Sermaye sınıfı için hayat, soğuk kâr-zarar cetvellerine sığdırılan bir maliyet hesabından ibarettir. Bu tablolarda işçi sağlığı “yük”, işçinin geçim talebi “risk”, grev ise “türlü hileler ile çiğnenebilecek bir anayasal hak” olarak kodlanır. Geride bıraktığımız Ocak ayı, Türkiye sanayi havzalarından, lojistik depolarından ve emekli lokallerinden yükselen sesle; bu antetli yalanların, yani sermaye çevrelerinin tek taraflı dayatmalarının işçi iradesi karşısında nasıl dize geldiğine tanıklık etti.
Açlık sınırı değil, yaşam savaşı
Yıla yoksulluğun ağır gölgesiyle başladık. Bugün Türkiye’de yoksulluk sadece bir istatistik değil; her sabah kurulan o eksik kahvaltı sofralarının adıdır. Asgari ücretin açlık sınırıyla köşe kapmaca oynadığı bu düzende, işçiler sadece zam değil, çalınan geleceklerini geri istiyor. Bu yangına bir odun da emekliler cephesinden atılıyor. Emeklilerin “Mutfakta yangın var!” isyanı, işçi sınıfının direnişiyle birleşen devasa bir yoksulluk barikatına dönüşüyor.
İSİG raporu: Sendikasızlık ölümdür!
2025 yılı bilançosu, iş cinayetlerinin bir “rejim” haline geldiğini kanıtlıyor. Geçtiğimiz yıl en az 2105 işçi iş cinayetlerinde hayatını kaybetti. Bu ölümlerin yüzde 97,63 gibi sarsıcı bir oranı sendikasız işçilerden oluşuyor. Rakamlar en çıplak haliyle bağırıyor: Sendikasız bırakılmak, güvencesiz çalışmak ve örgütsüz kalmak işçiyi ölüme mahkûm ediyor. İstanbul’da 277, İzmir’de 75 canımızı bıraktığımız bu kanlı harita, sermayenin “önlem aldık” masallarını yerle bir etmeye yetiyor.
Çocuk İşçiliği: 94 tabut, 94 gelecek
2025’te tam 94 çocuk işçi can verdi. MESEM’ler aracılığıyla çocukların “eğitim” kılıfıyla fabrikalara sürülmesi, sömürünün yaşını 10-11’e kadar düşürdü. Sermaye için “ucuz ve bedava iş gücü” olan o çocuklar, bu cinayet rejiminin en savunmasız kurbanları oldu. Çocuklarımızı fabrikalara değil, güvenli bir geleceğe hazırlamak ancak işçi sınıfının topyekûn mücadelesiyle mümkündür.
Direniş hattı: McDonald’s kazanımından Temel Conta inadına
Ocak ayı, işçinin kendi gerçeğini yazdığı kıymetli eşiklerle dolu bir ay oldu. Nakliyat-İş öncülüğünde McDonald’s/HAVI Lojistik depolarında yürütülen mücadele, 24 Ocak’ta grev kararlılığıyla masada önemli bir kazanıma dönüştü. İşçinin NACE kodunu değiştirerek sendikal yetkiyi kırmak isteyen kurnazlıklara, şube önlerindeki oturma eylemleriyle cevap verildi. Yüzde 40’lık ücret artışı ve ikramiye haklarıyla sonuçlanan bu süreç, sınıf dayanışmasının somut bir karşılığı oldu.
Sektörel olarak farklı kulvarlarda olsa da aynı kararlılık sanayi havzalarından da yankılandı. DGD-SEN üyesi Migros depo işçileri sefalet zammına karşı haysiyetli bir barikat kurarken, Ocak ayının son günlerinde metal sektöründe büyük bir irade sergilendi. Birleşik Metal-İş üyesi binlerce işçinin elini şaltere uzatması, sermayeyi bir kez daha geri adım atmaya zorladı. Raporlardaki soğuk rakamların ötesindeki bu et ve kemikten gerçekler; 400 günü deviren Petrol-İş üyesi Temel Conta inadından Tüvtürk direnişine kadar pişen o ortak iradenin farklı alanlardaki yansımalarıdır.
Geleceği direnişle kurmak: Sendikada birleşelim!
Şubat ayına girerken karşımızdaki tablo net: Bir yanda raporlanan o 2105 iş cinayetini “kaza” diye yutturanlar, diğer yanda bu düzene şalteri indirerek cevap verenler var.
Unutulmamalıdır ki; patronun tek taraflı kurgusu ancak işçi susarsa gerçeklik kazanır. Ama görüyoruz ki; artık kimse susmuyor. Ne makineleri çalınmaya çalışılan Temel Conta işçisi, ne hakkını arayan emekli, ne de sendikasızlığın ve çocuk işçiliğinin hesabını soran sınıf kardeşleri… Türkiye’nin dört bir yanında yükselen tüm direnişleri selamlıyoruz!
Yalnız başımıza bir istatistik, yan yana geldiğimizde ise dünyayı durduracak bir gücüz. Ölenlerin %97’sinin sendikasız olduğu bu düzende, hayatta kalmanın ve hakkımızı almanın tek yolu örgütlü mücadeledir. Fabrikalarda, depolarda, ofislerde ve her iş kolunda; yanımızdaki arkadaşımızın elini tutmaya, sendikalarımızda birleşmeye ve bu sömürü çarkına “dur” demeye çağırıyoruz.



















































