Ülkemizde hayvan sayısı artıyor. İlk bakışta bu olumlu bir gelişme gibi görünüyor. İnsan ister istemez, “Demek ki hayvancılıkta işler yoluna girmeye başladı” diye düşünüyor. Ama acele etmeyelim. Çünkü rakamların tamamına baktığımızda bu ilk izlenimi desteklemeyen bir tabloyla karşılaşıyoruz.
Son yıllarda hızlanan canlı hayvan ithalatı, hayvan varlığındaki artışın önemli nedenlerinden biri gibi görünüyor. Ancak aynı dönemde kırmızı et üretimi azalıyor, süt üretimi geriliyor ve üretici üretmekte giderek daha fazla zorlandığını söylüyor. Başka bir ifadeyle, hayvan sayısı artıyor ama üretim aynı ölçüde artmıyor.
Hatta bazı temel göstergelerde gerileme yaşanıyor.
İşte tam da bu noktada durup şu soruyu sormamız gerekiyor: Et ve süt üretimi azalırken hayvan sayısı nasıl artabiliyor? Daha da önemlisi, bu tablo bize Türkiye hayvancılığı hakkında ne söylüyor?
Önce TÜİK’in Mayıs 2026’da açıkladığı ve 2025 yılını kapsayan resmi verilere bakalım.
İlk dikkat çeken nokta şu: Büyükbaş hayvan varlığı bir önceki yıla göre yüzde 4.3, küçükbaş hayvan varlığı ise yüzde 5.4 artmış durumda.
Şimdi ikinci tabloya bakalım.
Tam da bu dönemde kırmızı et üretimi yüzde 10.5, çiğ süt üretimi ise yüzde 4.9 geriliyor.
İşte durup düşünmemiz gereken nokta tam da burası.
Normal şartlarda hayvan varlığındaki artışın üretime de yansımasını beklersiniz. Oysa biz tam tersini görüyoruz. Hayvan sayısı artıyor, et üretimi düşüyor ve süt üretimi azalıyor.
Üretici maliyet baskısı altında. Tüketici eti hâlâ çok pahalıya alıyor. İthalat ise tüm hızıyla devam ediyor.
O zaman şu soruyu sormak gerekiyor: Bu politika gerçekten kimin sorununu çözüyor?
Ya da çözüyor mu?
Çünkü bir ülkede hem üretici kazanamıyor hem tüketici pahalı et yiyorsa ortada başarılı bir hayvancılık politikası olduğunu söylemek akıldışı bir yaklaşım olur.
Tüm ürünlerde olduğu gibi hayvancılıkta da ithalatın kendisi kötü bir politika olmayabilir. Hatta bazı dönemlerde kaçınılmaz olabilir. Bir ekonomist olarak buna itiraz etmem.
Ancak ithalatın piyasada geçici arz açığını kapatmak, fiyatlarda aşırı dalgalanmayı önlemek ve tüketiciyi korumak gibi belirli amaçları vardır.
Yani ithalat, üretimin bir alternatifi değil, üretim yeniden güçleninceye kadar piyasaya nefes aldırmak için kullanılan geçici bir araç olmalıdır.
İşte sorun tam da burada başlıyor.
Türkiye’de ithalat geçici bir istisna olmaktan çıkmış, adeta hayvancılık politikasının kalıcı bir unsuruna dönüşmüş bir görüntü çiziyor bize.
Yıllardır ithalat yapmamıza rağmen, örneğin üretici rahatlayamadı. Tüketici de ucuz ete ulaşamadı.
İşte o zaman şu soruyu sormak gerekiyor:
İthalat gerçekten amacına ulaşıyor mu?
Yoksa ithalat, üretim sorununu çözen bir politika olmaktan çıkıp üretim sorununu erteleyen bir mekanizmaya mı dönüşüyor?
Yanıt sanki evet.
Artık bu gerçekle yüzleşmenin zamanı geldi. Hayvancılık meselesi ne yalnızca et fiyatlarından ibarettir ne de enflasyonu birkaç ay kontrol altında tutacak kısa vadeli ithalat kararlarıyla çözülebilecek bir konudur. Bu mesele, gıda güvenliğinden kırsal kalkınmaya, dış ticaret dengesinden stratejik bağımsızlığa kadar uzanan bir ülke meselesidir.
Politika yapıcıların da artık günü kurtaran reflekslerden uzaklaşması gerekiyor. Her fiyat artışını ithalatla dengelemeye çalışan anlayış artık sorunu çözmüyor. Aksine onu derinleştiriyor.
Ülkemizin ihtiyacı olan şey daha fazla ithalat değildir artık. Daha fazla güven, daha öngörülebilir politikalar ve üreticiyi yeniden üretmeye teşvik edecek bir ekonomik iklimdir.
Köy politikasıdır. Ortak (devlet ile köylü) üretim metodu üzerine kurulmuş bir yapıdır ihtiyaç olan.
Günü kurtaran, belirli kesimlere avantaj sağlayan sığ yaklaşımdan devletle el ele vermiş köylünün üretim gücünü tarla ve ahırdaki bereketine yönlendiren bir uygulamaya, bir politikaya ihtiyacı var ülkemin.
Kaynak: Veysel Ulusoy / Cumhuriyet






















































