sömürgecilik – Yeni Dünya https://yenidunya.org Yeni Günün Habercisi Sun, 22 Mar 2026 06:20:10 +0000 tr hourly 1 https://wordpress.org/?v=6.8.5 https://yenidunya.org/wp-content/uploads/2022/02/cropped-YD-ikon-512-1-75x75.png sömürgecilik – Yeni Dünya https://yenidunya.org 32 32 Emperyalist saldırganlık ve modern sömürgecilik: Tarih ve eleştiri https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/33917/emperyalist-saldirganlik-ve-modern-somurgecilik-tarih-ve-elestiri/ Sun, 22 Mar 2026 06:20:08 +0000 https://yenidunya.org/?p=33917 “Tarih şunu gösterir: Emperyalizm savaşı dayattığında her zaman galip gelmez, ama aynı ölçüde mutlak bir yenilgi de yaşamaz.”

YDH – El-Ahbar gazetesinde yazan Filistinli akademisyen Muhammed Kadan, gündelik bir deneyimden hareketle hakikat ve siyaset ilişkisini tartışmaya açıyor ve bunu tarihsel örneklerle derinleştiriyor. 1956 Süveyş Krizi ve sonrasındaki gelişmeler üzerinden emperyalizmin her zaman açık zafer ya da yenilgi üretmeyen karmaşık bir yapı olduğunu vurgulayan Kadan, Ahmed Afif el-Bizri’nin analizleri aracılığıyla modern sömürgeciliğin iktisadi, askeri ve siyasal boyutlarını birlikte ele alıyor.

27 Şubat Cuma günü ikindi vakti bir arkadaşım beni aradı ve başka bir arkadaşla birlikte Kudüs’e gitmeyi önerdi. Sıradan bir gündü: Oruç tutan, çok dindar sayılmayacak üç genç, teravih namazını kılmak için Mescid-i Aksa’ya gidiyorduk.

Akşam ezanında fazla bir şey yemedik; peynirli birkaç falafel ve Kudüs’e özgü ka’ak (ekmek) yeterli oldu. Teravih namazını bitirdikten sonra ızgara et yemek için el-Bağdadi lokantasına yöneldik.

Orada, müzakerelerin tıkandığını anlatan bir habere gözüm takıldı; bu sırada Donald Trump, sorun olmadığını, görüşmelerin gelecek haftaya ertelenebileceğini söylüyordu.

İçten içe bu adamın yalan söylediğini bilirsin. Siyasi kariyeri, doğru ile yalan arasındaki sınırı aşındırmak üzerine kurulu; bir şey söyler, ardından tam tersini yapar.

Hannah Arendt, Hakikat ve Siyaset başlıklı makalesinde, gerçekliğin iktidarın baskısı karşısında ayakta kalma ihtimalinin son derece zayıf olduğunu yazar. Peki o zaman hakikat nedir? Müzakereler baştan sona bir aldatmaca mıydı? İran bu tuzağa mı düştü?

On iki gün süren savaşın ardından, müzakereler sırasında taraflar arasında eşgüdüm olduğu ve son darbenin bu yüzden İran ve herkes için daha beklenmedik ve sarsıcı geldiği yönünde çok sayıda analiz de ortaya çıktı; özellikle 27 Şubat Cumartesi sabahı gerçekleşen son saldırı bağlamında.

Büyük krizler içinde hakikat ve gerçeklik meselesi açık bir tartışma alanı olarak kalır. Örneğin 1956’da Mısır’daki bölgesel savaşın bununla ilişkisi nedir? Gerçekte ne yaşandı, emperyalizm nasıl devreye girdi ve o anda Sovyet bloğu nasıl bir konum aldı?

Tarih şunu gösterir: Emperyalizm savaşı dayattığında her zaman galip gelmez, ama aynı ölçüde mutlak bir yenilgi de yaşamaz. İkisi arasında bir ara konum, sonuçların şekillendiği gri bir alan vardır.

Bu yüzden emperyalist saldırıyı yalnızca zafer ve yenilgi ikiliği içinde düşünmek yetersiz kalır. Onu anlamak için savaşların güç dengelerinde, siyasal bilinçte ve bölgenin yöneliminde yarattığı dönüşümlere bakmak gerekir.

1956 yılına dönelim. Yazılarımda bu yıla sık sık dönüyorum; neredeyse bir saplantı haline geldi. Çünkü Cemal Abdülnasır liderliğindeki Mısır, Süveyş Kanalı’na yönelik üçlü saldırıyı püskürtebildi.

Aynı dönemde Filistinliler de yeniden olayların merkezinde yer aldı; Gazze’nin işgali ve Refah ile Kefr Kasım gibi katliamlar yaşandı. Bu yazıda, söz konusu saldırının başarısızlığının ortaya çıkardığı sonuçlar üzerinde durmak istiyorum.

1957’de Suriye’de beklenmeyen bir gelişme yaşandı: Sola, hatta komünizme ve Sovyetler Birliği’ne doğru belirgin bir yönelim ortaya çıktı; bu, Amerikan emperyalizmine karşı devrimci bir bağlam içinde gerçekleşti.

Buna rağmen bu yönelim, Nasırcılığa düşmanlıkla birlikte gelmedi. Suriye Genelkurmay Başkanı Ahmed Afif el-Bizri, komünistlere yakın bir isimdi ve Nasır’a yönelik sert eleştirilerine rağmen Cemal Abdülnasır’ın saygısını kazanmıştı; kendisini bu göreve Cumhurbaşkanı Şükrü el-Kuvvetli atamıştı.

Bu gelişmeler büyük bir diplomatik krizi tetikledi ve neredeyse Suriye’ye yönelik emperyalist bir saldırıya dönüşecek noktaya ulaştı. Bizri, Fransa’da askeri eğitim almış, Fransız komünistlerle ilişkiler kurmuş üretken bir entelektüel ve yazardı.

Tarihçi Selim Yakub, 2004’te İngilizce yayımlanan Arap Milliyetçiliğini Dizginlemek: Eisenhower Doktrini ve Ortadoğu adlı kitabında, ABD yönetiminin Truman Doktrini’nden sonra giderek alışılmış hale gelen bir gelenek doğrultusunda Eisenhower Doktrini’ni ilan ettiğini anlatır.

Bu doktrin, Ortadoğu’da herhangi bir komünist gücün yükselişini engellemek ve Sovyetler Birliği karşısında Amerikan nüfuzunu korumak için askeri, siyasi ve iktisadi stratejiler geliştirmeyi amaçlıyordu.

Ancak Yakub’un analizi bunun ötesine geçer. Doktrinin pratikteki anlamı yalnızca komünizmi sınırlamak değil, aynı zamanda bölgede bağımsız bir Arap gücünün yükselişini önlemekti.

Bu nedenle “Arap milliyetçiliği”ne karşı mücadele stratejinin temel unsurlarından biri haline geldi; bu mücadele, Arap kimliğini yeniden tanımlama ve onu siyasal ve kültürel olarak yönlendirme girişimlerini de içeriyordu.

Washington’un Ürdün ve Suudi Arabistan gibi müttefikleri bu süreçte önemli rol oynadı. Bununla birlikte Suudi Arabistan, bazı anlarda Haşimi hırslarından Abdülnasır’dan daha fazla çekiniyordu; bu da tutarlı bir bölgesel ittifak kurmayı zorlaştırıyordu.

1957 krizi, Süveyş Savaşı’nın ardından gelen dönüşümlerin doğrudan bir sonucuydu. Bu çerçevede bölgedeki sonraki krizleri ve savaşları da düşünmek mümkün.

Yenilgi, tek bir askeri olay üzerinden her zaman açıklanamaz; çünkü siyasal dönüşümler bundan daha geniştir. Nitekim 1956’da Mısır’ın direnişi, Suriye’de daha radikal siyasal yönelimlerin ve sola yakınlaşmanın önünü açtı.

Ardından Abdülhamid Serrac’ın Suriye hükümetine girmesi, özellikle ABD’nin Irak Petrol Şirketi için boru hatları döşeme çıkarları nedeniyle Washington ile gerilimi artırdı.

Bu proje ABD için stratejik öneme sahipti; özellikle Suriyelilerin Mısır’a yönelik saldırı sırasında petrol hatlarını sabote etmesinden sonra. Zamanla ABD ile İsrail ve Adnan Menderes liderliğindeki Türkiye arasında işbirliği gelişti ve Suriye bölge için bir tehdit olarak sunuldu.

Sahiden de Suriye’ye yönelik bir işgal planı hazırlandı ve Türkiye sınırda asker yığmaya başladı. Bunun üzerine Sovyet Dışişleri Bakanı Andrey Gromıko sert bir karşılık tehdidinde bulundu.

Soğuk Savaş gerilimlerinin Ortadoğu’da bu düzeye ulaşması beklenmiyordu; ancak bu tehdit yeni bir denge yaratarak savaş ihtimalini sınırladı. Aynı dönemde Cemal Abdülnasır’ın Suriye’ye asker göndermesi de ülkenin siyasi ve askeri yalnızlığını kırdı.

Amerikan emperyalizmi nasıl düşünür?

1962’de Ahmed Afif el-Bizri, emperyalizme karşı Arap bir teori geliştirme çabası içinde önemli eseri Nasırcılık ve Modern Sömürgecilik‘i yayımladı. Bu kitapta, eski sömürgecilik ile modern sömürgecilik arasında ayrım yaparak Arap siyasetini anlamak için eleştirel bir çerçeve sundu.

Eski sömürgecilik doğrudan işgale dayanıyordu; modern sömürgecilik ise petrol, ekonomi ve tekelci kapitalizm üzerine kurulu.

Bizri’nin en önemli vurgusu, modern sömürgeciliğin tüm biçimleriyle Filistin’deki yerleşimci sömürge projesine temel dayanak oluşturduğudur. Bu bağlamda, İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde bölgedeki hegemonik merkezin Britanya’dan ABD’ye nasıl kaydığını açıklar.

Aynı çerçevede Nasırcılığa da eleştirel yaklaşır; bazı anlarda bu hareketin söz konusu dönüşümler karşısında fırsatçı tutumlar sergilediğini belirtir.

Kitabın önemi, emperyalist saldırıyı çok katmanlı bir sistem olarak düşünmeye çağırmasında yatar. Bizri’ye göre modern sömürgecilik, ordulara ve doğrudan işgale dayanmayı bırakmış değildir; aksine askeri güç, daha geniş ekonomik, siyasi, kültürel ve medya ilişkileri ağı içinde yeniden düzenlenmiştir.

Bu anlamda ordu ve savaş, modern sömürgeciliğin yapısında yer almaya devam eder; ancak artık tek araç değildir. Askeri güç her zaman hazırdır, gerektiğinde devreye girer ya da tehdidiyle varlık gösterir; ABD’nin küresel askeri üs ağı bunun bir örneğidir.

Ancak bu güç, daha geniş bir kapitalist sistem içinde işlediği için savaş çoğu zaman diğer hegemonya araçları tükendiğinde başvurulan son seçenek haline gelir.

Ahmed Afif el-Bizri, 1984’te yayımlanan Amerikan Askeriyesi: Çağdaş Köleliğin Çiti adlı eserinde ABD’nin emperyal rolünü askeri, siyasi ve ekonomik boyutlarıyla ele alır.

Kitap, tekelci kapitalizmin ABD ile ilişkileri düzenleyen temel çerçeve olduğunu, emperyalist doktrinin ise yerleşimci sömürge devletleri ve Endonezya ile Suudi Arabistan gibi rejimlerle kurulan ilişkiler üzerinden şekillendiğini ortaya koyar.

Bizri’nin temel vurgusu, ABD’nin küresel güç dengesini kendi lehine korumak ve yeni güç merkezlerinin ortaya çıkmasını sınırlamak için bu sistemi kullandığıdır; İran ve Çin’in son yıllardaki yükselişi bu bağlamda değerlendirilir.

Bu nedenle güç merkezlerini ve ilişkileri korumak hayati önem taşır. Bizri’ye göre ABD’nin bölgeye yönelik düşmanlığı yalnızca petrolle ilgili değildir; aynı zamanda küresel tekelci kapitalist düzenin sürdürülmesiyle ilgilidir.

Bu düzende İsrail ve Suudi Arabistan kritik rol oynar. Kitabın bir bölümü tamamen Amerikan askeri yapısına, üslerine ve küresel ağlarına ayrılmıştır; bunların nasıl işlediği ve nasıl planlandığı ayrıntılı biçimde incelenir.

Amerikan emperyalizmi, Ortadoğu olarak adlandırılan bölgeye yönelik yaklaşımını üç eksen üzerinden kurar: Petrol, hâkimiyet ve İsrail. Bu üç alan üzerinden bölge halklarını hedef alır.

Saldırganlık ve savaş ilanı, bu çıkarları ve askeri üsler ağını koruma amacının bir uzantısıdır. Ancak savaşın bu çıkarları gerçekten koruyup korumadığı ya da daha büyük risklere mi yol açtığı ayrı bir sorudur.

Kurtuluşçu güçlerin bu sorular üzerine düşünebilmesi için kişisel tepkilerden ve geçici saiklerden uzaklaşması gerekir; çünkü bu tür yaklaşımlar düşünme ve eyleme kapasitesini sınırlar. Yapısal bir perspektiften bakmak ise daha geniş bir kavrayış ve bölgeye dair yeni tasavvurlar sunar.

Çeviri: YDH

]]>
Bilişsel sömürgecilik: Kendi kaderini tayine karşı https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/32683/bilissel-somurgecilik-kendi-kaderini-tayine-karsi/ Wed, 21 May 2025 06:22:54 +0000 https://yenidunya.org/?p=32683 “Emperyalizmin kendi çıkarları dışında bir yasası yoktur.” —Kwame Nkrumah

YDH- El-Ahbar gazetesinden Ali Aşur, Filistin direnişini kriminalize eden söylemlere karşı teorik ve politik bir karşı duruş geliştiren ve aynı zamanda hegemonik sistemin çifte standardını ve sömürgeci hukukunu ifşa eden yazısında, kendi kaderini tayin hakkı kavramının Filistin meselesi bağlamında nasıl araçsallaştırıldığını, çarpıtıldığını ve sömürgeci sistemin çıkarları doğrultusunda nasıl sınırlandırıldığını işliyor. Direnişin yalnızca fiziksel değil, kavramsal ve entelektüel bir boyutu olduğuna dikkat çeken Aşur, oryantalist indirgemeciliği ve Siyonist hareketin kendi kaderini tayin hakkını yalnızca kendisi için talep etmesini eleştirirken FKÖ içindeki işbirlikçi figürlere ve Oslo Anlaşmaları’na da eleştiri getiriyor. Aşur’a göre, kendi kaderini tayin hakkı, yalnızca uluslararası hukukun çizdiği sınırlar içinde bir siyasi talep değil; bir halkın varoluşsal mücadelesinin, tarihsel belleğinin ve gelecek tahayyülünün somutlaştığı bir özgürlük alanıdır. Bu hak, yerleşimci-sömürgeci sistemin tanıdığı ölçüde meşru değil, o sistemin dışına çıkıldığı ölçüde anlamlıdır; sömürgeciliğe karşı bir özgürlük manifestosudur ve yalnızca Filistin’in değil, tüm mazlum halkların ortak sesi olmalıdır.

Epistemolojik sömürgecilik, Avrupa-merkezli bir bakış açısının bilgi sistemlerine ve etik anlayışına dünya genelinde zorla hâkim kılınması süreci olarak tanımlanır. Bu süreç, beş yüzyıl boyunca üretim araçları, yönetim biçimleri ve toplumsal sözleşme sistemleri üzerinde kurulan egemenlikle şekillenmiş, küresel ölçekte bir sömürge düzeni inşa etmiştir. Sonuç olarak, merkezi bir sisteme tabi kılınan tekil bir insan perspektifi dayatılmıştır; bu perspektifin dışında kalan sömürgeleştirilmiş kişi, kendi kaderini görme yetisini yitirir: Kendi kaderini tayin etme iradesiyle, sistemin kendi kaderi arasındaki bağ kopar.

Joseph Massad, Kendi Kaderini Tayine Karşı adlı çalışmasında, “kendi kaderini tayin” kavramının ve hakkının ortaya çıkışıyla gelişimini, aynı zamanda bu kavramın bağımsızlık ve özgürleşme düşünceleriyle ilişkisini takip eder. Massad, “bağımsızlık” kavramının siyasi anlamda ilk olarak, Amerika Birleşik Devletleri, Avustralya ve Kanada gibi beyaz yerleşimci kolonilerin İngiliz yönetiminden ayrılarak bağımsızlıklarını kazanmaları sürecinde belirdiğini belirtir. Bu kavram, daha sonra Birinci ve İkinci Dünya Savaşları ile Avrupa sömürge imparatorluklarının çöküşünü takip eden dönemde yeni devletlerin kurulması sürecinde baskın hale gelmiştir.

Öte yandan, “kurtuluş” kavramı ise, İkinci Dünya Savaşı’nda Nazizm’e karşı savaşan Avrupalı direniş hareketleriyle ve Asya ile Afrika’da Avrupa sömürgeciliğine karşı mücadele eden halk hareketleriyle ilişkilendirilmiştir.

“Halkların kendi kaderini tayin hakkı” kavramı ise 1860’lı yıllarda ortaya çıkmış, Karl Marx ve Friedrich Engels tarafından o dönemde yükselmekte olan Avrupa milliyetçi hareketlerini tanımlamak amacıyla kullanılmıştır.

Massad, Vladimir Lenin’in Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı başlıklı ünlü makalesinde ortaya koyduğu, Rosa Luxemburg’un görüşlerine karşı geliştirdiği “kendi kaderini tayin” kavramına odaklanır. Luxemburg, milliyetçiliğin ekonomik bağımsızlığı sağlayamayacağını ve işçi sınıfına toplumsal statü kazandıramayacağını savunurken; Lenin, buna karşı çıkar. Ona göre ulus-devlet, mevcut kapitalist sistemin bir standardıdır ve tarihsel-ekonomik bir çerçevede, halkların perspektifini temsil eden devlet yapıları olmaksızın “kendi kaderini tayin hakkı” anlamsızdır.

Lenin ayrıca, egemen sömürgeci güçler ile ezilen halklar arasında net bir ayrım yapmanın önemini vurgular. “Halkların kendi kaderini tayin hakkını” tarihsel materyalizmin dinamikleri ve güç ilişkilerinin çelişkileri göz ardı edilerek, genel ve soyut bir kavramsal düzlemde ele almak, onun yaklaşımıyla bağdaşmaz.

1920 yılında Milletler Cemiyeti’nin kurulmasıyla birlikte, örgüt, dönemin ABD Başkanı Woodrow Wilson’ın bu kavrama yönelik yorumunu resmen benimsedi. Wilson, Leninist anlamından saptırdığı bu hakkı, halkların kendi kaderini tayin etmesini hukuki bir “hak” olmaktan çıkarıp evrensel ve insani bir “ilke”ye dönüştürdü. Bu dönüşümle birlikte kavram, yalnızca I. Dünya Savaşı’ndan galip çıkan sömürgeci devletlerin kontrolünde kullanılabilecek bir ayrıcalık haline geldi.

Böylece Wilson, kendi kaderini tayin hakkını sömürgecilerin elinde bir imtiyaza, sömürgeleştirilenler içinse ulaşılması mümkün olmayan bir hayale dönüştürerek Batı emperyalizminin gerçek doğasını açığa çıkardı; hukukun, ekonomik çıkarların üzerinde olmadığını gösterdi.

Adom Getachew, İmparatorluk Sonrası Dünyayı Yaratmak: Kendi Kaderini Tayin Hakkının Yükselişi ve Düşüşü adlı eserinde, Milletler Cemiyeti’nin Wilsoncı tanımı benimsemesinin yalnızca Güney halkları üzerindeki sömürgeci tahakkümün devamını sağlamakla kalmadığını, aynı zamanda Avrupa’nın bilişsel yapısını ve ırkçı hiyerarşisini pekiştiren kurumsal bir mekanizmaya dönüştüğünü belirtir. Bu mekanizma, ezilen ve sömürgeleştirilen halkların tabiiyetini tarihin “doğal akışı” gibi sunarak tüm muhalefeti “evrensel yasa” adına bastırmayı meşrulaştırmıştır.

Leninist anlamdaki kendi kaderini tayin kavramı, 1960 yılında Birleşmiş Milletler’in sömürgeleştirilmiş halkların bu hakkını tanıyan 1514 sayılı kararının kabulüne kadar, uzun süre gündeme gelmedi. Ancak bu dönüş, yine de Avrupa-merkezcilik ve Amerikan emperyalizminin hegemonik sınırları içinde gerçekleşti.

Siyonist hareket ise, I. Dünya Savaşı’ndan bu yana, Avrupa sömürgeciliği çerçevesinde bu hakkın sınırlandırılmasını kendi lehine kullanarak Filistin’deki yerleşimci-sömürgeci projesini ilerletmiştir. Yalnızca Yahudi Siyonistler, Yahudi halkının kendi kaderini tayin hakkı bahanesiyle, İngiliz Mandası yönetimi altında Filistin’de silah taşıma ve milis örgütleme hakkına sahipti.

Winston Churchill, 1942 yılında ABD Başkanı Roosevelt’e yazdığı bir mektupta Siyonist projeye desteğini açıkça belirtmiş ve Filistin’deki Arapların bu hakkın dışında tutulduğunu vurgulamıştır.

Tıpkı Aksa Tufanı Savaşı’nın sömürgeci sisteme karşı bir reddiye olarak ortaya çıkması gibi, cephelerin birleşmesi de Oryantalist indirgemeciliğin dar kalıplarını kırmış; kavramların genişlemesi ve durağan kimliklerin hareket kazanmasıyla tarihsel çelişkilerin alanını genişletmiştir. Ancak Filistinlilerin en büyük felaketi, 1993 Oslo Anlaşmalarıyla gelmiştir.

Bu anlaşmalarda ne Filistinlilerin kendi kaderini tayin hakkına ne de Filistin’in kurtuluş projesine yer verilmiştir. Aksine, sömürgecinin Filistin topraklarını işgaline meşruiyet kazandırılmış; silahlı direniş hakkı suç sayılmış ve işgalci yapı işlediği suçlardan yasal zeminde aklanmıştır.

FKÖ’nün “simsarları” tarafından savunulan “barışçıl mücadele” sloganı, aynı şirketin hem sattığı hem de satın aldığı ucuz bir propaganda ürününden ibarettir.

Joseph Massad, çalışmasında Camp David ve Oslo Anlaşmalarının ardından Filistin davasının seyrinde yaşanan değişimlerin yalnızca Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkını zedelemekle kalmadığını, aynı zamanda bu hakkı geçersizleştirip kriminalize etmeye hizmet ettiğini vurgulamaktadır. Bu durum, yerleşimci-sömürge yönetimi altında yaşayan tüm yerli halklar için geçerlidir.

Massad, kendi kaderini tayin hakkının, yerleşimci-sömürgeci yönetimden “kurtuluş” ve “bağımsızlık” gibi ulusal hedeflerin düşmanı olduğunu ve öyle kalmaya devam ettiğini belirtmektedir.

Oslo Anlaşmaları’nı, Filistin topraklarının sömürgecilere devrini teyit eden ve Batılı hegemonik sistemin Birleşmiş Milletler tarafından tanınan yasal çerçeveler dâhilinde kurtuluş hareketlerini ortadan kaldırma hedefini pekiştiren 2002 Arap Barış Girişimi takip etmiştir. Bu girişimde ne Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkından ne de uluslararası hukuk çerçevesindeki meşru haklarından söz edilmektedir.

Girişim, “barış için toprak” ilkesine atıfta bulunmakta ve sömürgeci tarafa, “4 Haziran 1967’den bu yana işgal altında tuttuğu Batı Şeria ve Gazze Şeridi’nde, başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız ve egemen bir Filistin devleti kurulmasını” kabul etmesi çağrısında bulunmaktadır. Bir başka deyişle, Arap Birliği, FKÖ’nün Oslo’da başlattığı süreci tamamlamaya çalışarak, Filistin halkının kaderini belirleme yetkisini sömürgeciye devretmiştir.

Ne var ki, Arap Barış Girişimi ve Oslo sürecinin devamından önce, Mayıs 2000’de Güney Lübnan’ın özgürleştirilmesi, otantik bir Arap direnişi biçimiyle kendi kaderini tayin hakkının özünü oluşturmuş; bu çizgi, Temmuz 2006 zaferinde teslimiyeti reddeden, özgürleşme temeline dayanan yeni bir kimliğin doğuşuna zemin hazırlamıştır. Bu bağlamda Temmuz Zaferi, Arap birliği fikrini yeniden canlandırdığı, Arap ve İslam halkları arasında umut kıvılcımı yaktığı ve “yenilmez ordu” mitini yerle bir ettiği için hegemonik sisteme doğrudan bir tehdit olarak değerlendirilmiştir.

Gazze, Mayıs 2021’de “Kudüs’ün Kılıcı” adına büyük bir “hayır” dedi ve 15 yıllık kuşatma ile üç savaşın ardından işgali reddetme hakkını tüm dünyaya ilan etti. On bir gün süren savaş, yalnızca işgalin acımasızlığına değil, aynı zamanda Filistin halkının çektiği acılara karşı sessiz kalan hükümetlerin ve devletlerin suç ortaklığına da açık bir meydan okumaydı. Bu yüzden işgalci varlık açısından ağır bir darbeydi.

7 Ekim 2023’te ise, sömürgecilerin kendi kaderini tayin hakkını reddeden, Leninist çağrışımları uç noktalara taşıyan ve Filistin-Gazze bağlamında yeni anlamlar ve tanıklıklar yüklenen ilk Filistin savaşı başladı. Hemen ertesi gün, Cebel Amel halkı coğrafi sınırların dayattığı normları reddederek ortak bir kadere bağlı olduklarını ilan etti. Yemenlilerin evcilleştirilemeyen öfkesi ise Kızıldeniz’i aşarak sürüp gitti.

Gazze, Güney Lübnan ve Yemen halkları, sömürgeci sistemin dayattığı normlara ve bu sistemin takipçilerinin yazdığı hukuka karşı, kendi kaderlerini tayin hakkını savunuyordu. Artık Arap cephelerini birleştirme arzusu, yalnızca sistemin ve yasalarının ihlalini değil, bunların tamamen dışında bir özgürleşme fikrini içeriyordu.

Ancak bu süreçte hükümetler, insan hakları ve medya kurumları ile kitleler, “Aksa Tufanı”nı kınamakta birleşti.

Siyonist gruplar, Filistinlileri ve onların destekçilerini “terörist”, “suçlu” ve “antisemit” olarak damgalama çabasını sürdürdü. 7 Ekim’i 9 Kasım’la ilişkilendirmek, Arap/Müslüman kimliğini “vahşi terörist” olarak sunan modern Oryantalist imgeyi yeniden üretmek anlamına geliyordu.

Bu söylem, İsrail Savaş Bakanı’nın savaşın ilk günlerinde sarf ettiği “insan hayvanlarla savaşıyoruz” sözlerinin yankısıydı. Batılı açıklamalar ve yorumlar da bu indirgemeci Oryantalist perspektifle şekillenmişti.

Faslı düşünür Dr. Muhammed el-Mazuz’un gazeteci Adnan Yasin ile yaptığı söyleşide dile getirdiği gibi:

“Filistin meselesi entelektüel ve bilişsel bir meseledir; çünkü ne yalnızca toprakla ne de kimlikle sınırlıdır. Filistin meselesi, Oryantalistlerin –Renan’dan bu yana ve hatta ondan önce– saldırdığı Arap ve İslam kültürünün tüm düşünsel mirasını da kapsayan bir meseledir.”

Nasıl ki Aksa Tufanı Savaşı sömürgeci sistemi reddediyorsa, cephelerin birliği de Oryantalist indirgemeciliğin kabuğunu kırmıştır. Uzun süre yalnızca hukuki söylemlere ve duygusal tepkilere sıkıştırılan kendi kaderini tayin hakkı, artık kavramsal genişlemelerle, durağan kimliklerin hareketlenmesiyle ve şehir sokaklarının halk hareketleriyle işaretlenmesiyle tarihsel çelişkilerin yeni alanlara taşmasını mümkün kılmıştır.

Modern tarihin sayfaları artık yalnızca okunmak için değil, yazılmak için açılmıştır. Elbette herkesin “Aksa Tufanı” karşısında kendi pozisyonunu belirleme hakkı vardır; ancak bu hak, daima olayların akışının gerisinde kalacaktır.

Tüm kanlı kayıplara, devam eden soykırım ve etnik temizliğe rağmen, “tufan” bu kez önceden çizilmiş bir hakkın sınırlarını aşarak geldi. Bu kez sel geldi ama gemi yoktu.

Çeviri: YDH

]]>
Kavram ve kimlik https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/31263/kavram-ve-kimlik/ Fri, 15 Nov 2024 07:57:37 +0000 https://yenidunya.org/?p=31263 «Siyonist soykırımdaki ikiyüzlülüğü, Batı’nın sömürgeci ve ırkçı politikalarının gerçek doğasını ortaya çıkardı. Bir daha asla, ne medyada ne de gerçekte, tekrarlayıp durdukları iddia ve savlarına destekçi bulabilirler.»

Buseyna Şaban

YDH- Buseyna Şaban, el-Meyadin için kaleme aldığı yazısında, kadınların özgürleşmesini Batı’nın içi boş idealleriyle eşitleyen çarpık anlatıya cesaretle karşı çıkarken karmaşık kültürel ikilemleri Batı’nın kopukluğu ve yüzeyselliği merceğinden ele almanın derin bir cehaleti ortaya çıkarmak olduğunu ileri sürüyor. Şaban, ‘demokrasi, diyalog, kimlik’ gibi kavramlarla birlikte Batılı kadın özgürlüğü kurgularının doğası gereği kusurlu olduğunu ve ulusların kendi yönetimlerini oluştururken benimsedikleri çeşitli kültürel ve tarihsel gerçekliklerin zengin dokusundan kopuk olduğunu savunuyor. İçinde bulunduğumuz hiçlik şöleninin itici gücü olan, yanlışlığı ve eksikliği düşünce tarihinde defalarca kez tecrübe edilmiş Batılı değerlerin ve Batı’nın bu sabuklamaları empoze etme çabasının, derinlemesine yerleşmiş kimlikler ve amansız özgünlük arayışı karşısında bocalamaya mahkum olduğunun vurgulandığı makalede, gerçek gücün niçin kendilerine dayatılan anlatıları kararlılıkla reddedenlerin elinde olduğu, Filistin ve Lübnan’da gerçek yüzü ortaya çıkan Batı’ya ve kurgularına artık neden ehemmiyet verilmemesi gerektiği açıklanıyor.

Hangi olay dikkatleri, seçmenleri belirli bir adayı desteklemeye ikna etmek için yoğun çaba sarf eden Amerikan seçim kampanyasından uzaklaştırabilir ki? Ne kadar önemli olursa olsun herhangi bir olayın, Beyaz Saray için mücadele eden iki ana parti arasındaki hararetli rekabetten daha fazla medyada yer alması zordur. Hollywood filmi gibi, adı da “Amerikan Demokrasisi”.

Asıl sürpriz, üniversite kayıtlarına ve eski kocasının ifadesine göre, psikolojik sorunları olan İranlı bir öğrencinin, üniversite koridorlarından birinde soyunup tesettürlü ve mütevazı giyimli öğrencilerin arasında yürüyerek medyada yer alma hedefine zahmetsizce ulaşması oldu. Bu olay meydana gelir gelmez, Batı medyası alelacele, üstelik aptalca bir şekilde bu olayı İranlı kadınların İslami kıyafet kurallarına karşı önemli bir başkaldırısıymış gibi, sanki İran’ın kendi içinde muazzam bir şey oluyormuş gibi yansıtmaya başladı.

Başörtüsü ya da çarşaf konusundaki tutum ne olursa olsun, Batı’nın bu utanç verici ve açıkça kınanması gereken olaya verdiği tepkiler tek bir şeyi ortaya koymaktadır: Batı, kadın özgürlüğünü metalaştırmaya devam ediyor; kadın haklarına ve onuruna saygı konusunda sözde üstünlüğüne dair tekrarlanıp duran yanlış bir anlatıyı desteklemek için kadınların bedenlerini ucuz bir şekilde sömürüyor. Bu sömürü, Batı medyasının 1970’li yılların başında, kadınların dış görünüşte alçakgönüllülük ilkelerinden sapmalarını, özgürleşmenin ve kadın-erkek eşitliğinin temel koşulları olarak ‘dış görünüşte değişimi’ işaret ederek teşvik etmeye başladığı anlatının aynısıdır.  

Bu şüpheli Batı kavrayışında, tüm insanlık deneyiminden bir sapma vardır; Afrikalı ve Asyalı kadınlar yüzyıllardır erkeklerle yan yana çalışmış, kabilelerinde, topluluklarında ve şehirlerinde prestijli pozisyonlarda bulunmuş, Palmira Kraliçesi Zenobiya, Şecarat el-Durr, ilk edebi salonu kuran Sakine bint el-Hüseyin, Vallada bint el-Mustakfi ve diğerleri gibi yönetici olma noktasına kadar gelmişlerdir. Dünyanın her köşesinde, bu kadınların hiçbiri ya da toplumlarındaki herhangi bir kadın varlıklarını kanıtlamak için bedenlerini sergilemek zorunda kalmamıştır.

Batı tarafından sürekli eleştirilen İslami örtünme biçimi bir yana, tarih boyunca kadın imgelerine bakıldığında Avrupalı, Asyalı, Arap ve Afrikalı kadınların giydikleri kıyafetleri tamamlayan başörtülerini benimsedikleri görülmektedir. Meselenin özü, Gazze soykırımındaki katılımcı rolünün dünyaya ifşa olduğundan habersiz Batı’nın, kendi fikirlerini ve modelini medya aracılığıyla dünyanın geri kalanına dayatmak için büyük çaba sarf ettiği ve kendi nesebi geniş kavramlarını ve çıplaklık yöntemini halklara empoze etmeye çalıştığıdır. 

Batı’nın Soğuk Savaş sonrasında yaydığı ve ABD’yi dünyada hiç kimsenin onsuz yapamayacağı bir ülke, tepedeki parlayan şehir ve özgürlüğün sembolü olarak gösteren sahte medya imajı, artık ABD politikalarının yıkıcı sonuçlarını yaşayan insanların zihnindeki imaj değildir; buna gençleri masraf baskısı, düşük gelir, para ve zaman eksikliği nedeniyle aile kuramayan Amerikan halkının kendisi de dahildir. 

Amerikan vergi mükelleflerinin milyarlarca dolarının Ukrayna’daki savaşı körüklemek için harcanması ve Siyonist varlığa her geçen gün daha fazla Arap çocuğunu öldürmesi için en yeni silah ve mühimmatın sağlanması suretiyle kamu fonlarının dış savaşlarda çarçur edilmesi nedeniyle mali sıkıntı yaşayan Amerikan halkının genelinin hissettiği budur. 

Bu arada, yönetimin dünyaya sattığı imaj da, savaşları ve çatışmaları ateşleyerek ve Amerikan kaynaklarını sömürerek servetlerine servet katan ve milyarlar kazanan yüzde beşlik zevatın imajıdır. 

Afganistan, Irak, Libya, Yemen ve son olarak Gazze ve Lübnan savaşları ABD’nin gerçek yüzünün ortaya çıkmasını sağladı. Milyonlarca insanın hayatını yok etmeye hevesli olan bu yüz kibirli ve kana susamıştır. 

Ancak Siyonist varlığın, başta ABD olmak üzere tüm Batılı ülkelerin sınırsız askeri, mali, medya ve siyasi desteğiyle Filistin ve Lübnan’daki masum sivillere karşı bir yılı aşkın süredir yürüttüğü soykırım savaşı, ABD’nin dünyadaki siyasi ve ahlaki konumu açısından bardağı taşıran son damla oldu. ABD’nin uluslararası sistemin bozulmasında ve Birleşmiş Milletler ile Güvenlik Konseyi’nin ölümleri, yıkımı ve savunmasız sivillere yönelik Batı ablukasını durdurma görevlerini yerine getirmelerini engellemede utanç verici bir rol oynadığı ortaya çıktı.

ABD’nin adaleti sağlamanın, halkların anavatanlarındaki haklarını güvence altına almanın ve kimliklerini, bağımsızlıklarını ve vatandaşlarının kendi topraklarında özgürce yaşama onurunu güvence altına almak için onları savunmanın önünde zorlu bir engel olarak durmasındaki utanç verici rolü de ortaya çıktı.

Eğer bu kontrollü ve Siyonistlerce finanse edilen Batı medyası ve Siyonistlere yakın Batılı rejimler kadın hakları konusunda endişeliyse, evleri gece gündüz bombalanan Filistinli kadınların onurlu bir yaşam sürme hakkı söz konusu olduğunda neredeler? Gazze’de ırkçı nefretle dolu vahşi askerler tarafından karınları deşilen hamile kadınlar söz konusu olduğunda Batılı rejimlerin ‘endişeleri’ nerede? İsrail askerlerinin her gün ve her saat kendilerine uyguladığı dehşeti, işkenceyi ve aşağılamayı avukatlarına anlatan tutuklu Filistinli kadınlar söz konusu olduğunda Batılı rejimler ve onların zincire vurulmuş medyası nerededir? Filistinli kadınlar aşağılanıyor, işkenceye maruz kalıyor, hem de haklarında hiçbir suçlama olmaksızın, sadece topraklarını, evlerini ve çocuklarını yılmadan savundukları için! Peki, çocuk hakları konusunda sürekli övünen Batı, Filistinli çocuk tutuklular söz konusu olduğunda nerede?

İngiltere’nin Birleşmiş Milletler’deki temsilcisi, ülkesinin “Kadın, Barış ve Güvenlik” gündemi kapsamında kadınlara öncelik verdiğini iddia ederken, Batı’nın Gazze’ye yönelik Siyonist soykırımdaki ikiyüzlülüğünün Batı’nın sömürgeci ve ırkçı politikalarının gerçek doğasını ortaya çıkarmasının ardından artık kimsenin bu sözlere inanmadığının farkında bile değil. 

Batı’nın tek amacının dünya halklarının, özellikle de Arap ulusunun kaynaklarına hükmetmek, zenginliklerini yağmalamak ve topraklarına yerleşmek olduğu açıkça ortaya çıkmıştır. Ancak bu ifşaat sadece Batı’nın saldırganlık, işgal, öldürme ve soykırıma verdiği destekten ciddi şekilde etkilenen Arap halklarımızı ilgilendirmemektedir. Bu ifşaat, bir ölçüde Batılı halkları, özellikle de İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırısına karşı vicdanları uyanan genç kuşağı ve üniversite öğrencilerini de ilgilendiriyor.

Acımasızca bastırılmadan ve susturulmadan önce ölümlere, adaletsizliğe ve yerinden edilmeye karşı mevcut tüm araçlarla ayaklandılar. Devam eden acımasız soykırım suçlarını reddettiklerini ifade etmek için buldukları ilk fırsatta Demokratları bu seçimlerde yenilgiye uğratanlar da gençliktir.

Analizler, ABD’de ilk kez oy kullanan Amerikalı gençlerin, yeni yönetimin bölgedeki durumla ilgili gelecekteki duruşu ne olursa olsun, oylarını Demokratlara vermediklerini doğrulamaktadır. Mesaj açık: Tarih boyunca son söz halkalara aittir. Siyonist eğilimli kibirleri yöneticilerin kaprisleri gözlerini ve kalplerini bu yerleşik gerçeğe karşı kör etse bile, bu durum meselenin özünü değiştirmez.

Kadını metalaştıran şüpheli Batılı kadın özgürlüğü kavramlarının üzerine gölge düşüren felaketlere ek olarak, Batılı demokrasi kavramları, örneğin dünya medeniyetlerinin kültürü, tarihi ve gelişimiyle hiçbir ilişkisi olmayan Batılı liberal demokrasi fikri de birçok ulusun isyan ettiği yanlış kavramlardır. Bu uluslar Çin, İran, Malezya, Endonezya ve diğerlerinin yanı sıra Latin Amerika ve Afrika’daki ülkeler gibi kendi yönetim sistemlerini geliştirmişlerdir. Halkların, ahlaki ve siyasi olarak çökmüş olan Batı propagandası ve hegemonyasından bağımsız olarak, kendi ihtiyaç ve isteklerine uygun olana göre seçim yapacakları açıktır. Batı, hem medyada hem de gerçeklikte, onlarca yıldır dünyanın kulaklarına tekrarlayıp durduğu iddia ve savlarına bir daha asla destekçi bulmayı başaramayacak.

“Kurallara Dayalı Düzen” gibi aptalca ifadeleri yeniden gözden geçirmek ve Netanyahu’nun kana susamış rejimi gibi terörist bir oluşumu para ve silahla destekleyerek Filistinlilerin ve Lübnanlıların meşru müdafaanın gerçek özünü ve kavramını temsil ettiği bir zamanda ‘meşru müdafaa’ yalanını sürdüren acımasız politikalarını yeniden değerlendirmek için kendi üzerine tefekkür etmek ve ciddiyetle eleştirel düşünmek yerine, Batı bir kez daha toplumlarımızdaki şehitlik değerinin yanı sıra onur, asalet ve tevazu değerlerini değiştirmek için umutsuz girişimlerde bulunuyor. Değerlerimiz, nesillerimizin DNA’sına işlemiş olan ve gurur duyduğumuz kavramlardır. 

Çıplaklık ve ahlaki çöküş kavramlarını ve davranışlarını yayarak, “kendini kurtarma” ve “maddi zenginlik, kaygısız bir yaşam, ben öldükten sonra tufan kopsun” gibi başarısız ifadeleri ve medeniyetimizle veya insan uygarlığının zengin tarihiyle hiçbir bağlantısı olmayan tüm bu yanlış yönlendirilmiş kavramları kullanarak toplumlarımıza sızmaya çalışmaktadır.

Mahmut el-Besel, Hüsam ebu Safiye ve yoldaşlarının şehit edilişini gördükten sonra kameralarını halklarına yönelik yeni bir saldırıyı belgelemek ve dünyaya duyurmak için çeviren onlarca gazeteciden utanmıyorlar mı? Yetmiş yıldır davasını taşıyan, diyar diyar dolaşan, açlıktan ve susuzluktan ölse bile kutsal topraklarını terk etmeyi reddeden ancak Siyonist saldırganın ya da denizlerin ötesinden gelen yabancının bedeninin üzerinden geçmesine izin vermeyen o mülteciden utanmıyorlar mı?

İnsan uygarlığının tarihinin seyrini değiştirmek için umutsuz girişimlerle yayınladıkları tüm şüpheli ve başarısız kavramlar, kutsal kimlik kavramını ve bu kimliğe olan asil, kararlı ve tarihsel bağlılığı, ne pahasına olursa olsun, hakikat galip gelene ve batıl yok edilene kadar değiştirmeyecektir. 

Kaynak: YDH

]]>
”İsrail’in yerleşimci-sömürgeci bir rejim olduğunu anlamalıyız” https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/30463/israilin-yerlesimci-somurgeci-bir-rejim-oldugunu-anlamaliyiz/ Tue, 16 Jul 2024 06:32:40 +0000 https://yenidunya.org/?p=30463 Roxanne Dumbar-Ortiz

Çeviri: YDH

Yazar, makalesinde yerleşimci sömürgecilik kavramını ve tarihsel bağlamını, özellikle İsrail ve ABD rejimleri özelinde odaklanarak tartışmaktadır.

Bağımsız dergi Counter Punch’ta yayımlanan makalenin yazarı Roxanne Dumbar-Ortiz, köklü bir antisemitizm geçmişine sahip emperyal güçlerin Arap bölgesinin ortasında bir ABD karakoluna verdiği güçlü desteğin baştan çıkarıcı bir mit olduğunu ileri sürüyor ve  Amerikan yerleşiminin mitik tınılarının yerli direnişiyle bölündüğü sonucuna ulaşıyor. 

1956-57 yıllarında Oklahoma Üniversitesi’ne devam ederken Said Abu-Lughod adında Filistinli bir petrol mühendisliği öğrencisiyle tanıştım. Ağabeyi İbrahim Abu-Lughod Northwestern Üniversitesi’nde tanınmış bir profesör olacak olan Said, bana 1948’de İsrail devletinin kuruluşu sırasında İsrailli yerleşimcilerin ailesini Yafa’daki atalarından kalma evlerinden nasıl zorla çıkardıklarını anlattı. Bu olay sadece sekiz yıl önce, Said 12 yaşındayken gerçekleşmişti. Ailesi mülteci olarak Ürdün’e kaçmış. Said ayrıca bana Alfred M. Lilienthal’in yazdığı ve düşüncelerimi gerçekten değiştiren bir kitap verdi. Kitabın adı, İsrail’in Bedeli Ne? idi.

Şimdi Filistinli ve diğer tarihçiler tarafından yapılmış pek çok mükemmel çalışma var ama 1950’lerde buna benzer başka bir şey yoktu. 

Ben daha sonra, Yaser Arafat ve büyük bir Filistin Kurtuluş Örgütü delegasyonunun da katıldığı 1983 Birleşmiş Milletler Filistin Konferansı’na katılırken yazarla tanıştım ve kendisine teşekkür edebildim.

Gençken yaşadığım bu deneyim, yerleşimci sömürgeciliği kavramıyla tanışmamı sağladı. Filistinlilerin kendi kaderini tayin ve geri dönüş hakkının bir destekçisi olmuştum. 

Filistin, aynı zamanda beni tarih okumaya ve nihayetinde doktora tezimi New Mexico’da bugün hala önemli bir sorun olan İspanyol yerleşimci sömürgeciliği üzerine yazmaya iten şeydi. San Francisco Eyalet Üniversitesi’ne gitmek üzere 1960 yılında Oklahoma’dan ayrıldığımda, şehrin sömürgecilik karşıtı bir coşkunun yuvası, müdanasız bir yuva olduğunu tahmin etmiştim. 

1968’deki ünlü grevlerden çok önceydi, ancak kampüste ABD Komünist Partisi’ne bağlı, çoğunlukla beyaz aktivistlerden oluşan çok görünür bir grup vardı. Güney’de gelişmekte olan Siyah sivil haklar hareketini destekleme gayretleri beni cezbetmişti ve evli ve yarı zamanlı çalışıyor olmama rağmen kampüsteki mitinglerine elimden geldiğince sık katılıyordum. Ancak onlar hakkında beni şaşırtan şey, İsrail rejiminnden övgüyle bahsetmeleriydi. Birçoğu oradaki sosyalist kibbutzimleri ziyaret etmiş, orada yaşamış ve bir süre çalışmıştı. Bu öğrencilerin çoğu Yahudi değildi; en iyi arkadaşım olan kişi Indiana’da işçi sınıfına mensup Yunan göçmeni bir aileden geliyordu.

Tıpkı ABD’nin kendisini “bir göçmenler ulusu” olarak övüp durması gibi, Siyonistler de Filistin’i ”topraksız bir halk için, halksız bir toprak” olarak övüyorlardı.

İsrail’e verdikleri destek, sonradan anladığım kadarıyla, yerleşimci-sömürgeci devletlerin geliştirdiği ve dayandığı baştan çıkarıcı mitolojinin simgesiydi. Bu gençler Holokost’tan kaçan Yahudi mültecileri korumak için kurulan bir devletin hikayesine kapılmışlardı. Ayrıca, Amerikan yerleşiminin mistik akorları, büyük ölçüde John F. Kennedy’nin “yeni sınır” söylemi nedeniyle o zamanlar güçlü bir şekilde yankılanıyordu. Göçmen torunu başkan seçildi ve gençlere ilham verdi. Kennedy Los Angeles’ta adaylığını kabul ederken şöyle diyordu: “Bu gece, bir zamanlar son sınır olan batıya bakarak duruyorum. Arkamda 3 bin mil boyunca uzanan topraklarda, eski öncüler burada, Batı’da yeni bir dünya kurmak için güvenliklerinden, rahatlarından ve bazen de hayatlarından vazgeçtiler. Bugün yeni bir sınırın kıyısında duruyoruz.” Genç öğrencilerin zihninde İsrail devleti bu vaadin bir kopyasıydı. Kuzey Amerika’da köylerinden ve yurtlarından sürülen Yerli halklar hakkında çok az bilgileri vardı ve Filistinlilerin varlığı hakkında daha da az bilgileri vardı.

Her ne kadar yerleşimci sömürgeciliğinin kuruluşunda keskin farklılıklar ve zaman dilimleri olsa da, süreci tanımlayan ortak bir konu var. Bunu anlamak için, tarihçi Lorenzo Veracini’nin yaptığı gibi, “yerleşimciler” ile “göçmenler” arasında ayrım yapmak faydalı olacaktır: Göçmenler mevcut siyasi düzenlere girerken, “yerleşimciler siyasi düzenlerin kurucularıdır” ve egemenliklerini de beraberlerinde taşırlar.

Uganda’da büyümüş Güney Asya kökenli bir akademisyen olan Mahmut Mamdani, Neither Settler Nor Native (Ne Yerleşimci Ne Yerli) adlı kitabında bu durumu şu şekilde ifade etmektedir: “Eğer Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Avrupalılar göçmen olsalardı, Yeni Dünya’daki mevcut toplumlara katılırlardı. Bunun yerine, bu toplumları yok ettiler ve daha sonraki yerleşim dalgalarıyla güçlendirilen yeni bir toplum inşa ettiler.”

Yine de ABD kendisini “göçmenler ulusu” olarak kutluyor, tıpkı İsrailli Siyonistlerin Filistin’i “topraksız bir halk için halksız bir toprak”, dünyanın dört bir yanından gelen Yahudiler için bir vatan, bir mülteciler ulusu olarak kutlamaları gibi – ABD’nin “göçmenler ulusu” mitolojisini yansıtan söylemler. Mamdani, yerleşimci sömürgeciliğini görmezden gelen retoriğin, “sömürgeci ulus-devleti tahkim etme yönündeki gerçek projelerini gizlemek için kendilerini siyasi olmayan göç projesine gizleyen ABD ve İsrail gibi yerleşimci-sömürgeci ulus-devlet projeleri için elzem olduğunu” yazıyor.

“Yerleşimci sömürgecilik” terimi yakın zamana kadar icat edilmemiş olsa da, yerleşimci sömürgecilik uygulaması yüzyıllar öncesine dayanmaktadır. Bu uygulama 1948’de Filistin’de ya da aynı tarihlerde Hollandalı Afrikalıların Güney Afrika’da apartheid rejimini kurmasıyla başlamadı. 1607’de sömürgeleştirilmiş İrlanda’da “Ulster Plantasyonu “nun kurulmasıyla başlayan İngiliz sömürgeciliğinin bir icadıydı. Çok geçmeden Kuzey Amerika’nın Anglo kolonizasyonu için bir model haline geldi.

İki yüzyıldan kısa bir süre sonra Amerika Birleşik Devletleri’nin kapitalist bir yerleşimci devlet olarak kurulması, Kuzey Amerika’nın Yerli uluslarını ve topluluklarını silmek, çiftliklerine ve otlaklarına şiddetle el koymak, yerlerine Anglo ve diğer Batı Avrupalı yerleşimcileri yerleştirmek ve devasa bir ekonomi yaratmak için yüz yıllık bir savaşın başlangıcına işaret ediyordu. Bu, Afrikalıların şiddet kullanılarak kaçırılması, köleleştirilmesi ve taşınması, Afrika’nın batı kıyısının neredeyse insansızlaştırılmasıyla mümkün oldu.

Anglo yerleşimciler ayrıca Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda’da koloniler kurarak yerli nüfusu etnik temizliğe tabi tuttular. Fransızlar ve İspanyollar ise Orta ve Güney Amerika’da, Karayipler’de, Pasifik’te ve en ünlüsü Cezayir olmak üzere Kuzey Afrika’da kendi yerleşimci kolonilerini kurdular.

Bu yerleşimci kolonilerinin hepsinin ortak bir amacı vardı: Nazilerin Lebensraum dediği şey, yani bir devletin ya da ulusun kendi doğal gelişimi için gerekli olduğuna inandığı topraklar. Bu başlangıçta Büyük Britanya’da kapitalizmin yükselişi ve plantasyon ile kar amaçlı tek ürün tarımının yaratılmasıyla bağlantılıydı. Britanya’nın Kuzey İrlanda’daki yerleşimci sömürgeciliği söz konusu olduğunda, bu tek ürün patatesti. Britanya’nın 1607’den itibaren Kuzey Amerika’da kurduğu 13 yerleşimci koloninin, köleleştirilmiş Afrikalıların emeğiyle, önce Avrupa’da pazarlanmak üzere tütün ve indigo (boya için), daha sonra da Karayip adalarının fethiyle birlikte köleleştirilmiş Afrikalıları beslemek için pirinç üretmesi gerekiyordu.

Batılı emperyalist fethin baskın biçimi olmasa da, yerleşimci sömürgeciliğin, Avrupa’nın Hindistan ve Afrika üzerindeki askeri ve idari kontrolü gibi diğer biçimlere göre belirgin avantajları vardır – ve sömürgeci ulusun biriktirdiği toprak, kaynak ve zenginlik açısından ölçüldüğünde, en etkili olanıdır. İngilizlerin İrlanda’yı sömürgeleştirmesi bunun nedenini açıklamaya yardımcı oluyor: İngiltere, topraksız İskoç, Galli ve Anglo yerleşimcileri İrlandalı çiftçilerin topraklarını gasp etmeye ikna ederek, İrlandalıları Kuzey İrlanda’daki küçük işletmelerinden tahliye etti – yerleşimcilerin ücretsiz toprakları zorla alma heveslerini sömürdü. Britanya’nın Atlantik ötesinde kolonileşmesiyle birlikte, topraksız Britanyalılar Kuzey Amerika’da da aynı şeyi yapmaya teşvik edildi. Yeni Birleşik Devletler, kuruluşundan sonra bir yüzyıl içinde kıtanın geri kalanını ele geçirmek için aynı yerleşimci-sömürgeci araçları kullandı.

Şiddetli antisemitizm geçmişleri olan bu emperyal güçlerin Arap bölgesinin ortasında bir Yahudi devletinin en güçlü destekçileri haline gelmesi tesadüf değildir. Ağır silahlı, Batı eğilimli bir devlet, yükselen Arap milliyetçiliği ve anti-emperyalist duygu dalgasına karşı çıkarlarını korumak için tam da ihtiyaç duydukları şeydi.

İsrail devletiyle doruğa ulaşan Yahudi yerleşimci sömürgeciliği, Filistin mandası altında İngilizler tarafından teşvik edilen bu daha önceki Anglo-yerleşimci kolonilerinin sıkıştırılmış bir versiyonuydu. Yahudiler, Hıristiyanlık ve İslam’ın yükselişiyle birlikte Yahudiliğin yeni tek tanrılı din dalları da dahil olmak üzere düzinelerce başka toplulukla birlikte bölgede her zaman yaşamışlardır. 19. yüzyılın sonlarında yükselen siyasi Siyonizm, tüm Yahudileri Filistin’e dönmeye ve Filistin’e hakim olmaya çağırıyordu.

14 Mayıs 1948’de Yahudi Ajansı Başkanı David Ben-Gurion, ABD Başkanı Harry Truman ve bir yıl sonra Birleşmiş Milletler tarafından hemen tanınan İsrail devletinin kurulduğunu ilan etti. Ancak Filistin’deki yerleşimci sömürgeciliği Yahudi Holokost mültecileriyle başlamadı. 1908 yılında İran’da petrol bulundu ve bu keşif Orta Doğu’yu bir asırdan fazla sürecek emperyal müdahale ve şiddete mahkum edecekti. İngiliz, Fransız ve ABD petrol şirketleri bölgeye hakim oldu. Şiddetli antisemitizm geçmişleri olan bu emperyal güçlerin Arap bölgesinin ortasında bir Yahudi devletinin en güçlü destekçileri haline gelmesi tesadüf değildir. Ağır silahlı, Batı eğilimli bir devlet, yükselen Arap milliyetçiliği ve anti-emperyalist duygu dalgasına karşı çıkarlarını korumak için tam da ihtiyaç duydukları şeydi. Britanya İmparatorluğu 1917’de Balfour Deklarasyonu’nu yayınlayarak Filistin’de bir “Yahudi anavatanı” kurulmasını destekledi.

Balfour Deklarasyonu sırasında Yahudiler bölge nüfusunun yaklaşık onda birini oluşturuyordu. İngilizler Filistinli Arap çoğunluğa danışmadı. 1947 yılına gelindiğinde Yahudi nüfusu yaklaşık %33’tü. Buna rağmen, o yıl BM Genel Kurulu tarafından kabul edilen bölünme planı onlara toprakların yaklaşık %55’ini verdi.

İsrail’in yerleşimci-sömürgeci bir devlet olarak anlaşılması hayati derecede önemlidir çünkü Gazze’deki mevcut çatışmayı yerleşimci-sömürgeci bağlamını anlamadan anlamak mümkün değildir. Tarihçi Raşit Halit’in gözlemlediği gibi, çatışma aynı topraklar üzerinde savaşan iki eşit ulusal hareket arasında değil, daha ziyade “çeşitli taraflarca yerli nüfusa karşı yürütülen ve onları kendi iradeleri dışında vatanlarını başka bir halka bırakmaya zorlayan bir sömürge savaşıdır.”

]]>
‘Nehirden denize Filistin özgür olacak’ sözü X platformunda yasaklanacak https://yenidunya.org/teknopolitik/27910/nehirden-denize-filistin-ozgur-olacak-x-platformunda-yasaklanacak/ Sat, 18 Nov 2023 10:34:00 +0000 https://yenidunya.org/?p=27910 X platformunun sahibi Elon Musk, ‘Nehirden denize Filistin özgür olacak’ ve ‘Filistin’in dekolonizasyonu’ gibi ifadelere, X sosyal medya (eski Twitter) platforumda sakıncalı kelimeler olarak sayılacak.
Elon Musk, x platforumda devam eden ‘basın özgürlüğü’ tartışmaları devam ederken geçen hafta attığı bir tweette, “Sömürgecilikten kurtulma (Dekolonizasyon) zorunlu bir Yahudi soykırımını ima eder, bu nedenle kullanımı doğru değildir” ifadesini kullanmıştı.

‘Sömürgecilikten kurtulmak’ da yasak oldu
‘Sömürgecilikten kurtulma’ sözcüğünün ‘cihatcı’ bir sözcük olduğuna katılan Musk, bugün attığı tweette ise, “Geçen hafta da bahsettiğim gibi, ‘Sömürgecilikten kurtulma’ ve ‘Nehirden denize, Filistin özgür olacak’ sözleri benzer örtmeceler ile zorunlu soykırım anlamına geliyor. Aşırı şiddete yönelik açık çağrılar hizmet şartlarımıza (X sosyal medyasına) aykırıdır ve askıya alınmayla sonuçlanacaktır” açıklamalarında bulundu.

'Nehirden denize Filistin özgür olacak' sözü X platformunda yasaklanacak

‘Özgürlükçü Avrupa’ yasakladı
Yakın zamanda Çekya’da yetkililer, dünyanın her yerindeki Filistin’e destek gösterilerinde uzun yıllardır yer verilen ‘Nehirden denize Filistin özgür olacak’ sloganının kullanılmasının, “terör propagandası’ sayılarak cezalandırabileceğini duyurmuştu. Ayrıca Almanya’da da Filistin yanlısı gösterilerde kullanılan ‘Nehirden denize’ sloganı Bavyera eyaletinde yasaklanmıştı.

‘Nehirden denize Filistin özgür olacak’
1964 yılında yerlerinden edilen Filistinlilerin Yaser Arafat liderliğinde kurduğu Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) Ürdün Nehri’nden Akdeniz’e uzanan bölgede tarihi sınırları baz alan bir devlet kurulmasını savundu.
Bu tanımın slogan haline gelmesinde ise Suriye eski Devlet Başkanı Hafız Esad’ın “Biz sadece gaspedilen toprakların geri alındığı ve işgalcilerin denize dökülmesi ile sonuçlanacak bir savaşı kabul ediyoruz,” sözlerinin etkili olduğu belirtiliyor. 
Kaynak: Sputnik

]]>