Türkiye’nin en büyük perakende devlerinden birinin görkemli kâr tabloları, madalyonun sadece bir yüzünü temsil ediyor. Diğer yüzde ise 10 farklı ilde, 12 depoda saniyelerle yarışan 5 bine yakın işçinin DGD-Sen çatısı altında verdiği onur mücadelesi var. Bugün Migros depolarında yükselen ses, sadece bir ücret pazarlığı değildir; insanın, algoritmalar aracılığıyla birer “barkod” haline getirilmesine karşı verilen görkemli bir direniştir.
Modern depo yönetimi, artık ustabaşının göz hapsinden daha ağır bir denetim mekanizmasıyla çalışıyor. İşçinin elindeki el terminalleri; her ürün toplamayı ve iki iş emri arasındaki nefeslenme süresini dijital birer veri noktasına dönüştürüyor. Sistemin belirlediği “ideal hız”ın altında kalan her işçi, yazılım tarafından anında “verimsiz” olarak etiketleniyor. Teknoloji burada işçiyi özgürleştirmek için değil; sömürüyü, insanın biyolojik sınırlarını zorlayan bir kronometreye hapsetmek için kullanılıyor.
İşçinin tepesinde sallanan dijital bir kılıç: Saniye takibi
Depolarda her saniye bir algoritma tarafından denetlenmektedir. İşçiler, lavaboya gittiklerinde dahi terminali kapatmak zorunda bırakılmakta; sistem bu süreyi anında “pasif zaman” olarak kaydetmektedir. Bu dijital gardiyanlık, işçinin insanca yaşama hakkını %28’lik sefalet zamlarıyla birleştirerek onu açlık sınırının altına itmektedir. Bugün işçilerin net %50 zam talebi, sadece bir rakam değil; fahiş kiralar ve eriyen alım gücü karşısında bir hayatta kalma sınırıdır. Üstelik işçiler, yılın ortasında vergi dilimiyle maaşlarının kuşa dönmesine karşı haklı bir haykırış yükseltiyor: Vergi yükünü patron üstlenmeli, işçinin net ücreti yıl boyu sabit kalmalıdır.

Patronun elinde bir rehin alma mekanizması: Barınma hakkı
Direnişin kararlılığı karşısında panikleyen yönetim, kurumsal imkanlarını bir psikolojik harp aygıtı olarak kullanıyor. 280’den fazla işçinin Kod 46 ile işten çıkarılması yetmezmiş gibi, lojmanlarda kalan emekçiler kışın ortasında hukuksuzca kapı önüne konulmaktadır.
Burada barınma hakkı, işçinin emeği üzerindeki mutlak denetimin bir uzantısı haline getirilmiştir. İşçinin gecesini geçirdiği lojman, bir yuva değil, patronun elinde bir rehin alma mekanizmasıdır. Hakkını arayan işçiyi evsizlikle tehdit etmek, sadece iş hukukuna değil, en temel insan haklarına saldırıdır. Beykoz’daki malikanelerin önünde atılan sloganlar, aslında bu sınıfsal adaletsizliğin; yani bir tarafta sınırsız mülkiyet konforu, diğer tarafta ise hakkını aradığı için ranzasından atılan işçinin çığlığıdır.
İşçinin kendi alın teri üzerinden bankaların ödediği banka promosyonlarına dahi el koyan bu sistem, sömürünün ne kadar detaylı ve sistematik bir hal aldığının kanıtıdır. Promosyon işçinin mülkiyetindedir; patronun operasyonel gideri olamaz.
Sendika seçme özgürlüğüne müdahale: İş kolu sahtekarlığı
Yönetimin “kadroya geçiş” vaadi altında yürüttüğü iş kolu değişikliği oyunu, işçinin hür iradesine ve sendikal temsil yetkisine yönelik bir operasyondur. İşçileri fiilen yaptıkları depo işinden koparıp “mağaza personeli” gibi göstermek, onları bağımsız sendikal örgütlülüklerinden uzaklaştırma ve belirli bir yapıya mahkûm etme çabasıdır. Bu hamleyle depolardaki yüksek fiziksel riskler kağıt üzerinde hafifletilmekte, işçinin iş kazalarına karşı koruması gasp edilmektedir. İşçiler, fiilen yaptıkları işe uygun olan 16 No’lu iş kolunda kalmakta ve sendika seçme özgürlüğüne sahip çıkmakta kararlıdır.
Hukuk patronun dijital kayıt defterinden büyüktür
Patronun ‘dijital kayıt defteri’ dediği şey, aslında işçinin canından çekilen saniyelerin dökümüdür. Hukuk, bu iki gerçeklik arasında bir tercih yapmak zorundadır: Ya patronun ruhsuz algoritmalarını koruyacak ya da işçinin insan haysiyetini. Bizim tarafımız bellidir: İnsan makine değildir, hayat saniyelere bölünerek satılamaz!
Not: Direniş devam ediyor, dayanışma yaşatır. Bu sömürü çarkına karşı işçinin sesine ses olalım, haklı taleplerini her mecrada haykıralım ve dayanışmayı büyütelim.




















































