Nâzım diyor ki 6

13.7.1958

İki ünlü polis

Şu gazetelerin bazılarında öyle bir Amerikan yardakçılığı, dalkavukluğu var ki, insanın öğüreceği geliyor. Amerikalı, ister Cumhur reisi, ister milyarder, ister gangster, ister sinema yıldızı, ister polis hafiyesi olsun, mademki Amerikalıdır, en aşağıdan ünlüdür. İşte bu gazetelerimizden biri, geçenlerde, İstanbul'a iki ünlü Amerikan polis hafiyesinin geldiğini yazdı. Bunlardan birisi bir kere daha teşrif etmişti şehrimize. Aklımda kaldığına göre matbaaları basmak işini teşkilatlandırmıştı. İstanbul polisine yeni, modern, işkence usulleri öğretmişti. Acaba bu ünlü Amerikalı bu sefer niçin teşrif buyurdu? İşkence usullerinde polisimiz, maşallah, büyük terakkiler (ilerlemeler) kaydedip yüzümüzü kızartmayacak başarılar gösterdiğine göre, hangi matbaa basılacak? Yahut nerede yangın çıkarılacak da, “Bu yangın Bolşeviklerin işidir” denilecek de, tehlike çanları çalınıp baskı bir kat daha artırılacak?

İki ünsüz polis

Bizimkisi gibi polis devletlerinde polisten lâf açıldı mı yılan hikâyesi misali uzar da uzar. Bakın, hani şu Avrupalara, Amerikalara, tetkik heyetleri gönderiyoruz ya, hani şu izleri bazen kaybolan, şu Brüksel sergilerinde filan incelemelerde bulunan, canım şu zevki sefa heyetleri. Böyle iki kişilik bir heyet de, çoktandır Paris'te. İki polisimiz, Fransa'da aylardır incelemelerde bulunuyor. Neyi mi? Grevlerde, grevleri kırmak, bozmak usullerini. Bir yandan da Paris'teki talebelerimizi göz hapsinde bulunduruyorlar. Eh, hazır Paris'e gelmişken, bir yandan da keyiflerine bakıyorlar tabii. Şimdilik ünleri yok. Memlekete dönüp de işçilerin yaptıkları grevlerden ilkini bozar bozmaz resimleri gazetelerimizin baş sayfasına geçer, onlar da ün kazanırlar elbette...

Taraçayla Güneşlik

Çankaya’daki Cumhurbaşkanlığı köşküne 45 bin liralık bir taraçayla 15 bin liralık bir güneşlik yapılacakmış. Taraça havuzun kıyısına, güneşlikse umumi kâtibin pencerelerine. Çirozun bir tanesi bir buçuk liraya satılan bir memlekette altmış bin liranın lâfı mı olur? Benim, Cumhurbaşkanlığı köşküne yapılmasını istediğim bir ek daha var: Masrafı da fazla değil. Havuzun başına bir kara tahta konsun, şu okullardaki kara tahtalardan. Cumhurbaşkanlığı umumi kâtipliği ödevini gören zat, bu tahtaya her sabah, et, yağ, şeker, balık filan gibi şeylerin, isterseniz kahvenin de, o günkü fiyatlarını yazsın... Bu da niçin mi diyeceksiniz? Cumhur reisimiz bu fiyatları her gün okur da, başkanlığını yaptığı halkın nasıl refah içinde yüzdüğünü her gün bir kere daha anlar da, bizi böyle bolluk içinde yaşatan Adnan Bey oğlunu her akşam alnından öper. “Aferin Adnan Bey evlâdım” der, “sayende hem millet, hem de ben rahat ediyoruz...”

Worçester şehrinin anahtarı

Duydunuz mu, bilmem, Ankara Valisi ve Belediye reisi Kemal Aygün'e Amerikan Worcester şehrinin altın anahtarı hediye edilmiş. Ne olarak diyeceksiniz, biz Amerikalılara bütün memleketin tapusunu hediye ettik, onlar valimize bir altın anahtar hediye etmişler çok mu? Çok olur mu? Az bile. Amerikan siyasi polisinin bütün işkence usullerini memleketimizde başarıyla tatbik eden böyle bir Amerikan dostuna herifler New York'un önündeki hürriyet abidesini hediye ederdi, kadir kıymet bilseler.

Alay etmiyorum

Zafer gazetesi şöyle yazıyor: “Türk milletinin âtisi (geleceği) uğruna, saadete erişmesi uğruna, yıllardan beri durup dinlenmeden didinen, tatlı uykularını bile milleti yolunda feda etmekten zevk alan başbakanı, ulu orta ve her mevzuda tenkit etmekle vakit öldürenleri vazifeler bekliyor...” Zafer gazetesinin yazdıklarını buraya kadar okuyup bir durakladım. Öyle ya, ben de Başbakanımızı ulu orta ve her mevzuda tenkit edenlerden biriyim. Baksanıza adamcağız tatlı uykularını bile feda ediyormuş millet yolunda... Boru mu bu, uykuyu, hem de tatlı uykuyu feda etmeyi kolay mı sandınız? Millet yolunda malını, mülkünü, hürriyetini, canını feda edenler çok görüldü tarihimizde, ama tatlı uykularını feda eden kahramana ilk rastlıyoruz. Aşk olsun. Sonra baksanıza, benim gibi Başbakan tenkitçilerini vazifeler bekliyormuş. Ne gibi? Merak ettim. Yazının sonunu okudum: Zafer gazetesi diyor ki “Vicdanlarımızla baş başa kalalım, kudretimizin vasıl olabileceği derecede yardımcı olalım, bu sayede, heyulâ gibi görünmekte olan pahalılığı, asgari yüzde yirmi nispetinde ucuzlatmak işten bile olmaz.” Vallahi alay etmiyorum sevgili dinleyiciler, bunları Zafer gazetesi aynen böyle yazıyor. Düşündüm. Hakkı var. Öyle ya, zamlar yapıldıysa kabahat bizde; vicdanımızla baş başa kalmıyoruz. Yiyecek, içecek, giyecek fiyatları delirmiş gibisine artıyorsa kabahat bizde, yardımcı olamıyoruz. Paramız tepe taklak yıldırım hızıyla düşüyorsa kabahat bizde: pahalılık heyulâ gibi görünüyor gözümüze... Kabahat bizde, yani başbakanı tenkit edenlerde, yani bu kıymet bilmeyen, bu tatlı uyku fedakârlığının ululuğunu anlamayan millette...

Doğrudan doğruya, yalandan yalana

Bay Bülent Ecevit şunları yazıyor: “Bugün, diyor, bütün Batı demokratik ülkelerinin benimsediği işçi hakları uzun, sert ve bazen kanlı mücadeleler sonunda sağlanabilmiştir. Bazı ülkelerde işçiler bu haklardan bir çoğuna ancak kendi görüşlerini temsil eden siyasi partiler kurup iktidara geçirebilecek kadar çoğaldıktan ve kuvvetlendikten sonra kavuşabilmişlerdir.” Bu satırları yazan bay Ecevit, doğru söylüyor. Devam edelim doğru söyleyen yazarın makalesini okumaya:

“Cumhuriyet Türkiyesi, işçi haklarının sağlanmasında bu geleneği yıkan, bu alışılmış yolu değiştiren devletlerin başında gelir.” Bay Ecevit saçmalamaya başladı. “Türk işçisi”, diyor, “işçi haklarına, o haklar uğrunda mücadele etmeye mecbur kalmadan, hatta bazı hâllerde böyle bir mücadele ihtiyacını duymasına bile vakit kalmadan kavuşmuştur.”

Bay Ecevit yalan söylüyor. Türk işçisi de bütün dünya işçileri gibi hakları için mücadele etmektedir. Yalnız iş ihtilafları çıkararak değil, yasağa filan aldırmadan, grevler yaparak, polisle, jandarmayla, patronların çavuşlarıyla çarpışarak savaşmış, savaşmaktadır. Türk işçisi açık, gizli siyasi partiler kurmuştur. Türk polisinin yirminci yüzyıl tarihinde en kanlı yaprakları Türk işçisine yapılan işkenceleri anlatır. A benim Ecevit beyim, en basit hakları için savaşan Türk işçilerinin Türk mahkemelerinde yedikleri cezaların yılları bir araya gelse, her işçimize, en aşağı bir yıl ağır hapislik düşer. Niye lâfa doğruyu söylemekle başlarsın da, yalan dolanla bitirirsin.

 

01 Eki 2016
paylaş