Çocuğum ben

Ben bir çocuğum. Yaşım kaç olursa olsun, hep de çocuk kalacağım galiba. Dün üniversiteli bir abla bana "Bugün senin günün, bugün hakların için daha yüksek sesle bağırman gereken gün. Bugün 20 Kasım Dünya Çocuk Hakları Günü" dedi. Şaşırdım. Böyle bir gün olduğundan haberim yoktu doğrusu. Aslında, bak şimdi farkettim. Neden yoktu sanki haberim? Olması gerekmez miydi? Hatta kendimi bildikten sonra bana haklarımın tek tek öğretilmesi gerekmez miydi? Neden anlatmadılar bilmiyorum ama vardır bir bildikleri büyüklerimin. Yine de böyle deyip kapatmadım konuyu. Merak ettim işte haklarımı, araştırdım. Meğer çocuk haklarına dair bir sözleşme varmış. Bakın neler yazıyor bu sözleşmede.

"Madde 1; on sekiz yaşına kadar her insan çocuk sayılır." Sonraki madde biraz uzundu ama galiba her çocuk aynıdır diyordu. Nereden geldiği farketmez. Hangi dili konuştuğu farketmez. Cinsiyeti, rengi, ırkı, ailesinin düşünceleri ve inançları ne olursa olsun bu haklardan faydalanır diyordu. Üçüncü maddede şu dikkatimi çekti; devletin ve ailenin bulunduğu bütün faaliyetlerde çocuğun yararı temel düşüncedir diyordu. Arada uzun uzun maddeler okudum yine. Birazını anladım, birazını anlamadım. Sonra 13. maddede şöyle diyordu "Çocuk, düşüncesini özgürce açıklama hakkına sahiptir." İleriki maddelerde çocuğun eğitim ve sağlık hakkı tanınır" diyordu. Sonra başka bir maddede çocuğun dinlenme, boş zamanını değerlendirme, sanat ve kültürle ilgilenme konusunda eşit fırsatlara sahip olması gerektiği anlatılıyordu. Bir sonrakinde çocuğun her türlü cinsel istismara ya da sömürüye karşı korunması gerektiği yazıyordu. Yine sonra çocuk ne hata yaparsa yapsın işkenceyle veya kötü muameleyle cezalandırılamaz diyordu. İşte diyordu da diyordu.

Okudukça şaşırdım, şaşırdıkça daha çok okumak ve daha çok öğrenmek istedim. İstedim çünkü benim dışarıda gördüğüm hayat bu değildi. Mesela, komşumuzun oğlu İrfan'a annesi "Sen çocuk değilsin artık, büyüdün. Elinin ekmek tutması lazım. Gidip çalışman lazım" diyordu. Oysaki İrfan benimle yaşıt, yani 13 yaşında.

Sonra arka mahallede bodrum katta oturan Hatice teyzenin kızı Reyhan aklıma geldi. Onlar Van depreminden sonra taşındılar İstanbul'a. Bir bodrum katta oturuyorlar. Ailesi kapıcılık yapıyor. Bizim mahallenin çocukları Reyhan'la hiç oynamıyorlar. Herkes ona "Sen daha doğru düzgün Türkçe konuşamıyorsun, öğren de gel" diyor.

Sonra izlediğim haberler aklıma geldi. Mersin'de polise taş attıkları için göz altına alınan çocukları hatırladım. Onlar da en fazla benim kadar olmalıydılar. Nasıl da sürükleye sürükleye, döve döve götürmüştü polis onları.

Sonra parası olmadığı için okuyamayan çocukları hatırladım. Okula gitseler bile çalışmak zorunda oldukları için derslerine çalışamayan arkadaşlarımı hatırladım. Başkaları sınıf geçmek için binbir çeşit kursa giderken onlar çalışıyorlardı. Sonra lise sınavlarında başarılı olamayınca ailesinin söylediği "Nerede bunda okuyacak kafa, bundan anca işçi olur!" cümlesi geldi aklıma.

Çalışan çocukların tek problemi okuyamamak değildi ayrıca. Gencecik bedenlerini ölümün kucağına bırakan çocuk işçileri de hatırlıyorum. Biliyor musunuz 2013'te 55 çocuk işçi hayatını kaybetmiş. Muğla'nın Bodrum ilçesinde, 2 buçuk yıl önce otelcilik stajı için gittiği 5 yıldızlı otelde karbonmonoksit gazından zehirlenerek ölen 16 yaşındaki Muhammet İsa Soysal gibi mesela. Ailesi 500 bin liralık tazminat davası açmıştı. Sonra bilirkişi 47 bin lira yeter demiş. Mahkeme de, '65 yaşına kadar yaşar, asgari ücretle çalışırdı. Hayatı boyunca da 47 bin lira kazanırdı' diyerek hesaplamış bu parayı. İşte bu kadardı işçi çocuğunun yine işçi olacak canının değeri.

Düşünmeye devam ettim. Aklıma geçen ay zatürreden ölen Dila bebek geldi. Babası bir fabrikada günde 14 saat mesai yapıyordu. Annesi de evlere temizliğe gidiyordu. Dilayı da yanında götürüyordu. Soğuk almış galiba. Babasının da sigortası yokmuş. Soğuk almıştır geçer dediler ama bir sabah annesinin bağırışıyla uyandım uykumdan. Ölmüştü Dila.

Yine düşündüm. Bu defa çocuk yaşta evlendirilen ablamın eski sınıf arkadaşı Türkan geldi aklıma. Sanırım hamileymiş. Doğumu yakınmış. Bunu duyduğumda da şok olmuştum. Nasıl bir çocuğun çocuğu olabilir ki diye düşünmüştüm. Ama oluyor işte.

Ha bir de şu boş zamanı değerlendirme maddesi var ya ona çok güldüm doğrusu. Hangi boş zamandan bahsettiklerini anlamadım. En iyi koşullarda yaşayan çocuklar bile sınav kaygısı, stres, sevgisizlik, ilgisizlik ve amaçsızlık yüzünden intihar etmiyor muydu her gün?

En son Berkin geldi aklıma. Hani şu Gezi olaylarında ekmek almak için dışarı çıkan ama eve dönemeyen Berkin. 154 gün olmuş galiba. Hâlâ yoğun bakımdaymış. Ne çok istiyorum onun bir an önce sağlığına kavuşmasını. Onun ve onun gibi acı çeken bütün çocukların acısının dinmesini.

Keşke bir günlüğüne de olsa dünyayı verseler bize. Allı pullu bir balon gibi oynasak, türküler söyleyerek yıldızların arasında. Dünyayı kocaman bir elma gibi, sıcacık bir ekmek somunu gibi verseler bize. Hiç değilse bir günlüğüne doysak. Bir günlük de olsa öğrense dünya arkadaşlığı. Ama biz alacağız dünyayı sizin ellerinizden ve ölümsüz ağaçlar dikeceğiz. Söylediği gibi Nâzım amcanın.

24 Kas 2013
paylaş