Seçim sonuçlarına dair birkaç not

Yazıcı-dostu sürüma-posta gönderPDF sürümü

Baskın seçimleri de geride bıraktık. Seçimlere dair yazmak için biraz erken belki ama en azından umutsuzluk havasını dağıtmaya çalışmak adına, önemli gördüğüm birkaç noktayı hızla yazmak istedim.

Öncelikle seçim sonuçları neyi gösterdi?
Veya şöyle soralım…

OHAL devam ederken, yazılı-görsel basın akıllara durgunluk verecek boyutta AKP karanlığına biat etmişken ve halkın gözleri görmez, kulakları duymaz hâle getirilmişken, seçmene dönük şeker, pirinç, bulgur, kömür, rüşvet o olmadı;  her düzeyde baskı, tehdit, şiddet artık oldukça olağan karşılanan araçlar hâline gelmişken seçim sonuçlarından ne beklenir?

Daha önemlisi; vatan-cumhuriyet-emek çizgisinde özetlenebilecek halkın temel talep ve beklentileri dururken, AKP-MHP ittifakının dışında davranan ittifak, parti ve bağımsızların program, söylem ve pratikleri ortadayken seçim sonuçları neyi gösterir? Kaybettiğimizi mi?

Her şeyden önemlisi, sınıf mücadelesinde bu süreçlere uygun propaganda, örgütlenme dinamikleri yeterince devreye sokulmamış/sokulamamışken seçim sonuçlarından ne bekliyorduk halkın ve işçi sınıfının kazanması mı?

Hiçbiri değil elbette. Kaybedilen bir şeyler var mutlaka fakat bu olsa olsa süregelen bir savaşta kaybedilen tek tek irili ufaklı mevziler olabilir, bütün bir savaş değil… Umutsuzluğa mahal yok.

Mağluptur bu yolda galip
Seçim sona erdi ve Erdoğan yüzde 52.55 oy oranıyla kazandı. Peki bu sürdürülebilir, mutlak bir galibiyet mi?

Şöyle anlatmaya çalışayım. Sosyalist demokrasilerde bütün toplum güvenceli iş, güvenceli gelecek, sağlıklı barınma ve beslenme, eğitim, sağlık, sosyal hizmet, sosyal güvenlik, kültür, sanat, spor olanaklarından doğallığında yararlandığından ve kendini gerçekleştirme noktasında sorun yaşanmadığından bir toplumsal barıştan söz edebiliyoruz.

Burjuva demokrasilerinde, işçi sınıfının örgütlülük ve mücadele düzeyine oranlı olarak, her şeye rağmen toplumun soluk alabileceği alanlar geliştirdiği söylenebilir. Bir toplumsal barıştan bahsetmek güçtür ve farklı ölçülerde toplumsal patlamalar bu antidemokratik sürece eşlik eder. Toplum böylece üzerinde biriken yükü atmak ister, soluk almak ister. Aynı zamanda böyle dönemlerde; kişisel kurtuluş düşüncesi, lümpen çırpınışlarla birlikte suç oranlarında ciddi artışlar gözlenir.

Bugüne baktığımızda ne görüyoruz?
Neo-liberal, gerici, vurguncu, zorba, tek adamlık bir iktidar görüyoruz. Bu iktidarın hegemonyası altında; işçi, köylü, aydın, öğrenci, yoksul, evsiz, işsiz, güvencesiz çalışan, sendikasız, ataması yapılmayan, çocuk işçi, yerli küçük ve orta ölçekli üretici, esnaf, kadın, genç, yaşlı ve engelliler yani toplumun hemen her kesimden insanlar boyunu aşan çığ gibi büyüyen sorunlarla boğuşuyor. Ve çember her geçen gün biraz daha daralıyor. Toplum soluk alacak herhangi bir demokratik mecra, merci bulamıyor. Biriken sınıf enerjisini açığa çıkarmakta zorlanan ve eşyanın tabiatı gereği büyük toplumsal patlamalara gebe bir toplumsal düzen…

Bu huzursuz toplumsal süreçlerde AKP ve Erdoğan toplumu tümüyle baskılayabilecek, biriken enerjinin patlamasını önleyebilecek şekilde faşizmi kurumsallaştırabilir mi? Mesela 1980 faşist darbesinde bunu yapmışlardı. Bütün faşizan arzusuna rağmen bunu yapabilmesi mümkün değil. Uluslararası sermaye ve işbirlikçi-tekelci burjuvazinin bir bütün olarak doğrudan emri-isteği olmadan, sadece Erdoğan’a yakın vurguncu sermayenin onayını alarak faşist devleti oluşturabilmesi mümkün değil. Faşizmi arzulasa, her türlü faşizan uygulamaya başvurmaktan çekinmese de Erdoğan’ın Türkiye’de faşizmi kurumsallaştırması, toplumsal muhalefeti bütünüyle bastırması, susturması bu koşullarda olanaksız.     

O hâlde dağ gibi sorunları çözüm bekleyen çok farklı siyasi görüşlerden, milyonlarca insanız. Kaybettik ve kollarımızı bağlayıp oturacak mıyız?  Hayır bu mümkün değil. İsteseniz de öylece duramayacak.

Yahu tamam anladık ama AKP ve Erdoğan, nasıl oluyor da bir şekilde tutunuyor ve kazanıyor?
Bu sorunun yanıtı elbette bu yazının sınırlarını aşan birçok etkene dayalı... Fakat öncelikli olanları bir çırpıda sıralayabiliriz. İlkin bu iktidar ve içinde yükseldiği bütün bir coğrafya, özellikle 2. Dünya savaşı sonrası, soğuk savaş sırası ve sonrası çok özel bir çabayla, tonlarca para, tank, top, insan, darbe ve en gayrimeşru yöntemlerle tesis edildi. Anti-komünizm, emek karşıtlığı-sermaye yandaşlığı, yabancı düşmanlığı-ırkçılık, dinci gericilik ve giderek Cumhuriyet değerleri ve kazanımlarına dönük her düzeyde yoğunlaşan kampanyalar, saldırılar... Çok uzatmayalım. Amerikan emperyalizminin giderek kendi karanlığında boğulan Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) ve bu yıkımdan geriye kalan emperyalizmin artığı bir ucube iktidar: AKP, batan gemiden kalan son ganimetleri arsızca, hoyratça kullanmaya devam ediyor. Fakat şunu da eklemek gerek; suyun sonu geliyor.

Peki, tamam diyelim ki bunu da anladık. Ya diğerleri… Yani en azından Cumhuriyet değerlerine sahip çıkma iddiasında olanlar seçimlerde ne yaptı?
Bu soruyu sorunca sanırım akla ilk CHP-Muharrem İnce ve şartlı da olsa kurdukları “millet ittifakı” geliyor. Başlamadan şunu belirtelim ne CHP, ne de diğer unsurlar yukarıda da belirttiğimiz 2. Dünya savaşı sonrası tezgâhtan büsbütün azade değil. Emperyalistler CHP’yi ihtiyaçlarına uygun olarak biçimlendirmek için hep özel bir çaba içinde olagelmişler. Fakat istedikleri kulak memesi kıvamını bir türlü tam olarak tutmayınca (Örneğin Kemal Derviş’in Dünya Bankasından CHP semalarına taşınma çabası ve istenilen itibarı görmemesi gibi) istedikleri her şekle girebilen AKP’nin kurucuları emperyalistlerin imdadına yetişiyor.

Şöyle anlatmaya çalışalım. Bütün toplumlar pragmatiktir. Sessiz sitemsiz yaşamayı tercih eder. Pratik beklentileri vardır ve karşılanmasını bekler. İnsanlar barınmak, beslenmek ister. Yaşam standartları vardır, korumak ister. Sosyal, kültürel alışkanlıkları vardır, sürdürmek ister. Korkuları vardır, güvende hissetmek ister. Bunlar oldukça doğaldır da… Bunların pratik olarak karşılandığı oranda memnuniyet gösterir ve karşılayan kişiye, gruba, partiye aidiyet duyar. Özellikle yaşadığımız dönemin olağanüstü koşullarında bu aidiyet giderek rasyonelliği kaybederek körü körüne bir bağımlılığa dönüşme eğilimi gösterir.

Onu bir işe yerleştiren, ona ekmek, kömür ve para verip hayatta tutana (AKP sosyal politika adı altında 13 milyonu aşkın kişiye nakdi “yardım” yapıyor) sıkı sıkıya sarılır. Onu bölmek isteyene, faiz lobisine, dış mihraklara karşı yabancı düşmanlığını körükleyen; bir olalım, iri olalım, diri olalım diyen kişi ve gruba sıkı sıkıya sarılır, korkularını dindirir. Evet, işsizlik, yoksulluk veya emperyalist tehditler böyle tükenmez. Fakat muktedir bu yolla kitlesini pekiştirip saflarını paranoyakça sıklaştırabilir. Anlaşılan burjuvazi “hiçbir şey vardan yok, yoktan var olamaz” diyen diyalektik ilkeyi tersinden de olsa anlamış olsa gerek. Sınıf enerjisi ve anti-emperyalist eğilimler yerine milliyetçi ve dinci gerici histeri üzerinden; yabancı düşmanlığı ve gayrimüslim söylemleri ikame edilir. Beğensek de beğenmesek de “burada çok azından söz ettiğimiz” bu yalan döngüsü liderin karanlık ruh hâlinin kitlelerce benimsenmesini sağlar.

Gel gelelim CHP ve İnce ne yaptı, ne yapmadı sorusuna
●    Evet, CHP ve Muharrem İnce Cumhuriyet değerlerine ve yine böylece kazanılmış parlamenter sisteme sahip çıkıyor. "Komşularımızla, Suriye ile barışacağız" diyor fakat tutarlı bir anti-emperyalist çizgiyi benimsemiyor, propaganda edemiyor. Örneğin "NATO üstlerini kapatacağız" gibi halka anlamlı gelecek somut adımları atmıyor, atamıyor.
●    Laiklik, hukukun üstünlüğü, halk egemenliği, seçme seçilme hakkı, parlamentarizm gibi çok önemli bulduğumuz ilkeleri eksikli de sahipleniyor. Fakat ne yazık ki bu ilkeler toplumun bir kesimi tarafından yeterince somut bulunmadığından algılanamıyor.
●    Halkın pratik ihtiyaçlarına karşılık gelen, emeğin somut taleplerinin arkasında sistemli olarak durmuyor, duramıyor. AKP’nin halkı köleleştiren erzak, kömür, nakdi transferlerine karşı halkın gerçek ihtiyaçlarına seslenen emek politikaları oluşturamıyor. İşçiyi, işsizi, köylüyü bir bütün olarak emekçi sınıfları, yerli üreticiyi kazanabilecek tutarlı sosyal demokrat veya Keynesyen türevleri dahi tutarlı, cesaretle savunmuyor, savunamıyor. Uluslararası sermayenin saldırılarına karşı koyabilecek bağımsızlıkçı bir hat örmekten imtina ediyor.   
●    Böyle olunca anti-emperyalist eğilimleri ve sınıf enerjisi yüksek milyonlarca insanı Mersin’de, İzmir’de, Ankara’da, İstanbul’da… alanlara toplayabiliyor. Fakat sadece kendisine oy veren kitleleri dinamize edip alanlara doldurmak dışında toplumun gerçek, acil sorunlarına yine gerçek ve pratik çözümler üretemeyince karanlığa mahkûm edilmiş Cumhur ittifakına oy veren kitlelerin dikkatini çekemiyor, onları kazanamıyor. Hatta gericilikle kıvranan kesimler içine girip propaganda dahi yapamıyor.
     
HDP ne dedi, ne yaptı?
Uzun uzadıya yorum yapmadan sadece seçim sonrasından bahsederek geçelim. Ülke genelinde Demirtaş 8.4, HDP 11.7 oy alarak barajı aştı. Demirtaş ve HDP arasındaki oy farkından da anlaşılabileceği gibi doğrudan HDP’ye aidiyet duymayan fakat barajı aşması için HDP’ye oy veren çok sayıda yurttaşımız olduğunu görüyoruz. Her şeye rağmen yurttaşlarımız, bir beklentiyle fakat şartlı olarak HDP’nin önünü açtı. Seçim ardından HDP temsilcileri mikrofonların başına geçti ve başarı hikâyelerini anlatmaya koyuldu. İlkin kafam karıştı. “Ya bu arkadaşlar acaba hangi ülkenin seçimlerinden bahsediyorlar?” diye düşündüm bir an. Tek adam rejimi falan yok konuşmada. Hangi başarı? Ne kadar ibretlik bir garabettir. Kendi halklarından farklı motivasyonda olan, farklı saate, takvime bakan bir siyasi anlayış. Halklar üzülüyorken seviniyor, seviniyorken üzülüyorsanız hangi toplumsal barıştan söz edildiğini anlamak zor. Bir ideolojik çözümleme ihtiyaç kalmayacak kadar açık bir tablo olduğunu düşünüyorum. Toplumumuz bu dersi de bir yere yazacaktır.  

“Komünist” bağımsız adaylar
Bir halka verilebilecek en büyük ceza halkın gerçek dostları olması gereken komünistlerin, halktan kopuk, halka rağmen politika izlemeleridir herhâlde. “Bu düzende hiçbir şey yapmamız mümkün değil. Bu düzen değişmeli” diyerek toplumun acil sorunlarını göz ardı eden, söylemde sekter, eylemde reformist, elitist siyasi çizgiye ne demeli?

Boş verin bu dünyayı ahirete hazırlanın demek ne kadar Marksistse, bu düzende hiçbir değişiklik yapılamaz, ancak düzen değişirse olur demek de o kadar Marksisttir. Başka bir dünya ütopyası tüm sosyalistlerin, komünistlerin gerçek emelidir şüphesiz. Fakat kapitalizm içindeki sınıf savaşımını görmezden gelmek ve emekçi sınıfları silahsız bırakmak ancak burjuva ideolojilerini sevindirebilir.    

Halkın gerçek dostları ne yapmalı?
Her şeyden önce kazandığını zanneden siyasi iktidar emperyalizm artığıdır. ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesinin yenilgisi ardından Türkiye’de bıraktığı bir enkazdır. Emekçi halkın gerçek ihtiyaçlarına hiçbir zaman yönelmeyecektir. Ancak baskı ve rüşvetle ayakta kalmaya çalışan bir ucube olarak kürsüleri işgal etmeyi sürdürecektir.

Bizler halkın gerçek dostları, işçi sınıfı mücadelesinin eşsiz deneylerinden yola çıkarak emekçi sınıfların her kesimine ulaşmanın yollarını mutlaka bulmalıyız. AKP karanlığında gericiliğe mahkûm edilen de, bu karanlıkla küçük burjuva yöntemlerle dövüşenler de, devrimciler-demokratlar da emekçi sınıflara mensup bizim insanlarımızdır. Biz insanlarımızı ne sadakayla aldatarak, ne de cenneti vadedip avutarak yürüyebiliriz. Bizim için esas olan emekçi halkın gerçek sınıf çıkarları olmalıdır.

Fabrikada, tarlada, okulda, mahallede insanlara ulaşmak, düşüncelerimizi en sade somut biçimde propaganda etmek ve örgütlenmekten başka bir yolumuz yok.

ABD emperyalizminin dünyada giderek gerilediği, tek kutuplu dünyanın çatırdadığı koşullarda emekçilerin, dünya halklarının mücadele olanakları artacaktır. Bizler antikapitalizmle-antiemperyalizmi; vatanseverlikle-enternasyonalizm mücadelesini bir arada yürütebilme cesaretini ve kararlılığını gösterebilmeliyiz.  

 

27 Haz 2018