Basından

basindan_tarih: 
28 Mar 2020

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

  Covid-19 salgınını ve hükümetlerin buna tepki verme tarzlarını yeniden ele alan Thierry Meyssan, İtalya ve Fransa’nın aldığı otoriter kararların hiçbir tıbbi gerekçesi olmadığının altını çizmektedir. Bu kararlar en iyi enfeksiyon hastalıkları uzmanlarının ve Dünya Sağlık Örgütü’nün gözlemleriyle çelişmektedirler. Çin Başbakanı Li Keqiang, 27 Ocak 2020’de operasyonları yönetmek ve « kutsal görev »in yerine getirilmesini sağlamak için Vuhan’da. Salgının Çin’de ortaya çıkışı 17 Kasım 2019’da, Çin’in Hubei Eyaletinde Covid-19 ile enfekte olmuş bir kişiye yönelik ilk vaka teşhisi yapıldı. Başlangıçta doktorlar bu hastalığın ciddiyeti hakkında iletişim kurmaya çalışsa da yerel yetkililerin engellemesiyle karşılaştı. Merkezi hükümet ancak vaka sayısının artması ve halkın durumun ciddiyetini kavraması üzerine müdahalede bulundu. Bu salgın istatistiksel olarak anlam içermemektedir. Öldürdükleri korkunç solunum sıkıntısı yaşasa dahi ölüm oranı çok düşüktür. Antik çağlardan beri, Çin kültüründe Gökyüzü İmparator’a uyruklarını yönetme yetkisi vermektedir [1]. Bu yetkiyi geri aldığında ülkenin başına salgın hastalık, deprem ve bunun gibi bir felaket çöker, Modern zamanlarda olmamıza rağmen, Devlet Başkanı Xi, Hubei bölgesel hükümetinin ihmalinin başına dert açacağını hissetti. Bu nedenle Devlet Konseyi duruma el koyma kararı aldı. Hubei’nin başkenti Vuhan halkını evlerine kapanmaya zorladı. Birkaç gün içinde hastaneler inşa etti; vücut sıcaklıklarını ölçmek üzere her eve ekipler gönderdi; virüsün bulaştığı tüm insanları hastanelere götürerek bunlara test uyguladı; enfekte olan kişileri klorokin fosfat ile tedavi etti, diğerlerini evlerine geri gönderdi; ve son olarak yoğun bakımda olan ağır hastaları yeniden düzenlediği Alfa 2B interferon (IFNrec) ile tedavi etti. Bu geniş kapsamlı operasyonun Komünist Partinin hâlâ göksel görevden faydalandığını kanıtlamak dışında, kamu sağlığı zorunluluğu yoktu. İran Sağlık Bakanı Yardımcısı İrac Herirci’nin, Covid-19 konulu bir basın toplantısında enfekte olduğu anlaşılıyor. İran’da yayılımı Salgın, Şubat 2020 ortalarında Çin’den İran’a sıçradı. Antik dönemden beri bu iki ülke arasındaki bağlar çok güçlüdür. Birçok ortak kültürel unsuru paylaşmaktadırlar. Öte yandan İran nüfusu dünyada akciğer açısından çok kırılgan bir yapıya sahiptir. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Almanlar ve Fransızların olduğu gibi, altmış yaşın üzerindeki hemen hemen tüm erkekler, Birinci Körfez Savaşı’nda (1980-88) ABD ordusunun kullandığı ABD savaş gazlarının kalıcı etkilerinden muzdariptir. İran’ı ziyaret eden her gezgin, birçok ciddi akciğer hastalığına yakalandı. Tahran’da hava kirliliği sınır değerlerini aştığında, okullar ve resmî daireler kapatılmakta ve ailelerin yarısı büyükanne ve büyükbabalarıyla birlikte kırsal bölgelere gitmektedir. Bu durum otuz beş yıldır, yılda birkaç kez yaşanmakta ve normal karşılanmaktadır. Hükümet ve parlamento neredeyse tamamen Irak-İran savaşı gazilerinden, yani Covid-19’a karşı son derece savunmasız olan insanlardan oluşmaktadır. Yine bu gruplar enfekte olduğunda, çok sayıda tanınmış kişilikte hastalığın varlığı tespit edildi. ABD yaptırımları yüzünden hiçbir Batı bankası ilaç nakline güvence vermemektedir. Birleşik Arap Emirlikleri’nin ambargoyu delip kendisine iki tıbbi malzeme yüklü uçak gönderene kadar İran hastalığın bulaştığı kişilere bakamamış ve hastaları tedavi edememiştir. Başka ülkelerde acı dahi çekmeyecek olan insanlar, akciğerlerindeki tahribat nedeniyle ilk öksürükle birlikte öldüler. Her zamanki gibi hükümet okulları kapattı. Buna ek olarak, birçok kültürel ve sportif etkinliği erteledi, ancak hac ziyaretlerini yasaklamadı. Bazı bölgelerde, yaşadıkları yerlerin yakınında hastane bulamayan hastaların yer değiştirmelerini önlemek üzere bazı bölgelerdeki oteller kapatıldı. CNN, « Diamond Princess » sayesinde izlenme oranını arttırıyor. Japonya’da karantina 4 Şubat 2020’de ABD yolcu gemisi Diamond Princess’teki bir yolcuya Covid-19 teşhisi konuldu ve virüsün gemideki on yolcuya bulaştığı anlaşıldı. Japonya Sağlık Bakanı Katsunobu Kato, hastalığın ülkesine bulaşmasını engellemek üzere Yokohama’daki gemiye iki haftalık bir karantina uyguladı. Sonuç olarak, büyük çoğunluğu 70 yaşın üzerinde olan gemideki 3.711 kişiden 7’si ölecektir. Diamond Princess, İsrail’in en zengin kadını Şari Arison’un kardeşi Micky Arison’un sahibi olduğu bir İsrail-Amerikan gemisidir. Arison’lar bu olayı bir halkla ilişkiler operasyonuna dönüştürdüler. Trump yönetimi ve diğer birçok ülke vatandaşlarını evlerinde karantinaya alabilmek için gemiden tahliye ettiler. Uluslararası basın manşetlerini bu habere ayırdı. 1918-1919 yıllarındaki İspanyol gribi salgınına atıfta bulunan basın, salgının dünyaya yayılabileceğini ve potansiyel olarak insan türünün yok olmasına yol açabileceğini belirtir [2]. Hiçbir somut gerçeğe dayanmayan bu kıyamet varsayımı yine de İncil’deki bir söz hâline gelecektir. 1898’de William Hearst ve Joseph Pulitzer’in günlük gazetelerinin satışlarını artırmak için, ABD ve İspanyol sömürgesi Küba arasında kasıtlı olarak bir savaşı kışkırtmak için yanlış bilgiler yayınladıklarını anımsıyoruz. Bu, « Yellow journalism »in [Sarı gazetecilik] başlangıcıydı (Para kazanmak için her şeyi yayınlamak). Bugün buna « sahte haberler » diyoruz. Şu anda, parababalarının bu basit salgını « dünyanın sonunun » olduğuna inandırmak için Covid-19 konusunda kasıtlı olarak panik yaratıp yaratmadıkları bilinmemektedir. Gerçek şu ki, saptırmalar birbirini izlediğinde buna hükümetlerin karışmamış olması mümkün değildir. Tabii ki, artık burada insanları korkutarak reklam satmak değil, bu korkuyu kullanarak insanlara hükmetmek söz konusudur. DSÖ’nün müdahalesi Tüm operasyonu takip eden Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), hastalığın Çin dışına yayıldığını tespit eder. 11 ve 12 Şubat’ta Cenevre’de bu salgını ele alan küresel bir araştırma ve inovasyon forumu düzenler. Bu vesileyle, başkan Dr. Tedros Adhanom Ghebreyesus, son derece ölçülü deyimler kullanarak küresel işbirliği çağrısında bulunur [2]. DSÖ tüm mesajlarında şunları vurgular:  salgının düşük demografik etkisi;  sınırların kapanmasının işe yaramayacağı;  eldiven giymenin, maske takmanın (sağlık personeli hariç) ve bazı « bariyer önlemlerinin » etkisizliği (örneğin, bir metrelik mesafe yalnızca hastalığın bulaştığı kişilerle karşılaştığında mantıklıdır, ancak sağlıklı insanlarla bir anlamı yoktur);  özellikle ellerinizi yıkayarak, suyu dezenfekte ederek ve kapalı alanların havalandırmasını artırarak hijyen düzeyini yükseltme gereksinimi. Son olarak, tek kullanımlık mendil kullanımı ya da yoksa dirsek içine hapşırmak. Bununla birlikte, DSÖ bir sağlık örgütü değil, sağlık sorunları ile ilgilenen bir Birleşmiş Milletler kuruluşudur. Kuruluş çalışanları, doktor olsalar dahi, her şeyden önce politikacıdırlar. Dolayısıyla, bazı Devletlerin suistimalini kınamaları beklenemez. Bunun dışında, H1N1 salgını konusundaki tartışmalardan beri, DSÖ tüm önerilerini kamuoyu önünde meşrulaştırmak zorunda kalmaktadır. 2009 yılında büyük ilaç şirketlerinin çıkarları tarafından yönlendirilmesine ses çıkarmamakla ve orantısız bir şekilde acil durum ilan etmekle suçlanmıştır, orantısız bir şekilde yükseltmekle suçlanmıştır [3]. Bu kez « pandemi » sözcüğünü ancak dört ay sonra 12 Mart’ta son çare olarak mecbur kalınca kullandı. 27 Şubat’ta Napoli’de düzenlenen Fransa-İtalya zirvesi sırasında, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İtalya Başbakanı Guiseppe Conte pandemi karşısında ortak hareket edeceklerini açıklıyorlar. İtalya ve Fransa’da araçsallaştırma Modern propaganda anlamında, Birleşik Krallık’ın halkını Birinci Dünya Savaşı’na girmeye ikna etmek için yaptığı gibi yalan haberlerin yayınlanmasıyla kendimizi sınırlandırmamalı, Almanya’nın kendi halkını İkinci Dünya Savaşı’na girmeye ikna etmek için yaptığı gibi onu üye yapmalıyız. Yöntem her zaman aynıdır: öznelerin işe yaramaz olduğunu bildikleri, ancak onları yalan söylemeye itecek eylemlere gönüllü olarak girişmelerini teşvik etmek için psikolojik baskı uygulamak [4]. Örneğin, 2001 yılında, herkes 11 Eylül’de uçakları kaçırmakla suçlananların yolcu listelerinde yer almadıklarını biliyordu. Oysa şok etkisiyle, bunların birçoğu FBI Başkanı Robert Muller’in « 19 hava korsanının » aleyhinde yönelttiği aptalca suçlamaları sorgulamadan kabul etti. Ya da yine herkes Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’in Irak’ın menzili 700 kilometreden fazla olmayan sadece eski Sovyet yapımı Scud’lara sahip olduğunu biliyordu, ancak birçok Amerikalı cani diktatörün Amerika’ya saldıracağı öldürücü gazlardan kendilerini korumak için evlerinin pencerelerini ve kapısını kapattılar. Bu kez, Covid-19 ile ilgili olarak, kişiyi tehdidin gerçekliği konusunda kendini ikna etmeye zorlayan kendini evde gönüllü kapatmadır. Tarihte hiçbir zaman hastalıklarla savaşmak için sağlıklı bir nüfusun eve hapsedilmesi yöntemine başvurulmadığını anımsayalım. Ve her şeyden önce, bu salgının ölüm oranı açısından önemli bir sonucu olmayacağını unutmayalım. İtalya’da, karantina ilkesine uygun olarak ilk adım hastalığın görüldüğü bölgeleri tecrit etmek oldu, ardından da bir başka mantığa göre tüm yurttaşlar birbirinden tecrit edildi. İtalyan Başbakanı Giuseppe Conte ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’a göre, evdeki tüm nüfusun evlere hapsedilmesi salgının üstesinden gelmeyi değil, ama hastaların aynı anda hastanelere yığılıp etkisiz kılmaması için salgını zamana yaymayı hedeflemektedir. Başka bir deyişle, bu tıbbi değil, sadece idari bir önlemdir. Enfekte olan insan sayısını azaltmaz, ancak zamana yayar. İtalyanları ve Fransızları kararlarının doğruluğu konusunda ikna etmek için Conte ve Macron, ilk önce bilimsel uzmanlardan oluşan komitelerinin desteğinden yararlandılar. Bu komitelerin insanların evde kalmalarına olduğu kadar, işlerine güçlerine devam etmelerine de herhangi bir itirazı yoktu. Conte ve Macron daha sonra insanların gezebilmelerine imkân sağlayan resmî bir belgenin doldurulmasını zorunlu kıldılar. Bu içişleri bakanlıkları antetli belgeler kişinin beyanıyla doldurulmaktadır ve herhangi bir doğrulamaya ya da yaptırıma tabi değildir. İki hükümet, enfeksiyon hastalıkları doktorları tarafından reddedilen gereksiz talimatları dağıtarak halklarının paniğe kapılmasına neden olmaktadırlar: insanları her koşulda eldiven ve maske takmaya ve diğer insanlardan en az bir metre uzakta kalmaya teşvik etmektedirler.   Fransız « referans gazetesi » Le Monde, Facebook Fransa ve Fransız Sağlık Bakanlığı, Çin’de Covid-19’a karşı test edilen bir ilacın varlığını duyurarak, Cumhurbaşkanı Macron’un aldığı önlemlerin tıbbi bir temelden yoksun olduğunu vurguladığı için, dünyaca ünlü enfeksiyon hastalıkları uzmanlarından Profesör Didier Raoult’un videolarını sansürlemeye kalkıştılar [5]. Conte ve Macron hükümetlerinin hangi gerçek hedeflerinin ne olduğunu söylemek için henüz vakit çok erken. Kesin olan tek şey var, bunun Covid-19’u yenmekle ilgili olmadığıdır. Çeviri: Osman Soysal
basindan_tarih: 
22 Mar 2020

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Çin’in salgınla mücadele başarısı-II: Örgütlü toplum, kamusal sağlık anlayışı İlk önlem artık herkesin bildiği Vuhan’daki o ağır karantinaydı. Salgın diğer eyaletlerde görülmeye başladığında hızla başka önlemler devreye girdi. Bu noktada Çin’in sahip olduğu yüksek teknoloji imdada yetişti. İleri teknoloji uygulamalarının sağladığı olanak ve kolaylıklar kullanılarak belli bir zaman dilimi içinde Vuhan’da bulunanlar gerek cep telefonu kayıtları ve gerekse şehir içi-şehirlerarası yollardaki kameralar aracılığıyla tespit edildi ve izleri sürüldü. Hepsine ulaşıldı, test uygulandı, çok sayıda insan karantinaya alındı. Salgının diğer eyaletlere korkulduğu kadar yayılamamasının nedeni, sert önlemlere ek olarak, bu iz sürmedir. Yeri gelmişken kısaca değinmek istiyorum: Nerdeyse salgın görülen her bölgede ama özellikle Vuhan’da bir anlamda bir ileri teknoloji gösterisi de izledik. Bütün tıbbi cihazlar-donanım, şehri dezenfekte etmek için kullanılan medikal donanımlı kamyonlar, sokakları ilaçlamak ve halkı bilgilendirmek-uyarmak için kullanılan robotlar, ateş ölçmek için önemli noktalara konulan robotlar, her tarafa yerleştirilen termal kameralar vs… Çin, bu bilim-teknolojiyi üretemeyen, ABD-Batı teknolojisine mecbur bir ülke olsaydı, salgın bugün ne durumda olurdu tahmin etmek hiç zor değil. Hızlı organize olabilme, örgütlü toplum Hızlı organize olabilen, örgütlü toplum derken Batı kapitalizminin liberal değerlerinin vazettiğinden farklı bir örgütlülükten söz ediyorum. ÇKP’nin çeşitli örgütleri, en küçük birimlerine kadar yerel idareler, sendikalar, meslek örgütleri, kamu işletmeleri, üniversiteler, sosyal ağlar, ordu vs bir kriz durumunda sorunla başa çıkmak için rol/sorumluluk üstlenen örgütlere dönüşüverirler. Birden her kurumun aslında bir anlamda devletin bir uzantısı olduğunu düşünmeye başlarsınız. Tabii ki öncülük ve öncelik ÇKP örgütlerinindir. Hızla harekete geçer ve toplumun organize olması için inisiyatif üstlenirler. Kamusal sağlık anlayışı Çin sağlık sistemi bizim devlet hastaneleri ve Tıp fakültelerine çok benzer bir işleyişe sahip (yaklaşık 20 yıl kadar öncesinden bahsediyorum. Memlekette bu hastanelerin şimdiki durumu nedir pek bilmiyorum). Sağlık sistemine kayıtlı olup olmadığına bakılmaksızın (bildiğim kadarıyla sigorta kaydı gibi bir şey), yabancılar dâhil, herkese tamamıyla ücretsiz olarak sağlık hizmeti ve destek verildi. Halkın işbirliği yapması Aslında, herkesin tahmin edebileceği gibi, başarıyı getiren en önemli etmen halkın kriz yönetimiyle işbirliği yapması, mücadele sürecine katılmasıdır. Alınan önlemler ne kadar etkili, ne kadar radikal olursa olsun, halk işbirliği yapmıyorsa önlemler başarısız olmaya mahkûmdur. Halkın kriz yönetimiyle işbirliği yapması iki koşula bağlıdır: (1) Başına ne geldiğini, nasıl bir tehditle karşı karşıya olduğunu tüm gerçekliğiyle bilmeli ve (2) krizle mücadele yönetiminde yer alanlara güven duymalıdır. Halkın güven duymadığı veya güveninin sarsıldığı yetkililer krizle mücadele sürecinin başarısını zorlaştırırlar ya da düpedüz başarısızlığa mahkûm edebilirler. Bu nedenle, halkın salgında ihmali bulunduğunu düşündüğü, sorumlu tuttuğu eyaletteki birkaç üst düzey yönetici hızla görevden alındı. Daha bu işin soruşturma süreci var. Görevden almayla kurtulmaları bence çok zayıf bir olasılık. Bu konuda buradaki bir sosyolog tanıdığımın şu değerlendirmesi ufuk açıcı olabilir: Ortak bir kader-kader birliği bilinci gelişmemiş toplumlar henüz ulus olamamışlardır, uluslaşamamışlardır. Dolayısıyla hepsini ilgilendiren bir sorun, kriz, felaket karşısında bile bir toplum olarak işbirliği yapmaları, kenetlenmeleri genellikle mümkün olmaz. Cümleleri ters yüz ederek okursak, bu sosyolog tanıdığın halkın kriz yönetimiyle neden işbirliği yaptığına dair cevabını buluruz. Hazır yeri gelmişken kasaba kahvesi münevveri irfanıyla konuşan bazı adamların “Çin itaatkâr bir toplum. Devlet ne derse koşulsuz uyarlar, itaat ederler. Uymazsan polis vurur” zırvalamalarına da konu bağlamında kısaca değinmek istiyorum. Konfüçyüs felsefesi bir hiyerarşik devlet yönetimi yapısı ve toplum modeli önerir. Hiyerarşinin hem üst basamağı hem de alt basamağı için görev ve sorumluluklar tanımlar. Yani Çin hakkındaki bütün bildiklerini Batı’nın dezenformasyon kaynaklarından edinenlerin dediği gibi alt basamağın üst basamağa körü körüne itaati değildir. Hiyerarşinin üst basamağındakiler alt basamaktakilere karşı görev ve sorumluluklarını yerine getirmezse o hiyerarşi yapısı bozulur. Alt basamaktakiler baş kaldırır ve kaderlerine el koyma kavgasını başlatırlar. Tıpkı 1912 devrimi (İmparatorluğun lağvedilmesi, Cumhuriyetin ilanı) ve 1949 sosyalist devrimi gibi. Bu devrimler, kaderine razı, itaatkar bir toplumunun başarabileceği işler değil. Bu yazdıklarım bağlamında, salgınla mücadelede Çin yönetiminin halka karşı ve halkın yönetime karşı görev ve sorumlulukları nelerdi diye biraz düşünmek iyi bir zihin egzersizi olabilir. Hem bu süreçte yaşananları anlamayı da kolaylaştırır. Kısa kısa Kuşkusuz yazılacak daha çok şey, sayılabilecek çok etmen var. Bitirirken başarıda büyük payı olduğuna inandığım aşağıdaki faktörleri de kısaca not etmek istiyorum: ♦ Karantina koşullarını ihlal eden cehalet ve sallapatiliğe sıfır tolerans. Gerekirse zoraki test ve karantina. ♦ Neredeyse kusursuz işleyen koordinasyon. ♦ On günde tam donanımlı büyük bir hastane ve ondan fazla sahra hastanesi kurabilme becerisi. ♦ Çok uzun saatler boyunca çalışan adanmış sağlık çalışanları. ♦ Sınırsız bütçe. ♦ Bunlara ek olarak, “Salgınla mücadele, kültürel özelliklerin rolü” başlıklı yazımda bahsettiğim kültürel özelliklerin bu başarıdaki rolü hiç küçümsenmemelidir. Son söz niyetine Dünyanın dört bir tarafından “Koronavirüs salgınından sonra hiçbir şey eskisi olmayacak” sözleri duyuluyor. Bunun tam olarak ne anlama geldiğini bilmiyorum. Fakat bildiğim başka bir şey var: Artık dünyanın Çin’e bakışı, Çin algısı da eskisi gibi olamayacak. Bu saatten sonra herkesin Çin’i anlamayı-tanımayı daha fazla isteyeceğini düşünüyorum. Beyaz Adam ve onun (ve istihbarat örgütlerinin) kullanışlı maymuncuğu liberal tayfanın yazdığı Çin distopyası artık pek çalışmıyor, işe yaramıyor. Bu distopyanın giderek hızla gözden düşeceğine ve bir yalan külliyatına dönüşeceğine inanıyorum. Artık Çin hakkında yeni şeyler söylemek gerekiyor. Bunun için Çin muhibbi olmaya gerek yok; hatta olunmamalı. Şimdi Çin’e kafalardaki yarım yamalak ezbere, fazla köşeli şablona oturmaya çalışmadan bakma; yani Çin’i anlamak için daha fazla çaba harcama zamanı. Belki de önce “Çin (ve Indochina) kültürü nasıl bir şey?” sorusunu sormakla işe başlamalı. İki bin beş yüz yıllık bir toplum sözleşmesi olan bir kültür üzerine oturan devlet ve sosyal örgütlenme-hiyerarşinin içeriğini anlamadan “otoriteye koşulsuz boyun eğen” yani “itaatkâr bir toplum”, “bir itaat toplumu” lafları etmek düpedüz cehalettir, hatta ahmaklıktır. “Çin emperyalist bir ülkedir” gibi en bi “komünist”, pek bi keskin tespitler ise sadece teoriyi ucuzlatmaktır.
basindan_tarih: 
22 Mar 2020

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Karantinanın ve sert önlemlerin başladığı ilk günlerde, Çin’de bir salgınla ilk kez karşılaşan ve hem korkan hem de kaygı düzeyleri yükselen yabancı tanıdıklarıma -email veya telefonla Çin’den neden ayrılmayacağımı anlatmıştım. Her yazışma veya telefon görüşmesinde “Çin’de bir salgın veya insan sağlığına dönük bir ciddi tehdit görüldüğü için değil Çin bu tehditle baş edemezse korkmalıyız… Çin baş edemiyorsa başka hiçbir ülke baş edemez” cümlelerini tekrar etmiştim. Çokbilmişlik ve sanki Çin’i kayırma gibi görünen bu sözler buralarda COVID-19 dahil üç, uyduruk salgın kabul edilen Domuz Gribini de sayarsak dört, salgın görmüş olmanın sağladığı tecrübeye dayanıyor. Bazı arkadaşlar benim deneyimlerimi önemsediler ve Vuhan’dan ve diğer kentlerden ayrılmadılar, Çin’i terk etmediler. Bugünlerde, buralarda koronavirüsün gündemdeki ağırlığı yavaş yavaş azalmaya başlarken ve hayat normale dönme sürecine girmişken, dünyanın Batı tarafında acil sorun halini aldı. Şimdi herkes şaşkınlıkla ve hayranlıkla “Çin, bu kadar büyük bir salgının ve ciddi bir tehdidin üstesinden nasıl geldi?” sorusunu soruyor. Bu hiç kuşkusuz birkaç cümleyle cevaplanamayacak kadar büyük bir soru. Ne söylenirse söylensin mutlaka eksik olacaktır. En açıklayıcı bilgileri üniversitelerin yapacağı araştırmalar ve tez çalışmalarından elde edeceğiz. Yine de, Çin’in bu sorunun üstesinden nasıl geldiğine dair kendi düşüncelerimi pek ayrıntıya girmeden aktarmaya çalışacağım. Virüs Vuhan’da görülmeye başladığında hakkında çok az şey biliniyordu (Vuhan Jaiyou! Başlıklı yazımda ayrıntılı anlatmıştım). Uzmanlar neyle karşı karşıya olduklarını anlayana kadar virüs yavaş yavaş yayılmayı sürdürdü. Bugün artık virüsün yayılma süreci ve hızı da dâhil olmak üzere neredeyse her şey biliniyor. Önceleri çok yavaş yükselen bir eğri biçiminde yayılıyor ve bir noktada o eğri birden dikleşiyor ve yayılma adeta patlama halini alıyor. Çin işte tam bu patlama sürecinin bir noktasında (başında değil) müdahale edebildi. Uzmanlar neyle karşı karşı olduklarını anladıklarında zaten patlama noktasına varılmıştı. Üstelik Vuhan’dan ayrılıp kendi bölgelerine gidenler aracılığıyla bütün ülkeye kontrol edilemez bir biçimde yayılma riski de çok büyüktü. Uzmanlara göre, “makul önlemler yoluyla sorunla baş edebilmenin zamanı kaçmıştı. Alınması gereken önlemlerin fazlasıyla radikal olması gerekiyordu”. Öyle de oldu. Sorunun anlaşılmasının ardından, halk neyle karşı karşıya oldukları konusunda bilgilendirildi. “Çin’den kriz yönetimi dersi” başlıklı yazımda ayrıntılarını yazdığım gibi, Devlet Başkanı Şi Cinping en yetkili kişi olarak sorumluluğu üstendi ve TV’lerde karşı karşı kalınan sorunu halka bütün gerçekliğiyle anlattı. İlgililere kesinlikle bilgi saklanmaması, yanlış anlaşılmaya yol açabilecek muğlâk açıklamalardan kaçınılması, halkın ve dünyanın en şeffaf biçimde sürekli bilgilendirilmesi ve bütün dünya ile işbirliği yapılması talimatını verdi. Israrla vurguladı nokta “Bu salgınla başa çıkabilmemiz için sadece bilime güvenin ve bilimin söylediklerinin dışına çıkmayın” oldu. Bildiğim kadarıyla, bu konuşmasından sonra, 10 Mart’ta Vuhan’a yaptığı ve “salgının hakkından geldik” müjdesi (zafer ilanı değil) olarak okunabilecek ziyaretine kadar bir daha bu konuda konuşmadı; yani işi görevlendirdiği uzmanlara bırakıp kenara çekildi. Koronavirüsle mücadele komisyonunun (tam adı bu değil. Anlaşılır olsun diye bu adı kullanıyorum) görevlendirdiği uzmanlar TV’lerde, gazetelerde ve açılan internet sitelerinde halkı sürekli bilgilendirildi. Sokaklarda dolaşan sesli bilgilendirme araçları, robotlar ve asılan posterler de diğer bilgilendirme araçları olarak kullanıldı. O kadar ki, ortalama bir Çinli bir Koronavirüs ve virüsle mücadele uzmanı gibi oldu desem yeridir. Koronavirüsle mücadele komisyonu sadece ilgili uzmanlardan oluşuyor. Komisyonun başına görev alan Dr. Zhang Nhansan istisnasız herkesin büyük saygı duyduğu, güvendiği ve sevdiği bir uzman. Herkesin çok korktuğu SARS salgını günlerinde, Dr. Nhansan halka umut veren bir ses olmuştu. SARS’ı tanımlamış ve bir tedavi yöntemi belirlemişti. Bilim insanı namusuna sahip, sözünü esirgemez, sivri dilli bu uzmanın SARS salgını sırasında gerekli önlemleri almakta bocalayan devlete ettiği yutulması zor laflar, tedavi yöntemi konusunda resmi sağlık kurumunu bilgisizlikle suçlayarak koyduğu posta halen aklımda (tedavi yöntemi konusunda sonunda o haklı çıktı). COVID-19 ile mücadele sürecinde, dışarıdan ne kadar göründüğünden pek emin olmadığım, alışılagelmiş olanla pek uyuşmayan bir yol izlendi: Kararları komisyon verdi, siyasi-idari merciler uyguladı; yani bilinen-alışılmış yönetim biçiminin aksine bir süreç işledi. Yapılacak her şeye, alınacak her önleme, atılacak her adıma sadece bu komisyon karar verdi. Bakanlıklar veya yerel yöneticiler ancak bu komisyonun bir talebi olduğunda devreye girdiler ve kurumun taleplerini en hızlı biçimde karşılamakla yükümlüydüler. Birkaç bakanlık, kurum vs bir tarafa çekiştirmesinin yürütülen mücadeleyi sabote etmekten başka bir sonuç vermeyeceğini çok iyi bildiklerinden eminim. Hele fırsat bu fırsat deyip toplumun bir kesimine, onların yaşam biçimi ve değerlerine saldıran bir siyasi ahmaklık bu durumda bir toplum düşmanlığıdır ve mücadeleyi başarısızlığa mecbur eden tek sorumludur. Devam edecek…
basindan_tarih: 
19 Mar 2020

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

  Tam da COV-19 virüsünün dünyada görülmemiş bir hızla insanları esir aldığı bir dönemde, komplo şarlatanlığı yaparak bundan şan şöhret ve para kazanacağını düşünenler çevreye virüs gibi yayıldı. Türkiye’de ve dünyada bilim düşmanlığının, özellikle bilinmezliklerin yarattığı endişelerin arttığı ortamlarda bu endişeleri körükleyenler de tıpkı virüs gibi peydah olur, yayılır ve toplumu etkiler. Bunların en tehlikelilerden biri, içinde bilim düşmanlıkları, sahtekârlıklar, yanlışlıklar, manipülasyonlar ve başkalarının yazdıklarından çalıntılarla dolu yığma kitabı da piyasaya çıkmışken, parayı çok sevdiği için de büyük bir kazanç fırsatını yakaladığını düşündü. Hele her yazdığına hiçbir soru sormadan “mümin gibi” inanan bir okur kitlesinin var olduğuna da inandığı için, atmasyonunu sürdürmekten geri kalmadı. Eleştirilerin hiçbirine yanıt vermedi, çünkü yanıt vermeye kalksa, okurun doğru bilgiden haberi olacak ve inşa ettiği “inanç iktidarı” darbe yiyecekti. Bu açıdan bakıldığında bugünkü iktidardan ve benzeri inanç cemaatlerinden hiçbir farkı olmadığı net anlaşılacaktı. Salgın patladığında virüsün, bilimcilerin, Amerikalıların vb. laboratuvarda üretip dünyaya saldığını duyurdu. Ama bu “büyük buluşu”nun bir kaynağı yoktu, beyninin komplocu kıvrımlarında üretilmişti. Aynı zamanda dünyanın 15 yıl kadar önce yaşadığı SARS virüsü salgını için de “SARS’ın insan yapımı olduğu konusunda şüphe yok” diye yazmıştı. Kimin şüphesi yoktu? Tabii ki kendisinin! Ortalığı ne kadar kirletirse kitabının da o kadar itibar kazanacağını düşünüyordu. ‘Kirli bilgi’ çöpe Son bir yazısında bana ve “çeviri” diye alçakça saldırdığı Herkese Bilim Teknoloji’nin 204. sayısında Prof. Dr. Haluk Ertan, hem COV-19 hem de SARS iddiası üzerine bir araştırma makalesi yayımladı. Orada açık ve net bu kirli bilginin peşine düşüyor ve virüste insan yapımı hiçbir izin bulunmadığını ve tamamen doğal bir virüs olduğunu açıklıyordu. Biz bu yazıyı dergi sayfalarından çıkarıp doğru bilgiye ulaşılması için herkesin erişimine açmıştık: Kaynak: (www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/sinir-tanimayan-komplo-virusleri) Ertan, orada sonuç olarak şöyle diyordu: “SARS-CoV üzerine çalışan uzmanların saygın bilimsel dergilerde yayımladığı makalelerde virüs komplocularını haklı çıkaracak hiçbir bilgi yoktur. Bir kirliliği yayan kişinin adını da vererek ne yazık ki bu tip insanlar, öğrenme tembelliğinin yol açtığı cehaletle beslenip, halkın daha kolay tüketilen şaşırtıcı iddialara olan merakından menfaat sağlamaktadır. Gerçek virüsler mi, yoksa komplocular mı: İnsanlık için hangisi daha zararlı, zamanla görülecektir...” ‘Manipülasyon yok’ Derken dün de dünyanın en saygın bilim dergisi (diğeri Science) Nature’ın çıkardığı Nature Medicine’de yayımlanan bir araştırma, bu komplocu düşünceye de son noktayı koydu, şimdiki virüsün de laboratuvarda üretildiğine veya manipüle edildiğine ilişkin hiçbir göstergenin olmadığını duyurdu. (www.nature.com/articles/s41591-020-0820-9?utm_source=twt_nnc&utm_medium=social&utm_campaign=naturenews&sf231596998=1) Sonuçta diyor ki araştırma: “SARS-CoV-2, insanları enfekte ettiği bilinen yedinci koronavirüstür; SARS-CoV, MERS-CoV ve SARS-CoV-2 ciddi hastalığa neden olurken, HKU1, NL63, OC43 ve 229E hafif semptomlarla ilişkilidir. SARS-CoV-2’nin kökeni hakkında genomik verileri karşılaştırdık. Analizlerimiz açıkça gösteriyor ki SARS-CoV-2 bir laboratuvar yapısı veya amaca yönelik olarak manipüle edilmiş bir virüs değil..” Bilim somut verilere dayanır, buna inanmayabilirsiniz, ama o zaman da kalkar araştırır ve gösterirsiniz ki, hayır öyle değil, laboratuvarda üretildi, bu adamlar yalan söylüyor... Bunu diyemiyorsanız, poponuzdan da üfüremezsiniz. En hakiki mürşit ilimdir, fendir Düşündük, neden bir popüler bilim dergisini kötülüyor diye. Çünkü bizler evrensel bilimin temsilcileriyiz. Ülkemizde bilimsel düşüncenin araştırmaların geliştirilmesine, bilim ve teknoloji üreten ülke olmaya gönül vermişiz. Bilim tektir, evrenseldir, ister kutupta ister Ekvator’da nerede üretiliyorsa insanlığın malıdır, alırız kullanırız, haberdar ederiz, teşvik ederiz. Ülkemizde böyle bir derginin yayımlanıyor olması, ortalığı kirleten sahte bilgi ve kanaatlerin yayılmasının da önünde bir duvardır. Bu kirli kafa, 35 yıldır bu yayıncılığın, haberciliğin ve yazarlığın temsilcilerinden olan beni de hedefe almaktan utanmadı. Bizlere, 30-40 yıldır, Atatürk’ün en hakiki mürşit bilimdir fendir çağdaş öngörüsüne ve özdeyişine göre çalışanlara, üretenlere saldırıyor, dolayısıyla Atatürk’e de, ülkemizin bilimselleşmesi ve halkımızın bilimsel düşünmesine yönelik gayretlerine de. Çünkü bu kafa, bilimi, ürettiği komplocu yazılarının yayılmasında, kafaları esir almasında engel olarak görür. Bu nedenle de saldırır, gözden düşürmeye, tabii komplolarla para kazanmasının yollarının da tıkanmasını engellemeye çalışır... Bize kara kutuyu açtırdı, bakalım içinden bu adamın yüzüne neler fışkıracak?
basindan_tarih: 
16 Mar 2020

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

  Ülkemizde salgın ortamı sürüyor. Sosyal izolasyon varla yok arasında. Kafeler, lokantalar, toplu ulaşım araçları... Gençler, herkes birbiriyle soluk soluğa, kucak kucağa... Aşağıda ilginç ve önemli gördüğüm virüsle ilgili noktalar var. Öncelikle şunu belirteyim: Griple kıyaslanamayacak ölçüde hızda bulaşıyor. Belki 4 katı! - COV-19’dan kurtuldunuz ama acele etmeyin, Çin’de yapılan araştırmaya göre, hastalığın belirtilerinin giderilmesinden sonra virüs en az iki hafta vücutta kalabilir. İyileşen hastalar evlerinde 13 gün karantinada tutuldu. Bu devreden sonra bulaşıcı niteliği çok azalmış, ama bazı hastalar virüsü düşük düzeyde de olsa yayabilir. - Kedi- Köpek ve COV-19: Bazı ekran soytarıları köpeğiniz varsa virüse karşı bağışıklık kazanırsınız, gibi topluma sahte bilgiler yaysa da, durum şu: Bir Pomeranian cinsi köpekte burun ve ağzında, hassas testlerde virüs için “zayıf pozitif” saptandı. Uzman virologlar, “Muhtemelen insandan hayvana bulaşma vakası olacak” diye yazdı. Hayvan sağlığını korumak için… “Enfekte kişileri olan hanelerden köpekler ve kediler de dahil olmak üzere memeli evcil hayvanların karantina altına alınması gerektiğini şiddetle tavsiye ediyoruz” diyorlar. Virüsün henüz insandan diğer memelilere yayıldığını ilişkin bulgu yok: Köpekleri, kedileri ne kadar hasta eder bilmiyoruz, memeliler birbirine benzer, ama virüs onların akciğerlerinde de çoğalır mı bilmiyoruz. COV-19 ile enfekte olan insanlar evcil hayvanlarıyla teması sınırlamalı. Yüzünüzü de yalamalarına izin vermeyin. Eğer evcil hayvanlar enfekte olabilirse rezervuar görevi görebilirler, ama bilinmiyor: Ailenizin hazırlık planına evcil hayvanları dahil edin. - Virüs yoksulları daha çok vuracak. Evde çalışma ve kendini kalabalıklardan tecrit etme durumu olmayan, her gün kalabalıklarla işe gidip gelmek zorunda olanlar en çok tehlike altında. Toplu taşıt araçlarını her gün dezenfekte edebilirsiniz, güzel, fakat bir kalabalık araçta bir kişi hasta ise çevresindekilere bulaştırma riski çok fazla. - Gençler virüs kapmaya çok açık: Tüm kafeler dolu ve herkes burun buruna sohbette, kucaklaşıyor öpüşüyor. En azından Kadıköy’de yol boyunca gözlemim bu. Birçok işyeri ve şehir merkezi virüsün yayılmasını yavaşlatmak için insanları geçici olarak birbirinden ayırarak “sosyal uzaklaşma” önlemleri alıyor - Esnaf lokantaları: Özellikle öğle yemeklerinde esnaf lokantalarında herkes burun buruna. Tabak bıçak, kaşık, garsonlar, para alışverişleri... Salgın için günlük yaşam ortamı çok uygun. Mesela ABD’de 14.4 milyon işçinin enfeksiyonun daha sık görülebileceği işlerde istihdam edildiği hesaplanmış. Peki, bizde çalışan nüfusun ne kadarı salgına en çok açık kesim? Düşük gelirli, iyi beslenemeyen işçiler ve aileleri için risk yüksek. Ya evsiz barksızlar? - Virüs muhtemelen bir laboratuvarda üretildi palavrası hâlâ sürüyor: Virüsün insan yapımı olduğunu gösteren hiçbir kanıt yok. Bu, son yıllarda salgınları tetikleyen diğer iki koronavirüse benziyor, SARS-COV ve MERS-COV ve her üç virüs de yarasa kaynaklı. Yeni COV-19’un özellikleri, hayvanlardan insanlara atlayan doğal oluşan diğer koronavirüsler hakkında bildiklerimizle örtüşüyor - Peki çocuklar? Shenzhen’deki 1500’den fazla kişi üzerine veriler analiz edildi; virüse maruz kalan çocukların enfekte olasılığı yetişkinler kadar yüksek. Yine de çocuklar enfekte olduklarında, şiddetli hastalık geliştirme olasılıkları daha az. Ayrıca ölüm de yok. - Virüs bulaşmış biriyle aynı evde yaşayan insanların, ev dışı ortamlarda virüs kapmış bir kişiyle temas edenlerden altı kat daha fazla enfekte olma olasılığı var. Evlerde dikkat! - Sağlıkçılar tehlike altında: Salgının başladığı Çin’de 3 binden fazla sağlık çalışanı Şubat ayı sonuna kadar virüs kapmış. İtalya’da da.. 
basindan_tarih: 
15 Mar 2020

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

« Genişletilmiş Ortadoğu’nun yeniden şekillendirilmesi »ne ilişkin Albay Ralph Peters tarafından yayınlanan ilk harita. 19 yıldır süren « bitmeyen savaş » 13 Eylül 2001’de Albay Ralph Peters tarafından Kara Kuvvetleri dergisi Parameters’de açıklandığı gibi Başkan George W. Bush, Pentagon’un görevlerini kökten değiştirmeye karar verdi. Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, geleceğin subaylarını eğitmek üzere Amiral Arthur Cebrowski’yi görevlendirdi. Cebrowski üç yılını askeri akademileri gezerek geçirdi, bu yüzden bugünün tüm kurmay subayları ondan ders almış oldular. Düşüncesi, yardımcısı Thomas Barnett tarafından halkın anlayacağı bir şekle dönüştürüldü. ABD savaşından etkilenen alanların « kaosa » terk edilmesi söz konusudur. Bu kavram, yeni bir dünya düzeninin kurulmasından önce boş levha haline getirilmesi anlamında değil, İngiliz filozof Thomas Hobbes’in anladığı haliyle, yani vatandaşları kendi şiddetlerinden (« insan insanın kurdudur ») koruyabilecek siyasi yapıların yokluğu şeklinde anlaşılmalıdır. Bu savaş, ABD Silahlı Kuvvetlerinin küreselleşme çağına, üretken kapitalizmden mali kapitalizme geçişe uyarlanmasıdır. ABD’nin en çok madalyaya sahip generali Smedley Butler, İkinci Dünya Savaşı’ndan önce « savaş bir haraçtır » (War is a racket) diyordu [1]. Bundan sonra dostlar ve düşmanlar artık dikkate alınmayacak, savaş doğal kaynakların basit bir şekilde yönetilmesine olanak verecektir. Bu savaş türü, ABD Silahlı Kuvvetlerinin doğrudan işleyemeyeceği çok sayıda insanlığa karşı (etnik temizlik dahil) karşı suçun işlenmesini gerektirir. Savunma Bakanı Donald Rumsfeld bu nedenle özel orduları (Blackwater dahil) devreye sokar ve onlarla savaştığını iddia ettiği terör örgütlerini geliştirir. Bush ve Obama yönetimleri bu stratejiyi izlemiştir: dünyanın tüm bölgelerindeki devlet yapılarının yok edilmesi. ABD savaşının hedefi artık yenmek değil, olabildiğince sürmektir (« bitmeyen savaş »). Başkan Donald Trump ve ilk Ulusal Güvenlik Danışmanı General Michael Flynn, bu gelişmeyi değiştirmeye çalışsa da bunu başaramadı. Bugün, Rumsfeld/Cebrowski’nin savunucuları hedeflerini Savunma Bakanlığı’ndan daha çok NATO aracılığıyla sürdürmektedirler. Başkan Bush, Afganistan (2001) ve Irak’ta (2003) « bitmeyen savaşı » başlattıktan sonra Washington’un siyasi seçkinleri arasında Irak’ın işgalini meşru göstermek için kullanılan gerekçeler ve burada hüküm süren istikrarsızlık konusunda şiddetli bir tartışma ortaya çıkmıştır. Buna Baker-Hamilton Komisyonu adı verilmiştir (2006). Afganistan ve Irak’ta savaş hiç durmadı, ancak Başkan Obama’nın yeni harekat sahneleri açması için beş yıl beklemek gerekti: Libya (2011), Suriye (2012) ve Yemen (2015). İki dış aktör bu plana müdahil oldu.  2010-11 yıllarında Birleşik Krallık, Arabistanlı Lawrence’a vahhabileri Arap Yarımadasında iktidara getirme imkanı veren 1915’teki « Arap İsyanı »ndan kopyalanan bir operasyon olan « Arap Baharı »nı başlattı. Bu kez Pentagon’un değil, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın ve NATO’nun yardımıyla Müslüman Kardeşler’in iktidara getirilmesi söz konusuydu.  2014 yılında Rusya, devleti çökmemiş olan ve direnmesine yardımcı olduğu Suriye’ye müdahale etti. Bu müdahaleyle birlikte, « Arap Baharı » (2011-2012 başı) sırasında rejimi değiştirmeye çalışan İngilizler, daha sonra da rejimi değil ama devleti devirmeye çalışan (2012 ortasından günümüze) ABD geri çekilmek zorunda kaldı. Çariçe Katerina’nın rüyasını takip eden Rusya, bugün istikrar için –yani devlet yapılarının savunulması ve sınırlara saygı duyulması için– kaosa karşı savaşmaktadır. 2001 yılında Pentagon’un yeni stratejisini ortaya koyan Albay Ralph Peters, 2006 yılında Amiral Cebrowski’nin hedeflerini gösteren haritasını yayınladı. Harita, olanlardan sadece İsrail ve Ürdün’ün etkilenmeyeceğini ortaya koyuyordu. « Genişletilmiş Ortadoğu »nun diğer tüm ülkeleri (Fas’tan Pakistan’a) kademeli olarak devlet yapılarından mahrum kalacak ve tüm büyük ülkeler (Suudi Arabistan ve Türkiye de dahil olmak üzere) ortadan kalkacaktı. En iyi müttefiki ABD’nin bir « özgür Kürdistan » kurmak için topraklarını ikiye bölmeyi planladığını anlayan Türkiye, boş yere Çin’e yaklaşmaya çalıştıktan sonra, Profesör Ahmet Davutoğlu’nun « komşularla sıfır sorun » teorisini benimsedi. İsrail’den uzaklaşıp, Kıbrıs, Yunanistan, Ermenistan, Irak vb. ülkelerle barış müzakerelerine başladı. Hatay bölgesine ilişkin anlaşmazlığa rağmen, Suriye ile ortak pazar kurdu. Ancak Libya’nın zaten tecrit edildiği 2011’de Fransa, NATO’nun hedeflerine katılması durumunda bölünmekten kurtulabileceği konusunda Türkiye’yi ikna etti. Millî Görüş hareketinden gelen bir siyasal İslamcı olan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, « Arap Baharı »nın getirilerinden yararlanmayı umarak üyesi olmadığı Müslüman Kardeşler Cemaati’ne katıldı. Türkiye, en iyi müşterilerinden biri olan Libya’ya ve ardından en iyi ortaklarından biri olan Suriye’ye sırtını döndü. 2013 yılında, Pentagon « bitmeyen savaşı » sahada karşılaşılan gerçeklere uyarladı. Robin Wright, New York Times’da düzeltilmiş iki harita yayınladı. Bunlardan birincisi Libya’nın bölünmesine, ikincisi sadece Suriye ve Irak’ı etkileyen ve Türkiye’nin ve İran’ın Doğusunu etkilemeyen bir « Kürdistan »ın kurulmasına ilişkindi. Aynı zamanda Irak ve Suriye’yi kapsayan bir « Sünnistan », Suudi Arabistan’ın beşe ve Yemen’i ikiye bölünmesini de duyuruyordu. Bu son operasyon 2015 yılında başladı. Bu düzeltmeden çok memnun olan Türk genelkurmayı kendisini yaşanacak olaylara hazırladı. Katar (2017), Kuveyt (2018) ve Sudan (2017) ile askeri üsler kurmak ve Suudi krallığını kuşatmak üzere anlaşmalar imzaladı. Suudiler 2019 yılında « Sultan »a karşı bir uluslararası basın kampanyası başlattı ve Sudan’da gerçekleşen darbeyi finanse etti. Eş zamanlı olarak Türkiye, toprakları dışında kurulacak yeni « Kürdistan » projesine destek verdi ve IŞİD’in « Halifelik » adı altında « Sünnistan »ın kurulması sürecine katıldı. Ancak Suriye’ye yönelik Rusya’nın ve Irak’a yönelik İran’ın müdahaleleri bu projeyi engelledi. 2017 yılında Kürt Bölgesel Yönetimi Başkanı Mesut Barzani Irak Kürdistanı’nda bağımsızlık referandumu düzenledi. Irak, Suriye, Türkiye ve İran, Pentagon’un başlangıçtaki planına geri dönerek kendi topraklarını parçalayarak bir « özgür Kürdistan » yaratmaya hazırlandığını hemen anladılar. Planı başarısızlığa uğratmak için güç birliği yaptılar. 2019 yılında PKK/YPG, Suriye’de « Rojava »nın bağımsızlığını ilan etmeye hazırlandığını duyurdu. Zaman kaybetmeden Irak, Suriye, Türkiye ve İran yeniden bir araya geldiler. Türkiye, Suriye ve Rus ordularından fazla tepki göstermemesiyle birlikte, PKK/YPG’yi kovalayarak « Rojava »yı işgal etti. 2019’da Türk genelkurmayı, Rusların varlığı nedeniyle geçici olarak Suriye’yi yok etmekten vazgeçen Pentagon’un şimdi de Türk devletini yok etmeye hazırlandığına ikna oldu. Son vadelerini ertelemek üzere Libya’daki « bitmeyen savaşı » yeniden alevlendirmeye, ardından da NATO üyelerini en kötü felaketlerle, Avrupa Birliği’ni göçmen istilasıyla ve ABD’yi Rusya ile savaşmakla tehdit etmeye kalkıştı. Bunu yapmak üzere Yunanistan sınırını göçmenlere açtı ve İdlib’e sığınan El Kaide ve IŞİD’in cihatçılarını bombalayan Rus ve Suriye ordularına saldırdı. Bugün tanık olduğumuz bölüm bu. Robin Wright tarafından yayınlanan « Genişletilmiş Ortadoğu’nun şekillendirilmesi »’ne ilişkin düzeltmiş harita. Moskova Ek Protokolü Türk ordusu, Şubat 2020’de Rus ve Suriye saflarında kayıplara yol açarken, Cumhurbaşkanı Erdoğan bir eliyle tırmandırdığı gerilimi diğer eliyle azaltmak için Rus mevkidaşı Putin’i defalarca telefonla aradı. ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, Türkiye’nin Pentagon’un Libya’daki « bitmeyen savaşı » yeniden canlandırmasına yardım etmesi halinde, Pentagon’un Türkiye’ye yönelik iştahını frenleme sözü verdi. Bu ülke, lisanslı birer CİA ajanı olan belli başlı iki lider, Başkanlık Konseyi Başkanı Fayez el-Sarrac ve Ulusal Ordu komutanı Halife Haftar’ın saflarında çatışan bin kabileye bölünmüş durumdadır. Geçen hafta BM genel sekreterinin Libya özel temsilcisi Profesör Ghassan Salame’den « sağlık nedenleriyle » istifa etmesi istendi. Salame, düzenlediği basın toplantısında memnuniyetsizliğini ifade ederek bu talebe uydu. El-Sarrac’ın Müslüman Kardeşler Cemaati tarafından desteklenmesi için, Katar ve Türkiye çevresinde bir eksen oluşturuldu. Haftar’ın çevresinde ise Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin yanı sıra Suudi Arabistan ve Suriye’nin katılımıyla ikinci bir koalisyon doğdu. Bu, Suriye’nin uluslararası sahneye muhteşem geri dönüşüdür. Suriye, Cemaate ve ABD’ye karşı dokuz yıllık muzaffer Direnişi ile taçlanmış durumdadır. 4 Mart’ta Libya ve Suriye, Şam ve Bingazi’de karşılıklı olarak büyük bir şatafatla iki büyükelçilik açtı. Buna ek olarak, Avrupa Birliği, « Türk mülteci şantajı »nı şiddetle kınadıktan sonra, Komisyon Başkanını Yunanistan-Türkiye sınırındaki mülteci akımını gözlemlemeye ve Konsey Başkanını Ankara’da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın nabzını yoklamaya gönderdi. Erdoğan, Birliğin Türkiye’nin « toprak bütünlüğünü » savunma sözü vermesi durumunda bir düzenlemenin mümkün olabileceğini doğruladı. Kremlin, kurnazca bir zevkle Türkiye’nin teslimiyetini sahneye koydu: Türk heyeti, konuklara sandalyelerin ayrılması geleneğinin tersine ayakta bekletiliyor; heyetin arkasında, Büyük İmparatoriçe Katerina’nın heykeli, Rusya’nın 18. Yüzyıldan beri Suriye’de zaten mevcut olduğunu hatırlıyor. Son olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Putin, Rusya’nın Osmanlı İmparatorluğu üzerindeki zaferinin hatırası olan bir saatin önünde oturuyorlar. Devlet Başkanı Vladimir Putin, 5 Mart’ta Kremlin’de, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı bu temelde kabul etti. Bundan önce yapılan ilk dar kapsamlı üç saatlik toplantı ABD ile olan ilişkilere ayrıldı. Rusya, İdlib Gerginliği Azaltma Bölgesindeki Durumun İstikrarlaştırılmasına İlişkin Muhtıraya Ek Protokol’ü [2] imzalaması ve uygulaması şartıyla Türkiye’yi olası bir bölünmeden korumayı taahhüt ettiği belirtiliyor. Üç saat süren ancak bu kez bakan ve danışmanlara açık olan ikinci bir toplantı bu metnin hazırlanmasına ayrıldı. Protokol, M4 otoyolunun çevresinde, iki tarafın ortak gözetimi altında 12 kilometrelik bir güvenlik koridorunun oluşturulmasını öngörmektedir. Açıkçası: Türkiye yeniden açılan karayolunun Kuzeyine doğru geri çekilerek ve cihatçıların kalesi olan Cisr el-Şuğur kasabasını kaybetmektedir. Her şeyden önemlisi, nihayetinde, İslamcı değil ama demokratik olması gereken Suriye silahlı muhalefetini desteklemeyi ve cihatçılarla savaşmayı öngören Soçi muhtırasını uygulamalıdır. Oysa bu « demokratik silahlı muhalefet » sadece İngiliz propagandasının bir hayal ürünüdür. Dolayısıyla Türkiye, ya cihatçıları öldürmek ya da Ocak ayında yapmaya başladığı gibi bunların İdlib (Suriye), Cerba (Tunus), sonra da Trablusgarp’a (Libya) naklini sürdürmek ve tamamlamak zorunda kalacaktır. Buna ek olarak, 7 Mart’ta Devlet Başkanı Putin, Kollektif Güvenlik Antlaşması Örgütü (KGAÖ) himayesinde Kazak « mavi şapkalıların » Suriye’de konuşlandırılması olasılığını değerlendirmek üzere eski devlet başkanı Nazarbayev ile temasa geçti. Bu seçenek daha önce 2012 yılında düşünülmüştü. Kazak askerleri, Ortodoks değil Müslüman olma kolaylığına sahiptir. Başkan Trump, her ne kadar sağlayacağı himaye karşılığında bu ülkeye çılgın silah siparişlerinde bulunmasını dayatsa da, Riyad’ta, Türkiye’den ziyade Suudi Arabistan’ın hedef alınması seçeneğinin Pentagon tarafından harekete geçirildiğine inanılıyor. Suudi Arabistan’ın parçalanması daha 2002 yılından itibaren Pentagon tarafından öngörülmüştü [3]. Bu hafta Riyad’daki kraliyet sarayı füzelerin hedefi oldu. Prens Muhammed bin Salman (« MBS » olarak bilinen, 34 yaşında) amcası Prens Ahmed (70 yaşında) ve eski rakibi ve eski veliaht prens Muhammed bin Nayef’i (60 yaşında) ve diğer çeşitli prensleri ve generalleri tutukladı. Birçok yerleşimin yerle bir edildiği Şii Katif kenti tecrit edildi. Halefiyet tartışmaları ve koronavirüs’e ilişkin resmi açıklamalar doyurucu değildir [4]. Çeviri: Osman Soysal   [1] « 33 yıl 4 ay aktif hizmetim oldu ve bu süre boyunca zamanımın çoğunu iş, Wall Street ve bankacıların önemli adamı olarak geçirdim. Kısacası, kapitalizmin hizmetinde olan bir haraççı, bir gangsterdim. 1914’te, büyük Amerikan petrol şirketleri adına, Meksika’yı, özellikle de Tampico şehrinin korunmasına yardımcı oldum. Haiti ve Küba’nın National City Bank’ın adamlarının kar etmesi için uygun bir yer haline getirilmesine yardım ettim. Wall Street yararına yarım düzine Orta Amerika cumhuriyetinin tecavüze uğramasına yardım ettim. 1902 ila 1912 arasında, Amerikan Brown Brothers yararına Nikaragua’nın arındırılması sürecine katkıda bulundum. 1916’da Amerikan şeker şirketlerinin yararına Dominik Cumhuriyeti’ne aydınlığı getirdim. 1903’te Honduras’ı Amerikan meyve şirketlerinin eline teslim ettim. 1927’de Çin’de Standard Oil şirketinin işini barış içinde yapmasına yardım ettim. » War Is a Racket, Smedley Butler, Feral House (1935). [2] “Additional Protocol to the Memorandum on Stabilization of the Situation in the Idlib De-Escalation Area”, Voltaire Network, 5 March 2020. [3] "Taking Saudi out of Arabia", Powerpoint de Laurent Murawiec pour une réunion du Défense Policy Board (July 10, 2002). [4] “Two Saudi Royal Princes Held, Accused of Plotting a Coup”, Bradley Hope, Wall Street Journal; “Detaining Relatives, Saudi Prince Clamps Down”, David Kirkpatrick & Ben Hubbard, The New Yok Times, March 7, 2020.
basindan_tarih: 
12 Mar 2020

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Asır ile yüzyıl aynı şey mi? Biliyorum, eşanlamlı kullanılıyor. Ancak asır bir niteliği; yüzyıl, adı üzerinde bir niceliği anlatıyor gibi. Tarihçi Eric Hobsbawn, 20. asrı 1914 ile başlatıyor ve 1990 ile sonlandırıyordu. “Kısa 20. yüzyıl” diyordu. Demek saatimizle ölçtüğümüz ile içeriğini doldurduğumuz zaman, farklı şeyler ifade ediyor. İdlib ateşkesini tutuklandıktan bir gün sonra öğrendim. Meşhur fotoğrafta bizim heyetin ayakta dizilmesinden önce Berat Albayrak’ın ve İbrahim Kalın’ın ellerini önde kavuşturmuş hali dikkatimi çekti. Benim de hep bu pozu vermemi istiyorlardı. Ben ise bileğime kelepçe takılacağı an hariç buna izin vermiyordum. İronik ama hem Albayrak’ın hem Kalın’ın duruşu tesadüf mü? Savaş, iradeyi teslim almaktır  “Uzun Şubat Harbi” diyebilir miyiz? Bu yıl 29 gün çeken şubatın başlangıcını geriye aldık, sonunu ise marta sarkıttık. “Uzun Şubat” kısmı böyle. Ya harp? Açık söylemesek de elbette Rusya ile savaştık. Yenildik mi? Bu, savaştan ne anladığımıza bağlı. Savaş, insan öldürmek değildir. Elbette harpte insan ölür, yaralanır, yıkım olur. Ancak bundan ibaret olsaydı, biz tarihimizde daha çok öldüğümüz, daha çok yıkıldığımız savaşları kazanmış sayılmazdık. Peki, öyleyse galibiyet nedir? Kuşkusuz, savaşı kazanmak “karşı tarafın iradesini teslim almak”tan başka bir şey değildir. Bir taraf “eller yukarı” ya da “eller aşağı” yapıyorsa; bu, karşının iradesine teslim olduğunun işaretidir. SETA’nın Şubat Doktrini Erdoğan, 29 Ocak 2020’de Afrika’dan gelirken “Rusya, Astana ve Soçi’ye sadık değil” diyerek ilk adımı attı. 31 Ocak’ta ise İdlib’de Rusya-Suriye operasyonlarına “seyirci kalmayacaklarını” ve askeri güç kullanabileceklerini söyledi. Böylece savaşın iki temel parçası, düşman ve güç ortaya çıkmış oldu. 1 Şubat’ta yeni politikanın sahipleri ya da akıl vericileri belirdi. Cumhurbaşkanlığı Güvenlik ve Politikalar Kurulu Üyesi Burhanettin Duran Sabah’ta daha da önemlisi SETA’nın yayın organı Kriter’de aynı vurguyu yapan iki makale yazdı. Rusya’nın ateşkesi ihlal ettiğini iddia ediyor, “Ankara ve Moskova’nın ayrışma içerisinde olduğunu” söylüyordu. “Ankara’nın sabrı taşıyor”, “yeni bir politika arayışı devre” diyerek meydan okuyan Duran, “askeri güç kullanımının seçenekler arasında” olduğunu anlatıyordu. Peki, bu kadar mı? Burhanettin Duran’ın Cumhurbaşkanlığı’ndaki görevini yanında SETA’nın beyinlerinden olduğu, iktidar içindeki Pelikan grubunun SETA’yla adının birlikte anıldığını söyleyip devam edelim. Duran, Rusya’ya karşı açılan cephede Türkiye’ye yeni bir eksen tarif ediyordu. Rusya ve Suriye’nin Avrupa demokrasilerini de tehdit ettiğini söyleyen Duran, ABD ve AB’nin Türkiye’nin yanında Rusya’ya karşı harekete geçme çağrısında bulunuyordu. En önemlisi, “Rusya’yı dengeleme yükünü sadece Ankara kaldıramaz, denge çöktüğünde Avrupa da ciddi zarar görür” diyordu. Demek Rusya ile müttefikten çok, onun tahteravallideki dengeleyicisiydik. Duran’dan sonra Pelikancılar-SETA’cılar aynı doktrini ete kemiğe büründürdü. Birkaç hafta önce ABD’nin Kasım Süleymani’yi vurmasına kadeh kaldırırken, bu kez Türkiye’yi Washington eksenine oturtacak açılımı savunuyorlardı. Şubat Doktrini’nin sonu Beklenen oldu. Türkiye, Suriye’de askeri varlığını hızla artırdı. Bu “uzun Şubat”ta ÖSO eliyle, TSK desteğiyle Erdoğan’ın gösterdiği SETA’cıların anlattığı işi yapmaya çalıştı: İdlib’de terör örgütleriyle savaşan Rusya-Suriye’yi durdurmak, ele geçirdiği topraklardan çekilmesini sağlamak. Uzun Şubat’ta ilan edilmemiş bir savaştaydık. Önde ÖSO, ardında Türk askeri harp ediyordu. Karşımızda tartışmasız Rusya vardı. Harbin sonunda kaç ÖSO’cu öldü, bilmiyoruz. Ama resmi açıklamaya göre süreç Türkiye’nin 59 şehit vermesine neden oldu. SETA’nın çizdiği politika bir fizik kuralına dayanıyordu. Momentum diyoruz. İki nesne birbiriyle çarpışıp ayrılıyor. İtme, çekme yaratıyor. Moskova ile çarpışan Türkiye, hesapta ABD-AB eksenine savrulacaktı. Öte yandan Rusya’yı tehdit sayan ABD-AB de bizimle İdlib’de buluşacaktı.  Üstelik bu eski bir Osmanlı politikasıydı. Biz Florance Nightingale adındaki hemşirenin adını taşıyan bir hastanemiz olmasını, 19. yüzyılda Rusya’ya karşı Avrupa’yı kendimize müttefik edebildiğimiz savaşa borçluyduk. Ama bu kez olmadı. Ne kimse İdlib’e asker gönderdi, ne hava savunma sistemleri geldi, ne de Rusya’ya karşı somut adım atıldı. Bu öyle garip bir politikaydı ki, öğrendiğime göre sudan bir bahaneyle Sputnik Türkiye’yi basanlar, Rusya’nın resmi temsilcisi olan yayını fiilen kapatacak adımı atmaya bile çalıştı. O da olmadı. SETA’nın politikası ameliyat masasında kaldı.  Saray’ın kara kedisi İyi ki ateşkes oldu. İyi ki daha çok halk çocuğunu ölüme yollayacak politika sürdürülemedi. İyi ki cihatçıların yanına itilen Türkiye, İdlib’deki örgütlere cephe olmak durumunda kaldı. İyi ki Devlet Bahçeli silahını alıp “ayı avına” gitmek zorunda kalmadı. Savaş olmamasına sevinilir. Şubat Harbi’nin bitmesinin uzun vadede kazananı İdlib’de olmamıza ikna olmayan Türk halkıdır. Peki, teslim olan? SETA’nın siyasi patronu Berat Albayrak’ın ve SETA’nın yaratıcılarından İbrahim Kalın’ın “ellerim bomboş” pozundan söz etmiş miydim? Tutuklandıktan sonra ilk kez cumartesi gazetelere kavuştum. Hemen merakla savaş borusu çalan Burhanettin Duran şimdi ne yazmış diye baktım. “Ankara ve Moskova arasında ‘kopuş’ bekleyenlere bu fırsat verilmedi” diyordu. Önceki yazdıklarını unutmuş gibiydi. Aklının nerede kaldığını ve “krizin yeniden gelme ihtimaline karşı Batı beklentileriyle müzakere devam etmeli” ifadeleri özetliyordu. Uzun Şubat Harbi’nde kaybettiğimiz halk çocuklarını yüreğimize gömdük. Anıları acılarımızı artırdığı kadar farkındalığımızı da artırsın. Böylece Rusya ile aramızı bozan “kara kedi”nin yavrularının Saray’ın koltuklarında oturduğunu görelim.
basindan_tarih: 
09 Mar 2020

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

«27 Şubat Perşembe günü, Suriye’nin Kuzeybatısındaki İdlib’de Rus Hava Kuvvetleri tarafından desteklenen Beşar Esad kuvvetleri en az 33 Türk askerini öldürdü. Ankara misilleme olarak Suriye mevzilerini bombaladı ve Avrupalıları Batı’ya mülteci akınına izin vermekle tehdit etti. Aralık 2019’dan bu yana, % 80’i kadın ve çocuk olmak üzere yaklaşık 900 000 kişi İdlib’deki çatışmalardan kaçtı.» Batı basınına göre, Türk ve Rus kuvvetleri arasındaki gerginlik « İdlib çevresinde tehlikeli tırmanış » yaratacak şekilde artmaktadır. Konuyu ele alış tarzı, sahadaki aktörlerin söyledikleriyle tamamen çelişmektedir. Bu çelişki, tahlil yöntemimizi açıklamamız için bir fırsat sunmaktadır. Kendimizi daha iyi anlatabilmemiz için, « Fransız referans gazetesi », Le Monde örneğini ele alacağız. Fransız-Alman bakış açısı Le Monde, 29 Şubat 2020 tarihli sayısında üç noktayı vurgulamaktadır: Rus hava kuvvetlerinin desteklediği « Beşar Esad’ın askerleri » 33 Türk askerini öldürdü;  Ankara, «misilleme olarak » Suriye mevzilerini bombaladı ve Avrupalıları tehdit etti;  üç aydan beri 900.000 kişi çatışmalardan kaçtı. Gazete birinci sayfasında, Fransız ve Alman dahil 14 Avrupa dışişleri bakanının « Suriye hükümetinden ve Rus ve İranlı müttefiklerinden saldırıyı sona erdirmelerini ve 2018’de Soçi’de varılan ateşkes anlaşması hükümlerine geri dönmelerini » isteyen başmakalesine yer veriyor. Bir dezenformasyon operasyonu Birçok ön açıklama yapmamızda yarar vardır:  Suriye askerleri Beşar Esad’ın değil, Suriye Arap Cumhuriyeti’nin askerleridir. Devlet Başkanı Esad’ın onların başkomutanı olduğu doğrudur, ancak bu yetkiyi şahsı adına değil yurttaşlarının ezici çoğunluğuyla demokratik olarak seçilmiş bir devlet başkanı sıfatıyla kullanmaktadır. Fransız ordusundan « Emmanuel Macron’un ordusu » olarak söz etmek asla hiçbir gazetecinin aklına gelmeyecektir.  Krizin nedeni öldürülen 33 Türk askeri değildir. Kriz, 1 Şubat’ta Halep’te dört Rus FSB subayının Türklerin pususunda öldürülmesiyle başlamıştır; bu, daha önce gazetenin hiçbir zaman değinmediği, ancak Rus basınında manşetlere çıkan bir olaydır. O zamandan beri Türkiye Rusya’ya yönelik kışkırtmalarını artarak sürdürmektedir.  Çatışmalardan kaçan 900 000 kişi sayısı tamamen hayalidir. Suriye’ye karşı savaşın başlangıcından bu yana (2012 ortasında « Arap Baharı »nın istikrarsızlaştırmasından sonra), Batı basını gerçeklerle örtüşmeyen korkutucu sayılar ortaya koymaktadır. Örneğin, Guta krizi sırasında, yerleşim bölgesinde hapsedildiğini iddia ettiği insanların sayısı, cihatçılar teslim olduğunda buradan çıkanlardan 10 kat daha fazlaydı. Aslında savaşın hüküm sürdüğü bir ülkede istatistik yapmak mümkün değildir. Bu sayılar ancak barış ortamı sağlandıktan sonra tam anlamıyla ortaya konulabilir. Bugün kimse İdlib Eyaletindeki gerçek nüfusu ölçemez. Bu propaganda yetmiyormuş gibi, baş sayfada Avrupalı bakanların yazdığı bir makaleye yer verilmektedir [1]. İlk dikkati çeken 27 değil, sadece 14 imza sahibinin olmasıdır. 13 bakan, makaledeki görüşlere katılmayı reddetmiştir. Ayrıca imzalayanların çoğu, buna zorlanmış olmalarının mutsuzluğuyla, makalenin kendi dillerine tercüme edilmesinden ve kendi ülkelerinde yayınlanmasından kaçınmıştır. Bu bakanlar, Suriye, Rusya ve İran’a saldırılarına son verme çağrısında bulunmaktadırlar. Birincisi, İran bu çatışmalara katılmamaktadır, ancak bu bakanlar bu ülkeye de sorumluluk atfetmekte ve onu muhatap almaktadır. İkincisi bu bakanlar, Avrupalıların tam da kısa bir süre önce « ılımlı İslamcı » adıyla askeri olarak destekledikleri yabancı cihatçıları topraklarından temizlememesi konusunda Suriye’ye çağrıda bulunmaktadır. Son olarak söz konusu bakanlar Türkiye tarafından hiç uygulanmayan Soçi ateşkesine atıfta bulunmaktadırlar. Soçi ateşkesi, birincilerin korunabilmesi ve ikincilerle mücadele edilebilmesi için, Türkiye’nin « Suriye muhalefetini » cihatçılardan ayırmasını öngörüyordu. Ancak başka yerde olduğu gibi burada da, herhangi bir « Suriye muhalefeti »nin olmadığı, sadece cihatçıların var olduğu anlaşılmaktadır. Başmakalenin geri kalanı, gazetenin dar kafalı düşüncesini daha iyi anlamamıza yardımcı olan bir tavır alışı içermektedir. « Batı demokrasilerinin, değerlerinin kararlılığı ve tutkularını askeri eylemlere dönüştürme yeteneği »nden; « Suriye sorununda ellerini yıkayan » ABD’den ve « çoğunlukla Çin’in desteğiyle Rusya’nın » « sistematik olarak » veto hakkını kullandığı Güvenlik Konseyi’nin iş göremez hale getirilmesinden söz edilmektedir. Yani biz Avrupalılar Aziz, Amerika Birleşik Devletleri Pontius Pilatus, Rusya ve Çin ise Kötü’dür. Bu arada Le Monde, Türkiye’yi « zaten 3,5 milyonunu barındırdığı Suriyeli mültecileri tutmama » tehdidinde bulunmakla suçlamaktadır ki bu doğru değildir. Türkiye, sadece Suriyelileri değil, Afganistan ve Irak’ta Batı’nın neden olduğu yıkımdan kaçan 800.000 kişi de dahil olmak üzere tüm mültecilerine engel olmama tehdidinde bulunmuştur. Son olarak başyazı, « nihayet yinelenen savaş suçlarını işleyen ve Suriye ordusunun yalanlarını da kapsayan Rus güçlerinin davranışlarıyla ilgili nihayet söz söylemeye başlayan » Fransa’nın tavrına yönelik bir methiye ile bitiyor. Cihatçılara, « ılımlı » yamyamlara ve diğer kafa kesicilere, sekiz yıl boyunca dayanan halklar bunu takdir edecektir. Yöntembilim Gazetecilik, gördüklerimizi söylemekten ibaret değil (bu bakış açısıyla, Le Monde’nin burada anlattığı hemen hemen her şey, rakamlar ve sorumluluklar dışında doğrudur), bunu halk için anlaşılabilir kılmaktır. Bu, «Fransız referans gazetesi » yazı işleri kadrosunun yaptığının tam tersidir. Hizmet ettiği egemen sınıfın gözünde, bu gazete onlarca yıldır, okuyucularından temel bilgileri kasıtlı olarak gizlemekte ve diğerlerini ise teğet geçmektedir. Olayların bölgesel bağlamını ve her bir aktörün tarihini, önceden incelemeden, sık eleyip dokumadan hiçbir şeyi anlamak imkansızdır. Tüm bilim dallarında olduğu gibi, anladığımızı sandığımız şeyleri sürekli olarak sorgulamalı ve hatalarımızı düzeltmek için geriye dönmeliyiz. Son olarak bu çalışma sırasında, kahramanlardan biri ya da diğeri için duyulan sempatiyi göz ardı etmenin uygun olacağını söylemeye gerek yoktur. Le Monde’nin okurlarından gizlediği Yirmi yıllık yetersizlik veya kötü niyetle başlayalım: ABD, 11 Eylül 2001’deki saldırılardan beri, Başkan Bush’un sözleriyle, düşmanlara karşı değil, ama bir savaş yöntemi olan terörizme karşı, bir « bitmeyen savaş » sürdürmektedir. Afganistan’da (2001), Irak’ta (2003), Libya’ya (2011), Suriye’de (2012), Yemen’de (2015), gayri meşru olarak tanımladıkları güçleri devirmek üzere, para, silah, paralı askerler göndermek için çok iyi nedenleri vardı. Bununla birlikte herkes, terörizmin yok olmaktan daha çok, sürekli olarak yayıldığını ve rakiplerini devirdikleri her yerde durumun daha da kötüleştiğini tespit etmektedir. Pentagon’un 2001 yılında hazırladığı, ancak sadece 2006 yılında Albay Peters tarafından yayınlanan Ortadoğu’nun yeniden şekillendirilmesi haritası. Pentagon tarafından hazırlanan « Ortadoğu’nun yeniden şekillendirilmesi » haritasının yayınlanmasından bu yana, bölgenin tüm devletleri (haritayla ilgisi olmayan İsrail ve Ürdün hariç), en iyi müttefiklerinin onları canlı canlı parçalamak istediğinin bilincindedir. NATO üyesi Türkiye bunun dışında değildir. Türkiye, kuruluşundan bu yana Osmanlı İmparatorluğu’ndan miras kalan güçlü ve etkili bir yönetime sahiptir. Halkı bölgeyi işgal eden Moğol ordularının soyundan gelmektedir ve kurucusu Mustafa Kemal muzaffer bir komutandır, ülkede ordu bugün hala bir itibara ve sivil güçlerden daha üstün bir güce sahiptir. Bu nedenle, ABD’nin planlarını öğrendiği andan beri, Türkiye’nin dış politikasındaki U dönüşlerinin tamamı, ülkeyi en iyi müttefikinin aç gözlülüğünden korumayı amaçlamaktadır [2]. Türk genelkurmayı bugün –doğru ya da yanlış, sorun bu değil– Pentagon’un Suriye’yi yok ettikten sonra anavatanı Türkiye’ye saldıracağının farkındadır. Acil olarak, telaş ve umutsuzluk içinde, Türkiye’nin yok edilmesine göz yummaları durumunda NATO’daki tüm müttefiklerini tehdit etmeyi içeren ve onlara olabildiğinde uzakta, Libya’da bir başka savaş alanı armağan etmeyi içeren bir yanıt tasarlamıştır [3]. Türkiye kimlik bunalımı içerisindedir. Sınırlarına (Atatürk’ün Misak-ı Milli’si) ve tarihine (gayrimüslimlere yönelik soykırım uyguladığını reddetmektedir) meydan okumaktadır, ama ölmek de istememektedir. Kenara kıstırılmış bir çocuk gibi telaş içinde, ağlamakta, bağırıp çağırmaktadır. Rusya’ya yönelik kasıtlı saldırılar (1 Şubat’ta FSB subaylarının öldürülmesi, Tatar milis önderiyle yapılan görüşme, Ukrayna’da Rus karşıtı banderist taraftarlarıyla yapılan toplantı, İdlib’deki Rus ordusu ile çatışma, Rus keşif uçaklarına ateş açılması, Hmeymim Üssüne yönelik insansız hava aracı saldırısı, Türkiye’de Rus haber ajansı çalışanlarının gözaltına alınması) Moskova’ya yönelik değildir [4]. Bunlar Amerika Birleşik Devletleri’ni hayal edilebilecek en kötü felaketle tehdit etmenin yollarıdır: eğer geri adım atmazsa bir Üçüncü Dünya Savaşı söz konusu olacaktır. Avrupa Birliği yollarına mülteci kolları sürme tehditleri AB’nin istikrarını bozmaya yönelik değildir. Bu bir yardım çağrısıdır: Türkiye’nin tahrip olması durumunda bu göçmen akışları kaçınılmaz olacaktır, bu yüzden çok geç olmadan harekete geçin! 29 Şubat 2020, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Dolmabahçe Sarayında. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Rusya’ya karşı savaşa girmek isteseydi, 4, 12, 21 ve 28 Şubat’ta Devlet Başkanı Putin’e telefon etme girişiminde bulunmaz ve onunla buluşmak için kendini parçalamazdı. Bir asker değil, İslamcı bir milis gücü kökenli sade bir sivil vatandaş olan aynı Cumhurbaşkanı Erdoğan, 29 Şubat 2020’de Dolmabahçe Sarayı’nda (Sultan’ın eski ikametgahı) topladığı milletvekillerine yaptığımız analizden farklı bir şey söylemedi: « Karşımızdaki senaryonun asıl hedefi Suriye değil, Türkiye’dir. Suriye’de istediklerini alanlar, namluları hemen Türkiye’ye çevirecektir. Bugün Suriye’yi fiilen üçe bölenlerin, Türkiye’nin toprak bütünlüğüne saygı göstereceğini düşünmek gafletten öte bir durumdur. » Fransız seçkinlerinin sömürgeci emellerini destekleyen ve ABD stratejisinin doğrudan sorgulanmasını yeniden yazacak bir Suriye devrimine inanmaktan asla vazgeçmeyen Le Monde değil miydi? Batı’nın tercihleri Le Monde’un yazı işleri kadrosunun hoşuna gitmese de, sorun kesinlikle « İdlib çevresindeki tehlikeli tırmanış » değildir, bu bir anda durabilir, ancak NATO üyesi ülkelerin Türkiye’nin yok edilmesine izin verip vermeyecekleridir. Talihsiz cihatçı aileleri konusunda sızlanmayı bırakmanın ve yeni bir ülke un ufak edilmeden önce sorumluluk üstlenmenin zamanı gelmiştir.   Çeviri: Murat Özdemir [1] « Tribune conjointe de quatorze ministres des Affaires étrangères européens », Le Monde (France) , Réseau Voltaire, 27 février 2020. [2] “Türkiye güç arayışında”, yazan Thierry Meyssan, Tercüme Murat Özdemir, Voltaire İletişim Ağı , 11 Şubat 2020. [3] “Libyalılara karşı yeni bir savaş hazırlığı”, yazan Thierry Meyssan, Tercüme Murat Özdemir, Voltaire İletişim Ağı , 7 Ocak 2020. [4] « Türkiye 4 Rus FSB subayını öldürttü », « Türkiye, Rusya’ya karşı sıcak ve soğuk rüzgarlar estiriyor », « Türkiye, Suriye’yi ve dolaylı olarak da Rusya’yı tehdit ediyor », « Türkiye, Rusya’ya karşı savaşıyor », Voltaire İletişim Ağı, 4, 5 Şubat et 3 Mart 2020.
basindan_tarih: 
09 Mar 2020

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Tarladaki yangın gıda enflasyonu ile mutfağa giriyor Türkiye İstatistik Kurumu, Şubat ayı enflasyon verilerini açıkladı. Gıda fiyatlarındaki artış devam ediyor. Fiyatı en çok artanlar listesindeki 20 üründen 15’i tarım ve gıda ürünlerinden oluşuyor. Açıklanan verilere göre, Şubat 2020’de, Tüketici Fiyat Endeksi(TÜFE) aylık bazda yüzde 0.35 artarken yıllık yüzde 12.37 oranında arttı. Ana harcama grupları itibarıyla 2020 yılı Şubat ayında enflasyon artış hızı yüzde 2.33 ile en yüksek oranda gıda ve alkolsüz içeceklerde yaşandı. Sağlıktaki artış hızı yüzde 2.03 olurken, eğitimde fiyat artış hızı yüzde 0.86 olarak gerçekleşti. Halkın en çok harcama yaptığı gıda, sağlık ve eğitimde deyim yerindeyse fiyatlar uçmuş. Bu verileri okurken, gerçeğin çok daha farklı olduğunu ve fiyat artışının açıklananın çok üzerinde olduğunu söylediğinizi tahmin ediyorum. Haklısınız. Türkiye İstatistik Kurumu’nun enflasyon sepetindeki ürünleri değiştirmesi, ürünlerin sepetteki ağırlıklarını, hesaplama yöntemini ve benzeri değişiklikleri yapmasına rağmen bu verilerin ortaya çıkması yapılan makyajın gerçeği örtemediğini gösteriyor. Tüketicinin alışveriş yaptığı marketlerdeki fiyatlar bir yana, Türkiye İstatistik Kurumu’nun marketindeki fiyatlar da artıyor. Fiyatı en çok artan 20 üründen 15’i tarım ve gıda ürünü Açıklanan verilere göre, Şubat’ta fiyatı en çok artan 20 üründen 15’i tarım ve gıda ürünü olması dikkat çekiyor. Buna göre, Şubatta fiyatı en çok artan ürün sıralamasında, yüzde 44.09 artış ile kabak birinci oldu. İkinci sırada yüzde 23.76 artış ile sivri biber yer alırken üçüncü sırada yüzde 22.12 ile vapur bileti yer aldı. Salatalıkta fiyat artış hızı yüzde 20.71, kıvırcık marulunda yüzde 18.67, ıspanakta yüzde 17.36, maydanozda yüzde 16.64, limonda 15.34, patlıcanda 12.84, ayvada 11.91, margarinde 8.78, portakalda 8.68 ve muzda yüzde 8.63 artış oldu. Aynı dönemde belediye otobüs ücreti yüzde 6.27 artarken, şarapta yüzde 5.59, kuzu etinde yüzde 4.90 artış kaydedildi. Son iki sırada ise yüzde 4.46 ile altın ve yüzde 3.63 ile ilaçlar yer alıyor. Fiyatı en çok azalan ilk 20 ürün arasında ise sadece bir tarım ürünü yer aldı. Şubat ayında fiyatı yüzde 11.58 azalan domates, fiyatı en çok düşen ürünler sıralamasında ikinci sırada yer aldı. Fiyat odaklı politika ile gıda enflasyonu düşmez Hükümet uzun bir süreden beri tarım politikasını gıda enflasyonuna endeksli bir biçimde yürütüyor. Belirlenen temel hedef, ne pahasına olursa olsun gıda fiyatlarının dolayısıyla enflasyonun artmaması. Böyle olunca alınan önlemler, uygulanan politikalar tamamen gıda fiyatlarını baskılamaya yönelik oluyor. Fakat buna rağmen fiyatlar artıyor. Yapılan en büyük yanlış ise, üretime dayalı bir politika yerine, ithalata dayalı politikanın uygulanıyor olması. Buğday,mısır,ayçiçeği,pamuk ve daha bir çok üründe üretim azalırken ithalat artıyor. Üretimi artırarak fiyatları düşürmek yerine fiyatı artan her ürün ithal edilerek fiyat düşürülmeye çalışılıyor. İthalat ile kısa vadede fiyat düşüyor. Fakat, yapılan her ithalat çiftçiyi üretimden uzaklaştırıyor. Tarımsal üretim azalınca fiyat artıyor. Fiyatı düşürmek için yeniden ithalat yapılıyor. İthalat, üretimi daha da azaltıyor. Bu kısırdöngü içerisinde Türkiye dışa bağımlı hale gelince ve üretimi de yeterli olmayınca artık ithalatla da fiyatı kontrol edemez hale geliyor. “Mevsiminde tüket” yalan oldu Bir zamanlar “mevsiminde tüketin” diyenlerin bu önerisi de artık işe yaramıyor.Fiyatı en çok artan ürünlere bakıldığında kış sebzesi ve kış meyvesi kabul edilen ürünler çoğunlukta. Ayrıca serada yetiştirilen ürünlerde de ciddi fiyat artışları var. Çünkü, serada kullanılan malzemeler, girdiler ve en önemlisi enerji maliyetleri inanılmaz seviyede arttı. Gıda fiyatlarındaki artışın temel nedenleri arasında, tarımsal üretimde kullanılan girdi fiyatlarının yüksek olması ve üretim maliyetlerini artırması, iklim değişikliğinin olumsuz etkileri, ithalat baskısı ile çiftçinin üretimden kaçması sayılabilir. Ayrıca dış ticaret politikasındaki istikrarsızlık da fiyatları olumsuz etkiliyor. Rusya’ya ihraç edilen domateslerin kapıda bekletilmesi ve ihracatın sorunlu hale gelmesi Şubat ayında domates fiyatlarını düşürdü. Rusya Federasyonu’nun domates alım kotasını 50 bin ton artırması ile sorun şimdilik çözülmüş görünüyor. Bunun yansıması olarak son günlerde domates fiyatı yeniden artmaya başladı. Önlemler gözden geçirilmeli Gıda enflasyonunun nedenleri ile hükümetin enflasyonu düşürmek için aldığı önlemler örtüşmüyor. Hükümetin gıda enflasyonunu düşürmek için başvurduğu tedbirler arasında; sulama yatırımlarının artırılması var. Fakat kaynak yetersizliği nedeniyle bu yatırımlar yeterince yapılamıyor. Ayrıca enerji maliyetlerinin yüksek olması nedeniyle çiftçi tarlasına gelen suyu kullanmakta zorlanıyor. Sebze-meyve fiyatlarında dönemsel dalgalanmaların önlenmesi amacıyla başlatılan sera yatırımları henüz devreye giremedi. Ayrıca büyük çaplı seralar ürettikleri ürünleri öncelikli olarak ihraç ettikleri için iç piyasada fiyatların düşmesine istenilen katkı sağlanamıyor. Hal Yasası ile ilgili değişiklikler günlerce tartışıldı. Fakat somut adım atılamadı. Geçmişte yapılan değişikliklerin de fiyatların düşmesine etkisinin olmadığı biliniyor. Perakendeciliği düzenleyen yasal düzenlemelerin yapılamaması, market zincirlerinin fiyatları istedikleri gibi belirlemeleri üreticinin ucuza sattığı ürünün tüketiciye pahalıya satılmasına neden oluyor. Bunu önleyici hiç bir önlem alınmıyor. Özetle, gıda enflasyonunu önlemeye yönelik tedbirlerin hepsi fiyat odaklı.Bu nedenle başarı şansı yok. Üretici fiyatlarını baskılamaya yönelik tedbirler yerine üretimi planlayan ve artıran önlemler alınmalı. İşin kaynağına inilmeli. İşin kaynağında, tarlada,üretim noktasında yangın var. Yüksek girdi fiyatları nedeniyle üretici üretim yapamıyor. Üretimden kaçıyor. Bu kaçışı durdurmak ve üretimi artırmak gerekiyor. İthalata dayalı politikadan, üretim odaklı politikaya geçmek gerekiyor. Fiyat odaklı politika ile tarladaki yangının mutfağa girmesi önlenemez.
basindan_tarih: 
05 Mar 2020

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

İdlib’de yaşananları herkes anlattı.   Herkesten dinlediniz, ancak Amerikalılar’dan dinlemedeniz. Halbuki, üst düzey bir Amerikan yetkili, 14 Şubat’ta her şeyi anlatmış. Açıklamalar ABD Dışişleri Bakanlığı resmi sitesinde. Almanya’nın Münih kentinde, Amerikan Dışişleri Bakanlığında ismi açıklanmayan üst düzey bir yetkili bilgilendirme toplantısı yapıyor. İdlib gündeminin yavaş yavaş ısındığı dönemler. Birkaç gün öncesinde 5 şehit vermişiz. ***   Şimdi burada yazdıklarıma dikkat edin. Bunlar benim görüşlerim değil. Amerikalı üst düzey yetkili açık açık anlatmış. Bakın neler konuşulmuş! *** MÜLTECİLERİN AVRUPA’YA AKIN EDECEĞİNİ 14 ŞUBAT’TA SÖYLEMİŞ Bilgilendirme toplantısı, toplantı yöneticisinin sorusuyla başlıyor: “Bir temel oluşturacağız, hangi konuyla başlamak istersiniz?” Üst düzey yönetici çizgiyi belirliyor: “İdlib.” İsmi açıklanmayan üst düzey yetkili diyor ki: “Türkiye sınırlarına 3 milyon kişi akın edecek ve bir insanlık dramı daha yaşayacağız. Türkiye zaten hâlihazırda 3 buçuk milyona ev sahipliği yapıyor, bir o kadarını daha karşılayamaz. Bu yüzden o mülteciler Avrupa’ya akın edecek.” İlginç değil mi? O tarihte Ankara karar almış değil, Avrupa kapıları kapalı… Hatta Türkiye çok sıkı sınır kontrolü yapıyor, denizde kuş uçurtmuyor ama bu üst düzey yetkili, bu mültecilerin Avrupa’ya akın edeceğini söylüyor. Ve ekliyor: “Bu Suriye’deki savaş boyunca gördüğümüz en büyük göç hareketi.” ‘TÜRKLER İLE BERABER ÇALIŞIYORUZ’ Ve bakın şu çarpıcı ifadeyi kullanıyor: “Dünyanın kalan ülkelerinin Birleşmiş Milletlerin 2254 sayılı Suriye’de ateşkesin uygulanması ile ilgili alınan kararın özellikle İdlib’den başlayarak kimler tarafından uygulanacak diye görmek adına Türkler adına beraber çalışmaktayız. İdlib bu noktada çok kritik bir öneme sahiptir.” Cümle açık… ABD ile Türkiye İdlib’de birlikte çalışıyor. *** Devam edelim… Konu Kasım Süleymani’nin öldürülmesine geliyor. Üst düzey Amerikalı yetkili, Süleymani’nin Suriye’nin siyasi birliğini sağlamaya çalıştığını açıklıyor ve ekliyor: “Evet, onun ölmesi bizlerin Suriye’deki politikalarını olumlu bir şekilde etkiledi.” Yani ABD, Suriye’nin siyasi birliğini istemiyor. *** ‘BUNU BİLDİRME SAKIN!’ Ardından bir başka üst düzey yönetici bir soru soruyor: “Moskova’ya İdlib’de baskı yapabilir misiniz?” Bakın, buraya dikkat! Cevabı şöyle veriyor Amerikalı: “Evet. Öncelikle Bakanın, benim ve umarım Beyaz Saray’ın da yapacağı gibi Türkiye’yi desteklemeliyiz, ancak destek verilinceye kadar bunu bildirme sakın!” Yetkili ardından Türkiye’ye uygulanan ekonomik baskıyı ve Ekim 2019’da imzalanan mutabakatı hatırlatıyor. Anlaşmayla ilgili, “Bu bize büyük güç sağlıyor” ifadesini kullanıyor. Durun daha çok şaşıracaksınız! ‘KUZEYDOĞUDAKİ REJİM…’ Diyor ki yetkili: “Avrupa Birliği tam olarak tarih vermesem de Esad rejimine karşı yakında daha ciddi adımlar atacak. Bizce önemli olan bu. IŞİD’e karşı yürüttüğümüz savaş, kuzeydoğudaki rejimi ayakta tutma çabamızı, çünkü hem Ruslar tarafından hem de bize ateş açan Esad birlikleri tarafından kesintiye uğrarsak, IŞİD’e karşı savaşı yürütemeyiz.” Yani, AB’nin adım atacağının sinyalini dün Angela Merkel vermeseydi, bu söz havada kalabilirdi ama şimdi yerli yerine oturuyor. Ancak asıl burada önemli olan cümle hemen aşağıdaki… “Kuzeydoğudaki rejimi ayakta tutma çabamızı yürütemeyiz.” Yani, PKK/PYD yönetimini ayakta tutamazlar… Bu yönetimin ayakta tutulması için Rusya ve Esad birliklerinin kesintiye uğraması lazım! ‘RUSLARLA ANLAŞACAĞIMIZ BİR ORTAM…’ Amerikalılar çok açık sözlü. Yıllarca ne yaptıklarını ve ne yapacaklarını hep söylediler. Yine söylüyor Amerikalı yetkili, diyor ki: “Ruslarla anlaşacağımız bir ortam hazırlamak için yapıyoruz bunları. Ancak Ruslar şu anca kelimenin tam anlamıyla bir askeri çözüme itiyor bizleri. Sadece İdlib değil, BM’nin bu insani göçlerin yenilenmesinde neler yaptıklarına bakın.” Söze gerek var mı? Bugün sahada savaşan kim? Bakın yetkili şöyle devam ediyor: “Dediğim gibi (Rusya) kuzeydoğuda (PYD bölgesinde) bize baskı yapıyorlar ve biz de onlara karşılığını veriyoruz.” *** İŞTE SURİYE HARİTASI! Sonra bir sual daha geliyor… Soru: “Türk yetkililerle bu kadar insanın gelmesiyle alakalı konuştunuz mu?” Üst Düzey Yönetici: “Elbette.” Soru: “Ne diyorlar?” Üst Düzey Yönetici: “Bütün bu insanları bölgelerinde tutamayacaklarını ve Avrupa’nın bazılarını himaye etmesi gerektiğinin altını çizdiler.” Soru: “Sizce süreç daha da karmaşık hale gelmiyor mu?” Üst Düzey Yönetici: “Evet son adıma daha gelmedik işte benim haritam. Fotoğrafını çekemezsiniz ama işte benim Suriye haritam. Bej olan kısım Suriyelilerin olduğu yer ve IŞİD’e ait bir renk yok artık. Bu bölgelerin hepsi bizler, Türkler veya müttefiklerimiz tarafından kontrol ediliyor. Ve Esad oraların hepsini geri alacak bir uğraş sergilemiyor, evet bunu oyunun son parçası olarak görmüyorum. Ama umarım eğer Esad ve Rusların, Türk ve Suriyeliler tarafından askeri baskıyla ve bizim ve uluslararası ülkelerin politik ve diplomatik basıkları ve desteğinin birleşimiyle daha da ileri gitmelerine izin verilmezse, bu harita savaşın sonu olacak. Askeri bir zafer hayaliyle bu savaşı bitirme fırsatını sonlandırma şansımız var. Bakalım işe yarayacak mı? Bu yüzden Suriye’den daha karışık bir şey göremiyorum.” Yani… Harita hazır. Türkler ve Suriyeliler (ÖSO ya da SMO) Rusya ve Esad’a karşı askeri baskı yapacak, Batılılar da diplomatik baskı yapacaklar ve bu iki ülke durdurulacak. Eeee.. Sonra? Askeri bir zaferle savaş sonlandırılacak! Türklerin kontrol ettiği bölge, Amerikalıların kontrol ettiği bölge ve ülkenin kuzeydoğusunda oluşturulacak PYD’nin kontrol ettiği bölge… Hepsi müttefik olacak. Bir daha diyorum… Bunlar benim görüşlerim değil, vallaha ben Amerikalıların yalancısıyım!

Sayfalar