Çevirmenin notu: Aşağıda çevirisini bulacağınız metin, sömürge ve yarı sömürge ülkelerin ABD-İsrail emperyalist saldırganlığı karşısında içine düştükleri güncel jeopolitik felcin ardındaki yapısal dinamiklere dair isabetli bir kavramsal teşhis sunuyor. Makalenin yazarı Hint marksist Prabhat Patnaik bu eylemsizliğin kökeninde yatan temel kırılmayı sömürgeciliğe karşı mücadelenin doğurduğu direnişçi “ulus” mefhumunun neoliberalizm eliyle tasfiyesi olarak saptıyor. Patnaik’e göre, dekolonizasyonun tarihsel ürünü olan “ulus”, artık emperyalizme karşı mücadele işlevini yitirerek ulus-ötesi sermayeye bütünüyle entegre olmuş, yerli tekelci burjuvazinin “ulusal çıkar” kılıfı altında küresel piyasalara itaati önceleyen, bu uğurda kendi içindeki sınıfsal ittifakları dahi acımasızca harcayan bir aparata dönüşmüş durumda.
“Ulus” mefhumundaki bu sapma, “bağlantısızlık” vizyonunun çöküşüyle de diyalektik bir bütünlük arz ediyor. İhracata dayalı büyüme modelinin dayattığı yeni nesil bağımlılık ilişkileri, bu ülkeleri küresel sermayeyi çekebilmek uğruna birbirleriyle ölümcül bir rekabete sürükleyerek, emperyalizme karşı örülecek ortak cephenin maddi zeminini bütünüyle yok etti. Mevcut işbirlikçi iktidarların “ulusal egemenlik” refleksini tümüyle yitirdiği bu tabloda Patnaik, emperyalist kuşatmaya karşı direnişin ve yarım kalan dekolonizasyon sürecini gerçek anlamda nihayete erdirmenin tarihsel sorumluluğunun, sömürge sonrası devletlerin değil, “Küresel Güney” halklarının omuzlarında olduğuna işaret ediyor. Metindeki köşeli parantezler çevirmene aittir.
Neoliberalizmin Yarattığı İki Kırılma
Prabhat Patnaik
Peoples Democracy
12 Nisan 2026
Çev. Leman Meral Ünal
Hindistan hükümetinin ABD-İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü savaş karşısındaki tutumu, inanılması güç bir korkaklık ve iradesizlik sergilemektedir. Hindistan, Birleşik Krallık tarafından çağrılan ve yaklaşık elli ülkenin katıldığı son toplantıya katılmış, burada İran Hürmüz Boğazı’nı kapattığı gerekçesiyle sert biçimde eleştirilmiş, ancak ABD-İsrail’in İran’a yönelik saldırganlığına karşı tek bir kelime dahi edilmemiştir. Benzer biçimde Hindistan, BM Genel Kurulu’nda Körfez’deki diğer ülkelere saldırdığı gerekçesiyle İran’ı eleştiren bir karar tasarısının destekçileri arasında yer almıştır (oysa İran yalnızca bu ülkelerde bulunan Amerikan askerî üslerini hedef alıyor), fakat bu kararda da ABD-İsrail’in İran’a yönelik saldırganlığını kınayan tek bir ifadeye yer verilmemiştir. Hindistan’ın İran’ın dini lideri Ayetullah Hamaney’e yönelik suikast karşısında herhangi bir üzüntü beyanında bulunması için birkaç gün, Minab’da 175 masum kız öğrencinin alçakça katledilmesi karşısında herhangi bir dehşet ifadesi ortaya koyması için ise haftalar geçmesi ayrıca dikkate değerdir.
Ne var ki bu türden bir korkaklık Hindistan’a özgü değil. Yukarıda sözü edilen dürüstlükten uzak ve ikiyüzlü BM Genel Kurulu kararını destekleyen, aksi takdirde ABD’yi gücendirmekten çekinen tam 135 ülke yer aldı. Nitekim dünya genelinde bir avuç ülke dışında hiç kimse, ABD-İsrail ittifakının İran’a karşı başlattığı, açıkça yasa dışı ve gayri ahlaki savaşı tereddütsüz biçimde kınama cesaretini gösterememiştir. Bu durum son derece endişe vericidir, zira İran’a yönelik saldırı, dekolonizasyon mücadelesinin temel kavramı olan ulusal egemenlik ilkesini fiilen ortadan kaldırmakta ve tüm post-kolonyal düzenin dayandığı zemini tahrip etmektedir. Başka bir deyişle, dekolonizasyonun bizatihi varlık nedenini yok etmektedir.
Üçüncü dünya ülkelerinin sergilediği bu korkaklık aynı zamanda büyük bir şaşkınlık konusudur. Nihayetinde bu ülkeler, bağımsız ve egemen devletler statüsünü elde etmek için uzun ve çetin sömürge karşıtı mücadeleler yürütmüşlerdir. Peki ama başka bir üçüncü dünya ülkesi söz konusu olduğunda, bizzat bu egemenliğin ABD emperyalizminin silahlı gücü tarafından ihlal edilmesine nasıl sessiz kalıyorlar?
Hiç şüphesiz bu sorunun yanıtı karmaşık, fakat yine de neoliberalizmin dünyamızda yarattığı en az iki kırılmayı hesaba katmak zorundayız. Bunlardan ilki, ortaya çıkışı sömürge karşıtı mücadeleyle mümkün olan “ulus” kavramının parçalanmasıdır. Bu “ulus” kavramı, Vestfalya Antlaşmaları sonrasında Avrupa’da gelişen ulus anlayışından en az üç bakımdan temelden farklıydı: Birincisi, kapsayıcıydı ve herhangi bir “iç düşman” tanımlamıyordu. İkincisi, Avrupa milliyetçiliğinin aksine, uzak coğrafyaların kaynaklarına el koymayı hedefleyen emperyal tasavvurlardan kaçınıyordu. Üçüncüsü ise, ulusu halkın üzerinde konumlandırarak ona hizmet etmeyi halkın “görevi” olarak kutsamıyordu.
Bu kapsayıcı “ulus” anlayışının ortaya çıkışı, sömürge karşıtı mücadelenin çok sınıflı bir mücadele olmasının da bir yansımasıydı. Bağımsızlık sonrasında kurulan [devlet] müdahaleci [dirigiste] iktisadi rejim, kapitalist gelişmeyi teşvik etmesine rağmen, “ulusal” kalkınma hedefi adına dizginsiz kapitalizme kısıtlamalar getirmeyi de amaçlamıştır. Bu yaklaşım, o dönemde tekelci kapitalistlerin dahi karşı çıkmadığı çok sınıflı destek tabanını korumanın çıkarlarına uygundu, zira onlar da devletin emperyalizme karşı göreli özerklik kullandığı bir kalkınma modelini arzu ediyorlardı. Büyük bir kamu sektörünün varlığı bu kalkınma hattının ayrılmaz bir parçasıydı. Ayrıca bu müdahaleci rejimler tarafından izlenen bağlantısızlık politikası, emperyalizmden görece özerk olan bu kalkınma arayışını tamamlamıştı. Tanınmış iktisatçı Michal Kalecki, bu tür rejimleri “ara rejimler” olarak nitelendirmekte ve orta sınıfların bu rejimlerde belirleyici güce sahip olduğunu ileri sürmekte yanılmış olsa da, devlet kapitalizmi (kamu sektörü) ile bağlantısızlığı bu rejimlerin en ayırt edici iki özelliği olarak saptarken haklıydı.
Gelgelelim sermayenin küreselleşmesiyle birlikte durum değişti. Yerli tekelci burjuvazi küreselleşmiş sermaye ile bütünleşerek metropolden görece özerk bir kalkınma hattı izleme hedefinden vazgeçti. Çocuklarını metropolde okutmayı ve orada yaşamalarını isteyen üst düzey profesyonel kesimlerin bir bölümü, bu küreselleşmiş sermayenin himayesinde ortaya çıkan neoliberal rejimin destekçileri arasına katıldı. Toprak sahibi zenginler de talihlerini bu yeni neoliberal düzen içinde aramaya yöneldiler. Bu düzen sadece dizginsiz kapitalizmi teşvik etmekle kalmamış, işçilere, köylülere, tarım işçilerine, küçük üreticilere ve alt gelir grubundaki ücretli kesimlere karşı da sert bir saldırı yürütmüştür. Böylece sömürge karşıtı mücadele sürecinde kurulan sınıf ittifakı içinde bir yarılma meydana gelmiştir.
Artık odak noktasında “ulusun metropole karşı mücadelesi” değil, çok uluslu sermaye dahil olmak üzere büyük sermayenin, sadece GSYİH büyüme oranları üzerinden tanımlanan hızlı kalkınma programının önünde engel olarak görülen toplumsal kesimlere karşı mücadelesi yer almaktadır. Büyük sermayenin çıkarları, adeta bir el çabukluğuyla “ulusal çıkar” olarak sunulmuş ve tüm sınıfların görevinin bu çıkarları desteklemek olduğu ileri sürülmüştür. “Ulus” mefhumundaki bu kayma, gerçekte sömürge karşıtı mücadelenin hedeflediği ulusun parçalanması anlamına gelmektedir. Yani ulusun emperyalist tahakkümden kurtulması artık ne temel amaçtır ne de neoliberal bağlam içinde hükümetler açısından arzu edilen ya da anlamlı veya geçerli bir hedeftir.
Yukarıda bahsedilen “kırılma”nın ilk örneği budur işte. Bu kırılma nedeniyle neoliberal bir rejimde hükümetlerin karar alma ölçütü, belirli bir tutumun ulusal egemenliği savunup savunmadığı değil, yeni anlamıyla “ulus” ile özdeşleştirilen büyük sermayenin maddi çıkarlarının ne ölçüde ilerletildiğidir. Küresel Güney ülkelerinde büyük sermayenin çıkarları açısından bakıldığında, saldırıya uğrayan İran’ın yanında durmaktansa ABD-İsrail ittifakıyla aynı safta yer almak doğal olarak daha avantajlı görünmektedir. Bu durum, daha önce değinilen BM Genel Kurulu kararları ve diğer platformlardaki sağır edici sessizliği kısmen açıklayacaktır.
Neoliberal rejimin beraberinde getirdiği ikinci bir “kırılma” daha var. Neoliberalizm, Küresel Güney’e, ihracata dayalı büyümenin önceki müdahaleci döneme kıyasla tüm ülkeler için daha yüksek GSYİH büyüme oranları sağlayacağı vaadiyle pazarlansa da bu iddia bütünüyle asılsızdır. Daha fazla ülke ihracata dayalı büyüme stratejisi izlediğinde, toplam küresel talebinin büyüme oranı artmadığından, bu stratejinin genelleşmesi ülkeleri fiilen birbirlerine karşı Darwinci bir rekabete girmeye, yani “komşunu yoksullaştır” stratejisine zorlamaktadır.
Buradan şu mantıksal sonuç çıkar ki, ihracata dayalı büyüme stratejisi altında bazı ülkelerin eskisinden daha yüksek bir büyüme oranına sahip olması, mecburen halihazırda eskisinden daha düşük büyüme oranı deneyimleyen diğer ülkelerin zararına olmalıdır. Birbirlerini geride bırakma yarışına girmiş ülkelerin “işbirliği” içinde oldukları söylenemez. Dolayısıyla neoliberal stratejinin genelleşmesi, fiilen bağlantısızlık politikasının terk edilmesi anlamına gelmektedir, yani Küresel Güney ülkelerinin emperyalizme göğüs germek için karşı durduğu hat artık terk edildi. Şimdi, her biri daha yüksek GSYİH büyümesi elde etme saplantısına kapılmış ve dolayısıyla neoliberal paradigma içinde bu amaçla daha büyük metropol yatırımları çekme çabası içindeki Küresel Güney ülkeleri, komşularını geride bırakmak uğruna emperyalizme yaltaklanmayı tercih edeceklerdir. Bu, bağlantısızlar hareketinin çözülmesine yol açan ikinci kırılmadır.
ABD-İsrail’in İran’a dönük saldırganlığı karşısında Küresel Güney ülkelerinin çoğunun sergilediği bu sessizlik, ilk bakışta şaşırtıcı görünse de, aslında o kadar da şaşırtıcı değil. Neoliberalizm, epey zamandır hem ulus kavramını hem de bağlantısızlık ilkesini içeriden dönüştürerek, bu kavramların anti-emperyalist özünü aşındırmış ve onların yerine emperyalizme yaranmayı her şeyin önüne koyan alternatif kavramsallaştırmalar yerleştirmiştir. Bugün karşı karşıya olduğumuz tablo bu sürecin doğal sonucudur.
Kapitalizm, kendisine yönelen her türden kolektif pratiğe, bu pratik yalnızca sendikal mücadele biçimini alsa dahi, istisnasız biçimde düşmandır. İktisadi özneleri atomize etmeye dayanır. Dizginsiz ve kontrolsüz kapitalizme geri dönüşü temsil eden neoliberal kapitalizm ise, hem sömürge karşıtı mücadelede oluşmuş sınıf ittifakını parçalayarak hem de Küresel Güney ülkelerinin emperyalist hegemonya karşısındaki kolektif direnişini temsil eden bağlantısızlar hareketini aşındırarak bu atomizasyon eğilimini yeniden güçlendirir.
İran halkıyla dayanışma göstermek, bugün egemen büyük burjuvazinin çıkarlarını gözeten hükümetlere değil, Küresel Güney halklarına düşüyor. Zira İran’ın ABD-İsrail ittifakına karşı yürüttüğü mücadele, Küresel Güney’in egemenliğinin yeniden tesis edilmesi açısından hayati bir öneme sahip.
Kaynak: Harici





















































