ulusal bağımsızlık – Yeni Dünya https://yenidunya.org Yeni Günün Habercisi Mon, 17 Nov 2025 17:40:44 +0000 tr hourly 1 https://wordpress.org/?v=6.8.5 https://yenidunya.org/wp-content/uploads/2022/02/cropped-YD-ikon-512-1-75x75.png ulusal bağımsızlık – Yeni Dünya https://yenidunya.org 32 32 Ekvator’da tarihi zafer: Halk ABD üslerine “Hayır” dedi https://yenidunya.org/dunya/33332/ekvatorda-tarihi-zafer-halk-abd-uslerine-hayir-dedi/ Mon, 17 Nov 2025 17:40:43 +0000 https://yenidunya.org/?p=33332 Ekvator’da halk, topraklarını ABD üstlerine açacak referandumda hayır dedi. Pazar günü yapılan seçimlerde oyların yüzde 90’ının sayıldığı ve ABD destekli Devlet Başkanı Noboa’nın kaybettiği, çoğunluk oylarının hayır yönünde kullanıldığı kaydedildi.
Ekvador’da halk, Daniel Noboa hükümetinin anayasa değişikliği için referanduma götürdüğü 4 maddelik pakete “Hayır” dedi.
Seçmenler, yabancı askeri üslerin dönüşünü mümkün kılacak düzenlemeden yeni bir anayasa taslağı hazırlanmasına kadar 4 kritik başlıkta oy kullandı. Tüm maddelerde “Hayır” oyları açık ara önde çıktı.

Resmi olmayan sonuçlara göre;
Yeni anayasa taslağı hazırlanması yüzde 61,55 “Hayır”, yüzde 38,45 “Evet”
Yabancı askeri üslerin geri dönmesi yüzde 60,50 “Hayır”, yüzde 39,50 “Evet” oyu aldı.
Siyasi partilere sağlanan devlet fonlarının kesilmesi yüzde 57,96 “Hayır”, yüzde 42,04 “Evet” oyu alırken seçmenler, Kongre üye sayısının azaltılmasına yüzde 53,41 “Hayır”, yüzde 46,59 “Evet” oyu verdi.

Correa: Tarihi bir onay
2007-2017 yılları arasında Devlet Başkanlığı görevi yapan Rafael Correa sonucu mevcut anayasa metninin tarihi bir onayı olarak kutladı.
Correa, “Anaysa 17 yıl yürürlükte kaldıktan sonra onaylandı. Ekvador tarihinde ilk kez, bir anayasa vatandaşların çoğunluğu tarafından iki kez oylandı. Bu, tarihi bir dönüm noktasıdır” dedi.

“Vatan kazandı”
İnsanlığı Savunan Entelektüeller ve Sanatçılar Ağı’ndan iletişimci ve sosyolog Irene León, Ekvador halkının “dünyanın en iyi anayasalarından biriyle, egemenlikle ve yabancı askeri üsler olmadan” devam etmek istediğini vurguladı.
Yurttaş Devrimi’nin başkanı ve eski cumhurbaşkanı adayı Luisa González de aynı doğrultuda, “Vatan Kazandı!” diyerek zaferin “siyasi partilere değil, kardeş bir milleti birbirine düşüren nefreti yenen Ekvadorlulara ait olduğunu” vurguladı.

“Toplumsal bir zafer”
Yabancı askerlerin varlığına ve yeni Anayasaya karşı seslerini yükseltmelerinin yanı sıra, vatandaşlar siyasi partilere ayrılan kamu fonlarının kesilmesi ve milletvekili sayısının azaltılması gibi konuları da reddettiler. Bu konular, halkın siyasi sınıftan duyduğu hoşnutsuzluk göz önüne alındığında kazanılmış gibi görünüyordu.
Ekvador Yerli Milletler Konfederasyonu (Conaie), bunun “harekete geçen halka, topluluklara, gençlere, kadınlara ait” bir toplumsal zafer olduğunu ilan etti ve son ulusal grev gibi direniş ifadelerinin, halkın çıkarlarına aykırı bir gündemi dayatma girişimlerini açığa çıkardığını hatırlattı.
Örgüt, hükümetten “otoriterlik, şiddet ve popülizme son vermesini” talep ederek, halk onurunun aşılmaz bir sınır olduğunu söyledi.

Noboa yenilgiyi kabul etti
Sonuçları Olón’daki evinden takip eden ve planladığı gibi kamuoyuna çıkmayan Noboa, yenilgiyi kabul etti ve sosyal medya aracılığıyla halkın iradesine saygı duyacağını söyledi.
Bu arada Quito ve diğer kentlerin sokaklarında onlarca kişi, “Noboa’dan çıkış” sloganları atarak sonuçları kutladı.

Kaynak: CGTN Türk

]]>
Venezuela’nın milis güçleri ve Sivil-Asker Birliği https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/33290/venezuelanin-milis-gucleri-ve-sivil-asker-birligi/ Wed, 05 Nov 2025 06:37:07 +0000 https://yenidunya.org/?p=33290 “Ulusal kimliğimizin bu bilincine sahip olmak, her milis üyesine kendimizi, topraklarımızı, evlerimizi, ailelerimizi, tarih ve coğrafyamızı savunma motivasyonu kazandırıyor.”

YDH – Ria Evelyn’in Red Spark dergisi için yaptığı mülakatta Armando Urgelles, Bolivarcı Milislerin üyelerinin artışını ABD’nin askeri yığınağına bağlayarak milislerin sömürgecilik karşıtı direniş ve Simón Bolívar geleneğine dayanan ideolojik kökenini vurguluyor. Milisler yerel CLAP ağlarına bağlı birimler, Bütüncül Savunma Halk Birimleri ve mahalle/seçim düzeyindeki Bütüncül Savunma Halk Tabanları (IDPB) olmak üzere üç kademede örgütleniyor; IDPB komutanları Ulusal Bolivarcı Silahlı Kuvvetler tarafından atanıyor. Urgelles, milislerin Venezuela’nın petrol, maden ve su gibi stratejik kaynaklarını korumaya hazır ve kararlı olduğunu, gerektiğinde silahlı direnişi ve lojistik desteği sürdüreceklerini belirtiyor.

ABD’nin artan askeri yığınağı, Venezuelalıların kitlesel biçimde Bolivarcı Milis’e katılmasına yol açtı. Bu mülakatta, Red Spark dergisinden Ria Evelyn, gönüllü birliklerin kökenlerini, yapısını ve mevcut tehditlerle yüzleşmek için düzenli silahlı kuvvetlerle işbirliğini milis üyesi Armando Urgelles ile ele alıyor.

Milislerin ideolojik temeli nedir?

Milislerimizin ideolojik temeli, sömürgecilik karşıtı mücadeleye dayanıyor. On altıncı yüzyıldaki İspanyol istilasına karşı direnişe, yerli halklar öncülük etti. Yerli halklarımızın toplumsal örgütlenme biçimi, tek bir şefe bağlı hiyerarşik piramit yapısında değildi; pek çok şefimiz vardı.

Bu nedenle İspanyol sömürgeciler, bir piramidin başını öldürerek toplumumuzun tüm sosyal, siyasi ve askeri yapısını ortadan kaldıramayacaklarını fark ettiler.

Şeflerimiz, Büyük Kızılderili önderleri Büyük Cacique Guaicaipuro ve Büyük Cacia Uriquia dâhil olmak üzere, kurtuluş hareketlerini örgütlediler ve bu hareketler bağımsızlık dönemine kadar sürdü.

Daha sonra bize en tanınmış kahramanlarımızı veren bir dönem başladı: Kurtarıcı Simón Bolívar ve Francisco de Miranda. Bu iki isim, bağımsızlığın öncüleriydi ve Pan-Amerika düşüncesinin ideologlarıydı.

Onların öncülüğünde 19. yüzyılda İspanyol egemenliğinden kurtuluş süreci başladı; direnişin halkın kendisinden oluşan genel milisler aracılığıyla yürütülmesi fikrini benimsediler.

Başlangıçta bu milislerin çoğunluğu beyaz Creolelerden oluşuyordu; ancak bağımsızlık savaşı derinleştikçe, halkın tamamı ayrım gözetmeksizin birleşti ve acımasız kraliyetçi kuvvetleri yenilgiye uğrattı.

Bolívar ve halk milisleri, bölgemizin kurtuluşunu Carabobo Muharebesi’nde kazandıkları kesin zaferle sağladı. Kurtarıcı, tam bağımsızlık ve egemenliği güvence altına almak için İspanyollardan tüm bölgenin kurtarılması gerektiğine karar verdi ve harekâtı güneye taşıdı.

İspanyol İmparatorluğu’na karşı savaşta nüfusumuzun üçte ikisi hayatını kaybetti. Aynı zamanda 1859–1863 yılları arasındaki köylü ayaklanmasına önderlik eden Ezequiel Zamorana’yı da anmak gerekir.

Bu özgürleştirici örneklerden ilhamla, Komutan Hugo Rafael Chávez, iktidara geldiğinde bize Amerikalıların dayattığı askeri doktrinin yerine, Bolivarcı modeli getirmeyi amaçladı.

Bu model, 1999 Anayasası’nda yer aldı. Venezuela’nın farklı bölgelerinde toplumsal örgütlenmelerin özerk olmasını, fakat her birinin toplam toprak savunmasını sağlayacak ortak bir savunma stratejisiyle bütünleşmesini öngörüyor.

Anayasamızın 322’inci maddesi, devletin ulusal güvenliğin teminatı olduğunu belirtir. Ancak aynı zamanda, savunmanın devlet ile sivil toplum arasında paylaşılan bir sorumluluk olduğunu da hükme bağlar. Bu toprak parçasında yer alan ister özel ister kamu kuruluşu olsun, her kurum ülkeyi savunmakla yükümlüdür.

326’ıncı madde ise, ulusun savunmasında askeri ve sivil nüfusun ortak sorumluluğunu tanımlar. Bu sorumluluk yalnızca askeri alanda değil; siyasi, iktisadi, toplumsal, kültürel, coğrafi ve çevresel alanlarda da geçerlidir.

Halkımız bu alanların tümünde -tabii ki askeri alanda da- ulusu, egemenliğimizi, bağımsızlığımızı ve özgürlüğümüzü koruyacak biçimde hazırlıklı olmalıdır.

Bu anlayış, milise devrimci ve yurtsever bir ideolojik eğitim kazandırır ve moralimizi daima yüksek tutar.

Bizler, yerli direniş önderlerimizin, Kurtarıcı Simón Bolívar’ın, General Francisco de Miranda’nın ve Zamorana’nın tarihsel köklerinden beslenerek ayağa kalkmamız ve ilerlememiz gerektiğini biliyoruz.

Milisler nasıl örgütleniyor?

Milisler, ülke topraklarının bütünüyle savunulmasını sağlamak için üç düzeyde örgütleniyor. İlk olarak yerel düzeyde, Yerel Arz ve Üretim Komitesi (CLAP) ağlarının bölgesel yöntemini kullanıyoruz. CLAP ağı, bu ekonomik ablukaya ve kuşatmaya maruz kaldığımız dönemde, ihtiyaç sahibi her ailenin gıda paketlerine ulaşmasını garanti eden bir sistemdir. Bu düzeydeki yerel birimler daha sonra bir araya gelerek Bütüncül Savunma Halk Birimlerini oluşturur.

Son olarak bu Halk Birimleri birleşerek, mahalle ve seçim çevreleri düzeyinde örgütlenen Bütüncül Savunma Halk Tabanlarını (IDPB) meydana getirir.

Milise katılmak isteyen herkes, görev yapacağı IDPB’nin komutanıyla görüşmelidir. Bu birimlerin komutanları, Ulusal Bolivarcı Silahlı Kuvvetler tarafından görevlendirilir. Böylece halk ile ordu arasındaki birliğin somut biçimde nasıl işlediğini görebilirsiniz.

Her hafta, devrimci ve yurtsever bir eğitim programına katılıyoruz. Bu programda hem kuramsal dersler hem de siyasi eğitim yer alıyor; tarihimiz, köklerimiz, mücadelemiz hakkında bilgi ediniyoruz. Ulusal kimliğimizin bu bilincine sahip olmak, her milis üyesine kendimizi, topraklarımızı, evlerimizi, ailelerimizi, tarih ve coğrafyamızı savunma motivasyonu kazandırıyor.

Bolivarcı Silahlı Kuvvetler ile sivil milisler arasındaki ilişki nedir?

Armando: Mevcut ilişki tamamen birlik ruhuna dayanıyor. Sivil-askeri birlik, profesyonel Bolivarcı Silahlı Kuvvetlerin -ordu, hava kuvvetleri ya da donanmadan mezun yüksek rütbeli subayların- Bolivarcı Milis ile kusursuz biçimde bütünleştiği bir yapıdır.

Düşmana karşı savunma ve direniş stratejileri geliştirebilmek için kurulan bu ilişki uyumlu, kardeşçe bir ilişkidir. Burjuvazinin hâkim olduğu ülkelerde olduğu gibi, halkın çıkarlarına karşı duran, işgalci bir güç olarak hareket eden bir ordu anlayışı bizde yoktur.

Milisler, Venezuela’yı bir saldırıya karşı savunmak için nasıl hazırlanıyor?

On sekiz yaşını geçmiş her erkek ve kadın Venezuela milisinin bir üyesi olabilir. Son dönemde sayımız olağanüstü biçimde arttı; iki aydan kısa sürede dört milyondan dokuz milyona ulaştık. Peki, nasıl oldu da dört milyon insan zaten milislerin içindeydi? Çünkü milisler, Venezuela’da Bolivarcı Devrim süreciyle yaşadığımız derin dönüşümlerde hayati bir rol oynadı. İnsanlar, yeni, dayanışmacı, barışsever bir toplum kurma arzusuyla gönüllü olarak katılıyor.

Son zamanlarda ise, Donald Trump’ın egemenliğimiz ve bağımsızlığımız aleyhindeki tehditleri karşısında, Venezuela’yı uyuşturucu kaçakçılığıyla haksız biçimde suçlayan bir dizi temelsiz iddia nedeniyle büyümemiz çok daha hızlı oldu.

Biz biliyoruz ki kokainin en büyük üreticisi ve ihracatçısı Kolombiya’dır; ayrıca fentanil, başta Amerika Birleşik Devletleri, Kanada ve Meksika’da bulunan ilaç şirketlerinin yüksek teknolojili, yasal laboratuvarlarında üretilmektedir.

Venezuela’nın, kapitalist sistemin işlemesi için hayati önemde çok sayıda kritik ve stratejik minerale sahip olması tesadüf değil. Dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip olduğumuz herkesçe biliniyor. Bu toprakların altında yaklaşık dört yüz milyar varil petrol bulunuyor; deniz yetki alanlarımızda henüz tam olarak hesaplanmamış rezervler hariç.

Bunun yanında devasa altın, bakır ve koltan rezervlerimiz var. Tatlı su kaynaklarımız, ırmaklarımız, dünyanın en büyük tatlı su rezervlerinden biri, biyolojik çeşitliliğimiz ve verimli topraklarımız var. Venezuela, stratejik coğrafi öneme sahip bir ülke. Sahip olduğumuz kaynaklar, mevcut kapitalist sistemin sürmesi için vazgeçilmezdir.

Bu tehdit karşısında, milislerimiz hazırlıklıdır ve moralimiz son derece yüksektir. Milisler, sivil görevler için nasıl hazırsa, aynı şekilde sürekli savaş stratejik kavramına göre de hazırlıklıdır.

Direnişin, silahlanmış halkın ve silahlı mücadelenin tüm direniş çabalarına maddi ve lojistik destek sağlamanın zorunluluğunu anlıyoruz. Sürekli olarak devrimci direnişin taktik yöntemleri üzerine eğitim alıyoruz; farklı muharebe disiplinlerinde eğitim görerek diğer savaşçılarla uyum içinde hareket etmeyi öğreniyoruz.

Milisler, Venezuela’nın egemenliğini ihlal etmeye yönelik her türlü girişime karşı koymak için her tür manevrayı gerçekleştirebilecek şekilde hazırlanmış, örgütlenmiş ve eğitilmiştir.

Biz vatanımızı savunacağız. Gerekirse elli yıl, hatta yüz yıl direniriz; elimizde ne varsa onunla direniriz. Yurdumuzu hiçbir emperyalist güce teslim etmeyeceğiz.

Çeviri: YDH

]]>
Bilişsel sömürgecilik: Kendi kaderini tayine karşı https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/32683/bilissel-somurgecilik-kendi-kaderini-tayine-karsi/ Wed, 21 May 2025 06:22:54 +0000 https://yenidunya.org/?p=32683 “Emperyalizmin kendi çıkarları dışında bir yasası yoktur.” —Kwame Nkrumah

YDH- El-Ahbar gazetesinden Ali Aşur, Filistin direnişini kriminalize eden söylemlere karşı teorik ve politik bir karşı duruş geliştiren ve aynı zamanda hegemonik sistemin çifte standardını ve sömürgeci hukukunu ifşa eden yazısında, kendi kaderini tayin hakkı kavramının Filistin meselesi bağlamında nasıl araçsallaştırıldığını, çarpıtıldığını ve sömürgeci sistemin çıkarları doğrultusunda nasıl sınırlandırıldığını işliyor. Direnişin yalnızca fiziksel değil, kavramsal ve entelektüel bir boyutu olduğuna dikkat çeken Aşur, oryantalist indirgemeciliği ve Siyonist hareketin kendi kaderini tayin hakkını yalnızca kendisi için talep etmesini eleştirirken FKÖ içindeki işbirlikçi figürlere ve Oslo Anlaşmaları’na da eleştiri getiriyor. Aşur’a göre, kendi kaderini tayin hakkı, yalnızca uluslararası hukukun çizdiği sınırlar içinde bir siyasi talep değil; bir halkın varoluşsal mücadelesinin, tarihsel belleğinin ve gelecek tahayyülünün somutlaştığı bir özgürlük alanıdır. Bu hak, yerleşimci-sömürgeci sistemin tanıdığı ölçüde meşru değil, o sistemin dışına çıkıldığı ölçüde anlamlıdır; sömürgeciliğe karşı bir özgürlük manifestosudur ve yalnızca Filistin’in değil, tüm mazlum halkların ortak sesi olmalıdır.

Epistemolojik sömürgecilik, Avrupa-merkezli bir bakış açısının bilgi sistemlerine ve etik anlayışına dünya genelinde zorla hâkim kılınması süreci olarak tanımlanır. Bu süreç, beş yüzyıl boyunca üretim araçları, yönetim biçimleri ve toplumsal sözleşme sistemleri üzerinde kurulan egemenlikle şekillenmiş, küresel ölçekte bir sömürge düzeni inşa etmiştir. Sonuç olarak, merkezi bir sisteme tabi kılınan tekil bir insan perspektifi dayatılmıştır; bu perspektifin dışında kalan sömürgeleştirilmiş kişi, kendi kaderini görme yetisini yitirir: Kendi kaderini tayin etme iradesiyle, sistemin kendi kaderi arasındaki bağ kopar.

Joseph Massad, Kendi Kaderini Tayine Karşı adlı çalışmasında, “kendi kaderini tayin” kavramının ve hakkının ortaya çıkışıyla gelişimini, aynı zamanda bu kavramın bağımsızlık ve özgürleşme düşünceleriyle ilişkisini takip eder. Massad, “bağımsızlık” kavramının siyasi anlamda ilk olarak, Amerika Birleşik Devletleri, Avustralya ve Kanada gibi beyaz yerleşimci kolonilerin İngiliz yönetiminden ayrılarak bağımsızlıklarını kazanmaları sürecinde belirdiğini belirtir. Bu kavram, daha sonra Birinci ve İkinci Dünya Savaşları ile Avrupa sömürge imparatorluklarının çöküşünü takip eden dönemde yeni devletlerin kurulması sürecinde baskın hale gelmiştir.

Öte yandan, “kurtuluş” kavramı ise, İkinci Dünya Savaşı’nda Nazizm’e karşı savaşan Avrupalı direniş hareketleriyle ve Asya ile Afrika’da Avrupa sömürgeciliğine karşı mücadele eden halk hareketleriyle ilişkilendirilmiştir.

“Halkların kendi kaderini tayin hakkı” kavramı ise 1860’lı yıllarda ortaya çıkmış, Karl Marx ve Friedrich Engels tarafından o dönemde yükselmekte olan Avrupa milliyetçi hareketlerini tanımlamak amacıyla kullanılmıştır.

Massad, Vladimir Lenin’in Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı başlıklı ünlü makalesinde ortaya koyduğu, Rosa Luxemburg’un görüşlerine karşı geliştirdiği “kendi kaderini tayin” kavramına odaklanır. Luxemburg, milliyetçiliğin ekonomik bağımsızlığı sağlayamayacağını ve işçi sınıfına toplumsal statü kazandıramayacağını savunurken; Lenin, buna karşı çıkar. Ona göre ulus-devlet, mevcut kapitalist sistemin bir standardıdır ve tarihsel-ekonomik bir çerçevede, halkların perspektifini temsil eden devlet yapıları olmaksızın “kendi kaderini tayin hakkı” anlamsızdır.

Lenin ayrıca, egemen sömürgeci güçler ile ezilen halklar arasında net bir ayrım yapmanın önemini vurgular. “Halkların kendi kaderini tayin hakkını” tarihsel materyalizmin dinamikleri ve güç ilişkilerinin çelişkileri göz ardı edilerek, genel ve soyut bir kavramsal düzlemde ele almak, onun yaklaşımıyla bağdaşmaz.

1920 yılında Milletler Cemiyeti’nin kurulmasıyla birlikte, örgüt, dönemin ABD Başkanı Woodrow Wilson’ın bu kavrama yönelik yorumunu resmen benimsedi. Wilson, Leninist anlamından saptırdığı bu hakkı, halkların kendi kaderini tayin etmesini hukuki bir “hak” olmaktan çıkarıp evrensel ve insani bir “ilke”ye dönüştürdü. Bu dönüşümle birlikte kavram, yalnızca I. Dünya Savaşı’ndan galip çıkan sömürgeci devletlerin kontrolünde kullanılabilecek bir ayrıcalık haline geldi.

Böylece Wilson, kendi kaderini tayin hakkını sömürgecilerin elinde bir imtiyaza, sömürgeleştirilenler içinse ulaşılması mümkün olmayan bir hayale dönüştürerek Batı emperyalizminin gerçek doğasını açığa çıkardı; hukukun, ekonomik çıkarların üzerinde olmadığını gösterdi.

Adom Getachew, İmparatorluk Sonrası Dünyayı Yaratmak: Kendi Kaderini Tayin Hakkının Yükselişi ve Düşüşü adlı eserinde, Milletler Cemiyeti’nin Wilsoncı tanımı benimsemesinin yalnızca Güney halkları üzerindeki sömürgeci tahakkümün devamını sağlamakla kalmadığını, aynı zamanda Avrupa’nın bilişsel yapısını ve ırkçı hiyerarşisini pekiştiren kurumsal bir mekanizmaya dönüştüğünü belirtir. Bu mekanizma, ezilen ve sömürgeleştirilen halkların tabiiyetini tarihin “doğal akışı” gibi sunarak tüm muhalefeti “evrensel yasa” adına bastırmayı meşrulaştırmıştır.

Leninist anlamdaki kendi kaderini tayin kavramı, 1960 yılında Birleşmiş Milletler’in sömürgeleştirilmiş halkların bu hakkını tanıyan 1514 sayılı kararının kabulüne kadar, uzun süre gündeme gelmedi. Ancak bu dönüş, yine de Avrupa-merkezcilik ve Amerikan emperyalizminin hegemonik sınırları içinde gerçekleşti.

Siyonist hareket ise, I. Dünya Savaşı’ndan bu yana, Avrupa sömürgeciliği çerçevesinde bu hakkın sınırlandırılmasını kendi lehine kullanarak Filistin’deki yerleşimci-sömürgeci projesini ilerletmiştir. Yalnızca Yahudi Siyonistler, Yahudi halkının kendi kaderini tayin hakkı bahanesiyle, İngiliz Mandası yönetimi altında Filistin’de silah taşıma ve milis örgütleme hakkına sahipti.

Winston Churchill, 1942 yılında ABD Başkanı Roosevelt’e yazdığı bir mektupta Siyonist projeye desteğini açıkça belirtmiş ve Filistin’deki Arapların bu hakkın dışında tutulduğunu vurgulamıştır.

Tıpkı Aksa Tufanı Savaşı’nın sömürgeci sisteme karşı bir reddiye olarak ortaya çıkması gibi, cephelerin birleşmesi de Oryantalist indirgemeciliğin dar kalıplarını kırmış; kavramların genişlemesi ve durağan kimliklerin hareket kazanmasıyla tarihsel çelişkilerin alanını genişletmiştir. Ancak Filistinlilerin en büyük felaketi, 1993 Oslo Anlaşmalarıyla gelmiştir.

Bu anlaşmalarda ne Filistinlilerin kendi kaderini tayin hakkına ne de Filistin’in kurtuluş projesine yer verilmiştir. Aksine, sömürgecinin Filistin topraklarını işgaline meşruiyet kazandırılmış; silahlı direniş hakkı suç sayılmış ve işgalci yapı işlediği suçlardan yasal zeminde aklanmıştır.

FKÖ’nün “simsarları” tarafından savunulan “barışçıl mücadele” sloganı, aynı şirketin hem sattığı hem de satın aldığı ucuz bir propaganda ürününden ibarettir.

Joseph Massad, çalışmasında Camp David ve Oslo Anlaşmalarının ardından Filistin davasının seyrinde yaşanan değişimlerin yalnızca Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkını zedelemekle kalmadığını, aynı zamanda bu hakkı geçersizleştirip kriminalize etmeye hizmet ettiğini vurgulamaktadır. Bu durum, yerleşimci-sömürge yönetimi altında yaşayan tüm yerli halklar için geçerlidir.

Massad, kendi kaderini tayin hakkının, yerleşimci-sömürgeci yönetimden “kurtuluş” ve “bağımsızlık” gibi ulusal hedeflerin düşmanı olduğunu ve öyle kalmaya devam ettiğini belirtmektedir.

Oslo Anlaşmaları’nı, Filistin topraklarının sömürgecilere devrini teyit eden ve Batılı hegemonik sistemin Birleşmiş Milletler tarafından tanınan yasal çerçeveler dâhilinde kurtuluş hareketlerini ortadan kaldırma hedefini pekiştiren 2002 Arap Barış Girişimi takip etmiştir. Bu girişimde ne Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkından ne de uluslararası hukuk çerçevesindeki meşru haklarından söz edilmektedir.

Girişim, “barış için toprak” ilkesine atıfta bulunmakta ve sömürgeci tarafa, “4 Haziran 1967’den bu yana işgal altında tuttuğu Batı Şeria ve Gazze Şeridi’nde, başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız ve egemen bir Filistin devleti kurulmasını” kabul etmesi çağrısında bulunmaktadır. Bir başka deyişle, Arap Birliği, FKÖ’nün Oslo’da başlattığı süreci tamamlamaya çalışarak, Filistin halkının kaderini belirleme yetkisini sömürgeciye devretmiştir.

Ne var ki, Arap Barış Girişimi ve Oslo sürecinin devamından önce, Mayıs 2000’de Güney Lübnan’ın özgürleştirilmesi, otantik bir Arap direnişi biçimiyle kendi kaderini tayin hakkının özünü oluşturmuş; bu çizgi, Temmuz 2006 zaferinde teslimiyeti reddeden, özgürleşme temeline dayanan yeni bir kimliğin doğuşuna zemin hazırlamıştır. Bu bağlamda Temmuz Zaferi, Arap birliği fikrini yeniden canlandırdığı, Arap ve İslam halkları arasında umut kıvılcımı yaktığı ve “yenilmez ordu” mitini yerle bir ettiği için hegemonik sisteme doğrudan bir tehdit olarak değerlendirilmiştir.

Gazze, Mayıs 2021’de “Kudüs’ün Kılıcı” adına büyük bir “hayır” dedi ve 15 yıllık kuşatma ile üç savaşın ardından işgali reddetme hakkını tüm dünyaya ilan etti. On bir gün süren savaş, yalnızca işgalin acımasızlığına değil, aynı zamanda Filistin halkının çektiği acılara karşı sessiz kalan hükümetlerin ve devletlerin suç ortaklığına da açık bir meydan okumaydı. Bu yüzden işgalci varlık açısından ağır bir darbeydi.

7 Ekim 2023’te ise, sömürgecilerin kendi kaderini tayin hakkını reddeden, Leninist çağrışımları uç noktalara taşıyan ve Filistin-Gazze bağlamında yeni anlamlar ve tanıklıklar yüklenen ilk Filistin savaşı başladı. Hemen ertesi gün, Cebel Amel halkı coğrafi sınırların dayattığı normları reddederek ortak bir kadere bağlı olduklarını ilan etti. Yemenlilerin evcilleştirilemeyen öfkesi ise Kızıldeniz’i aşarak sürüp gitti.

Gazze, Güney Lübnan ve Yemen halkları, sömürgeci sistemin dayattığı normlara ve bu sistemin takipçilerinin yazdığı hukuka karşı, kendi kaderlerini tayin hakkını savunuyordu. Artık Arap cephelerini birleştirme arzusu, yalnızca sistemin ve yasalarının ihlalini değil, bunların tamamen dışında bir özgürleşme fikrini içeriyordu.

Ancak bu süreçte hükümetler, insan hakları ve medya kurumları ile kitleler, “Aksa Tufanı”nı kınamakta birleşti.

Siyonist gruplar, Filistinlileri ve onların destekçilerini “terörist”, “suçlu” ve “antisemit” olarak damgalama çabasını sürdürdü. 7 Ekim’i 9 Kasım’la ilişkilendirmek, Arap/Müslüman kimliğini “vahşi terörist” olarak sunan modern Oryantalist imgeyi yeniden üretmek anlamına geliyordu.

Bu söylem, İsrail Savaş Bakanı’nın savaşın ilk günlerinde sarf ettiği “insan hayvanlarla savaşıyoruz” sözlerinin yankısıydı. Batılı açıklamalar ve yorumlar da bu indirgemeci Oryantalist perspektifle şekillenmişti.

Faslı düşünür Dr. Muhammed el-Mazuz’un gazeteci Adnan Yasin ile yaptığı söyleşide dile getirdiği gibi:

“Filistin meselesi entelektüel ve bilişsel bir meseledir; çünkü ne yalnızca toprakla ne de kimlikle sınırlıdır. Filistin meselesi, Oryantalistlerin –Renan’dan bu yana ve hatta ondan önce– saldırdığı Arap ve İslam kültürünün tüm düşünsel mirasını da kapsayan bir meseledir.”

Nasıl ki Aksa Tufanı Savaşı sömürgeci sistemi reddediyorsa, cephelerin birliği de Oryantalist indirgemeciliğin kabuğunu kırmıştır. Uzun süre yalnızca hukuki söylemlere ve duygusal tepkilere sıkıştırılan kendi kaderini tayin hakkı, artık kavramsal genişlemelerle, durağan kimliklerin hareketlenmesiyle ve şehir sokaklarının halk hareketleriyle işaretlenmesiyle tarihsel çelişkilerin yeni alanlara taşmasını mümkün kılmıştır.

Modern tarihin sayfaları artık yalnızca okunmak için değil, yazılmak için açılmıştır. Elbette herkesin “Aksa Tufanı” karşısında kendi pozisyonunu belirleme hakkı vardır; ancak bu hak, daima olayların akışının gerisinde kalacaktır.

Tüm kanlı kayıplara, devam eden soykırım ve etnik temizliğe rağmen, “tufan” bu kez önceden çizilmiş bir hakkın sınırlarını aşarak geldi. Bu kez sel geldi ama gemi yoktu.

Çeviri: YDH

]]>
NATO’dan çıkılsın, üsler kapatılsın, Amerika defolsun! https://yenidunya.org/yazarlar/selim-dikel/32307/natodan-cikilsin-usler-kapatilsin-amerika-defolsun/ Sat, 15 Mar 2025 14:21:29 +0000 https://yenidunya.org/?p=32307 Atlantik Okyanusu nerede Akdeniz nerede, Amerika’nın Türkiye’de ve Ortadoğu’da ne işi var?
NATO’nun kuruluşu ve amacı NATO, North Atlantic Treaty Organization (Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü) ABD, İngiltere, Fransa, İtalya, Kanada, Belçika, Danimarka, İzlanda, Lüksemburg, Hollanda, Norveç ve Portekiz tarafından 4 Nisan 1949 tarihinde Washington’da imzalanan Kuzey Atlantik Antlaşması ile kurulmuştur.
Kuruluş belgesinde, “politik ve askeri vasıtalarla üye ülkelerin özgürlüǧünü ve güvenliǧini temin etmek” olarak tanımlanan NATO’nun kuruluş amacı; Amerika ile Sovyetler Birliği arasında yaşanan soğuk savaş döneminde Sovyetler Birliği’ne karşı bir ittifak oluşturmak ve İkinci Dünya Savaşı’nda ekonomik ve siyasi olarak büyük zarar gören Avrupa ülkelerinde sosyalizmin yayılmasını ve güçlenmesini önlemektir.

Türkiye’nin NATO’ya girişi
ABD başta olmak üzere 12 kurucu üye ülke tarafından kurulan ve halihazırda Türkiye ile birlikte 32 üyesi olan NATO’ya Türkiye’nin üyeliği Celal Bayar’ın Cumhurbaşkanı, Adnan Menderes’in Başbakan olduğu dönemde gerçekleştirilmiştir.
5886 Sayılı “Kuzey Atlantik Antlaşmasına Türkiye Cumhuriyetinin katılmasına dair Kanun” 18 Şubat 1952 tarihinde TBMM’nde kabul edilerek onaylanmış olup, 19 Şubat 1952 tarih ve 8038 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.

Türkiye’deki ABD ve NATO Üsleri
Uluslararası ilişkiler uzmanı ve akademisyen Prof. Dr. Türkkaya Ataöv’ün 1969 yılında yayımlanan “Amerika, NATO ve Türkiye” isimli kitabında yer alan “23 Kasım 1963 tarihli ve A.F.M. 87-3 numaralı Amerikan Hava Kuvvetleri rehberine” göre Türkiye’de 101 tane Amerikan üssü ve tesisi bulunmaktadır.

NATO’dan çıkılsın, üsler kapatılsın, Amerika defolsun!

ABD ve NATO, ulusal güvenliğimizi, bağımsızlığımızı ve egemenliğimizi tehdit ediyor
Truman Doktrini ve Marshall Planı kapsamında, “Türkiye’yi Sovyetler Birliği’nden gelecek komünizm tehlikesine karşı korumak” yalanı ile pazarlanan, fakat gerçekte Amerika’nın bölgemizdeki emperyalist çıkarlarını korumak amacını taşıyan “Türk-Amerikan dostluk ilişkileri” palavrası Türkiye’yi Amerikan emperyalizminin boyunduruğu altına sokmuştur.
Ulusal Kurtuluş Savaşı ile sona eren Anadolu’daki emperyalist işgal, ne yazık ki NATO’ya üye olduğumuz 18 Şubat 1952 tarihinden itibaren Amerikan işgaliyle devam ediyor.
Anadolu toprakları üzerinde nükleer silahları ve binlerce askeriyle yılan gibi çöreklenen ABD ve NATO üsleri ulusal güvenliğimizi, bağımsızlığımızı ve egemenliğimizi tehdit ediyor.

NATO’nun Türkiye’ye ne yararı var?
Nazım Hikmet’in “Vatan Haini” şiirindeki ifadesiyle, “Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesi” olarak Amerikan hegemonyası altında ülkemizde yaşanan acıları, askeri darbeleri, siyasi cinayetleri ve kitle katliamlarını tek tek anlatmaya sayfalar yetmez.
ABD ve NATO yüzünden bugüne kadar başımıza gelmeyen kalmadı. ABD ve NATO boyunduruğu altında geçen süreçte Türkiye ne kazandı, neler kaybetti? NATO’nun Türkiye’ye ne yararı var? Hiç düşündünüz mü?
Ülkemize binlerce kilometre uzaklıktaki Kore dağlarında, “Amerika nerede, Türkiye nerede, Kore nerede?” diye hiç düşünmeden; ABD’nin emperyalist çıkarlarını korumak için savaştığımız Kore Savaşındaki kayıplarımız: 721 ölü, 2 bin 147 yaralı, 346 hasta, 234 esir, 175 asker kayıp…
Sonraki yıllarda birbiri ardına yaşanan kontrgerilla cinayetleri, kitle katliamları ve askeri darbeler.
Afganistan’da verdiğimiz kayıplar, Körfez Krizi ve Irak Savaşı nedeniyle uğradığımız mali kayıplarımız. Tüm bunlara bağlı olarak yapılan devasa askeri harcamalar.
Yaşadığımız tüm bu acılar ve ödenen bunca bedel, yetmedi mi? Türkiye’nin NATO’da hâlâ ne işi var?

Emperyalistlerden dost olmaz!
Türk-Amerikan dostluk ilişkileri yalanıyla, emperyalist çıkarları için Türk Ordusunu Kore Dağları’nda savaşa süren; ülkemizde siyasi cinayetler, kitle katliamları ve askerî darbeler yoluyla halkımıza kan kusturan; 15 Temmuz 2016’daki Amerikancı-Fethullahçı darbe girişimi sırasında TBMM’yi bombalayan Türk jetlerine İncirlik üssünden yakıt ikmali yapılmasına izin veren ABD emperyalistlerinden dost olmaz.
İşgalci ve sömürgeci ABD ve NATO, Türkiye’nin, Ortadoğu’nun ve tüm dünya halklarının baş düşmanıdır.
ABD’nin Türkiye’nin dostu ve müttefiki olmadığını, NATO’nun işgalci ve sömürgeci ülkelerin yönetiminde uluslararası terör örgütü olduğunu ne zaman anlayacağız?

Yankee go home, ABD defol!
Eğri oturalım, doğru konuşalım. Devrimci lafazanlık yaparak birbirimizi kandırmaya çalışmayalım.
IŞİD’e karşı mücadele etmek bahanesiyle ABD tarafından askeri üsler kurularak, Suriye’nin işgal edilmesiyle başlayan ve ülkenin parçalanmasına doğru giden sürecin, “Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı” ile asla bir ilgisi yoktur.
Yaşananlar ABD ve İsrail’in, bölgede var olan enerji kaynakları üzerindeki hegemonya savaşının bir sonucudur.
Trump’ın, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi kapsamındaki emperyalist çıkarları için Ortadoğu’yu yeniden yapılandırmak amacıyla; “Biz Ortadoğu’ya son yirmi yılda 7 Trilyon Dolar harcadık” şeklindeki itirafı, her şeyi açıkça ortaya koyuyor. Parayı veren düdüğü çalıyor!

NATO’dan çıkılsın, üsler kapatılsın, ABD defolsun!
Dün Irak’ta ve Libya’, bugün Suriye’de yaşananların, yarın İran’da ve en sonunda da “nerede kalmıştık” denilerek Türkiye’de de yaşanmayacağını kim garanti edebilir?
Ülkemizin telafisi mümkün olmayan çok daha büyük felaketlere sürüklenmemesi için, Amerikan emperyalizminin ve işbirlikçilerinin Büyük Ortadoğu Projesini gerçekleştirmeyi amaçlayan savaş kışkırtıcısı ve böl-parçala-yönet politikalarına karşı tüm yurttaşlar son derece uyanık olmalı ve ABD emperyalizmine karşı omuz omuza mücadele etmelidir.

Biz durdurmazsak, durmayacaklar!
Artık söz bitti. Şimdi karar verme ve harekete geçme zamanı.
Türkiye’nin askeri, siyasi ve ekonomik bağımsızlığını gerçekleştirmek için; “NATO’dan çıkılsın, üsler kapatılsın, Amerika defolsun” şiarı ile tüm antiemperyalist, yurtsever ve barışsever güçler birleşerek, işgalci ve sömürgeci Amerikan ordusunu Anadolu’dan ve Ortadoğu’dan kovmadıkça bölgemizde barışa ve huzura kavuşmak asla mümkün değildir.
Barış, bağımsızlık, demokrasi, insan hakları ve özgürlük için; Türkiye’nin, Amerika ve NATO’nun jandarmalığı görevine son verilmelidir.
NATO’dan çıkılsın, İncirlik Üssü ve Kürecik Radar Üssü başta olmak üzere tüm ABD/NATO Üsleri kapatılsın, Amerika defolsun.

Kahrolsun Amerikan emperyalizmi, yaşasın tam bağımsız Türkiye!
Emperyalistler, işbirlikçiler 6. Filo’yu unutmayın!
Yankee go home, ABD defol!

]]>
Cumhuriyeti nasıl kazandık, nasıl kaybettik, ne yapmalıyız? https://yenidunya.org/yazarlar/selim-dikel/31129/cumhuriyeti-nasil-kazandik-nasil-kaybettik-ne-yapmaliyiz/ Mon, 21 Oct 2024 11:17:23 +0000 https://yenidunya.org/?p=31129 Nasıl kazandık?

Bu yıl 29 Ekim Cumhuriyet Bayramının 101. yıldönümü. Coşkuyla kutlayacağız. 29 Ekim 1923’te kurulan Cumhuriyetin temelleri Ulusal Kurtuluş Savaşıyla atıldı.

Türkiye halkı, Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının önderliğinde yediden yetmişe harekete geçerek, Anayurdumuza dalan emperyalist saldırganlara karşı bir ölüm kalım savaşı verdi.

Halkımız ulusal kurtuluş savaşını zaferle sonuçlandırarak, emperyalist işgale son verdi. Türkiye’nin bağımsızlığı ve bütünlüğü sağlandı.

Padişahlığa son verilerek, halkın egemenliği temelinde tek kişi yönetimi yerine Meclis yönetimine geçildi. Halifelik kaldırılarak, devlet yönetiminde laiklik esası getirildi.

Medreseler kapatılarak, bütün okullar Milli Eğitim Bakanlığına bağlandı. Laik eğitim temelinde, çağdaş ve modern eğitim sistemine geçildi.

Kadınların toplumsal yaşamın her alanında eşit ve özgür yurttaşlar olarak yer alması için, kadın hakları kabul edildi.

Cumhuriyet öncesinde saraya, feodal beylere ve toprak ağalarına kulluk eden halkın yurttaşlık hakları tanındı.

Nasıl kaybettik?

Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte Türkiye tarihinde yeni bir dönem başladı. Emperyalist saldırganlar kovuldu. Padişahlık kaldırıldı. Ama Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın ortaya koyduğu ana sorunlar çözülmedi. Köklü bir toprak reformu yapılmadı. Ağalık, derebeylik yerli yerinde kaldı. Türkiye’nin ileri demokratik bir düzene geçmesini sağlayacak, demokratik gelişmeye yol açacak bir politika sonuna kadar izlenmedi.

Ülkemize binlerce kilometre uzaklıktaki Kore dağlarında Amerikan çıkarları için savaşa girdik. Kore şehitleri ve gazilerinin yaşamlarının bedeli olarak 18 Şubat 1952’de NATO’ya üye olduk.

Memleket emperyalizmin ekonomik, politik ve askeri örgütleri olan IMF’ye ve NATO’ya bağlandı. Yabancı sermayeye karşı kapılar ardına kadar açılarak Türkiye’nin özellikle tarım ve hayvancılık üretimi çökertildi. Sanayi ve teknoloji üretimi tümüyle dışa bağımlı hale getirildi.

İşçilerin, çiftçilerin ve küçük üreticilerin bütün hakları gasp edildi. Özelleştirme ve taşeronlaştırma yoluyla tüm toplum yerli ve yabancı bir avuç vurguncu zümrenin kölesi durumuna düşürüldü.

İşsizliğe mahkûm edilen milyonlarca genç geleceksiz bırakıldı. Sömürüyü ve yoksulluğu kader sayan sadaka toplumu yaratıldı.

Çalışanların emeklilik hakları gasp edildi. Milyonlarca emekli yurttaş hayat pahalılığı altında kaderine terk edilerek yoksulluğa mahkûm edildi.

‘Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ adıyla ‘Başkanlık Sistemi’ne geçilerek, 600 Milletvekilinden oluşan TBMM etkisiz hale getirildi. Parlamenter sistem yıkılarak halkın egemenliğine son verildi.

Laiklik delik deşik edilerek Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler ve müritler memleketine dönüştürüldü.

Kadınlar cinayet, şiddet ve baskıyla ekonomik ve sosyal yaşamının dışına itilerek köleleştirilmeye çalışılıyor. Kadınların yaşamı ve ufku evle sınırlandırılmak isteniyor.

Aklın, bilimin ve çağdaşlığın yerini hurafeler aldı. Modern ve bilimsel eğitim yerine din eğitimine dayalı İmam Hatip Okullarına ağırlık verildi.

Eğitim ve sağlık alanında gerçekleştirilen özelleştirmeler sonunda eğitim ve sağlık sistemi çökmüş durumdadır. Okullar temizlenemiyor. Hastanelerde hastaların can güvenliği sağlanamıyor.

Ülkenin her tarafından rüşvet ve yolsuzluk fışkırıyor. “Yenidoğan çetesi” tarafından bebeklerin ölüme terk edilmesi olayında görüldüğü gibi, her yerden irin akıyor.

Türkiye halkı, emperyalizmin işbirlikçisi holdinglerin boyunduruğu altında işsizlikten pahalılıktan yoksulluktan kırılırken; dolar milyarderi ve milyoneri bir avuç para babasının serveti günden güne artıyor.

Ülkeyi ve halkı gırtlağına kadar borca sokan neoliberal ve özelleştirmeci borç faiz ekonomisine dayalı kapitalist vurgunculuk düzeni, ülkemizi ekonomik yönden hızla iflasa sürüklüyor.

Ne yapmalıyız?

Cumhuriyetin geniş halk yığınları yararına çözmesi gereken ana sorunlar bugün de boylu boyunca ortada durmaktadır.

Bugün Cumhuriyet düşmanları yeniden başkaldırmışlardır. Bunlar Cumhuriyeti yıkmak, geriye gitmek, şeriatçılığı hortlatmak için ellerinden geleni yapıyorlar.

NATO’ya üye olduğumuz 72 yıldan beri ülkemizde siyasi cinayetler, kitle katliamları ve askeri darbeler yoluyla halkımıza kan kusturan katil Amerikan yönetimleri dostumuz ve müttefikimiz değildir.

Anadolu toprakları üzerinde nükleer silahları ve binlerce askeriyle yılan gibi çöreklenen Amerikan üsleri ulusal güvenliğimizi tehdit etmektedir.

Ülkemizde ve bölgemizde yaşanan tüm ekonomik, siyasi ve askeri sorunların temel nedeni ABD-NATO egemenliği temelindeki emperyalizme bağımlılıktır.

Tüm yurttaşların barış içinde bir arada ve kardeşçe yaşayacağı ‘Tam Bağımsız Türkiye’ için NATO’dan çıkılmalı, üsler kapatılmalı ve Amerika ile imzalanan tüm ikili anlaşmalar feshedilmelidir.

Ülkemizin bağımsızlığını ve bütünlüğünü tehdit eden emperyalizminin ve işbirlikçilerinin girişimlerini boşa çıkarmak, tüm ilerici ve yurtsever güçlerin en başta gelen güncel görevidir.

Çözüm, emperyalist-kapitalist sistemin işbirlikçisi siyasi partilerin ve liderlerinin değil, halkın egemenliğine ve sosyal devlet anlayışına dayalı; sermayeden değil emekten yana, bağımsız, demokratik, laik, devrimci ve toplumcu bir cumhuriyettir.

Bağımsız, demokratik, laik, devrimci ve toplumcu bir cumhuriyet için; anti-emperyalist, anti-faşist tüm yurttaşlar, ilericiler, devrimciler, yurtseverler, sosyal demokratlar, Kemalistler, sosyalistler, komünistler, Türkiye’nin bütün ulusal demokratik güçleri mutlaka birleşmelidir.

Biz birleştiğimizde emperyalizm kesinlikle yenilir. Özgürlük, eşitlik, laiklik, adalet, barış, bağımsızlık, demokrasi, cumhuriyet mutlaka kazanır.

Ulusal demokratik güçlerin ortak iradesini temsil eden Ulusal Birlik Hükûmeti’nin uygulayacağı kamucu, toplumcu ve planlı ekonomi ile halkın gerçek sorunları; halkın refahı ve mutluluğu temelinde gerçek çözüme kavuşur.

Emperyalizme karşı tam bağımsız Türkiye, istibdada ve gericiliğe karşı laik demokratik cumhuriyet, kapitalist sömürüye karşı toplumcu ekonomi için, Ulusal Demokratik Cephe’de birleşelim. Ulusal demokratik güçlerin birlik, mücadele ve dayanışmasını yükseltelim.

Mücadeleye devam zaferimizin teminatıdır. Haydi, bütün ulusal demokratik güçlerin ortak iradesini temsil eden birleşik demokratik halk hükümeti için birlikte mücadeleye.

Emperyalizm ve işbirlikçileri yenilecek, ‘Vatan Cumhuriyet Emek’ kazanacak.

]]>
Vatan, Cumhuriyet, Emek için Ulusal Demokratik Cephe’de birleşelim! https://yenidunya.org/yazarlar/selim-dikel/30768/vatan-cumhuriyet-emek-icin-ulusal-demokratik-cephede-birleselim/ Fri, 16 Aug 2024 15:13:51 +0000 https://yenidunya.org/?p=30768 Emperyalizme karşı tam bağımsız Türkiye, istibdada ve gericiliğe karşı laik demokratik cumhuriyet, kapitalist sömürüye karşı toplumcu ekonomi için, Ulusal Demokratik Cephe’de birleşelim…

Amerikan emperyalizmi dünya çapında mutlak egemenlik kurma planının parçası olarak Büyük Ortadoğu Projesini hayata geçirmeye çalışıyor. Ortadoğu’da İsrail’den daha güçlü bir tek devlet bile bırakmamak üzere bütün bölge ülkelerini bölüp parçalamak istiyor.

ABD-NATO, halkları birbirine kırdırmayı, ulusal devletler yerine bölgeler, kantonlar ve ceplerden oluşan zayıf birimler kurmayı amaçlıyor. Bu birimlerde yaşamaya mahkûm edilecek halkları emperyalizmin ve işbirlikçi kapitalistlerin sınırsız sömürü ve baskısı altında sessiz kalan sömürge kölelerine çevirmek istiyor.

ABD emperyalizmi ve onun kanlı saldırganlık örgütü NATO, yeryüzündeki sömürü ve gericilik sisteminin baş dayanağıdır.

ABD emperyalizmi Ortadoğu’yu yakıp yıkmakla yetinmiyor. Rusya’yı ve Çin’i kuşatıp çökertmek için elinden geleni yapıyor.

Komşumuz Irak ve Suriye’yi bölüp parçalamaya çalışan, topraklarında işgal üsleri kuran ABD, ülkemize karşı da aynı planı uyguluyor.

Türk-Amerikan dostluk ilişkileri yalanıyla, yetmiş yıldan beri ülkemizde siyasi cinayetler, kitle katliamları ve askerî darbeler yoluyla halkımıza kan kusturan; 15 Temmuz 2016’daki Amerikancı-Fethullahçı darbe girişimi sırasında TBMM’yi bombalayan Türk jetlerine İncirlik üssünden yakıt ikmali yapılmasına izin veren Amerikan yönetimi; bir yandan komşumuz olan ülkelerde yeni askeri üsler açarak, diğer yandan etnik ve dinci terör örgütlerini silahlandırarak, Türkiye’yi kuşatmaya devam ediyor.

Kısacası, ülkemiz emperyalizmin topyekûn saldırısı altında bulunuyor. Tehlike büyüktür. Tek bir kişi, tek bir parti bu tehlikenin üstesinden gelemez.

Emperyalizme karşı birleşmek boş laflarla olmaz!

Bunun için bütün halkın, bütün ulusal demokratik güçlerin bir araya gelmesi gerekiyor. Emperyalist saldırıyı püskürtmek, bağımsızlığımızı ve bütünlüğümüzü korumak için hangi partiden, hangi görüşten, hangi kökenden olursak olalım birleşmemiz gerekiyor.

Fakat emperyalizme karşı birleşmek boş laflarla olmaz!

Emperyalizme karşı birleşmek demek; Türkiye’nin bağımsızlığı ve toprak bütünlüğü için NATO’dan çıkmak, İncirlik üssü başta olmak üzere tüm emperyalist üsleri kapatmak ve ABD-NATO müfrezelerini ülkemizden kovmak demektir.

Emperyalizme karşı birleşmek demek; “yumuşama ve uzlaşma” söylemleriyle seçmenlere mavi boncuk dağıtmakla olmaz.

Emperyalizme karşı birleşmek demek; “Ilımlı İslam” adıyla ABD tarafından Türkiye’ye dayatılan gericiliğe, despotizme ve istibdat rejimine karşı, demokratik, laik, sosyal hukuk cumhuriyetine sahip çıkmak demektir.

Emperyalizme karşı birleşmek demek; ekonomiyi tefeci bankerlere teslim etmek ve neoliberal borç-faiz ekonomisini savunmakla olmaz.

Emperyalizme karşı birleşmek demek; bir avuç vurguncunun yararına, milyonlarca emekçinin zararına yaratılan ekonomik yıkım sürecini tersine çevirerek, planlı, kamucu ve toplumcu ekonomiyi savunmak ve uygulamak demektir.

Emperyalizme karşı birleşmek demek; işçilerin, memurların, çiftçilerin, esnaf ve sanatkârların, emeklilerin, şehir ve köy emekçilerinin insanca, onurlu ve mutlu yaşadığı, gündüzlerinde sömürülmeyen, gecelerinde aç yatılmayan bir ülke için mücadele etmek demektir.

Vatan, Cumhuriyet, Emek için Ulusal Demokratik Cephe’de birleşelim!

Emperyalizme karşı Türkiye’nin bağımsızlığı ve bütünlüğü için; gericiliğe ve istibdat rejimine karşı laik demokratik cumhuriyet için; kapitalizme ve sömürüye karşı emek için; IMF patentli neoliberal borç-faiz ekonomisine karşı toplumcu, kamucu ve planlı ekonomi için; bütün ulusal demokratik güçlerin birlik, mücadele ve dayanışmasını yükseltmekten başka yol yoktur.

İlerici, devrimci, demokrat, yurtsever, Atatürkçü, Kemalist, sosyal demokrat, sosyalist ve komünist bütün ulusal demokratik güçlerin birlik mücadele ve dayanışması ile Türkiye’nin iflasını ve yıkımını önlemek mümkündür.

Ancak, Türkiye’nin içinde bulunduğu ağır ekonomik, sosyal ve siyasal krize rağmen, Türkiye sol hareketinde yaşanan karmaşa ne yazık ki halen devam ediyor.

Yaşanan bu karmaşaya son vermek için, Vatan Cumhuriyet Emek mücadelesini yükseltmek; sosyalistlerin birliğini, sosyalistlerle Kemalistlerin birliğini gerçekleştirmek ve bu temelde ulusal demokratik güçlerin en geniş birliğini sağlamak hedefleri hayati önem taşımaktadır.

Bağımsız Türkiye, laik demokratik cumhuriyet ve toplumcu ekonomi için; herkese iş, sosyal güvenlik ve emeklilik hakkı için; tüm çalışanlara ve emeklilere insanca yaşam için; Türkiye’nin bütün ulusal demokratik güçleri mutlaka birleşmelidir.

Biz birleştiğimizde emperyalizm kesinlikle yenilir; özgürlük, eşitlik, laiklik, adalet, barış, bağımsızlık, demokrasi, cumhuriyet mutlaka kazanır.

Ulusal demokratik güçlerin ortak iradesini temsil eden Ulusal Birlik Hükûmeti’nin uygulayacağı kamucu, toplumcu ve planlı ekonomi ile halkın gerçek sorunları; halkın refahı ve mutluluğu temelinde gerçek çözüme kavuşur.

Emperyalizme karşı tam bağımsız Türkiye, istibdada ve gericiliğe karşı laik demokratik cumhuriyet, kapitalist sömürüye karşı toplumcu ekonomi için, Ulusal Demokratik Cephe’de birleşelim. Ulusal demokratik güçlerin birlik, mücadele ve dayanışmasını yükseltelim.

Mücadeleye devam zaferimizin teminatıdır. Haydi, bütün ulusal demokratik güçlerin ortak iradesini temsil eden birleşik demokratik halk hükümeti için birlikte mücadeleye. Emperyalizm ve işbirlikçileri yenilecek, ‘Vatan Cumhuriyet Emek’ kazanacak.

]]>
Emperyalizme geçit yok! https://yenidunya.org/yazarlar/selim-dikel/30696/emperyalizme-gecit-yok/ Fri, 09 Aug 2024 08:58:46 +0000 https://yenidunya.org/?p=30696 NATO’dan çıkılsın, üsler kapatılsın, Amerika defolsun!

“Vatan, onu parsel parsel satanların değil, uğrunda darağacına gidenlerin vatanıdır. Biz şahsi hiçbir çıkar gözetmeden, halkımızın bağımsızlığı ve mutluluğu için savaştık. 103 tane ABD üssü olan bir ülkede bizim vatan hainliği ile suçlanmamız gülünçtür. Siz bu suçla kendinizi yargılayın…”

Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan, 12 Mart Faşist Cuntasının mahkemelerinde kendilerini böyle savunuyorlardı.

Onlar, ABD’nin, NATO’nun ve CIA’in Türkiye’deki varlığına her zaman karşı çıktılar.

Onlar, ‘Vietnam Kasabı’ olarak bilinen Amerikan Büyükelçisi CIA Ajanı Robert Komer’i, ODTÜ ve İstanbul’a yaptığı ziyaretlerinde “Kahrolsun Amerika” ve “Bağımsız Türkiye” sloganlarıyla protesto ettiler. Komer’in makam aracını yaktılar.

Onlar, İstanbul’a gelen Amerikan 6. filosu askerlerini, “6. Filo Defol” sloganlarıyla Dolmabahçe’de denize döktüler.

Onlar, Amerikan emperyalizmine ve NATO’ya karşı, Türkiye’nin bağımsızlığı için verdikleri mücadelenin bedelini yaşamlarıyla ödediler.

Onlara, sözümüz ve borcumuz var!

ABD ve NATO, ulusal bağımsızlığımızı ve güvenliğimizi tehdit ediyor

Ülkemize binlerce kilometre uzaklıktaki Kore dağlarında, Amerikan çıkarları için savaştık ve bedel ödedik. Kore şehitleri ve gazilerinin yaşamları üzerinden Şubat 1952’de NATO’ya üye olduk.

Amerikan ve NATO egemenliği altında geçen 72 yıllık süreçte ülkemiz ne kazandı, neler kaybetti. Hiç düşündünüz mü?

Nâzım Hikmet’in ‘Vatan Haini’ şiirindeki ifadesiyle, “Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesi” olarak Amerikan esareti altında geçen süreçte ülkemizde yaşanan acıları, askerî darbeleri, siyasi cinayetleri ve kitle katliamlarını tek tek anlatmaya sayfalar yetmez.

Anadolu toprakları üzerinde nükleer silahları ve binlerce askeriyle yılan gibi çöreklenen Amerikan üsleri, ülkemizin bağımsızlığını ve ulusal güvenliğini tehdit etmektedir.

Emperyalistlerden dost olmaz

72 yıldan beri ülkemizde siyasi cinayetler, kitle katliamları ve askerî darbeler yoluyla halkımıza kan kusturan katil Amerikan yönetimleri dostumuz ve müttefikimiz değildir.

Amerikan emperyalizmi güçlüdür ama yenilmez değildir. Kore’de, Vietnam’da, Küba’da olduğu gibi biz de ABD’yi ve NATO’yu yenecek güce sahibiz. Çünkü örgütlü bir halkı hiçbir kuvvet yenemez!

Amerikan boyunduruğunu kıracağız

Artık Yeter! Türkiye, Amerika’nın ve NATO’nun jandarması değildir. Emperyalizme geçit vermeyeceğiz. ABD, NATO ve işbirlikçileri yenilecek. NATO’dan çıkılacak, İncirlik başta olmak üzere tüm Amerikan üsleri kapatılacak. Amerikan boyunduruğunu kıracağız.

]]>