Siyonizm – Yeni Dünya https://yenidunya.org Yeni Günün Habercisi Sun, 01 Mar 2026 21:26:04 +0000 tr hourly 1 https://wordpress.org/?v=6.8.5 https://yenidunya.org/wp-content/uploads/2022/02/cropped-YD-ikon-512-1-75x75.png Siyonizm – Yeni Dünya https://yenidunya.org 32 32 ABD-İsrail-İran üçgeninde neler oldu? https://yenidunya.org/yazarlar/mehmet-can-yilmaz/33869/abd-israil-iran-ucgeninde-neler-oldu/ Sun, 01 Mar 2026 20:47:00 +0000 https://yenidunya.org/?p=33869 Öncesinde neler olmuştu?
-26 Şubat’ta İran-ABD müzakereleri, İran’ın askeri gücünü kısıtlamaya yönelik baskılar neticesinde pek de olumlu sonuçlanmamıştı. İran hiç vermemesi gereken “belli tavizleri vermeye hazır olduğu” kozu ile masaya oturduğu halde buna rağmen bir anlaşma sağlanamadı.
-Her ne kadar “önemli bir ilerleme” olduğu söylense de bu açıklamalar sadece İran’a vakit kazandırmaya çalışıyor gibiydi.
-Trump’ın daha önceki “anlaşma sağlanamazsa, İran yola gelmezse saldırırız” minvalindeki açıklamalarının üzerine görüşmelerin 3. turundan da istediği sonucu alamamış olacak ki akabinde kendi vatandaşlarına bir çağrıda bulundu.
-27 Şubat’ta, saldırılardan bir gün önce ABD İsrail’deki vatandaşlarına, Çin ise İran’daki vatandaşlarına ülkeden acil çıkış yapmaları konusunda çağrıda bulunmuştu. ABD ve Çin devletlerinden karşılıklı olarak gelen bu çağrılar bir sonraki gün başlayacak olan gerilimin habercisi gibiydi.

Nasıl başladı/neler oldu?
-28 Şubat sabahı saat 9 sularında İsrail kendisine yönelik tehditleri ortadan kaldırma gerekçesiyle bir “önleyici saldırı” başlattığını açıkladı. Takip eden dakikalarda İran’ın başkenti Tahran’da patlamalar yaşandı.
-İran Dışişleri Bakanlığı yaptığı açıklamada ABD-İsrail’in saldırılarını BM (Birleşmiş Milletler) Şartı’nın ihlali olarak değerlendirirken bu şartın 51. maddesine göre İran’ın vereceği karşılığın da İran devletinin meşru hakkı olduğunu ifade etti.
-Bu saldırıların asıl sorumlusunun ABD olduğunu dile getiren Bakanlık, “bölgedeki, karada ve havada bulunan tüm ABD üsleri ile bu üslere destek sağlayan her türlü tesis İran tarafından hedef alınacaktır” dedi.
-Önce İsrail, Mehrabad Havalimanı’nın hedef alınmasının hemen ardından ise İran hava sahalarını hava trafiğine kapattı.
-İsrail’in ilk saldırısından yaklaşık 1 saat sonra ABD’de İran’a yönelik hava ve deniz yoluyla saldırılar gerçekleştirdiğini açıkladı.
-İsrail ordusu Lübnan’ın güneyinde “Hizbullah’a ait altyapıları hedef aldığı” ve bu bölgeye de saldırdığını söyledi.
-Ardından tüm dünyaya sözüm ona barış ve demokrasi götüren ABD’nin başkanı Trump kendi sosyal medya hesabından (X) şu açıklamaları yaptı:
“Kısa süre önce ABD, İran’a büyük saldırı operasyonu başlattı. Amacımız İran rejiminden kaynaklanan tehditleri ortadan kaldırarak Amerikan halkını savunmaktır”
“İran asla nükleer silaha sahip olmamalı”
“Füzelerini yok edeceğiz ve füze sanayilerini yerle bir edeceğiz. Donanmalarını yok edeceğiz.”
“İran’ın nükleer silah elde etmemesini garanti altına alacağız.”
-Trump her ne kadar kendini dünyanın süper kahramanı rolüne bürümeye çalışsa da yaptığı açıklamalar ABD’nin, İsrail’in ve diğer iş birlikçilerinin emperyalist işgalci, sömürgeci hegemonyasının önünde duracak bir engel istemediğini açıkça gösteriyor.
-İran halkının egemenliğine karşı gerçekleştirdiği bu saldırıları meşru kılmak içinse “İran halkına ihtiyacı olan özgürlüğü getirdiği” vaadinde bulunuyor. Benzer açıklamaları Netanyahu da yaparak gerçekleştirdikleri bu saldırının “İran halkının kaderini kendi ellerine alabilmesi için gerekli koşulları oluşturacağını” söyledi.
-İran İsrail’e onlarca füze fırlattı. İsrail ordusu hava savunma sistemlerinin tüm füzeleri engelleyemediğini kabul etti. İsrail vatandaşlarına İç Cephe Komutanlığı’nın talimatlarına uymalarını hatırlattı.
-İran bu karşı saldırılardan önce ve sonra Orta Doğu’daki tüm ABD ve İsrail varlıklarının kendileri için artık meşru birer hedef olduğunu açıkça söyledi.
-İran’ın karşı saldırılarına karşılık olarak İsrail ülke genelinde 70.000 yedek askeri göreve çağırdı.
-İlerleyen saatlerde ABD-İsrail hem askeri hem diplomatik suikast girişimlerinde ve saldırılarda bulunurken İran bu saldırılara ABD’nin ve İsrail’in stratejik askeri üslerine karşı saldırıda bulunarak karşılık verdi. Emperyalist ABD ve İsrail ise çocuklara dahi saldırmaktan geri durmadı, İran’daki iki ilkokulu bombalayarak 150’den fazla çocuğun canına kıydı.
-28 Şubat’ın akşam saatlerine doğru dini lider Hamaney’in öldürüldüğüne dair iddialar ortaya çıkmaya başladı. İsrail operasyonlar sonucu Hamaney’i öldürdüğünü iddia ederken İran Devleti ise birkaç saat sonra iddiaları doğruladı. Hamaney ve öldürülen diğer İran devlet yetkilileri ise ABD ve İsrail’in nereleri vurduğunu belirten aşağıdaki başlıkta yer alıyor.

ABD-İsrail nereleri vurdu?
-Başkent Tahran’ın yanı sıra Elburz, İsfahan, Loristan, Huzistan, İlam, Sistan-Beluçistan, Kum, Kerec ve Kirmanşah şehirlerinin de hedef alındığı biliniyor.
-Tahran’da saldırı gören bazı noktalar:
.İstihbarat Bakanlığı
.Savunma Bakanlığı
.İran Atomik Enerji Kurumu
.Parchin Askeri Üssü
-Hamaney’e ve İran’ın üst düzey yetkililerine yönelik saldırılar gerçekleştirildi.
-Yapılan son açıklamalara göre dini lider Hamaney, Genelkurmay Başkanı Abdolrahim Mousavi, Savunma Bakanı Aziz Nasirzadeh, üst düzey istihbarat yetkilisi Mohammad Baseri İsrail’in saldırılarında hayatını kaybedenler arasında.
-ABD-İsrail bir diğer cani saldırıyı ise Minab şehrindeki Şeceretü’t-Tayyibe Kız İlkokulu’na gerçekleştirdi. Gözü dönmüş emperyalist katiller, çocukları hedef aldı. Okula 3 füze saldırısı gerçekleştirdi. Saldırının üzerinden geçen her saat kayıp sayısı giderek arttı. 1 Mart sabahı itibarıyla ölü sayısının 148’e ulaştığını söyleyen kaynaklar mevcut.
-Tahran’ın doğusundaki bir başka okula da saldırı düzenlendiği ve saldırıda iki öğrencinin hayatını kaybettiği açıklandı.
-İran Kızılayı’nın açıkladığı rakamlara göre toplamda 200’den fazla ölü 700’den fazla yaralı var.

ABD-İsrail-İran üçgeninde neler oldu?

İran nereleri vurdu?
-İran çevresindeki ABD üslerini, ABD ve İsrail için stratejik açıdan önemli noktaları vurdu.
-Bahreyn’deki ABD Deniz Kuvvetleri Merkez Komutanlığı (NAVCENT) ve ABD 5. Filosu’na ait üssün bulunduğu Juffair bölgesi bombalandı. Bu üs Kızıldeniz ve Arap Denizi genelinde ABD ve müttefiklerinin deniz operasyonları için kilit bir öneme sahip.
-Birkaç dakika sonrasında Birleşik Arap Emirlikleri’nin başkenti Abu Dabi’de de patlama sesleri duyuldu. İran’ın El Dafra Hava Üssü’nü hedef aldığı biliniyor.
-Katar Savunma Bakanlığı da İran’a ait iki füzenin ABD menşeili Patriot hava savunma sistemleri tarafından imha edildiğini açıkladı. Ancak ilerleyen saatlerde Katar’da ABD’ye ait olan 1 milyar değerindeki erken uyarı radar sisteminin İran tarafından vurulduğu belirtildi. Radar sisteminin etkisiz hale getirilmesinin ardından emperyalizmin bölgedeki bir gözü kör edilmiş oldu.
-Saat 12.15 sularında Kuveyt’te de patlama sesleri duyulduğu, ülkede sirenlerin çaldığı belirtiliyor.
-Fransız kaynaklarına göre Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da da patlama sesleri duyulduğu bildirildi.

Emperyalist kuşatmanın ikinci günü
-ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) sabah saatlerinde yaptığı açıklamada İran’a yönelik sürdürdüğü operasyonda 3 askerlerinin öldüğünü 5 askerin ise ağır yaralı olduğunu belirtti. Ayrıca hafif şekilde yaralanan çok sayıda asker olduğu belirtiliyor.
-İran İlk günün akşamında Hürmüz Boğazı’nı deniz trafiğine kapatmıştı. Hürmüz Boğazı özellikle enerji taşımacılığı açısından kritik öneme sahip bir nokta. İkinci gün boğaz açıklarındaki bir tanker gemisinin vurulduğu biliniyor, en az 150 tanker ise boğazın her iki yakasında demir atmış vaziyette.
-Misilleme saldırılarına devam eden İran öğleden sonra da birçok emperyalist üssü vurdu.
-İngiltere Savunma Bakanı’nın yaptığı açıklamaya göre Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ndeki İngiliz üslerine İran tarafından iki füze saldırısı yapıldığı fakat saldırıların başarılı olamadığı belirtildi. İlerleyen saatlerde İran Abu Dabi’deki Fransız askeri üssünü vurdu.
-Bir yandan da ABD ve İsrail ile mücadele eden İran, ABD’nin USS Abraham Lincoln isimli uçak gemisine füzeler ve sihalar ile bir saldırı düzenlediğini açıkladı. ABD’li yetkililer ise füzelerin imha edildiğini ve saldırının gemide herhangi bir hasara yol açmadığını belirttiler.
-Eski İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’ın İsrail saldırıları sonucunda öldüğü iddia edilirken aynı saatlerde İran da İsrail Hava Kuvvetleri Komutanı Tomer Bar’ı düzenlediği suikast sonucunda öldürdüğünü açıkladı.
-İran’a yönelik saldırılarını sürdüren emperyalist ABD, önce İran donanmasına ait bir korveti Umman Körfezi’nde vurarak batırdığı ardından B-2 bombardıman uçaklarıyla İran’ın balistik füze tesislerini bombaladığını söyledi.

Dünya ne söylüyor?
-Rusya ve Çin saldırıları kınarken diplomatik desteğini de sürdürüyor. İki devlet ilk günden BM Güvenlik Konseyi’ne toplanma çağrısı yapmıştı. Konsey toplantısında Rusya ve Çin bu saldırıları İran’ın egemenliğinin ihlali olarak değerlendirirken ABD ve İsrail ise bunun “meşru müdafaa” ve “nükleer tehdidi durdurma” girişimi olduğunu söyledi.
-Rusya halkı ise Hamaney’in öldürüldüğü ve ABD-İsrail’in okulları vurarak onlarca çocuğun ölümüne neden olduğu saldırıların ardından Moskova’daki İran Büyükelçiliği önünde toplanarak gül ve çocuklar için oyuncak bırakarak İran halkına dayanışmasını iletti.
-İsrail Komünist Partisi, İran’a yönelik saldırıları kınayarak bu saldırıların İsrail-ABD ortak saldırısı olduğunu ve İsrail’in mevcut pozisyonunun Amerika’nın emperyalist hegemonyasının yayılmacılığının sadece bir aracı değil aynı zamanda ortağı olduğu açıklamasında bulundu.
-Atina’da da ABD ve İsrail’i protesto eden sol örgütler ve sendikalar ABD Büyükelçiliği önünde toplandı.
-İspanya Başbakanı Pedro Sanchez ABD ve İsrail’in harekatına da İran rejiminin eylemlerine de karşı olduğunu belirterek gerilimin azaltılmasını ve uluslararası hukuka riayet edilmesi talebini dile getirdi. Avrupa Parlamentosu’nda konuşan İspanya Mv. Montero ise Amerika’nın her yere demokrasi götürme vaadine gönderme olacak ki şu cümleleri kurdu: “İran’ın bombalanması ve yaptırımlar kadınlara özgürlük getirmez, Trump’a petrol getirir.”
-İngiltere, Fransa ve Almanya ise ortak bir açıklama ile İran’ın “bölgedeki ülkelere yönelik saldırılarını en sert şekilde kınadıklarını” dile getirdiler. Açıklamanın devamında ise “uluslararası ortaklarla yakın temas halinde” olduklarını söylediler.

]]>
İsrail, Gazze’de binlerce cesedi buharlaştıran silahlar kullandı https://yenidunya.org/dunya/33774/israil-gazzede-binlerce-cesedi-buharlastiran-silahlar-kullandi/ Tue, 10 Feb 2026 09:36:57 +0000 https://yenidunya.org/?p=33774 Gazze Şeridi’nde yürütülen saldırılarda, işgal ordusunun kullandığı uluslararası alanda yasaklanmış termovakum ve yüksek ısı etkili mühimmatların, 2 bin 800’den fazla soykırım mağdurunun naaşını tamamen buharlaştırdığı belgelendi.

YDH- Gazze’den gelen saha raporları ve teknik veriler, işgal ordusunun kullandığı mühimmatların yarattığı dehşet verici bir gerçeği gün yüzüne çıkardı: Binlerce şehidin naaşı, saldırı anında oluşan aşırı ısı ve basınç nedeniyle tamamen buharlaşarak yok oldu.

Gazze Sivil Savunma ekiplerinin kayıtlarına göre, 2.842’den fazla şehidin bedeninden geriye hiçbir iz kalmadı; patlama noktalarında sadece kan lekeleri ve küçük doku parçalarına rastlanabildi.
Bu toplu yok oluşun temel nedeni olarak, bölgede kullanılan termovakum ve difüzyonla güçlendirilmiş patlayıcılar gösteriliyor.

Bu mühimmatlar, patlama anında 3.500 santigrat dereceye ulaşan bir ısı ve devasa bir basınç dalgası üreterek insan vücudundaki tüm sıvıların anında buharlaşmasına, dokuların ise küle dönüşmesine yol açıyor.

Dr. Münir el-Barş, insan vücudunun %80’inin sudan oluştuğunu hatırlatarak; yüksek oksidasyon, ısı ve basınç bileşiminin bedeni fiziksel olarak ortadan kaldırmasının kaçınılmaz bir biyolojik sonuç olduğunu vurguladı.

Saha analizleri; “Çekiç” olarak bilinen Amerikan yapımı MK 84 sığınak delici bombalar ile GBU-39 tipi hassas güdümlü mühimmatların bu yıkımda başrol oynadığını ortaya koyuyor. Özellikle kapalı alanlarda oksijeni tüketerek devasa bir ateş topuna dönüşen bu silahlar, binalarda sınırlı hasar bıraksa da içerideki canlı varlığını tamamen siliyor.

Tanıklıklar, onlarca kişinin bulunduğu binaların vurulmasından sonra enkazda sadece “kara kum” kalıntılarına rastlandığını teyit ediyor.

Uluslararası atom ve silah uzmanları, insan hücrelerini moleküler düzeyde yok edebilen bu mühimmatların Gazze’deki kullanım sıklığının modern savaş tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir boyutta olduğunu belirtiyor.

2004 Felluce işgalinde de benzer sahnelerin kaydedildiğini hatırlatan uzmanlar, Gazze’de bu durumun bir doktrin haline gelmesinin sorumluları doğrudan “topyekûn imha” suçlamasıyla karşı karşıya bıraktığını ifade ediyor.

8 Ekim 2023’ten bu yana 72 bin 32 şehit ve 171 bin 661 yaralının kayıtlara geçtiği Gazze’de, cesetleri buharlaşan binlerce kişi, en temel insan hakkı olan “gömülme hakkından” dahi mahrum bırakılarak tarihten silinmeye çalışılıyor.

]]>
Corc Abdullah: Esarete kafa tutan devrimci bir militan https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/33698/corc-abdullah-esarete-kafa-tutan-devrimci-bir-militan/ Mon, 26 Jan 2026 12:05:02 +0000 https://yenidunya.org/?p=33698 Çevirmenin notu: Lübnanlı devrimci Corc Abdullah, 41 yılını Fransa’da tutsaklıkta geçirdikten sonra geçen temmuzda serbest bırakılmış ve ülkesine dönmüştü. Abdullah, çevirisini verdiğimiz mülakatında, esaret altında devrimci bir militan olarak kendisini nasıl koruyup geliştirdiğini anlatıyor. Abdullah, yoldaşlarının da yardımları sayesinde sadece ülkesini, Filistin direnişini ve kendisini parçası saydığı Arap dünyasını değil, tüm dünyayı takip etmiş ve anti-emperyalist ve anti-faşist mücadelesinin enternasyonal karakterini asla sulandırmamış: Arjantin’den Fransa’ya tüm dünyayı tararken, Filistin ve Lübnan’ın merkezinde yer aldığı Arap devrimci hareketine bağlılığı asla sarsılmamış.

7 Ekim Aksa Tufanı operasyonundan duyduğu sevinci de aktaran devrimci lider, Filistin direnişinin hâlâ Arap devriminin kalbi olduğuna inanıyor. Abdullah’ın, 7 Ekim ile birlikte İsrail’in “Silikon Vadisi” girişiminin baltalandığına ve devlet elinde bankaların 1980’lerin sonundan itibaren özel ellere geçtiğine ilişkin tespitlerine özellikle dikkat çekmek istiyorum. Abdullah’ın sözleri ile, FHKC’nin efsanevi kurucusu Corc Habaş’ın 1988 yılında Siyonizmi Anlamak broşüründe yaptığı tespitler birbirine çok benziyor: Habaş da, siyonist varlığın kuruluşundan 40 yıl sonra, artık yalnızca emperyalizmin hizmetinde bir koloni olmadığına, özellikle içeride üretim kapasitesini artırıp teknolojik atılım yapmasıyla birlikte emperyalizmin de siyonizmin bölgesel emellerine hizmet eder bir konuma yerleştiğine işaret ediyor ve “Büyük İsrail”in ancak bu atılımla mümkün olduğunu söylüyordu. Bu mesele, üzerinde daha çok durulmayı hak ediyor.

Corc İbrahim Abdullah: “Birlikte, sadece birlikte kazanabiliriz.”

El Ahbar
22 Ocak 2026

Corc İbrahim Abdullah, 1951 yılında Lübnan’da doğmuş komünist, anti-emperyalist, anti-siyonist ve enternasyonalist bir militan. Corc, bugüne kadar bir fedai, bir özgürlük savaşçısı, kapitalist dünya sisteminin asla affetmediği sarsılmaz bir direnişin “günahkarı” olmaya devam ediyor. Fransa’da kırk bir yıl hapis yattığı, tecrit işkencesine ve ruhunu kırmaya çalışan burjuva “adaletinin” ağırlığına katlandığı halde, nihayet Temmuz 2025’te serbest bırakıldı ve Lübnan’a sınır dışı edildi. Gittiği gibi geri döndü: disiplinli bir militan. Kendisinin de söylediği gibi: “Ben esaret altındaki bir militandım. Hiçbir zaman militanlık yapmak isteyen bir mahkum olmadım; ben bir militanım ve bu nedenle, mahpusluk gibi olağanüstü bir durumun sınırları içinde bile mücadele ediyorum.”

Corc İbrahim Abdullah’ın hayatı, çok genç yaşta Filistin ve küresel devrimin ön saflarına atılan genç bir Lübnanlının tarihidir. Onun yolculuğu, Lübnan’daki Filistin devriminin yaşayan hafızasıdır: 1967’den sonra alevlenen ve uzlaşmacı siyasi liderlik tarafından ihanete uğramasına rağmen ölmeyi reddeden hareket. Bunun yerine, Gazze, Batı Şeria, Kudüs, 1948 Filistin ve diasporadaki yeni nesil yoksullar tarafından yeniden üretildi ve radikalleşti.

Corc’un yolculuğu 1984’te tutuklanmasıyla başlamadı, 60’lar ve 70’lerin enternasyonalist hücumunun ateşinde şekillendi. Siyasi bilinci, Vietnam’da ABD savaş makinesine karşı küresel mücadele, 1968’de Fransa’da öğrenci-işçi ayaklanmaları ve Che Guevara’nın 1967’deki Üç Kıta Konferansı çağrısı ile şekillendi. Bu güçler bir araya gelerek, sınıfsal inançları yarım asırdan fazla bir süredir emperyalist projenin önündeki aşılmaz bir engel olmaya devam eden bir militan yarattı.

Küresel jeopolitik manzara değişti, fakat sermayenin yapısal krizi ve Corc Abdullah’ın devrimci metaneti değişmedi. Filistin mücadelesinin bölgeyi özgürleştirmek için çözülmesi gereken temel çelişki olduğunu kabul ederek, Arap kurtuluş projesine bağlı kalmaya devam ediyor: “Filistin’in kurtuluşu tarihsel ve stratejik bir değere sahiptir: Arap devrim sürecinin tarihsel kaldıracıdır.”

S: Son kırk yılda ilkeleriniz ve inançlarınız zayıfladı mı? Bunu nasıl dayandınız?

C: Ben esaret altındaki bir militandım. Hiçbir zaman militanlık yapmak isteyen bir mahkum olmadım; ben bir militanım ve bu nedenle, mahpusluk gibi olağanüstü bir durumun sınırları içinde bile mücadele ediyorum. Bu nedenle, benim temel ilgim mücadelenin kendisi ve kişisel durumum ikincil. Kişisel durumum devrimci süreci teyit etmeye izin verdiği ölçüde, ben rahatım. İşte olan bu.

Buna göre, ilkelerim, bu 41 yıl boyunca beni sürekli ziyaret eden yoldaşlar aracılığıyla günlük uygulamaya konuldu. Onlar için benimle dayanışma, Filistin halkı ve onları destekleyen kitlelerle birlikte mücadeleye katılmak için sadece bir bahaneydi. Aynı zamanda, Fransa’daki sınıf mücadelesinde Filistin kitlelerinin konumunun da bir ifadesiydi. İşçiler daha iyi koşullar veya siyasi talepler için harekete geçtiğinde, benimle dayanışan kişiler CGT (Fransa Genel İşçi Konfederasyonu) ve diğer sendikaların gösterilerine doğrudan katıldılar. Her 20 veya 25 günde bir, yazılı bir müdahale de yapardım; onlar gösteri yaparken, bir yoldaş benim adıma bir konuşma yapma görevini üstlenirdi: parmaklıklar ardındaki Filistinli ve Arap militanın açıklaması. Böylece, bir militan olarak zaman, mücadelenin dışında değil, içinde geçer.

Serbest bırakılma koşullarıma gelince, yargıcın kararı temel bir hukuki öncüle dayanıyordu: Corc Abdullah’ın hapisteyken, dışarıda olduğundan daha fazla ulusal güvenliğe tehlike oluşturduğu belirtiliyordu. Bu gerekçeyle serbest bırakıldım. Dolayısıyla, hapisteki varlığım militan bir varlıktı. Esaretimi bir amaç olarak değil, mücadelenin mantığıyla ele aldım. Bu, hapishanede daha iyi koşullar talep ederek, serbest bırakılmayı veya masum olduğumun kanıtlanmasını isteyerek zamanımı geçirmediğim anlamına gelir. Bu tür konular benim için kabul edilemez.

Yargı önüne çıktığımda, Fransa ve Avrupa’daki militan operasyonlarla ilgili temel soruyu ele aldım. Bana isnat edilebilecek hiçbir kanıt yoktu. Beni “isnat edilen” şey, siyasi duruşum. Bu askeri operasyonların doğru olduğunu ve devam etmesi gerektiğini savundum; sadece Fransa’da değil, tüm dünyada, özellikle de 1980’lerden beri halkımıza karşı savaş açan emperyalist sistemin hakim olduğu ve kalbini oluşturan bölgelerde. Bugün durum daha da kötü.

S: Tutuklu kaldığınız süre boyunca dış dünya ile ilişkiniz nasıldı ve gelişen haberler ve olaylarla nasıl başa çıktınız?

C: İlk cevabımda da belirttiğim gibi, ben esaret altındaki bir militanım. Beni ziyaret edenlerin hepsi de militanlardı ve birincil görevleri benim bakış açımı dışarıya aktarmak, ikincil görevleri ise militan olarak konumumu güçlendirmekti. Bu amaçla yoldaşlar, gazetecilik, kültür ve militanlık eğitimim için gerekli tüm materyalleri bana sağladılar. Aslında ihtiyacım olan her şeyi okumak için yeterli zamanım yoktu. Boş zamandan değil, zaman azlığından muzdariptim. Bunu şiirsel olmak ya da abartmak için söylemiyorum. Hakikat bu.

Yoldaşlar her hafta bana sadece basın kupürlerinden oluşan beş dosya sağladılar: Lübnan, Filistin ve Mısır ile ilgili Arapça, Fransızca veya İngilizce yayınlanan her şey. Her dosya yaklaşık 90 sayfaydı: Haftada 450 sayfa sadece Lübnan’daki Filistin mücadelesi, direnişin durumu ve Mısır’daki halk hareketi ile ilgili haberler. Ayrıca tüm Fransız basınına da erişimim vardı: Le Monde ve L’Humanité gibi burjuva basını ve sol partilerin, özellikle de küçük partilerin yayınları. Böylece, mevcut tüm bilgi ve kültür materyallerine kapsamlı bir genel bakışa sahiptim.

Teorik çalışmalarım ise sıkı bir disiplin içindeydi. Günüm saat 8:30’da hapishane hücresinden çıkmamla başlıyordu, saat 10:45’te geri dönüyordum; bu süreyi, tabiri caizse bedenimi “savaşa hazır” tutmak için fiziksel egzersiz yaparak geçiriyordum. 10:45’ten 11:00’e kadar: yıkanma ve duş alma. 11:00’den 16:00’ya kadar: yoldaşlardan gelen mektupları ve notları okuma, bu oldukça zaman alıyordu. 16:00’dan 19:00’a kadar: teorik okumalar. Akşamları teorik notlarla uğraşıyordum: ne yapılmalı ve ne yapılmamalı. Sadece dört saat uyuyor, sabah 4:00’te uyanıyordum. Sabah 4:00’ten 7:00’ye kadar, insanlığımı korumak için “küçük yazışmalar” ile uğraştım. Yani, sevdiklerime, kardeşime veya başkalarına mektuplar yazdım. Basit kelimeler ve selamlar, bir çocuğu gördüğünde gülümseyen, bir çiçeğin güzelliğini gören ve sıradan hayatın basit zevklerini yaşayan sıradan bir insan olarak kendimi korumamı sağladı. Sabah 7:00’de hapishane gardiyanı gelir ve hapishane günü başlardı. İşte bu şekilde, günüm tamamen doluydu.

S: 7 Ekim operasyonuna tepkiniz ne oldu? Haber geldiğinde nasıl karşıladınız? O zaman izlenimleriniz neydi, şimdi ne?

C: Ben Arap, Lübnanlı ve Filistinliyim; bu konuyu Arap vatanındaki herkesi ilgilendiren bir konu olarak ele alıyorum. Ben bir komünistim ve bu nedenle bu olayı küresel etkileri ve Arap ve uluslararası devrimci hareketler üzerindeki etkisi açısından analiz ediyorum.

Askeri operasyon niteliği açısından: gerçekte, 7 Ekim nispeten sınırlı bir operasyondu, büyük çaplı bir operasyon değildi. Filistin devrimi kırk yılı aşkın bir süredir devam ediyor; bin kadar savaşçıyı seferber etmesi, uzun süren mücadelesinin doğal bir sonucu. Benzer operasyonların tekrarlanması beklenirken, 7 Ekim çok çeşitli ve geniş kapsamlı etkiler yarattı.

Sosyo-politik düzeyde, yani kitlelerin anlık tepkisi düzeyinde, Arap halklarının çoğu gibi, bir fedainin bir siyonist askeri kafasından çekerek sürüklediğini gördüğümüzde hepimiz sevinç çığlıkları attık; çok mutlu olduk. Elbette bu, fedailerin tam da bir fedainin yapması gerektiği gibi davrandığını görmekten kaynaklanan spontan bir tepkiydi.

Operasyonu ayrıntılı olarak analiz ettiğimizde, şunun veya bunun daha iyi olabileceğini söyleyebiliriz, fakat yine de herkesin göremeyeceği bir gerçeği ortaya çıkaran, oldukça başarılı bir operasyon olduğu söylenebilir. İsrail, Filistinlilerin şiddetiyle karşı karşıya kaldığında, karakterine uygun bir barbarlıkla karşılık verdi. Gelgelelim, Sermaye’nin bakış açısından, bu tepki tüm bölgeyi güvensiz bir bölgeye dönüştürdü ve bu da meselenin özü.

İsrail varlığının doğasını anlamalıyız. 1970’lere kadar İsrail’in özel finans kurumları yoktu; bankalar, sigorta şirketleri ve büyük finans kuruluşları hâlâ devlet malıydı. 1980’lerin sonunda, Sovyetler Birliği’nden yaklaşık bir milyon yerleşimci Filistin’e geldi ve milyonlarca dolarlık büyük bir para akışı getirdi. Bu milyonlarca dolar, kapitalist standartlara göre bile “yasadışı” sayılan, yani kapitalist üretim biçiminin yasal çerçevesinin dışında kalan, fuhuş, kaçakçılık ve yasadışı ticaretten elde edildi. Bu muazzam sermaye, Sovyet döneminde edinilen bilimsel yeteneklere sahip yerleşimci nüfusla birleşerek, İsrail’in sözde “Silikon Vadisi”ni inşa etmesini sağlayan niteliksel bir sıçrama yarattı.

7 Ekim, bu “Silikon Vadisi”ni ve 1970’lerden beri inşa edilen kurumları tamamen vurdu: bunları fiziksel olarak yok ettiği için değil, silahlı çatışma ortamında sermayenin güvenli bir şekilde akışının mümkün olmadığı için. Bu öngörülemeyen bir durumdu. Bu nedenle İsrail şu anda son günlerini yaşıyor; “Silikon Vadisi” olmadan Netanyahu’nun “Büyük İsrail” vizyonu gerçekçi olmayan bir projeydi. Bu teknoloji merkezi, sadece klasik bir askeri işgale değil, aynı zamanda sözde Körfez Devletleri üzerinde uygulananlara benzer şekilde, tüm bölgenin iktisadi ve idari hakimiyetine de yol açıyordu. Plan, tüm Arap Maşrıkı’nın İsrail hegemonyası altına girmesiydi; 7 Ekim, bu özel boyutu mutlaka farkında olmadan bu projeyi ortadan kaldırdı. 7 Ekim operasyonunun temel boyutu budur.

Elbette, 7 Ekim Suudi Arabistan’ın İsrail ile ilişkilerini normalleştirmesini de engelledi. Gazze’nin devasa bir hapishane olduğunu unutmamalıyız. O zamanki plan bu hapishaneyi genişletmekti, fakat 7 Ekim bu hapishanenin patlaması oldu ve tüm bölge için siyonistlerin planlarını değiştirdi. Emperyalist Batı, barbarlık ve suçluluk rezervuarından sahip olduğu her şeyi boşalttı, fakat Filistin halkı yaralarına rağmen dimdik durdu ve teslim olmadı. İnsanlık daha önce hiç görmediği bir sumud [metanet] modeli sergilediler: Ne Dien Bien Phu’da, ne Stalingrad’da, ne de başka bir yerde hiçbir bir halk, Gazze’nin kahramanları gibi varlıkları için savaşmadı.

Ayrıca, bugün gördüğümüz küresel dayanışma hareketi, Gazze’deki direnişin doğrudan bir sonucu. Kitleler, belirli bir grubu savunmak için ayaklanmıyor; daha çok, barbarlığın canlı örneğini halini görüyorlar. Tarihte ilk kez, bir soykırım canlı olarak yayınlanıyor ve ayrıntılı olaylar saatlik olarak takip ediliyor. Batı kapitalist egemenliğinin tüm tarihi soykırım savaşlarının tarihi olsa da, Arjantinli, Bolivyalı veya Pakistanlı birinin bu soykırımı gerçek zamanlı olarak izleyebilmesi ilk kez oluyor. Gençleri isyana sürükleyen bu. İnsani bir dürtü olarak başlayan bu hareket, yükselen küresel faşizm dalgasına karşı siyasi bir ayaklanmaya dönüşmüştür. Bunu, krizdeki küresel kapitalist düzen bağlamında değerlendirmeliyiz. Emperyalistler arası çelişkilerin körüklediği bir başka Dünya Savaşı’nın eşiğindeyiz. Faşist güçler şu anda Avrupa ve emperyalist Batıda iktidara yükselme sürecindedir.

Bu bağlamda, Filistin kefiyesi ve Filistin bayrağı ulusal sembollerden daha fazlası haline geldi; bir yandan İsrail faşizmine karşı mücadelenin, diğer yandan Avrupa ve dünyada yayılan faşizme karşı öncü mücadelenin evrensel simgeleri haline geldi. Protestolar ilk çıktığında, yetkililer bunları suç saydı. Kefiye takmak tutuklanmak, bayrağı dalgalandırmak ise anti-semitik olarak damgalanmak anlamına geliyordu. Bugün, Filistin bayrağı dünyanın her yerindeki her gösteride dalgalanıyor: sadece halkla dayanışma için değil, kendi ülkelerindeki faşizme karşı bir duruş olarak.

İsrail varlığı, emperyalist Batının organik bir uzantısıdır. Tarihsel olarak, bu Batı bir dizi soykırım savaşıyla oluşmuştur. Amerika Birleşik Devletleri nasıl kuruldu? Kuzey Amerika’da yerli halklar yaşıyordu. Avrupalılar gelip tam bir soykırım gerçekleştirdiler: “Amerika Birleşik Devletleri”ni kurmak için 25 milyondan fazla insan katledildi. Her zaman bu isimle anılmadı; eskiden Kuzey Amerika idi. Onu Avrupalıların kurduğu “Amerika Birleşik Devletleri”ne dönüştürmek için 25 milyon yerli insanın hayatı söndürüldü.

Aynı süreç Orta ve Güney Amerika’yı, yani “Latin” Amerika’yı yarattı. Peki bu “Latinlik” nereden geldi? Ne Mayalar, ne İnkalar, ne de Quechualar Latin’dir. Sermaye’nin onları “Latin Amerikalılar”a dönüştürebilmesi için milyonlarca insan katledildi. Avustralya da dünyadaki en eski halkların vatanıydı; Avustralya “Avustralya” olabilsin diye onlar da katledildi. Böylece, bir dizi soykırım savaşı, emperyalist Batının kurulduğu tarihsel süreç. İsrail, bu Batının en son tezahürü, onun organik uzantısı.

Filistin halkı tarihsel olarak bu soykırım sürecine direnmiştir. Bu süreç Gazze’de başlamadı. 19. yüzyılın sonlarında başladı ve 1948 sadece bu sürecin dönüm noktalarından biriydi. 1948’de Filistinlilerin sayısı bir milyondan azdı. Bugün ise 14 milyonu aşıyor. Bugün tarihi Filistin topraklarında, 7,2 milyon İsrailli yerleşimciye karşılık yaklaşık 7,32 milyon Filistinli bulunmaktadır. Her açıdan bakıldığında, bu soykırım tam bir başarısızlık olmuştur. Bu, varlığın şu anda içinde bulunduğu krizdir. 7 Ekim, bu varlığa şunu söylemek için geldi: “Sınırına ulaştın. Bu senin son faslın.” Bugün Lübnan ve Gazze’de gördüğümüz “zorbalık”, bu son faslın damgası. İsrail artık Batı kitlelerinin gözünde “demokrasinin vahası” veya “insani” bir öncü olarak görünemez. Artık barbarlığın nihai sembolü. Meşruiyet kaynağı olarak bu imaj olmadan, bu varlık başarısızlığa mahkum. Bir süreliğine ona ek silahlar sağlayabilirler, fakat bu tarihsel denklemleri temelden değiştirmeyecek. Bu gezegenin geleceğini insanlar belirler. Filistin halkı, ilkel silahlarıyla dünyanın en gelişmiş silahlarından daha güçlü olduğunu kanıtladı. Tüm Arap Maşrıkı adına soykırıma direndiler. Batının inşa ettiği yerleşimci savaşı sadece Filistin’i değil, “Büyük İsrail” olarak adlandırdıkları tüm bölgeyi hedef aldı. Fakat Maşrık’ın öncüsü olan Filistin halkı, çocuklarının bedenleriyle bedelini ödedi ve kazandı. Kitleler şimdi onlara şöyle diyor: “Başardınız ve biz sizinleyiz.” Ve Filistin’in yanında sadece yerli halk olarak değil, kendi topraklarına sızan faşizme karşı acil mücadelenin kritik bir başlangıç noktası olarak duruyorlar. 7 Ekim’in hakiki etkileri bunlar.

S: Lübnan’daki Filistinli mültecilerin ve kampların koşulları hakkında bilgi verebilir misiniz? Genel olarak Lübnan’ın mevcut durumu hakkında ne düşünüyorsunuz?

C: Lübnan’daki Filistinliler, Lübnan’ın tarihi Arap kimliğinin organik bir parçası. Lübnan’da, uzun ve ortak bir mücadele tarihi paylaşıyoruz. On yıllardır Filistinlilerin ve Lübnanlıların kanlarının dökülmesi, militan kimliğimizin temelini oluşturuyor. Benim neslimin devrimci karakteri, Filistin devrimi ve direniş hareketinin etkileriyle şekillendi. Lübnanlı ve Filistinli direniş partilerimiz arasında derin ve tarihi bir sinerji var.

Kamplarda gördüğüm gerçeklik, Filistin’in Arap devriminin tarihsel katalizörü olmaya devam ettiğini doğruluyor. Size söylediğim gibi, ben Filistinli, Lübnanlı ve Arabım, ama her şeyden önce komünistim. Bu nedenle, tüm bu hareketleri, toplam sömürü sisteminin ortadan kaldırılması perspektifinden değerlendiriyorum. Filistin’in kurtuluşu tarihsel ve stratejik bir değere sahip: Arap devrim sürecinin tarihsel kaldıracıdır. İkisini birbirinden ayıramazsınız.

Antropolojik açıdan bakıldığında, kamp, Filistin kimliğinin en samimi şekilde şekillendiği yer. Bir anlamda, tüm Filistin bir dizi mülteci kampından ibaret. Gazze’de gördüğünüz şey de bir dizi kamp. Bunu anlamak için, bu barınaklardan birinde kısa bir süre yaşamak ve günlük yaşamın nasıl sürdüğünü görmek ve deneyimlemek yeterli. Bu yaşamın 1948’den beri, hatta ondan önce de sürdüğünü fark ettiğinizde, emperyalist-siyonist-gerici güçlerin kampları yok etmeye kararlı olmalarının nedenini anlamaya başlayabilirsiniz: kampı yok etmek, Filistin kimliğini yok etmeye çalışmak demektir.

Yine de kamp, militanlık ve devrimin yıkılmaz kalesi olmaya devam ediyor. Burada bir kampı yok edebilirler, ama Filistinliler başka bir yere taşınıp yeni bir kamp kuracaklar. Mülteci kampları “çölleşme” veya yoksulluk nedeniyle var değildir; kamplarımız var çünkü bir varlık bu insanların yaşadığı toprakları işgal etti. Filistin’de yıkılıp yeniden inşa edilmemiş bir kamp yok.

Lübnan’da kamp, ülkenin yoksulları için birincil sığınak haline gelmiştir. Artık sadece “Filistinli” değildir. Şatila gibi bir yerde, belki sadece %20’si Filistinlidir; geri kalanı Lübnan’ın mülksüzleri: Suriyeliler, Iraklılar ve Lübnanlılar. Burası, emperyalist ve siyonist stratejiyle doğrudan çelişmesinden doğan, nesnel devrim sürecinin odak noktası haline gelmiştir.

Tüm zorluklara rağmen dimdik duran insanlar gördüm. Bizler dünyadaki diğer insanlar gibiyiz; boynuzlarımız ya da kanatlarımız yok. Uzlaşma ve teslimiyete eğilimli toplumsal sınıflarımız var. Ama büyük çoğunluğumuz, kitlelerimiz, Arap rejimleri ve orduları sadece seyirci kalırken, İsrailli askerlerin ağladığını görünce sevinçten çılgına döndü. Bu kitleler, bu devrimci anın taleplerini karşılayacak bir liderlik arıyor. Mevcut liderler bu görevin üstesinden gelemeyebilir, ama sonunda kitleler kendi etkili liderliklerini oluşturacak ve tüm Arap dünyasını dönüştürecek devrimci kıvılcım olacaklar.

Mevcut duruma gelince, Lübnan, Arap ulusunda devrimci bir irade ve “regüle edilmemiş” bir tüfek bulunan tek yer. Sonuç olarak, muazzam bir baskı ile karşı karşıya kalacağız. Tüm emperyalist sistem, İsrail ile bağlantılı güçler ve özellikle Arap gericileri, teslim olmamızı sağlamak için biriktirdikleri tüm nefreti ve gerici kinlerini üzerimize dökecekler. Fakat halkımız teslim olmayacak.

Bu tüfeği koruyacağız. Mısır, Ürdün ve Körfez himayesindeki ülkelerde kitleleri boğan rejimleri patlatan kıvılcım biz olacağız. Lübnan’da bulduğum şey buydu: yaşayan bir devrimci güç. Bir militan için beklenen sıcaklıkla karşılandım ve bunun için minnettarım. Gördüklerimle barışığım: kitleler arasında sonsuz fedakârlığa hazırlık.

Halkımız, kitlelerin sumud kapasitesinin tüm hesaplamaları aştığını kanıtladı. İşgale karşı direniş söz konusu olduğunda, Arap kitlelerimiz, özellikle Filistin ve Lübnan’da, en yüksek bilinç düzeyinde. Filistin halkının tarihsel olarak siyonist yerleşimlerle yüzleşme yükünü taşıdığı gibi, onlar da bu baskıya dayanarak tarihsel rollerini yerine getirecekler. Bu yükü büyük ölçüde tek başlarına taşıdılar. Şimdi, Filistinli ve Lübnanlı kitleler bu aşamanın yükünü taşımalı, böylece Arap kitleleri sonunda ayaklanabilir ve küresel Sermaye hareketiyle organik olarak bağlantılı çıkarları olan zorbalardan kurtulabiliriz.

S: Sosyo-iktisadi durum her zamankinden daha kötü, fakat mücadelenin kesinlikle barışçıl kalması gerektiğini savunan sesler duyuyoruz. Sizin görüşünüz nedir?

C: Küresel düzeyde şunu belirtmeliyiz: durum değişken ve patlamaya hazır. Sermaye hareketi ve kapitalist sistem, muhtelif burjuvazileri birbirleriyle şiddetli çelişkilere sürükleyen, çaresiz bir yapısal krizin içinde sıkışıp kalmış durumda. Bir asırdan kısa bir sürede üçüncü kez, kapitalist krizin doğrudan bir sonucu olarak Üçüncü Dünya Savaşının eşiğindeyiz. Bu herkes için açık.

Ne bekleyebiliriz? Kitleler giderek daha fazla faşizmle karşı karşıya kalacaklar. Kapitalist sistem bir dönüşüm geçiriyor ve bir zamanlar “temsili demokrasi” olarak adlandırdığı şeyi terk ediyor. Bugün, faşistlerin Arjantin ve İtalya’da iktidarı ele geçirdiğini ve Fransa, Almanya ve Amerika Birleşik Devletleri’nde iktidarın kapısında durduğunu görüyoruz. Tüm bu süreç, kitlelerin büyük ölçüde yoksullaşmasına yol açıyor ve bu yoksullaşma daha da derinleşecek.

Acil soru şudur: Faşizmle yüzleşmek için gerekli güçleri başarılı bir şekilde bir araya getirmek için devrimci öncü güçler nasıl oluşturulacak? Bu soruyu cevaplamaya başlamak için, bugün işçi sınıfının bileşiminin 20. yüzyıldakinden farklı olduğunu kabul etmeliyiz. “Mülksüz” sınıf, bugün gezegenin nüfusunun çoğunluğunu oluşturuyor. Bu halk gücü, Arjantin’den Peru’ya ve Fransa’ya kadar faşizmle mücadele edebilecek bir siyasi program çerçevesinde kendini nasıl örgütleyecek?

Devrimci güçlerin –devrimci değişimde maddi çıkarı olanların– toplumsal bileşiminin, mülksüzler, geleneksel işçi sınıfı ve diğerlerinden oluştuğunu savunuyoruz. Bu “halk bloğu” günlük pratiklerle inşa edilir. Çağımızın tarihsel, iktisadi, toplumsal, siyasi ve kültürel çelişkileri içinde şekillenir.

Birlikte, sadece birlikte kazanabiliriz. Birlikte, sadece birlikte ilerleyebiliriz. Her yerde, birlikte zafer kazanırız: Arjantin’de olduğu gibi Beyrut’ta da. Ortak noktalarımızı bulmalı ve kolektif bir devrimci kimlik inşa etmek için hareketimizi güçlendirmeliyiz. Bugün Venezuela ile dayanışma, Filistin, Kanak halkı veya Karayipler halkı ile dayanışma ile aynı. Bu dayanışma, barbarlıktan başka bir şeye yol açmayan küresel Sermaye ile yüzleşmesinde halk bloğunun tarihsel karakterini oluşturan şeydir.

Barbarlık, Sermaye’nin sunabileceği tek şey. Başka hiçbir şeyi yok. Bu barbarlığı Gazze ve Batı Şeria’da görüyoruz; Arjantin’de görüyoruz; açlık çekenlerin gecekondularında görüyoruz; Afrika ve Güneydoğu Asya’da görüyoruz. Ortak hedefler doğrultusunda kolektif olarak çalışmayı başardığımız ölçüde, bu tarihsel halk bloğunun kimliğini oluşturmaya katkıda bulunuruz. Devrimci değişimden çıkarı olan güç bu ve bu güç, mücadelenin dışında değil, içinde oluşur.

Mücadele süreci boyunca, uzlaşmacı burjuva güçler elenecek. Kitleler kendi çıkarlarını anlayacak. Dünyayı değiştirecek olanlar onlar.

Devrimci militanların rolü, bu halk bloğunu şu ilkeye göre harekete geçirmeyi başarmak: Birlikte, sadece birlikte kazanırız.

Birlikte kazanmak istiyorsak, birlikte mücadele etmeliyiz ve devrimci bilincimiz birlikte oluşmalı. Halk bloğunun bilinçli bir güç olarak var olması, onun acil ve tarihsel çıkarlarını kavramasının ve böylece tarihin hareketini anlamasının önünü açar. Gerçek kurtuluş bu: O, bu sürecin içinde bulunur, dışında değil.

S: Son olarak, Latin Amerika’daki yoldaşlara bir mesaj göndermek istiyoruz.

C: Latin Amerikalı militanlara mesajımız açık: aynı savaşı veriyoruz.

Emperyalizmin en büyük korkusu, anti-emperyalist mücadelenin soyut bir slogan olmaktan çıkıp, kitleler tarafından benimsenen somut, meşru bir gerçeklik haline gelmesi.

Birlikte, sadece birlikte, üstesinden gelebiliriz. Tek başımıza kazanamayız; parçalanmış haldeyken hepimiz yeniliriz. Latin Amerika kitleleri Filistin bayrağı altında harekete geçtiğinde, bunu faşizme karşı küresel mücadelenin bir parçası olarak yaparlar. Bu, Filistinli tutuklular ve her devrimci savaşçı ile dayanışmanın en etkili şekli. Bu ilke sadece bir slogan değil, bir gereklilik. Arjantin, Filistin ve Mısır kitleleri, sermayenin barbarlığına karşı ortak çıkarları paylaşıyor. Arjantin’in işçi sınıfı faşizme karşı harekete geçtiğinde, aynı zamanda Filistin’i de savunuyor. Oradaki her zafer, buradaki bir zafer; gezegende emperyalizme karşı kazanılan her zafer, hepimiz için bir zafer. Dünyanın herhangi bir yerinde atılan her adım, küresel devrimci gücü güçlendirir. Arjantin halkı mücadelesinde ilerlediğinde, bu ilerleme bizim ilerlememiz. Aynı şekilde, Filistin’in her zaferi, Arjantin, Peru ve ötesindeki halklar için bir zafer.

Devrimci liderlik, mücadelelerimizin koordinasyona ihtiyaç duyduğunu anlamalıdır. Sermaye’nin küresel ölçekte yaptığı gibi birbirimizle ilişki kurmayı öğrenmeliyiz, fakat onun iç çelişkilerini kopyalamadan. Birlikte, sadece birlikte, üstesinden gelebiliriz. Bu, bugün ve sonsuza kadar sloganımız olmalı. Devrimci değişime tarihsel bir ilgi duyan küresel bir hareketi bu şekilde inşa ederiz. Bu dayanışma sayesinde devrimci bir enternasyonal oluşturulur. Venezuela’yı, Arjantin’i veya herhangi bir ezilen halkı savunmak… mücadele aynı. Küba, Rusya veya başka bir yerde kazanılan her zafer, kolektif bir zafer.

Devrimci liderler, önceliklerini belirlerken bunu göz önünde bulundurmalı. Düşmanımız küresel Sermaye; müttefiklerimiz ise kitleler. Hareketin kimliği, bu koordinasyon sayesinde doğar. Mücadelenin başarısı, liderliğinin kalitesini yansıtır: reformist veya gerici liderler galip geldiğinde, bu tüm halklar için bir yenilgi demek. Fakat Filistin’de devrimci liderlik güçlendiğinde, bu Arjantin için de bir zafer demek.

Bu etkileşim, kapitalist sistemi yıkabilecek küresel bir güç oluşturmamızı sağlar. Bu, soyut konuşmalarla değil, günlük birlik pratiği ile başarılabilir. Filistin’de ve her yerde düşmanla yüzleşmek bizim görevimiz.

Bu röportaj ilk olarak Masar Badil’de yayınlanmış ve Youmna Mroue tarafından Arapçadan çevrilmiştir.

Kaynak: Erman Çete / Harici


]]>
Filistin kırsalı haritadan siliniyor https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/33653/filistin-kirsali-haritadan-siliniyor/ Mon, 19 Jan 2026 06:39:03 +0000 https://yenidunya.org/?p=33653 İsrail ordusunun desteğini alan yerleşimci saldırıları sonucu Batı Şeria’da onlarca Filistinli köy yok edilirken, binlerce kişi yerinden edildi.

YDH- Mondoweiss’ta yayımlanan bir makalede, 2025 yılının, İsrail ordusunun desteğini alan İsrailli yerleşimciler tarafından Filistinli kırsal toplulukların “emsalsiz” biçimde yerinden edilmesine sahne olduğu belirtildi.

Makalede, Batı Şeria’da en az 13 Filistinli kırsal topluluğun haritadan “tamamen” silindiği, bunun en az 190 aileyi ve 1.090 kişiyi etkilediği bildirildi.

Yerleşimci saldırıları dalgasının 2026 yılına da taşındığı; geçen hafta Eriha yakınlarındaki Ras Ayn el-Auca topluluğunun yerinden edilmesinin bunun son örneği olduğu aktarıldı.

“İkinci Nakba” olarak görülen sessiz sürgün

Makalede, İsrailli yerleşimcilerin Filistin kırsalına yönelik şiddetinde 7 Ekim 2023’ten sonra “dramatik bir tırmanış” yaşandığı ifade edildi. Bu durumun, özellikle Ürdün Vadisi’ndeki, Batı Şeria’nın doğu yamaçlarındaki ve Güney el-Halil Tepeleri’ndeki Bedevi topluluklar açısından “yıkıcı sonuçlar” doğurduğu belirtildi. Bu bölgelerde yaşayan Filistinlilerin, sessiz biçimde yerlerinden edilmelerini “ikinci Nakba” olarak gördükleri aktarıldı. Filistinlilerin, bu süreci İsrail’in Gazze’de yürüttüğü soykırımın bir uzantısı olarak değerlendirdikleri kaydedildi.

Geçen hafta, Filistin Yönetimi’ne bağlı Duvar ve Yerleşim Direnişi Komisyonu Başkanı Muayyed Şaban’ın, 2025 yılına ilişkin bulguları bir basın toplantısında açıkladığı aktarıldı.

Rapora göre, Ocak–Aralık 2025 arasında İsrailli yerleşimciler Filistinlilere karşı 892 saldırı gerçekleştirdi; Batı Şeria’da 14 Filistinli hayatını kaybetti.

Yerleşimci saldırılarının 434 yangına yol açtığı; bunların 127’sinin tarım arazilerini, 307’sinin ise diğer Filistin mülklerini etkilediği bildirildi. Saldırıların Ramallah, Nablus, el-Halil ve Tulkerim çevresinde yoğunlaştığı ifade edildi.

Raporda ayrıca, 2025’te 35.273 ağacın yok edildiği veya zehirlendiği, bunların 26 bin 988’inin zeytin ağacı olduğu belirtildi. Bu tahribatın özellikle Selfit, Nablus, Ramallah, Beytüllahim ve el-Halil bölgelerinde yaşandığı aktarıldı.

Aynı yıl İsrail ordusunun yürüttüğü yıkımlar kapsamında 1.400 Filistin yapısının yerle bir edildiği; bunlar arasında 304 içinde yaşanılan ev, 74 boş ev, 4.900 tarımsal yapı ve 270 geçim kaynağına yönelik yapı bulunduğu bildirildi. Yıkımların Ramallah, Nablus, Tubas, el-Halil ve Kudüs’te yoğunlaştığı kaydedildi.

“İlhak politikasının bir kolu”

Makalede, Şaban’ın bir yıl önce Mondoweiss’a yaptığı açıklamada, yerleşimci şiddetini “İsrail’in ilhak politikasının bir kolu” olarak tanımladığı hatırlatıldı.

Şaban’ın, komisyonun bu politikalara karşı sahada insani bir varlık oluşturma stratejisi izlediğini, özellikle yerel topluluklardan gönüllülerin seferber edilmesine odaklandığını söylediği aktarıldı.

Komisyonun, 2024 zeytin hasadı sezonunda yerleşimci şiddetiyle tehdit edilen köylerin yaklaşık yüzde 60’ında, Filistinli çiftçilerin topraklarına erişimini desteklemek amacıyla gönüllülerin görev aldığını belirttiği bildirildi. Ancak makalede, Batı Şeria kırsalındaki koşulların o tarihten bu yana “ciddi biçimde kötüleştiği” ifade edildi.

Filistin Yönetimi Tarım Bakanlığı ve diğer Filistinli araştırma merkezlerinin tahminlerine göre, geçen ekim ayında zeytin hasadının rekor düzeyde düşük kaldığı; yalnızca 7.000 ton zeytinyağı üretildiği, oysa bir önceki yıl bu miktarın 27.000 ton olduğu aktarıldı.

2025’teki düşük üretimin, 7 Ekim olaylarının hasat döneminin zirvesine denk geldiği ve hemen ardından yerleşimci şiddetinin sert biçimde arttığı 2023 yılına yakın seviyelerde olduğu belirtildi.

Bugün uluslararası ilginin Gazze, İran ve Lübnan’a yoğunlaştığı bir dönemde, İsrail’in Batı Şeria’da “fiili ilhak” stratejisini tırmandırmayı sürdürdüğü; Filistin topraklarının “azami ölçüde” hedef alındığı, Filistin nüfus yoğunluklarının ise izole edildiği ifade edildi.

Filistinli toplulukların yerinden edilmesinin, yerleşim inşaatlarının hızla genişletilmesi ve daha önce İsrail yasalarına göre yasa dışı olan karakolların yasallaştırılmasıyla eş zamanlı ilerlediği kaydedildi.

Çarşamba günü İsrail hükümetinin, Filistin toprakları üzerine inşa edilmiş beş yeni yerleşim karakolunu yasallaştırdığını açıkladığı bildirildi. Geçen yıl ise İsrail’in, onlarca yılın en büyük yerleşim genişleme planlarından biri olarak 22 yeni yerleşim için inşaat izinleri verdiği hatırlatıldı.

Kırsal yaşamın çöküşü

Makalede, bu şiddet ve sömürgeleştirmenin Filistinlilerin günlük yaşamında derin yaralar açtığı belirtildi. Kırsal alanlarda toplumsal dokunun bozulduğu; Bedevi ailelerin hayvancılıkla geçimlerini sürdüremediği, otlaklara erişimi kaybettiği ve köylerin ile kasabaların eteklerinde hayatta kalabilmek için sürülerinin bir kısmını satmak zorunda kaldığı aktarıldı. Bu bölgelerin de 7 Ekim’den bu yana toprak kaybına uğradığı ifade edildi.

Muarracat topluluğundan Filistinli Bedevi Yusuf Halayfe, Ekim 2023’te İsrailli yerleşimciler tarafından topraklarından sürüldükten sonra ailesiyle birlikte Ramallah yakınlarındaki Rammun köyünün kıyısında yaşadığını Mondoweiss’a anlattı.

Halayfe, “Hayvanlarımızı nesiller boyunca yaptığımız gibi besleyip geçimimizi sağlayabildiğimiz meralarımızı kaybettik” dedi. Yerlerinden edildikten sonra, sığındıkları dar alanın tüm sürüler için yeterli olmaması nedeniyle hayvanlarının büyük bölümünü satmak zorunda kaldıklarını belirtti.

Halayfe, “Buraya taşındıktan sonra bile, daha güvende olduğumuzu düşündüğümüz yerde İsrailli yerleşimciler bize saldırmaya devam etti.” dedi ve “Gözlerimizin önünde koyunlarımızı çaldılar; geriye çok az sermaye bıraktılar.” ifadelerini kullandı.

Elinde kalan az sayıdaki hayvanı köye daha da yaklaştırmak zorunda kaldığını söyleyen Halayfe, bunun yerel köylülerle sürtüşmelere yol açtığını; küçük sürüsünün özel arazilere girerek bazı zeytin ağaçlarına zarar verdiğini aktardı.

Zeytinliklerin yok edilmesi

Ramallah’ın kuzeydoğusundaki Muğayyir köyünde, İsrailli yerleşimci şiddetinin hasat mevsiminde köyün doğu ovasını sahiplerine kapattığı belirtildi. Ardından geçen yılın ağustos ayında İsrail ordusunun, Muğayyirli bir gencin İsrail güçlerine taş attığı iddiasıyla köyü toplu cezalandırmaya tabi tuttuğu aktarıldı. Bu kapsamda ovadaki 8.000 ila 10.000 zeytin ağacının sökülüp yok edildiği, köyün zeytin üretiminin fiilen sona erdirildiği bildirildi.

Muğayyirli çiftçi Feyz Ebu Aliye, Mondoweiss’a yaptığı açıklamada, binlerce zeytin ağacının buldozerlerle yok edilmesiyle ailelerin çiftçi olarak yaşamlarının altüst olduğunu söyledi. “Ailem 450 zeytin ağacını kaybetti, geriye sadece üç ağaç kaldı; ikisi avlumda” diyen Ebu Aliye, yılda 95–100 teneke (yaklaşık 16 kilogramlık) zeytinyağı ürettiklerini; bunun önemli bir kısmını satarak yaklaşık 16.000 şekel gelir elde ettiklerini anlattı.

Geçen yıl ekim ayındaki hasatta ise yalnızca iki teneke zeytinyağı çıkarabildiğini belirten Ebu Aliye, “Kardeşlerimin her bir hanesine tüketim için 5 kilodan az düştü, satacak hiçbir şey kalmadı. Nesiller boyu üretici olduktan sonra şimdi zeytinyağı satın almak zorunda kaldık.” dedi.

Tam zamanlı çiftçi olan Ebu Aliye, zeytinliklerin bakımının geçiminin temelini oluşturduğunu; bu gelir kaynağını kaybettikten sonra başkalarının yanında çalışmak zorunda kaldığını ifade etti. Köydeki pek çok çiftçinin benzer koşullarla karşı karşıya olduğunu; ailelerini geçindirmekte ve köyde kalmakta zorlandıklarını söyledi. Hayatlarını tanımlayan pek çok şey yok olduğu için, insanların artık geleceği planlamak yerine yalnızca bulundukları yerde kalmaya odaklandığını belirtti.

Ebu Aliye, sözlerini “Köyde hayatlarımızı ve ailelerimizi ayakta tutmaya çalışıyoruz. Her şeyimizi kaybetmiş olsak da yalnızca direnmeye odaklandık.” ifadeleriyle tamamladı.

]]>
Google ve Amazon’un İsrail’le yaptığı gizli anlaşma ifşa oldu https://yenidunya.org/teknopolitik/33262/google-ve-amazonun-israille-yaptigi-gizli-anlasma-ifsa-oldu/ Thu, 30 Oct 2025 12:08:37 +0000 https://yenidunya.org/?p=33262 Google ve Amazon’un İsrail ile imzaladığı 1,2 milyar dolarlık Nimbus Projesi’nin detayları ortaya çıktı. Ortak bir araştırmayla sızdırılan belgelere göre, teknoloji devleri kendi hizmet şartları ihlal edilse bile İsrail’in kullanımına kısıtlama getiremeyecek ve yabancı mahkemelerin veri taleplerini gizli bir kodla İsrail’e bildirmek zorunda kalacak.

YDH’de yer alan habere göre, Amerikalı teknoloji tekelleri Google ve Amazon, 2021 yılında İsrail hükümetiyle gelişmiş bulut bilişim ve yapay zeka hizmetleri sağlamak üzere 1,2 milyar dolarlık bir sözleşme imzaladı.
“Nimbus Projesi” olarak bilinen bu kazançlı anlaşmanın detayları şimdiye kadar gizli tutuluyordu. Ancak bu hizmetlerin, İsrail’in Gazze Şeridi’ne yönelik iki yıllık saldırıları esnasında kullanıldığı biliniyordu.
+972 Magazine, Local Call ve The Guardian tarafından yürütülen ortak araştırma, Google ve Amazon’un, İsrail’in anlaşmaya eklediği son derece alışılmadık “kontrollere” boyun eğdiğini ortaya koydu.
İsrail’in bu adımı, teknolojinin işgal altındaki Batı Şeria ve Gazze’de kullanımına yönelik muhtemel hukuki itirazları öngörerek attığı belirtiliyor.
The Guardian tarafından elde edilen ve İsrail Maliye Bakanlığına ait sızdırılmış belgeler, sözleşmenin nihai halini de içeriyor. Bu belgeler ve müzakerelere aşina kaynaklar, İsrail’in anlaşma kapsamında teknoloji devlerine iki katı talep dayattığını gösteriyor.
İlk talep, Google ve Amazon’un, kendi hizmet şartlarını ihlal etse dahi İsrail’in ürünlerini nasıl kullandığına kısıtlama getirmesini yasaklıyor.
İkinci talep ise şirketleri, yabancı bir mahkemenin İsrail’in bulut platformlarında saklanan verilerini talep etmesi durumunda, yasal yükümlülüklerini atlatarak İsrail’i gizlice bilgilendirmeye mecbur kılıyor.

‘Göz kırpma mekanizması’ ile gizli uyarı
Başlangıçta yedi yıl sürecek ve uzatma ihtimali bulunan Nimbus Projesi, İsrail’in hükümet kurumlarına, güvenlik servislerine ve askeri birimlerine ait büyük miktarda veriyi Amazon Web Services ve Google Cloud Platform sunucularına aktarmasını sağlamak üzere tasarlandı.
Ancak sözleşmeyi hazırlayan İsrailli yetkililer, 7 Ekim’den iki yıl önce dahi, teknolojinin işgal altındaki topraklarda kullanılmasıyla ilgili olarak Google ve Amazon aleyhine açılabilecek davaları öngörmüştü.
Yetkilileri özellikle endişelendiren senaryolardan biri, şirketlerin faaliyet gösterdikleri ülkelerden birindeki bir mahkeme tarafından, bir soruşturmaya yardımcı olmak amacıyla İsrail’in verilerini polise, savcılara veya güvenlik kurumlarına teslim etmeye zorlanmasıydı. Bu, özellikle İsrail’in bu ürünleri Filistinlilere yönelik insan hakları ihlalleriyle ilişkilendirilmesi halinde gündeme gelebilirdi.
ABD’de 2018’de çıkarılan CLOUD Yasası, Amerikan kolluk kuvvetlerinin, yurt dışındaki sunucularda saklansa bile ABD merkezli bulut sağlayıcılarını veri teslim etmeye zorlamasına olanak tanıyor.
Avrupa Birliği’nde ise durum tespiti yasaları, şirketlerin küresel tedarik zincirlerindeki insan hakları ihlallerini tespit edip ele almasını gerektiriyor ve bu yükümlülükler yerine getirilmezse mahkemeler müdahale edebiliyor.
Veri teslim emri alan şirketlerin, talebin ayrıntılarını ilgili müşteriye açıklaması genellikle mahkeme veya kolluk kuvvetleri tarafından engelleniyor.
Belgeler, İsrailli yetkililerin bu zafiyeti gidermek için sözleşmeye özel bir madde eklettiğini ortaya koyuyor. Bu maddeye göre, şirketler İsrail’in verilerini teslim etmeye zorlanır ve bu durumu açıklamaları yasaklanırsa, İsrail’i gizlice uyarmak zorunda kalacak.
The Guardian’ın haberine göre bu sinyal, gizli bir kod aracılığıyla veriliyor. “Göz kırpma mekanizması” olarak bilinen ancak sözleşmede “özel tazminat” olarak anılan bu düzenleme uyarınca, şirketler İsrail hükümetine ilgili ülkenin uluslararası telefon kodunu ve ardından sıfırları içeren dört haneli İsrail şekeli cinsinden ödemeler yapmakla yükümlü.
Örneğin, Google veya Amazon, ABD makamlarıyla (+1 telefon kodu) veri paylaşmaya zorlanır ve bir ABD mahkemesi tarafından bu eylemi açıklaması engellenirse, İsrail’e 1000 şekel transfer edecek.
Benzer bir talep İtalya’dan (+39 telefon kodu) gelirse, bu kez 3 bin 900 şekel gönderecek.
Sözleşmede, bu ödemelerin “bilginin transfer edilmesinden sonraki 24 saat içinde” yapılması gerektiği belirtiliyor.
Eğer Google veya Amazon, gizlilik emrinin şartlarının hangi ülkenin veri aldığını ima etmelerini dahi engellediği sonucuna varırsa, son bir çare olarak İsrail hükümetine 100 bin şekel (30 bin dolar) ödemek zorunda kalacak.

Hukukçular: Düzenleme yasanın ruhuna aykırı
The Guardian’a konuşan ve aralarında eski Amerikalı savcıların da bulunduğu hukuk uzmanları, bu düzenlemeyi son derece sıra dışı olarak nitelendirdi.
Uzmanlar, kodlanmış mesajların, şirketlerin ABD’deki bir mahkeme celbini gizli tutma yönündeki yasal yükümlülüklerini ihlal edebileceğini açıkladı.
Eski bir savcı, “Bu durum oldukça kurnazca görünüyor ve eğer ABD hükümeti ya da daha doğrusu bir mahkeme bunu anlarsa, pek de anlayışla karşılayacaklarını sanmıyorum” dedi.
Pek çok uzman ise bu mekanizmayı, yasanın lafzına uygun olsa da ruhuna aykırı “akıllıca” bir çözüm olarak tanımladı.
İsrailli yetkililerin de bu durumu kabul ettiği anlaşılıyor. Belgelere göre yetkililer, Google ve Amazon’un ABD kaynaklı bir emre nasıl yanıt vermesi gerektiğine dair taleplerinin ABD yasalarıyla “çatışabileceğini” ve şirketlerin “sözleşmeyi ihlal etmekle yasal yükümlülüklerini ihlal etmek arasında” bir seçim yapmak zorunda kalacağını not etti.
Konuya ilişkin açıklama yapan Amazon sözcüsü, “Müşteri verileriyle ilgili yasal ve bağlayıcı emirlere yanıt vermek için titiz bir küresel sürecimiz var. Yasal olarak bağlayıcı emirler konusundaki gizlilik yükümlülüklerimizi atlatmak için herhangi bir sürecimiz bulunmuyor” diye konuştu.
Bir Google sözcüsü ise “bir şekilde yasa dışı faaliyete karıştığımızı ima etmenin yanlış ve saçma olduğunu” belirtti.
Sözcü, “Bir ABD şirketi olarak ABD hükümetine veya başka bir ülkeye karşı yasal yükümlülüklerimizden kaçınacağımız fikri kategorik olarak yanlıştır” ifadelerini kullandı.
İsrail Maliye Bakanlığından bir sözcü de “Makalenin, İsrail’in şirketleri yasaları ihlal etmeye zorladığı yönündeki iması temelsizdir” açıklamasını yaptı.

‘Kabul edilebilir kullanım’ politikası baypas edildi
Sızdırılan belgelere ve iç tartışmalara aşina kaynaklara göre, İsrailli yetkililer ayrıca Google veya Amazon’un bulut hizmetlerine erişimin, yabancı bir mahkeme kararı veya şirketlerin çalışan ya da hissedar baskısına yanıt olarak tek taraflı bir kararla kısıtlanmasından veya tamamen kesilmesinden endişe duyuyordu.
Yetkililer, özellikle aktivistlerin ve insan hakları örgütlerinin, ürünlerinin insan hakları ihlalleriyle ilişkilendirilmesi durumunda, belirli Avrupa ülkelerindeki yasaları kullanarak şirketlere dava açmasından ve İsrail ile iş ilişkilerini sonlandırmaları için baskı yapmasından endişeleniyordu.
Geçen ay+972, Local Call ve The Guardian, İsrail’in Filistinliler tarafından yapılan çok sayıda telefon görüşmesini depolamak için Microsoft’un bulut platformunu kullanarak hizmet şartlarını ihlal ettiğini ortaya çıkarmıştı.
Bunun üzerine teknoloji devi, İsrail ordusunun bazı ürünlerine erişimini iptal etmişti.
Buna karşılık, sızdırılan belgeler Nimbus sözleşmesinin, şirket politikaları değişse veya İsrail’in teknoloji kullanımı hizmet şartlarını ihlal etse bile, Google ve Amazon’un İsrail’e benzer yaptırımlar uygulamasını özellikle yasakladığını belirtiyor.
Belgelere göre, böyle bir adım atılması yalnızca sözleşmenin ihlali nedeniyle yasal işlem başlatılmasına değil, aynı zamanda ağır mali cezalara da yol açacak.
İki şirketin bu koşulları kabul etme konusundaki istekliliğinin, Nimbus sözleşmesini Microsoft’a karşı kazanmalarının nedenlerinden biri olduğu bildiriliyor.
Nitekim istihbarat kaynakları The Guardian’a, Microsoft’un erişimi engellemesinin ardından İsrail’in gözetim verilerini Microsoft’un bulutundan Amazon’un platformuna taşımayı planladığını söyledi.
Google, ürünlerinin yalnızca “hizmet şartlarımıza ve kabul edilebilir kullanım politikamıza uymayı kabul eden” İsrail hükümeti bakanlıkları tarafından kullanıldığını defalarca iddia etmesine rağmen, İsrail’in teknolojisini nasıl kullanacağı üzerindeki kontrolünü büyük ölçüde devredeceğinin farkında görünüyordu.
The Intercept geçen yıl, Nimbus’un şirketin genel bulut bilişim hizmet şartları politikası yerine, Google ile İsrail arasında kararlaştırılan “ayarlanmış” bir dizi politika tarafından yönetildiğini bildirmişti.
Haber portalı, bir Google avukatının sızdırılan e-postasını kaynak göstererek, şirketin anlaşmayı kazanması halinde “hükümet lehine şartlarda müzakereye kapalı bir sözleşmeyi kabul etmesi gerekeceği” uyarısında bulunduğunu aktarmıştı.
Her iki teknoloji şirketinin de “kabul edilebilir kullanım” politikaları, bulut platformlarının başkalarının yasal haklarını ihlal etmek için kullanılmaması veya insanlara “ciddi zarar” veren faaliyetlerde bulunmak ya da bu tür faaliyetleri teşvik etmek için kullanılmaması gerektiğini belirtiyor.
Ancak sözleşmenin hazırlanmasına aşina bir kaynak, anlaşmanın Google ve Amazon’un bulut platformlarında depolanan veri türü üzerinde “hiçbir kısıtlama” olamayacağını açıkça ortaya koyduğunu söyledi.
İsrail Maliye Bakanlığının anlaşmaya ilişkin bir analizinde, Nimbus sözleşmesinin İsrail’e, İsrail yasalarını ihlal etmediği, telif haklarını çiğnemediği veya şirketlerin teknolojisini yeniden satmadığı sürece “herhangi bir hizmeti” istediği gibi kullanma izni verdiği belirtiliyor.
The Guardian’ın ulaştığı anlaşma şartlarına göre İsrail, “istedikleri herhangi bir içerik verisini buluta taşıma veya bulutta oluşturma hakkına sahip.”
Anlaşma imzalandıktan birkaç ay sonra dağıtılan bir hükümet notunda, bulut sağlayıcılarının kendi hizmet şartlarını sözleşme şartlarına “bağlı kılmayı” kabul etmelerinin, “İsrail hükümetinin hassasiyetlerini anladıklarını ve gerekliliklerimizi kabul etmeye istekli olduklarını” gösterdiği ifade edildi.

Çalışanlar ve yatırımcılardan eleştiriler artıyor
Google ve Amazon, Nimbus’un İsrail’in Gazze’ye yönelik yıkıcı saldırılarındaki rolü nedeniyle çalışanlarından ve yatırımcılarından artan eleştirilerle karşı karşıya.
Geçen yıl +972 ve Local Call tarafından ortaya çıkarılan açıklamalarda, İsrail ordusunun Bilgi İşlem ve Bilişim Sistemleri Merkezi biriminden bir komutan, teknoloji devlerinin yapay zeka ve bulut hizmetlerinin İsrail’e Şerit’te “çok önemli bir operasyonel etkinlik” kazandırdığını belirtmişti.
Çok sayıda İsrailli güvenlik kaynağı, ordunun Nimbus aracılığıyla kurulan altyapıyı, özellikle de Google ve Amazon’un İsrail’de inşa ettiği büyük veri merkezlerini yoğun bir şekilde kullandığını teyit etti.
Bir belgede, İsrailli yetkililerin, şirketlerin “belirli bir müşterinin kendilerine zarar verdiğine karar verip onlara hizmet satmayı bırakması” gibi bir durumdan kaçınmak için bu hükümleri anlaşmaya eklettiği belirtiliyor.
Sözleşme hazırlandığı sırada yetkililer, yurt dışında hukuki zorluklarla karşılaşma ihtimallerini zayıf görüyorlardı.
Fakat küresel kamuoyunun giderek İsrail aleyhine dönmesi ve uluslararası basın mensuplarının, gelişmiş dijital teknolojiyle yürütülen bir imha faaliyetinin bıraktığı yıkıma tanıklık etmek için Gazze’ye girme çabaları göz önüne alındığında, bu varsayım artık geçerli olmayabilir.
Bir sözcü, “Nimbus sözleşmesi, neye yönelik olduğu ve onu yöneten hizmet şartları ile kabul edilebilir kullanım politikası konusunda çok net olduk. Hiçbir şey değişmedi. Bu, aksini yanlış bir şekilde ima etmeye yönelik bir başka girişim gibi görünüyor” dedi.
Bir Amazon sözcüsü ise şirketin “müşterilerin gizliliğine saygı duyduğunu ve onların rızası olmadan ilişkilerini tartışmadıklarını veya iş yüklerine dair bir görünürlüklerinin olmadığını” söyledi.
İsrail Maliye Bakanlığından bir sözcü, her iki şirketin de “İsrail’in hayati çıkarlarını koruyan sıkı sözleşme yükümlülüklerine bağlı olduğunu” belirterek, “Bu anlaşmalar gizlidir ve makalenin iddialarını özel ticari şartları ifşa ederek meşrulaştırmayacağız” diye ekledi.

]]>
Londra’da on binler İran’la savaşa ‘hayır’ dedi https://yenidunya.org/dunya/32782/londrada-on-binler-iranla-savasa-hayir-dedi/ Sat, 21 Jun 2025 18:13:47 +0000 https://yenidunya.org/?p=32782 Londra’da on binlerce kişi, İngiltere’nin İsrail’in yanında İran’a karşı savaşa girmesini protesto etmek için bir yürüyüş düzenledi. Eski İskoçya Başbakanı Hamza Yusuf, İngiltere Başbakanı Keir Starmer’a seslenerek, “Siyasi çıkarın uğruna oğullarımızı ve kızlarımızı savaşa göndermeye cüret etme,” dedi.
İngiltere’nin başkenti Londra’da on binlerce kişi, ülkenin İsrail’in yanında İran’a karşı savaşa dahil olmasını protesto etmek amacıyla bir yürüyüş düzenledi.
Eyleme eski İşçi Partisi lideri Jeremy Corbyn, eski İskoçya Başbakanı Hamza Yusuf ve Avam Kamarası’nın bağımsız milletvekilleri Apsana Begum ile Zarah Sultana da katıldı.
Russell Meydanı’ndan başlayarak hükümet binalarının bulunduğu Whitehall Caddesi’ne kadar devam eden yürüyüşte konuşan Hamza Yusuf, 22 yıl önce Irak savaşına karşı yapılan büyük protestoyu hatırlattı.
Yusuf, göstericilere hitaben yaptığı konuşmada, “20 yıldan uzun bir süre önce yarım milyon insan, askerleri Irak’a göndermek üzere olan hükümete karşı Londra’da yürüdü. 22 yıl sonra yine burada toplandık, çünkü savaş çığırtkanları bu kez İran’dan gelecek kaçınılmaz bir saldırı yalanını bize satmaya çalışıyor,” ifadelerini kullandı.

‘Siyasi çıkarın için savaşa girme’
Yusuf, mevcut durumu Saddam Hüseyin’in kitle imha silahlarına sahip olduğu yönündeki iddialara benzeterek, İngiltere Başbakanı Keir Starmer’a şu sözlerle seslendi:
“Bu, Saddam Hüseyin’in sahip olduğu iddia edilen kitle imha silahları yalanına benziyor. İngiltere Başbakanı Keir Starmer’a sesleniyoruz: Siyasi çıkarın uğruna bizim adımıza oğullarımızı ve kızlarımızı savaşa göndermeye cüret etme.”
Yürüyüş boyunca protestocular, “İran’la savaşa hayır”, “Gazze’den elinizi çekin”, “İsrail’e boykot” ve “İsrail’i silahlandırmayı durdurun” gibi sloganlar içeren pankartlar taşıdı.
Bazı eylemcilerin, üzerinde “Tarihin doğru tarafını seç” yazılı İran’ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney’in portresini taşıdığı görüldü.
Göstericiler arasında, “Holokost esirlerinin torunları Gazze’deki soykırıma karşı” yazılı bir pankart açan Londra’daki Yahudi cemaati üyeleri de dikkat çekti.

‘İsrail’in saldırganlığı yayılıyor’
Eyleme katılan milletvekili Apsana Begum, İsrail’in İran’a yönelik askeri eylemlerinin Gazze’deki durumu unutturmaması gerektiğini vurguladı.
Begum, “İsrail ordusunun bombardımanları nedeniyle Gazze’de çocuklar ölmeye devam ediyor,” diyerek İngiltere hükümetini İsrail’e askeri ürün tedarikine derhal ambargo koymaya ve İsrailli yetkililere yaptırım uygulamaya çağırdı.
Begum, “İsrail’in saldırganlığı Filistin ve Lübnan’dan Suriye ve İran’a kadar genişliyor,” dedi.
Protestocuların birçoğu Filistin, İran ve Lübnan bayrakları taşıdı.
Yürüyüşün organizatörleri arasında Filistin ile Dayanışma Kampanyası, Stop the War koalisyonu, el-Aksa’nın Dostları adlı sivil toplum kuruluşu, Nükleer Silahsızlanma Kampanyası ve Britanya’daki Filistin Forumu gibi hareketler yer aldı.

Kaynak: YDH

]]>
Suriye’de ve Türkiye’de neler oluyor? https://yenidunya.org/yazarlar/selim-dikel/32679/suriyede-ve-turkiyede-neler-oluyor/ Sun, 18 May 2025 16:20:06 +0000 https://yenidunya.org/?p=32679 Soğuk savaş döneminden günümüze kadar dünyanın bir çok yerinde ‘Amerikan çıkarları uğruna’ çıkardığı savaşlarda ve gerçekleştirdiği askeri darbelerde milyonlarca masum insanın ölümüne neden olan Amerika Birleşik Devletleri yönetimi; siyonist İsrail rejiminin Filistin halkına yönelik uyguladığı soykırımı desteklerken; Ortadoğu’ya “barış, demokrasi, özgürlük ve insan hakları” vaadinde bulunuyor.

ABD, Suriye’den önce, Irak ve Libya’yı ‘kitlesel imha silahlarını yok etmek’ ve ‘özgürleştirmek’ yalanıyla işgal ediyor. Saddam Hüseyin ve Muammer Kaddafi’yi öldürerek bu iki ülkeyi istikrarsızlaştırıyor.

Daha sonra, Suriye’de birdenbire IŞİD adında bir örgüt ortaya çıkarak katliamlara başlıyor.

Bunun üzerine, “IŞİD terörüne karşı mücadele etmek ve Suriye Kürtlerini korumak” gerekçesiyle Amerika bu defa Suriye’yi işgal ediyor.

Amerika nerede, Ortadoğu nerede; Amerika’nın Suriye’de ne işi var?

ABD Başkanı Trump’ın ifadesiyle, “Ortadoğu’daki Amerikan çıkarları için 20 yılda 7 trilyon dolar harcayan” Amerika, Suriye toprakları üzerinde çok sayıda askeri üsler inşa ediyor. Suriye’nin petrolünü ve tahılını çalıyor.

Pentagon ve Centcom generalleri Amerika ile Suriye arasında mekik dokuyor. Biri gidiyor, diğeri geliyor.

Amerikan generalleri, “IŞİD’e karşı mücadelede müttefikimiz ve kara gücümüz” diye tanımladıkları YPG ile işbirliği yapıyor.

Pentagon bütçesinden milyonlarca dolar bütçe tahsis ediliyor. Hava savunma sistemleri dahil binlerce TIR dolusu silah yardımı yapılıyor.

“Eğit-Donat” projesi kapsamında YPG militanlarına, Amerikan Merkez Komutanlığı ve CIA gözetiminde askeri eğitim veriliyor.

ABD Özel Kuvvetler Komutanı Orgeneral Raymond Thomas; “Türkiye’nin, PKK ile ilişkili görmesi sebebiyle YPG’ye ‘isim değiştirme’ tavsiyesinde bulunduklarını, PKK ismi ile hiçbir zaman masada olamayacaklarını, bunun üzerine örgütün, adını ‘Demokratik Suriye Güçleri’ (DSG) olarak değiştirdiğini” açıklıyor.

‘IŞİD terörüne karşı yürütülen mücadele’ sonucunda Suriye yönetimini devirerek; eski IŞİD komutanı, El Nusra ve HTŞ lideri Colani, yeni ismiyle Ahmed Hüseyin Eş-Şara Suriye Devlet Başkanı olarak göreve getiriliyor.

Hemen ardından, yeni Suriye Devlet Başkanı olan eski IŞİD komutanı ile YPG/DSG arasında törenle anlaşma imzalanıyor.

11 Ağustos 2016 tarihinde seçim kampanyası sırasında yaptığı bir konuşmada; “Barack Obama’yı ve Hillary Clinton’ı terör örgütü IŞİD’in kurucuları” olmakla itham eden ABD Başkanı Trump; 14 Mayıs 2025 tarihinde Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da, eski IŞİD komutanı yeni Suriye Devlet Başkanı Ahmed Eş-Şara ile yaptığı görüşmede; Şara’dan, PKK/YPG’nin elinde bulunan ve IŞİD’lilerin tutulduğu hapishanelerin sorumluluğunu devralmasını istiyor.

Özetle, IŞİD’i kuran Amerika, IŞİD terörüne karşı mücadele etmek için Suriye’yi işgal ediyor. Suriye yönetimini devirdikten sonra eski IŞİD komutanı Suriye devlet başkanı seçiliyor. Hapishanelerde bulunan IŞİD militanları eski komutanlarına teslim edilmek isteniyor.

Bu işte sizce de bir gariplik yok mu? Eğer IŞİD diye bir örgüt kurulmamış olsaydı, Amerika Suriye’yi işgal edebilir miydi?

Türkiye’de neler oluyor?

Suriye’de bunlar yaşanırken Türkiye’de de ilginç gelişmeler oluyor.

2007 yılında yaptığı bir seçim mitinginde, “alın şu ipi Öcalan’ı asın” diyerek kürsüden ip fırlatan Devlet Bahçeli, 22 Ekim 2024 Salı günü partisinin TBMM grup toplantısında yaptığı konuşmada; “Abdullah Öcalan, Meclis’e gelsin DEM Parti grubunda konuşsun. Terör örgütünün lağvedildiğini söylesin” diyerek herkesi adeta şok eden bir çağrıda bulunuyor. Bunun üzerine herkesin şaşkınlıkla ve merakla izlediği bir süreç yaşanıyor.

Son olarak, 12 Mayıs 2025 tarihinde ulusal televizyonlarda ve gazetelerde; “PKK’nın 5-7 Mayıs 2025 tarihlerinde gerçekleştirdiği fesih kongresinde, örgütün feshedildiği ve silah bırakma kararı alındığı” kamuoyuna duyuruluyor.

Emperyalizm özgürleştirmez, sömürgeleştirir!

ABD tarafından Irak’ın işgal edilmesiyle başlayan, Libya ve Suriye’nin işgaliyle devam eden süreçte bölgemizde ve ülkemizde yaşananların tesadüf olmadığına ve bundan sonraki sürece İran ve Türkiye’nin de dahil edilmek istenildiğine inanıyorum.

ABD, ilk olarak “Büyük Ortadoğu Projesi” (BOP) adıyla piyasaya sürdüğü, daha sonraki adı “Genişletilmiş Orta Doğu ve Kuzey Afrika Bölgesi ile Müşterek Bir Gelecek ve İlerleme İçin Ortaklık İnisiyatifi” olarak güncellenen emperyalist sömürü ve işgal projesini hayata geçirmek için Ortadoğu halklarını birbirine kırdırıyor. Halklar arasındaki dostluğu, barışı ve kardeşliği dinamitliyor. Adeta bir ‘Cambaza bak’ oyunu oynuyor. Tıpkı Balkanlarda ve Yugoslavya’da yaptığı gibi.

Bir süre sonra, muhtemelen ‘nükleer silah tehlikesi’ gerekçesiyle, İsrail ve ABD işbirliğiyle İran’a yönelik saldırı başlatılarak, İran’da kürtlerin yaşadığı “Rojhilat” olarak adlandırılan bölge ABD tarafından fiilen işgal edilecektir.

Sonrasında, Ortadoğu’da Amerikan üssü bulunmayan tek ülke olan İran’da da ABD üsleri kurularak, tıpkı Suriye’de olduğu gibi yerel silahlı güçlerden oluşan askeri yapılanmaya gidilecektir.

Bunun anlamı şudur. Ortadoğu’ya “barış, demokrasi, özgürlük ve insan hakları” getirmek vaadiyle haydut gibi dalan Amerika; Irak, Suriye ve İran’dan sonra Türkiye’nin de toprak bütünlüğünü yok ederek, Lozan Antlaşmasını yırtıp atmak ve Sevr haritası temelinde emperyalist projesini hayata geçirmek istemektedir.

Belki buraya kadar yazdıklarımı ‘komplo teorisi’ olarak değerlendirenler olabilir. Umarım öyle olur. Ben yanılmış olmayı çok isterim. Ancak bugüne kadar yaşananlar bundan sonra neler olabileceği hakkında bence yeteri kadar ipucu veriyor.

Eğri oturalım, doğru konuşalım. Kim ne derse desin, Irak’ta Saddam Hüseyin’in öldürülmesiyle başlayan, Libya ve Suriye’nin ABD tarafından işgaliyle devam eden, İran ve Türkiye’yi de tehdit eden sürecin, “Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı” ile uzaktan veya yakından asla bir ilgisi yoktur.

Bölgemizde yaşananların bir tek açıklaması vardır. Amerika’nın, İsrail’in ve Kukla Müslüman Krallıkların petrol, enerji ve silah şirketlerinin çıkarları temelinde; Ortadoğu’nun enerji ve doğal kaynakları üzerinde hegemonya savaşı yaşanmaktadır. Yaşananlar tümüyle bundan ibarettir.

Dolayısıyla, komünistler dünyanın hiçbir yerinde gerekçesi ne olursa olsun Amerikan çıkarlarının yanında yer almazlar. Emperyalizmle işbirliği hiçbir ideolojik gerekçeyle haklı gösterilemez.

ABD Başkanı Trump’ın, Amerika’nın çıkarları için Ortadoğu’yu yeniden yapılandırmak uğruna “bugüne kadar Ortadoğu’da 7 Trilyon Dolar harcadık” şeklindeki itirafı, her şeyi açıkça ortaya koyuyor. Parayı veren düdüğü çalıyor.

Emperyalistlerden dost olmaz!

İşgalci ve sömürgeci Amerika Birleşik Devletleri, NATO’suyla, Gladio’suyla, CIA ve Pentagon’uyla Türkler, Kürtler ve Araplar başta olmak üzere tüm dünya halklarının baş düşmanıdır.

Amerika’dan ve İsrail’den dost olmaz. Ancak işbirlikçi olunur. Ortadoğu’da barışa giden yol, bölgemizi yakıp yıkan Amerika ve İsrail’in emperyalist-siyonist saldırganlığını durdurmaktan geçer.

ABD ve İsrail ile ortak hareket eden ister Türk olsun isterse Kürt, emperyalizmin işbirlikçisidir. NATO’ya girdiğimizden bu yana Türkiye’yi yöneten tüm hükûmetler Amerikancıdır, NATO’cudur ve emperyalizmin işbirlikçisidir.

Barışa giden tek yol, ABD/NATO hegemonyasını yıkmaktan geçer!

Amerika, İsrail, IŞİD, El Nusra ve HTŞ liderleriyle işbirliği yaparak, Türkiye’de ve Ortadoğu’da barışa, kardeşliğe, huzura, özgürlüğe ve bağımsızlığa kavuşmak asla mümkün değildir.

Türkiye’de, Ortadoğu’da ve tüm dünyada halkların “Barış içinde bir arada kardeşçe yaşayabilmesi” ABD’nin savaş makinesi NATO’ya karşı mücadele etmek ve Amerikan hegemonyasını yıkmakla mümkündür.

Öncelikle bu gerçeğin kabul edilmesi ve anti emperyalizm temelinde ABD ve İsrail karşıtı birleşik bir siyasi mücadele cephesinin kurulması yönünde çaba harcanması gerekmektedir.

Endişem ve korkum odur ki, daha önce de ifade ettiğim gibi; Suriye topraklarında yaşanan emperyalist işgal ve savaş bir süre sonra İran’a taşınacak daha sonra Türkiye’yi de bu ateş çemberinin içine alacaktır.

Bu nedenle, “NATO’ya Hayır”, “Katil Amerika, Türkiye’den ve Ortadoğu’dan Defol” şiarı ile tüm İlericiler, Yurtseverler, Devrimciler, Demokratlar, Kemalistler, Sosyalistler ve Komünistler emperyalizme karşı ortak mücadele temelinde birleşmelidir.

Anadolu’daki ve Ortadoğu’daki tüm Amerikan üslerinin sökülüp atılması ve Amerikan askerlerinin tamamının bölgemizden defolup gitmeleri için, henüz vakit varken hep birlikte var gücümüzle ortak mücadele etmeliyiz.

Barışa giden başka yol yoktur. Yoksa yarın çok geç olabilir.

]]>
Gazze ve hicret https://yenidunya.org/basindan/karsi-kose/32415/gazze-ve-hicret/ Fri, 11 Apr 2025 06:03:20 +0000 https://yenidunya.org/?p=32415 Geçtiğimiz cumartesi günü (5 Nisan), sabah namazından hemen sonra, hepsi de İslâm coğrafyasıyla sıkı münasebet içinde bulunan kıymetli insanlarla bir istişare halkasındaydık. Temel müzakere konumuz, Gazze’nin bugün geldiği durumdu. Herkes kendi durduğu yerden baktığı için, meseleye farklı açılımlar getirdi. Zihinlerde konuyu çok yönlü olarak netleştirmek adına, işaret edilen temel noktaları -bir diyalog akışı içinde- aktarmak istiyorum:

– Gazze’deki insanları başka bir coğrafyaya taşımayı artık konuşmamız gerekiyor. İslâm dünyasının gözleri önünde bir halk yok ediliyor. Toprak mı önemlidir, yoksa insan mı? Elbette insan daha önemlidir. Madem bu insanların öldürülmesine Müslümanlar engel olamıyor, bari kapılar açılsın. Bunun gündeme taşınması lazım.

– Fakat “Gazze’nin boşaltılması” zaten şu anda İsrail ve ABD yönetiminin temel önceliği. Dolayısıyla, böyle bir plana Müslümanlar olarak onay verdiğimizde, Siyonistlerin tezlerine doğrudan destek sağlamış oluruz. Onlar zaten Gazze’yi tahliye etmek ve orada İsrail’le iltisaklı bir yönetim kurmak istiyor. Ayrıca tahliye de çözüm olmayacaktır. Bakın mesela İsrail sadece Gazze’ye saldırmıyor, Batı Şeria ve diğer Filistin bölgelerinde de işgal ağır biçimde devam ediyor.

– Gazze’deki insanların artık dayanacak gücü kalmadı. Müslümanlar hem yaşananları seyrediyor hem de oradaki mazlumlara “Çok güzel direniyorsunuz! Hepimize örnek oluyorsunuz” vb. şeklinde sadece sözle sözde “destek” veriyor. Ancak bu insanlara artık somut bir çözüm sunmamız gerekiyor. Anlaşılıyor ki, İslâm ülkeleri üstüne düşeni yapmadı ve yapmayacak. Bir halkın yok edilmesini izliyoruz.

– Yaşanan süreçte temel problemlerden biri, Arap dünyasının tavrı. Filistin’e komşu ülkeler, Filistinlileri kesinlikle topraklarına kabul etmek istemiyor. Bugün kapılar açılsa dahi, Mısır ve Ürdün, katı bir şekilde Filistinlileri almaya karşı. Şu halde, bu insanların nereye gidebileceğini de düşünmek lazım. Pratikte, Gazze’yi boşaltsak mesela, Filistinliler nereye gidebilecekler?

– İslâm dünyasının farklı ülkeleri, belli kotalarla bu insanları “mülteci” olarak kabul edebilir. Hem böylece Gazze’deki kıyım ve katliam sona erer hem de Müslümanlar arasındaki kardeşlik vazifesi yerine getirilmiş olur. Türkiye, Endonezya, Balkan ülkeleri, Cezayir… Akla gelen birçok alternatif var. Gazzeliler buralarda “hicret” mantığıyla hayatlarına devam ederler.

– Gazze halkının ciddi bir bölümünün, böylesi bir “hicret”e sıcak bakmadığını görmemiz gerekiyor. Onlar adına konuşuyoruz, fakat Gazzeliler gitmek istiyor mu gerçekten? Kapılar açılsa bile, gidenlerin oranı çok küçük miktarlarda kalabilir. Gazze’deki herkes Hamas’ı desteklemiyor, doğru. Hatta Hamas’a yönelik sert eleştiriler de var. Ama bu iş Hamas’ı çoktan aşmış durumda.

– Gazzelilerin önemli bir bölümünün gitmek istemediğini nerden biliyoruz peki? “Hicret” söz konusu olduğunda Gazzeliler adına konuşmayalım diyoruz, ama “Gazze boşaltılmasın” derken onlar adına konuşmakta beis görmüyoruz. İçeriden gelen çığlıklara bakarsak, insanlar artık kurtulmak istiyor. Çarelerden biri de hicret.

– Bu meseleyi soğukkanlılıkla konuşmak gerçekten çok zor. Gazze’de ölüm ve şehadet, insanların hayatlarının doğal bir parçası durumunda. Toprak ve vatan mefhumu da, başka coğrafyalarda ifade ettiğinden çok daha derin manalar taşıyor. Siyonist Yahudilerin işgali, Filistinli nesillerde öylesine keskin travmalar oluşturdu ki, insanların duygusal olarak dışarıdan dayatılan her türlü çözüm ve çareye direndiği bir atmosfer de var. Ayrıca Arap dünyasındaki bazı mahfillerde meselenin ele alınış biçimi hem samimiyetsiz hem de hamasî. Filistin her ülkede aynı zamanda iç siyasetin konusu olduğu için, Gazzelilerle nasıl “baş edileceği” de ayrı bir mesele.

Müzakere bu minvalde devam ederken, benim aklımda tek somut çözüm beliriyordu: İslâm dünyasının öyle veya böyle sözünü dinleyeceği, güçlü ve kararlı bir odak, masaya demir yumruğunu vurarak ve her şeyi göze alarak öne çıkacaktı. Böylesi kriz dönemlerinde hep olduğu gibi. İşgale karşı tek çare, kuvvet ve caydırıcılıktı. Kuvvet ve caydırıcılık olmadan, konuşmalar boşunaydı. Ve tarihte sadece müzakereyle çözülmüş tek bir insanî kriz yoktu.

Kaynak: Taha Kılınç / Yeni Şafak

]]>
İsrail’in öldürmesini istemezdim https://yenidunya.org/basindan/karsi-kose/31003/israilin-oldurmesini-istemezdim/ Sun, 29 Sep 2024 08:12:12 +0000 https://yenidunya.org/?p=31003 Meksika Sınırı günleriydi. 2008 yılında, Furkan Savaşı sırasında Hasan Nasrallah, birdenbire hepimizin umudu haline gelmişti.

Lübnan Hizbullah’ının bu tuhaf lideri, “lebbeyk ya Hüseyin” diyerek İsrail’le savaşmış, ona ağır kayıplar yaşatmıştı.

İran’ın emperyalist ajandasının henüz bu denli belirginleş-mediği, Hizbullah’ın İran’ın “net aparatı” olmadığı günlerdi. Bir Meksika Sınırı’nı Hasan Nasrallah’ın bir konuşmasıyla açmış, masamızın önüne de bir Filistin bayrağı asmıştık. Umutla “bölgedeki Müslümanların makus talihini kim değiştirirse değiştirsin, baş göz üstüne” demiştik.

Elbette biliyorduk İran’ın kendi çıkarları için Hama’da, Humus’ta, Irak’ta neler yaptığını ama yine de Hizbullah ve özellikle Nasrallah bir çeşit “umut tazeleyici” olmuştu bizim için.

Tabii ki hayallerimizi perişan etti Hizbullah sonrası süreçte. İlk olarak Furkan Savaşı’ndan sonra Lübnan’daki Sünni-Hristiyan-Şii dengesini Şiilere devasa alanlar açacak şekilde organize etti.

Hadi bunu bir bakıma sineye çekerdik de, 2011’de patlak veren Suriye iç savaşında Hizbullah, adını dümdüz koyalım, bir katil sürüsüne, bir katliam makinesine dönüştü.

Suriye iç savaşında ölen insan sayısı hakkında net bir bilgimiz yok. 300 bin, en isabetli tahmin gibi geliyor. Bir katil sürüsü, bir katliam şebekesi olarak İran’ın aralıksız desteklediği Hizbullah, bu ölümlerin en az yarısından sorumlu.

Adına güya “tekfircilerle çarpışma” dedikleri bir konseptte kadın, yaşlı, çocuk demeden çok geniş çaplı bir katliam yürüttü Hizbullah Suriye’de. Ve adını da ister istemez “Hizbullat” koydurttu.

2016 yılında “İsrail ile Hizbullat savaşsa taraf tutmam” yazdığımı net şekilde hatırlıyorum mesela.

Bununla da kalmadı emperyalist İran’ın ve Hizbullah’ın yapıp ettikleri. Yemen’den Nijerya’ya, Irak’tan Afganistan’a değin her coğrafyada “Sünnilerin can düşmanı” haline geldiler.

İran, zaten biliyoruz, “öteki”sini “gâvur” olarak değil “Sünni Müslümanlar” olarak belirleyen bir ideolojik akıl tutulmasına zaten savruldu süreç içerisinde. Türkiye’deki etki ajanlarının tüm karartma çabalarına rağmen açıkça görülüyor ki yürüttükleri ajandada “gâvura karşı olmak” yer almıyor.

Gelelim son duruma.

Bir başka “aklı tutuk” ideoloji olarak Siyonizm, kendisine vaat edildiğine inandığı topraklar açısından cepheyi Lübnan’a genişletti biliyorsunuz. Saldırıların ilk gününde çoğu sivil 650 insanı katletti. Hizbullah, saldırıların ilk gününde “İsrail’e topyekûn savaş açtık” dedi demesine ama İran’dan yediği azarla bu savaş ilanını “yanlış anlaşılma var” diyerek geri çekti.

Ve ben yazıyı yazdığım dakikalarda bir haber düştü gündeme. İsrail, Hasan Nasrallah’ı öldürdüğünü duyurdu. Yine aynı dakikalarda bu tip şovlara çok düşkün olan İran’dan “Hamaney, savaş yüzüğünü taktı” haberleri servis edildi. O en derin komploya gönül indirecek değilim ama hani “İran ile İsrail danışıklı dövüş yapıyorlar” demesem de bu olan biteni herkes gibi çok garipsediğimi de söylemek zorundayım.

İsrail, Hizbullah’ı araçsallaştırarak arz-ı mevudu bir parça daha genişletmenin peşine düşmüş görünüyor. Dolayısıyla bize düşen Hizbullah’ın bir katil sürüsü, bir katliam şebekesi olduğunu hiç akıldan çıkarmadan Lübnan’da İsrail’e yönelecek sağlıklı ve geniş katılımlı bir direnişi organize etmeye çalışmaktır.

Nasrallah’ın ölüm haberine gelince… Bir İsrail kurşunu ya da bombasıyla ölüp gitmesi isteyeceğim son şey olurdu.

Kaynak: İsmail Kılıçaslan / Yeni Şafak

]]>
NATO ve sivil barış miti https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/30459/nato-ve-sivil-baris-miti/ Mon, 15 Jul 2024 08:57:13 +0000 https://yenidunya.org/?p=30459 Hanna Eid

Çeviri: YDH

Yazar, El-Meyadin’de, NATO ülkelerindeki devlet gücü kavramını ve bunun ideolojik ve teorik olarak nasıl çarpıtıldığını tartışıyor ve sömürgeci sınırlarla bölünmüş halkları birleştiren yeni bir jeopolitik gerçeklik yaratma ihtiyacını vurguluyor.

El-Meyadin’de yayımlanan makalenin yazarı Hanna Eid, ezen ve ezilen arasındaki şiddetin kıyaslanamazlığını ve emperyalistlerin sistem üzerindeki hakimiyetlerini sürdürmek için ulusal kurtuluş arzusuyla harekete geçen silahlı hareketleri şeytanlaştırdıklarını ön plana çıkartırken emperyalist güçlerin temel stratejilerinden birinin halkları yanılgılara ve mitlere hapsetmek olduğunu açıklıyor. 

Devlet kendisini mümkün olan tek yurttaşlık barışının devleti olarak tasavvur edebilirdi, ama bu ancak güçler ayrılığı kurgusunu ya da biçimsel, bireysel özgürlüğün kamusal özgürlükler üzerindeki önceliği yanılsamasını sürdürmek için iktidarın sınıfsal doğasını maskelemeye yönelik sarsılmaz iradeye dayanan gerçek bir ideolojik ve teorik sakatlanma pahasına olabilirdi. -Abdül Melik

7 Ekim’den bu yana, Gazze’deki soykırımın ve Batı başkentlerinde Siyonizm ve emperyalizme meydan okuyan protestoculara uygulanan şiddetin üzerinden 9 ay geçtikten sonra, NATO ülkelerinde devlet gücü kavramının ‘ideolojik ve teorik olarak sakatlanması’ hala önümüzde duruyor. Bize Karl Popper’in “açık toplumunda” yaşadığımız, sivil barışın olduğu ve NATO ülkelerinin en ahlaklı, en barışçıl ve en ileri ülkeler olduğu söyleniyor.

Bu nasıl ortaya çıkmıştır?

Özellikle güçlü bir yanıt Anouar Abdül Melik’in çalışmalarından ve onun klasik eseri Nation and Revolution’dan gelmektedir. Bu makale Abdül Melik’in çalışmasını NATO ülkelerindeki devlet gücü, emperyalizme karşı silahlı mücadele ve dolayısıyla Batı’daki ‘sivil barış’ yanılsamasının Afrika, Asya ve Latin Amerika’da şiddeti nasıl körüklediği ve ardından şiddet Batı’ya yöneldiğinde nasıl patolojik hale getirdiğiyle ilişkili olarak inceleyecek ve analiz edecektir.

Daha önce de belirtildiği gibi, Filistin özellikle aydınlatıcı bir vaka çalışmasıdır, yeni kurulan Sahel Devletleri İttifakı Konfederasyonu ise bir diğeridir.

Filistin’de 20. yüzyılın başlarından beri yabancı sömürgeciliğe karşı bir direniş var. Ebu Cildeh ve El Armeet, İzzeddin el-Kassam ve Kara El ile birlikte direnişin ilk halk kahramanlarından bazılarıdır. Bugün el-Kassam Tugayları ve liderleri Muhammed Dayf, komünist, milliyetçi ve İslami güçlerle birlikte Siyonist sömürgeciliğe ve onun emperyal destekçilerine karşı savaşmaktadır.

Önde gelen emperyal rejim olan ABD’nin, petrol, silah ve nadir mineraller üzerinden Washington, Londra, Brüksel ve Paris’teki güç merkezlerine doğru servet akışını güvence altına almak için Siyonist koloniyi sürdürmekte çıkarı vardır. Emperyalist güçlerin temel stratejilerinden biri iç barış yanılsamasını sürdürmektir; bu iki şekilde gerçekleştirilir.

Birincisi, kinetik savaşların ve emperyalist şiddetin çoğunun yurtdışında yürütüldüğü bir senaryo yaratarak. İkincisi, silahlı mücadele yoluyla ulusal kurtuluş, dekolonizasyon ve sosyalist inşaya yönelik her türlü girişim, ana akım medyadaki NATO stenografları tarafından şeytanlaştırılmaktadır.

Emperyalizmin bu iki taktiği birden fazla işleve hizmet etmektedir; emperyal merkezin vatandaşları ucuz metalara ve mamul mallara erişebilirken, bu malların kaynağı “tam zamanında üretim” ideolojisi aracılığıyla gizlenmektedir.

Bu bir anlamda, insanlar arasında dünyanın kendileri için yaratıldığına dair bir düşünce yaratarak, onları bu statükoyu korumak için gerekli olan şiddete karşı körleştirir. Bu taktiklerin temel işlevi, Abdül Melik’in de dediği gibi, NATO ülkelerindeki sınıf iktidarını gizlemektir.

Filistin örneğinde bu, Filistinlilerin ve komünistlerin Siyonizmi sınıfsal bir konum olarak gösteren analizlerini bastırarak yapılmaktadır. Bu da Siyonizm tartışmalarının ‘soldaki anti-semitizm’ hakkındaki kültürelci ve dinci konuşmalara saplanıp kalması için verimli bir zemin yaratır. Ayrıca, sistem karşıtı hareketleri sapkın, aşırı şiddet yanlısı ve barbar olarak resmederek sivil barış yanılsaması sürdürülür. Dr. Susan Ebulhava’ya göre 7 Ekim sonrasında yaşanan tam da buydu:

“Hamas’ın bebeklerin kafasını kestiğini, hamile bir kadının içini boşalttığını, bir bebeği fırında yaktığını, Yahudileri öldürmek için gerçekten kötü ve gereksiz görünen korkunç bir şiddet uyguladıklarını söylediler. Anlatı buydu.”

Bu senaryoda Filistinliler olağandışı derecede şiddet yanlısı ve sadist olarak gösterilmekte ve dolayısıyla NATO devletleri çizgisinde bir sivil barışın tesis edilmesine kategorik olarak karşı çıkılmaktadır. Filistin’in batısında yükselen bir başka sistem karşıtı hareket daha var: Sahel Devletleri İttifakı Konfederasyonu.

Mali, Nijer ve Burkina Faso’da yurtsever güçlerin önderlik ettiği darbeler iktidarı ele geçirdiğinden bu yana, giderek daha fazla anti-emperyalist bir duruş sergiliyorlar. 6 Temmuz 2024 itibariyle kendilerini bir konfederasyon olarak ilan etmişlerdir ki bu da sömürgeciliğin dayattığı sınırların silinmesine yönelik bir adımdır. Aynı emperyalist stratejiler, farklı bir kültürel bağlamda da olsa, bu sömürge karşıtı, yurtsever hareketi itibarsızlaştırmak için kullanılmaktadır.

Yeni sömürgeci yapılar karşısında yeni bir tür siyasi oluşum yaratmak zorlu bir görevdir. İttifaklarının başından beri Mali, Nijer ve Burkina Faso liderleri, sömürgeci sınırlarla bölünmüş halkları yeniden birleştiren yeni bir jeopolitik gerçeklik yaratmakla ilgilendiklerini vurgulamışlardır.

Abdül Melik’e göre bu görev zorluklarla doludur: “Siyasi projenin etkinliği -otantik bir ulusal proje statüsüne ulaşma kabiliyeti- ancak potansiyel ulusu harekete geçirme kapasitesi kadar büyüktür.” Bu konfederasyon kendi ülkelerindeki kitleleri harekete geçirmeyi başardı ve bu arada emperyalistler Filistin’dekine benzer bir araç kutusu kullandılar.

Sahel’deki Fransız etkisinden kurtulma hareketi çoğu medya kuruluşunda ‘Fransız karşıtı’ duygularla dolu olarak nitelendirildi. Odak noktasının bu olması, onlarca yıllık ırkçı, sömürgeci yönetim ile protestolarda ‘a bas la France’ yazan pankartları birleştirmeyi amaçlıyor. Fransız etkisinden kurtulmaya yönelik sömürge karşıtı, yurtsever hareket, taşralı, beyaz karşıtı ırkçılık tarafından canlandırılan bir hareket olarak bir kenara atılıyor.

Bu hareketin ordunun vatansever güçleri tarafından yönetiliyor olması, emperyalist medya tarafından ‘Afrikalı savaş ağası’ öcüsünü yaratarak, desteği çok açık ve özgürleştirici amaçları olan bir hareketten uzaklaştırmak için kullanıldı. Amaçlar sadece özgürlükçü olmakla kalmıyor, aynı zamanda hareket şu anda Sahelya devletlerinin halklarının çoğunluğunun yetkisine sahip ve bu nedenle emperyalist düzen için daha da büyük bir tehdit oluşturuyor.

Burada da NATO ülkelerinin sivil barışı sağlayabilecek yegane ülkeler olduğu fikri örtük ve açık bir şekilde ortaya atılmaktadır. Macron “sömürgeleştirilmiş bir Afrika’yı hiç tanımamış” bir Fransız neslinden geldiğini iddia etse de, ECOWAS yaptırımlarını ve halk destekli darbenin ardından Nijer’e karşı askeri müdahaleyi teşvik ederek Sahel’deki istikrarsızlığa yardımcı olmuştur.

Bu devletlerin emperyalist hükümetleri, NATO devletlerinde sivil barış mitlerini teşvik ederek, değerin çeperlerden kapitalist dünya sisteminin merkezine doğru akmasını kolaylaştıran gerçekliğin ‘ideolojik sakatlanmasını’ yaratmaktadır. Gerçek şu ki, kinetik savaşın büyük bir kısmı yurtdışında yürütülmekte, ancak genellikle kendi devletleri içindeki sömürgeleştirilmiş halklara karşı kullanılmaktadır. ABD’de polis vahşeti iyi belgelenirken, Fransız polisi Fransız şehirlerinin gettolarında yaşayan Afrikalı göçmenleri rutin olarak taciz etmekte, tutuklamakta ve öldürmektedir.

Gerçeklik bize ezenin şiddeti ile ezilenin şiddetinin kıyaslanamaz olduğunu ve ulusal kurtuluş için silahlı hareketlerin emperyalistler tarafından sistem üzerindeki hakimiyetlerini sürdürmek için şeytanlaştırılacağını göstermektedir. Yurttaşlık barışı miti, küresel güneyin yeniden doğmakta olan devletlerine ve halklarına karşı yürütülen bu ideolojik savaşın araçlarından biridir.

Kaynak: YDH

]]>