Basından

basindan_tarih: 
13 Eyl 2019

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Fındıkta fiyat spekülasyonu ile kaybeden yine üretici oldu Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından 26 Temmuz’da kilo başına 17 lira olarak açıklanan kabuklu fındık alım fiyatı, piyasada yapılan spekülatif söylemlerle 13.5 liraya kadar düştü. Toprak Mahsulleri Ofisi’nin üreticiye 11.2 milyon lira ödeme yapması ile fiyat 14 liraya çıktı. Geçen yıl olduğu gibi bu yıl da Toprak Mahsulleri Ofisi’nin fındık alım fiyatı Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından açıklandı. Geçen yıl 27 Ekim’de 2018 ürünü kabuklu fındık fiyatı Giresun kalite için kilo başına 14 lira 50 kuruş, Levant kalite fındığın kilosu 14 lira, sivri ve diğer fındıkların kilosu ise 13 lira olarak açıklandı. Toprak Mahsulleri Ofisi 1 Kasım itibariyle alımlara başladı. Fiyat geç açıklanınca tüccar piyasada istediği gibi at koşturdu. Bu yıl fındık hasadı başlamadan önce 26 Temmuz 2019 günü Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından fındık alım fiyatı Giresun Kalite fındık için kilo başına 17 lira, Levant fındık için 16.5 lira,sivri ve diğer fındıklar için kilo başına 15 lira 50 kuruş olarak açıklandı. Açıklanan fiyat üreticiler tarafından büyük oranda benimsendi. En azından çok büyük itirazlar gelmedi. Fakat, tüccar bu fiyattan pek memnun kalmadı. Onların beklediği fiyat 15 liranın altıydı. Ferrero’nun alım fiyatı 15.75 Fındıkta en büyük alıcı konumundaki Ferrero, 2019 ürünü fındık alım fiyatını kilo başına 15 lira 75 kuruş olarak açıkladı. Toprak Mahsulleri Ofisi’nin fiyatı hasattan önce ve 17 lira olarak açıklaması Ferrero’nun fiyatını yükseltti. Toprak Mahsulleri Ofisi hazırlıklarını yaptı, alım kriterlerini belirledi ve 21 Ağustos itibariyle fındık alımına başladı. Alımlar devam ederken bazı tüccarlar fiyatı düşürmek için spekülatif haberler yaymaya başladı. Toprak Mahsulleri Ofisi’nin ödeme yapmadığını, alım noktalarında fındığın geri çevrildiği, yeterli deposu olmadığı gibi gerçeği yansıtmayan spekülatif söylemlerle kabuklu fındığın fiyatı 13.5 liraya kadar düşürüldü. Fındığını ucuza satmak zorunda kalan üretici zarar etti. Toprak Mahsulleri Ofisi’nin 4 Eylül’de açıklama yapması ve aldığı fındığın bedeli olarak 11 milyon 200 bin lira ödeme yapması ile fiyat 50 kuruş artışla 14 liraya çıktı. TMO’nun depo ve para sorunu yok Fındık fiyatlarındaki gelişmeleri Toprak Mahsulleri Ofisi Genel Müdürü Ahmet Güldal ile konuştuk. Fındık üretim bölgesinden yeni dönen Ahmet Güldal, fındıkta vatandaşın kafası karıştırılarak fiyatın düşürülmeye çalışıldığını belirterek buna izin vermeyeceklerini söyledi. Toprak Mahsulleri Ofisi’nin depo ve para sorunu olmadığını belirten Ahmet Güldal şu bilgileri verdi:”Bu göreve geldiğimizden bu yana alacağımız ürünlerin alım fiyatını hasattan en az 15 gün açıklayacağımızı söyledik. Bu yıl fındıkta da bunu yaptık. Sayın Cumhurbaşkanımız hasattan 15 gün önce fındık alım fiyatlarını açıkladı. Biz de hazırlıklarımızı yaparak 21 Ağustos’ta piyasaya güçlü bir şekilde girdik.Son günlerde birileri fiyat düşürmek için vatandaşın kafasını karıştırıyor. Toprak Mahsulleri Ofisi’nin ödeme yapmayacağı, kaynağının olmadığı ve fındığı koyacak depolarının olmadığı yalanını yaymaya çalışıyorlar. Bunların tamamı yalan ve spekülatif amaçlı söylemler. Bizim yeterli depomuz da var,paramız da var. Şu anda hazır 200 bin ton kapasiteli depomuz var. Ayrıca fındık üretim bölgesine yakın 250 bin ton ilave depo kapasitemiz var. Fındığını bize verenlere 11 milyon 200 bin lira ödeme yaptık. Ödemelerimiz devam edecek. Fındık alımı için hiç bir kaynak sorunumuz yok.Vatandaşlarımız bu yalanlara inanmasın, ucuza fındık satmasın. Fındığını bize getirsin.” Ofis, 61 noktada alımlara devam ediyor Fiyatı düşürmeye yönelik spekülatif haberlere itibar edilmemesi gerektiğini anlatan Güldal:” Fındıkta referans fiyat cumhurbaşkanımızın açıkladığı fiyattır. Bazı borsalar 15 lira diye halkın göreceği şekilde ışıklı tabela yaptı. Piyasada, TMO’nun parası yok,deposu yok,gelen fındığı geri çeviriyor gibi spekülatif haberlere kimse itibar etmesin. Toprak Mahsulleri Ofisi ilk kez fındık almıyor. Tam 7 sezon fındık aldı. Bu sezon en organize ve en büyük deneyimle piyasada. Şu anda 34 ekibimiz sahada ve 61 noktada alım yapıyoruz. Başlangıçta rutubetten dolayı alınmayan az miktarda fındık vardı. Ama şu anda bu sorun da çözüldü. Randevu alarak fındık getiren üreticilerimizden fındığını alıyoruz. Batı Karadeniz’de fındık için randevu alan üreticilerin yüzde 99’u fındığını getiriyor. Fakat, Doğu Karadeniz’de randevu alanların yüzde 60- 70’i fındık getiriyor. Fındık getirmeyecek üreticilerimiz randevu almasınlar. Çünkü diğer üreticilere haksızlık oluyor.” dedi. Kota uygulanmıyor Fındık alımında kota uygulandığı yönündeki iddiaların da doğru olmadığını vurgulayan TMO Genel Müdürü Ahmet Güldal şöyle devam etti:” Fındık alırken rekolte tahmini ve ortalama verimi dikkate alıyoruz. Buradaki amacımız fındığına bakan.verimi yüksek üreticilerin daha çok ürün satmasını sağlamak ve aracıları devreden çıkararak doğrudan üreticiden ürün almaktır. Bunun için, tarım il müdürlükleri,araştırma enstitüsü,ziraat odaları,ihracatçılar birliği,borsalar ve TMO’nun da içinde yer aldığı fındık rekolte tespit komisyonu raporlarını dikkate alıyoruz.Bu raporun altında herkesin imzası var. Buna göre örneğin Giresun merkezde ortalama verim dekara 55 kilo,Ordu Ünye’de 103 kilo,Sakarya Karasu’da 130 kilo,Samsun Bafra’da 133 kilo,Düzce merkezde 121 kilo. Bunun üzerinde yüzde 15-18 artırarak üreticiden fındık alıyoruz. Bunu yapmazsak tüccar çiftçiden fındığı alıyor,Çiftçi Kayıt Sistemi evraklarını alıyor ve TMO’ya fındık satıyor. Yani aracılar devreye giriyor. Bunu kota uyguluyor diye söylemek insafsızlıktır.” Randıman beklenenden yüksek Fındıkta randımanın beklenenden yüksek olduğunu bu nedenle Toprak Mahsulleri Ofisi’ne fındık teslim eden üreticilerin kilo başına 18 liraya kadar fiyat satabildiğini anlatan Güldal, haftanın 6 günü alım yaptıklarını ve randevu verilen üreticinin fındığının tümünü almak için gece yarılarına kadar ekiplerin çalıştığını söyledi. Güldal, üreticilere gerçekleri anlatmak için en az 5 bin afiş bastırarak üretim bölgelerinde köy kahvelerine asacaklarını sözlerine ekledi. İhracatçılar da tepkili: “Manavların,tüccarın oyuncağı olduk” İstanbul Fındık ve Mamulleri İhracatçılar Birliği Başkanı Ali haydar Gören, Toprak Mahsulleri Ofisi’nin verilen görevi en iyi şekilde yapmaya çalıştığını belirterek üreticinin manava,tüccara fındık vermemesi gerektiğini söyledi. Gören piyasadaki son gelişmeleri şöyle değerlendirdi: ” Ofis kendisine verilen görevi en iyi şekilde yapmaya çalışıyor. Eleştirilebilir. Ödemelerin 20 günde değil,daha erken yapılması gerektiği söylenebilir. Fakat, siyasilerin “randevu vermiyor” gibi söylemleri üreticiyi yanlış yönlendiriyor ve üreticiye zarar veriyor. Üreticinin de artık uyanması lazım. Bir masa bir kasa yılbaşından başlayarak üreticiyi borçlandıran ve sonra da elindeki fındığı ucuza alan tüccara karşı uyanık olmalı.Bunlar tüccar değil,tefeci. Maliyenin bunları denetlemesi gerekir.Ben artık manavdan,tüccardan fındık almıyorum. Doğrudan fabrikadan alıp ihraç ediyorum. Çünkü ihracatçı manavın oyuncağı yapıldı.Adamlar oturduğu yerden üreticiden de ihracatçıdan da daha çok kazanıyor. Biz milyonlarca lira yatırım yapıyoruz, üretici bir yıl emek veriyor,manav ve tüccar hiç bir şey yapmadan daha çok kazanıyor. Bu sistemin değişmesi lazım.” TMO’nun kabuklu fındık alım fiyat Kg/TL YIL Giresun Kalite Levant 2017 10.50 10.00 2018 14.50 14.00 2019 17.00 16.50
basindan_tarih: 
05 Eyl 2019

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Suriye’den yine göç dalgası; yüz binler Türkiye’ye doğru yürüyüşe geçmiş, bir kısmı da bize küfrederek.. Durdurmaya çalışıyormuşuz. Ve tabii suçladığımız Şam! Halbuki Şam topraklarını, ülkesini, kentlerini, İdlib eyaletini kurtarmaya çalışmasa, köktenci teröristleri kovalamasa göç olmayacak; ama İdlib eyaleti, Şam ve Esad karşıtı cihatçıların yönetiminde Suriye’den kopartılmış kalacak. Ne kadar uzun “çatışmasızlık ortamı” sürerse, o kadar Suriye’nin daha kesin parçalanması gerçekleşecek. Hesaplar bunun üzerinde... Peki Şam savaşmasa ülkesini istilalardan nasıl kurtaracak? Taksim’deki anıtın anlamı Bir ülke düşünün, parçalanması için emperyalistler saldırıyor. Oraya baktığımda adeta milli kurtuluş savaşı veren tanıdık “bir ülke” gözümün önünde canlanıyor. Bu size bir şeyler anımsatıyor mu? Bizim geçmişimizle ilgili? İrili ufaklı bir dizi isyancı, hilafetçi, etnikçi ve tabii ki emperyalist işgalci ülkenin üzerine çökmüş.. Şurası senin, burası benim aralarında paylaşmaya çalışıyorlar ve 3-4 yıl süren bir savaş ve ulusal kurtuluş! Ve bu Kurtuluş Savaşı’nın başarıya ulaşması için o zaman Ekim Devrimi’yle yönetime gelen Bolşeviklerin, Lenin’in desteği büyük. Para, silah ve askeri düşünce desteği dahil. Bu işbirliğinin anıtsal vefası, Taksim’deki Cumhuriyet Anıtı’na heykel olarak kazınmıştır. Anıt 1928’de bugünkü yerine konmuştur. (Anıtı gözden kaçırmak ve büyüklüğünü küçültmek için bu iktidarın çabalarını unutmayalım!) Anıtta iki de Rus generali Mustafa Kemal’in hemen yanındadır: Büyük Rus komutanı General Mihael Vasiliyeviç Frunse ve General Kliment Voroşilov. Rusya o zamanki savaş tarihinin en büyüklerinden... Suriye’ye kurtuluş desteği Şu an bir dejavu-bir aydınlanma yaşıyor musunuz? Ruslar bu kez Suriye’nin “Kurtuluş Savaşı”na, sahada fiilen destek veriyor. Hayır, ne Rusya’nın Sovyet geçmişini tartışıyorum ne de başka bir şeyi. Sadece salt iki olay anımsatıyorum. Düz bir gerçek! Bir aydınlanma daha: 1920’lerde Rusya ve Türkiye, Batı emperyalist sömürgeci saldırısıyla karşı karşıyaydı... Rusya hep Avrupalıların saldırısına uğradı.. Napolyon’dan tutun Hitler’e kadar.. İkinci Dünya Savaşı’nın Rusya’ya bedeli tarihin en ağır faturalarından birini oluşturur; insan, kent, istila, büyük trajediler, büyük maddi kayıp... Soğuk Savaş, “kapitalizm-sosyalizm” savaş etiketi altında, yine Rusya- Batı arasında sürdü. Türkiye, savaşın aleti yapıldı Ve Türkiye bu savaşın en büyük aletlerinden biri yapıldı, NATO üyeliğiyle.. Bunun bedelini biz ülkemizi Batı’ya peşkeş çekerek ödedik; insan yaratıcı, üretici yeteneğimizi de devrettik. Bugün demokrasiye geçemediysek henüz, NATO’nun ülkemizdeki on yıllarca süren askeri yönetiminin sonucudur. Kendine don biçemeyen-seçemeyen bir ülkeye hâlâ Batılı emperyalistler “ılımlı İslam” elbisesi giydiriyor ve iktidara getirebiliyor. Başımıza ne geldiyse, adam gibi kendi ayakları üzerinde duramamaktan, dışarıya yamanmaktan, onların işbirlikçilerinden geldi. Ertuğrul Özkök askerin sır odasına girip F-35’lerin Rus Su-47’lerden ne kadar üstün olduğuna yönelik raporları okuyor. Alt metninde, ne pahasına olursa olsun bedelini ülkece ödeyip F-35’leri alalım düşüncesi yatıyor. Bu hikâyeyi çok iyi biliyoruz. Bugün de Batı-Rusya sürekli karşı karşıya. Sanki hiç bitmeyecek tarihsel bir süreç.. *** Türkiye, Kurtuluş Savaşı veren bir ülke olarak, Kurtuluş Savaşı veren Suriye’ye destek vermelidir. Yoksa kendi tarihine ihanet eder.. Yoksa ediyor muyuz?!
basindan_tarih: 
30 Ağu 2019

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

İdlib sorununun kritik bir evreye geldiği süreçte Erdoğan’ın Putin tarafından günübirlik Moskova’ya davet edilmesi, Rusya açısından iki nedenle önemliydi: 1. Sorun kangrenleşmeden ve Astana Formatı’na zarar vermeden çözülmeliydi. 2. Türkiye ile güvenli bölge anlaşması yapan ABD’ye koza dönüşmeden ele alınmalıydı. Moskova’nın bu hedefleri açısından bakıldığında, görüşme soruna “kesin” bir çözüm getirmese de iki önemli “getirisi” oldu: 1. Ankara ve Moskova, işbirliği konusunda “ortak zemin” hedefini sürdürecek. 2. Ankara ve Moskova, İdlib konusunda pozisyonlarını koruyarak ortak bir noktaya ilerleyecek. Şoygu: Alınacak tedbirler bildirildi MAKS-2019 Uluslararası Havacılık Fuarı vesilesiyle Erdoğan ile Putin’in Moskova’da buluşması, uçak ve helikopter satışından ortak parayla ticarete, Rus turistlerin güvenliğinden enerji konusuna kadar pek çok konuya sahne oldu. Ancak esas konu, elbette İdlib sorunuydu! Nitekim bunun böyle olduğunu, görüşmenin sonucunu şu sözlerle özetleyen Rusya Savunma Bakanı Sergey Şoygu da belirtti: “Bugün tek bir gerilimi azaltma bölgesi kaldı. Bu bölge çalışıyor ama görüşüme göre gergin, sıkıntılı, karmaşık çalışıyor. Ortak devriye faaliyeti yapılıyor, gerilimi azaltma bölgesi içinde Türk devriyeler dışında bizim devriyelerimiz de geziyor. Ama bu gerilimi azaltma bölgesinin güney kısmından sürekli saldırılar olduğunu görmezden gelemezdik, bu yüzden hangi tedbirleri aldığımız ve almaya devam edeceğimiz konusunda Türk meslektaşlarımıza bilgi verdik.” Şoygu’nun mesajı çok yönlüydü: Birincisi, İdlib’in Suriye’nin egemenliğine henüz geçmeyen son gerilimi azaltma bölgesi olduğunu belirtiyordu. İkincisi, bu bölgenin sorumlusu olan Türkiye’nin yapılması gerekenleri yapmadığına dikkat çekiyordu. Üçüncüsü Türkiye’nin sorumluluğu olan bölgeden sürekli terörist saldırı düzenlendiği vurgulanıyordu. Dördüncüsü Putin-Erdoğan buluşmasında bunun değişmesi için birtakım adımlar atılacağının Ankara’ya iletildiğinin altı çiziliyordu. Evet, Moskova’nın verdiği en önemli mesaj buydu: Durum bu şekilde devam etmeyecek ve birtakım adımlar atılacaktı! Gelelim ortak basın toplantında tarafların sorulara verdiği yanıtlarda ortaya çıkan mesajlara ve bu mesajların anlamına... Putin: İdlib’de ek tedbirler alınacak Erdoğan: “Rejimin terörizmle mücadele bahanesiyle sivillere karadan ve havadan ölüm yağdırması kabul edilemez. Soçi Mutabakatı ile üzerimize düşen sorumlulukları ancak rejimin saldırılarına son verilmesiyle yerine getirebiliriz.” Anlamı: Ankara, aslında Soçi Mutabakatı’nın gereğini yapmadığını belirtmiş oluyor. Diğer yandan Ankara, Suriye ordusunun kendi topraklarına egemen olma çabasını ve terörle mücadelesini maalesef hâlâ “rejim saldırısı” olarak değerlendirmeye devam ediyor. Putin: “İdlib gerilimi azaltma bölgesinin teröristlerin sığınma bölgesi olmaması ve teröristler tarafından yeni saldırılar düzenleyecek bir platform olarak kullanılmaması gerektiğine inanıyoruz. Bu bağlamda Erdoğan’la İdlib’deki terör yuvalarının etkisiz hale getirilmesi ve bölgedeki ve sonrasında Suriye’deki durumun normalleşmesi için ek önlemler alınmasını kararlaştırdık.” Anlamı: Moskova, İdlib’in teröristlerin sığınma bölgesi olmaktan çıkarılması için Ankara’dan bazı adımlar atmasını istedi. Şoygu’nun da belirttiği bu ek tedbirlerin ne olduğunu uygulamada göreceğiz. Askeri işbirliğini derinleştirme arzusu Putin: “Erdoğan’la Suriye Anayasa Komitesi konusunu da ele aldık ve komitenin en kısa sürede Cenevre’de çalışmalarına başlamasını umuyoruz.” Anlamı: Suriye Anayasası’nın Cenevre’de “çalışılacak” olması, her halükârda sorunlu bir yöntem olarak duruyor... Putin: “Türkiye’nin güney sınırlarında bir güvenli bölge oluşturması, Suriye’nin toprak bütünlüğü açısından önemli bir adım.” Anlamı: Moskova açısından her konu, Suriye’nin toprak bütünlüğüne endekslidir. Putin: “Türk pilotların Su-30SM avcı uçaklarıyla uçmalarını organize etmeye de hazırım. Hafif helikopterleri olumlu buldular. Tıbbi amaçlarla kullanılabilir. Sadece askeri alandaki işbirliğinden bahsetmedik. Su-35 konusunda ortak çalışma yürütülebilir. Su-57 uçağı üzerine de işbirliği yapabiliriz. Ortak üretim için de potansiyelimiz var.” Anlamı: Moskova, Ankara ile askeri ilişkileri derinleştirmek istiyor ve bunun için de teknoloji transferi ve ortak üretimi de içerecek esnekliği kabul ediyor. Sahada ‘çözüm’ zorlanacak Sonuç: İdlib sorununa kangrenleşmeden müdahale edilmesi Astana Formatı’nın geleceği açısından çok önemliydi. Kuşkusuz Suriye’nin kendi toprağı olan İdlib’de egemen olması, herkes için gerçekte en yararlı çözümdür. Moskova’nın mesajlarından anlaşılan, önümüzdeki dönemin, işte o çözümün kabulünün zorlanacağı bir süreç olacağıdır.
basindan_tarih: 
22 Ağu 2019

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

8 Ağustos’ta meydana gelen nükleer kazayla ilgili olarak Rusya Savunma Bakanlığının 9 Ağustos’ta yaptığı ilk açıklamasında yalnızca bakanlığa ait bir tesiste deney sırasında patlama yaşandığı ve 5 Rosatom teknisyeninin hayatını kaybettiği duyuruluyordu.   İlkin, Arhangelsk’in Severodvinsk ilçesine bağlı Nyonoks köyündeki kazayla başlayalım. 8 Ağustos’ta meydana gelen kaza çokça konuşuldu ve elbette bizde de, Batı medyasının yönlendirmesiyle “yeni Çernobil mi?” başlığı altında yazılıp çizildi.  Patlamanın görüntüleri, büyüklüğüne de tanıklık ediyor: gerçekten ürkütücü bir kaza bu, dolayısıyla “ne oldu?” veya “gerçekten tarafların dediği mi oldu?” sorularını hak ediyor. Patlamanın Savunma Bakanlığına ait bir tesiste meydana gelmiş olması, hemen herkesin kafasında, “acaba bir şeyler gizleniyor mu?” sorusunu uyandırmış olmalı; bu yüzden muhalif yayınlara bakmak daha anlamlı olabilir. Aşağıdaki özet, esas olarak bu yayınlardan (başta da Eho Moskvı ve Novaya Gazeta’dan) derlenmiştir. Kaza 8 Ağustos’ta meydana geldi. Savunma Bakanlığının 9 Ağustos’ta yaptığı ilk açıklamasında hemen hiçbir ayrıntı bulunmuyordu; yalnız bakanlığa ait bir tesiste deney sırasında patlama yaşandığı ve 5 Rosatom teknisyeninin hayatını kaybettiği duyuruluyordu.  Bakanlık açıklamasında bir roket denemesi yapıldığından söz ediliyor; ancak hangi roket olduğu da bildirilmiyordu. ABD’nin istihbarat faaliyetinin kapsamını göstermesi bakımından şu bilgi yararlı olabilir: İlk gün, kazaya sebep olan roket sisteminin (Rusya tarafından gayiresmi olarak) Zirkon (3M22) olarak gösterilmesine rağmen ABD, yene 9 Ağustos’ta, bunun Burevestnik (Albatros; NATO envanterinde SSC-X-P) olabileceğini bildirdi ve uydu fotoğraflarıyla da bunu destekledi. Bu fotoğraflarda, denemenin yapıldığı yer de kesin olarak gösteriliyordu. Zirkon mu, Burevestnik mi sorusu önemli; şundan ötürü: Düşman gemilerine karşı geliştirilen Zirkon, itici jet motorlarıyla fırlatılıyor; ancak Burevestnik, itici nükleer yakıt motorlarıyla fırlatılıyor. Bu durumda kazayı bir nükleer kaza olarak nitelemek mümkün; ancak büyüklüğünü tartışmak gerekir. Rosatom’un 10 Ağustos’ta yaptığı açıklama, bu ikinci varsayımı doğrular nitelikteydi. Açıklamanın en önemli cümlesi, kazanın, radyoizotop kaynakların sıvı yakıt beslemesiyle ilişkili bir çalışma sırasında meydana geldiği şeklindeydi.  Bu ne demek? Şu: roket, nükleer iticilerle, başka bir deyişle küçük çaplı bir reaktörle uçuyor. Yani Rosatom, fiilen, hem de kazanın üzerinden sadece 36 saat geçmişken, nükleer boyutu da bulunan bir kaza olduğunu açıklıyordu. Ertesi gün Rusya Federal Nükleer Merkezi de “askeri amaçla kullanılan küçük bir nükleer reaktörde” patlama meydana geldiğini, “kısa süreli bir radyoaktif yayılma” olduğunu, bu yayılmanın kaza yerinden 30 kilometre uzaktaki Severodvinsk’te radyasyon seviyesini normalin iki katına çıkardığını bildirdi. Bütün bunlar, pek görülmemiş şeyler; askeri bir kazanın nükleer boyutu da bulunduğunun itiraf edildiğine ben şimdiye kadar tanık olmadım. Hatta bu tür kazalar genellikle sürekli bir sır perdesi altında bırakılır. ABD, İngiltere ve Fransa gibi “açık demokratik” toplumlarda bu karanlığın örnekleri yaygın. Kaldı ki, Burevestnik’in itici gücünü küçük çaplı bir nükleer reaktörün sağladığı da gizli bir bilgi değildi. Putin geçtiğimiz yılın başlarında yeni silah kapasitesini duyururken sunduğu çizimlerde ve video görüntülerinde bu açıkça görülüyordu. Nitekim, Rusya’da liberal muhalefetin koçbaşı rolünü oynamaya çalışan Novaya Gazeta da bu ilginç duruma dikkat çekti. 10 Ağustos’ta gazetede şöyle deniyordu: “İlginç, Rosatom yalan söylemeye bile kalkmadı.” Aynı yazıda çok ilginç bir cümle daha var. Novaya Gazeta, bütün anti-komünistliğine rağmen şöyle yazıyor: “Nükleer motorlu roket SSCB’de yapılmadı; beyinleri yetmediği için değil, uçan bir Çernobil konseptinin çok tehlikeli olmasından ötürü.” Tekrar edelim. Rosatom’un açıklamasıyla açıkça ortaya konulduğu gibi, bunun bir nükleer kaza, veya en azından nükleer sonuçları da olan bir kaza olduğuna şüphe yok. Bu durumda soru şu olmalı: Bu nükleer kaza, Çernobil ile karşılaştırılabilir mi, veya etkisi ne oldu? Kazadan sonra iki saat süreyle üssün kurulu olduğu bölgede radyasyon oranı normalin 11 katına çıktı. Bu bilgi ilkin belediyenin basın bürosundan duyuruldu ve internet sitesinde de yayınlandı; ancak kısa bir süre sonra siteden çıkartıldı.  Ancak Severodvinsk sakinleri de sosyal medya hesaplarından dozimetrelerinin fotoğraflarını paylaşmakta gecikmediler (herhalde nükleer ölçüm yapmak için dozimetre bulundurmak, normal bir davranış değildir; ilçe sakinlerinin nükleer risklerden haberdar oldukları anlaşılıyor).  Ne var ki bir kez daha, Rosatom’un belediyeden hemen sonra yaptığı açıklama doğrulandı: Rosatom, atmosfere zehirli madde saçılmadığını bildirdi; nitekim Severodvinskliler de birkaç saat sonra dozimetrelerindeki bütün ölçümlerin normale döndüğünü açıkladılar. Belediyenin yaptığı resmi açıklama da bu yöndeydi: radyasyon seviyesi 1.5 saat kadar normalin çok üzerinde seyretmiş, ancak 11.50-12.30 arasında normal seviyeye geri dönmüş, 14.00 itibariyle de kabul edilen maksimum mikrozivert seviyesi olan saatte 0.6’nın da çok altına, 0.11’e düşmüştü. Bu bulgu da Severodvinsk sakinlerinin dozimetreleriyle doğrulandı. (Norveç Nükleer Güvenlik Ajansı, akşam saatlerinde aynı bilgiyi teyit edecekti.) Patlamada 7 Rosatom teknisyeni öldü. Üste bulunan görevlilerin radyasyona maruz kalma ihtimalleri de yüksek; zira bunlar (muhtemelen hepsi) Moskova’da özel bir nükleer tıp merkezinde bakım altına alındılar. 13 Ağustos’ta olay hararetlendi. İki nedenle. Birincisi, köyün tahliyesi gündeme geldi. İkincisi de, Beyaz Saray’dan “olay aslında daha büyük, Rusya olayı gizliyor,” mealinde bir açıklama yapıldı. Birincisine bakalım. Ertesi gün, köyün tahliyesinin aslında tahliye olmadığı anlaşıldı. Savunma Bakanlığı, aynı tesislerde yeni bir deneme daha yapmak istemiş, ama daha sonra bu girişimden vazgeçilmişti. Öyle görülüyor ki ilk patlama gerçekten sınırlı ve tesise bütün olarak zarar da vermemiş. Dahası, köylülerin söylediklerine göre, daha öce de benzer şeyler olmuş; yani riskli denemelerden önce köylüler bilgilendirilip dilerlerse köyden ayrılabilecekleri söylenirmiş. Bunun ne sıklıkla olduğu belirsiz, ancak bilgilendirme yaptıkları anlaşılıyor. İkincisinin nedeni ise malum; bunu bir de Navalnıy-Sobol neoliberal (aslında, Aydın Sezer’in isabetle hatırlattığı gibi, Navalnıy’ın ırkçı açıklamalarını da hiç akıldan çıkarmamak gerek) çevresiyle bağlayıp “totaliter Rusya, çağdaş demir perde, kanlı diktatörlük,” olduğu “kanıtlanacak”. Çernobil faciasının Sovyetler Birliğinin yıkılmasındaki etkisi, pek çok çalışmaya konu olmuştur. Doğrudur da bu; ne var ki bu etki, kitlelerin Sovyet devletine olan güveninin sarsılmasıyla ilişkilidir.  Bugün birçoğu unutulmuş olsa da, 80’li yılların bir dizi felaketi de aynı etkiyi büyütmüştür ve bunlar, bu yüzden, toplum hafızasında derin izler bırakan travmalar haline gelmiştir.   Bir psikolojik travma ancak kabul edildiği takdirde aşılabilir. Bu nedenle benim kişisel kanaatim şudur: Rusya bu tür travmatik olayları gizlemeyecektir. Gizleyemeyeceğinden değil (neticede, Batı’daki örneklerini çokça gördüğümüz gibi, her şey gizlenebilir); halka karşı sorumluluklarını dikkate aldığından da değil (dünyada hemen hiçbir rejimin bunu dikkate aldığını düşünmüyorum) ama tarihi tecrübeleriyle, gizlememesi gerektiğini öğrendiğinden. Bunun bir diğer nedeni, Rusya halkının (sanılanın veya iddia edilenin tersine) açık bir toplum oluşudur. Severodvinsk faciası, hızla ortaya çıkan kamuoyu tepkisi ve öğrenme ihtiyacı, sosyal ağların yoğun bir şekilde kullanılması vb. de hükümeti bu açıklığa zorluyor.   13 Ağustos’ta aslında çok ilginç bir başka olay daha yaşandı; ama o da pek ilgi uyandırmayı başaramadı. Savunma Bakanı Sergey Şoygu’nun uçağı Baltık Denizi üzerinden geçerken NATO F18 uçakları engelleme yapmaya kalktılar. Bunun üzerine Rus uçakları da havalandı ve havada it dalaşı oldu. NATO, dün akşama doğru, uçağın Şoygu’yu taşıdıklarını bilmediklerini; ancak NATO sınırına çok yaklaştığı için engellediklerini açıkladı.  Putin-Lavrov-Şoygu troykasını Rusya’dan iktidarın çelik çekirdeği diye nitelediğimi kimi okurlar hatırlayacaktır; bu nedenle Şoygu’ya yönelik böyle bir girişim, özellikle dikkat çekici.   Patlama anı Patlamanın yaşandığı yer  
basindan_tarih: 
18 Ağu 2019

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Adamın söylediği tek doğru, madenin kaymağını yiyecek, üç beş kuruş da taş öğütmekte, hafriyat yapmakta, dağı altüst etmekte, kazmakta, taşımakta çok usta olan Türklere de çöpçülük işleri karşılığında verecek ve sonra basıp gidecek. Gözümün önünde 1960’larda Almanya’ya giden Türk işçilerinin konumu canlandı. Kendi ülkende süpürücü, temizleyici ağır işçi pozisyonu almak, iktidar ve adamlarına dokunur mu?! Ulan burada da mı yabancı şirketlere uşaklık yapacağız mı diyeceklerdi.. Bir sürü iktidar şirketi hazır hamallığa! Sadece hamallık yaptırmayacaklar.. Aynı zamanda “bizimkilere” 20 ton siyanür ürettirecekler, onları taşıttıracaklar, havuzları hazırlattıracaklar.. Sadece altın değil gümüşleri de ayrıştırtacaklar.. Süreç içinde ortaya çıkacak başka ağır metalleri de.. Yani tüm pis işleri Türklere yaptıracaklar.. Yılda 100 milyon dolar cebe Kendileri de sadece beş yıllık sürecin sonunda 514 bin ons altın ve 3.5 milyon ons gümüşü kasalara doldurup dünya piyasalarına sürecekler. Yanlış hesap yapmadımsa, altının onsu yaklaşık 1500, gümüşün ise 17 küsur dolar. Yani kaba hesapla 850 milyon dolara yakın bir değer.. Tabii bu tahmini olarak ve sanırım milyar doları aşma olasılığı yüksek.. Kasasında Alamos Gold’a ne ne kadar kalır bilmiyorum.. Ama 5 yılın sonunda 500 milyon dolar kalsa, yıl başına 100 milyon dolar eder. Bizim toprağımız, dağlarımız, zenginliğimiz elimizden uçup gidiyor, geride ot bile yetişmeyecek ölü topraklar, rezil edilmiş dağlar kalacak. Ayrıca, 1 gr. altın için 4 ton su kullanılacak, düşünün zehirlenecek suların miktarını.. Kaz Dağları su deposu, bölge halkının yaşam damarı.. Düşük sermaye yüksek gelir Alamos Gold, şirket politikasını kendi internet sitesinde Kirazlı bölümünde açıklıyor: “..düşük sermaye ve üretim giderlerine sahip, ancak getirisi son derece yüksek..” Alamos Gold CEO’su McCluskey adındaki yalancı, tek bir doğru bilgi veriyor: Türkler taş toprak öğütmede, hafriyatta çok usta, yabancı işçi çalıştırmıyoruz.. Bizde bir bakan söylemişti: Bizden sadece ara eleman yetişir.. Tam işbirlikçi kafa böyle düşünür. Alamos’un patronu da öyle düşünüyor, bunu demek istiyor zaten.. CEO, siyasi kışkırtıcılık da yapıyor göstericiler karşısında: “Ben tüm bu saldırının gerçekte, çevreci bir kılıfa sokulmuş, çok derin bir siyasi gündem olduğuna inanıyorum... Kargaşa çıkarma amaçlı siyasi saldırılar”. Yani diyor ki, “Ey iktidar, bu gösteriler ve göstericiler senin düşmanın, Kaz Dağları’nı korumak bahane, amacı seni yıkmak, şunları yok et!” Bunun arkasında söylemek istediği şu da var: Biz işbirliği yaptık, maden ruhsatı falan için durmadan iktidarlarınızı ve çeşitli makamlardaki elemanlarını doyurup durduk. Bizim işbirlikçimizsiniz, şimdi bizi koru.. Adam iktidarı tanıyor, Taksim Gezi Parkı olaylarını ve iktidarın tutumunu öğrenmiş... Bu soytarıya haddini bildirmek gerekir.. Yalanlarının bini bir para “Altı buçuk yıl sonra yeniden ağaçlandırmaya odaklanılacak. Bir 10 yıl ya da biraz daha uzun bir süre sonra da bölge yeniden orman gibi görünecek..” “Siyanür sızıntısı imkânsız” bile diyor.. Utanmaz adam! Çocuk kandırıyor! Kaz Dağları ormanlarına biçtiği değer de 5 milyon dolar.. “Peşin ödedik hükümete, ağaç diksinler diye.. Bunu da takdir etmeniz gerekir”.. Bir yalan da tabii ki kestikleri ağaç sayısında: 15 bin ağaç kesmişler. Oysa ÇED raporunda kesilecek ağaç sayısı 45 bin gözüküyor. Ama hesaplamalara göre gerçek sayı 195 bin! Alamos Gold’un yalanlarının doğrulayıcısı da tüm bu izinleri veren devletin memurları, halkına yalan söylemeyi gelenekselleştirmişler: 15 bin ağaç, diyor.. Hiç olmazsa ÇED raporuna bak ve 45 bin de! Ama işbirlikçilik böyle bir şey, patronunun tüm yalanlarını tekrar etmek zorunda kalırsın! *** Hey McCluskey! Sana bu millet yaptığın harcamaların parasını peşin öder, kuyruğunu toplar, basar gidersin ülkeden!
basindan_tarih: 
16 Ağu 2019

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

AKP ile ABD’nin Suriye’nin kuzeyi için Fırat’ın doğusunda bir “güvenli bölge” uzlaşmasına varması ve bunun için Şanlıurfa’da “Müşterek Harekât Merkezi” kurulmaya başlanması, gerek Türk-Amerikan ilişkileri açısından, gerekse Suriye’de süren savaş açısından yeni bir aşamadır. Türkiye’nin, AKP’ye rağmen, önümüzdeki süreçte bu anlaşmadan dönmesi olasılığına rağmen, “Müşterek Harekât Merkezi” bazı olası sonuçlar ortaya çıkarmıştır: 1. ABD hem PYD’yle hem de AKP’yle çalışacak Suriye’de IŞİD tehdidinin ortaya çıkmasından itibaren AKP’nin ABD’ye yaptığı çağrı özetle şuydu: “PYD/YPG ile değil, benimle çalış.” Oysa ABD’nin IŞİD stratejisinin hedefi, “bölgedeki en yeterli kuvvetlerle IŞİD’i hızla ortadan kaldırmak” değildi! ABD’nin IŞİD stratejisi, IŞİD üzerinden PYD/YPG’yi “meşru” kuvvet yapmak ve oradan hareketle bu örgüte Suriye’nin kuzeyinde bir devletçik kurmaktı. Dolayısıyla ABD’nin o süreçte PYD’ye karşı AKP’yi seçmesi olası değildi. O zamanlar da belirttiğimiz gibi ABD birine stratejik, diğerine taktik araç olarak bakıyordu. AKP ile ABD’nin “güvenli bölge” uzlaşmasına bu perspektiften baktığımızda, ortaya şu tablo çıkmış oluyor: AKP ABD’ye “PYD’yle değil, benimle çalış” diyordu, varılan mutabakat ABD’nin PYD’den vazgeçmeden AKP’yle çalışmasının “taktik aşaması” oldu! 2. Güvenli bölge Suriye’yi böler Derin analizlere gerek yok: “Güvenli bölge” pratikte “ABD Suriye’yi YPG ile değil, TSK+ÖSO ile bölsün” demektir! ABD’nin PYD ile Suriye’nin kuzeyinde “güvenli bölge” kurması ile, AKP’nin ABD ile Suriye’nin kuzeyinde “güvenli bölge” kurması arasında, Suriye’nin parçalanması bakımından bir fark yoktur. Türkiye ve bölge için temel mesele, dün Irak’ın parçalanmamasıydı, bugün de Suriye’nin parçalanmamasıdır. Zira dün Irak’ın parçalanması, bugün de Suriye’nin parçalanması, Türkiye’nin de parçalanabilmesi riskini getirir. ABD’nin stratejik hesaplar yaptığı bölgemiz için denklem basittir: Komşunun toprak bütünlüğü, bizim toprak bütünlüğümüzün garantisidir. 3. AKP bölgesi için PYD bölgesini tanıma AKP’nin Suriye’nin kuzeyinde, belli bir derinlikte ABD’yle “güvenli bölge” kurması, o derinliğin altını da fiilen tanıması demektir. ABD’nin hedefi de budur: AKP’ye Suriye’nin kuzeyinde 15 km. derinliğinde bir bant (tampon, kuşak) hediye ederek, altındaki geniş PYD bölgesini Ankara’da kabul ettirmek! PYD bu nedenle belli bir derinliğe kadar AKP güvenli bölgesini kabul edebileceğini açıklamıştı. 4. ‘Yeni Açılım’ olasılığı AKP’nin ABD’yle “güvenli bölge” uzlaşması, sonuçları itibarıyla PYD bölgesini tanımasını getireceğinden, içeride Kürt politikasında kimi değişikliklere neden olacaktır. Nitekim HDP sözcüsü Kubilay Güney, parti olarak AKP ile ABD arasındaki “güvenli bölge” uzlaşmasını “olumlu bir gelişme olarak” değerlendirdiklerini açıklamıştır. Anlaşma sürecine paralel olarak Öcalan’la yeniden görüşmelere başlanması, Öcalan’a daha 6 Mayıs’ta “PYD Türkiye’nin hassasiyetlerine duyarlı olmalı” mesajı verdirilmesi, “yeni açılım” olasılığına işaret etmektedir. ABD’nin hedefi Ankara’ya PYD bölgesini kabul ettirmek olduğundan, bu kez “yeni açılım”da PYD’nin PKK’den “bağımsızlaştığı” işlenecek, buna paralel olarak da Öcalan’dan PKK’ye “silah bırakma çağrısı” gelebilecektir. ABD’yle değil Suriye’yle ‘müşterek harekât’ Kuşkusuz bu dört sonuç da henüz olasılık boyutundadır. Türkiye’nin bu sonuçları yaşamak yerine önünde bir başka olasılık daha vardır: Türkiye ABD ile değil, Suriye ile “müşterek harekât merkezi” kurmalıdır! Türkler için de, Araplar için de, Kürtler için de, en hayırlı çözüm, Amerikasız çözümdür!
basindan_tarih: 
16 Ağu 2019

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Ukrayna devlet savunma şirketi Ukroboronprom’a bağlı Ukrspetskport şirketi ile Baykar savunma şirketi arasında silah ve hava-uzay teknolojisi alanında ortak şirketin kurulmasını değerlendiren Rus askeri uzman Rojin, iki ülke arasındaki askeri-teknik işbirliğinin Türkiye’yi balistik füze geliştirme alanında ileriye taşıyacağını belirtti. Ukrayna Ulusal Savunma ve Güvenlik Komitesi, devlet savunma şirketi Ukroboronprom’a bağlı Ukrspetskport şirketi ile Baykar savunma şirketi arasında yüksek hassasiyetli silah ve hava-uzay teknolojisi alanını kapsayan ortak şirket kurulduğunu duyurdu.  Rusya Askeri ve Politik Gazetecilik Merkezi’nden Boris Rojin, Sputnik’e açıklamasında hem Türkiye’nin, hem de Ukrayna’nın askeri sanayii sektöründe işbirliğine ilgi duyduğunu belirtti. Türkiye ve Ukrayna’nın en yeni insansız hava araçları (İHA) sistemleri alanındaki işbirliğini yorumlayan Rojin, bu yöndeki ortaklığın Ukraynalı askerler için stratejik önem taşıdığını kaydetti: “Ukrayna’nın bu yöndeki ilgisi anlaşılıyor, zira o modern keşif ve saldırı İHA’ları ile ilgili araştırma ve üretimi tek başına geliştiremez. Ukrayna için bu işbirliği, kara kuvvetlerinin imkânlarını genişletme yöntemidir, zira İHA’ları stratejik düzeyde kullanma gerekliliği ciddi bir şekilde artıyor. Dolayısıyla bu, sanayiin ve bilimsel-teknolojik potansiyelinin zayıflığı nedeniyle Ukrayna için ciddi bir destek.” Türkiye’nin yüksek teknoloji ürünlerinin satış pazarları için rekabet etmeye hazır olduğuna dikkat çeken Rojin, “Bu işbirliği Türkiye için, kendi egemen politikasını sürdürdüğünü, yani ABD’ye ya da Rusya’ya bağlı olmadığını gösterme yöntemidir. S-400 anlaşması ile (Türkiye) ABD’ye Rusya’dan silah sistemlerini almakta özgür olduğunu gösteriyor. Ukrayna ile işbirliği durumundaysa Türkiye, Ukrayna’da kendi çıkarları olduğunu ve egemen bir devlet olarak askeri-ekonomik faaliyetler yürütmek niyetinde olduğunu ortaya koyuyor, kendini ürünlerinin ihraç edilebileceği güçlü bir savunma sanayii olmasını isteyen bir ülke olarak konumlandırıyor. Aynı zamanda yüksek teknoloji ürünlerinin satış pazarları için rekabet etmeye hazır olduğunu gösteriyor. Ürünlere gelince ilk sırada füzeler, İHA, saldırı helikopterleri söz konusu. Ayrıca Türkiye’nin Altay tankının modifikasyonları, daha eski zırhlı araçların güncel sürümleri ile zırhlı araçlarını geliştirmeye çalıştığı da ortada” diye konuştu. Türkiye’nin SSCB döneminden Ukrayna’ya kalan bilimsel birikimlere ve deneyime de ilgi duyabileceğini ifade eden Rojin, daha önce birçok ülkenin Ukrayna savunma sanayiine ve Sovyet savunma sanayii sektöründen kalma füze teknolojilerine ilgi duyduklarını vurguladı: “Elbette ki Türkiye bir şeyler elde etmeye çalışabilir. Türkiye ayrıca işbirliğini genişleterek ya takaslar çerçevesinde, ya da farklı yöntemlerle, kendisini örneğin balistik füzeleri geliştirme alanında ileriye taşıyacak bir takım teknolojilere erişim sağlamayı bekliyor olabilir. O dönemde kalan teknolojilere sahip olan Ukrayna, Türk savunma sanayii sektörünün bilimsel potansiyelinin güçlenmesi açısından da ilgi çekiyor olabilir. Mesele, Ukrayna’nın bunları başka bir şeyin karşılığında mı vereceği, yoksa Türklerin kendileri mi elde etmeye çalışacakları.” Türkiye’nin savunma sanayii sektörünün geliştirilmesi ile ilgili uzun vadeli planları olabileceğini ifade eden uzman, şöyle konuştu: “Türk yetkililer, belli bir teknoloji almak istediği üzerinde odaklanmıyor. Sürekli olarak ortak üretim geliştirmek istediklerini belirtiyorlar. Rusya ile S-400 görüşmelerinden edinilen deneyim, Türkiye’nin teknolojilerin ana paketine değil, en azından bir kısmına erişim istediğini gösteriyor. Teknolojilere gösterilen ilgi ise, Türkiye’nin silah üretiminde diğer ülkelere bağımlı olmak istememesinin bir sonucu. Yani aşamalar halinde göreceli olarak teknolojik bağımsızlık kazanmak istiyor.” Çeviren: E. Kurtuluş
basindan_tarih: 
16 Ağu 2019

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Vahşi kapitalizm ve siyasal İslam işbirliği “altına hücumu” getirdi. Aynen Chaplin’in filminde (Gold Rush) olduğu gibi. Bu sefer vahşi Batı “vahşi Doğu” oldu. Paul Henze’nin vahşi kapitalizme monte edilmiş ılımlı siyasal İslamında olduğu gibi. BOP da zaten “petrole hücum, doğalgaza hücum” için değil mi? Sıra altına hücuma geldi, vahşi Batı “vahşi Ortadoğu” olmuştur. Senaryoyu vahşi kapitalizmin babası ABD yazdı, emperyalizm adına... Bu sefer Kaz Dağları’nı eskiden “vahşi Avrupalıların” saldırdığı ABD’nin batısı gibi görmeye başladılar. Emperyalizm (ve kapitalizm) içerideki ortakları ile birlikte ülkeyi vahşi Batı’ya çevirdiler: FETÖ’leriyle, tarikatlarıyla, cemaatleriyle, işadamları ile hep birlikte... Hangi taşı kaldırsanız altından siyasal İslamcıların yandaş işadamları ve siyasilerinin, vahşi Batı kapitalizmi ile işbirliği çıkıyor: önce yerin üstündekileri özelleştiriyoruz diye “yabancı tekellere” peşkeş çektiler, sonra da cennet vatanın altındakileri yabancılara pazarlayarak cenneti cehenneme çeviriyorlar. Bu dünyadaki cenneti yok ederek “öbür taraftaki” cennetleri kullanarak bunu yapıyorlar üstelik... Karga yavruları, kazlar ve “insanlar”... Geçen günlerde ekranlarda izledim: Anadolu’da köyde bir adam, bahçede bulduğu karga yavrularını anasız kalınca beslemeye başlamış. Minnacık yavrular da 80 kiloluk koca bir insanı anaları sanmışlar. Ona sıkı sıkıya bağlanmışlar, bağımlısı olmuşlar! İlkel toplumlarda da insanları karga yavruları haline getirip beslemeye başlarsanız, “kim olursanız olun size bağımlı hale gelirler”. Hele 4-5 yaşlarında bu işe soyunursanız sonuç kesindir, insanları kolayca “kargalaştırırsınız”, en azından önemli bir bölümünü. Ülkemizde Köy Enstitüleri ile başlattığımız olumlu sürecin bugünkü “eğitimde” ne hale dönüştürüldüğünü gördüğümüzde, “Kaz Dağları’nın neden vahşi kapitalizmin altına hücum vahşeti içine yuvarlandığını anlarız.” Köy Enstitüleri sürseydi yetişenler, “kamunun yararını ve ulusal çıkarlarımızı çok daha iyi anlayacaklardı” ve bunlar başımıza gelmeyecekti. Atatürk Havalimanı ve İstanbul Dünya Ticaret Merkezi (DTM) Atatürk Havalimanı’nın yerine de oteller vs. yapılacakmış. 1979’da İstanbul Dünya Ticaret Merkezi projem Ecevit tarafından onaylanmış ve bakan Teoman Köprülüler tarafından uygulamaya sokulmuştu. Aytekin Kotil zamanında kabul edilen ve daha sonra onaylanan projede şu vardı: 1.5 milyon metrekare alanın yüzde 5’i imara açık, yüksekliği pist düzeyinin altında ve yüzde 95 korumaya alınmış yeşil alan bölgesi. DTM, Yeşilköy Havalimanı ile bütünleşmiş bir projedir. Dünyadaki örneklerinde olduğu gibi, “havalimanı ile birlikte” çalışacaktı, böyle bir ekonomik işlevi vardı. Şimdi Atatürk Havalimanı gidince DTM boşlukta kaldı. Kimse bunu düşünmedi bile! Ve en başta yüzde 95 kesin imara kapalı yeşil alan olarak onaylanan proje tamamen imara açık hale sokuldu. “Altına hücum” hiç aksamadan sürüyor, aynen vahşi Batı’da olduğu gibi: bugünkü mekânı, cennet ülkemiz! Bu köşemde hep yazdım: vahşi kapitalizmin “yeni ılımlı İslam projesi”, vahşi kapitalizm ile işbirliğine sokulmuş siyasal İslam ideolojisi ve uygulamalarıdır. Kaz Dağları katliamı ve diğerleri, bunun sonucudur. Bu yazıyı Gündoğan’da ayakta kalabilmiş 180 yaşında bir zeytin ağacının altında yazıyorum... Ne tezat değil mi?
basindan_tarih: 
16 Ağu 2019

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Dağları,ormanları,ovaları,dereleri olmayan ülke Ülkenin her tarafı adeta işgal altında. Topla tüfekle değil, rantla, para hırsıyla ülkenin dağları yok ediliyor. Ovalarına tohum yerine beton ekiliyor. Termik santral yapılıyor. Dereler,göller kurutuluyor. En verimli tarım toprakları atıklarla,kirletiliyor,yok ediliyor. Kazdağları’ndan Munzur’a, Salda Gölü’nden Alpu Ovası’na,Ege’nin verimli ovalarından Ergene’ye, Karadeniz’e yaşama dair ne varsa rant uğruna yok edilmek isteniyor. İklim değişiyor. Mevsimler değişiyor. Doğal afetler artıyor.İnsanlar,canlılar yaşamını yitiriyor,göç etmek zorunda kalıyor. Tarımsal üretim tehdit altında. İnsanlığın, doğanın, dünyanın geleceği tehlike altında. Dağları,ormanları,ovaları,dereleri,toprakları olmayan ülkenin neyini seveceksiniz? Bu nedenle bugünlerde Türkiye’nin aydınları,sanatçıları,doğa sever insanları, Kazdağları’nda nöbette. Salda Gölü, Munzur Dağları, Anadolu’nun, Trakya’nın verimli toprakları,doğası için ayakta. Edebiyatımızın çınarlarından Yaşar Kemal yıllar yıllar öncesinden uyardı. Manifesto niteliğindeki görüşlerini 4 Mart 2015’te paylaşmıştım. Bir kez daha hatırlamakta yarar var. ***** “Vatanseverlik toprağı,doğayı korumaktır” Edebiyatımızın, gazeteciliğin, ülkenin ve dünyanın en büyük çınarlarından Yaşar Kemal’in yaşama veda etmesi üzerine O’nun pek çok yönü yazıldı.Yaşar Kemal aynı zamanda gerçek bir doğa dostuydu.Toprakların, suların korunması konusundaki duyarlığını tüm eserlerinde, söyleşilerinde, yazılarında görmek mümkün. Yaşar Kemal, toprağın, suyun ve genel olarak doğanın korunmasını sadece yerel veya ulusal düzeyde değil, evrensel olarak ele alıyor. Bunun bir insanlık sorunu olduğunu her fırsatta dile getiriyordu. Doğayı öldürmek “Doğayı öldürmek” başlığıyla 30 Mayıs 1973’te kaleme aldığı yazısı bu konuda bir manifesto niteliğindedir. İşte o yazıdan bazı bölümler: “Toprağı, doğayı öldürmek kolay, yaratmak zordur. Toprağı, doğayı yeniden yaratmaya kalkışanlar bunu biliyorlar. Öldürülmüş doğayı yaratmak için insanüstü umutsuz çabayla çabalamak gerek. Bizim ağaçlandırmadaki uzmanlara bir soralım da görelim bir tek ağacı yeşertmek neye, kaça mal oluyor. Türkiye, sorumsuzluklar ülkesidir. Kafası az gelişmiş aydınlar ülkesidir. Az gelişmişliğin bir yanı düzen sorunu değildir. Bir üst yapı, bir az gelişmiş düşünce sorunudur. Böyle olmasaydı biz de bu çağda doğamızın da kurtulabileceğini sanabilirdik. Bu düzenden bile iyi niyetle doğamızın kurtuluşunu bekleyebilirdik. Yok yok, yani ben can çıkmayınca huy değil de, umut çıkmaz diyen adamım. Onun için bu düzenden bile, bu karmaşadan bile bir umut umuyorum.(…) Türkiye’nin doğasını öldürdüler derken bu gerçektir. Türkiye kalkınıyor derken doğru söylemiyorlar. Kalkınma kılı kılına bir bütündür. Bir ulusun doğası öldürülürken başka bir yönü dirilebilir mi? Türkiye’de erozyon, toprak aşınması bir felaket halinde. Seller,kuraklık bunun sonucu. Daha da artacak. (…) Bu gidişle on, on beş yıl sonra, Türkiye çöl, kayalık kalacak. Görünen köy kılavuz istemez. Bizim derdimiz, düzen değişikliği istememiz, salt düzen için değil, bir yurdun, can damarı kesilmiş bir yurdun toptan kurtuluşu içindir de. Ölmekte, can çekişen bir toprak parçasını diriltmek içindir. Düzen değişikliği bizim için bir ölüm kalım sorunudur. Can çekişmekte olan toprakların üstünde oturanlar, altındaki toprağın öldüğünü görüp oturanlar uzun süre bu can çekişmeye izin veremezler. Türkiye ya ölecek, ya kurtulacak demiyorum. Türkiye kurtulacak.(…) Birleşmiş Milletler savaşların önüne geçmek için büyük çabalar harcıyor. Savaşlardan daha önemli olan, dünya için savaşlardan daha büyük yıkım olan doğanın, toprakların, suların öldürülmesidir. Dünya bir süre sonra insanlara yetmeyecek. Hele Türkiye, yılda bir milyondan fazla artış gösteren insan kalabalığına hiç yetmeyecek. Bu gidiş böyle sürüp gidecek olursa, az süre sonra görün hengameyi. Ölmüş topraklar üstünde işsizler, işsizler… Sinersek, korkarsak, koşullar bize yardım etmedi, yanlış işler yaptık dersek, umutsuzluğa kapılırsak, işte o zaman yanlışın büyüğünü yaparız. Bu memleketi taşı toprağıyla sevmek kolay iş. Ama böylesine belalı bir toprağı, feleğin çemberinden geçmiş, nice belalardan geçmiş bir ulusu sevmek kolay iş değildir. Dünyayı tadına vararak derinlemesine sevmek kolay iş değildir. Onun için tez günde silkinmeli, şu uyuşukluğu üstümüzden atmalıyız. İnsan yenilir, düşmez kalkmaz bir Allah, yenilgimizin üstüne kapanıp kalmamalıyız. Yurdumuzun gerçekleriyle birliksek yaralarımız çabuk kabuk bağlar. Unutmamalıyız ki, en büyük güç, bir ulusun yaşama gücüdür. Bu güçle bir olayın yenilgisi uzun sürmez. Hiçbir güç bir milletin yaşama gücü kadar güçlü değildir.” “Ölmüş toprak diriltilemez” Bu yazıdan tam 30 yıl sonra 2003’te Yeşil Atlas Dergisi Yaşar Kemal ile bir söyleşi yaptı. O söyleşide de vatanseverliği doğayı korumakla özdeşleştiren Yaşar Kemal, şunları söyledi: “Bizim topraklarımız yüzde doksan erozyonda. O bir zamandı diyenler çıkacak. Yüzde yüz demeye dilim varmıyor. Vatanseverliğe gelince, bence başlıca vatanseverlik toprağımızı korumaya çalışmaktır. Vatanlar işgal edilebilir. Bizim vatanımız da işgal edildi, millet el ele verdi kurtulduk. Dünyamızdaki bir çok vatan da işgal edildi, Çin, Hindistan, Rusya,Vietnam, kurtarıldılar. Ama yüz örtüsü bozkır, çöl haline getirilmiş, çürütülmüş, yüzde doksan erozyona uğramış vatan toprakları hiçbir zaman, hiçbir biçimde kurtarılamaz. Yüzde yüz erozyona uğramış bir vatan toprağı hiçbir koşulda kurtulamaz. Kolay kurtarılamaz diyecektim, vazgeçtim. Ölmüş bir toprak diriltilemez. Elimizde bir yeşil yaprak, bir yeşil çimen, bir tek ağaç kalmışsa bile, onu ne pahasına olursa olsun korumak… İşte gerçek vatanseverlik budur.” Saygıyla ve özlemle andığımız Yaşar Kemal’in doğa, çevre, tarım, toprak, su, konusundaki her yazısı, her sözcüğü yıllar öncesinden bizi göreve çağırıyor. Doğayı, toprağı korumak O’nun bize en önemli vasiyetidir. O zaman yaşam için, doğa için, geleceğimiz için mücadeleye devam.
basindan_tarih: 
09 Ağu 2019

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Çiftçiye verilen tarımsal desteklerin temel hedeflerinden birisi üretim planlaması yapmaktır. Devlet hangi ürünün daha çok üretilmesini istiyorsa, o ürüne daha çok destek verir. Arz fazlası olan ve üretimini artırmak istemediği ürüne ise daha az destek verir veya hiç vermez. Böylece üretimde bir planlama sağlanır. İkinci temel hedef, yüksek girdi maliyetleri nedeniyle üretim yapmakta zorlanan çiftçiye destek verilerek üretimin devamı sağlanır. Bir başka önemli hedef, ithal ürünlere karşı çiftçinin rekabet gücünü artırmak, tüketicinin güvenilir,sağlıklı ürünleri uygun fiyata almalarını sağlamaktır. Gıda sanayisine uygun koşullarda hammadde temin edilmesi,ihracatta rekabet gücünün artırılması ve daha bir çok amaç,hedef sıralanabilir. Fakat, asıl önemli olan bu hedeflere ulaşabilmek için doğru zamanda ve doğru oranda tarımsal desteklemelerin yapılmasıdır. Türkiye’deki uygulamalar bakıldığında bu hedeflerin hemen hiçbirisinin gerçekleşmediğini görüyoruz. Çünkü, Türkiye, doğru zamanda ve doğru oranda tarımsal destek vermiyor. Her yıl bütçeye konulan bir kaynak var. Bu kaynak para olarak dağıtılıyor. Amacı,hedefi olmayan bir şekilde para dağıtılıyor. Verilen desteklerin üretime,verimliliğe yansıması hesaplanmıyor. Etki analizi yapılmıyor. Toplamda 100’den fazla destek kalemi var. Her sene ayrılan bütçe ile bu kalemlerde bir kaç kuruşluk artış yapılıyor.Bazıları yıllarca artırılmıyor. Çiftçi aldığı destekten, devlet verdiği destekten memnun değil. Tohum ekilmeden destekler belli olmalı Bu yılın 7 ayı geride kaldı tarımsal destekleri henüz açıklanmadı.Bir çok üründe ekim yapıldı, hasat büyük oranda tamamlandı fakat çiftçinin alacağı destek daha açıklanmış değil. Bu durumda üretim planlaması hedefini nasıl gerçekleştireceksiniz? Yüksek girdi fiyatları karşısında çiftçiyi nasıl koruyacaksınız? Çiftçinin en çok ihtiyaç duyduğu ekim zamanı desteği açıklamaz ve ödemezseniz üretimi nasıl sürdüreceksiniz? Denilebilir ki, bu destekler zaten bir yıl sonraki bütçeden ödenecek. Erken açıklansa ne olacak? Doğrudur. 2019 yılında üretilen ürünlerin desteği büyük oranda 2020 yılı bütçesinden ödenecek. Geçen yılın hububat,yağlı tohumlar desteğinin üçte biri bugün çiftçiye ödenecek. Bu kadar geç ödenen desteğin bir yararı olur mu? Her fırsatta yazıyoruz,söylüyoruz. Avrupa Birliği 7 yıllık bütçe yapar ve 7 yıllık dönem itibariyle tarıma verilecek destek miktarları bellidir.Amerika 5 yılda bir çıkardığı Tarım Kanunu ile tarımsal destekleri açıklıyor. Türkiye’de hükümet değişmese de bakan değiştikçe destekleme politikası değişiyor. Hatırlarsanız daha 3 yıl önce 2016’da dönemin Başbakanı Binali Yıldırım tarım desteklerinin yılda iki kez, iki taksitle ödeneceğini söyledi. Bir yıl bile uygulanamadan bundan vazgeçildi. Hazine ve Maliye Bakanlığı desteklerin düşürülmesini istiyor Bir çok çiftçi, tarım teşkilatında çalışanlar ;”2019 destekleri ne zaman açıklanacak?” diye soruyor. Son 12 yılın 9’unda tarım desteklerini bakanlıktan önce açıkladık. Çok önceden açıklanması gereken tarım desteklerini “atlatma haber” olarak yazdık. Fakat bu yıl ortada henüz hazırlanmış bir kararname yok. Sadece bir takım söylentiler var. Tarım ve Orman Bakanlığı’nın hazırladığı tarımsal destekleme bütçesi 20 milyar lirayı aşıyor. Hazine ve Maliye Bakanlığı “bütçede para yok, bu kadar desteği veremeyiz” diyerek desteklerin düşürülmesini istiyor. Bu nedenle 2019 tarım desteklerinin açıklanamadığı ifade ediliyor. Hayvancılık destekleri düşürülecek Sızan bilgilere göre hayvancılık desteklerinde kısıtlamaya gidilecek. Besilik erkek hayvan desteği kapsamında hayvanlarını bakanlık onaylı kesimhanede kestiren besicilere 200 başa kadar hayvan başına ödenen 250 liralık desteğin 100 liraya indirileceği ifade ediliyor. Besicilik bölgesi olarak ilan edilen illerde değişiklik yapılacak. Hayvan varlığı yüksek bazı iller bu kapsamdan çıkarılırken hayvan varlığı az olan yeni iller eklenecek. Besicilik bölgesi kapsamındaki illerde buzağı başına ödenen 200 lira ilave desteğin kaldırılması veya azaltılması yine sızan haberler arasında. Soykütüğüne kayıtlı hayvan başına ilave desteğinde kaldırılabileceği konuşuluyor. Yerel seçim öncesi verilen sözler 2019 tarım destekleri konusunda 31 Mart’ta yapılan yerel seçim öncesinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli’nin seçim meydanlarında verdiği vaatler,sözler de var. Bazı ürünlerde fiyat açıklanırken verilecek destek miktarı da açıklandı. Bunlar destekleme kararnamesine ne oranda yansıyacak? Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, seçim öncesi Van mitinginde küçükbaşta hayvan başına 25 lira olan desteğin 100 liraya çıkarılacağını söyledi.Doğan her kuzuya 100 lira destek verileceğini açıkladı. O zaman doğan kuzular koyun oldu ama daha ortada destek yok. Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli, buğday ve arpada 2018 yılında kilo başına 5 kuruş olan destekleme priminin yüzde 100 artışla 10 kuruşa çıkarılacağını açıkladı. Pakdemirli, Rize’de yaş çay alım fiyatını açıklanırken çayda destekleme priminin kiloda 13 kuruş olacağını söyledi.Geçen yıla göre artış olmayacak. Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli Manisa Akhisar’da zeytin üreticileri ile konuşurken, zeytinyağının yanı sıra ilk kez zeytin danesine de prim verileceğini söyledi. Bakan Pakdemirli, seçim öncesinde ve geçtiğimiz günlerde Aksaray’daki konuşmasında düve alımında 31 ilde uygulanan yüzde 40 hibe desteğinin 81 ilde uygulanacağını açıkladı. Bu nedenle düve satışları durdu.Herkes hibe desteğinin resmi olarak açıklanmasını bekliyor. Özetle, çiftçi,sanayici,tüccar, ihracatçı, tarım teşkilatı çalışanları;tarımla ilgili herkes 2019 tarım desteklerinin bir an önce açıklanmasını istiyor. Ödemesi 2020 yılında yapılsa da çiftçi ne kadar mazot,gübre desteği alacağını, hayvancılıkta hangi desteklerin artacağını hangilerinin azalacağını, alan bazlı ve prim(fark ödemesi) desteklerindeki artış oranlarını merakla bekliyor. Destekler acilen açıklanmalı. 2019 üretim yılı geride kalırken,en azından 2020 üretim yılı için belirleyici olur.

Sayfalar