliyorlardı ve hazırlık yapıyorlardı. Ancak Nazilerin saldırısı, yıkıcı güç tarihinde gerçekten hiç görülmemişti. 22 Haziran 1941’de Sovyetler Birliği, neredeyse tüm Avrupa’nın endüstriyel, ekonomik, askeri potansiyelinin hizmet ettiği dünyanın en güçlü, mobilize ve eğitimli ordusuyla karşı karşıya geldi. Bu ölümcül istilaya sadece Wehrmacht değil, aynı zamanda Almanya’nın uyduları, Avrupa kıtasındaki diğer birçok ülkenin askeri birlikleri de katıldı.    1941’deki ağır askeri yenilgiler ülkeyi felaketin eşiğine getirdi. Olağanüstü yöntemlerle, ulusal seferberlikle ve ülkenin ve halkın tüm güçlerinin harekete geçirilmesiyle savaşa hazırlık durumunu ve askeri yönetimi yeniden aktif hale getirmeleri gerekti. 1941 yazında, düşman ateşi altında, ülkenin doğusunda milyonlarca vatandaşın, yüzlerce fabrika ve üretim tesisinin tahliyesine başlandı. En kısa sürede, savaşın yaşandığı ilk kış mevsiminde cepheye teslim edilen silah ve mühimmatların üretimine başlandı ve 1943’e doğru Almanya ve müttefiklerinin askeri üretimi değerlerinin üstüne çıkıldı. Bir buçuk yıllık sürede, Sovyet halkı hem cephede hem de cephe arkasında imkansız görünen şeyleri başardı. Bu büyük başarılar için gereken sıradışı çabaları, cesareti ve özveriyi idrak etmek, anlamak, tahayyül etmek hala zor. Güçlü, dişlerine karşı silahlanmış, soğukkanlı, işgalci Nazi makinesi, vatan topraklarını koruma, barışçıl hayatı, insanların planlarını ve umutlarını yerle bir eden düşmandan intikam alma arzusuyla birlik olan Sovyet toplumunun devasa gücünü ayağa kaldırdı. Elbette bu korkunç, kanlı savaş sırasında, bazı insanlar korku, kargaşa ve umutsuzluğun esiri oldu. İhanet ve firar vakaları görüldü. Devrim ve İç Savaş’ın yarattığı acımasız faylar, nihilizm, ulusal tarihe, geleneklere, Bolşeviklerin özellikle iktidara geldikten sonraki ilk yıllarda aşılamaya çalıştıkları dine yönelik alaycı tutum kendisini hissettirdi. Ancak Sovyet vatandaşlarının ve yurtdışına giden yurttaşlarımızın genel tutumu farklıydı, onlar anavatanı korumak ve kurtarmak istiyordu. Bu gerçek ve durdurulamaz bir motivasyondu. İnsanlar, gerçek vatanseverlik değerlerinden güç bulmaya çalıştılar. Nazi ‘stratejistleri’ büyük bir çok uluslu devletin kendi başına kolayca ezilebileceğine inanıyordu. Ani savaşın, savaşın acımasızlığının ve dayanılmaz güçlüklerin etnik gruplar arasındaki ilişkileri kaçınılmaz olarak şiddetlendireceğini ve ülkenin parçalara ayrılabileceğini umuyorlardı. Hitler açıkça şöyle dedi: “Rusya’nın geniş alanlarında yaşayan halklara yönelik politikamız, her türlü anlaşmazlık ve parçalanmayı teşvik etme amacını gütmelidir.” Ancak ilk günlerden bu Nazi planının başarısız olduğu anlaşıldı. Brest Kalesi otuzdan fazla milletten gelen askerler tarafından son kan damlasına kadar savunuldu. Savaşın tamamı boyunca, büyük belirleyici muharebelerde ve her köprü başının, vatan topraklarının her metresinin savunmasında, bu tür birlik örnekleri görüyoruz. Volga bölgesi ve Urallar, Sibirya ve Uzak Doğu, Orta Asya ve Kafkasya cumhuriyetleri, tahliye edilen milyonlarca kişi için memleket haline geldi. Bu yerleşimlerin sakinleri ellerindeki her şeyleri son damlasına kadar paylaştılar, ellerinden gelen her türlü desteği verdiler. Halkların dostluğu, yardımlaşmaları, düşman için gerçek bir yıkılmaz kale haline geldi. Sovyetler Birliği, Kızıl Ordu, şu anda ne kanıtlamaya çalışırlarsa çalışsınlar, Nazizmin yıkılmasında ana ve belirleyici katkıyı sundu. Onlar, Belostok ve Mogilev, Uman ve Kiev, Vyazma ve Harkiv çevresinde sonuna kadar savaşan kahramanlardır. Moskova ve Stalingrad, Sivastopol ve Odessa, Kursk ve Smolensk yakınlarında saldırıya katıldılar. Varşova, Belgrad, Viyana ve Prag’ı özgürlüğüne kavuşturdular. Taarruz düzenleyerek Königsberg ve Berlin’i aldılar. Savaş hakkındaki gerçek, pürüzsüz ya da cila yapılmamış gerçeği savunuyoruz. Bu ulusal, insani, sert, acı ve acımasız gerçek, bizlere büyük ölçüde, cephelerin ateşinden ve cehenneminden geçen yazarlar ve şairler tarafından aktarıldı. Onların dürüst, derin hikayeleri, romanları, delici ‘teğmen nesri’ ve şiirleri, benim neslim için olduğu gibi ve diğer nesillerin de ruhunda sonsuza dek kalacak bir iz bıraktı.    
basindan_tarih: 
18 Haz 2020

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Tarımda zararlılara karşı kullanılan ürünler, çok farklı şekilde tanımlanıyor. Bilimsel adıyla pestisit, bu ürünleri üretenlerin ve bakanlık yetkililerinin deyimi ile “bitki koruma ürünleri”, çiftçilerin deyimi ile zirai ilaç veya böcek öldürücü, tüketicilerin ve sivil toplum kuruluşlarının deyimi ile tarım zehirleri. Adına ne derseniz deyin zararlılara karşı kullanılan bu ürünlerin kullanımı/tüketimi son yıllarda hızla artıyor. Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre 2015 yılında 39 bin ton olan pestisit kullanımı 2018’de 60 bin tona ulaştı. Ayrıca, kayıt dışı, kaçak kullanımının çok yaygın olduğunu da unutmamak gerekir. Bu hızlı tüketim artışı bir çok sorunu beraberinde getiriyor. Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği bu sorunlara dikkat çekmek için “zehirsiz sofralar” adıyla bir kampanya başlattı. Bir çok sivil toplum örgütünün de destek verdiği kampanya ilk sonuçlarını vermeye başladı. Tarım ve Orman Bakanlığı geçtiğimiz günlerde 16 pestisit (tarım zehiri) etken maddesinin yasaklandığını açıkladı. Daha öncekilerle birlikte, kullanılması yasak etken madde sayısı 200’ü aştı. Etken maddelerin yasaklanması elbette çok önemli. Ancak yasaklanmayan ve bilinçsizce kullanılan çok sayıda etken madde var. Türkiye ve Avrupa’da pestisit kullanımı Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Ziraat Fakültesi Bitki Koruma Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Osman Tiryaki’nin verdiği bilgilere göre; dünyada yılda 3 milyon ton pestisit kullanılıyor. Türkiye’de ise 2018 verileri ile 60 bin ton pestisit kullanıldı. Bunun anlamı şu; 2018’de topraklarımıza, bitkilere, meyvelere, sebzelere 60 bin ton pestisit(tarım zehiri) atıldı. Türkiye’de 2019 sonu itibariyle ruhsatlı bitki koruma ürünü (formülasyon) sayısı, 5 bin 224. Ruhsatlı etken madde sayısı ise 369. Türkiye’de hektar başına 1587 gram pestisit kullanılıyor. Avrupa Birliği ülkelerinin çoğunda, Türkiye’nin bir kaç katı daha fazla pestisit kullanılıyor. Tarımda herkesin “örnek ülke” olarak anlattığı Hollanda’da hektara 13 bin 800 gram pestisit kullanılıyor. Türkiye’nin 8.7 katı daha fazla. Yunanistan’da hektar başına 13 bin 500 gram kullanılıyor, yani Türkiye’nin 8.5 katı daha fazla. İtalya, Fransa, İngiltere ve Almanya’da da Türkiye’den bir kaç kat daha fazla pestisit kullanılıyor. Erken alarmda Türkiye ilk sırada Türkiye’de ilaç kullanımı diğer ülkelere göre düşük, fakat bilinçli kullanılmaması nedeniyle önemli sorunlara neden oluyor. Avrupa Birliği’ne ihracat yapan ülkelerin sebze meyvelerinde uygun bulunmayan ürünler erken alarm sistemi ile açıklanıyor. Erken alarm sistemi ile duyurulan ve uygun bulunmayan parti sayılarına (RASFF 2019) bakıldığında ilk sırada Türkiye var. Avrupa Birliği’ne sebze meyve ihracatı 10 milyar dolar olan Hollanda’nın 2019 yılında 31 parti ürünü uygun bulunmazken, 1.5 milyar dolarlık ihracat yapan Türkiye’nin 85 parti ürünü uygun bulunmadı. Yaklaşık 5 milyar dolarlık ihracat yapan İspanya’nın 13 parti ürünü uygun bulunmadı. İtalya’nın 4.2 milyar dolarlık ihracatında 11 parti ürün uygun bulunmadı. Zehir kullanımında çiftçi ne kadar bilinçli? Pestisitleri kullanan çiftçilerin ne kadar bilinçli kullandıkları da hep tartışılıyor. Uludağ Üniversitesi Ziraat Fakültesi Bitki Koruma Bölümü’nden Doç. Dr. Nabi Alper Kumral’ın Bursa’da 15 ilçe ve 61 köyde 2017-2018 yılları arasında yüz yüze yaptığı anketin sonuçları çok çarpıcı. — Çoğu çiftçi (%78) zararlılara karşı sentetik insektisit(böcek öldürücü) kullanmaktadır. — Çok sayıda çiftçi ilaçlama sırasında doğru ekipmanı kullanmamaktadır. — Çiftçilerin büyük bir çoğunluğu insektisitlerin kendilerine ve çevreye olan olumsuz etkilerini bilmemektedir. — Çiftçilerin büyük çoğunluğu pestisit uygulaması yaparken çevreye ve hedef dışı organizmalara zarar vermektedir. — Bu durumu değiştirmek için çevre dostu Entegre Zararlı Yönetimi sistemlerini yaygınlaştırmak ve İyi Tarım Uygulamalarına yönlendirmek gerekmektedir. Anket sonuçlarını değerlendiren Kumral, şu uyarıyı yapıyor: “Hastalık ve zararlılarla mücadelede «Entegre Mücadele Teknik Talimatları» doğrultusunda öncelikle kültürel tedbirler, mekanik mücadele, biyolojik mücadele veya biyoteknik yöntemler uygulanmalıdır. Son çare olarak kimyasal mücadele kullanılmalıdır.” Yasaklanan zehirler kullanılmaya devam edilecek Tarım ve Orman Bakanlığı 16 etken maddeyi yasakladı. Fakat, yasaklanan bu maddeler kullanılmaya devam edilecek. Evet, yanlış okumadınız. Bakanlık bu maddeleri kanserojen, insan yaşamına,çevreye, doğaya zarar verdiği için yasaklıyor. Ancak, belli bir zaman diliminde bu etken maddelerin ithalatı, üretimi, kullanılması devam edecek. Bakanlığın yaptığı açıklamaya göre; 16 etken maddeden sadece 1 tanesinin ithalatı durduruldu. Yasaklı maddelerin 4 tanesi 30 Haziran 2020’ye kadar ithal edilecek, 31 Temmuz 2020’ye kadar imalatı yapılacak ve 31 Aralık 2020’ye kadar kullanılacak. Yasaklanan etken maddelerden 10 tanesinin ithalatı 31 Ağustos’a, imalatı 15 Ekim’e kadar sürecek. Bunlardan 8 tanesi 30 Eylül 2021 tarihine kadar kullanılmaya devam edilecek. İki tanesi ise 31 Aralık 2021’e kadar kullanılabilecek. Chlorothalonil etkin maddesi yasaklandı ama ithalatı 31 Aralık 2020 tarihine kadar serbest. İmalatı 15 Şubat 2021 ve kullanımı ise 31 Aralık 2021 tarihine kadar serbest. Yasaklama gerekçelerine aykırı uygulama Tarım ve Orman Bakanlığı pestisitlerde kullanılan 16 etken maddenin neden yasaklandığını şu gerekçelerle açıklıyor: 1- İnsan ve çevre sağlığına olumsuz etkileri: Genotoksik, Nörotoksik, Kanserojenik, 2- Üreme için toksik, Endokrin bozucu etkileri; Topraktaki kalıcılıkları; Yer altı sularını kirletmeleri; Arılara, balıklara, memelilere riskleri, 3- Uygulayıcılar, işçiler ve uygulama alanı yakınında bulunan kişiler için oluşturduğu riskin yüksek olması, 4- Metabolitlerinin yer altı sularına geçmesi ve kirletmesi 5- Toksikolojik ve ekotoksikolojik çalışmaların yetersizliği, 6- Aktif maddeyi üreten firmaların desteğini çekmesi, istenilen çalışmaları sunmaması sebebiyle söz konusu aktifin kullanımının güvenilirliğinin kalmaması, 7- RASFF (Gıda ve Yem İçin Hızlı Alarm Sistemi) bildirimlerinin önemli bir kısmının pestisit kaynaklı olması nedeniyle, ülkemizden Avrupa Birliği ülkelerine yapılacak yaş sebze ve meyve ihracatında sıkıntıların yaşanması, bu nedenle ülke ihracatının olumsuz etkilenmesi, 8- Gümrük Birliği anlaşması gereği yükümlülüklerimizin yerine getirilmesi, 9- Yasaklanacak aktif maddelerin ruhsatlı olduğu konularda alternatif bitki koruma ürünlerinin bulunması. Bu gerekçeleri okuduktan sonra, yasaklanan tarım zehirlerinin kullanılmaya devam edilmesi nasıl açıklanabilir? Türkiye’de pestisit kullanımı YIL  Tüketim(ton) 2014 39.723 2015 39.026 2016 50.054 2017 54.098 2018 60.020 Kaynak: TÜİK  
basindan_tarih: 
11 Haz 2020

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Tayyip Erdoğan, 8 Haziran’da ABD Başkanı Donald Trump’la görüştü. Ne görüştüğünü de aynı akşam çıktığı televizyonda açıkladı: “Bu akşam yaptığımız görüşmeden sonra ABD-Türkiye arasında süreçle ilgili yeni bir dönem başlayabilir. Yaptığımız görüşmede bazı mutabakatlarımız oldu.” Mutabakatlar... Nelerdir onlar, henüz bilmiyoruz. Ama bildiğimiz şu: Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu açıklıyor: “İki başkan bizleri görevlendirdiler. ‘Dışişleri bakanları, savunma bakanları ve istihbarat başkanları, güvenlik danışmanı birlikte bir çalışma yapsınlar, sonra biz bunu değerlendirelim’ dediler. Biz de önümüzdeki süreçte kendi muhataplarımızla, Libya’da barış, istikrar ve huzur için ne yapabiliriz, hangi adımları atabiliriz, bunları konuşacağız.” (Hürriyet, Abdülkadir Selvi, 10.6.2020) Erdoğan’a Libya’da NATO desteği Kuşkusuz bu gelişme iki nedenle sürpriz değil: Birincisi, yazdık daha önce: Erdoğan’ın NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg ile görüşmesinden çıkan sonuç, “NATO, Trablus hükümetine destek verecek” şeklindeydi. (15.5.2020) İkincisi, çok yazdık daha önce: Erdoğan, neo-Abdülhamit’tir; Rusya ile kendisine alan açıyor, bunu ABD’yle pazarlığında kullanıyor, iki büyük gücü de AB ile dengelemeye çalışıyor. Bu neo-Abdülhamitçi çizginin ilelebet götürülemeyeceği ve sert gerilemeye dönüşebileceği ise tarihseldir! Erdoğan’ın Trump’a ‘ortaklık’ mektubu Erdoğan’ın Libya’da Rusya’ya karşı ABD-NATO desteği aradığı aslında ortadaydı. Onu da yazdık: Erdoğan “Sayın başkan, değerli dostum” diye başlayan bir mektup yazdı Trump’a yakın zamanda. Bu bir “ittifakı sürdürme” mektubuydu... Şöyle diyordu Erdoğan: “Suriye ve Libya başta olmak üzere, bölgemizdeki son gelişmeler, Türk-ABD ittifakının ve işbirliğinin en güçlü şekilde sürdürülmesinin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha göstermiştir.” (29.4.2020) Erdoğan, Suriye ve Libya’da ABD’yle işbirliği yapmak istediğini ilan ediyordu. Buna ABD’de karşı çıkacaklar için de ne yaptığını belirtiyordu mektubunda: “Umuyorum ki, önümüzdeki dönemde, Kongre ve ABD basını da, salgın sırasında sergilediğimiz bu dayanışmanın da etkisiyle, ilişkilerimizin stratejik önemini daha iyi kavrayacak ve ortak sorunlarımızla ortak mücadelemizin gerektirdiği anlayış içinde hareket edecektir.” ABD’ye salgınla mücadele kapsamında gönderilen sağlık malzemeleri yardımı bir “gönül alma” işiydi yani; “maske diplomasisi”ydi bir nevi... Yeterli miydi? Elbette hayır! S-400 tavizi S-400’lerin defalarca “Nisanda aktive edilecek” diye ilan edilmesine rağmen, neden çalıştırılmadığının açıklaması da işte bu mektuptadır! Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın’ın S-400’lerin çalıştırılmasını “koronavirüs salgını nedeniyle ertelediklerini” (30.4.2020) açıklaması elbette inandırıcı değildi. Zira salgın nedeniyle 2.5 milyar dolarlık savunma sistemi kutusunda tutulurken uçaklar uçabiliyor, tanklar yürüyebiliyor, radarlar çalışabiliyordu! Bu “salgın ertelemesi” açıklaması, Moskova’nın da mizah duygularını gıdıklamış olmalı ki Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Aleksey Yerhov’un yorumuna şöyle yansıdı: “Satış yaptık. Sizden parayı aldım, aracı verdim. Araç sizin. İster plaja gidin, ister patates taşıyın, isterseniz üstüne makineli tüfek monte edin savaşa katılın, onu garajda saklamak sizin doğal hakkınız.” (4.6.2020) Ne yapma(ma)lı? En net gerçektir: Türkiye’nin ulusal çıkarları ABD’yle işbirliğinden değil, tersine ABD’ye karşı bölgeyle işbirliğinden geçiyor. Dahası, gelişmelerin boyutu ve saflaşmalar; Suriye, Akdeniz ve Libya’nın artık tek bir cephe olduğunu gösteriyor. Yani Türkiye’nin Suriye’de Rusya’yla yaptığı işbirliğini Akdeniz ve Libya’ya da taşıması ve S-400’leri hemen (madem normalleşme başladı) çalıştırması gerekiyor! Ancak AKP hükümeti, ekonomideki sıkışmanın da etkisiyle, hâlâ ABD’yi birlikte yol yürünebilecek bir “müttefik” olarak görüyor! (Kuşkusuz bunun ideolojik nedenleri var!) Önümüzdeki dönemin asıl mücadele sahası işte bu zemindir: Türkiye “Asya Yüzyılı”na uygun olarak mı konumlanacak, yoksa kurumlarıyla Atlantik’te kalmayı sürdürecek mi? Bunun dış politikadaki yanıtını Libya’da ve Suriye’de nasıl ilerleneceğinde; iç politikadaki yanıtını da yeniden başlayan “kumpas 2.0” operasyonlarının sürüp sürmeyeceğinde göreceğiz! Hem orada hem burada aynı anda olunamayacak bir döneme giriliyor!
basindan_tarih: 
11 Haz 2020

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Süt sektörü Çin’e ihracat izni almanın sevincini yaşıyor. Tarım ve Orman Bakanlığı Gıda ve Kontrol Genel Müdürlüğü’nün 2012 yılından bu yana sürdürdüğü çalışmalar sonucunda Çin ile anlaşmaya varıldı. Çin Halk Cumhuriyeti Gümrükler Genel İdaresi, Türkiye’den 54 işletmenin bu ülkeye süt ürünleri ihraç edebileceğini duyurdu. Daha önce de yazdığımız gibi, Türkiye’nin üretim potansiyeli ve sanayi altyapısı Çin’e süt ürünleri ihracatı için yeterli. Ancak, ihracat izni almak kadar ihracatı gerçekleştirmek, pazarda kalıcı olmak, rekabet edebilmek çok önemli. İhracat izni alındıktan sonra Tarım ve Orman Bakanlığı Gıda Kontrol Genel Müdürlüğü’nün ihracat izni alan şirketlerin yöneticileri ve sektör temsilcileri ile bir toplantı yaptı. Toplantıda da ifade edildiği gibi ihracat izni verilen ürünler peyniraltı suyu tozu, peynir, süttozu, krema ve tereyağı. İzin alınan ürünlerde Türkiye’nin dış ticaretine bakıldığında tereyağı dışındaki ürünlerde Türkiye’nin ihracatı ithalatından fazla. İhracat izni alınan ürünlerde dış ticaret Et ve Süt Kurumu’nun aylık olarak yayınladığı Süt Piyasa Bülteni’nin Nisan 2020 sayısındaki Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre, peyniraltı suyu ithalatı 2019’da sadece 20 ton, ihracat ise 57 bin 581 ton. Geçen yıl ilk 3 ayda 9 ton olan ithalat bu yıl aynı dönemde 271 ton olarak gerçekleşti. İhracat ise 3 aylık dönemde geçen yılın aynı dönemine göre 13 bin 748 tondan 13 bin 353 tona geriledi. Türkiye’nin süt tozu ithalatı, 2019’da 69 ton, ihracatı 40 bin 707 ton oldu. Geçen yıl ilk 3 ayda süt tozu ithalatı sadece 15 ton olurken bu yılın ilk 3 ayında 1590 tona yükseldi. Aynı dönemde ihracat yüzde 77.8 azalarak 13 bin 968 tondan 4 bin 686 tona geriledi. Ciddi bir düşüş var ihracatta. Tereyağı ithalatı 2019 yılında 9 bin 822 ton, ihracat ise aynı dönemde 528 ton oldu. Geçen yılın ilk 3 ayında tereyağı ithalatı 1319 ton olurken, bu yıl ilk 3 ayda 2 bin 268 ton ithalat yapıldı. İhracat ise aynı dönemde 162 tondan 377 tona çıktı. Peynir dış ticaretine bakıldığında 2019’da 6 bin 919 ton ithalata karşılık 50 bin 190 ton ihracat yapıldı. 2019’da ilk 3 aylık dönemde ithalat1107 ton olurken, 2020’de 3 ayda 1774 ton peynir ithal edildi. İhracat aynı dönemde 12 bin 805 tondan 14 bin 470 tona yükseldi. En büyük ithalatçı ülke Ulusal Süt Konseyi’nin yayınladığı 2019 Süt Raporu’na göre, Çin’in içme sütü üretimi 29 milyon tonun üzerinde. Tereyağı üretimi 97 bin ton, peynir üretimi 245 bin ton, yağsız süttozu üretimi 15 bin ton, yağlı süttozu üretimi 1.3 milyon ton. Dış ticaret verilerine bakıldığında süt ve süt ürünlerinde Çin ‘in ihracatı yok denecek kadar az. İthalatı ise oldukça yüksek. Çin’in çiğ ve paketli süt ihracatı 25 bin ton. Buna karşılık ithalatı 729 bin ton. Tereyağı ihracatı 2.4 bin ton, ithalatı 86 bin ton. Süttozu ihracatı yaklaşık 2 bin ton, ithalatı 1 milyon tonun üzerinde. Konsantre süt ihracatı 3 bin ton, ithalatı 35 bin ton. Türkiye’nin ihracat izni aldığı peynir altı suyu tozu ithalatı 2018’de 557 bin, 2019’da 454 bin ton. Peynir ithalatı 115 bin ton. Yoğurt ithalatı 34 bin ton. Krema ithalatı 161 bin ton. Rakipler; Yeni Zelanda, Avustralya ve Avrupa Çin’in süt ürünleri ithalat verilerine bakıldığında, Türkiye pazardan pay alabilir. Ancak öncelikle içerde çok iyi organize olması ve devlet tarafından özellikle lojistik konusunda desteklenmesi gerekiyor. En büyük rakipler Yeni Zelanda, Avustralya ve Avrupa Birliği ülkeleri. Çin, süt ve süt ürünleri ithalatının çok büyük bölümünü Yeni Zelanda’dan yapıyor. 2016 yılında hayvancılık sektörünü yerinde incelediğim Yeni Zelanda, süt hayvancılığında dünyanın en gelişmiş ülkelerinden birisi. Dünya süt ve süt ürünleri ihracatının yaklaşık yüzde 27’sin gerçekleştiriyor. Yeni Zelanda, Çin pazarına hakim. Mera hayvancılığına dayalı, üretim maliyeti düşük ve Fontera gibi dünya devi bir kooperatife sahip olan Yeni Zelanda ile rekabet etmek kolay değil. Çin’in süt ürünleri ithalatı yaptığı bir başka ülke Amerika Birleşik Devletleri’ ydi. Ancak iki ülke arasında yaşanan ticaret savaşı sonrası Amerika’dan süt ürünleri alımı azaldı. Amerika’dan almadığı ürünleri başka pazarlardan alıyor. Bu da Türkiye için bir avantaj olabilir. Tüketici eğilimleri Çin ile varılan anlaşma sonrasında Türkiye Süt, Et, Gıda Sanayicileri ve Üreticileri Birliği (SETBİR), Ticaret Bakanlığı’nın Çin’deki temsilcileri ile çevrimiçi toplantıda bir araya geldi. Çin piyasasını yakından izleyen Türk diplomatların verdiği bilgileri şöyle özetleyebiliriz. – 2022 yılına kadar Çin,dünyanın en büyük süt ürünleri pazarı olacak. – Potansiyel Çinli ithalatçıların Türkiye’ye bakışı olumlu. – Çin, tüketim alışkanlıkları farklı ve lojistik açıdan Türkiye’ye uzak – Değişik ürünler tüketme eğiliminde olan 300-400 milyonluk bir orta sınıf var. – Peynir, lüks tüketim ürünü gibi, bu nedenle tüketimi az ama hızlı bir gelişme var. – En çok tüketilen ürün şekerli yoğurt. – Labne ve süt tozu için Türkiye’nin şansı var – Sağlıklı yaşam konseptindeki süt ürünlerinin pazardaki şansı yüksek. – 2012-2013 yılında nüfusun yüzde 15’i günde bir kez süt tüketirken bu oran şimdi yüzde 40’ larda. Nasıl bir yol izlenmeli? SETBİR Başkanı Tarık Tezel, Çin süt ürünleri pazarı için hem Çinli tüketicilerin damak tadına uygun hem de dünyaya özgü tatlara sahip ürünler üretmek gerektiğini söylüyor. Tezel’e göre, Türkiye süt ürünleri sektörü sahip olduğu teknoloji, bilgi birikimi ve üretim kapasitesi ile Çin’e ihracata hazır. Ancak şimdi süratle ülkedeki kayıtdışı üretime giden sütü bu talebin gereklerine uygun kalite ve arz yöntemleri ile sağlıklı koşullarda üretim yapan işletmelere kanalize etmek gerekiyor. Diğer yandan Çin’e ihracat yolunda, lojistik koşullar, lojistik kaynaklı raf ömrü sorunu, Yeni Zelanda ve Avustralya’nın coğrafi şansları ve hali hazır pazardaki hakimiyetleri, serbest ticaret anlaşmalarından kaynaklanan rekabet avantajları gibi zorlukların aşılması gerekiyor. Özetle, Çin’e süt ürünleri ihracatı için izin almak kolay olmadı. İhracat da kolay olmayacak. Çok çalışmak gerekiyor.  
basindan_tarih: 
10 Haz 2020

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Son ayların kaotik gündeminde büyük olasılıkla fark etmediğiniz bir gelişme var.  Belediyeler birbiri ardına hayvanat bahçesi açma projelerini açıklıyor. Sanki var olanlar yetmezmiş gibi, yenilerinin bir an önce açılması için çaba harcanıyor. Şanlıurfa Büyükşehir Belediyesi, hayvanat bahçesi proje çalışmalarını başlattı. Avrupa’nın en büyük tema parkı olan Ankapark’ın yanı başına inşa edilen Ankara Hayvanat Bahçesi yakında açılacak.  Gaziantep Büyükşehir Belediyesi ve TMMOB Gaziantep Şubesi de karantina günlerinde çağrı yapmış, giriş kapısı için proje tasarım yarışması açılmış.  İnsanın empati yoksunluğunu anlatmak için eşsiz birer örnek hepsi... Birkaç gün sokağa çıkma yasağı ilan edilince evde kalıp delirme noktasına gelen insanlar, evi orman olan vahşi hayvanları ömür boyu tutsak haline getiriyor. Üstelik bunu “hayvan sevgisi” adı altında para kazanmak için yapıyor.  *** Bu hapishane projeleri son aylarda neden hızlandı biliyor musunuz? Birileri, nicedir bekletilen hayvan hakları yasası TBMM’den geçerse açamayız diye panikledi de ondan. TBMM Hayvan Hakları Araştırma Komisyonu, geçen yılın sonunda tamamlanan raporunda ne yazık ki bu konuda da beklenen cesareti gösteremedi; hayvanat bahçeleri kapatılsın diyemedi. Çünkü yine parayı hayvan haklarının önüne koydu.  Raporun ilgili kısmında şöyle yazıyor: “Yapılacak mevzuat değişikliğinden sonra yeni bir hayvanat bahçesi açılmasına izin verilmemesi;  mevcut hayvanat bahçelerinin belirlenecek yeni kriterler çerçevesinde faaliyetine izin verilmesi; hayvanat bahçeleri yönetmeliğinde yapılacak revizyonla, mevcut hayvanat bahçelerinde kafes tipi barındırmanın tamamen ortadan kaldırılması;  (...) butik tarzda, benzinlik gibi yerlerde hayvanat bahçelerine hiçbir koşulda izin verilmemesi; şehir merkezlerinde ve/veya AVM’lerde bulunan hayvanat bahçelerinde memeli hayvanlar, soğuk iklim hayvanları, büyük sürüngenler ve yırtıcı kanatlıların bulundurulmasına izin verilmemesi; bu kriterleri sağlayamayan hayvanat bahçelerinin kapatılmasının hayvan refahı açısından temel gereksinimleri karşılayabileceği değerlendirilmiştir.” Bu maddeleri okuyunca, “düzeltmeler öngörülmüş, bu şekilde açılırsa sorun olmaz” diyenler varsa sorunu anlatayım: Hayvanat bahçesindeki hayvanlar doğal ortamlarından koparılıp kentin ortasındaki bir fanusa hapsedilir. Kafesler kaldırılsa bile hayvanların özgürlüğü ellerinden alınmıştır. Çünkü sadece belli bir alanda hareket etmeleri gerekir.  Buna direnen hayvanlara sakinleştirici verilir; birçok hayvan stresten ve yalnızlıktan hastalanır, acı çeker ve ölür.  Hayvanat bahçesindeki hayvanlar seyirlik bir obje haline getirilir. *** Gaziantep Hayvanat Bahçesi’nde yaşayan Gabi’yi hiç duydunuz mu? Tüp bebek yöntemiyle doğan ilk fil Gabi, 15 yaşında; 10 yıl önce İsrail’deki Kudüs Hayvanat Bahçesi’nden getirildi. Belediye Başkanı Fatma Şahin, “Gabi’nin doğum günü 50 bin ziyaretçi eşliğinde kutlandı!” haberleriyle reklam yapıyor ama o fil insanlar görüp keyiflensin diye tecrit ediliyor. Nil, Sultan, Sudan ve Sevakin adlı aslanları duydunuz mu? Sudan Devlet Başkanı Ömer el Beşir’in sanki eşya gibi alıp Erdoğan’a hediye ettiği aslanlar 5 yaşına bastı. Afrika’da başlayan yaşamları Gabi gibi Gaziantep’teki hapishanede sürüyor...  Çekmeköy’de özel bir hayvanat bahçesinde daracık bir alana kapatılan kurdu duydunuz mu? Stresten aynı hat üzerinde yürüyerek sürekli toprak zemine 8 çiziyor.  “İnsanlara hayvanları tanıtmak ya da çocukları bilgilendirmek” gibi amaçlar, bu ilkel uygulamanın sürdürülmesini haklı çıkarmaz. Bu çağda hayvanları çocuklara tanıtmak için kullanılabilecek çeşitli teknolojik olanaklar mevcuttur. İnsanların derdi, her zaman olduğu gibi, bencilce sadece kendi duyacakları heyecan ve mutluluk. Bunun için hayvanları esir ediyorlar.  Sorarım size; bunun 19. ve 20. yüzyıllarda insan sergilenen (human zoo) insan hayvanat bahçelerinden farkı var mı? Özgürlüğün ne demek olduğunu karantina döneminde öğrenemediyseniz, hayatınız boyunca aynı mekânda tutularak deneyimlemek ister misiniz? Yemeğinizi verecekler, ihtiyaçlarınızı karşılayacaklar. Ne dersiniz?
basindan_tarih: 
10 Haz 2020

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mariya Zaharova 5 Haziran’da dikkat çeken bir açıklama yaptı. Moskova’nın Ankara’ya iki önemli mesajı vardı: 1) “Heyet Tahrir el-Şam’ın (HTŞ) siyasi muhalif hareket olarak sunulması amacıyla örgüte yeni bir isim verileceği belirtiliyor. BM Güvenlik Konseyi tarafından terörist kabul edilen örgütlerle oynanan bu tür oyunlar, onları ideolojik ve laik, iyi ve kötü, aşırılıkçı ve ılımlı şeklinde ayırma girişimleri, hiç kimseye iyilik getirmedi.” 2) “Türk partnerlerin İdlib’i kontrol eden radikallerin etkisiz hale getirilmesine ilişkin yükümlülüklerini yerine getireceğini umuyoruz.” Türkiye’nin Suriye’deki ortağı Rusya’nın bu mesajları, İdlib konusunda 5 Mart mutabakatının uygulanmadığı anlamına geliyor haliyle... Peki, neden? ÖSO’yu homojenleştirme 24 Nisan’da Halk TV’de Ayşenur Arslan’ın “Medya Mahallesi” programında anlatmıştım: AKP hükümeti, HTŞ’yi ÖSO’laştırmak istiyor. Plan özetle şu: HTŞ bölünmeye zorlanacak ve daha “ılımlı” (?) olan parçası ÖSO’ya entegre edilecek. Çeşitli gruplardan oluşan ÖSO ise daha homojen bir yapıya dönüştürülecek. Bu plana HTŞ içinde de ÖSO içinde de itiraz edenler var. HTŞ içinde Colani’nin süreci Türkiye ile anlaşmalı ve çatışmasız yürütme taktiğine itiraz edenler var ve bunların bazıları örgütün tepe yönetimi olan şûra üyeliğinden ayrıldı. Hatta bazılarına suikast düzenlendi! ÖSO içindeki 44 gruptan birkaçı ise denetimlerindeki bölgenin “sahibi” olmaya devam edebilmek için homojenleşmeye karşı çıkıyor. İşin dikkat çekici bir yanı da şu: AKP’nin bu planına paralel olarak, Washington da HTŞ konusunda ağız değiştirdi. ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey, “HTŞ’yi bir süredir uluslararası tehdit olarak görmediklerini” açıkladı! (6.2.2020) Mehmetçiği şehit eden radikaller İşte Moskova, AKP’nin bu tehlikeli planına itiraz ediyor. Hatta Moskova, Ankara’nın aksine Türk askerini şehit eden bu grupların adını da açık açık ilan ediyor! Örneğin Milli Savunma Bakanlığı, 19 Mart’ta iki Mehmetçiğin şehit olduğu saldırıyla ilgili yaptığı açıklamada şu ifadeyi kullanmıştı: “Bazı radikal gruplar tarafından...” Yine bakanlık 27 Mayıs’ta M4 karayolunda Türk konvoyunu hedef alan ve bir askerimizin şehit olduğu saldırı için de adres vermedi. Ancak Rusya’nın Suriye’deki Tarafları Uzlaştırma Merkezi Başkanı Oleg Juravlyov açık adres verdi: “Merkezimizin eline geçen bilgiye göre, terör eyleminden Türkistan İslam Partisi militanları sorumlu. Onlar, Türk askeri konvoyunun bu terörist grubunun mühimmat deposuna yaklaştığı sırada el yapımı patlayıcıyı infilak ettirdi.” Kimdi Türkistan İslam Partisi? Çin’deki Uygur ayrılıkçılarının silahlı cihatçı örgütü... Ve El Kaide bağlantılı bu örgüt Suriye’de HTŞ ile irtibatlı olarak Şam yönetimine karşı savaşıyor! Zaman zaman da ÖSO ile hareket ediyor! Ankara’nın iki yükümlülüğü 5 Mart mutabakatına göre Türkiye’nin iki yükümlülüğü var: Birincisi muhalifleri teröristlerden ayrıştırmak, ikincisi de M4 karayolunu güvenli hale getirmek. M4 karayolunun Türkiye’nin sorumluluğunda olan güneyinde ise HTŞ var! Moskova, 5 Mart mutabakatının üçüncü ayında 5 Haziran’da bu açıklamayı yaparak Ankara’dan artık radikalleri temizlemesini bekliyor! Ankara’nın radikalleri temizlemek yerine onları ÖSO çatısı altında birleştirmeye çalışması, Moskova’da rahatsızlık yaratıyor. Çünkü İdlib düğümü çözülmedikçe, Suriye sorunu siyasi çözüme taşınamıyor! AKP’nin ÖSO koridoru hedefi Peki, AKP hükümeti radikalleri temizlemek konusunda neden ayak sürüyor? Hatta neden o radikalleri ÖSO çatısı altında toplamak istiyor? Bu, AKP hükümetinin ikili ajandasından kaynaklanıyor. Defalarca yazdık: Türkiye’nin hedefi Amerikan Koridoru’nu engellemek, AKP’nin hedefi ise bu hedefi kullanarak Amerikan Koridoru yerine o koridorun bir parçasında ÖSO koridoru kurmak! İşte İdlib düğümünün çözülememesinin ve uzamasının esas nedeni bu! AKP hükümeti Fırat’ın batısında ÖSO koridoru kurabilmek için HTŞ’yi de kullanmak istiyor. Ancak bu oldukça riskli ve tehlikeli bir iş... Diğer yandan bu hedefin daha büyük sorunu ise şu: Fırat’ın batısında ÖSO koridoru kurma hedefi, Fırat’ın doğusunda Amerikan Koridoru’na razı olabilme potansiyeli taşıyor! Ankara’nın Şam’la anlaşmakta ayak sürümesi de, Esad’ı yıkma hedefinden vazgeçmemesi de, ABD’ye pazarlık etmeye devam etmesi de, hep bu ÖSO koridoru inşa etme hedefi nedeniyle... Türkiye’nin asıl “beka” problemi budur!
basindan_tarih: 
20 May 2020

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Bugünlerde pamuk ekimi tamamlanmak üzere. Sahadan aldığımız bilgilere göre üretim alanlarında ciddi bir düşüş var. Üretici pamuk ekiminden kaçıyor. Bu nedenle Türkiye yine ürettiğinden daha fazla pamuk ithal edecek. Geçen sene 11 Eylül’de “Pamukta ithalatı durduracak tarihi fırsat” başlığı ile yazdığımız yazıda üreticilerin pamuk üretimine dönüşünü yazmış ve bunu bir fırsat olarak değerlendirilmesi gerektiğini dile getirmiştik. Üreticilerin taleplerine kulak verilmesini, ithalat yerine üretimin artırılması için atılması gereken adımları tek tek yazmıştık. Pamuk çiftçisinin istediği, rakip ülkelerde yani Türkiye’nin pamuk ithal ettiği ülkelerdeki üretim koşullarının kendileri için de sağlanması. Fark ödemesi olarak adlandırılan destekleme priminin üretim maliyetleri ve dünya fiyatları dikkate alınarak artırılması ve zamanında ödenmesi. Daha önce söz verildiği gibi, mazot desteğinin en az yüzde 50 oranında artırılması. Pamuk fiyatının üretim maliyetinin altına düşmesini önlemek için Tariş, Çukobirlik, Antbirlik gibi üretici kooperatiflerine finansman desteği sağlanarak pamuğun üreticiden satın alınması. İlk kez uygulanacak münavebe(ekim nöbeti) uygulamasının ertelenmesi. Mazot desteğindeki artış dışında çiftçilerin bu taleplerinin hemen hiçbiri yerine getirilmedi. Çiftçiyi dinleyen olmadı. Pamuk fiyatı, üretim maliyetinin altına düştü. 2019 destekleme primi hala ödenmedi. Çiftçi umudunu yitirdi ve pamuk ekiminden vazgeçti. Tarihi fırsat kaçırılmış oldu. Üretim alanında büyük daralma Pamuk ekiminin büyük oranda tamamlandığı 2020 sezonunu ve geçen yıldan bu yana yaşanan gelişmeleri Ulusal Pamuk Konseyi Başkanı Bertan Balçık ile konuştuk. Balçık’ın anlattıkları özetle şöyle:” Türkiye’nin pamuk ekim alanları 2018’de 520 bin hektardı. 2019’da 580 bin hektara ulaştı. Bu çok önemli bir artıştı. Çiftçi Kayıt Sistemi(ÇKS)’nde 619 bin hektar olarak görünüyordu. Tarım ve Orman Bakanlığı uydudan pamuk ekim alanlarını inceledi. Yapılan bu çalışma sonucunda Çiftçi Kayıt Sistemi’ne pamuk ekileceği bildirilen 40 bin hektarın ekilmediği tespit edildi. Parseller tek tek incelendi. Tarla sahipleri ile konuşuldu. Komşularına soruldu.Anlaşıldı ki 40 bin hektar pamuk ekilmeyen, ama ekilmiş gösterilen alan var. Bu incelemeler uzun sürdüğü için mazot ve gübre desteği geç ödendi. Sonuç olarak 2019’da 580 bin hektar alanda pamuk ekimi olduğu kesinleşti.Bu yıl üretim alanı en iyimser tahminle 350 bin hektar olacak. Bu 320 bin hektara da düşebilir. Bu çok dramatik bir düşüş. Ama nedenleri belli. Üretici, sanayici, borsalar ve sektörün tüm kesimlerinin temsil edildiği Ulusal Pamuk Konseyi olarak her fırsatta uyardık. Yapılması gerekenleri anlattık. Ancak bunlar yapılmadığı için üretim alanlarında çok büyük daralma oldu.” Çiftçi neden pamuk ekmiyor? Türkiye’de çiftçiler üretim kararı verirken, öncelikle ürünün fiyatına, verilecek desteğe bakar. Para kazanacağı umudu ile üretim yapar. Çiftçi, 2019 üretim sezonuna,pamukta yaşanan gelişmelere, fiyata, destekleme uygulamalarına bakarak pamuktan para kazanamayacağını düşündü ve bir bölümü pamuk üretiminden vazgeçti. Bunu doğrulayacak bir çok neden var. Her raporda, her konuşmada dile getirilmesine rağmen 2018’de kilo başına 80 kuruş olan pamuk destekleme primi 2019’da artırılmadı. Üretici en az 1 lira 25 kuruş olmasını istiyordu. 2019’da artış olmayınca 2020’de en az 1.5 lira olması gerekiyor. Fakat üretici bu artışın yapılacağına inanmadı. Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald Trump, 7 Mayıs 2019’da paylaştığı twit ile piyasaları sarstı. Çin ile ticaret savaşının sona ermesi beklenirken, Trump’ ın Çin’i hedef alan ve yeni yaptırımları gündeme getiren twit, o dönemde kilosu 11.5 lira olan pamuk fiyatında sert düşüşe neden oldu. Çünkü, pamukta en büyük ihracatçı Amerika,en çok ithalat yapan ise Çin. Gübre ve ilaç başta olmak üzere bir çok girdiye zam gelirken, pamuk fiyatının düşmesi ve çiftçinin zarara uğraması üretimden kaçışın bir başka önemli nedeni. Ulusal Pamuk Konseyi’nin hesaplamasına göre 2019 ürünü 1 kilo lif pamuğun maliyeti 10 lira 75 kuruş seviyelerindeyken, İzmir,Adana, Şanlıurfa Ticaret Borsası’nda pamuk fiyatı 9 liraya kadar düştü. Buna karşı hiç bir önlem alınmaması,primin artırılmaması, desteklerin geç ödenmesi, 2019 ürünü destekleme priminin hala ödenmemesi çiftçide hayal kırıklığı yarattı. Bu nedenle pamuk ekimi azaldı. Üreticiye verilmeyen destek ithalata gidecek Türkiye’nin yıllık ortalama pamuk ihtiyacı 1 milyon 650 bin ton civarında. İplik sanayisinin kapasite kullanımı yüzde 85’e ulaşmışken, koronavirüs(Covid-19) etkisi ile talepte yaşanan daralma ile kapasite yüzde 44’e kadar düştü. Sonra siparişlerle tekrar toparlanma yaşandı.Yani yaklaşık 250 bin ton civarında daha az pamuk tüketilmiş oldu. Ulusal Pamuk Konseyi Başkanı Bertan Balçık’ın anlattığına göre, 150 bin ton stok var. Şubat’ta 80 bin ton, Mart’ta 110 bin ton ithalat yapıldı. Şu anda 300 bin tonun üzerinde pamuk var. Bu pamuk yeni sezona kadar yani Ağustos’a kadar tüketilecek. 2020-2021 sezonunda Türkiye’nin pamuk tüketiminin yine 1 milyon 650 bin ton seviyesinde olması bekleniyor. Ekim alanlarındaki daralmaya bakılırsa en iyimser verilerle Türkiye, pamuk ihtiyacının 500-550 bin tonunu kendisi üretecek. İthalatın bu nedenle 1 milyon tonu aşması bekleniyor. Bunun anlamı şu; Türkiye, üretebileceği pamuğu ithal ederek aslında kendi çiftçisine vermediği desteğin çok daha fazlasını başka ülkelerin çiftçilerine ödeyecek. 2020 kaybedildi, 2021 kaybedilmesin Türkiye için 2020 yılı pamuk üretimi açısından tam anlamıyla “kayıp yıl” olacak. Bundan sonra alınacak her karar 2021 yılı için belirleyici olacak. Destekleme primi kilo başına 1.5 lira ilan edilirse, ödemeler zamanında yapılırsa, üreticilerin maliyetleri dikkate alınarak pamuk fiyatının maliyetin altına düşmesi önlenirse en azından 2021 yılı kazanılabilir. Koronavirüs nedeniyle Çin’e tepki gösteren başta Avrupa ülkeleri olmak üzere siparişlerini Türkiye’ye yönlendirmeye başladı. Tekstil ve konfeksiyon sektörünün bu siparişleri karşılaması için, pamuk üretimini artıracak yeni bir fırsat doğdu. Dileriz bu fırsat geçen yıl olduğu gibi heba edilmez. Özetle, tarım ve sanayi için çok önemli bir ürün olan pamukta ithalatı değil, üretimi destekleyen politikalar uygulanmalı. Pamuk ithalatı Yıl İthalat(ton) 2016 832.133 2017 938.748 2018 766.947 2019 950.590

Sayfalar