Venezuela – Yeni Dünya https://yenidunya.org Yeni Günün Habercisi Sun, 15 Feb 2026 07:58:23 +0000 tr hourly 1 https://wordpress.org/?v=6.8.5 https://yenidunya.org/wp-content/uploads/2022/02/cropped-YD-ikon-512-1-75x75.png Venezuela – Yeni Dünya https://yenidunya.org 32 32 Geri çekilme yanılsaması https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/33814/geri-cekilme-yanilsamasi/ Sun, 15 Feb 2026 07:58:21 +0000 https://yenidunya.org/?p=33814 Editörün notu: Göç Sosyolojisi, Sosyal Coğrafya ve Çatışma Çalışmaları alanlarında uzmanlaşmış bir doktora adayı olan Nel Bonilla tarafından İngilizce olarak “Worldlines – The threads connecting geopolitics” başlıklı Substack bülteninde ve Almanca olarak NachDenkSeiten portalında yayımlanan bu analiz, Trump yönetiminin İran’a yönelik son dönemdeki yumuşama emarelerinin bir geri çekilme değil, aksine daha sürdürülebilir ve acımasız bir hibrit savaş modeline geçiş olduğunu vurguluyor. Bonilla’ya göre Washington, büyük çaplı askeri bir işgal yerine deniz kontrolü aracılığıyla ekonomik boğma, gizli sabotajlar ve hedefli suikastları içeren Sığınak Devleti (Bunker State) stratejisini benimsiyor. Bu yeni modelde yaptırımlar ve petrol tankerlerine yönelik fiili ablukalar, kalıcı bir savaş mekanizması olarak yapısal hale getirilirken; bölgedeki ABD askerleri olası bir gerilimde meşru müdafaa gerekçesi yaratacak tökezleme telleri olarak konumlandırılıyor. Bonilla, Venezuela ve Küba örnekleri üzerinden, ABD’nin çok kutuplu dünya düzenine eklemlenen kilit düğüm noktalarını istikrarsızlaştırarak Avrasya bağlantısallığını kesmeyi hedeflediği tespitini yapıyor. Sonuç olarak Bonilla, mevcut durumu bir gerilimi düşürme hamlesi değil; çok kutuplu bir düzenin inşasını engellemek amacıyla yürütülen, resmen başlamayan ve hiç bitmeyen sessiz bir savaş biçimi olarak nitelendiriyor..


Geri çekilme yanılsaması

Batı’nın İran’a yönelik “gerilimi düşürme” hamlesi neden sadece daha sessiz bir savaştan ibaret?

Nel Bonilla
Worldlines – The threads connecting geopolitics
10 Şubat 2026

Giderek zemin kazanan bir anlatı var: Artan riskler ve İran’ın uyarılarıyla karşı karşıya kalan Trump yönetiminin, Tahran ile yüzleşmekten geri adım attığı iddia ediliyor. Bir uçak gemisi grubunun kısmen geri çekildiğine dair haberler, Umman’ın başkenti Maskat’taki görüşmeler ve ABD’nin yumuşayan tonu; itidal, yeniden kalibrasyon ve hatta Washington’da yeni bir gerçekçiliğin işaretleri olarak yorumlanıyor. Ancak bu okuma, tehlikeli derecede miyopça. Atlantik sistemine şu an hükmeden stratejik mantığı, benim Sığınak Devleti (Bunker State) olarak adlandırdığım şeyi yanlış anlıyor. Gerilimi düşürme (de-escalation) gibi görünen şey, bu mantık dahilinde, sadece daha sürdürülebilir ve daha acımasız bir savaş biçimine geçişten ibaret. Transatlantik sistemi, kendi çöküş emarelerini uzun vadeli yönetebilmek için en uygun yönteme kayıyor: Deniz kontrolü yoluyla ekonomik boğma, örtülü istikrarsızlaştırma operasyonları ve ihtiyat kuvveti olarak tutulan kinetik vuruşlar. Savaşın biçimi değişti. Amacı ise değişmedi.

Ana akım analizlerin çoğu hâlâ 20. yüzyıla ait bir şablon kullanıyor: Tırmanış (escalation), görünür askeri yığınak, kitlesel bombardıman ve işgal ya da en azından bu tür operasyonların hazırlığı anlamına gelir. Bunları durdurun ya da kamuoyu önünde tehdit etmeyi kesin; işte size “gerilimi düşürme”. Bu mercekten bakıldığında, son gelişmeler gerçekten de bir geri çekilme gibi görünüyor: USS Abraham Lincoln‘ün Umman Denizi’nden kısmen yeniden konumlandırıldığına dair haberler. Umman’ın başkenti Maskat’taki dolaylı görüşmelerin diplomatik koreografisi ve yenilenen yaptırımları, İran’a karşı yürütülen fiili bir savaş çabasının parçası olarak değil de bir pazarlık kozu olarak çerçeveleyen haberler.

Fakat bu okuma, abluka hazırlıklarının ve yaptırım mimarisinin tamamen yerinde durduğunu, gevşetilmek bir yana genişletildiğini görmezden geliyor. Dahası, İran’a yönelik örtülü ve finansal savaş yavaşlamıyor, aksine şiddetleniyor. Son olarak ve en önemlisi, Körfez’deki ABD güç duruşu, İran füzelerinin menzili içindeki 30 bin ila 40 bin askerden oluşuyor ve bu durumda anlamlı bir değişiklik yok. Dolayısıyla hikâye bir geri çekilme hikâyesi değil; Transatlantik sistemin artık tercih ettiği kalıcı hibrit savaş koşullarına yönelik açık bir hazırlık hikâyesi.

Hava saldırılarından ekonomik savaşa: Asli silah olarak abluka ve kuşatma

Savaşı yalnızca bombalar düştüğünde ya da parlamentolar resmen ilan ettiğinde gerçekleşen bir şey olarak tanımlarsak, İran’a yönelik hibrit savaşın halihazırda tüm şiddetiyle devam ettiği gerçeğini kaçırırız. 2025’in sonlarından bu yana Washington’ın aldığı tedbirler, mevcut yaptırımlara enerji akışlarının fiziksel kontrolünü de ekledi.

Aralık 2025’te Trump, Venezuela’ya giden veya Venezuela’dan gelen yaptırımlı petrol tankerlerine yönelik tam kapsamlı bir deniz ablukası emri verdi; bu, klasik uluslararası hukuk tanımlarına göre açıkça bir “savaş nedeni” (casus belli) niteliği taşır. İran örneğinde ise aynı yönetim, (henüz) resmen ilan edilmiş bir “topyekûn abluka” değil, hızla daralan bir fiili petrol ablukası yürütüyor: Şubat 2026’nın başlarında Umman’daki nükleer görüşmeler tıkandıktan sonra Washington, İran ham petrolü ve petrokimya ürünlerinin ticaretini yapan firmaları ve aracıları hedef alarak İran’ın petrol sektörüne ek yaptırımlar getirdiğini duyurdu. Buna paralel olarak Dışişleri Bakanlığı, İran’ın “gölge filosunu” sistematik olarak parçalamaya başladı. Şubat 2026 tarihli bir açıklamada, gölge filoya ait 14 tankeri bloke edilmiş varlık olarak tanımladı ve İran menşeli petrol, petrol ürünleri veya petrokimya ürünlerinin taşınması veya ticaretine karışan 15 kuruluşa ve 2 kişiye yaptırım uygulayarak “nakliyeciler ve tüccarlar ağına karşı harekete geçmeye devam edeceğini” taahhüt etti. Dahası, ABD güçleri fiziksel olarak birden fazla tankere el koydu: İzlanda yakınlarındaki Atlantik sularında iki haftalık bir takibin ardından Marinera; Karayipler’de iki milyon varil Venezuela ham petrolü taşıyan Sophia ve İran’ın gölge filosuyla bağlantılı diğer gemiler.

Bu hedef odaklı bir çaba ve sadece sembolizmden ibaret değil: İran, günde yaklaşık 1,3 ila 1,8 milyon varil petrol ihraç ediyor ve bunun kabaca yüzde 90’ını Çin’e satıyor. Bunun önemli bir kısmını kesmek, işlevsel olarak İran ekonomisinin ana arterlerine yönelik sürekli saldırılarla eşdeğerdir.

“İran’ı yeniden güçsüz bırakmak”

Trump yetkilileri ne yaptıkları konusunda alışılmadık derecede açık sözlü davranıyor. Hazine Bakanı Scott Bessent, maksimum baskı kampanyasının İran’ın zaten bükülmekte olan ekonomisini çökertmek, “İran petrol ihracatını çökertmek” ve “İran petrol sektörünü kapatmak” için tasarlandığını övünerek anlattı. Sonuçları ise kutladı: Para biriminin değer kaybı, banka iflasları, dolar kıtlığı, ithalat felci; ve ardından ekledi:

“İnsanlar işte bu yüzden sokağa döküldü… Bu, ekonomi idaresi sanatıdır. Tek kurşun atılmadı.”

Mart 2025’te New York Ekonomi Kulübü’nde Wall Street’e hitap eden Bessent, bunu daha da net bir dille ifade etti: Amaç İran’ı yeniden parasız bırakmaktı. Finansçılarla dolu salon bu sözleri alkışladı.

Yapısal savaş olarak yaptırımlar

İzlediğimiz şey, yaptırımların kalıcı bir savaş hali olarak yapısallaştırılmasıdır. Dünya Bankası ve BM insan hakları verileri net bir örüntü ortaya koyuyor: 2015 JCPOA nükleer anlaşması kapsamında yaptırımlar hafifletildikten sonra, 2016 yılında İran enflasyonu yaklaşık yüzde 7’ye düştü. Trump 2018’de anlaşmayı tek taraflı olarak yırtıp atıp BM Güvenlik Konseyi kararını ihlal ederek yaptırımları yeniden uygulamaya koyduğunda, enflasyon tekrar yüzde 40-50 bandına fırladı ve orada kaldı. BM özel raportörleri, ABD’nin İran, Küba ve Venezuela’ya yönelik tek taraflı yaptırımlarının uluslararası hukuku ihlal ettiği ve açlık ile temel haklardan mahrumiyet gibi muhtemel sonuçlarla “insan yapımı insani felaketlere” yol açma riski taşıdığı konusunda defalarca uyarıda bulundu.

Elbette, yaptırımların kullanımı açısından bunların hiçbiri kavramsal olarak yeni değil. Küba üzerine 1960 tarihli bir Dışişleri Bakanlığı notu, yol haritasını zaten dile getirmişti: Ambargonun amacı Küba’nın ekonomik hayatını zayıflatmak ve “açlığa, umutsuzluğa ve hükümetin devrilmesine yol açmaktı.” Yeni olan şey, bu mantığın Sığınaklaşmasıdır (Bunkerization): Bir zamanlar politika seçeneği olarak ele alınan planlar, artık çok kutuplu direnci mümkün kılan herhangi bir devlete varsayılan olarak uygulanan yerleşik bir yapı (standing structure) haline gelmiştir.

Bir test vakası olarak Venezuela: Güvenlik bürokrasisi ve çok kutupluluk savaşı

Venezuela’da 3 Ocak 2026’da yaşananlar, ne bir sapma ne de kısa vadeli iç olayların tetiklediği ani bir tırmanış olarak görülmelidir. Bu düşünceden oldukça uzaktı. Aksine, bir süredir entelektüel, kurumsal ve doktrinel olarak hazırlanan jeopolitik bir operasyonun icrasıydı. O gün yaşananları jeopolitik bir darbe olarak adlandırmak yerinde bir tanım olacaktır. Venezuela, Hugo Chávez’in Soğuk Savaş sonrası yarımküreye dayatılan itaat zincirini kırmasından bu yana çeşitli kuşatma biçimleri altında yaşadı. Ancak mevcut evre niteliksel olarak farklı. Bu evre, ABD üstünlüğünün artık garanti görülmediği, Batı kontrolü dışındaki büyümenin otomatik olarak çöküşe (ya da daha doğrusu çökertilmeye) yol açmadığı ve çok kutuplu ittifakların Batılı güç elitleri için sadece ideolojik değil, yapısal bir meydan okuma oluşturduğu bir dünyada gerçekleşiyor. Bu tırmanışı körükleyen endişe, alternatif finansal, diplomatik ve güvenlik ilişkilerinin varlığını sürdürebilmesi ve büyüyebilmesidir. Gücü giderek artan bir şekilde zorlayıcı kaldıraca dayanan, düşüşteki bir hegemon için bu tahammül edilemez bir durumdur.

Bu mantığın en ifşa edici ifadelerinden biri, ABD Ordu Harp Akademisi Stratejik Araştırmalar Enstitüsü’nde (SSI) Latin Amerika Araştırma Profesörü olan R. Evan Ellis’in çalışmalarında karşımıza çıkıyor. Eylül 2025 tarihli “Nihayet Venezuela İçin Oyunun Sonu mu?” başlıklı makalesitırmanışın nasıl gelişebileceğini modelliyor. Günümüz jeopolitik bağlamında güç, kinetik eylemin bir iletişim biçimine dönüştüğü bir sinyal mekanizması haline geliyor. En azından ABD cephesinden bakıldığında.

Ellis, son operasyonları “önceki kısıtlamaların ötesine tırmandırma istekliliğinin” göstergesi olarak tanımlıyor; bu ifade, tırmanışı eşiklerin iteratif bir testi olarak ele alıyor. Sembolik güç başarısız olursa, sınırlı vuruşlar takip eder. Onlar da başarısız olursa, tırmanış devam eder; ta ki 1989 Panama işgali ve Noriega’nın yakalanmasına açıkça atıfta bulunulan “Just Cause (Haklı Davan) benzeri bir operasyona” kadar. Yarımkürede egemenlik, şarta bağlı olarak iptal edilebilir bir statü olarak çerçeveleniyor:

“Sürat teknesine yapılan son saldırı, ABD hükümetinin önceki kısıtlamaların ötesine tırmandırma istekliliğinin bir göstergesidir. ABD’nin önünde, bu güç gösterisinin Maduro’nun ABD’nin endişelerini gidermesini sağlamaya yetip yetmediğini görmekten, ek ve sınırlı vuruşlara, hatta Maduro ve yandaşlarını Manuel Noriega’ya yapıldığı gibi Amerika Birleşik Devletleri’nde adalete teslim etmek için Just Cause benzeri bir operasyona kadar uzanan bir dizi seçenek bulunmaktadır.”

Aynı zamanda Ellis, okuyucularına uzun vadeli bir işgalin amaçlanmadığını; toplanan gücün sürdürülebilir bir kontrol için yetersiz olduğunu garanti ediyor. Bu, Irak ve Afganistan sonrası dönemin, bulaşmadan sonuç alma, sorumluluk almadan kontrol etme kısıtlamalarını yansıtıyor. Rejim değişikliğinden sonra şiddetli parçalanma, suç rekabeti ve sabotaj öngörüyor; ancak bunları müdahaleye karşı belirleyici argümanlar olarak değil, “yönetilmesi” gereken dışsallıklar olarak çerçeveliyor. Kaosun sorumluluğu Venezuelalı aktörlere veya Rusya, Çin ve Küba gibi dış “oyun bozuculara” (spoilers) yükleniyor. İstikrarsızlaştırma hem tahmin ediliyor hem de sahiplenilmiyor.

Ellis’i özellikle önemli kılan şey, ABD savunma aygıtının içindeki konumudur. 2014’ten bu yana Ordu Harp Akademisi SSI araştırma profesörü ve Dışişleri Bakanlığı Politika Planlama Ekibi’nin eski bir üyesi olarak, istihbarat, operasyonlar ve stratejik anlatının kesişim noktasında faaliyet gösteriyor. Analizleri en iyi, planlama ekosisteminin kendi içinden doğan, önceden yapılandırılmış biliş (pre-structured cognition) olarak okunabilir.

Latin Amerika’da Çin üzerine kaleme aldığı (Latin Amerika’da Çin Halk Cumhuriyeti’nin Askeri Eylemlerine Hazırlık başlıklı) paralel bir yazısında Ellis, Çin’in yarımküredeki güvenlik faaliyetlerinin ampirik olarak mütevazı kaldığını kabul ediyor: Silah hibeleri, eğitim değişimleri, sınırlı liman ziyaretleri. Yine de Pentagon için bunların “potansiyel olarak oluşturdukları tehditler merceğinden” yorumlanması gerektiğinde ısrar ediyor. Ampirik tevazu önemsizleşiyor; önemli olan gizli potansiyel. Ticari projeler çift kullanımlı (dual-use) olarak, diplomatik angajmanlar ön konumlandırma olarak, sivil altyapı ise geleceğin muharebe sahası olarak yeniden kodlanıyor.

Birlikte okunduğunda, Venezuela ve Çin çalışmaları güvenlikokrasi zihniyetini (securitocratic mindset) örneklendiriyor: Toplumlar, bozulması, istikrara kavuşturulması veya rakiplere kapatılması gereken sistemler olarak anlaşılıyor. Demokrasi bu anlayışta sadece bir değişken, egemenlik ise koşullu bir statü.

ABD Hava ve Uzay Kuvvetleri için hazırlanan 2023 tarihli RAND raporu Great Power Competition and Conflict in Latin America (Latin Amerika’da Büyük Güç Rekabeti ve Çatışma), bunu açıkça ortaya koyuyor: Bölge stratejik bir geri cephe olarak ele alınıyor, siyaset askeri gerekliliğe tabi kılınıyor. Temel görevler; vekilleri (proxies) desteklemek, Çin’in bölgedeki çift kullanımlı varlıklarını caydırmaya veya kullanmasını engellemeye hazırlanmak ve “bölgede ABD Hava Kuvvetleri varlıklarına artan talebe” hazırlanarak diplomasi yerine askeri seçeneği tercih etmek.

Venezuela örneğinin gösterdiği şudur: Bir devlet üzerindeki Sığınak (Bunker) baskısının yoğunluğu ve biçimi, o devletin bir düğüm veya boğum noktası olarak konumsal değerine ve ABD güç merkezlerine olan mesafesine bağlıdır. Dolayısıyla örneğin Meksika, Küba ve Venezuela, Amerikan sığınağının iç halkasında yer alırken; İran, kuşatmanın hâlâ mümkün olduğu ancak daha fazla çekişmeye sahne olan bir dış halkada yer alıyor. Düğüm noktası ne kadar yakınsa, otonom gelişim için o kadar az alan vardır. Bu nedenle Venezuela, Küba ve Meksika; ABD güvenlik çeperi ve yarımküre stratejisindeki konumları nedeniyle ablukaya alınması daha kolay, sızılması daha kolay ve Washington’a yüksek kinetik maliyet çıkarmadan cezalandırılması daha kolay oldukları için daha zayıf bir pozisyondadır. Bu durum, yukarıda bahsedilen RAND raporunda açıkça belirtilmiştir.

Bu bölgede, mesafe (çok kısa), projeksiyon kapasitesi (maksimal) ve tarihsel hak iddiasının (“bizim” yarımküremiz) birleşimi; İran’ın ve hatta Rusya’nın asla tam olarak aynı şekilde deneyimlemediği özel bir baskı modeli üretir. Nitekim Latin Amerika, tedarik zincirlerini yarımkürede yerelleştirme, Çin’e bağımlılığı azaltma ve Washington’daki Çin şahinlerinin 2030 civarında gerçekleşeceğini açıkça takvimlendirdiği bir savaşa hazırlanma stratejisinin bir parçasıdır. Dolayısıyla baskı sadece ticaret yapmak için değil, ulusal kalkınmayı ABD’nin yeniden silahlanma ihtiyaçlarıyla hizalamak içindir. Latin Amerika’nın geri cephe olarak kodlandığı güvenlikçi bir mantıkta, ticari bağımlılık kırılganlığı derinleştirecektir. Örneğin Meksika örneğinde; mineralleri, lojistiği ve üretimi ABD savaş planlaması için ne kadar merkezi hale gelirse, Meksika’nın seçimleri Washington’ın beklentilerinden saptığı anda gelecekteki müdahaleler o kadar meşru görünecektir.

Öte yandan İran, kısmen farklı bir mesafede ve harekat alanında bulunduğu, sert caydırıcı araçlara ve bunları geliştirme fırsatına (örneğin füzeleri, Hürmüz Boğazı) sahip olduğu ve Rusya ile Çin üzerinden Avrasya destek ağlarına bağlanabildiği için daha dirençli. ABD deniz ve finansal hakimiyeti altındaki Latin Amerika ülkeleri bu tür stratejileri basitçe kopyalayamaz. Yine de İran için çıkarılacak ders nettir: Karayip havzasında test edilen yöntemler -abluka, başsız bırakma (decapitation), dış baskı altında elitlerin yeniden yapılandırılması- şimdi Basra Körfezi’ne uyarlanıyor. Sığınak Devleti, laboratuvar protokolünü çok kutuplu bağlantısallığın bir düğümünden diğerine ihraç ediyor.

ABD’li ve İsrailli analistler, bu Venezuela modelini İran için bir şablon olarak açıkça tartışıyor. Ocak 2026 tarihli bir CNN analizi, “rejim değişikliği olmaksızın lider kadronun tasfiyesinden” (leadership decapitation) açıkça bahsetti ve Washington’ın İran için seçenekleri planlarken “Venezuela’yı bir örnek olarak referans alabileceğini” öne sürdü. Bu arada İsrail istihbarat servisi, İran içinde eşsiz bir erişim gücüne sahip olduğunu kanıtladı: Haziran 2025’teki “Operasyon Yükselen Aslan” sırasında Mossad ve müttefik birimler, Tahran yakınlarındaki İran füze fırlatıcılarını ve hava savunma sistemlerini imha etmek için önceden yerleştirilmiş silahları ve örtülü ekipleri kullandı; aynı zamanda en az 14 nükleer bilimciye ve çok sayıda İslam Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) komutanına suikast düzenledi. Araştırmalar, Mossad’ın hassas silahları ve patlayıcıları İran’a soktuğunu, aylarca veya yıllarca zulalarda sakladığını ve ekipleri Tahran’ın derinliklerinde koordine ederken İran güvenlik güçlerinden kaçabildiğini gösteriyor.

İranlı yetkililer Ocak 2026’da, Mossad ile bağlantılı; çeşitli eyaletlerdeki petrol, gaz, elektrik ve telekomünikasyon altyapısını hedef alan yeni sabotaj planlarını bozduklarını duyurdu; bu da söz konusu gizli ağın aktif olduğunu ve geçmişte kalmadığını kanıtlıyor. Bu, İran’a karşı Venezuela tarzı bir “başsız bırakma” girişimini yeniden üretmek için gereken örtülü yıpratma ve hedefli lider suikastları için tam da ihtiyaç duyulan türden bir altyapıdır. Buna göre amaç tam işgal değil; sürdürülebilir bir yıpratma baskısı oluşturmak, komuta zincirinin bütünlüğünü parçalamak ve hayatta kalan bir “artık hükümeti” (rump government) “stratejik boyun eğmeye” zorlamaktır; yani nükleer ve füze programlarının sökülmesini, enerji egemenliğinin teslimini ve dış politikanın ABD çizgisiyle hizalanmasını kabul etmektir.

Yavaş boğulma

Neden bu yöntem tercih ediliyor? Mevcut ABD askeri stratejisi, kesin sonuçlu ve siyasi açıdan maliyetli savaşlara göre kurgulanmamıştır. Kalıcı kriz yönetimi ve kalıcı yıpratma üzerine inşa edilmiştir. Bu mantık dahilinde şunlar geçerlidir: İran’a karşı büyük, açıkça ilan edilmiş bir savaş riskli, pahalı ve iç politika açısından patlayıcı olacaktır. Öte yandan abluka, yaptırımlar, sabotaj ve aralıklı vuruşların bir kombinasyonu; daha ucuz, inkâr edilebilir ve çok daha esnektir.

Nitekim bu yavaş boğma süreci içinde diplomatik kafa karışıklığı, yıpratmanın bir parçasıdır. ABD temsilcileri bir “anlaşma” ihtimalini sallandırırken, sudaki gerçeklik, korsanlık ve gemilere el koymanın acımasızca tırmandığı bir durum olacaktır. Bu kafa karışıklığı, hedef alınan ulusların içinde hizipsel bir çatışma yaratmayı amaçlar: “Anlaşma yanlısı” bir elit kesim, sahte rahatlama vaatleriyle cezbedilirken, sahadaki (veya denizdeki) askeri gerçeklik ilmeği daraltır. ABD stratejisi, Rusya, Çin ve İran’dan gelecek birleşik bir tepkiyi geciktirmek için bu diplomatik sis perdesini kullanmakta; “denizdeki savaşın”, onlar ortak bir deniz savunması üzerinde anlaşamadan ticaret rotalarını parça parça sökmesine olanak tanımaktadır.

Boğulan bir İran, İran petrolüne bağımlı olan ve Tahran’ı ayakta tutmak için para ve siyasi sermaye yatırmak zorunda kalacak olan Çin’i kanatır. Dahası, kilit bir ortağını kaybetmemek için silah, teknoloji ve diplomatik koruma sağlamak zorunda olan Rusya’yı zayıflatabilir. Küresel Güney’i benzer bağımsız projeler izlemekten caydırır. Son olarak, böyle bir yaklaşım, Körfez’deki ABD askerî varlığı için sonsuz bir bahane sunarak bütçeleri ve iç güvenlikleştirme politikalarını meşrulaştırır. Bu, Batı’daki düzensizliği hızlandırabilecek siyasi geri tepmelere yol açacak dramatik bir bombardıman kampanyasına kıyasla, daha düşük riskli ve daha yüksek getirili bir stratejidir.

Tökezleme teli mantığı: Feda edilebilir varlıklar olarak 40 bin asker

Bunun bir gerilimi düşürme hamlesi olmadığının en çarpıcı göstergelerinden biri güç duruşudur. Kuveyt, Bahreyn, Katar, BAE ve Umman’daki üslere dağılmış yaklaşık 30 bin ila 40 bin ABD askeri hâlâ orada; hepsi de İran’ın kısa menzilli füzelerinin ve İHA’larının menzili içinde. Konvansiyonel bir perspektiften bakıldığında bu deliliktir: Eğer tırmanıştan korkuyorsanız neden bu kadar çok gücü açık hedefte bırakasınız? Mevcut ABD askeri stratejisi perspektifinden bakıldığında ise bu durum kasıtlı olabilir.

Bu askerler birer tökezleme teli (tripwire) işlevi görüyor. Eğer İran ablukaya veya sabotajlara bu üslere füze saldırılarıyla karşılık verirse, Washington anında kitlesel “meşru müdafaa” operasyonları için iç meşruiyet kazanır. Ne de olsa Transatlantik işlevsel elitleri, Batı hakimiyetinin daha geniş mimarisini korumaya yardımcı olacaksa, yüzlerce hatta binlerce askeri kaybı tolere etmeye giderek daha istekli görünüyor. ABD askerleri burada, çok kutupluluğu dondurmak veya yavaşlatmak amacıyla feda edilebilir vekiller (sacrificial proxies) olarak kullanılıyor.

“Az kaynak”

Nispeten mütevazı bir görünür askeri angajmanın -tek bir uçak gemisi grubu, fazladan birkaç filo, kitlesel seferberlik yok- İran’la yüzleşmek için ciddi bir niyet taşımadığına işaret ettiği varsayılabilir. Ancak küçük ayak izi, stratejinin doğasına dair bir ipucudur: Potansiyel bir ekonomik abluka, ayrıca bir petrol ambargosunun uygulanması ve halihazırda devam eden tankerlere el koyma tedbirleri; armadaları değil, devriyeleri gerektirir. Bir deniz ablukası altı uçak gemisi gerektirmez. Ticari nakliyenin, sigortacıların ve üçüncü devletlerin ABD’nin “yaptırım uygulamalarına” boyun eğmesini sağlamaya yetecek kadar varlık ve ölümcül güç gerektirir. Gördüğümüz ölçek tam da budur. Örtülü sabotaj siyasi olarak hiçbir maliyet getirmez; inkâr edilebilir istihbarat ekipleri ve siber birimler uydu görüntülerinde görünmez. Lider kadroyu tasfiye vuruşları (decapitation strikes) zırhlı tümenleri değil, özel kuvvetleri gerektirir.

Genel olarak, ekonomik bağlantısallığın kalıcı olarak çevrelenmesi (containment), işgal gerektirmez; sadece uzun vadeli yatırım ve entegrasyonu cazibesiz ve riskli hale getirecek kadar tehdit ve istikrarsızlık gerektirir. Son olarak yapısal düzeyde, 2009 tarihli Which Path to Persia? (Hangi Yol İran’a Çıkar?) başlıklı Brookings raporu, deniz baskısı, yaptırımlar ve hava saldırılarını, rasyonel bir hegemonun aralarından seçim yapabileceği ayrı seçenekler olarak ele alıyordu. Bugünkü durumda bu seçenekler katılaşarak bir yapıya dönüştü: Kilit düğüm noktaları (Hürmüz, Karayipler, Meksika Körfezi) çevresinde gemiler, üsler ve ambargo mekanizmalarından oluşan neredeyse kalıcı bir duruş. USS Abraham Lincoln uçak gemisi orada, çünkü ABD hükümeti artık İran’ın denizde çevrelenmesinin varsayılan bir koşul olduğunu varsayıyor.

Başka bir deyişle: Bu ABD operasyonu, Washington’ın İran’ı istikrarsızlaştırma ilgisini kaybettiği için değil; seçilen savaş yönteminin abluka ve örtülü eylemlerle istikrarsızlaştırma olması nedeniyle kaynak açısından hafif (resource-light). ABD gücünün “zafer” için yetersiz olduğu gerçeği, amacın süregelen bir yıpratma (ongoing attrition) olduğunun sinyalidir.

Politika değil, yapı

Şu anda yaşananların hiçbiri kavramsal olarak “yeni” değil. 2009 tarihli Brookings raporu Which Path to Persia?, seçenekleri zaten kataloglamıştı: Yaptırımlar, örtülü eylemler, vekalet savaşı, hava saldırıları ve işgal. Bugünkü araçların birçoğu orada taslak olarak yer alıyordu. Ancak, niteliksel bir değişimi ayırt edebiliriz: 2009’da bunlar politikaydı; maliyet-fayda hesabına göre seçilen, birleştirilen veya elenen menüdeki pozisyonlardı. 2020’lerin ortalarına gelindiğinde ise bunlar sertleşerek yapıya dönüştü. Anti-entropik mantık -“çok kutuplu entegrasyonu ne pahasına olursa olsun durdurmalıyız“- bir kez kabul edildiğinde; yaptırımlar, ablukalar ve örtülü istikrarsızlaştırma, çürüyen tek kutuplu düzenin kalıcı enstrümanları haline gelir.

Dolayısıyla mesele, İran’ı Çin, Rusya ve Küresel Güney arasında istikrarlı bir köprü işlevi göremeyecek kadar uzun süre zayıf tutmaktır. Daha temel amaç sistemsel bozunumdur: İran’ı kronik olarak istikrarsız, ekonomik olarak tükenmiş, siyasi olarak parçalanmış bir alana; uzun vadeli Avrasya bağlantısallığı için kötü bir bahse dönüştürmek.

Küba ve Venezuela üzerindeki maksimum baskının altında da tam olarak aynı mantık yatmaktadır: Her ikisi de ideolojik düşman ve jeostratejik boğum noktasıdır; Küba Meksika Körfezi’nin girişinde, Venezuela ise Karayip enerji sahasında. Onların egemen işlevselliğini parçalamak, Meksika, Brezilya ve diğerleri için seçenekleri daraltır ve Batı’nın deniz yolları ve bölgesel lojistik üzerindeki pençesini sıkılaştırır. Bu açıdan bakıldığında, kilit düğüm noktalarına (İran, Küba, Venezuela ve potansiyel olarak diğerleri) alternatif bir ağa tam olarak bağlanıp güçlenmeden önce kontrollü düzensizlik uygulanarak yapılan acımasız ama tutarlı bir jeopolitik triyaja (geopolitical triage) tanıklık ediyoruz.

İki mantığın savaşı

Bütün bunlar, sanayisizleşme, borç yükü, siyasi kutuplaşma ve silinen meşruiyet nedeniyle ABD’nin azalan maddi ve sembolik gücünün fonunda gerçekleşiyor. Ortaya çıkan askeri stratejiler, bu zayıflığa uyum sağlamanın bir semptomudur. İran ile yüzleşme, dolayısıyla iki örgütleyici ilke arasındaki daha geniş bir mücadelenin sahnesidir: Bir yanda, hiyerarşinin korunmasını diğer ülkelerin parçalanması ve zorlayıcı kontrolü yoluyla dayatmaya ve denetlemeye çalışan bir mantık. Diğer yanda ise, bağlantısallık ve çeşitlendirme yoluyla egemenliği teşvik ederek bu ABD liderliğindeki statükoyu tehdit eden çok kutuplu mantık.

Düşüşteki hegemonun mantığı, iç çatlakları silahlaştırır. Jeopolitik analist John Helmer’in uyardığı gibi, ABD tarafı; bağlantısız dünyanın yönetici elitlerinin arasına ölümcül bir kama sokmak için ayrımcı gümrük tarifelerini ve denizdeki fiziksel savaşı kullanan bir “gangster” haraç mantığını benimsemiştir. Helmer, her kilit başkentte -Tahran, Moskova, Pekin ve Yeni Delhi- ABD’nin, “işler yürüsüncü” (business-as-usual) hizip (bir anlaşma yapmak ve ekonomik baskıyı hafifletmek için çaresiz olan oligarklar ve teknokratlar) ile “Direniş” hizbi (herhangi bir tavizin Washington’ı sadece el yükseltmeye teşvik edeceğini savunan ordu ve istihbarat servisleri) arasında aktif olarak bir bölünmeyi körüklediğini gözlemliyor. ABD, ulusları ayrımcı acılarla bireysel olarak hedef alarak, çok kutuplu ittifakı sürdürmenin maliyetini boyun eğmenin bedelinden daha yüksek hale getirmeyi; esasen anlaşma yanlısı hiziplerin kendi iç ekonomilerini kurtarmak için stratejik ortaklıklarını nihayetinde yırtıp atacağına oynamayı amaçlıyor. Dolayısıyla bu hibrit savaş, zamana karşı bir yarıştır: İş dünyası hizipleri ekonomik boğulmaya teslim olmadan önce, direniş hizipleri ittifakın savunmasını tahkim edebilecek mi?

İran, bu çok kutuplu mantık dahilinde şimdiden karşılık veriyor. İran, köşeye sıkıştırılırsa ABD üslerini vurma ve potansiyel olarak Hürmüz Boğazı’nı kapatma istekliliğinin sinyalini veren bir önleyici savunma doktrini benimsedi; aynı zamanda yaptırımlara karşı can simidi olarak Moskova ve Pekin ile ekonomik ve askeri bağlarını derinleştiriyor. ABD güç elitleri, İran gibi kilit düğüm noktalarına, kendi iç çelişkileri (toplumsal çatlaklar, ekonomik tükenmişlik, siyasi kriz) kendilerini yıkmadan önce, bu yeni ağın bütünlüğünü kıracak kadar hızlı ve yeterli acıyı verebileceklerine bahse giriyor. Kritik bilinmeyen kırılma noktasıdır: Maliyetlerin kimin için daha önce sürdürülemez hale geleceği.

Geri çekilme yanılsaması

Michel Foucault, Hapishanenin Doğuşu (Vintage Books, 1991). Bu pasaj, hedefin artık kesin zafer kazanmak değil, herhangi ülkeyi kontrol altındaki nesne gibi yöneten “kalıcı boğma ekonomisi” kurmak olduğunu ortaya koyuyor.

Son notlar: Savaş sahne değiştirdi

Mevcut evreyi İran’dan “geri adım atmak” olarak tanımlamak, modern emperyal gücün doğasını yanlış okumaktır. Bu güç, gürültülü işgallere ya da televizyonda yayınlanan bir “Şok ve Dehşet” (Shock and Awe) kampanyasına ihtiyaç duymaz. Çürüyen hegemon; ekonomik boğma (yaptırımlar, ablukalar, finansal dışlama), parçalama (sabotaj, suikastlar, siber saldırılar) ve her meşru müdafaa eylemini saldırganlık olarak çerçeveleyen anlatı savaşı (provokasyon, tepki ve meşrulaştırma döngüleri) yoluyla sessiz, acımasız bir savaş yürütebilir ve yürütecektir. Ve bunu zaten yapıyor. Kinetik eylem ve operasyon seçeneğini açıkça ve görünür bir şekilde masada bırakarak.

Nükleer silahlar, terörizm ve insan haklarına dair emperyal yüzeysel anlatı, yalnızca asıl tehlikede olan şeyi gizlemeye yarar. Yani: İran’ın bir Avrasya kara köprüsü olarak temsil ettiği bağlantısallık; dolarsızlaşma tehlikesisi; alternatif devlet ideolojileri ve toplum örgütlenme biçimleri; ve nihayetinde bir demonstrasyon etkisi; ABD hegemonuna karşı direnişin başarılı olabileceğine dair kanıt. Amaç barışın veya istikrarın sağlanması değil, çok kutuplu bir dünyanın konsolidasyonunun önlenmesidir.

Buna “gerilimi düşürme” demek, savaş başka araçlarla yürütüldüğünde ona kendi adıyla hitap etme sorumluluğundan kaçmaktır. Zira amaç, Doğu ile Batı arasındaki her türlü köprünün -çok kutuplu bir düzenin işleyen her türlü bağ dokusunun- imhası veya devre dışı bırakılması olarak kalmaya devam ediyor. Değişen tek şey biçimdir: Ayrık siyasi seçeneklerden kalıcı bir işletim yapısına; başlayan ve biten savaşlardan, resmen hiç başlamayan ve resmen hiç bitmeyen savaşlara. Bu, ölmekte olan bir hegemonik düzenin, kendi yerini alacak olanın altyapısına karşı savaşıdır.

Kaynak: Harici

]]>
İran: Avrasya’nın Kilidi https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/33690/iran-avrasyanin-kilidi/ Sat, 24 Jan 2026 09:55:00 +0000 https://yenidunya.org/?p=33690 İran’ın coğrafi konumu, ülkeyi adeta stratejik bir menteşe haline getiriyor. Bu menteşe, Rusya’nın güneydeki konumunu sağlamlaştırırken, Çin’e ABD’nin denizdeki kuşatmasından kaçış imkanı sunuyor.

Abbas Al-Zein

ABD’nin stratejik karar alma mekanizmalarında İran artık ayrı bir bölgesel dosya olarak ele alınmıyor. Tahran ile ilişkiler, büyük güçler arasındaki rekabetin ayrılmaz bir parçası haline geldi. İran, Rusya ve Çin arasındaki koordinasyon, konjonktürel bir ittifakın ötesine geçti. Batılı analistlerin artık Washington’un rakip ülkeleri izole etme kabiliyetini zayıflatan bir “sinerji” olarak tanımladıkları bir yapıya dönüştü.

Bu değerlendirme, Carnegie Endowment’ın Amerika’ya Yönelik Gelecekteki Tehditler raporunda ulaştığı sonuçlarla örtüşüyor. Rapor, İran’ı Avrasya kıtasının “merkezi bağlantı noktası” olarak tanımlıyor ve bu bağlantı noktasının Rusya’nın coğrafi izolasyonunu önlerken, Çin’in enerji ihtiyaçlarını ABD’nin denizlerdeki kontrolünün ulaşamayacağı bir noktada güvence altına aldığını belirtiyor.

İran İslam Cumhuriyeti’nde meydana gelebilecek ciddi bir istikrarsızlık, ülke sınırları içinde kalamaz. Bu, hem Çin’i hem de Rusya’yı hedef alan ikili bir stratejik ablukaya dönüşecektir: Avrasya’nın iç kesimlerinde güvenlik kaosunu canlandırırken, yükselen güçlerin tek kutuplu hakimiyeti zayıflatmak için giderek daha fazla güvendiği finans ve enerji platformlarına darbe vuracaktır.

Stratejik derinlik olarak coğrafya

Moskova için İran’ın önemi coğrafyadan başlar. İran, Rusya’ya sınırlarının ötesinde hayati bir jeopolitik kapı açıyor. Valdai Kulübü’nün araştırmalarına göre, İran’ın önemi resmi ittifak politikalarında değil, Avrasya’nın kalbini Uluslararası Kuzey-Güney Ulaşım Koridoru (INSTC) aracılığıyla Hint okyanusuna bağlayan tek kara köprüsü işlevi görmesinde yatar. 

Bu rota, Rusya’ya Baltık Denizi ve Akdeniz’de NATO’nun baskısından korunma imkanı sağlar ve İran topraklarını Rusya’nın güney kanadını koruyan stratejik bir kalkan haline getirir.

Bu karşılıklı coğrafi bağımlılık, taktiksel koordinasyonun ötesine geçen ortak bir siyasi çıkar yaratıyor. İran devletinin istikrarı, Kafkasya ve Orta Asya’nın Ukrayna savaşından önce yaşanan türden bir parçalanmaya sürüklenmesini önleyen bir koruma görevi görüyor. Rusya Uluslararası İlişkiler Konseyi (RIAC) tarafından yapılan araştırma, İran coğrafyasını, Moskova’nın kıtadaki Batı hegemonyasını zayıflatma çabalarının merkezinde yer alan “Büyük Avrasya” kavramının temel taşı olarak tanımlıyor.

İran, Pekin için farklı bir stratejik denklemde benzer bir rol üstleniyor. ABD’nin Pasifik’teki baskısı artarken, Çin’in İran üzerinden batıya doğru uzanabilme imkanı Pekin için değiştirilemez bir nitelik kazanıyor. Dış İlişkiler Konseyi (CFR) tarafından yapılan bir araştırma, İran’ı Kuşak ve Yol Girişimi’nin (KYG) en kritik coğrafi bağlantı noktalarından biri olarak tanımlıyor ve Pekin’e, ABD’nin kontrolündeki deniz yollarını (Tayvan boğazından Akdeniz’e kadar) baypas ederek kara yoluyla Batı Asya’ya uzanan bir koridor sunuyor.

İran’ın Avrasya’nın iç kesimleri ile açık denizler arasında ortadaki konumu, Tahran, Moskova ve Pekin arasında kalıcı bir bağın oluşmasına neden oldu. Bu yapı içinde, siyasi uyum ideolojiden çok coğrafi gerekliliklerden kaynaklanıyor.

İran platosunu istikrarsızlaştırmaya yönelik herhangi bir girişim, Avrasya’nın iç kesimlerinde zincirleme bir şok dalgası yaratarak bölgesel çatışmayı, rakip güç merkezlerinin yükselişini durdurmayı amaçlayan sistematik bir ablukaya dönüştürebilir.

Tampon devlet ve güvenlik duvarı

İran, lojistiğin ötesinde Doğu Avrasya’nın güvenlik mimarisinde istikrarı sağlayan bir tampon görevi görüyor. RAND’ın “Extending Russia” (Rusya’nın Genişlemesi) başlıklı bir araştırma raporunda, rakip güçleri zayıflatmak için bölgesel istikrarsızlığın kullanılmasına vurgu yapan düşmanı tüketme stratejilerinden bahsediliyor. Bu açıdan İran, kritik bir güvenlik duvarı görevi görüyor.

İran’daki istikrarsızlık, Rusya’nın güney çeperindeki, özellikle Kafkasya ve Orta Asya’daki güvenlik koordinasyonunu zayıflatacaktır. RIAC değerlendirmeleri, böyle bir çöküşün radikal ağlara, kıtalar arası kaçakçılığa ve militanların yayılmasına yol açacağı konusunda uyarıyor. Moskova, bu tehditleri defalarca varoluşsal tehditler olarak değerlendirdi.

Çin için asıl endişe kaynağı bu durumun yayılma riski. İran’ın istikrarı, Tahran’ın Şangay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) içinde vazgeçilmez bir güvenlik ortağı olarak faaliyet gösterdiği Orta Asya’nın dağ koridorları üzerinden huzursuzluğun yayılmasını sınırlıyor. Bu rol, Pekin’e bir dereceye kadar güvenlik izolasyonu sağlıyor ve sınır çatışmalarına sürüklenmeden küresel hedeflerini takip etmesine olanak tanıyor.

Enerji ve finansal egemenlik

Ekonomik açıdan İran’ın rolü, geleneksel ticaret mantığının ötesine geçiyor. Rusya ve Çin ile olan ortaklıkları, Batı’nın etkinliğini zayıflatmak için tasarlanmış alternatif bir finans ve enerji yapısının giderek daha fazla parçası haline geliyor.

Pekin’in bakış açısına göre, İran petrolü stratejik bir korunma aracı haline geldi. Veriler, Çin’in günde yaklaşık 1,3 milyon varil İran ham petrolü satın aldığını (deniz yoluyla yapılan petrol ithalatının yaklaşık %13,4’ü) ve İran’ın ihracatının yaklaşık %80’inin doğuya doğru gerçekleştiğini ortaya koyuyor. Dijital Yuan da dahil olmak üzere dolar dışı mekanizmalarla yapılan ödemelerin artması, özellikle Malakka Boğazı gibi darboğaz noktalarında ABD’nin baskısına karşı savunmasızlığı daha da azaltıyor.

The Electricity Hub’ın raporları, Çin’in 2025 yılında 57 milyon tondan fazla İran petrolü ithal ettiğini ve bu petrolün genellikle Malezya gibi aracılar üzerinden sevk edildiğini gösteriyor. Bu rakamlar, jeoekonomik gereklilikler karşısında yaptırımların etkinliğinin azaldığını ortaya koyuyor.

Rusya’nın hesabı, aynı sonuca farklı bir yoldan ulaşıyor. İran ile işbirliği, Moskova’nın SWIFT tabanlı izolasyonu aşmak için en önemli yollardan biri haline geldi. Rusya Federasyonu hükümetinin verileri, Mayıs 2025’te yürürlüğe giren Avrasya Ekonomik Birliği serbest ticaret anlaşmasının ardından ikili ticaretin yüzde 35 arttığını gösteriyor.

Önemli bir değişim para politikasında da yaşandı. İran Merkez Bankası, Ocak 2025’te Rusya’nın MIR ve İran’ın Shetab ödeme sistemleri arasında tam uyum sağlandığını duyurarak korumalı bir finans kanalının oluşturulduğunu açıkladı. Iran Daily’ye göre, ticaret hacminin 2025 yılı sonuna kadar yıllık 30 milyar dolara ulaşması ve İran’ın Rusya’ya ihracatının ilk kez 1,2 milyar doları aşması bekleniyor. Tahran, Rus teknolojileri ve malları için giderek artan bir şekilde yeniden ihracat (reeksport) merkezi olarak işlev görerek Moskova’yı ekonomik yönden izole etme çabalarını boşa çıkarıyor.

Washington’un ayrıştırma stratejisi

Bu bağlamda, ABD’nin stratejisi de değişti. Washington, yalnızca baskı kurma veya açık çatışmaya güvenmek yerine, Batı politika çevrelerinin “ayrıştırma stratejisi” olarak tanımladığı bir yaklaşıma yöneldi. Bu, üçlü blok ile açıktan çatışmak yerine onlara alternatif yollar sunarak Tahran, Moskova ve Pekin arasındaki karşılıklı bağımlılığı zayıflatma çabası.

Çin cephesinde ise enerji, en önemli koz olarak öne çıktı. Dünyanın en büyük petrol ithalatçısı olan Pekin, arz istikrarı ve fiyatlandırma konusundaki hassasiyetini koruyor. ABD’nin Latin Amerika’daki hamleleri, özellikle Venezuela ile ilgili olanlar, büyük petrol rezervlerini Batı’nın düzenleyici çerçeveleri altında küresel pazarlara yeniden entegre etme çabaları olarak yorumlanıyor ve bu da İran’ın Çin’in enerji güvenliği politikasındaki rolünü zayıflatabilir.

Buna paralel olarak Washington, Hint Okyanusu’ndan Batı Pasifik’e uzanan önemli ticaret koridorlarındaki deniz varlığını genişletti. Bu tutum, sadece caydırıcılık olarak değil, denizlerdeki tedarik güvenliğinin ABD liderliğindeki güç dengelerine bağlı olduğunu  hatırlatmak için de sergileniyor.

Rusya cephesinde ise Ukrayna merkezi bir rol oynuyor. Askeri ve ekonomik baskıların Moskova’nın kapasitesini tüketmeyi amaçladığı bir ortamda, aralıklı verilen diplomatik mesajlar Avrupa güvenliği konusunda belli başlı konularda anlaşmaya varılabileceğine işaret ediyor. Bunun altında yatan varsayım, Rusya’nın temel çıkarlarının Avrupa’da kısmen karşılanabileceği ve bu durumun İran ile olan ortaklığının uzun vadeli değerini azaltacağı yönünde.

ABD’nin katılımı, Rusya için stratejik derinlik ve Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi için kritik koridorlar içeren Orta Asya ve Kafkasya bölgelerinde de arttı. Moskova ve Pekin’in bakış açısına göre, bu bölgelerdeki güvenlik ve yatırım bağlarının genişletilmesi, İran’ı coğrafi olarak kuşatma ve Avrasya’nın bağlantı noktası olarak rolünü zayıflatma çabasını yansıtıyor.

Bu bahis neden tutmadı?

Bu çabaların büyüklüğüne rağmen, ayrıştırma stratejisi hem Moskova hem de Pekin’de kökleşmiş güvensizlikle karşılanıyor. İki güç için asıl sorun, sunulan teşviklerin ölçeği değil, uluslararası sistemin yapısı, yaptırımlar, tehditler ve Batı’nın tutarsız taahhütleri konusunda edinilen deneyimler.

Rusya’nın bakış açısına göre, İran ve Ukrayna arasında yapılacak herhangi bir takas stratejik bir tuzak oluşturur. İran, Rusya’nın Hint okyanusuna güneyden erişimini sağlıyor. İran’ın çöküşü, Kafkasya-Orta Asya bölgesini kronik istikrarsızlığa maruz bırakacaktır. Doğu Avrupa’da elde edilecek kazanımlar, yapısal olarak zayıflamış güney kanadını telafi etmeye yetmeyecektir.

Çin’in gerekçesi de benzer nedenlere dayanıyor. Alternatif enerji tedarikçileri, Washington’un etkileyebileceği veya bozabileceği tedarik zincirleri kapsamında kalmaya devam ediyor. Buna karşılık İran petrolü, coğrafi ve siyasi açıdan bir özerklik sunuyor. Değeri, fiyatından çok dayanıklılığında yatıyor.

Son engel

Temelde, İran üzerindeki rekabet iki yaklaşımı karşı karşıya getiriyor. Birincisi, jeopolitik ağların teşvikler ve seçici yeniden düzenlemelerle ortadan kaldırılabileceğini varsayıyor. İkincisi ise, coğrafya, birikmiş deneyimler ve güven aşınmasının, çok kutupluluğa doğru giden bir dünyada bu tür garantilerin kırılgan hale getirdiğini kabul ediyor.

İran’ın çöküşü veya uzun süreli iç istikrarsızlığı, sadece enerji piyasalarını veya bölgesel ittifakları yeniden düzenlemekle kalmayacak. Batı Asya’yı neredeyse tamamen ABD’nin etkisi altında bir bölge olmasını sağlayacak ve Batı Avrasya’da stratejik bir kuşak oluşturacak. Bir asırdan fazla bir süredir, bu bölge imparatorluklar arası rekabetten Soğuk Savaş’a ve günümüzdeki çok kutupluluğa geçiş sürecine kadar küresel güç rekabetinin en önemli sahnesi oldu.

Bu nedenle İran, önemli bir devlet olmaktan çok daha fazlasıdır. Venezuela’nın bir zamanlar Batı Yarımküre’de ABD gücüne karşı direnişin dış sınırını temsil ettiği gibi, İran da şu anda Avrasya’nın kalbinde Amerikan hegemonyasının konsolidasyonuna karşı son jeopolitik engel olarak duruyor.

İran’ın bütünlüğü, sadece kendi ulusal çıkarlarına değil, aynı zamanda Moskova ve Pekin’in paylaştığı daha kapsamlı bir hedefe de hizmet ediyor: Tek taraflı hakimiyeti sınırlamak ve komşu ülkelerde stratejik özerkliği korumak.

Kaynak: The Cradle Türkiye

]]>
Çin Venezuela için ne yaptı? https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/33635/cin-venezuela-icin-ne-yapti/ Thu, 15 Jan 2026 08:48:08 +0000 https://yenidunya.org/?p=33635 Trump ya da Macron tarzı içi boş söylevler ve nutuklar atmadan Çin, bir dizi somut ve fiilî adımı hayata geçirmeye başladı. Çünkü Çin, ABD’nin Venezüela petrolünü kontrol altına almayı, Güney Amerika’daki Çin varlığını sınırlamanın ve önlenemez hızla ilerleyen yükselişini durdurmanın bir aracı hâline getirdiğinin farkındaydı.

Çin, doğrudan Amerikan imparatorluğunun “yüzer hattını” hedef alan adımlar attı. Zira Venezüella’ya yönelik saldırı, çok kutuplu dünya projesine ve BRICS grubuna karşı ilan edilmiş bir savaş anlamına geliyordu.

Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun kaçırıldığı haberinin yayılmasından sadece birkaç saat sonra, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Çin Komünist Partisi Siyasi Büro Daimî Komitesi’ni acil toplantıya çağırdı. Toplantı tam 120 dakika sürdü. Resmî bir açıklama yapılmadı, diplomatik tehditler savrulmadı; fırtına öncesi sessizlik hâkimdi.

Bu toplantı, Çinli stratejistlerin “asimetrik kapsamlı karşılık” olarak adlandırdığı mekanizmayı devreye soktu. Bu, Çin’in Batı Yarımküre’deki ortaklarını hedef alan bir saldırıya verilen cevaptı.

Venezüela, ABD’nin “arka bahçesi” olarak görülen Latin Amerika’da Çin’in ana sıçrama tahtası konumundadır.

Çin’in ilk aşama tepkisi, 4 Ocak sabahı saat 09.15’te başladı. Çin Merkez Bankası, sessizce, Amerikan savunma sanayisiyle bağlantılı şirketlerle yapılan tüm ABD doları işlemlerini geçici olarak askıya aldığını duyurdu. Boeing, Lockheed Martin, Raytheon ve General Dynamics gibi şirketler, hiçbir ön uyarı olmaksızın Çin’le tüm işlemlerinin dondurulduğu haberiyle güne uyandı.

Aynı gün saat 11.43’te, dünyanın en büyük elektrik şebekesini işleten Çin Devlet Elektrik Şebekesi Şirketi, Amerikan elektrik ekipmanı tedarikçileriyle yaptığı tüm sözleşmeleri kapsamlı bir teknik incelemeye aldığını açıkladı. Bu adım, fiilen Çin’in Amerikan teknolojisinden kopuş sürecini başlatması anlamına geliyordu.

Saat 14.17’de ise, dünyanın en büyük devlet petrol şirketi olan Çin Ulusal Petrol Şirketi, küresel tedarik hatlarını stratejik olarak yeniden düzenlediğini duyurdu. Bu karar, yıllık 47 milyar dolar değerindeki Amerikan rafinerilerine petrol tedarik sözleşmelerinin iptaliyle “enerji silahının” yeniden devreye sokulması demekti.

ABD’nin doğu kıyılarına yönelen petrol sevkiyatları Hindistan, Brezilya, Güney Afrika ve Küresel Güney’deki diğer ortaklara yönlendirildi. Bunun sonucunda petrol fiyatları tek bir işlem gününde %23 yükseldi.

Daha da önemlisi, verilen stratejik mesajdı: Çin, tek bir kurşun atmadan ABD’yi enerji açısından boğma kapasitesine sahiptir.

Bir diğer adımda, dünya deniz taşımacılığı kapasitesinin yaklaşık %40’ını kontrol eden Çin Denizcilik Şirketi (China Ocean Shipping Company), “operasyonel rota optimizasyonu” adını verdiği uygulamayı devreye soktu.

Bunun sonucunda Çin gemileri, Long Beach, Los Angeles, New York ve Miami gibi Amerikan limanlarını pas geçmeye başladı. Çin deniz lojistiğine büyük ölçüde bağımlı olan bu limanlar, konteyner trafiğinin %35’ini bir anda kaybetti.

Bu durum, Walmart, Amazon ve Target gibi büyük şirketler için gerçek bir felakete dönüştü. Zira bu şirketler, Çin’de üretilen malların ABD limanlarına taşınmasında Çin gemilerine bağımlıydı. Tedarik zincirleri saatler içinde kısmen çöktü.

Bu hamlelerin en dikkat çekici yönü, eşzamanlılıklarıydı.

Zincirleme bir etki yaratarak ekonomik darbeyi katbekat büyüttüler.

Bu, kademeli bir tırmanma değil; ABD’nin karşılık verme kapasitesini felce uğratmak üzere tasarlanmış sistemik bir şoktu.

ABD hükümeti bu darbeyi henüz sindirememişken, Çin yeni bir adım attı: Küresel Güney’in seferber edilmesi.

4 Ocak günü saat 16.22’de Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi; Brezilya, Hindistan, Güney Afrika, İran, Türkiye, Endonezya ve 23 ülkeye daha, Amerikan müdahalesiyle iktidara gelecek herhangi bir Venezüela hükümetini tanımayacağını açıkça beyan eden ülkelere derhâl geçerli olacak ayrıcalıklı ticaret koşulları teklif etti.

24 saatten kısa bir süre içinde 19 ülke bu teklifi kabul etti. İlk kabul eden Brezilya oldu; onu Hindistan, Güney Afrika ve Meksika izledi. Böylece “fiilen çok kutuplu dünya” kavramı somutlaştı.

Çin, ekonomik teşvikleri bir silah gibi kullanarak ABD karşıtı bir koalisyonu anında oluşturmayı başardı.

“Son dokunuş” ise 5 Ocak’ta geldi: Pekin finansal silahı devreye soktu. Çin’in sınır ötesi bankalar arası ödeme sistemi, Washington’un kontrolündeki SWIFT sisteminden kaçınmak isteyen her türlü uluslararası işlemi karşılayacak şekilde kapasitesini genişlettiğini duyurdu. Bu, Çin’in dünyaya Batı merkezli finans sistemine tam ve işlevsel bir alternatif sunduğu anlamına geliyordu.

Amerikan finans altyapısına bağlı kalmadan ticaret yapmak isteyen her ülke, şirket ya da banka; %97 daha ucuz ve daha hızlı olan Çin sistemini kullanabilir hâle geldi.

Tepki anında ve sarsıcı oldu: İlk 48 saat içinde 89 milyar dolarlık işlem gerçekleştirildi. 34 ülkenin merkez bankası Çin sisteminde operasyonel hesap açtı. Bu da ABD’nin en önemli finansman kaynaklarından birinde dolarizasyonun çözülme sürecinin hızlandığını gösteriyordu.

Teknoloji cephesinde ise, dünya nadir toprak elementleri üretiminin %60’ını kontrol eden Çin, yarı iletkenler ve elektronik bileşenler için hayati öneme sahip bu madenlerin, Nicolas Maduro’nun kaçırılmasını destekleyen ülkelere ihracatına geçici kısıtlamalar getirdi. Bu karar; Apple, Microsoft, Google ve Intel gibi Amerikan teknoloji devlerinde büyük bir endişe yarattı. Zira bu şirketler temel bileşenlerde Çin tedarik zincirlerine bağımlıydı ve üretim sistemleri haftalar içinde çökme riskiyle karşı karşıya kaldı.

Çin’in her hamlesi, Amerikan imparatorluğunun ekonomik kalbine doğrudan indirilen bir darbe niteliğindedir.

“Çin Venezuela için ne yaptı?” diye soruyor dostlar ve düşmanlar.
Yukarıda anlatılanlar, bu sorunun açık cevabıdır:
Savaş ilan etmeden, Çin harekete geçiyor, etkiliyor ve yeni gerçeklikler dayatıyor.


Kurt Grötsch, Alman akademisyen ve araştırmacı. Nürnberg Üniversitesi’nden doktora, Madrid’den MBA derecesi sahibi. Avrupa ve uluslararası üniversitelerde öğretim üyesi ve konuşmacı. Kültür, iletişim ve yaratıcı endüstriler alanında uzman; birçok kültürel merkez ve kurumun kurucusu. “Çin Kürsüsü” başkan yardımcısı ve Çin Minzu Üniversitesi elçisi.

Kaynak: Kurt Grötsch / https://hseyinvodinal.substack.com/p/cin-venezuela-icin-ne-yapt

]]>
Bolivarcı Devrim’in “Brest-Litovsk anı” https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/33605/bolivarci-devrimin-brest-litovsk-ani/ Wed, 07 Jan 2026 13:39:42 +0000 https://yenidunya.org/?p=33605 Çevirmenin notu: Aşağıda okuyacağınız makale, ABD’nin Nicolas Maduro’yu kaçırması ile tetiklenen işgal sürecinde, Bolivarcı Devrim ve devam eden tartışmalara ilişkin bir müdahale niteliğinde. Yazar, nesnel koşulların çok ağır olduğunu hatırlatarak, Venezuela devletinin ve Bolivarcı Devrim’in bir geri çekilme ile karşı karşıya olduğunu savunuyor ve filli lider Delcy Rodriguez hakkında, özellikle Amerikan medyasında dolaşıma sokulan “işbirlikçilik” iddialarının bir “burjuva propagandası” olduğuna işaret ediyor. Devrimin kurumlarının ve Venezuela devletinin ayakta olduğunu, kitlesel bir halk seferberliği ve silahlı bir hazırlık olduğunu hatırlatan yazar, Venezuela’nın “çok kutuplu” dünya gerçeğinden bir fayda sağlamadığının, bu nedenle Küba ve Venezuela’nın anti-emperyalist artçı birlikler olarak korunmasının öneminin altını çiziyor.

Venezuela Devrimi hâlâ ayakta: Trump’ın psikolojik operasyonunu deşifre etmek

Manolo De Los Santos
Peoples Dispatch
5 Ocak 2026

Son 72 saatte yaşanan olaylar, ABD hükümetinin Venezuela’daki Bolivarcı Devrim’e karşı 25 yıldır sürdürdüğü rejim değişikliği operasyonlarında niteliksel bir tırmanışa işaret ediyor. ABD’nin “Mutlak Kararlılık Operasyonu”nu, hedefli bombardıman ve Başkan Nicolás Maduro’nun yasadışı kaçırılmasını gerçekleştirmesi, derin bir kriz anı yaratırken, aynı zamanda derin bir netlik de yarattı. Küresel devrimci güçler için, dezenformasyonu ortadan kaldırmak, nesnel güç dengesini anlamak ve ileriye dönük bir yol çizmek için somut bir analiz gerekli.

ABD askeri müdahalesinin nesnel koşulları

Operasyonun ardından, ABD İmparatorluğu’nun eşsiz askeri yetenekleri hakkında çok konuşuldu. Ancak Marksistler, siyasi güç dengesini anlamakla başlamalıdır. Daha yakından incelendiğinde, Trump yönetiminin bu şekilde bir operasyon yürütmek zorunda kalması, emperyalizmin Venezuela’da, uluslararası alanda ve kendi ülkesinde siyasi zayıflıklarının da kanıtıdır.

Trump rejiminin tam ölçekli bir işgal yerine bu operasyonu gerçekleştirme kararı, örgütlü halk direnişinin gücünün bir kanıtıdır. ABD’nin seçeneklerini kısıtlayan iki temel faktör vardı:

  1. Venezuela’da kitlesel seferberlik: Başkan Maduro’nun Bolivarcı Milisleri kitlesel olarak genişletme çağrısı üzerine sekiz milyondan fazla vatandaş silahlandı. Bu, bölünmemiş Venezuela profesyonel ordusu ile birleşince, herhangi bir kara işgalinin, ABD için kabul edilemez siyasi ve maddi maliyetlerle sonuçlanacak uzun süreli bir halk savaşına dönüşeceği bir senaryo yarattı. Chavismo ve Bolivarcı Devrim için güçlü bir destek tabanı varlığını sürdürüyor. Trump yönetimi, “gerçekçilik” olması gerektiğini söyleyerek bunu zımnen kabul etti. Venezuelalı sağcıların ülkeyi yönetmek için yeterli desteğe sahip olmadığını kabul ettiler.
  2. ABD’deki iç muhalefet: Askeri müdahaleye karşı yaygın kamuoyu tepkisi, Trump’ın kendi tabanının önemli kesimleri de dahil olmak üzere tüm siyasi yelpazeyi kapsıyordu ve bu da büyük çaplı bir müdahaleyi siyasi olarak savunulamaz hale getirdi.

Bu caydırıcı unsurlarla karşı karşıya kalan Beyaz Saray, devrimci devletin başını kesmek için ezici teknolojik ve askeri üstünlüğünü kullanarak, bir bataklığa saplanmaktan kaçınmak için bir baş kesme stratejisine yöneldi. Venezuela devletini yok etmek için bir savaş yerine, 150’den fazla uçak ve seçkin Delta Force birimlerinin katıldığı “cerrahi” bir saldırı kullanmaya karar vererek, bu devletin kalıcı olduğunu zımnen kabul etmiş oldular. ABD, Irak ve Afganistan’da iki başarısız ve maliyetli askeri müdahalenin ardından, en az dirençle karşılaşacağı yolu aradı ve siyasi “ganimet” olarak kullanılabilecek bombalama kampanyaları ve kaçırma eylemlerini tercih etti. Fakat Trump’ın aşırı duygusal tarzı ve Latin Amerika’daki “gambot diplomasisi” dönemlerini anımsatan aşırı agresif askeri taktiklerin altında, rejim değişikliği savaşına kadar gitme konusunda bir isteksizlik de var. Bu, silah zoruyla tavizler almaya zorlayan 19. yüzyıl gangster emperyalizmine bir dönüş; Trump’ın “Venezuela’yı yönetmek” ile kastettiği şey aslında budur.

Güç asimetrisi ve “ihanet” sorunu

Venezuela halkı, partisi ve devleti, merkezi olmayan bir halk direniş savaşıyla ABD’nin tam ölçekli bir işgaline karşı koymaya hazır olsa da, şu anda hiçbir ülke, ABD’nin gerçekleştirdiği gibi ezici ve acımasız bir özel operasyonun gücünü engelleyecek hazırlığa veya kapasiteye sahip değildir. Hiçbir ülke, ahlaki olarak ne kadar haklı, halkın desteğini ne kadar arkasına almış veya askeri olarak ne kadar yetenekli olursa olsun, şu anda bu açıdan ABD savaş makinesinin yoğun, yüksek teknolojili ölümcül gücüyle boy ölçüşemez. Koordineli kitlesel bombardıman, iletişim, elektrik ve hava savunma sistemlerinin devre dışı bırakılması ve ardından Başkan Maduro’nun güvenli konutuna yapılan baskın, bu asimetrik gücün bir uygulamasıydı. Venezuela güçleri ve Küba enternasyonalistlerinden oluşan güvenlik ekibinin kahramanca direnişi, 50 kişinin ölümüne yol açtı ve bu, önceki tüm iddialara rağmen, bunun bir “teslimiyet” değil, bir savaş eylemi olduğunu doğruladı.

Bu, mevcut aşamada çok kutupluluğun Küresel Güney devletlerinin egemenliğini korumak için bir mekanizma olarak hizmet edebileceği fikrini açıkça çürütmektedir. Dünyanın en büyük askeri bütçesine, en geniş askeri üs ağına ve teknolojik üstünlüğüne sahip olan ABD, askeri güç alanında tek kutuplu hegemonyasını yeniden tesis etmiştir.

Ardından gelen psikolojik savaş operasyonu, devrimci liderlik içinde, özellikle de Başkan Yardımcısı Delcy Rodríguez’i hedef alarak “ihanet” veya “vatana ihanet” iddialarıyla bölünme yaratmaya çalışmıştır. Bu anlatı herhangi bir kanıt içermiyor, tamamen yanlış görünüyor ve aynı zamanda ABD askeri stratejisi ve psikolojik operasyonlarında klasik bir taktiktir.

Rodríguez ailesinin devrimci kimliği mücadelelerle şekillenmiştir. Marksist-Leninist bir örgüt olan Sosyalist Birlik’in lideri olan babaları Jorge Antonio Rodríguez, 1976’da Punto Fijo rejimi tarafından işkence gördü ve öldürüldü. Hem Delcy hem de kardeşi Jorge (Ulusal Meclis Başkanı) sosyalizm için yürütülen gizli ve kitlesel mücadelenin bu geleneğinden yetişmiştir. Başkan Maduro da aynı örgütün kadrosundaydı. Aralarında ihanet ya da korkaklık ya da fırsatçılıktan kaynaklanan teslimiyet olduğunu öne sürmek, kırk yıllık ortak siyasi oluşum, zulüm ve acımasız emperyalist saldırganlık altında liderlik ve devrimci liderliklerinin sınıf karakterini görmezden gelmektir.

Bolivarcı Devletin direnci ve geri çekilme taktiği

Hemen ardından, Venezuela devleti köklülüğünü ve istikrarını gösterdi. On yıllardır ABD’nin çöküşünü ilan eden propagandasının aksine, siyasi ve anayasal komuta zinciri bozulmadan kaldı. Başkan Yardımcısı Delcy Rodríguez, Diosdado Cabello (İçişleri Bakanı), Vladimir Padrino (Savunma Bakanı) ve PSUV [Venezuela Birleşik Sosyalist Partisi] ile silahlı kuvvetlerin çekirdek liderliği, kurumları istikrara kavuşturmak, kitleleri protesto için harekete geçmeye çağırarak kamusal alanı geri kazanmak ve Başkan Maduro’dan hayatta olduğuna dair kanıt talep etmek için çaba gösterdi. Trump başlangıçta ABD’nin “ülkeyi yöneteceğini” iddia etse de, Marco Rubio bu iddiayı geri çekmek zorunda kaldı. PSUV liderliğinin işlevsel sürekliliği, bu retorik geri çekilmeyi zorunlu kıldı. Geçici lider olarak görev yapan Delcy Rodríguez, ABD’nin söylemine şu şekilde karşılık verdi: “Bu ülkede tek bir başkan var ve onun adı Nicolás Maduro Moros… Bir daha asla hiçbir imparatorluğun kolonisi olmayacağız.” Aceleci geri adımında Rubio, özenle seçtikleri muhalefet figürü María Corina Machado’yu kamuoyunda itibarsızlaştırmaya kadar gitti ve böylece Bolivarcı devleti tek yönetim organı olarak fiilen tanıdı.

Caracas’tan gelen ve ABD ile diyalog ve müzakere çağrısı yapan sonraki açıklamalar, teslimiyet olarak değil, baskı altında geri adım olarak anlaşılmalı. Nesnel koşullar ağır. Arjantin, Paraguay, Ekvador, El Salvador, Peru ve Bolivya’da sağın yükselişi ve Brezilya, Kolombiya ve Meksika’daki ilerici hükümetlerin tereddütleri, Venezuela’nın Latin Amerika’da siyasi izolasyonla karşı karşıya olduğu anlamına geliyor. Rusya ve Çin’deki müttefik hükümetlerden aldığı maddi ve siyasi destek, ABD emperyalizmini bir başka saldırıdan caydırmak için açıkça yeterli değil. Devam eden deniz ablukası ve ABD’nin daha fazla askeri harekatının oluşturduğu varoluşsal tehdit, en önemli zorluklar olmaya devam ediyor.

Trump, 3 Ocak’taki ilk açıklamasında, Delcy Rodriguez’in ABD ile işbirliği yapmaya ve taleplerini karşılamaya istekli olduğunu ima etti. Sol kesimden bazıları ona inandı ve bunu Delcy’nin teslim olduğunun bir işareti olarak yorumladı. Aynı gün yaptığı basın toplantısında, Venezuela’nın egemenliğini ve Maduro’nun serbest bırakılması da dahil olmak üzere ABD’ye yönelik taleplerini yeniden teyit etti. Ertesi gün Delcy, parti liderliği ve hükümet bakanlarının katıldığı bir toplantıyı yönettikten sonra –bu toplantıda partinin, kitlelerin ve ordunun birliği yeniden teyit edildi– açıkça Trump ve ABD hükümetine yönelik bir mesaj yayınladı. ABD hükümetini, egemenlik ve eşitlik şartlarında Venezuela ile barış ve kalkınma için işbirliği yapmaya çağırdı. Bu, ihanet veya teslimiyet olarak yorumlanmamalı. Aslında bu açıklama, Maduro’nun son üç ayda ve ABD ile gerginliğin sürdüğü yıllar boyunca yaptığı tüm açıklamaları yansıtıyor. Maduro, topyekûn bir savaşı önlemek için sürekli olarak diplomasi ve müzakere çağrısında bulunmuş ve Venezuela’nın petrol ve maden kaynakları için ABD ile kapsamlı iktisadi anlaşmalar müzakere etmeyi teklif etmişti. Venezuela devleti, Maduro’nun kaçırılmasının ardından bu tür anlaşmaları imzalaması halinde, bu bir ihanet olarak değerlendirilemez.

1918’de Lenin ve Bolşevikler, yeni kurulan Sovyet Cumhuriyetini yok olmaktan kurtarmak için emperyalist Almanya’ya geniş topraklar veren Brest-Litovsk Antlaşmasını imzaladılar. Lenin, partisindeki “sol komünistler” tarafından devrimi satmakla suçlandı, fakat o, böyle bir uzlaşmayı, hayatınızı kurtarmak için cüzdanınızı “silahlı bir haydut”a vermekle karşılaştırdı. Bu taviz, onu “vatana ihanet”le suçlayan Sol Sosyalist Devrimcilerle ittifakın bozulmasına yol açtı. Sol Sosyalist Devrimciler, Bolşevik hükümetine karşı silahlı mücadele başlattılar ve Eylül 1918’de Lenin’e “devrime ihanet” suçlamasıyla suikast girişiminde bulundular ve onu ağır yaraladılar. İki ay sonra Almanya teslim oldu ve Sovyet Cumhuriyeti, Brest-Litovsk’ta kaybettiği tüm toprakları geri aldı.

Bugün Venezuela, benzer bir “Brest-Litovsk anı” ile karşı karşıya. Sağcı bölgesel hükümetler tarafından izole edilen ve neredeyse tam bir abluka ile karşı karşıya kalan devrimci çekirdek, devletin gelecekteki mücadelenin arka cephesi olarak hayatta kalmasını önceliklendiriyor. Bu bağlamda, PSUV ve Venezuela hükümetinin önceliği devrimci devlet iktidarının korunması. Merhum Komutan Hugo Chávez, 1992 isyanının başarısızlığının ardından şöyle demiştir: “Yarın ilerlemek için bugün geri çekilmeliyiz.” Bu, siyasi alan kazanmak ve tamamen yok edilmeyi önlemek için, iktisadi alanda diğer geçici tavizlerin yanı sıra, ABD şirketlerinin ABD’nin çıkarlarına büyük ölçüde fayda sağlayan koşullar altında Venezuela’nın petrol üretiminde daha fazla pay ve erişim elde etmesine izin veren ABD hükümeti ile açık müzakereler yapmayı gerektirebilir. Amaç, Küresel Güney’de sosyalist güçlerin geri çekilme döneminde Venezuela ve Küba’yı sosyalizm ve anti-emperyalizm için vazgeçilmez artçı üsleri olarak korumaktır.

Trump zafer ilan ediyor, “kontrol bizde” diyor. Bunu esas olarak iç siyasi amaçlarla yapıyor. Fakat bu, gerçeği değiştirmiyor. Gerçek bir rejim değişikliği gerçekleştiremeyen Trump, esasen sözlerle “rejim değişti” diye yanlış bir beyanat veriyor. New York Times ve diğer kurumsal medya kuruluşları, Trump’ın Delcy Rodriguez’i “uysal” olduğu için “seçtiği” yönündeki anlatısını destekleyen yanıltıcı manşetler ve makaleler yayınlıyor. Hiçbir sosyalist, burjuva propagandasını kabul ederek refleksif bir tepki vermemelidir.

Devrim ağır bir darbe aldı, fakat devlet iktidarı üzerindeki etkisi devam ediyor. Önümüzdeki dönem, devrimin uyumunu ve stratejik yaratıcılığını sınayacak olsa da, devrim büyük krizleri yönetme ve aşma konusunda sürekli olarak olağanüstü bir yetenek sergilemiştir. Amerika Birleşik Devletleri’nde bizim rolümüz, İmparatorluğun planlarına karşı iç muhalefeti büyütmeye devam etmek, dezenformasyon kampanyalarına karşı koymak ve güç dengesini değiştirmek için üzerimize düşeni yapmak, böylece Küresel Güney’in devrimcileri tehdit ve baskıdan uzak, kendi yollarını çizebilecekleri bir alana sahip olabilsinler. Devrim bir kişi değildir; devrim, toplumsal bir süreç ve kitlesel bir olgudur. Başkan Maduro, New York’ta bir hapishane hücresinde tutuluyor, fakat Bolivarcı proje, Caracas sokaklarında ve Miraflores Başkanlık Sarayında varlığını sürdürüyor.

Kaynak: Erman Çete / Harici

]]>
Venezuela’nın milis güçleri ve Sivil-Asker Birliği https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/33290/venezuelanin-milis-gucleri-ve-sivil-asker-birligi/ Wed, 05 Nov 2025 06:37:07 +0000 https://yenidunya.org/?p=33290 “Ulusal kimliğimizin bu bilincine sahip olmak, her milis üyesine kendimizi, topraklarımızı, evlerimizi, ailelerimizi, tarih ve coğrafyamızı savunma motivasyonu kazandırıyor.”

YDH – Ria Evelyn’in Red Spark dergisi için yaptığı mülakatta Armando Urgelles, Bolivarcı Milislerin üyelerinin artışını ABD’nin askeri yığınağına bağlayarak milislerin sömürgecilik karşıtı direniş ve Simón Bolívar geleneğine dayanan ideolojik kökenini vurguluyor. Milisler yerel CLAP ağlarına bağlı birimler, Bütüncül Savunma Halk Birimleri ve mahalle/seçim düzeyindeki Bütüncül Savunma Halk Tabanları (IDPB) olmak üzere üç kademede örgütleniyor; IDPB komutanları Ulusal Bolivarcı Silahlı Kuvvetler tarafından atanıyor. Urgelles, milislerin Venezuela’nın petrol, maden ve su gibi stratejik kaynaklarını korumaya hazır ve kararlı olduğunu, gerektiğinde silahlı direnişi ve lojistik desteği sürdüreceklerini belirtiyor.

ABD’nin artan askeri yığınağı, Venezuelalıların kitlesel biçimde Bolivarcı Milis’e katılmasına yol açtı. Bu mülakatta, Red Spark dergisinden Ria Evelyn, gönüllü birliklerin kökenlerini, yapısını ve mevcut tehditlerle yüzleşmek için düzenli silahlı kuvvetlerle işbirliğini milis üyesi Armando Urgelles ile ele alıyor.

Milislerin ideolojik temeli nedir?

Milislerimizin ideolojik temeli, sömürgecilik karşıtı mücadeleye dayanıyor. On altıncı yüzyıldaki İspanyol istilasına karşı direnişe, yerli halklar öncülük etti. Yerli halklarımızın toplumsal örgütlenme biçimi, tek bir şefe bağlı hiyerarşik piramit yapısında değildi; pek çok şefimiz vardı.

Bu nedenle İspanyol sömürgeciler, bir piramidin başını öldürerek toplumumuzun tüm sosyal, siyasi ve askeri yapısını ortadan kaldıramayacaklarını fark ettiler.

Şeflerimiz, Büyük Kızılderili önderleri Büyük Cacique Guaicaipuro ve Büyük Cacia Uriquia dâhil olmak üzere, kurtuluş hareketlerini örgütlediler ve bu hareketler bağımsızlık dönemine kadar sürdü.

Daha sonra bize en tanınmış kahramanlarımızı veren bir dönem başladı: Kurtarıcı Simón Bolívar ve Francisco de Miranda. Bu iki isim, bağımsızlığın öncüleriydi ve Pan-Amerika düşüncesinin ideologlarıydı.

Onların öncülüğünde 19. yüzyılda İspanyol egemenliğinden kurtuluş süreci başladı; direnişin halkın kendisinden oluşan genel milisler aracılığıyla yürütülmesi fikrini benimsediler.

Başlangıçta bu milislerin çoğunluğu beyaz Creolelerden oluşuyordu; ancak bağımsızlık savaşı derinleştikçe, halkın tamamı ayrım gözetmeksizin birleşti ve acımasız kraliyetçi kuvvetleri yenilgiye uğrattı.

Bolívar ve halk milisleri, bölgemizin kurtuluşunu Carabobo Muharebesi’nde kazandıkları kesin zaferle sağladı. Kurtarıcı, tam bağımsızlık ve egemenliği güvence altına almak için İspanyollardan tüm bölgenin kurtarılması gerektiğine karar verdi ve harekâtı güneye taşıdı.

İspanyol İmparatorluğu’na karşı savaşta nüfusumuzun üçte ikisi hayatını kaybetti. Aynı zamanda 1859–1863 yılları arasındaki köylü ayaklanmasına önderlik eden Ezequiel Zamorana’yı da anmak gerekir.

Bu özgürleştirici örneklerden ilhamla, Komutan Hugo Rafael Chávez, iktidara geldiğinde bize Amerikalıların dayattığı askeri doktrinin yerine, Bolivarcı modeli getirmeyi amaçladı.

Bu model, 1999 Anayasası’nda yer aldı. Venezuela’nın farklı bölgelerinde toplumsal örgütlenmelerin özerk olmasını, fakat her birinin toplam toprak savunmasını sağlayacak ortak bir savunma stratejisiyle bütünleşmesini öngörüyor.

Anayasamızın 322’inci maddesi, devletin ulusal güvenliğin teminatı olduğunu belirtir. Ancak aynı zamanda, savunmanın devlet ile sivil toplum arasında paylaşılan bir sorumluluk olduğunu da hükme bağlar. Bu toprak parçasında yer alan ister özel ister kamu kuruluşu olsun, her kurum ülkeyi savunmakla yükümlüdür.

326’ıncı madde ise, ulusun savunmasında askeri ve sivil nüfusun ortak sorumluluğunu tanımlar. Bu sorumluluk yalnızca askeri alanda değil; siyasi, iktisadi, toplumsal, kültürel, coğrafi ve çevresel alanlarda da geçerlidir.

Halkımız bu alanların tümünde -tabii ki askeri alanda da- ulusu, egemenliğimizi, bağımsızlığımızı ve özgürlüğümüzü koruyacak biçimde hazırlıklı olmalıdır.

Bu anlayış, milise devrimci ve yurtsever bir ideolojik eğitim kazandırır ve moralimizi daima yüksek tutar.

Bizler, yerli direniş önderlerimizin, Kurtarıcı Simón Bolívar’ın, General Francisco de Miranda’nın ve Zamorana’nın tarihsel köklerinden beslenerek ayağa kalkmamız ve ilerlememiz gerektiğini biliyoruz.

Milisler nasıl örgütleniyor?

Milisler, ülke topraklarının bütünüyle savunulmasını sağlamak için üç düzeyde örgütleniyor. İlk olarak yerel düzeyde, Yerel Arz ve Üretim Komitesi (CLAP) ağlarının bölgesel yöntemini kullanıyoruz. CLAP ağı, bu ekonomik ablukaya ve kuşatmaya maruz kaldığımız dönemde, ihtiyaç sahibi her ailenin gıda paketlerine ulaşmasını garanti eden bir sistemdir. Bu düzeydeki yerel birimler daha sonra bir araya gelerek Bütüncül Savunma Halk Birimlerini oluşturur.

Son olarak bu Halk Birimleri birleşerek, mahalle ve seçim çevreleri düzeyinde örgütlenen Bütüncül Savunma Halk Tabanlarını (IDPB) meydana getirir.

Milise katılmak isteyen herkes, görev yapacağı IDPB’nin komutanıyla görüşmelidir. Bu birimlerin komutanları, Ulusal Bolivarcı Silahlı Kuvvetler tarafından görevlendirilir. Böylece halk ile ordu arasındaki birliğin somut biçimde nasıl işlediğini görebilirsiniz.

Her hafta, devrimci ve yurtsever bir eğitim programına katılıyoruz. Bu programda hem kuramsal dersler hem de siyasi eğitim yer alıyor; tarihimiz, köklerimiz, mücadelemiz hakkında bilgi ediniyoruz. Ulusal kimliğimizin bu bilincine sahip olmak, her milis üyesine kendimizi, topraklarımızı, evlerimizi, ailelerimizi, tarih ve coğrafyamızı savunma motivasyonu kazandırıyor.

Bolivarcı Silahlı Kuvvetler ile sivil milisler arasındaki ilişki nedir?

Armando: Mevcut ilişki tamamen birlik ruhuna dayanıyor. Sivil-askeri birlik, profesyonel Bolivarcı Silahlı Kuvvetlerin -ordu, hava kuvvetleri ya da donanmadan mezun yüksek rütbeli subayların- Bolivarcı Milis ile kusursuz biçimde bütünleştiği bir yapıdır.

Düşmana karşı savunma ve direniş stratejileri geliştirebilmek için kurulan bu ilişki uyumlu, kardeşçe bir ilişkidir. Burjuvazinin hâkim olduğu ülkelerde olduğu gibi, halkın çıkarlarına karşı duran, işgalci bir güç olarak hareket eden bir ordu anlayışı bizde yoktur.

Milisler, Venezuela’yı bir saldırıya karşı savunmak için nasıl hazırlanıyor?

On sekiz yaşını geçmiş her erkek ve kadın Venezuela milisinin bir üyesi olabilir. Son dönemde sayımız olağanüstü biçimde arttı; iki aydan kısa sürede dört milyondan dokuz milyona ulaştık. Peki, nasıl oldu da dört milyon insan zaten milislerin içindeydi? Çünkü milisler, Venezuela’da Bolivarcı Devrim süreciyle yaşadığımız derin dönüşümlerde hayati bir rol oynadı. İnsanlar, yeni, dayanışmacı, barışsever bir toplum kurma arzusuyla gönüllü olarak katılıyor.

Son zamanlarda ise, Donald Trump’ın egemenliğimiz ve bağımsızlığımız aleyhindeki tehditleri karşısında, Venezuela’yı uyuşturucu kaçakçılığıyla haksız biçimde suçlayan bir dizi temelsiz iddia nedeniyle büyümemiz çok daha hızlı oldu.

Biz biliyoruz ki kokainin en büyük üreticisi ve ihracatçısı Kolombiya’dır; ayrıca fentanil, başta Amerika Birleşik Devletleri, Kanada ve Meksika’da bulunan ilaç şirketlerinin yüksek teknolojili, yasal laboratuvarlarında üretilmektedir.

Venezuela’nın, kapitalist sistemin işlemesi için hayati önemde çok sayıda kritik ve stratejik minerale sahip olması tesadüf değil. Dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip olduğumuz herkesçe biliniyor. Bu toprakların altında yaklaşık dört yüz milyar varil petrol bulunuyor; deniz yetki alanlarımızda henüz tam olarak hesaplanmamış rezervler hariç.

Bunun yanında devasa altın, bakır ve koltan rezervlerimiz var. Tatlı su kaynaklarımız, ırmaklarımız, dünyanın en büyük tatlı su rezervlerinden biri, biyolojik çeşitliliğimiz ve verimli topraklarımız var. Venezuela, stratejik coğrafi öneme sahip bir ülke. Sahip olduğumuz kaynaklar, mevcut kapitalist sistemin sürmesi için vazgeçilmezdir.

Bu tehdit karşısında, milislerimiz hazırlıklıdır ve moralimiz son derece yüksektir. Milisler, sivil görevler için nasıl hazırsa, aynı şekilde sürekli savaş stratejik kavramına göre de hazırlıklıdır.

Direnişin, silahlanmış halkın ve silahlı mücadelenin tüm direniş çabalarına maddi ve lojistik destek sağlamanın zorunluluğunu anlıyoruz. Sürekli olarak devrimci direnişin taktik yöntemleri üzerine eğitim alıyoruz; farklı muharebe disiplinlerinde eğitim görerek diğer savaşçılarla uyum içinde hareket etmeyi öğreniyoruz.

Milisler, Venezuela’nın egemenliğini ihlal etmeye yönelik her türlü girişime karşı koymak için her tür manevrayı gerçekleştirebilecek şekilde hazırlanmış, örgütlenmiş ve eğitilmiştir.

Biz vatanımızı savunacağız. Gerekirse elli yıl, hatta yüz yıl direniriz; elimizde ne varsa onunla direniriz. Yurdumuzu hiçbir emperyalist güce teslim etmeyeceğiz.

Çeviri: YDH

]]>
Venezuela en yüksek teyakkuzda… Ama paniğe kapılmadan https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/33275/venezuela-en-yuksek-teyakkuzda-ama-panige-kapilmadan/ Mon, 03 Nov 2025 08:19:32 +0000 https://yenidunya.org/?p=33275 “Her zamanki gibi, bu komploları planlayanlar hem Venezuelalı halkı hem de hükümetini hafife aldı. ABD elitleri, onların müttefikleri ve bağımlı ortakları, kendilerini sürekli başarısızlığa sürükleyen o üstünlükçü zihniyetten kurtulamadı.”

YDH – Venezuela, olası bir dış müdahale tehdidine rağmen sakinliğini koruyor. Halk, yıllardır süren ekonomik ambargo, sabotajlar ve siyasi baskılar karşısında hayatta kalma ve direniş konusunda büyük bir deneyim kazandı. Gazeteci Clodovaldo Hernández’in aktardığına göre devlet kurumları da bu süreçte dayanıklılığını artırarak iç ve dış saldırılara karşı daha etkili tepki vermeyi öğrendi. ABD’nin ve müttefiklerinin hesapları yine boşa çıktı; Venezuela halkı direnişine devam ediyor.

Bugün herhangi bir Venezuela kentinde, genellikle yalnızca 24 Haziran ya da 5 Temmuz gibi ulusal bayramlarda görülen teçhizat ve silahlarla donatılmış bir askeri konvoyla aniden karşılaşmak mümkün. Ancak dikkat çeken asıl unsur araçlar ya da silahlar değil; onları kullanan ve onlara eşlik eden insanlar: askerlerle sivillerin oluşturduğu karışık bir topluluk.

Bu, çoğu geçit töreninde ya da tatbikatta görülen profesyonel askerlerin ya da zorunlu hizmetteki erlerin klasik bir seferberliği değil. Subayların ve erlerin yanı sıra, milis üyeleri -yani sınırlı askeri eğitim almış siviller- ve aralarına yeni katılmış vatandaşlar da yürüyor. Birçoğu hâlâ sivil kıyafetli; ilk kez bir zırhlı araçta ya da Çin yapımı Beiben 6×6 kamyonunda (2629 modeli) yolculuk etmenin nasıl bir his olduğunu yaşıyor.

Başkan Nicolás Maduro’nun “halk-ordu-polis kaynaşması” adını verdiği sivil-askeri birlik görüntüsü başlı başına dikkat çekici. Özellikle de milislerin ve yeni katılanların arasında çok sayıda yaşlı insanın ve her yaştan kadının bulunması, onların olası bir ABD askeri saldırısına karşı hazırlanma görevini üstlenmeleri bakımından önem taşıyor. Daha da çarpıcı olan ise bu konvoyların geçtiği şehirlerin olağan, hatta canlı kalmaya devam etmesi.

Ülkenin geniş kapsamlı ve yoğun acil durum planları, her türlü istikrarsızlaştırma girişimine, kumpasa ve komploya on yılı aşkın süredir direnen halkın günlük yaşamını kesintiye uğratmıyor. İnsanlar çalışmaya, eğitim görmeye devam ediyor; eğlenceden de vazgeçmiyor. Gece kulüpleri, konserler, plajlar, parklar ve meydanlar hâlâ dolup taşıyor. Venezuelalıların neşeli ruhu sapasağlam. Eğer denizde gerçekleştirilen yargısız infazlar, kuşatma taktikleri ve psikolojik operasyonlarla amaçlanan panik yaratmak, halkı süpermarketlere hücum ettirmekse, bu plan tamamen başarısız olmuş durumda.

Ülke en yüksek teyakkuzda, ancak paniğe kapılmadan. Kimi çevreler, bunun dünyanın en güçlü ordusunun -çoğu zaman hiçbir gerekçe olmaksızın birçok ülkeyi yerle bir etmiş bir gücün- yarattığı tehdidin ciddiyetini yeterince kavrayamamaktan kaynaklandığını öne sürüyor. Ancak diğerleri, bunun halkın derin bilincinin bir göstergesi olduğunu düşünüyor; çünkü düşmanın önce zihinleri işgal etmeye çalıştığını, ancak ondan sonra toprağa adım atabileceğini anlıyorlar.

19 Ekim’de, savaş gemileri ve denizaltılar Venezuela’yı hedef almışken, Kolombiyalı-Amerikalı şarkıcı Nicky Jam, başkentin güneyindeki ve başkentin savunma gücünün büyük bölümünü barındıran ana askeri kompleks Fuerte Tiuna’nın yakınındaki Caracas Simón Bolívar Anıt Stadyumu’nda 30 bin neşeli ve sakin hayranı önünde sahne aldı.

Tuhaf “Nobel etkisi”

Uzun süredir ABD müdahalesi çağrısı yapan Venezuela muhalefetinin o kesimi, bu olasılığın hiç olmadığı kadar yakın göründüğü düşüncesiyle coşkuya kapıldı. Ancak ilk heyecanın ardından sabırsızlık, hatta hayal kırıklığı dalgası geldi; çünkü olaylar beklendiği gibi gelişmedi.

Bu gergin bekleyişin ortasında yeni bir kıvılcım belirdi: aşırı sağ lider María Corina Machado’ya verilen Nobel Barış Ödülü. Fakat bu karar, tuhaf bir etki yarattı. Ülke içinde tepkiler sönük, hatta neredeyse yok denecek kadar azdı; bu da Machado’nun, danışmanlarının iddia ettiği gibi karizmatik bir figür olmadığını ve desteğini esasen ülkenin en katı, emperyalizm yanlısı kesimlerinden aldığını ortaya koydu.

Uluslararası düzeyde ise açıklamaları, onun ABD ve Siyonist çıkarların bir temsilcisi olduğunu, Benjamin Netanyahu’ya destek verdiğini ve barış için değil, Venezuela’daki iç çatışmayı derinleştirmek için çaba harcadığını doğruladı. Machado ödülü, Başkan Maduro’yu devirmek için belirleyici bir dönüm noktası olarak sundu; birlikten, uzlaşıdan değil, intikamdan, cezalandırmadan ve yenilmiş rakiplerin peşine düşmekten söz etti.

Machado ve destekçileri, José Gregorio Hernández ile Carmen Rendiles’in (Venezuela’nın ilk aziz ilan edilen Katolikleri) kutsanmasını bile şiddetli bir politik gösteriye dönüştürmeye çalıştı. Oysa bu tören toplumun geniş kesimlerini bir araya getirmişti. Protesto girişimleri ülke içinde etkisiz kaldı, ancak İtalya’da çirkin bir hâl aldı; burada Machado taraftarlarından öfkeli bir grup, eski Büyükelçi Roy Chaderton’a bir kilisenin içinde sözlü saldırıda bulundu. Barış yanlısı bir hareketin sergileyeceği bir davranış olmaktan oldukça uzaktı.

Hayatta kalmayı öğrenmiş bir halk

En uç muhalefet çevrelerinin propagandacıları, kendilerini tarafsız olarak sunan bazı sözde analistlerle birlikte, savaş gemilerinin konuşlandırılmasının, küçük teknelerin bombalanmasının ve özellikle de işgal tehdidinin toplu paniğe yol açacağını, devrimci hükümetin ve kamu kurumlarının birliğini sarsacağını öngörüyordu.

Ancak bunların hiçbiri gerçekleşmedi. Ülke sakinliğini koruyor, devlet ise uyum içinde çalışmayı sürdürüyor. Bolivarcı sürecin başlangıcından bu yana, özellikle de son on yılda biriken deneyim, hem halkı hem de yöneticileri güçlendirdi.

Halkın kararlı ama soğukkanlı tepkisi, yıllardır süren yoğun direniş hazırlığının bir yansıması. Bu hazırlık, Barack Obama’nın 2015 tarihli kararnamesiyle Venezuela’yı ABD’nin ulusal güvenliğine yönelik “alışılmadık ve olağanüstü bir tehdit” olarak tanımlamasının ardından başladı. Ardından yaklaşık bin tek taraflı yaptırım, ekonomik ablukalar ve CITGO ile diğer varlıklara el konulması geldi.

O yıllar boyunca ülkede kalan Venezuelalılar, eskiden ithal edilen pek çok ürünü üretmeyi öğrenmek zorunda kaldı; hayatta kalma becerilerini keskinleştirdi ve özellikle komünal sistem aracılığıyla yeni toplumsal örgütlenme biçimlerini geliştirdi. Kısacası, savaş ekonomisinin ne olduğunu artık çok iyi biliyorlar. Böylesine çok acı çekmiş bir halkı korkutmak için psikolojik operasyonlar pek uygun bir araç değil.

Aynısı hükümet için de geçerli. Darbe girişimlerinden işgal denemelerine, renkli devrimlerden suikast planlarına, petrol sanayisine yönelik sabotajlardan ülke genelinde yaşanan elektrik kesintilerine, para saldırılarından zorunlu göçe kadar her tür saldırıya maruz kaldı. Her olay, direniş ve etkili karşılık verme konusunda yeni dersler kazandırdı. Güvenlik güçleri bu planları tespit etme ve etkisiz hale getirme konusunda daha yetkin hale gelirken, diplomasi de bunları uluslararası alanda teşhir etme kabiliyetini geliştirdi.

Her zamanki gibi, bu komploları planlayanlar hem Venezuelalı halkı hem de hükümetini hafife aldı. ABD elitleri, onların müttefikleri ve bağımlı ortakları, kendilerini sürekli başarısızlığa sürükleyen o üstünlükçü zihniyetten kurtulamadı. ABD’nin yanlış hesaplarının üzerinden neredeyse 27 yıl geçti. Biz direnmeye devam ediyoruz.

Clodovaldo Hernández, yükseköğretim alanında deneyime sahip gazeteci ve siyasal analist. 2002 yılında Ulusal Gazetecilik Ödülü’nü kazandı. “Reinventario” (şiir ve öyküler), “De genios y de figuras” (gazetecilik portreleri) ve “Esa larga, infinita distancia” (roman) adlı kitapların yazarı.

Çeviri: YDH

]]>
Uzmanlar, 2025 Nobel Barış Ödülü’nü değerlendirdi: ‘Batılı elitler için bir maskaralığa dönüştü’ https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/33207/uzmanlar-2025-nobel-baris-odulunu-degerlendirdi-batili-elitler-icin-bir-maskaraliga-donustu/ Tue, 14 Oct 2025 08:26:16 +0000 https://yenidunya.org/?p=33207 2025 Nobel Barış Ödülü, Venezüella muhalefetinin önde gelen isimlerinden Maria Corina Machado’ya verildi. Uzmanlar, söz konusu bu kararı ve Nobel Barış Ödülü hakkında düşüncelerini Sputnik’e değerlendirdi.

Nobel Komitesi insanlığın iyiliği, halklar arası yakınlaşma, orduların azaltılması ve barış yanlısı kongrelerin teşviki için ‘en büyük çabayı gösteren’ kişilere verilen Nobel Barış Ödülü’nü, eski milletvekili ve Venezüella muhalefet lideri Maria Corina Machado’ya verdi.

Daha önce Venezüella Dışişleri Bakanlığı, Machado’nun bir televizyon röportajında ABD’den Venezüella’ya saldırı çağrısında bulunduğunu açıklamıştı. Söz konusu röportajda Machado, Venezüella’ya Batı yarımküresi için ‘sözde bir tehdit’oluşturduğunu öne sürmüştü.

Yine Machado 2018’de, Benyamin Netanyahu‘ya bir mektup yazarak Venezüella Devlet Başkanı Nicolas Maduro’yu devirmek için yardım istemişti.

Muhtelif uzmanlar Nobel Barış Ödülü kararını Sputnik‘e değerlendirdi.

‘Nobel Barış Ödülü, Batılı elitler için bir maskaralığa dönüştü’

Eski Birleşmiş Milletler Uluslararası Düzen Konusunda Bağımsız Uzman ve yazar Profesör Alfred de Zayas Sputnik’e verdiği demeçte, Machado’ya Nobel Barış Ödülü verilmesini ‘küreselci değer yozlaşmasının bitmek bilmeyen destanında yeni bir bölüm‘ olarak tanımladı.

Machado’yu ABD’nin bir önceki desteklediği figür olan Juan Guaido ile karşılaştıran Zayas, şu cümleleri kaydetti:

“Machado ABD’nin bir başka sadık piyonu. Venezüella’ya daha fazla yaptırım uygulanmasını savunuyor ve destekliyor. Oysa bu tür tek taraflı zorlayıcı tedbirler ilaç, tıbbi ekipman ve gıda eksikliği nedeniyle şimdiye kadar on binlerce masum Venezüellalının ölümüne neden oldu.

Son 40 yılda Nobel Komitesi, Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü (OPCW), Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA), Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) gibi kurumların küreselciler tarafından ele geçirildiğini dile getireren Zayas, “Şöyle bir araştırın. Bu, Batılı elitler için Orwellvari bir maskaralığa dönüştü. Nobel Barış Ödülü süreci bana sık sık George Orwell’in 1984 romanını hatırlatıyor: Savaş barıştır. Özgürlük köleliktir. Cehalet güçtür” dedi.

Nobel Barış Ödülü’nün artık ne bir amaca hizmet ettiğini ne de bir itibarının kaldığını ifade eden Zayas, söz konusu ödülün tamamen kaldırılmasını gerektiğini dile getirerek konuşmasını, “Ödül törenleri, organizatörler için birer gösteriden ibaret, kazananlar da nadiren en iyiler oluyor” dedi.

‘Nobel Barış Ödülü liyakate değil, siyasete göre veriliyor’

“Barack Obama gibi birçok askeri müdahaleden sorumlu bir figürün ya da kendi çıkarlarını gözeten ve hesap verme sorumluluğu olmayan siyasi bir yapı olan AB’nin bu ödüle layık görülüp, Mahatma Gandhi gibi tartışmasız pasifist ve insancıl kişilerin ödüle layık görülmemesi, bu ödülün çoğu zaman liyakate değil, siyasete göre verildiğinin yeterli kanıtıdır.

Beck açıklamasını, “Ödül adayları kamuoyunca tanınan kişilerden, ileri gelenlerden ve çoğu zaman siyasetçiler ya da ödülü kazanmayı çok isteyen yüksek profilli kişilerden oluşan komiteler tarafından aday gösterilip seçiliyor. Bu kişilerin siyasi görüşlerle en azından kısmen motive olmadığını veya siyasi baskılardan etkilenmediğini varsaymak tamamen gerçek dışıdır” diyerek sözlerini tamamladı.

‘Batı, kendi gündemini ileri süren kişileri ödüllendiriyor’

The Imagindia Institute Başkanı Robinder Sachdev, ABD destekli Venezüella muhalefet lideri Maria Corina Machado’ya verilen ödüle ilişkin Sputnik’e yaptığı açıklamada, Nobel Barış Ödülü’nün Batı’nın liberal düzenini ilerletmek için bir araç haline geldiğini belirtti.

Sachdev, Nobel Komitesi’nin sürekli siyaset yapmak yerine gerçekten barış için iyi işler yapan küresel bir kurumu aday gösterebileceğini belirterek, “Örneğin neden Gazze’den dışlanan ancak harika işler yapan BM yardım kurumu UNRWA olmasın? Ya da başka benzer bir kurum. Eğer barış ödülü verilseydi bu kurumlar daha da güçlendirilmiş olurdu” cümlelerini kaydetti.

Sachdev açıklamasında, Komite’nin demokrasi değerlerinden bahsetse de, hiçbir zaman ortak iyilik için mücadele eden gerçek devrimcilere ya da küresel düzende alternatif sunan liderlere ödül vermediğini belirterek Komite’nin yalnızca Batı’nın kendi gündemini ileri süren kişileri ödüllendirdiğini vurguladı.

Sachdev açıklamasını şu cümlelerle sonlandırdı:

“Genel olarak benim görüşüm şu ki: Nobel Barış Komitesi inanılmaz bir fırsatı tamamen kaçırdı Bu da şu anlama geliyor: Gelecekte, Nobel Barış Ödülü artık ağırlığını kaybetmiştir. Nobel Barış Komitesi kendini küçültmüş ve ödülün prestijini düşürmüştür.”

Daha önce Nobel Barış Ödülü alan bazı isimler

Muhtelif uzman ve yazarlar, Nobel Barış Ödülü‘nün artık itibarını kaybettiğini belirterek artık temsil ettiğini iddia ettiği değerlerin sadece bir gölgesi haline geldiğini vurguluyorlar.

Daha önce Nobel Barış Ödülü alan bazı isimler:

Maria Corina Machado

2025 ödülünü, ‘büyüyen karanlıkta demokrasinin meşalesini yakmaya devam ettiği’ için alan Machado, kendi ülkesine karşı yabancı askeri müdahaleyi ve Venezüella’nın enerji ve doğal kaynaklarının satışını açıkça destekleyen tavrı ile tanınıyor. 2023’te rejim değişikliği projesinin sembol ismi Juan Guaido‘nun kariyerinin çöküşünden sonra sürgündeki muhalefetin liderliğini devralmıştı.

Barack Obama

Dönemin ABD Başkanı Obama, 2009’da başkanlığının hemen başında ödülü almıştı. Obama başkan seçildikten sonra ABD’nin ülke dışında yürüttüğü savaş sayısını dörtten yediye çıkarmıştı. Obama ayrıca George W. Bush’tan 10 kat fazla drone saldırısını onaylamış ve sadece 2016’da 25 bin bomba kullanılması talimatının altına imza atmıştı.

Henry Kissinger

Siyaset bilimci ve eski Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanı Kissenger, Vietnam Ateşkesi sebebiyle bu ödülü almıştı. Ancak ateşkes savaşın bittiği anlamına geldiği gibi süresi uzatılmıştı. Ek olarak ise savaş Kamboçya’ya yayılmıştı. Öte yandan Kissenger Şili, Kıbrıs ve Doğu Timor gibi ülkelerde darbeleri ve savaşları desteklemişti.

Woodrow Wilson

Eski Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Wilson, Birinci Dünya Savaşı sonunda felaketle sonuçlanan Milletler Cemiyeti sistemini kurmadaki rolü nedeniyle ödül almıştı. Ancak bu sistem 20 yıl içinde çökmüş ve İkinci. Dünya Savaşı’na giden yolu açmıştı. Ayrıca Wilson döneminde Haiti, Dominik Cumhuriyeti ve Meksika işgal edilmişti.

Theodore Roosevelt

Eski Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Roosevelt de başta kendisi tarafından Rus-Japon Savaşı’nı ‘bitirdiği‘ için ödül almıştı.

Tüm bu isimlerin dışında İran’dan Nergis Muhammedi, Belarus’tan Ales Belyatskiy, Rusya’dan Dmitriy Muratov ve Çin’den Liu Xiaobo isimsiz ‘sivil toplum aktivistleri’ kendi hükümetlerinin eleştirmeni, hepsi Batı tarzı siyasi ve ekonomik sistemlerin ve tek kutuplu dünya düzeninin destekçileri olduğu sebebiyle tenkit edilmişlerdi.

Uzmanlar, söz konusu bu tablo sebebiyle Nobel Barış Ödülü’nün artık gerçek barıştan çok jeopolitik çıkarlar doğrultusunda dağıtıldığını dile getiriyor.

Kaynak: Sputnik Türkiye

]]>
Maduro: “Filistin halkına yönelik soykırımı durdurun” https://yenidunya.org/dunya/28786/maduro-filistin-halkina-yonelik-soykirimi-durdurun/ Tue, 16 Jan 2024 08:55:35 +0000 https://yenidunya.org/?p=28786 Venezüella Devlet Başkanı Nicolas Maduro, Filistin’e yönelik ‘soykırıma’ son verilmesini ve Gazze Şeridi’nde ateşkes sağlanmasını talep ederek bu devletin vatandaşlarının barış içinde yaşama hakkına sahip olduğunun altını çizdi.

‘Filistin için yaşam’
Maduro yıllık ulusa sesleniş mesajının sunumu sırasında yaptığı konuşmada şu sözleri kaydetti: “21. yüzyılda işlenen en büyük ve en korkunç suç karşısında nasıl sessiz kalabiliriz, sessiz kalamayız. Venezüella Filistin halkına karşı soykırımı durdurmak, Gazze’de ateşi kesmek, bombalamayı durdurmak, cinayetleri durdurmak ve ‘Filistin için yaşam’ demek için kendi sesiyle konuşmaya devam edecektir.”

‘İsrailliler savaşı durdurun yürüyüşleri yapıyor’
İsrail vatandaşlarının bir bölümünün Filistin’e karşı savaşın durdurulmasını talep etmek üzere Tel Aviv’de harekete geçtiğine dikkat çeken Maduro, “İsrail’de Filistin halkıyla dayanışma içinde olan fikir akımlarının yükseldiğini biliyorum. Kısa süre önce Tel Aviv’de İsraillilerin savaşı durdurun pankartlarıyla büyük yürüyüşler yaptığını gördük” dedi.
Maduro ayrıca Venezuela Ulusal Meclisini Filistin’e yönelik ‘soykırımı’ sona erdirmek için daha fazla adım atmaya çağırdı.

İsrail soykırım davası
Venezuela, Güney Afrika Cumhuriyeti tarafından Gazze Şeridi’nde soykırım işlediği suçlamasıyla İsrail aleyhinde Uluslararası Adalet Divanında (UAD) açılan davayı ilk destekleyen ülkelerden biri olmuştu.
Güney Afrika’yı temsil eden avukatlar, bu tür davalarda kanıtlanması en zor olan, İsrail’in Gazze’deki Filistinlilere yönelik “soykırım niyeti” konusunu ele alarak, “İsrail’in siyasi liderleri, askeri komutanları ve resmi görevlerdeki kişiler sistematik olarak ve açıkça soykırım niyetlerini beyan ettiler.” ifade etmişlerdi.
Güney Afrika’yı temsil eden avukatlar, Divan’a yaptıkları konuşmalarda, İsrail’in Gazze’deki Filistinlilerin “toplu katliamını” da içeren Soykırım Sözleşmesi’nin 2. maddesini ihlal ettiğini, “Gazze’deki Filistinliler nereye giderse gitsinler pervasız bombalara maruz kalıyorlar.” demişlerdi.
İsrail’in 7 Ekim’den bu yana Filistin topraklarına yaptığı saldırılarda katledilenlerin sayısı 24 bin’i geçti, yaralıların sayısı 61 bin’e yaklaştı.

]]>
Tarımsal üretimde Sudan, Nijer, Venezuela hüsranı https://yenidunya.org/basindan/28352/tarimsal-uretimde-sudan-nijer-venezuela-husrani/ Thu, 07 Dec 2023 09:52:40 +0000 https://yenidunya.org/?p=28352 Yurt dışında tarım yapmak istenen Sudan, Nijer ve Venezuela’da tarımsal üretim projelerinin hiçbiri ekonomik ve ekolojik olarak iyi araştırılmamış, fizibilitesi yapılmamış bu nedenle ülke liderlerinin hayalleri üzerinden gerçekleştirilmek istenen projeler başarılı olamadı.

Son 10 yılda Sudan, Nijer, Venezuela’da tarımsal üretim yapmak için çalışmalar yapan Türkiye hiç birinde başarılı olamadı. Nerede yanlış yapıldı? Tarımsal üretimde neden başarı sağlanamadı?
Türkiye’nin devlet olarak yurtdışında tarım yapma çalışmaları ilk olarak 2013 yılında başladı. Ak Parti iktidarının o dönemki Sudan Devlet Başkanı Ömer el-Beşir ile olan iyi ilişkileri nedeniyle bu ülkede 780 bin 500 hektar tarım arazisinin 99 yıllığına kiralanarak tarımsal üretim yapılması çalışmaları başlatıldı. Bu amaçla iki ülke arasında anlaşmalar imzalandı, ortak şirket kuruldu, bakanlar gitti geldi ve 10 yılın sonunda kurulan şirket tasfiye edildi. Sudan’da tarımsal üretim hüsranla sonuçlandı.
Nijer’de 1 milyon hektarlık alanda yem bitkileri üretilerek Türkiye’ye getirilecek üretim maliyetleri düşürülecek ve süt ineklerinin kesime gitmesi engellenecekti. Dönemin Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay, Nijer Cumhurbaşkanı Mahamadou Issoufou ile 2018’de yaptığı görüşme sonucunda bu ülkede yem üretimi gündeme geldi. Bir teknik heyet bu ülkede çalışmalar yaptı ancak Nijer’deki tarımsal üretim hayali de başarısızlıkla sonuçlandı.
Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Haziran 2022’deki görüşmelerinden sonra dönemin Tarım ve Orman Bakanı Vahit Kirişçi, Venezuela’da buğday üreteceklerini söyledi. Oysa Venezuela’da buğday yetişmiyordu. Bizden un ithal ediyorlardı. Bakan Vahit Kirişçi Venezuela’ya gitti helikopterle arazileri gezdi, tarlaları, çiftlikleri dolaştı. O sırada tarlalarda soya vardı. Soyayı görünce buğday değil soya ekileceğini söyledi. Bununla da yetinmedi bu ülkedeki hayvancılık potansiyelinin Türkiye’den daha iyi olduğunu söyledi. Venezuela’da üretim için çalışma bile yapılamadı.

Yurtdışında tarım fikri nereden çıktı?
Yurtdışında tarımsal üretim 3 ülkede yapılması hedeflendi. Yurtiçinde aylarca, yıllarca bunun üzerine konuşmalar yapıldı. Kamuoyunda öyle bir hava estirildi ki, Sudan’daki üretimle gıda güvencesi sağlanacak, gıda fiyatları düşürülecek algısı yaratıldı. Nijer’deki yem üretimi ile yem sorunu çözülecek hayvancılık şaha kalkacaktı. Venezuela’da buğday üretimi ile un sektörüne ucuz hammadde sağlanacaktı.
Bu projelerin hepsi Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın mevkidaşı olan cumhurbaşkanı veya devlet başkanı ile olan görüşmelerinden sonra gündeme geldi. Muhtemelen iki ülke arasındaki görüşmeler sırasında o dönemki güncel konularda nasıl işbirliği yapılabileceği konuşulurken bu projeler gündeme geldi. İşbirliği yapılması için gerekli olan fizibilite çalışmaları olmadan da proje olmuş gibi sunulunca böyle hüsranlar doğdu.

Sudan’da 10 yıllık tarım macerası
Türkiye’nin devlet eliyle yurtdışında toprak kiralayarak tarımsal üretim yapma girişimi 2013 yılında başladı. Sudan’a özel ilgi gösteren AKP iktidarı, Recep Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı, Ahmet Davutoğlu’nun Başbakan, Mehdi Eker’in Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı olduğu 2014 yılında Sudan ile tarımda işbirliği anlaşması imzaladı. Ankara’da 28 Nisan 2014 tarihinde imzalanan “Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Sudan Cumhuriyeti Hükümeti Arasında İkili Tarımsal İşbirliği ve Ortaklığına İlişkin Anlaşma” Bakanlar Kurulu’nun 9.11.2015 tarih ve 2015/8234 sayılı Kararı ile onaylandı.

Türk- Sudan tarım anlaşmasının ayrıntıları
Sudan ile yapılan anlaşmada özetle şöyle denilmektedir: “İki ülke arasında tarımsal üretim ve ticaretin artırılması için Sudan’da tarımsal işletmeler/çiftlikler kurulup, Sudan kaynaklarının ve tarımsal potansiyelinin daha rasyonel kullanılması göz önünde tutularak, gelişmekte olan ikili ticaretle ekonomik işbirliğinin büyük potansiyeli de dikkate alınarak, hayvancılık da dahil olmak üzere tarımsal alanda işbirliğinin geliştirilip derinleştirilmesi ve her iki ülkede güvenilir ve sürdürülebilir kalkınmanın sağlanması amacıyla taraflar arasında ortak bir tarım şirketinin kurulmasının önemi vurgulanmış, Türk özel sektörünün Sudan’da kurulacak tarımsal işletmeler/çiftliklerde faaliyet göstermesinin sağlanması amaçlanmıştır.
Şirketin amacı; Sudan’da tarımsal üretim, hayvancılık faaliyetleri, bunlara ilişkin endüstriyel tesisler kurup, pazarlama, depolama, ihracat, ithalat ve ticaret yapmak, sosyal yaşam alanları kurmak şeklinde özetlenmiştir.
Şirketin merkezi Ankara’da olacak, her türlü tarımsal faaliyet ve işlemleri ile gelirleri ve bu gelirlerin ülke dışına transferi Sudan Cumhuriyeti’nde hiçbir vergiye, vergi benzeri ödemeye, gümrük vergisi ödemelerine ve benzeri diğer ödemelere tabi olmayacak, Şirketin yurtdışı şubelerinden elde ettiği gelirler Türkiye’de vergilendirilmeyecektir.
Şirketin süresi yasal kuruluş tarihinden itibaren 35 (otuz beş) yıl olacak, bu anlaşma ise 99 yıllığına yürürlükte kalacaktır. Şirketin kuruluş sermayesi 10 milyon ABD dolarıdır. İki tarafın şirketteki ortaklık oranları: Türkiye %80, Sudan %20’dir. Sudan tarafı sermaye karşılığı olarak arazi kira bedelini koyacak, arazi kira bedeli Sudan’daki diğer arazilerle ilgili emsal değerler göz önüne alınarak tarafların mutabakatıyla belirlenecektir.

Kurulacak ortak şirketin ve Türk girişimcilerin faaliyette bulunacağı ve Sudan Devleti’nin faaliyette bulunmaları için tahsis edeceği tarımsal yatırıma konu araziler aşağıdakilerdir:
– El Cezire (Abugota 2) 87.500 hektar
– Batı Omdurman ve Kuzey Kordofan 50.000 hektar
– Mavi Nil, Gedaref, Sinnar 300.000 ha
– Kuzey Eyaleti (Dongola, Amri, Golid, Multaga) ve Nil eyaleti 270.000 hektar
– El Cezire (Rahat Medani) 73.000 hektar
TOPLAM 780.500 hektar

Söz konusu arazilerin bütünlüğünün korunması, üçüncü şahıslar tarafından ileri sürülecek hak iddialarını gidermek Sudan devletinin sorumluluğundadır ve bu konuda projede doğabilecek kesintiler ve maliyetler Sudan devletince tazmin edilecektir.
Arazi, bina, makine ve personelin güvenliğinden Sudan tarafı sorumlu olacaktır. Sudan tarafı, Ortak Şirketin ve tarım ve tarımsal endüstri alanında yatırım yapan Türk girişimcilerin Sudan’daki yatırımları ile alakalı üretim ve ticari faaliyetleri sonucunda elde edeceği meblağları ve kârları, hiçbir önleyici tedbir ya da gecikme olmadan serbestçe transfer etmelerini garanti eder.”
Anlaşmadan 4 yıl sonra şirket kurulabildi
Sudan ile yapılan bu anlaşma kapsamında, 17 Ocak 2018 tarihli Bakanlar Kurulu Kararı ile Türk-Sudan Uluslararası Tarım ve Hayvancılık Anonim Şirketinin Tarım İşletmeleri Genel Müdürlüğü’ne (TİGEM) bağlı ortaklık olarak kurulması onaylandı. Şirket kurulduğunda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’dı. Binali Yıldırım Başbakan, Ahmet Eşref Fakıbaba Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanıydı.

Pakdemirli: ”En sonunda arazimize kavuştuk” demişti
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçildikten sonra Tarım ve Orman Bakanlığı görevine Bekir Pakdemirli getirildi. Pakdemirli ilk yurtdışı gezilerinden birisini Eylül 2018’de Sudan’a yaptı. Anadolu Ajansı’nın 12 Eylül 2018 tarihli haberinde Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli, “Türkiye ile Sudan arasındaki tarım ve hayvancılığa dayalı iş birliğinin hayata geçirilmesinde önemli mesafeler kat ettik.” demişti.
Pakdemirli, Sudan’da helikopterle ve karadan tarım arazilerini gezdikten sonra özetle şunları söyledi: “En sonunda arazimize kavuşmuş olduk, şimdi içindeyiz. Bu araziyi Kasım ayından itibaren tamamen Sudan hükümetinden teslim almış olacağız. Türk hükümeti olarak örnek çiftlik ve örnek üretim yapılması konusunda her türlü adımı atmış olacağız.”

Başkan Erdoğan emretti “Sudan’a git, onlarla iş yap”
Sudanlılara Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın selamını ileten Pakdemirli, “Yaklaşık 2 ay önce bakan olduğumda, Başkanımızın bana ilk emri ‘Sudan’da kardeşlerimiz var, Sudan’a git, onlarla iş yap.’ olmuştu. Yani sizler için buradayız.” dedi. Pakdemirli, Türkiye’nin de büyük arazileri olduğunu ancak gıda güvenliğini sağlayabilmek için Sudan’da bulunduklarını anlattı.
Pilot çiftlik kurulacaktı
Sudan’da tarım arazisinin kiralandığı dönemde Devlet Başkanı Ömer el-Beşir’di. 2019’da ülkede aylar süren ayaklanmaların ardından Ömer el- Beşir devrildi. 2021 yılında darbe ile iktidara gelen Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı Abdulfettah El-Burhan, Ağustos 2021’de Ankara’ya gelerek Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı ziyaret etti. O ziyaret ile Türkiye’nin Sudan’da tarım yapması bir kez daha gündeme geldi.
Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Abdulfettah El-Burhan görüşmesi sonucunda Sudan’da ilk etapta 100 bin hektarlık alanın yani 1 milyon dönüm tarım arazisinin işletmeye alınmasıyla ilgili görüş birliğine varıldığını açıkladı. Oktay, şunları söyledi: “Tarım İşletmeleri Genel Müdürlüğünün (TİGEM) pilot çiftlik projesi öncülüğünde bu alanda başlatılacak tarımsal üretim işbirliği, Türk iş insanlarımız için Sudan’da önemli bir yatırım fırsatı sunarken aynı zamanda Sudan’a istihdam, tarımsal teknoloji ve gıda arz güvenliği gibi alanlarda katkı sağlayacaktır.”

Türk Sudan Tarım şirketi tasfiye edildi
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan imzası ile 1 Aralık 2023 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan karar ile Sudan ile Türkiye arasında kurulan ortak şirketin tasfiyesine karar verildi. Karar ile Türk Sudan Uluslararası Tarım ve Hayvancılık şirketindeki kadro ve pozisyonlar da iptal edildi. Karar’da özetle şu bilgilere yer verildi: “Bakanlar Kurulu Kararı uyarınca Tarım İşletmeleri Genel Müdürlüğünün (TÎGEM) bağlı ortaklığı olarak kurulan Türk Sudan Uluslararası Tarım ve Hayvancılık Anonim Şirketinin (Şirket) tasfiye edilmesine karar verilmiştir.Tasfiye işlemleri ilgili mevzuat kapsamında yürütülerek ortaklık payından kaynaklı tüm hak ve yükümlülükler TİGEM’e devredilir. Şirketin, 14/7/2021 tarihli ve 2021/362 sayılı Cumhurbaşkanı Karan ile ihdas edilen kadro ve pozisyonları iptal edilerek, 22/1/1990 tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin eki (I) ve (II) sayılı cetvellerin ilgili bölümlerinden çıkarılmıştır.”
Böylece 10 yıllık Sudan’da tarımsal üretim yapma macerası bitti. Şirketin kuruluşu dışında önemli bir adım atılamadı. Sudan’da darbe ile yönetim değişikliği olunca projenin geleceğine ilişkin bir belirsizlik oluştu. Herhangi bir üretim, özel sektöre tahsis edilen arazi olmadı.

Nijer’de yem üreterek süt ineklerinin kesilmesi önlenecekti
Türkiye, Sudan’dan sonra, bir başka Afrika ülkesi Nijer’de de tarımsal üretim yapmak üzere harekete geçti. Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’ın Nijer Cumhurbaşkanı Mahamadou Issoufou ile 2018’de yaptığı görüşme doğrultusunda, bu ülkede 1 milyon hektar alanda tarımsal üretim yapılması için anlaşmaya varıldı. Bu görüşmeden sonra Cumhurbaşkanı Yardımcılığı bünyesinde özel bir ekip kuruldu ve Nijer’de çalışmalara başlandı.
Hayvancılıkta yem açığını kapatmak ve fiyat artışlarını durdurmak için Nijer’deki 1 milyon hektar alanda yem bitkileri üretimi yapılarak Türkiye’ye getirilebileceğini belirten Oktay, bu konuda özel bir ekip oluşturulduğunu ve sürecin koordine edildiğini söyledi.
Sudan’dan sonra bu kez dünyanın acil gıda yardımına muhtaç ülkesi Nijer’de 1 milyon hektarlık alanda tarımsal üretim yapmak, öncelikle de hayvan yemi üretmek üzere proje geliştirildi. Proje kapsamında özel sektörün de yatırım yapması isteniyordu.
Cumhurbaşkanlığı’ndan, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’ne 2 Aralık 2020 tarihli ve E-44146668-730.06.01-46838 sayılı yazıyla Nijer’de yem üretimi konusunda yapılması planlanan proje hakkında bilgi verildi. Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Genel Sekreteri Mustafa Saraçöz imzasıyla 9 Aralık 2020 tarihli ve “Nijer’de Tarım Alanında Yapılması Öngörülen Proje Hakkında” başlığıyla Oda ve Borsalara bilgi verildi.

Nijer’de yem üretimi kimin fikriydi?
Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği, 18 Kasım 2020 günü Ankara’da “Türkiye Ekonomisi Şurası” düzenledi. Bu Şura’ya Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay, Hazine ve Maliye Bakanı Lütfi Elvan, Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli, Ticaret Bakanı Ruhsar Pekcan, Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mustafa Varank, Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Adil Karaismailoğlu katıldı.
Oda ve borsa yöneticileri bu toplantıda tarım ve hayvancılıkta yaşanan sorunları da dile getirdi. Ekonomi Şurası’nda en çok gündeme getirilen konulardan birisi yem hammaddelerinde dışa bağımlılık nedeniyle yem fiyatının çok yükseldiği, çiğ süt üreticilerinin bu zamlar nedeniyle hayvancılığı bırakmak ve süt ineklerini kesmek zorunda kaldıkları oldu.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, süt ineklerinin kesiminden haberi olduğunu ve yem sorununun çözülmesi için talimat verdiğini ifade etti. O toplantıda Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay Nijer Cumhurbaşkanı ile olan görüşmesini aktardıktan sonra oda ve borsa yöneticilerinin Nijer’de 1 milyon hektar alanda uygulanacak tarım projesinde yer almalarını istedi.

Özel ekip Nijer’de çalışmalar yaptı
Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’ın da belirttiği gibi Nijer’de 1 milyon hektarlık alanda tarımsal üretim yapılması için özel bir ekip çalışıyor. Tarım ve Orman Bakanlığı, Tarımsal İşletmeler Genel Müdürlüğü (TİGEM), Devlet Su İşleri (DSİ), Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü (MTA) ve diğer bazı kurumlar bu ülkede incelemelerde bulundu ve bir dizi çalışma yaptı. Bu çalışmalardan sonra bir rapor hazırlandı. Ankara’da düzenlenen bir toplantıda 30-35 kişilik bir ekibe konuyla ilgili sunum yapıldı.
Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’nin Ekonomi Şurası’nda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın talimatı ile Nijer Tarım Projesi çalışmaları hızlandırıldı. Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli, Tarım İşletmeleri Genel Müdürü Ayşe Ayşin Işıkgece ile birlikte Nijer’in Ankara Büyükelçisi Salou Adama Gazibo ile görüştü. Bakanlık, iki ülke arasındaki tarım ve orman alanlarındaki ilişkilerin geliştirilmesine yönelik işbirliği imkânlarının konuşulduğunu duyurdu. Görüşmede Nijer’de 1 milyon hektar alanda yapılacak tarım projesi ele alındı. Bakan Pakdemirli, başlangıç olarak 1000 dönüm alanda bir pilot çalışma yapılmasını önerdi. Nijer’in Ankara Büyükelçisi Salou Adama Gazibo ise, en az 2 bin 500 dönüm alanda çalışma yapılmasını ve tahmini olarak 80 milyon dolarlık yatırım yapılmasını ifade ettikten sonra: “Bu çalışmalar tamamlandıktan sonra bizim çiftçilerimiz üretimi öğrenir ve devam eder” görüşünü dile getirdi.

Yem taşıma maliyeti hesaplanmamış
Nijer’de tarımsal üretim yapmak, yem bitkileri üretmek mümkündü, ancak o yemi Nijer’den Türkiye’ye getirmek çok maliyetliydi. Taşıma maliyeti yemin birkaç katından fazlaydı. Üretim yapılması düşünülmüş ama taşıma maliyeti hesaplanmamıştı. Sadece taşıma maliyeti değil, yol,liman ve diğer altyapı yetersizlikleri de dikkate alınmamıştı.Bu nedenle Nijer’de yem bitkileri üretme projesi üretim yapılamadan bitti.
Aslında istenen kaba yem Türkiye’de üretilebilirdi. Yıllardır kaba yem üretimine verilen destekler istenilen seviyede artırılmıyor. Mera alanları imara açılıyor. Mevcut mera alanları ıslah edilmiyor. Yani Nijer’de yem üretmek yerine Türkiye’de üretmek çok daha kolay. Maliyeti çok daha düşük. Türkiye’de de yem üretemeyen iktidar başka ülkelerde nasıl üretecek?

Venezuela’da buğday üretme hayali de boşa çıktı
Türkiye’nin yurtdışında tarımsal üretim yapmak istediği bir başka ülke Venezuela oldu. Türkiye ile Venezuela arasında tarihte görülmemiş yakın ilişkilerin yaşandığı son yıllarda bu yakınlık tarım alanına da taşınmak istendi.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 2018 yılında bu ülkeyi ziyareti, pandemi döneminde yapılan sağlık yardımları, Haziran 2022’de Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun Türkiye ziyareti ile çok sayıda anlaşma imzalandı.
Venezuela’da tarımsal üretim fikri de bu görüşmelerde gündeme geldi. Daha önce bu ülkeden peynir ithalatı da gündeme getirilmiş ancak ithal edilecek peynir olmadığı görüldü.
Haziran 2022’deki iki liderin görüşmesinden sonra dönemin Tarım ve Orman Bakanı Prof. Dr. Vahit Kirişci, Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun isteği ile bu ülkede buğday üreteceklerini açıkladı. Hatta, Maduro’nun üretilecek buğdayın yüzde 30’unu kendilerine verilmesini, yüzde 70’inin Türkiye’ye getirebileceğini söylemiş.

Buğday üretimi için iklim uygun değil
Bu açıklama üzerine yaptığım araştırmada Venezuela’da buğday üretimi olmadığını çünkü iklimin buna uygun olmadığını yazdım. Venezuela’nın Amerika ve Kanada’dan buğday ithal ediyor. Sadece buğday ithal etmekle yetinmeyen Venezuela, un ithalatı da yapıyor. Türkiye Cumhuriyeti Ticaret Bakanlığının 2021 verilerine göre 81 milyon dolarlık un ithalatının yüzde 58’i Türkiye’den, yüzde 29’u Brezilya’dan ve yüzde 7,4’ü de Kolombiya’dan gerçekleştirildi.
Yapılan denemeler ve çalışmalar sonucunda buğday üretiminde istenen verim alınamayan Venezuela’da diyelim ki gerekli şartlar sağlandı ve buğday üretimi yapıldı. Burada üretilen buğdayı Türkiye’ye getirmenin maliyeti de çok yüksek olacaktı.
Un ihtiyacının yüzde 58’ini karşıladığımız Venezuela’da buğday üretip Türkiye’ye getireceğiz ve un yaparak tekrar bu ülkeye satacağız. Bu hem ekonomik hem de ekolojik olarak mümkün değildi.

Bakan Venezuela’ya gidince gerçeği gördü
Dönemin Tarım ve Orman Bakanı Prof. Dr. Vahit Kirişci 2022 Temmuz ayında resmi ziyaret için Venezuela’ya gitti. Bu gezide buğday üretiminden hiç söz edilmedi. Buğday yerine soya başta olmak üzere yem hammaddeleri üretimi konusunda yatırım yapılabileceği ifade edildi. Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro tarafından da kabul edilen Kirişci, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Devlet Başkanı Maduro’nun ortaya koyduğu iradenin, bakanlar tarafından da desteklenmesi sonrası, özel sektörün devrede olmasının iki ülke ilişkilerinin geleceği açısından hayati önem taşıdığını bildirdi. Çok güzel müjdeler vereceklerini söyledi. Fakat, bu müjdeler verilemeden Venezuela’da tarımsal üretim hayali de sona erdi.

Türkiye Sudan, Nijer ve Venezuela’da neden başarısız oldu?
Sudan’da tarımsal üretim yapılması için 10 yıl çaba gösterildi. Bu 10 yılda tam 7 tarım bakanı görev yaptı. Ne olursa olsun 7 bakandan hiçbirisi Sudan’da tarımsal üretimi başlatamadı. Bir gram ürün üretilemedi. Üretim yapılmamasının temel nedenlerinden birisi Sudan projesinin baştan yanlış olması. Sudan’da tarımsal üretim yapmak için ortam uygun değildi. Ülkedeki darbeler, iç karışıklık, iç savaş bu projenin başarıya ı-ulaşmasının önündeki önemli engellerden birisiydi. Ama daha da önemlisi iki ülkenin Cumhurbaşkanı tarafından gündeme getirilen tarımsal üretimle ilgili doğru dürüst bir fizibilite çalışması yapılmadı. Amaç üretimden çok Sudan’a destek olmaktı. Ekonomiden çok siyasal bir karardı. Başarılı olamadı.

İçerde istikrar yok ki, dışarıda nasıl olsun?
Türkiye’nin genel hastalıklarından birisi bakan değiştikçe politikanın, uygulamaların değişmesidir. Milli eğitimde de böyle, tarımda da. Bakan değiştikçe değişen politikalar, uygulamalar nedeniyle yurt içinde de tarımda birçok proje gerçekleştirilemiyor. Aynı hükümetin, aynı partinin mensubu olsalar da göreve gelen her bakan önceki bakanın projelerini büyük ölçüde rafa kaldırıyor. Mehdi Eker döneminde hazırlanan Havza modeli Türkiye’yi 30 havza olarak planlamış ve buna uygun çalışma yapılmıştı. Kendisinden sonra göreve gelen Faruk Çelik bu modeli değiştirerek “her ilçe bir havza olacak” diyerek havza sayısını 30’dan 941’e çıkardı. Havza modeli başta planlandığı gibi ve sonrasında da uygulanamadı. Bekir Pakdemirli döneminde gündemde olan elektrikli traktör projesi bakan değişince rafa kalktı. Dijital Tarım Projesi bir kenara bırakıldı, Tarım cebimde uygulaması başladı. Faruk Çelik döneminde hayvancılık bölgeleri tek tek planlandı, süt hayvancılığı, manda yetiştiriciliği, besicilik hangi illerde destekleneceği açıklandı. Bakan ayrılınca hepsi bir kenara atıldı bambaşka uygulamalara geçildi. Türkiye tarımda proje, strateji çöplüğüne döndü. Yurtdışında tarımsal üretim konusunda da doğru dürüst bir fizibilite çalışması yapılamadan atılan adımların sonu hüsran oldu.
Özetle, Sudan,Nijer ve Venezuela’da tarımsal üretim projelerinin hiçbiri ekonomik ve ekolojik olarak iyi araştırılmamış, fizibilitesi yapılmamış bu nedenle ülke liderlerinin hayalleri üzerinden gerçekleştirilmek istenen projeler başarılı olamadı. Her fırsatta dile getirdiğim gibi Türkiye’nin tarım potansiyeli o kadar yüksek ki, dışarıda toprak aramaya gerek yok. Tarıma gereken önem ve destek sağlanırsa Türkiye, dünyanın en önemli tarım ve gıda üreticisi ülke olur.
Kaynak: Ali Ekber Yıldırım / Tarım Dünyası

]]>