Evet mi Hayır mı? Suriye ile savaş istiyor muyuz?

Amerika dün (7 Nisan 2017) sabaha karşı, İdlib’i işgal altında tutan El Kaideci Nusracı çetelerin 4 Nisan’da düzenlediği kimyasal saldırı provokasyonunu bahane ederek Suriye’ye füze saldırısı düzenledi. Saldırıda Humus yakınlarında bulunan Şayat üssü hedef alındı. 4’ü çocuk, 9 sivil öldü. 6 uçak da kullanılmaz hâle geldi.

Aynı film
Amerika’nın saldırısı tamamen uydurma gerekçelere dayanıyor. Aynı gerekçeler Irak’ın işgaliyle sonuçlanan savaş için de kullanılmış, savaş sonunda kimyasal silahlar bir türlü bulunamamıştı. Sonunda istihbarat raporlarının sahte olduğunu kabul etmek zorunda kalmışlardı. Irak’ın işgali yalnızca Iraklılar için değil, başta biz de olmak üzere bütün bölge halkları için ağır sonuçlar doğurmuştu.

Yine benzer senaryolar 2013’te Obama döneminde de yürürlüğe konmuş, Suriye’nin kimyasal silah kullandığına dönük büyük bir psikolojik savaş başlatılmıştı. O dönemde kimyasal silahı Suriye ordusunun değil de, teröristlerin kullandığına dair güçlü kanıtlar ortaya çıkmış, BM gözlemcileri terör çetelerinin izin vermemesi nedeniyle incelemelerini tamamlayamamıştı. Kimyasal silah tartışması, Rusya’nın önerisiyle Suriye’nin elindeki bütün kimyasal silahların BM temsilcilerine teslim edilerek yok edilmesi ile kapanmıştı. Yani şu anda Suriye’nin elinde kimyasal silah bulunma olasılığı yok.

ABD saldırısını kimler alkışladı?
Amerika’nın gerçekleştirdiği saldırıyı İngiltere, Avrupa Birliği, İsrail, Arabistan, Katar coşkuyla destekledi. Öyle ki, saldırının olumlu olmasının yanında yeterli olmadığını, devam etmesi gerektiği belirtildi. Destekleyen ülkelerin arasında son zamanlarda yaşanan krizle gündemimize giren Hollanda da var. Saldırıyı gerçekleştiren ve alkışlayan ülkelerin, 15 Temmuz darbesini de desteklediklerini hatırlayalım.

ABD saldırısına kimler karşı çıktı?
ABD’nin barbarca saldırısına karşı çıkan ülkelere de bir bakalım. Başta saldırıya uğrayan Suriye, Rusya, İran, Çin. Bu ülkeler saldırının uluslararası hukuku bir kez daha ayaklar altına aldığını, terörle mücadele eden egemen bir devletin hedef alındığını, konunun Birleşmiş Milletler bünyesinde barışçı yollarla çözüme kavuşturulması gerektiğini dile getirdiler. Bu ülkelere bölgemizden Irak’ı eklersek 15 Temmuz darbe girişimi sırasında paha biçilmez katkılarla darbenin bastırılması için çalışan, darbe girişimini hemen kınayan ya da sonrasında Türkiyenin rahat nefes almasını sağlayacak adımlar atan ülkeleri saymış oluruz.

Savaş çığırtkanlığında bir numara
Erdoğan-AKP hükümeti, bütün bu manzaraya karşın büyük bir aymazlık içinde sevinç çığlıkları atarak Amerikan saldırısını destekledi. ABD saldırılarının kesintisiz devam etmesini istedi. Uçuşa yasak bölge ilan edilmesini, güvenli bölgeler oluşturulmasını, Esad yönetiminin Suriye’den uzaklaştırılmasını talep etti. “Esad yönetiminin cezalandırılması konusunda üzerimize ne düşerse yapmaya hazırız” dedi. Oysaki, cümle alemin bildiği gibi Suriye’nin bölünmesi Türkiye’nin bölünmesinin ilk adımı.

Başkanlık için oy isterken
Erdoğan konuyu çoktan referandum mitinglerine taşıdı bile. Zaten uzun zamandır referandum kürsüsünden Ortadoğu, Suriye, PYD bağlamında konuşup duruyordu. Ne diyordu? “Kendine başka uşak arama. Başka uşaklarla değil, bizimle çalışmanı istiyoruz” anlamına gelen sözler dışında pek bir şey dediği yoktu. Şimdi daha bir coşkulu, daha bir inanmış şekilde aynı şeyleri söylüyor. 15 Temmuz’da ülkemizin varlığına, birliğine, kendisinin de canına kasteden emperyalistlerden kendisini işbirlikçi olarak kabul etmesini istiyor. Hem de “Dik dur eğilme, bu millet seninle” sloganları arasında.

Evet mi, Hayır mı?
Şimdi böyle bir kişinin başkan olduğunu bir düşünelim. Orduyu kullanmaya karar verecek, savaş açacak, uluslararası anlaşmalara tek başına karar verecek yetki ve güçleri elinde topladığını bir düşünelim. Ne dersiniz? Böyle bir yönetim şekli, böyle bir anlayış emperyalistlere karşı vatanı, dinci-gerici-mezhepçilere karşı cumhuriyeti, sermayeye karşı emeği korumaya hizmet eder mi?

08 Nis 2017
paylaş