savaş – Yeni Dünya https://yenidunya.org Yeni Günün Habercisi Wed, 18 Feb 2026 06:46:44 +0000 tr hourly 1 https://wordpress.org/?v=6.8.3 https://yenidunya.org/wp-content/uploads/2022/02/cropped-YD-ikon-512-1-75x75.png savaş – Yeni Dünya https://yenidunya.org 32 32 İsrail, otomobilleri birer casus bilgisayara dönüştürdü https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/33830/israil-otomobilleri-birer-casus-bilgisayara-donusturdu/ Wed, 18 Feb 2026 06:46:43 +0000 https://yenidunya.org/?p=33830 İsrail merkezli siber şirketlerin geliştirdiği “CARINT” teknolojisiyle modern otomobiller, lastik sensörlerinden mikrofonlarına kadar her bileşeniyle devasa birer casus cihaza dönüşüyor.

YDH- Haaretz gazetesi tarafından yürütülen derinlikli bir araştırma, otomotiv dünyasındaki dijitalleşmenin sivil mahremiyet ve ulusal güvenlik için nasıl devasa bir tehdit yüzeyine dönüştüğünü belgeledi. 

“CARINT” (Araç İstihbaratı) adı verilen bu yeni alanda faaliyet gösteren İsrailli şirketler, otomobillerin ayrılmaz parçası haline gelen SIM kartları, GPS ünitelerini ve multimedya sistemlerini kullanarak kapsamlı bir gözetleme ağı kurmuş durumda.

Araştırmanın en çarpıcı detaylarından biri, eski İsrail Başbakanı Ehud Barak ve eski ordu siber şefi Tuğgeneral Yaron Rosen tarafından kurulan Toka şirketinin faaliyetleri. Toka, otomobillerin eller serbest (hands-free) sistemlerindeki mikrofonlara ve araç içi kameralara uzaktan erişim sağlayan “ofansif” bir siber araç geliştirdi. 

İsrail Savaş Bakanlığı tarafından satış onayı verilen bu teknoloji, belirli bir üreticinin spesifik bir modelini hedef alarak aracın konumunu anlık izleyebiliyor ve içerideki konuşmaları gizlice dinleyebiliyor.

Her ne kadar şirket 2026 ürün yol haritasında bu ürünü artık satmadığını iddia etse de, teknolojinin varlığı otomobillerin birer siber silah haline getirildiğini kanıtlıyor.

Gözetim süreci yalnızca doğrudan sızmalarla sınırlı değil. Rayzone ve iştiraki TA9, araçlardan gelen sinyalleri (Bluetooth, Wi-Fi, SIM) ticari reklam verileriyle harmanlayarak “tam istihbarat kapsamı” sunuyor. 

Öte yandan Ateros ve Netline ortaklığı, istihbarat dünyasında çığır açan bir yöntem uyguluyor: Lastik basınç sensörleri. Her lastiğin sürekli sinyal yayan benzersiz tanımlayıcısı (ID), Ateros’un GeoDome sistemi tarafından bir “dijital parmak izi” olarak kullanılıyor. 

Bu sayede, araca herhangi bir yazılımsal sızma yapılmasa dahi, sadece lastiklerin yaydığı sinyaller üzerinden hedef araç on binlerce otomobil arasından tespit edilip takip edilebiliyor.

Otomobillerin birer “IoT (Nesnelerin İnterneti) Truva Atı”na dönüşmesi, devletleri radikal önlemler almaya zorluyor. İsrail işgal ordusu, 2026’nın ilk çeyreği itibarıyla yaklaşık 700 Çin menşeli aracı (başta Chery Tiggo 8 Proolmak üzere) ordudan tamamen çıkarma kararı aldı. 

“Sterilizasyon” çabalarının başarısız olması ve araçların topladığı 360 derecelik yüksek çözünürlüklü görüntülerin dış sunuculara sızma riski, bu kararın temelini oluşturuyor.

Sonuç olarak; sürüş deneyimini iyileştirmek için tasarlanan her dijital özellik, bugün Siyonist siber istihbarat firmaları tarafından birer sızma noktasına dönüştürülmüş durumda.

Uzmanlar, modern otomobillerin artık sadece bir ulaşım aracı değil, küresel kapitalist gözetim sisteminin ve askerî-endüstriyel kompleksin en mahrem yaşam alanlarına sızan tekerlekli casus bilgisayarları olduğunu vurguluyor.

]]>
Putin’in konuşması: kadrolar, “tarihi olarak Rus” bölgeler, “Avrupalı domuzcuklar” ve diğerleri   https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/33545/putinin-konusmasi-kadrolar-tarihi-olarak-rus-bolgeler-avrupali-domuzcuklar-ve-digerleri/ Sat, 27 Dec 2025 08:10:47 +0000 https://yenidunya.org/?p=33545 Putin’in dün Savunma Bakanlığı genişletilmiş kolezyumu oturumunda yaptığı konuşma, birçok açıdan, bu yılın başından beri yapılmış en önemli konuşma ve Rusya’nın resmi pozisyonuna dair en kesin tutum beyanı.

Konuşma, Rusya ordusunun cephe hattı boyunca “düşmanın” “batıdaki askeri merkezlerde eğitim görmüş, batı silahlarıyla teçhiz edilmiş elit grup ve rezervlerini” ezerek kesin bir stratejik üstünlük sağladığını ve bu yılın başından beri 300’den çok yerleşim noktasının ele geçirildiğini vurgulayarak başlıyor.

Putin hemen arkasından Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti devlet işleri başkanı “yoldaş” Kim Çen In’ın kararıyla Kursk oblastinin kurtarılması için gönderilen ve “Rusyalı savaşçılarla omuz omuza çarpışan” Koreli askerlere teşekkür ediyor.

Verili anda ABD’nin “arabulucu” tutumu nedeniyle onun savaşın çıkmasında ve devamındaki rolü Trump öncesi yönetimle sınırlandırılıyor olsa bile harekatın gerçekte bütün bir batıya, özel olarak da NATO’ya ve Avrupa’ya karşı bir savaş muhtevası kazandığı düşüncesi konuşmanın tamamına damgasını vuruyor. Konuşmanın ana bölümü de öyle başlıyor: “Kiev rejiminin arkasında dünyadaki en büyük askeri-siyasi blok olan NATO’nun üye devletlerinin potansiyeli bulunduğunu biliyoruz. Devasa askeri yardım aralıksız devam ediyor, danışmanlar, uzmanlar, paralı askerler gönderiliyor, istihbarat verileri iletiliyor.”

Konuşma boyunca Rusya ordusunun düşman karşısındaki parlak başarılarının altını özenle çiziyor, ancak bunu hamasetten uzak durarak yapma, savaşla ilgili değerlendirmelerinde soğukkanlılığını koruma çabası gene de dikkat çekici. Buna daha önce, 2023 sonunda “Giden yıl, gelen yıl, iktidar” başlığı altında bir dizi yazıda değinmiş ve Rusya liderinin “hamaset yerine hesap vermeyi tercih ettiğini” vurgulamıştım. Doğrudan veya dolaylı olarak askeri meselelerde mutlak bir üstünlük tanımlamıyor, bunun yerine sürekli ve niteliksel iyileştirmelerden söz ediyor ve belki daha önemlisi, bunu, yeni kadrolar ve personel atamalarına değil bu alanlardaki mevcut kadro ve personelin tecrübe birikimine dayandırıyor; belki de tam bu nedenle yolsuzluk, suiistimal, rüşvet, irtikap gibi suçlar dışında ve ayyuka çıkan bir liyakatsizlik olmadığında rotasyona bile nadiren gidiliyor. Bütün devlet yönetiminde bu yaklaşım hâkim aslında, ancak en çok orduda gözleniyor.

Belki bir o kadar önemli olan yanı, devam eden çatışmanın yönetiminin birçok açıdan Büyük Anavatan Savaşı yönetimiyle paralellik göstermesi. O zaman da savunma sanayisinin, ulaştırma yollarının, üretimin vb. katlanarak artırılmasına en azından askerî harekatların yürütülmesi kadar önem veriliyordu. Aradaki fark, kuşkusuz, 1941-1945 arasındaki yılların doğrudan doğruya, neredeyse iç savaş yıllarının savaş komünizmine benzer bir sosyalist savaş ekonomisi olarak planlanmasıydı. Bugün durum bu değil; ancak benzerliği tamamlayan bir başka şey var: hizmet sektörleri (ve büyük ölçüde finans) dışında hemen bütün sektörlerin (imalat, madencilik ve ulaştırma) yüksek kâr oranları öngören kapitalist devlet ekonomisi içinde planlanması.

Konuşma elbette bunlardan söz etmiyor, ancak bu bağlam içinde anlam kazanıyor. Savunma sanayisinin çıktıları arasında füze kompleksleri, yüksek hassasiyetli topçu sistemleri, dronlar, robot teknolojisi, havadan havaya ve havadan karaya füzeler, başta stratejik füze taşıyıcısı Prens Pojarskiy olmak üzere bu yıl donanmaya yeni katılan 19 gemi vb. özel olarak sayılıyor ve çıktıda yüzde 80’in üzerinde artış olduğu belirtiliyor. Küresel gündem olan Oreşnik, Burevestnik ve Poseydon da bunlar arasında. Bütün bu sistemlerin “Rusya’nın stratejik paritesini, güvenliğini ve küresel pozisyonunu onlarca yıl ileriye taşıdığı” vurgulanıyor. Bu çerçevede Birlik devletinin (Rusya ve Belarus) Zapad-2025 tatbikatı özel olarak anılıyor ve “Birlik devletinin potansiyel dış saldırıya karşı savunması görevlerinden” söz ediliyor. Bütün bunlar da NATO ülkelerinin tutumuyla ilişkilendiriliyor: “Bugün dünyadaki jeopolitik durumun gerginliğini korumaya devam ettiğini, bir dizi bölgede ise düpedüz kritik seviyede olduğunu görüyoruz. NATO ülkeleri taarruz kuvvetlerini aktif bir şekilde artırıyor ve modernize ediyor, yeni tip silahlar yaratıyor ve uzay da dahil olmak üzere konuşlandırıyor.”

Burada belirgin bir “NATO ülkeleri” vurgusu var; bununla birlikte konuşmanın bütününe damgasını vuran ağırlık noktası Avrupa: “Avrupa’da insanların kafalarına Rusya ile kaçınılmaz bir çatışma konusunda korkular sokuluyor; güya büyük bir savaşa hazırlanmak gerekiyormuş.” Putin, Avrupa’da muhtelif görevlerde bulunmuş veya bulunmakta olan kişilerin sorumluluklarını unuttuğunu söylüyor, çünkü bunların hareketlerine “kendi halklarının menfaatleri değil anlık, kişisel ve grupsal siyasi menfaatler” yön veriyor. “Avrupa ülkelerine yönelik sözümona Rusya tehdidi düpedüz yalan, hezeyan, ancak bu bilinçli bir şekilde yapılıyor.”

Putin ardından Rusya’nın en zorlu şartlarda bile çatışmaları diplomatik ve barışçıl yoldan çözmek için en ufak şartlardan bile yararlanmaya çalıştığını ileri sürüyor; ona göre “bu şansın kullanılmamasının sorumluluğu… bizimle güç dilinden konuşulabileceğine inananlarda”.

Arkasından, Rusya’nın hem ABD hem de Avrupa ülkeleriyle, “bütün bir Avrasya bölgesinde birleşik bir güvenlik sistemi kurulması” için ve karşılıklı yarar getirecek ve eşit haklara dayanan bir işbirliğinden yana olduklarını belirtiyor ve burada, şimdiki ABD yönetimini Avrupa’dan kesin çizgilerle ayırarak “bu yönetimle diyalogda ilerleme görüldüğünü” vurguluyor. Oysa: “Ne yazık ki Avrupa ülkelerinin çoğunluğunun yönetimi için bu söylenemez.”

Tam burada bir kez daha “Rusya’nın egemenlik ve bağımsızlığının, güvenliğinin ve geleceğinin, stratejik paritesinin yegâne garantörünün silahlı kuvvetlerimiz” olduğunu hatırlatıyor. Dolayısıyla, “askeri temas hattındaki durumun dinamiklerini de göz önüne alarak askerî inşa alanında hangi görevleri önümüze koymak gerektiğini” sıralıyor. Konuşma boyunca bu temaya birçok defa dönüyor — doğal olarak, çünkü konuştuğu yer Savunma Bakanlığı; bununla birlikte askeri-sınai kompleksin durumu ve bütün bir savunma çıktısının niteliği (özellikle hava savunma ve füze savunma sistemleri, komuta ve elektronik muharebe vasıtaları, bütün alanlarda insansız araçlar “ve elbette bizim için öncelik stratejik nükleer kuvvetlerin modernizasyonudur”), dolayısıyla devlet organizasyonu üzerinde ısrarla duruyor; başka deyişle devlet organizasyonu büyük ölçüde ordunun ihtiyaçlarına göre yürütülüyor.

İlk görev, özel askerî harekatın (Ukrayna savaşının) hedeflerine kayıtsız şartsız erişilmesi. Putin’e göre Rusya bunu, çatışmanın temel nedenlerini diplomasinin yardımıyla ortadan kaldırarak yapmayı tercih ediyor; ancak: “Karşı taraf, onların yabancı hamileri esasen görüşmeyi reddederse Rusya da kendi tarihi topraklarının kurtarılmasını askeri yoldan gerçekleştirir. Bir tampon güvenlik bölgesinin kurulması ve genişletilmesi görevi de tutarlı şekilde çözülecektir.”

Dünkü konuşmadaki en önemli noktalardan biri bu. Kiev yanlısı (yani bütün batılı ve ufku oradaki diğer) basın bunu neredeyse tek bir ağızdan toprak genişlemesi beyanı olarak yorumladılar. Bu doğru değil. Dünkü Kremlin yönetimi (yani aynı zamanda bugünkü yönetim) daha Maydan darbesinden çok öncesinden beri Ukrayna meselesini iki ana başlıkta ele aldı. İlki, NATO’nun genişlemesiydi. Rusya’nın bunu kategorik olarak reddettiği 2007 Münih konuşmasından ve 2008 Gürcistan savaşından beri gayet açık seçik biliniyor. Meselenin ikinci başlığı Ukrayna’nın o zamanki devlet sınırları içindeki sosyal, siyasi, kültürel problemlerdi. Rusya bunların da Ukrayna içinde çözülmesi, ancak bunun yapılması için başta Ruslar ve Rusça konuşanlar olmak üzere Ukrayna içindeki bütün halkların milli (siyasi, sosyal, kültürel) haklarının teminat altına alınması gerektiğini savundu. Yani Rusya açısından ideal çözüm, meselenin Ukrayna sınırları içinde çözümüydü ve BM onaylı Minsk 1 ve özellikle Minsk 2 anlaşmaları bu yaklaşımın sonucuydu. Bu çözümün şartları tamamen ortadan kalktıktan sonra, yani Maydan’dan sonra, yani Donetsk ve Lugansk halk cumhuriyetleri bağımsızlıklarını ilan ettikten sonra bile bu yaklaşımdan vazgeçmedi ve çokça sanılanın aksine Donbass “ayrılıkçılarına” da kayda değer bir destek sunmadı.

Bugünkü çatışma ancak 2021 sonundan itibaren bir önceki Amerikan yönetiminin NATO provokasyonu ve eş zamanlı olarak Donbass’ta Kiev kuvvetlerinin kapsamlı bir taarruz hazırlığıyla başladı. Yani Kremlin açısından Rusya’nın toprak genişlemesi sonucuna yol açan şey bir tercih değil bir zaruret haliydi.

Putin’in bu ifadesinde “Rusya’nın kendi tarihi toprakları” ifadesindeki belirsizliğe de dikkat çekmeli. Tarihi açıdan, Ukrayna’nın batısı ve doğusu hiçbir zaman aynı halkın meskûn olduğu aynı ülke olmadı. Kırım’ın durumu zaten biliniyor (Hruşçov’un destalinizasyonun daha başında Ukrayna milliyetçiliğini yedeklemek için verdiği hediye). Donbass bölgesinin durumu da farklı değildi; daha 1919 başında, Alman, Fransız ve Yunan işgaline karşı bir “savunma cephesi” (Lenin’in ifadesidir bu) kurmak gerekiyordu, Ukrayna’da bir Sovyet devleti kurmak gerekiyordu, oysa Donetsk-Krivoroj Sovyet Cumhuriyeti (Rusya’ya katılan dört federal bölgeden başka Ukrayna’nın bugünkü Harkov, Summı ve Dnyepropetrovsk oblastlerini de kapsıyordu), yani Donbass’ın proletaryası olmaksızın böyle bir devletin kurulması mümkün değildi. Yani Donbass, Ukraynalı olduğu için değil tam tersine Rus olduğu için (kömür madenleri, çelik sanayisi, proletarya) Ukrayna Sovyet cumhuriyetine dahil edilmişti. Dolayısıyla bütün bu bölgelerin tarihi olarak Rus olduğuna şüphe yoktur. Aynı şekilde sosyal olarak Rus olduğuna da şüphe yoktur: 2019 nüfus sayımına göre Çernigov oblastinin yüzde 82’si, Summı’nın 63’ü, Harkov’un 94’ü, Lugansk’ın 96’sı, Donetsk’in 97’si, Zaporoje’nin 94’ü, Herson’un 91’i, Nikolayev’in 87’i, Odessa’nın 96’sı evlerinde Rusça konuşuyordu.

Ama gene de Putin’in konuşmasında bu “kurtuluşun” bu bölgelerin Rusya’ya katılmasıyla yapılacağı şartı yok. Aslında sadece şunu söylüyor: Rusya’ya katılan dört bölge dışında (onların kaderi artık tamamen tartışma dışıdır) “tarihi olarak Rus” olan bölgelerin Ukrayna içinde kalıp kalmayacağı ancak Ukrayna içinde bu meseleye barışçıl bir çözüm bulunup bulunmayacağına bağlıdır; eğer bulunmazsa askeri yoldan kurtarır ve daha sonra onların güvenliğini sağlamak için bu bölgelerin Ukrayna sınırlarından itibaren ileriye yayılacak tampon güvenlik bölgesi oluştururuz.

Çatışma Rusya yönetimi açısından hiç kuşkusuz bir sosyal ve siyasi konsolidasyonu da sağlıyor. Bu, çatışmanın başında ileri sürdüğüm gibi, ilk iki yıl boyunca (daha önce liberal muhalefetin kitle tabanını teşkil eden şehirli eğitimli küçük ve ortaburjuvazinin) yeniden formasyonu şeklinde cereyan etti; bunların büyük bölümü servetlerinin büyüklüğüne göre farklı ülkelere kaçtılar ve büyük çoğunluğu da oralarda yerleşti. Onlardan arta kalan boşluğu önemli ölçüde yeni bir sınıf doldurdu. Bu, konsolidasyon programının (bunun planlı olması gerekmiyor) bir parçasıdır. Konsolidasyonu sağlayan ikinci unsur hızla artan reel ücretler oldu. Bunun ayrıntılarına girmeyeceğim. Üçüncü unsur ise savaşa katılanların ve onların aile üyelerinin en üst seviyeden sosyal garantilerinin sağlanmasıdır. Bu sadece artık belki de milyonlarla ifade edilen bir sosyal kesim değil, aynı zamanda ileride devlet yönetiminin tevdi edilebileceği yeni bir güvenilir kadro rezervi anlamına geliyor. Dolayısıyla Putin’in konuşmasında bu konu üzerinde uzun uzadıya durulmasının nedeni, bir vicdani sorumluluğun yansımasından ziyade burada yatıyor.

Putin’le silahlı kuvvetler ve en genelde siloviki arasındaki ilişkiler daha 2001 yılbaşı günü helikoptere atlayıp Çeçenistan’daki birlikleri ziyaret ettiğinden beri hep özel olmuştur; ordu ve genel olarak siloviki, Yeltsin döneminin aşağılanma, küçümsenme ve yozlaşmasından Putin döneminde kendilerine sunulan yeni güven ve sağlanan itibarla çıkmışlardı. Bugün bu süreç yeni bir biçimde yeniden hız kazanıyor.

Putin’in konuşmasında Rusya yönetimi açısından yakın tarihin en travmatik olayı, kaçınılması gereken en önemli tehdit, devletliliğin korunmasını ve devlet aygıtının güçlendirilmesini zaruri kılan şey: Sovyetler Birliği’nin dağılması da kendine bir yer buluyor.

Putin’in konuşmalarında sıkça rastladığım, belki benzerine bugün rastlamak imkânsız olduğu için bana hâlâ şaşılacak kadar samimi görünen neredeyse naif bir doğruculuk da konuşmanın ikinci bölümünde öyle çıplak yansıyor ki, uzunca bir çeviriyi kesinlikle hak ediyor.

Bu kısmı neredeyse eksiksiz olarak aktaracağım; ancak özel olarak, bugünkü Amerikan yönetiminin 2022’de iktidarda kendisi bulunsaydı bu savaşın çıkmayacağı iddiasını Putin’in doğrulamadığına, bunu “belki de” diye geçiştirdiğine dikkat çekmek gerek. Dikkat çekmek istediğim ikinci nokta ise Ukrayna silahlı kuvvetlerinin “silahlı harekatların potası içinden geçmekte oldukları” ifadesi. Bunu belki de bir tür düşmana saygı ifadesi saymak gerek. Ukraynalıların (Putin’in 2021 temmuzundaki önemli makalesinin başlığında söylediği gibi) “kardeş halk” sayılıyor olması yüzünden bunun ileride ne olur ne olmaz diye siyasi bir kurnazlık ve hazırlık olduğunu kabul etmek de mümkün elbette; ne var ki ben, Sovyetler Birliği’nin efsanevi dışişleri bakanı Gromıko’nun hatıralarında aktardığı, Stalin’in yaklaşımıyla paralellik olduğunu düşünüyorum. Stalin, Gromıko’nun da katıldığı bir toplantıda şöyle demişti: “Tarih bize, en sebatkâr askerin Rus askeri olduğunu söyler, sebatkârlıkta ikinci sırada Almanlar gelir, üçüncü sırada ise… Polonyalılar.” Gromıko bu sözleri neredeyse 40 yıl sonra şöyle yorumlar: “Stalin, Alman askeri hakkında, olgulara dayanarak ve her tür duyguyu bir kenara koyup tarihi planda bir değerlendirmede bulunmuştu.” Bana öyle geliyor ki Putin de Ukrayna askeri hakkında benzer bir değerlendirme yapıyor.

Yozlaşan uygarlık ailesi, yalanlar, domuzcuklar ve altın klozetler

“Sovyetler Birliği’nin dağılmasından hemen sonra bize, uygar denilen Avrupa halkları ailesinin, en genelde uygar batı ailesinin büyük bir hızla üyeleri olacakmışız gibi geliyordu. Bugünse orada uygarlık filan olmadığı, orada sadece tam bir yozlaşma olduğu ortaya çıkıyor. Ama bu önemli değil. O zamanlar bu iyi bir şeymiş ve biz de bu ailenin tam teşekküllü, eşit haklara sahip bir parçası olacakmışız gibi geliyordu. Hiç de öyle bir şey olmadı, meseleyi anlıyor musunuz? İlgisi yok, biz bu ailenin eşit haklara sahip bir parçası olmadık.

“Hayır, tam tersine, Rusya’yı her taraftan, üstelik gitgide daha şiddetli baskı altına almaya devam ettiler. Rusya’yla ilgili her şey fiilen güç pozisyonundan çözülüyordu. Omzunu pışpışlıyor, çeşitli etkinliklere davet ediyorlardı, ama batı, Rusya istikametindeki kendi menfaatlerini tam da güç yoluyla dayatıyordu, silahlı güç de dahil.

“Nasıl peki? … Teröristler silahla, parayla teçhiz edildi, bunlara bütün alanlarda siyasi ve enformasyon desteği sağlandı. …

“Ben şahsen çok iyi hatırlıyorum. ‘Nasıl olur, ülkemizi terörizme karşı savunmak zorundayız,’ dediğimizde bize diyorlardı ki: hayır, ne isterseniz yapın ama bu olmaz, bu olmaz, bu yasak, yoksa size kredi filan yok, yoksa imtiyazlı rejimlerin uzatılması filan da söz konusu olmaz. Ekonomi alanında doğrudan zora dayanan bir baskı, sınırlama.

“Rusya’nın iç siyasetine etki etmek ve Rusya’yı içeriden sarsmak için de yıkıcı vasıtalar kullanıldı — tamamen bile isteye. Kimi başka ülkelerde de görmekte olduğumuz gibi iç siyasi durumu sarsmak için vasıtalar yaratıldı ve kullanıldı.

“Ve elbette, savaş sonrası dönemde yaratılmış şeylerin hiçbiri işe yaramıyordu. Her şey büyük bir hızla yozlaşmaya başladı, bütün kuralları ve BM şartını umursamamaya başladılar. Yugoslavya’daki olaylar — neyin nesidir bu, nerede BM şartı, kuvvet kullanımı? Bunun üzerine defalarca konuştum, ama vakıa şudur: hiçbir şey yok, sadece lüzumlu saydıklarını yapıyorlardı. Dayatmayı, oylatmayı başarabildiler mi, iyi; başaramadılar mı, umurlarında değildi. Ve sonunda Yugoslavya’yı lime lime ettiler, Sırpları lime lime ettiler — tek bir halkı farklı devlet daireleri arasında parçaladılar, hepsi bu.

“Nihayetinde (NATO’nun genişlemesinden bahsetmiyorum bile, bu apaçık ortada) bugün bize şöyle diyorlar: kendi güvenlik meselelerinizi kendi istediğiniz gibi çözmeye ve onları kendi istedikleri gibi yapma hakkından mahrum bırakmaya hakkınız yok. Biz kimseyi hiçbir haktan mahrum bırakmıyoruz. Ve kimseden özel bir şey de talep etmiyoruz. Biz sadece bize verilen sözlerin yerine getirilmesinde ısrar ediyoruz. NATO’nun doğuya hiçbir genişlemesi olmayacağı kamuoyu önünde ilan edildi. Peki sonra? Umurlarında değildi, bir genişleme dalgasını diğeri takip etti. …

“Neticede iş Ukrayna’da bir devlet darbesine vardı. Onlarca yıldır kulaklarımıza döktükleri demokrasi nerede burada? Bildiğiniz silahlı darbe. Seçime gitmiş olsalardı, daha önce de yüzlerce defa söylediğim gibi, seçimleri kazanırlardı, engel yoktu, kesinlikle kazanırlardı. Hayır, bildiğiniz güç gösterisi yaptılar, hepsi bu.

“Sonra güneydoğuyu, güneydoğu bölgelerini güçle bastırmaya başladılar, fiilen savaş başlattılar. 2022’de savaşı başlatanlar biz değiliz, Ukrayna’daki batı destekli yıkıcı güçlerdir — esasen bizzat batı bu savaşı başlattı. Biz sadece sone erdirmeye, bitirmeye çalışıyoruz. Üstelik, hatırlayacağınız gibi, önce barışçıl vasıtalarla, Minsk’teki görüşmelerle yapmaya çalıştık, sonra da askeri bileşeni dahil etmek zorunda kaldık, çünkü bizi aldatmakta olduklarını anladık. Ve bu aldatmaca ortaya çıktı: kamuoyu önünde en baş yetkililer tarafından, hiç çekinmeden, hiçbir şeyi yerine getirme niyetleri olmadığı, sadece Ukrayna silahlı kuvvetlerini silah ve teçhizatla donatmak için bir ara verdikleri söylendi. Devlet darbesine yol açtılar, askeri eylemleri bilinçli olarak başlattılar — savaşa bilinçli olarak yol açtıklarına eminim.

“Başkan Trump, o zaman kendisi başkan olsaydı böyle bir şeyin olmayacağını söylüyor. Belki de öyledir. Çünkü o zamanki yönetim meseleyi bilinçli şekilde silahlı çatışmaya götürdü. Bence nedeni de anlaşılır. Herkes Rusya’yı kısa bir zaman diliminde yıkacaklarını, dağıtacaklarını sanıyordu ve Avrupalı domuzcuklar da ülkemizin yıkıntıları üzerinde semirme, bir önceki tarihi dönemde kaybettiklerini geri kazanma ve rövanşı alma umuduyla eski Amerikan yönetiminin bu işine hemen dahil oldular. Bugün herkes için aşikâr olduğu gibi, Rusya’ya yönelik bütün bu girişimler, bütün bu yıkıcı planlar başarısız oldu, tamamen. …

“Evet, Ukrayna silahlı kuvvetleri askerî harekatların potasından geçiyor, ama ne yazık ki Ukrayna’nın devletliliği dağılıyor, altın klozetlerden görülüyor bu, silahlı kuvvetler de bozuluyor. Firarilerin giderek artan sayısı da bunu gösteriyor: firarlar yüzünden Ukrayna’da 100 binin üzerinde sadece ceza davası açıldı ve firarilerin toplam sayısı da yüzbinlerle sayılıyor. Bu, bozulmanın kesin bir işareti.”

Kaynak: Hazal Yalın / Harici

]]>
Venezuela en yüksek teyakkuzda… Ama paniğe kapılmadan https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/33275/venezuela-en-yuksek-teyakkuzda-ama-panige-kapilmadan/ Mon, 03 Nov 2025 08:19:32 +0000 https://yenidunya.org/?p=33275 “Her zamanki gibi, bu komploları planlayanlar hem Venezuelalı halkı hem de hükümetini hafife aldı. ABD elitleri, onların müttefikleri ve bağımlı ortakları, kendilerini sürekli başarısızlığa sürükleyen o üstünlükçü zihniyetten kurtulamadı.”

YDH – Venezuela, olası bir dış müdahale tehdidine rağmen sakinliğini koruyor. Halk, yıllardır süren ekonomik ambargo, sabotajlar ve siyasi baskılar karşısında hayatta kalma ve direniş konusunda büyük bir deneyim kazandı. Gazeteci Clodovaldo Hernández’in aktardığına göre devlet kurumları da bu süreçte dayanıklılığını artırarak iç ve dış saldırılara karşı daha etkili tepki vermeyi öğrendi. ABD’nin ve müttefiklerinin hesapları yine boşa çıktı; Venezuela halkı direnişine devam ediyor.

Bugün herhangi bir Venezuela kentinde, genellikle yalnızca 24 Haziran ya da 5 Temmuz gibi ulusal bayramlarda görülen teçhizat ve silahlarla donatılmış bir askeri konvoyla aniden karşılaşmak mümkün. Ancak dikkat çeken asıl unsur araçlar ya da silahlar değil; onları kullanan ve onlara eşlik eden insanlar: askerlerle sivillerin oluşturduğu karışık bir topluluk.

Bu, çoğu geçit töreninde ya da tatbikatta görülen profesyonel askerlerin ya da zorunlu hizmetteki erlerin klasik bir seferberliği değil. Subayların ve erlerin yanı sıra, milis üyeleri -yani sınırlı askeri eğitim almış siviller- ve aralarına yeni katılmış vatandaşlar da yürüyor. Birçoğu hâlâ sivil kıyafetli; ilk kez bir zırhlı araçta ya da Çin yapımı Beiben 6×6 kamyonunda (2629 modeli) yolculuk etmenin nasıl bir his olduğunu yaşıyor.

Başkan Nicolás Maduro’nun “halk-ordu-polis kaynaşması” adını verdiği sivil-askeri birlik görüntüsü başlı başına dikkat çekici. Özellikle de milislerin ve yeni katılanların arasında çok sayıda yaşlı insanın ve her yaştan kadının bulunması, onların olası bir ABD askeri saldırısına karşı hazırlanma görevini üstlenmeleri bakımından önem taşıyor. Daha da çarpıcı olan ise bu konvoyların geçtiği şehirlerin olağan, hatta canlı kalmaya devam etmesi.

Ülkenin geniş kapsamlı ve yoğun acil durum planları, her türlü istikrarsızlaştırma girişimine, kumpasa ve komploya on yılı aşkın süredir direnen halkın günlük yaşamını kesintiye uğratmıyor. İnsanlar çalışmaya, eğitim görmeye devam ediyor; eğlenceden de vazgeçmiyor. Gece kulüpleri, konserler, plajlar, parklar ve meydanlar hâlâ dolup taşıyor. Venezuelalıların neşeli ruhu sapasağlam. Eğer denizde gerçekleştirilen yargısız infazlar, kuşatma taktikleri ve psikolojik operasyonlarla amaçlanan panik yaratmak, halkı süpermarketlere hücum ettirmekse, bu plan tamamen başarısız olmuş durumda.

Ülke en yüksek teyakkuzda, ancak paniğe kapılmadan. Kimi çevreler, bunun dünyanın en güçlü ordusunun -çoğu zaman hiçbir gerekçe olmaksızın birçok ülkeyi yerle bir etmiş bir gücün- yarattığı tehdidin ciddiyetini yeterince kavrayamamaktan kaynaklandığını öne sürüyor. Ancak diğerleri, bunun halkın derin bilincinin bir göstergesi olduğunu düşünüyor; çünkü düşmanın önce zihinleri işgal etmeye çalıştığını, ancak ondan sonra toprağa adım atabileceğini anlıyorlar.

19 Ekim’de, savaş gemileri ve denizaltılar Venezuela’yı hedef almışken, Kolombiyalı-Amerikalı şarkıcı Nicky Jam, başkentin güneyindeki ve başkentin savunma gücünün büyük bölümünü barındıran ana askeri kompleks Fuerte Tiuna’nın yakınındaki Caracas Simón Bolívar Anıt Stadyumu’nda 30 bin neşeli ve sakin hayranı önünde sahne aldı.

Tuhaf “Nobel etkisi”

Uzun süredir ABD müdahalesi çağrısı yapan Venezuela muhalefetinin o kesimi, bu olasılığın hiç olmadığı kadar yakın göründüğü düşüncesiyle coşkuya kapıldı. Ancak ilk heyecanın ardından sabırsızlık, hatta hayal kırıklığı dalgası geldi; çünkü olaylar beklendiği gibi gelişmedi.

Bu gergin bekleyişin ortasında yeni bir kıvılcım belirdi: aşırı sağ lider María Corina Machado’ya verilen Nobel Barış Ödülü. Fakat bu karar, tuhaf bir etki yarattı. Ülke içinde tepkiler sönük, hatta neredeyse yok denecek kadar azdı; bu da Machado’nun, danışmanlarının iddia ettiği gibi karizmatik bir figür olmadığını ve desteğini esasen ülkenin en katı, emperyalizm yanlısı kesimlerinden aldığını ortaya koydu.

Uluslararası düzeyde ise açıklamaları, onun ABD ve Siyonist çıkarların bir temsilcisi olduğunu, Benjamin Netanyahu’ya destek verdiğini ve barış için değil, Venezuela’daki iç çatışmayı derinleştirmek için çaba harcadığını doğruladı. Machado ödülü, Başkan Maduro’yu devirmek için belirleyici bir dönüm noktası olarak sundu; birlikten, uzlaşıdan değil, intikamdan, cezalandırmadan ve yenilmiş rakiplerin peşine düşmekten söz etti.

Machado ve destekçileri, José Gregorio Hernández ile Carmen Rendiles’in (Venezuela’nın ilk aziz ilan edilen Katolikleri) kutsanmasını bile şiddetli bir politik gösteriye dönüştürmeye çalıştı. Oysa bu tören toplumun geniş kesimlerini bir araya getirmişti. Protesto girişimleri ülke içinde etkisiz kaldı, ancak İtalya’da çirkin bir hâl aldı; burada Machado taraftarlarından öfkeli bir grup, eski Büyükelçi Roy Chaderton’a bir kilisenin içinde sözlü saldırıda bulundu. Barış yanlısı bir hareketin sergileyeceği bir davranış olmaktan oldukça uzaktı.

Hayatta kalmayı öğrenmiş bir halk

En uç muhalefet çevrelerinin propagandacıları, kendilerini tarafsız olarak sunan bazı sözde analistlerle birlikte, savaş gemilerinin konuşlandırılmasının, küçük teknelerin bombalanmasının ve özellikle de işgal tehdidinin toplu paniğe yol açacağını, devrimci hükümetin ve kamu kurumlarının birliğini sarsacağını öngörüyordu.

Ancak bunların hiçbiri gerçekleşmedi. Ülke sakinliğini koruyor, devlet ise uyum içinde çalışmayı sürdürüyor. Bolivarcı sürecin başlangıcından bu yana, özellikle de son on yılda biriken deneyim, hem halkı hem de yöneticileri güçlendirdi.

Halkın kararlı ama soğukkanlı tepkisi, yıllardır süren yoğun direniş hazırlığının bir yansıması. Bu hazırlık, Barack Obama’nın 2015 tarihli kararnamesiyle Venezuela’yı ABD’nin ulusal güvenliğine yönelik “alışılmadık ve olağanüstü bir tehdit” olarak tanımlamasının ardından başladı. Ardından yaklaşık bin tek taraflı yaptırım, ekonomik ablukalar ve CITGO ile diğer varlıklara el konulması geldi.

O yıllar boyunca ülkede kalan Venezuelalılar, eskiden ithal edilen pek çok ürünü üretmeyi öğrenmek zorunda kaldı; hayatta kalma becerilerini keskinleştirdi ve özellikle komünal sistem aracılığıyla yeni toplumsal örgütlenme biçimlerini geliştirdi. Kısacası, savaş ekonomisinin ne olduğunu artık çok iyi biliyorlar. Böylesine çok acı çekmiş bir halkı korkutmak için psikolojik operasyonlar pek uygun bir araç değil.

Aynısı hükümet için de geçerli. Darbe girişimlerinden işgal denemelerine, renkli devrimlerden suikast planlarına, petrol sanayisine yönelik sabotajlardan ülke genelinde yaşanan elektrik kesintilerine, para saldırılarından zorunlu göçe kadar her tür saldırıya maruz kaldı. Her olay, direniş ve etkili karşılık verme konusunda yeni dersler kazandırdı. Güvenlik güçleri bu planları tespit etme ve etkisiz hale getirme konusunda daha yetkin hale gelirken, diplomasi de bunları uluslararası alanda teşhir etme kabiliyetini geliştirdi.

Her zamanki gibi, bu komploları planlayanlar hem Venezuelalı halkı hem de hükümetini hafife aldı. ABD elitleri, onların müttefikleri ve bağımlı ortakları, kendilerini sürekli başarısızlığa sürükleyen o üstünlükçü zihniyetten kurtulamadı. ABD’nin yanlış hesaplarının üzerinden neredeyse 27 yıl geçti. Biz direnmeye devam ediyoruz.

Clodovaldo Hernández, yükseköğretim alanında deneyime sahip gazeteci ve siyasal analist. 2002 yılında Ulusal Gazetecilik Ödülü’nü kazandı. “Reinventario” (şiir ve öyküler), “De genios y de figuras” (gazetecilik portreleri) ve “Esa larga, infinita distancia” (roman) adlı kitapların yazarı.

Çeviri: YDH

]]>
Londra’da on binler İran’la savaşa ‘hayır’ dedi https://yenidunya.org/dunya/32782/londrada-on-binler-iranla-savasa-hayir-dedi/ Sat, 21 Jun 2025 18:13:47 +0000 https://yenidunya.org/?p=32782 Londra’da on binlerce kişi, İngiltere’nin İsrail’in yanında İran’a karşı savaşa girmesini protesto etmek için bir yürüyüş düzenledi. Eski İskoçya Başbakanı Hamza Yusuf, İngiltere Başbakanı Keir Starmer’a seslenerek, “Siyasi çıkarın uğruna oğullarımızı ve kızlarımızı savaşa göndermeye cüret etme,” dedi.
İngiltere’nin başkenti Londra’da on binlerce kişi, ülkenin İsrail’in yanında İran’a karşı savaşa dahil olmasını protesto etmek amacıyla bir yürüyüş düzenledi.
Eyleme eski İşçi Partisi lideri Jeremy Corbyn, eski İskoçya Başbakanı Hamza Yusuf ve Avam Kamarası’nın bağımsız milletvekilleri Apsana Begum ile Zarah Sultana da katıldı.
Russell Meydanı’ndan başlayarak hükümet binalarının bulunduğu Whitehall Caddesi’ne kadar devam eden yürüyüşte konuşan Hamza Yusuf, 22 yıl önce Irak savaşına karşı yapılan büyük protestoyu hatırlattı.
Yusuf, göstericilere hitaben yaptığı konuşmada, “20 yıldan uzun bir süre önce yarım milyon insan, askerleri Irak’a göndermek üzere olan hükümete karşı Londra’da yürüdü. 22 yıl sonra yine burada toplandık, çünkü savaş çığırtkanları bu kez İran’dan gelecek kaçınılmaz bir saldırı yalanını bize satmaya çalışıyor,” ifadelerini kullandı.

‘Siyasi çıkarın için savaşa girme’
Yusuf, mevcut durumu Saddam Hüseyin’in kitle imha silahlarına sahip olduğu yönündeki iddialara benzeterek, İngiltere Başbakanı Keir Starmer’a şu sözlerle seslendi:
“Bu, Saddam Hüseyin’in sahip olduğu iddia edilen kitle imha silahları yalanına benziyor. İngiltere Başbakanı Keir Starmer’a sesleniyoruz: Siyasi çıkarın uğruna bizim adımıza oğullarımızı ve kızlarımızı savaşa göndermeye cüret etme.”
Yürüyüş boyunca protestocular, “İran’la savaşa hayır”, “Gazze’den elinizi çekin”, “İsrail’e boykot” ve “İsrail’i silahlandırmayı durdurun” gibi sloganlar içeren pankartlar taşıdı.
Bazı eylemcilerin, üzerinde “Tarihin doğru tarafını seç” yazılı İran’ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney’in portresini taşıdığı görüldü.
Göstericiler arasında, “Holokost esirlerinin torunları Gazze’deki soykırıma karşı” yazılı bir pankart açan Londra’daki Yahudi cemaati üyeleri de dikkat çekti.

‘İsrail’in saldırganlığı yayılıyor’
Eyleme katılan milletvekili Apsana Begum, İsrail’in İran’a yönelik askeri eylemlerinin Gazze’deki durumu unutturmaması gerektiğini vurguladı.
Begum, “İsrail ordusunun bombardımanları nedeniyle Gazze’de çocuklar ölmeye devam ediyor,” diyerek İngiltere hükümetini İsrail’e askeri ürün tedarikine derhal ambargo koymaya ve İsrailli yetkililere yaptırım uygulamaya çağırdı.
Begum, “İsrail’in saldırganlığı Filistin ve Lübnan’dan Suriye ve İran’a kadar genişliyor,” dedi.
Protestocuların birçoğu Filistin, İran ve Lübnan bayrakları taşıdı.
Yürüyüşün organizatörleri arasında Filistin ile Dayanışma Kampanyası, Stop the War koalisyonu, el-Aksa’nın Dostları adlı sivil toplum kuruluşu, Nükleer Silahsızlanma Kampanyası ve Britanya’daki Filistin Forumu gibi hareketler yer aldı.

Kaynak: YDH

]]>
Bölgesel savaş riski https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/30668/bolgesel-savas-riski/ Tue, 06 Aug 2024 13:32:18 +0000 https://yenidunya.org/?p=30668 Gazze’de soykırıma uğrayan Filistinlilerin zamanı yok. O nedenle asıl bölge ülkelerinin risk alması gerekiyor; savaşın bölgeselleşmesi riskine karşı olanların, İsrail’i durdurmak için ABD’ye karşı net bir tutum alması gerekiyor.

İran 7 Ekim’den beri savaşın bölgeselleşmesine karşı ölçülü hareket ediyor. İsrail Suriye’deki diplomatik temsilciliğini vurduğunda da yine savaşı bölgeselleştirmeyecek ama İsrail’in dokunulşmazlığını delecek şekilde “ölçülü bir yanıt” vermişti. 

İsrail’in Hamas lideri İsmail Haniye’yi Tahran’da öldürmesi, yine İran’ı yanıt vermeye zorlamaktadır. Üstelik bu kez misafirine suikast düzenlenmesi, sorumluluğu nedeniyle İran’ı daha da öfkelendirmiş durumda.

Yetkililerin açıklamalarından, İran’ın savaşı bölgeselleştirmeyecek ama İsrail’i caydırmakta çok daha etkili olacak bir yanıt vereceği anlaşılıyor. 

ABD’nin ikiyüzlü tutumu

Dünya ise diken üstünde. Savaşın bölgeselleştirilmesine İsrail dışında herkes karşı.

ABD merkezli Batı, savaşın bölgeselleşmemesi için İran’dan yanıt vermemesini istiyor hatta ABD, yanıt halinde İsrail’e yardım edeceğini ilan ediyor.

İşte savaşın bölgeselleşme riskini artıran da bu yaklaşımdır. Savaşın bölgeselleşmesine karşı görünen ama bir tarafın saldırılarına sponsor olup, gelecek yanıtlara siper olan bu tutum, savaşın bölgeselleşme riskini asıl artıran tutumdur.

Bölgesel bir savaştan doğrudan etkilenecek bölge ülkelerinin “bölgesel savaş riski”ne karşı tutum alması elbette doğrudur ve de hakkıdır. Ama ABD’nin hem İsrail’in Gazze’de soykırım yapmasına sponsor olması, hem İsrail’in bölgede terör ve suikast düzenlemesine gerçekten karşı çıkmaması ama hem de yanıt hakkına karşı tutum açıklaması, ikiyüzlülüktür ve bölgesel savaş riskini artıran asıl etkendir. 

Netanyahu’nun pervasızlığının nedeni

ABD silah desteği vermese, ABD istihbarat desteği vermese, hatta ABD bölgedeki üsleri ve Doğu Akdeniz’deki gemileri aracılığıyla İsrail’i korumasa, İsrail bu kadar pervasız bir şekilde işgali, soykırımı ve bölgesel terörü sürdüremeyecek.

Dolayısıyla bugün İsrail’i Gazze’de ateşkese mecbur edebilecek asıl kuvvet de savaşın bölgeselleşme riskini frenleyebilecek asıl aktör de ABD’dir. 

ABD Başkanı Joe Biden’ın ateşkes isteğine rağmen İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun yeni şartlar ileri sürerek Washington’u olayılıyor oluşu, “İsrail’in ABD’ye bile kafa tutacak güçte olduğu” şeklinde yorumlanıyor. Ancak Netanyahu’nun pervasızlığı ve ABD’yi biraz da seçim sürecinden yararlanarak kullanıyor oluşu İsrail’in gücünden değil, ABD’nin çıkarları gereği İsrail’e biçtiği rolden kaynaklanmaktadır. Yani İsrail güçlü olduğu için değil, ileri karakolu olduğu için ABD tarafından her durumda korunmaktadır. Netanyahu da bunu bildiği için, pervasızca saldırganlığını sürdürmektedir.

Çabaları birleştirmek

İsrail’e soykırım, terör ve suikast sponsorluğu yapanların İran’a “yanıt verme” demesinin hiçbir anlamı ve değeri yok. Savaşı bölgeselleştirme riskini ortadan kaldırmak istiyorlarsa İran’a değil İsrail’e mesaj vermeleri gerekiyor. Mesajdan öte “seni korumayacağız” demeleri gerekiyor ki İsrail saldırganlığını sonlandırsın. Bunu yapmadıkları müddetçe de “bölgesel savaşa karşıyız” açıklamalarının hiçbir anlamı yok. 

Peki bu durumda İsrail saldırganlığı durdurulamaz mı? Elbette bir yol daha var. Filistin için büyük çaba sarfeden, her biri ayrı kulvarlarda Filistin için hareket eden ülkelerin çabalarını birleştirebilmeleri.

Çin 14 Filistin örgütünü Beijing’de biraraya getirerek birlik oluşturmaları ve bir ulusal mutabakat hükümeti kurabilmeleri için uzlaştırdı

Güney Afrika, İsrail’i Uluslararası Adalet Divanı’nda soykırımla yargılatıyor.

Kolombiya başta kimi ülkeler İsrail’le diplomatik ve ticari ilişkileri kestiler.

İşte tüm bu çabaların birleştirilmesi gerekir. Ancak… 

İsrail’i durdurmak ABD’ye pozisyon almaktan geçiyor

Dikkat edilirse İsrail’e karşı etkili eylem yapan bu ülkelerin hiçbiri bölge ülkesi değil. İşte asıl problem de bu. Bölge ülkeleri bu ülkeler kadar aktif tutum alamıyorlar, almıyorlar. Bunun birçok nedeni var ve dahası Filistin meselesinin bunca yıldır çözülememiş olması da bundan kaynaklanmaktadır. Çünkü bölge ülkelerinin önemli bir kısmı Amerikancı, topraklarından ABD üsleri var. Hem Amerikancı olup hem de İsrail’e karşı işe yarar tutum alabilmek haliyle mümkün olmuyor! Bu nedenle bölge ülkeleri İsrail’e karşı en üst perdeden konuşur ama fiilen pek bir şey yapmazlar yıllardır…

Dolayısıyla bu tablonun değiştirilmesi gerekiyor. Bu tabloyu değiştirebilmek de elbette ABD’nin küresel ölçekte dengelenebilmesine bağlı. ABD başka büyük kuvvetler tarafından dengelenebildikçe, bölge ülkeleri de yukarıda özetlediğimiz bu dar çemberin dışına çıkabilecekler. Aslında çıkmaya başladıklarını da söyleyebiliriz. Çok kutupluluk inşası güçlendikçe, bölge ülkelerinin çok taraflı hareket ettiklerini son birkaç yıldır görebiliyoruz.

Ancak Gazze’de soykırıma uğrayan Filistinlilerin zamanı yok. O nedenle asıl bölge ülkelerinin risk alması gerekiyor; savaşın bölgeselleşmesi riskine karşı olanların, İsrail’i durdurmak için ABD’ye karşı net bir tutum alması gerekiyor.

ABD’nin bölgedeki üslerinden hareket kabiliyetini kısıtlamaya başlamak, petrol ve doğalgaz gücünü kullanmaya başlamak vb tutumlar ile Washington’un sponsorluğu durdurulabilir. Washington’un sponsorluğu olmazsa, Tel Aviv de durur.

Filistinlilerin lafa değil, bu türden eylemlere ihtiyacı var.

Kaynak: Mehmet Ali Güller / CGTN Türk

]]>
Cem Gürdeniz ile söyleşi: ‘Tamamen Batıcı olmak, Türk jeopolitiğini feda etmeye eşdeğerdir’ https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/30450/cem-gurdeniz-ile-soylesi-tamamen-batici-olmak-turk-jeopolitigini-feda-etmeye-esdegerdir/ Sun, 14 Jul 2024 09:41:31 +0000 https://yenidunya.org/?p=30450 NATO’nun 75’inci yıl Washington zirvesindeki gelişmeler, Joe Biden liderliği altında Atlantik İttifakının ayrımlarının giderek derinleştiği görünüm ve onaylanan ortak bildiriyi, Emekli Tümamiral Cem Gürdeniz ile konuştuk.

ABD’nin başkenti Washington’da gerçekleştirilirken Kuzey Atlantik İttifakı’nın (NATO) 75’inci yıl zirvesi sona erdi. ABD’nin Demokrat Başkan Joe Biden’ın akli durumuyla ilgili tartışmaların yankılandığı zirveye, Ukrayna çatışmasını sona erdirmek için arabuluculuğa soyunan Macaristan Başbakanı Victor Orban’n girişimleri damga vurdu. Orban zirve biter bitmez Florida’ya giderek Biden’ın Cumhuriyetçi rakibi Donald Trump ile buluştu. Zirvenin hemen akabinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘ŞİÖ’ye tam üyelik’ hedefinden bahsetmesi de dikkat çekti.

NATO’nun 75’inci yıl zirvesi; Biden’ın ‘ittifak tarihinin en güçlü döneminde’ söylemlerine rağmen çatlakları ortaya sermiş görünüyor.

Bu koşullarda Ukrayna çatışmasını sürdürme kararlılığı ile Çin Halk Cumhuriyeti’ne Rusya ile ilişkileri nedeniyle ağır ithamların yer aldığı zirve bildirisi ‘muallakta’ kalmış gibi görünüyor.

NATO zirvesi ve kabul edilen ortak bildiride yer alan unsurları Emekli Tümamiral Cem Güdeniz ile konuştuk.

‘Pax-Americana veya Atlantik Güvenlik temelli küresel hegemonya sisteminin artık bittiğini görüyoruz’

Emekli Tümamiral Cem Gürdeniz’e göre, Anglo-Sakson temelli Pax-Amerikana veya Atlantik temelli küresel hegemonya sistemi artık sona erdi. NATO zirvesinde bunun net bir şekilde görülebildiğini belirten Gürdeniz, NATO’nun 75. Yılı zirvesinden sonra yayınlanan bildirinin adeta son bir manifesto olduğu değerlendirmesinde bulundu:

“Öncelikle şunu söyleyeyim: Pax-Americana denen bu dönem, gördüğümüz üzere NATO’nun 75. yılı zirvesinde hayatta kalabilmek, ‘kural temelli dünyayı’ veya ‘Washington Konsensüsü’nü devam ettirebilmek için son manifestoyu verdi. Artık bu tepeden aşağıya iniş başlayacak. Hakikaten bakarsak, her cephede Anglosakson kökenli Pax-Americana’nın veya Atlantik Güvenlik temelli küresel hegemonya sisteminin artık bittiğini görüyoruz. Bu zirvede sonuç raporunu okuduğumuzda her yere bir saldırı ve tehdit var. Peki bunu yapabilecek yetenek var mı? Aradaki muazzam uçurumu görüyoruz. Buradaki açıklamaların ve verilen sözlerin içinin doldurulmasının çok zor olduğunu da görüyoruz.”

‘Trump’ın gelecek olması muazzam bir endişe uyandırıyor’

Gürdeniz’e göre NATO zirvesi sırasında ABD iç politikada ciddi bir baskı altındaydı. Özellikle Başkan Biden’ın sağlık durumunun giderek kötüleştiğini hatırlatan Gürdeniz, diğer yandan Donald Trump’ın seçileceğine adeta kesin gözüyle bakıldığı bu siyasi ortamda, Amerikan askeri-endüstriyel kompleksinin muazzam endişe duyduğunu anımsattı:

“Bu zirve, ABD için birkaç baskı alanında gerçekleşti. Birincisi, Biden’ın mental durumunun çok zayıflamış olması ve yeteneklerinin kısıtlanmış vaziyette olması. Bu artık komedi programlarına konu oluyor, görüyorsunuz zaten. İkincisi, Trump’ın gelecek olması, bilhassa askeri-endüstriyel kompleks, istihbarat, Siyonistler tarafından oluşturulan ‘Corporate America’ (şirkeler Amerikası) gruplarında muazzam bir endişe uyandırıyor. Çünkü onun küresel güvenliğe, Çin-Rus ilişkilerine, Avrupa Birliği ve NATO’ya bakış açısı belli. Kasım ayındaki seçimlerden önceki son üç ayda neler yaparak sistemi Trump’a rağmen ileri taşıyabileceklerini hesaplıyorlar. Çünkü bu performans ile Biden’ın kazanma şansı çok az. Onun yerine gelebilecek bir ismin de hazırlık dönemi çok az olacak. O yüzden ABD için bu iki baskı, iç politika açısından çok önemliydi.”

‘NATO, Ukrayna’yı koçbaşı olarak kullanarak Rusya’nın içlerine girmek istiyordu. Bu plan tutmadı’

ABD’nin NATO zirvesi öncesi yaşadığı üçüncü baskının dış politikayla ilgili olduğunu ifade eden Cem Gürdeniz, bunun Ukrayna ve Doğu Avrupa’dan kaynaklı olduğunu dile getirdi. Rusya’nın izole edilmesi hedefinin suya düştüğünü kaydeden Gürdeniz, Hindistan lideri Modi’nin Moskova ziyaretinin bu açıdan kritik olduğunu vurguladı. Gürdeniz’e göre itibar kaybeden ABD’nin, NATO zirve bildirisinde yer alan maddelerin içinin doldurulması oldukça zor:

“Üçüncü baskı şurada: Ukrayna cephesine ‘provoke edilmemiş savaş’ diyorlar fakat resmen NATO’nun doğuya genişlemesiyle birlikte 1999’dan bu yana kademe kademe gelişmiş bir kriz var. Üye sayısı 32 ülkeye çıktı. Esas olarak Hitler veya Napolyon’un yapmaya çalıştığının yumuşak bir şekilde, NATO’nun Rusya’nın içlerine kadar geldiğini görüyoruz. NATO, Baltık’tan Karadeniz’e çekilen yayın doğusuna geçmek istedi. Rusya’nın zaten Ukrayna’nın, Moldova’nın, Beyaz Rusya’nın veya Gürcistan’ın NATO üyeliğine ‘evet’ diyeceğini, az biraz tarih ve jeopolitik bilen kimse asla düşünmez. Geçen gün ABD arşivleri açıldı ve yepyeni bir belge ortaya çıktı. 1997’de Helsinki’de, Clinton ile Yeltsin görüştü. Yeltsin’in Bill Clinton’a ‘Siz NATO’yu doğuya doğru genişletmek istiyorsunuz. Biz bunu uygun görmüyoruz. Şu an yapabilecek bir şey yok. Bundan memnun olmadığımızı bilin’ demiş. Amerikalılar hep ‘Yeltsin izin verdi’ diyordu.

Yani işin özü, NATO, Ukrayna’yı koçbaşı olarak kullanarak Rusya’nın içlerine girmek istiyordu. Bu plan tutmadı. Benim endişem şu: Zirvede bu kadar karara rağmen Rusya ile savaşa devam kararı, onların aleyhine olacak. Rusya çok daha güçlendi. İzole edilemedi, savaş ekonomisine ve savaş sanayisine geçti. Bugün ABD’nin ürettiği bir mermiyi, Ruslar çok daha hızlı şekilde üretebiliyor. İstatistikler ortada. O yüzden kanaatimce en büyük baskılardan birisi, bu şartlarda Ukrayna’yı ABD seçimlerine kadar devam ettirme endişesi.

NATO zirvesinden birkaç gün önce dünyanın en büyük nüfusuna sahip Hindistan lider, Rusya’yı ziyaret etti. Eski Bağlantısızlar’ın devamı Hindistan’ın arkasında 70’e yakın küresel güney ülkesi var. Hindistan, uluslararası politika açısından büyük bir güç unsuru. Modi gidip Putin’le buluşuyor ve sadece özel görüşme iki saat sürüyor. Savunmadan enerji alanına kadar birçok projeye imza atılmış. Ondan evvel Putin Vietnam’a, Kuzey Kore’ye, Çin’e gitti. Hani izole oluyordu? Aksine Putin, kendi prestijini, son Gazze olaylarıyla birlikte yerlerde sürünen ABD itibarının çok üzerine çıkarttı.

O nedenle bu zirvede, bu konjonktür içerisinde, ittifak üyesi 32 devlet, Avustralya, Güney Kore, Japonya ile birlikte ‘Biz yıkılmadık, ayaktayız. Savaşı devam ettirmeye kararlıyız. Kural temelli dünyayı korumakta kararlıyız’ mesajı vermeye çalıştılar. Fakat bunun içi boş. Orada bir dolu madde var. Bizim medyamızda maddeleri bile doğru okuyamayanlar olmuş. Müesses kanallarda yanlış yorumlar var. Biden’a güldüğüm gibi onlara da gülüyorum. Temel olmayınca yapılan yorumlar da zayıf oluyor.”

‘Bildiride İsrail’den bahsedilmiyor. En ağır savaş metotlarını uyguluyorlar ama NATO bunu küresel barışa tehdit görmüyor’

Cem Gürdeniz’e göre NATO sonuç bildirisinde yer alan Çin aleyhtarı söylemler, özellikle ABD ve İngiliz girişiminin izlerini taşıyor. Amerika’nın AB ile Çin arasında giderek azalan ticarete dahi tahammül edemedğini kaydeden Emekli Tümamiral Gürdeniz, öte yandan NATO’nun soykırım savaşı yürüten İsrail’e yönelik hiçbir tepki koymamış olmasına dikkat çekti:

“Gelelim sonuç raporuna… Gördüğüm en önemli olay, Çin’e meydan okunması. Geçmişte Çin’e pek meydan okunmazdı. Ama şimdi resmen Çin’i açıkça tehdit olarak görüyorlar. Rusya’ya yardım ettiğini söylüyorlar. Yani bir şeyin tehdit olması için niyet ve yapabilirlik gerekir. NATO mantığı böyledir. Burada demek ki ikisinin de olduğunu görüyorlar. Niyetten öte artık yardım ettiğini düşünüyorlar. Bu tabii İngiliz ve Amerikan etkisiyle girmiş bir maddedir. Ukrayna Savaşı başlayana kadar, Çin ve AB ticareti, AB-ABD ticaretinin önündeydi. Savaştan sonra bu azalmaya başladı ama buna bile tahammülleri yok. Çin’den de gerekli cevaplar geldi tabii. ‘Çin dünya barışını, istikrarını bozuyor’ diye konuşuyorlar.

Peki bakıyorsunuz, İsrail’den bahsediliyor mu? Hayır. Günde kaç kadın, kaç çocuk öldürülüyor. Adamlar kuzey Gazze’de tek bir Filistinli bırakmadı. Resmen en ağır savaşta uygulanacak metotları kullanıyorlar. Ama NATO, asla ve asla İsrail’in yaptıklarını küresel barışa ve istikrara bir tehdit olarak görmüyorlar. İsrail ayrıca NATO’nun ortağı. Akdeniz Diyalogu’nda yeri olan bir devlet. Ben şaşırdım. İsrail’den bir temsilci de gelebilirdi. Bakın İsrail’in küresel güvenliğe ve refaha olan etkisini şöyle söyleyeyim: İsrail’in soykırım saldırıları sonrası Husilerin başlattığı saldırılar, küresel ticareti allak bullak etti. Bugün Süveyş Kanalı’ndan geçmesi gereken normal trafiğin yüzde 60’a yakını Keyf’ten yani güneyden geçiyor. Bu, gecikmelere ve fiyat artışına sebep oluyor. Daha geçen gün bir rapor okudum. Singapur’da konteyner gemilerinin bekleme süresi, 8 günden 14 güne çıkmış. Sebebi bu dediğim olaylar. İsrail niye bildiride yok? Cevabını veremiyorlar.”

‘Esasında Ukrayna Savaşı’nın temel nedenlerinden birisi, Kuzey Buz Denizi rotası’

Rusya’nın öncülük ettiği Kuzey Deniz Rotası üzerinden geçen yıl 100 milyon ton yük taşındığını aktaran Gürdeniz, NATO zirvesi bildirisinde bu deniz yoluna yönelik mesajlar içerildiğini belirtti. Gürdeniz’e göre bu mesele Ukrayna savaşının başlamasının da temel nedenlerinden:

“Diğer bir gözlemlediğim olay Arctic Cooperation. Kuzey Buz Denizi diyoruz biz. Onlar Arktik Okyanusu diyor. Çok önemli. Kanada Dışişleri Bakanı var, genç bir kadın. Sırıtarak ‘Artık Arktik rotalarında biz de varız. ABD, Finlandiya ve Kanada olarak ortak güç geliştireceğiz. Anlaşmaya imza attık’ dedi. Burada da şunu görüyoruz: Esasında Ukrayna Savaşı’nın başlamasının temel nedenlerinden birisi, Kuzey Buz Denizi’ndeki Kuzey Deniz Rotası’nın tamamen Rusya’nın kontrolüne girmiş olması ve Norveç Denizi’nden giren bir geminin, Bering Boğazı’ndan doğrudan Çin’e erişiyor olması. Geçen yıl bu rotadan taşınan yük miktarı, 100 milyon tona erişti. Bunlar muazzam endişe alanı. Anglosakson deniz hegemonyasının temel prensibi nedir? Deniz ulaştırmasını, düğüm noktalarını onların kontrol etmesidir. Deniz, egemenliklerinin temelidir. Fakat bir devlet çıkıyor, tabiatın da yardımıyla eriyen buzlardan yepyeni bir rota oluşturuyor. Zirvedeki en önemli maddelerden birisi de budur.”

‘Tamamen Batıcı olmak, Türk jeopolitiğini feda etmeye eşdeğerdir’

NATO’da ciddi kırılmalar yaşandığını ve bunun 75. yıl zirvesine de yansıdığını vurgulayan Gürdeniz’e göre, Macaristan Başbakan Orban’ın, Donald Trump ile yaptığı görüşme oldukça önemli. Öte yandan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın zirvesdeki ŞİÖ çıkışını bir “tokat” olarak değerlendiren Cem gürdeniz, Türkiye’nin bu çok eksenli diplomasiden çıkmasını savunan siyasi partilere uyarılarda bulundu:

“Otuz iki NATO üyesi, Avustralya, Güney Kore ve Japonya var. Buna rağmen çatlaklar vardı zirvede. Macaristan’ı görüyoruz. Orban bugün Trump ile görüşüyor. Düşünün, adam AB Komisyonu Dönem Başkanı. Daha geçen gün Rusya’ya, Çin’e gitti. Bu en büyük çatlak. Slovakya aynı şekilde. Diğer taraftan Türkiye var. Cumhurbaşkanı’nın son dakikada ‘Türkiye, ŞİÖ’ye üye olacak’ demesi önemli. Esasında sorarlar: O zaman NATO zirvesinde işiniz neydi? Ama bu da NATO’daki çatlak açısından önemli. Kutluyorum bu söylendiği için. Onların kendi evlerinde, anlaşmanın 75. yılında, 1952’den bu yana NATO’nun güney kalesindeki en büyük ülkelerden olan Türkiye, Şanghay İşbirliği Örgütü’ne girmek istediğini söylüyor. Bu, muazzam bir tokat. Türkiye, Montrö’nün 19’uncu maddesini uyguladı. 24 Şubat 2022’den bu yana, hiçbir yaptırıma katılmıyor ve Rusya ile ekonomik-stratejik ilişkilerini devam ettiriyor. Bundan geri adım atılmıyor. Bu çok önemli.

En büyük endişem, Türkiye’de iktidar değişikliği olursa ana muhalefet partisinin bu rotadan çıkması. Çünkü bu artık devlet rotasıdır. Herhalde ana muhalefet partisi de bunu görüyordur. Onların bazı açıklamalarına inanamıyorum. Son derece tehlikeli açıklamalar. ‘Tamamen AB’nin, NATO’nun kuluyuz. Batı sisteminin ayrılmaz parçasıyız’ demeleri, Türk jeopolitiğini feda etmeye eşdeğerdir. Çünkü bu çöken bir sistem. Feci şekilde çöküyor. Borrell ne dedi? ‘Ukrayna’daki ölümlere çok üzülüyoruz ama silah vermeye devam edeceğiz’ dedi. Bir kanser hastasına en ağır kanserojen maddeleri verip ölümü hızlandırmaya benziyor bu. Ortada Ukrayna kalmayacak. Endişem bu. Çünkü Rusya’nın eli şu anda çok güçlü. İstedikleri kadar silah versinler; Rusya’nın bunların etkisini minimize edecek yeteneği var. Rusya’nın içerisinin vurulmasına, özellikle Romanya-Polonya gibi NATO bölgelerinden izin verileceğini sanmıyorum. Bugün ABD yine ‘Silahların, Rusya’nın içerisinde kullanılmasına açık onay vermiyoruz’ dedi. Zelenskiy bu duruma çok üzülüyor. NATO’daki ve AB’deki bu çatlakların büyüyeceğini düşünüyorum.”

‘Avrupa’da artan milliyetçi oylar, Amerikan vassalı olmaya ‘Yeter’ diyen bir mesaj içeriyor’

Avrupa’ya yaptığı son ziyaretlerden gözlemlerini aktaran Emekli Tümamiral Gürdeniz, Amerikan woke ideolojisinin ve ABD hegemonyasının her yerde hissedildiğini aktardı. Avrupa’’da yükselen milliyetçi ve “aşırı sağ” diye tabir edilen akımların salt göçmen karşıtlığı ile ortaya çıkmadığını vurgulayan Gürdeniz’e göre, bu yükselişin asıl sebebi Avrupa halklarının ABD hegemonyasının zincirlerini kırmak istemesi:

“Avrupa’ya bu sene içerisinde iki-üç kere konferansa gittim. Gördüğüm şuydu: Bütün meydanlarda AB bayrağı, Ukrayna bayrağı ve LGBT bayrağı vardı. Manası şu: ABD, ‘Ben ne düşünüyorsam senin devlet sistemin de bunu düşünmek zorunda’ diyor. Burada üç mesaj var; jeopolitik, psikolojik ve sosyal. ‘Seni dönüştüreceğim. Dikte ettiğim woke kültürünü benimseyeceksiniz, jeopolitik çıkarlarıma hizmet edeceksiniz’ diyor. ABD bunu dayatacak güçte mi? Değil. Sorun burada. Avrupa, kendisi acıyı görmeden, yaşamadan bunu anlayacak durumda değil. Yılların beyin yıkaması var. Yılların müesses nizamı var. Japonya, Almanya gibi… Ben 1990’lı yılları hatırlıyorum. Soğuk Savaş’ın bittiği günlerde, 150 bine yakın Amerikan askeri vardı. Her gittiğimiz yerde Amerikan üsleri vardı. O üsler hala duruyor. Japonya aynı şekilde. Ben Japon Deniz Kuvvetleri komutanıyla görüşürken, arkasında Amerikan Deniz Kuvvetleri komutanının resmi vardı. O zaman ben, bu ülkelerin tamamen ABD işgali altında olduğuna kanaat getirmiştim.

Bu AB Parlamentosu seçimlerinde milliyetçi oyların öne çıkması, sadece ekonomik sıkıntılar ve göçmen kriziyle alakalı değil. Aynı zamanda ‘Yeter, ABD vassalı olmayı bırakın’ mesajı içeriyor. Ben böyle okudum. Macron’un durumunu düşünelim… ‘NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti’ diyen adam, ‘NATO, Ukrayna için savaşa gitmeli’ diyebiliyor. Fakat aynı adam NATO zirvesinde bir tane konuşma yapmadı. Niye? Aklı parlamentoda. Koalisyon hükümeti kurulacak mı? Onu düşünüyor. Sağcısı, solcusu var mecliste. Fransa, saydığım ülkeler arasında en acınacak durumda olanı. Ülkenin geleceği açısından ciddi endişeler görüyorum. Onlar da görüyor. Avrupa Birliği’ndeki bazı ülkelerin, önümüzdeki yıllardan itibaren Amerika ile ilişkilerde arayı açabileceğini ve Macaristan’ı takip edebileceğini düşünüyorum.”

‘Biz Almanya’yı gözümüzde büyütüyoruz ama jeopolitik akıllarını Amerikalı neoconlar yönetiyor’

Almanya ve Japonya’nın halihazırda ABD askerleri tarafından işgal altında olduğunu ve bu yüzden bu ülkelerin Amerika’nın direktifleri dışına çıkamadığını vurgulayan Cem Gürdeniz’e göre, Almanya’nın jeopolitik aklı tamamen Amerikalı neoconların kontrolü altında:

“Almanya, ABD tarafından kurulmuş, işgal edilmiş, muzaffer bir devletin tüm dayatmalarını yaşayan bir ülke. ABD bundan vazgeçmiyor. Fransa farklı bir durumda. Halbuki Almanya’yı kurtaran Sovyetler’di. Amerikalılar değildi. 25 milyon insan öldü Stalingrad’dan Berlin’e kadar. Almanya ve ABD ticari ilişkileri de çok iç içe geçmiş durumda. O yüzden Amerika, Almanya’yı eyaleti gibi görüyor. O yüzden ABD, Scholz’a, ekibine, Yeşiller gibi tamamen Atlantikçi kafalara ‘Sizden bir daha Helmut Kohl çıkmaz. Sizi aynı Ukrayna’yı yakaladığım gibi yakalamışım. Kendi jeopolitiğim için sizi elimden geldiğince kullanacağım. Şimdi size Tomahawk füzelerini getiriyorum. Sana emrediyorum, Patriotları Ukrayna’ya vereceksiniz’ diyor. Bunlar da tıpış tıpış yapıyor. Bunun cevabını Alman kamuoyu verecek. Bu hükümet veremez. Bakın, Kuzey Akım boru hatları imha edildi. Her biri en az 3-4 milyar dolarlık projeler. Bunlar imha olduktan sonra Alman Deniz Kuvvetleri soruşturma bile açmıyor. Alman deniz yetki alanında büyük bir altyapı imha ediliyor. Burası, Alman vergi mükelleflerinin parasıyla yapılmış. Soruşturma bile açmıyorlar. Rezillik. Bundan daha güzel vassal örneği olabilir mi? Neymiş, Almanya, AB’nin deniz çekirdeğiymiş. Öyle değil. Ekonomisi çok iyi olabilir ama o ekonomiyi milli güce transfer edemiyorsanız siz bir hiçsiniz. Almanya, jeopolitiğini tamamen teslim etmiş durumda. Bazen Türkiye’de biz Almanya’yı gözümüzde çok büyütürüz. Evet teknolojileri iyi, çalışkan insanlar. Ama jeopolitik akılları ABD’de neoconlar tarafından yönetiliyor.”

‘Şu anda aktif, bu konuda kullanılabilecek, Rusya-Çin kadar üretime geçebilecek silahları olduğunu sanmıyorum’

ABD’nin Almanya’ya hipersonik füze konuşlandıracağı yönündeki beyanını değerlendiren Cem Gürdeniz, Amerikan endüstrisinin henüz Rusya ve Çin gibi seri üretim hipersonik füze imal edecek kapasitede olmadığını ifade etti:

“Hipersonik füze teknolojisinde ABD, Rusya ve Çin’in çok gerisinde. Şu anda aktif, bu konuda kullanılabilecek, Rusya-Çin kadar üretime geçebilecek silahları olduğunu sanmıyorum. Ama geliştiriliyor, yakında duyarız. Ama bir Kinzhal gibi seri üretimde olduğunu sanmıyorum.”

‘Rusya, İsrail’in Gazze’ye uyguladığını Ukrayna’ya uygulasaydı, bugün Ukrayna diye bir yer kalmazdı’

Emekli Tümamiral Gürdeniz, Rusya’nın Ukrayna’da İsrail’in Gazze’ye yönelik yürüttüğüne benzer bir savaş politikası yürütmediğini vurgularken, NATO üyesi ülkelerin tamamının da bu krize aynı pencereden bakmadığını belirtti. Gürdeniz, Macaristan, Slovakya ve Türkiye’ye dikkat çekti:

“Ukrayna’ya çok üzülüyorum. Çünkü kuzenlerin savaşı bu. Belki de kardeşlerin savaşı… Rusya’da, Ukrayna’da akrabası olmayan yok. Rusya’daki her üç kişiden en az birinin Ukrayna ile bir ilişkisi var. Vişne Bahçesinde Savaş diye Onur Sinan Güzaltan’ın çok güzel bir kitabı çıktı. Savaşı, Rusya’da pek çok kanaat önderiyle yaptığı röportajlar üzerine yazmış. Çok güzel bilgiler var. Ukrayna’ya, Rusya’nın çok büyük zarar vermediğini görüyoruz. Rusya, İsrail’in Gazze’ye uyguladığını Ukrayna’ya uygulasaydı, bugün Ukrayna diye bir yer kalmazdı. Ukraynalılara çok üzülüyorum. Garibanlara ucu açık bir üyelik sözü verildi. Ne yapılacakmış? 32 ülke tek tek davet edecekmiş. Bu ne demek? 32 ülkenin tek tek davet edeceğini düşünecek olursak belki Macaristan davet etmeyecek. Bir kere şunu da düşünelim: Ukrayna ile ilgili maddeler imzalandı, birçok karar verildi. Bu 32 ülkenin oybirliği ile mi verildi bu karar? Hayır. Bizim Cumhurbaşkanımız açık açık ‘NATO’nun Ukrayna çatışmasının tarafı olmasını istemiyoruz’ dedi. Macaristan ve Slovakya da söylüyor bunu. İspanya mesafeli duruyor. Oybirliği nerede?

Bu aynen ABD demokrasisi gibi. Amerikan demokrasisi deniyor; Amerika’da eğer paranız yoksa, sözünüz geçiyor mu? Aday olabiliyor musunuz? Biden’ın en büyük problemi fon bulmak. Böyle bir demokrasi olabilir mi? NATO da böyle. Herkesin söz hakkı var diyorlar. Nerede bu söz hakkı? 32 ülke ‘Evet, biz NATO’nun Ukrayna’da taraf olmasını istiyoruz’ diyor mu? Demiyor. Stoltenberg’in yaptığı açıklamaları aklım hayalim almıyor. Bu adam bir memur. Neye dayanarak bunu yapıyor? Biden, Blinken, Austin ‘Bunları söyle’ diyor, o da söylüyor. Böyle bir rezillik olabilir mi? Ondan sonra ‘NATO bizim her şeyimiz’ diyen insanlar dolaşıyor.”

‘Amerikan endüstriyel kompleksinin savaşa ihtiyacı var’

NATO’nun 500 bin kişilik müdahale gücü olduğu değerlendirmelerini gerçekçi bulmayan Gürdeniz, ‘Rusya’nın Avrupa’ya saldıracağı temasını’ bir tehdit olarak canlı tutma çabasının da tamamen ABD çıkarlarıyla ilgili olduğunu vurguladı. Gürdeniz, 24 Şubat 2022’den bu yana AB ülkelerinin, ABD silah şirketlerinden silah siparişindeki artışın yüzde 75’e ulaşmasına dikkat çekti:

“NATO’nun kuvvet hedeflerine bakalım. Rusya olur da Beyaz Rusya ile bir araya gelirse, Çin’den, Kuzey Kore’den ve İran’dan lojistik destek alırsa, gördüğüm kadarıyla NATO’nun bu envantere müdahale edebilecek gücü yok. Bunu nereden görüyoruz? Son üç yıldır NATO zirvelerinde sürekli muharebe gruplarından Tugay’a geçiş, 500 bin kişilik müdahale ordusu vs. konuşuyorlar. Bunlar oturuyor, 32 ülkenin silahlı kuvvet verilerini üst üste koyuyorlar, ‘500 bin kişiyle hazırız’ diyorlar. Böyle bir şey yok. NATO’nun emrinde şu anda hazır olarak 5-6 tane muharebe grubu var. Bunlar da bin kişilik. Tatbikatlarda insanları yığıyorlar, 40 bin kişiye ancak çıkarabiliyorlar. NATO’nun asıl sorunu, gücü oluşturup sürekli olarak bir yerlerde tutamamak. Rusya’nın bugün Ukrayna’ya niye girdiğini hepimiz biliyoruz. Tartışmaya gerek yok. Rusya’nın işi gücü yok gibi yarın Polonya’ya, Letonya’ya, Romanya’ya gireceğini iddia ediyorlar. Öyle bir şey yok. Fakat bu tehdidi canlı tutmak zorundalar. Çünkü Amerikan endüstriyel kompleksinin savaşa ihtiyacı var.

Sıkı durun: 24 Şubat 2022’den bu yana AB ülkelerinin, ABD silah şirketlerinden silah siparişi artışı yüzde 75. Bu bir rekor. İki yılda yüzde 75 artış var. Amerika içerisinde artış yüzde 12. Diğer tarafta LNG var. Amerikan sıvılaştırılmış doğalgaz şirketlerinin dünya piyasalarında ihracat artışı yüzde 60. Rus gazına kısıtlama getirmişlerdi. Bir cinayet işlenince kimin kazandığı sorulur. İşte kimin kazandığı ortada.”

‘Ukrayna bölünse bile NATO üyesi olmasına benim bildiğim Rusya devleti izin vermez’

Gürdeniz’e göre savaş bitse dahi geriye kalan Ukrayna’nın NATO’ya üye olmasına Rusya’nın göz yumması, ulusal güvenlik endişeleri sebebiyle gerçekçi değil. Türkiye’deki bazı yayın organlarının NATO bildirisini doğru anlamadığını belirten Gürdeniz ‘Kiev’e her yıl 40 milyar avro’ verilecekmiş gibi sunumlara atıfta bulundu:

“Ukrayna’ya bu ucu açık üyeliğin sonu gelmez. Mümkün değil. Ukrayna ikiye bölünse bile NATO üyesi olmasına, Rusya’yı vurabilecek silahların oraya konuşlandırılmasına benim bildiğim Rusya devleti izin vermez. Töton Şövalyeleri’nin, Napolyon’un, Hitler’in geçtiği hattın doğusuna geçilmesine izin vermez diye düşünüyorum. Ukrayna’ya 40 milyar avro yardım yapılacakmış! Şu an 32 ülke buna karar vermiş. Bizim her şeyi bilen medyamız ‘her sene yapılacak’ diyor. Öyle bir şey yok. Amerikan menşeli, en çok dinlenen kanallar her yıl yapılacak gibi demiş. Bildirinin bir yerinde yıllık denmiş, iki yerde de sadece önümüzdeki yıldan itibaren demiş. Bunu da 22 ülke verecekmiş. Bunu verecek ülkeler arasında Türkiye var mı? Onu bilemiyorum.”

‘Gerçeği söyleyeyim: Şu anda NATO ülkelerinin Rusya’dan hava ve füze tehditlerini önleme yeteneği yüzde 15 civarında’

NATO’nun hava savunma birimlerine ilişkin açıklamasını değerlendiren Emekli Tümamiral Cem Gürdeniz’e göre, NATO ülkelerinin Rus füzelerine karşı önleme kabiliyeti yüzde 15 civarında. Avrupa’nın savunma sanayisini tamamen Ukrayna için kullandığını anımsatan Gürdeniz, herhangi bir Tayvan senaryosunda NATO’nun müdahalede bulunabilecek teçhizatının olmayabileceğini dile getirdi:

“Entegre edilmiş hava ve füze savunma sisteminde, Ukrayna’dan çıkarılan dersler paralelinde yeni bir yapılanmaya gidileceği söyleniyor. Gerçeği söyleyeyim: Şu anda NATO ülkelerinin Rusya’dan gelecek hava ve füze tehditlerini önleme yeteneği yüzde 15 civarında. Büyük bir açık var. Bu açığı zaten Ukrayna’da gördük. Rusya’da da gördük. Ama Rusya’nın kendi savaş ekonomisinde ürettiği sistemler bunlardan daha hızlı. O yüzden Rusya’nın kendi hava savunması açısından daha iyi bir yerde olduğunu düşünüyorum. Yarın mesela Çin, Tayvan ile ilgili bir oldu-bitti yaparsa senaryosunu konuşalım. Mesela Çin, Tayvan’a abluka başlattı. İşgal etmiyor, amfibi harekat yapmıyor. Sadece abluka var diyelim. Ne yapacaklar? Yetişemeyecekler. Çünkü şu anda Amerikan müttefiklerinin savunma sanayisi, Ukrayna için çalışıyor. Ona rağmen yetişemiyorlar.”

‘İngiltere’nin bir ada devleti olarak zafiyetleri olduğunu düşünüyorum’

Cem Gürdeniz, NATO bildirisinde dikkat çeken bir başka maddenin, sualtı altyapılarının savunulması olduğunu aktardı:

“İlk defa gördüğüm bir başka olgu ise, kritik sualtı altyapısının korunmasının doktrin haline getirilecek olması. Buradan da büyük bir tehdit bekleniyor demek ki. Ben özellikle İngiltere’nin bir ada devleti olarak zafiyetleri olduğunu düşünüyorum.”

‘Bunların derdi, Sırbistan’daki dengeleyici jeopolitik kaleyi yok etmek’

Bosna-Hersek’te yaşanan katliamlara 29 yıl önce alenen göz yumulduğunu anımsatan Güdeniz, bugün de NATO bildirisinde özel olarak Balkanlardan bahsedilmesinin nedenlerine dikkat çekti:

“Tabii Batı Balkanlar da geçiyor. Kim var Batı Balkanlar’da? Sırbistan, Kosova ve Bosna-Hersek. Zaten bu üç ülkenin haricinde Balkanlar’da NATO’ya girmemiş ülke kalmadı. Orta Avrupa’da da Avusturya ve İsviçre var. Bunların derdi, Sırbistan’daki dengeleyici jeopolitik kaleyi yok etmek. Sırbistan, Kosova ve Arnavutluk var. Bu üç ülke çok kritikti. Dikkat edin: 1999’da NATO, BM Güvenlik Konseyi kararı olmadan Sırbistan’ı bombaladı. Binlerce kişi öldürüldü. Tabii, Sırplar gaza getirildi, Müslümanları katlettiler. Bosna-Hersek’te katliam yaptılar. Bu insanlık suçudur, bir soykırımdır. Ama Avrupa Birliği ve ABD, neden bu soykırıma uzun yıllar izin verdi? Bu anında kesilebilirdi. Srebrenitsa Katliamı’nın dün 29. yılıydı. Buna neden BM Barış Gücü ve Hollandalı askerler izin verdi? Önlenebilirdi. Dikkat edin. Burada çok ciddi bir şekilde mevcut fay hatlarını daha da çok harekete geçirmek isteniyor. 1995’te Dayton Anlaşması imzalanıyor, sonra NATO gidiyor Sırpları vuruyor. Yani Müslümanları yok etmeye izin verdiği Sırbistan’a, daha sonra gelip müdahale ediyor. BM Güvenlik Konseyi kararı olmadan yapıyor bunu. Arkasından o bölge de paramparça oluyor. Kosova ayrılıyor, Arnavutluk NATO üyesi oluyor. Kosova’ya NATO daimi gücü konuluyor. Sırbistan denizsiz bırakılıyor. Karadağ, Sırbistan’ın denizdeki parçasıydı. Onu da kesip NATO’ya aldılar.

Olay, denizle kıta arasında. Sırbistan’ın denize çıkışı engellenmiş oldu ve Sırbistan karaya hapsedilmiş bir ülke haline geldi. Bu jeopolitik oyunda Sırbistan, Ruslar tarafından da kullanılıyor. Sırbistan, Kosova, Bosna-Hersek gibi konularda AB’yi ve NATO’yu sıkıştırmak için bir araç olarak kullanılıyor. Sebebi, Rusya’nın Doğu Avrupa’da sıkıştırılıyor olması. Rusya’nın tek müttefiki Sırbistan, onu kullanıyor. Bu da küresel ve bölgesel barışa hizmet etmiyor. Batı Balkanlar bu yüzden önemliydi. Gördüğüm kadarıyla Bosna Hersek’i NATO’ya almak istiyorlar. Bosna’nın 10 kilometrelik kıyı şeridi var, onu da tamamen NATO kontrolüne almak istiyorlar.”

‘Montrö’nün bu bildiriye girmesi önemli ve iyi bir şey’

Cem Gürdeniz’e göre, Türk diplomatların girişimiyle NATO bildirgesine Montrö Sözleşmesi’ne uyulacağı ifadesinin eklenmesi olumlu bir gelişme. Öte yandan Karadeniz’deki asıl riskin Romanya’dan gelebileceğini işaret eden Gürdeniz, Tuna havzasında etkili olan Romanya’nın, 2000’li yılların başından beri süratle ABD güdümüne girdiğini ifade etti:

“Gelelim Karadeniz’e… Karadeniz’de zaten yapacaklarını yaptılar. Yeni bir şey görmedim. General Ben Hodges, Amiral Stavridis vs. yıllarca söyledi. Montrö’nün bu bildiriye girmesi önemli ve iyi bir şey. Montrö’yü dikkat ederek işlerini yapacaklarını söylüyorlar. Benim tahminim, Türk diplomatların başarısı. Değilse bu adamlar bunu hayatta koymaz. Romanya’yı çok öne çıkarıyorlar. Romanya, NATO’ya 2004 yılında girdi. 2023’teki genel sekreter yardımcısı da Romen. Bu mümkün mü? Bunlar bir Hint veya Afrika asıllı başkan yapıyor kendilerine. Onun gibi. Romanya o kadar önemli bir ülke ki, ABD’nin sarsılmaz bir kalesi ve vekili. Romanya’daki deniz üssü Deveselu’ya SM3 anti balistik füze sistemlerini koyacaklar. Kogalinescu hava üssünü, Rammstein’dan sonra Avrupa’daki en büyük NATO üssüne dönüştürme kararı aldılar. İnşaat devam ediyor. Romanya açıkça ‘Ben, ABD’nin Karadeniz’deki koçbaşıyım. Tuna havzası kontrolüm altında. Türk Boğazlarına kuş uçuşu birkaç yüz mil uzaklıktayım. Burada Rusya’yı rahatsız edecek, buradan kalkıp uçaklarla Kırım’ı rahatlıkla vurabilecek konumdayım’ diyor. Romanya’yı bu yüzden seçtiler. Ben 2000’li yılların başlarında Stratejik Daire Başkanı iken bunlarla birçok toplantıya girmiştim. İnanamamıştım. Çavuşesku’nun katı komünist ülkesinin bir anda bu kadar koyu Amerikancı olacağını düşünmemiştim.”

‘Karadeniz’de bir false flag olabilir, Rusya ve Türkiye karşı karşıya getirilebilir’

Emekli Tümamiral Gürdeniz, Türkiye-Romanya-Bulgaristan üçlüsünün kurduğu Karadeniz’deki mayın karşıtı tedbirler görev grubu komutasının ocak ayında Romanya’ya geçeceğini anımsattı. Gürdeniz, Romanya’nın ABD ile olan sıkı bağlarına dikkat çekerek, provokasyon girişimlerine karşı uyarıda bulundu:

“Şu anda tek endişem, Romanya’nın birtakım kışkırtmalar için kullanılabileceği ihtimali. Bir diğer önemli konu da Türkiye, Romanya ve Bulgaristan’ın üçlü olarak mayın karşıtı tedbirler görev grubu. Bu grup ocakta oluşturuldu. Şu anda faal ve komutası Türkiye’de. Bu grup bir NATO gücü değil. Karadeniz’e kıyıdaş olan üç ülke oluşturuyor. Aynı Karadeniz Uyum Harekatı gibi. Ama ne demişler? ‘Üç müttefikimizin oluşturduğu bu görev grubunu destekliyoruz’ diyor. Ocak ayında yapılan anlaşmada ne deniliyordu? ‘Savaş devam ettiği sürece NATO ülkeleri, bu gruba sahili olanlar hariç katılamazlar’ diyordu. Niye bunu koydular bildiriye? Savaş biterse, bu mayın tedbirleri karşıtı grup, NATO ile çalışabilecek mi? Türkiye, Montrö’nün 19. maddesini uygulamış. Montrö’nün sahibi Türkiye, bugüne kadar hiçbir NATO tatbikatına katılmamış. Türkiye, buna izin verecek mi? Bunu da göreceğiz. Bir de bu grubun komutası ocak ayında Rumenlere geçecek. Endişeliyim. Her an bir false flag (yanıltma operasyonu) olabilir, Rusya ve Türkiye karşı karşıya getirilebilir. Neocon’ların en büyük başarısı, Rusya ve Türkiye’yi tekrar karşı karşıya getirmek olur. Türk düşmanı eski İngiliz Başbakanı Gladston’un meşhur bir lafı vardı; ‘Biz Ruslarla Türkleri yıllarca savaştırarak, 18. ve 19. yüzyılda ikisinin de yıpranmasına neden olduk. Almanya’nın yükselişi ortaya çıktı, bu yüzden Ruslarla farklı bir diyaloga girmemiz lazım’ demişti. Durum bu. Türkiye umarım asla bu tuzağa düşmez.

‘NATO Zirvesinin Türkiye’de yapılacak olması büyük talihsizlik’

Cem Gürdeniz’e göre, NATO ülkeleri hala daha firari FETÖ üyelerini himaye ederken NATO zirvesinin 2026’da İstanbul’da yapılması talihsizlik olur:

“2026’da NATO zirvesinin Türkiye’de yapılacak olmasının büyük bir talihsizlik olarak görüyorum. FETÖ darbe girişiminin 10’uncu yılı. FETÖ’de o dönem NATO’da görev yapan 300 küsür Türk subayının NATO ülkelerine kaçtığını ve orada kaldığını da hatırlatalım. Ayrıca Türkiye’nin ‘Biz yardımcı sekreter kadrosuna adayız’ demesini anlamak da mümkün değil. Bir yanda ŞİÖ üyeliği bir yanda bu konuşuluyor. Tabii ki dengeli politika uygulayacağız ama bu kadar ekstrem şeyler olmamalı diye düşünüyorum.”

Kaynak: Ceyda Karan / Eksen / Sputnik

]]>
Suriye, Türkiye İle İlişkilerin Geri Dönüşünün, İki Ülkenin Güvenlik, Emniyet Ve İstikrarının Temeli Olan 2011 Öncesindeki Durumun Geri Dönüşüne Dayandığını Vurguladı https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/30444/suriye-turkiye-ile-iliskilerin-geri-donusunun-iki-ulkenin-guvenlik-emniyet-ve-istikrarinin-temeli-olan-2011-oncesindeki-durumun-geri-donusune-dayandigini-vurguladi/ Sun, 14 Jul 2024 07:15:58 +0000 https://yenidunya.org/?p=30444 Suriye, Türkiye ile ilişkilerin normale dönmesinin, iki ülkenin güvenlik, emniyet ve istikrarının temeli olan 2011 öncesindeki durumun geri dönüşüne dayandığını vurgulayarak, ülkelerin çıkarlarının çatışma veya düşmanlığa değil, aralarındaki sağlam ilişkiye dayandığına dikkat çekti.

Dışişleri ve Gurbetçiler Bakanlığı’ndan bugün bir nüshası SANA’ya ulaşan açıklamada şu ifadelere yer verildi: ‘’Suriye-Türkiye ilişkilerine ilişkin pozisyon ve açıklamaların devam ettiği bir dönemde, Suriye Arap Cumhuriyeti, gerçekler ve olayların kanıtladığı üzere, bir yandan halklar ile diğer yandan Suriye’ye ve ülkelerine zarar veren hükümetlerin politika ve uygulamaları arasında net bir ayrım yapmak konusunda her zaman istekli olduğunu hatırlatmak ister.’

Bakanlık açıklamasında, ‘’ Suriye, ülkelerin çıkarlarının çatışma veya düşmanlığa değil, aralarındaki sağlam ilişkilere dayandığına dair katı bir inanca dayanıyordu ve hala da öyle. Buna dayanarak Suriye, kendisi ve bu ülkeler arasındaki ilişkileri geliştirmek için ortaya konan çeşitli girişimlere olumlu yaklaşma konusunda istekliydi’’’ diye devam etti.

Bakanlık ayrıca, ‘’Aynı bağlamda Suriye, Suriye-Türkiye ilişkilerini düzeltmeye yönelik girişimleri gözönünde bulundurdu.  Bu girişimlerin sonucunun medyanın bir hedefi olmadığına inanıyor. Aksine, mevcut gerçeklere dayanan ve iki ülke arasındaki ilişkiyi yönlendiren, temeli egemenliğe, bağımsızlığa ve toprak bütünlüğüne saygı olan belirli ilkelere dayanan amaca yönelik bir yoldur. Kendi güvenliklerini ve istikrarlarını tehdit eden her şeyle yüzleşmenin yanı sıra, iki ülkenin ve iki halkın ortak çıkarlarına hizmet etmektedir’’ ifadelerini kullandı.

‘’Suriye Arap Cumhuriyeti, iki ülke arasındaki ilişkilerin normal durumuna dönmesiyle temsil edilen arzu edilen sonuçlara ulaşılmasını sağlamak için bu konudaki her türlü girişimin açık temeller üzerine inşa edilmesi gerektiğini vurguluyor’’  açıklamasında bulunan Bakanlık, ‘’ Bu temellerin başında yasadışı olarak bulunan güçlerin Suriye topraklarından çekilmesi ve sadece Suriye’nin değil, Türkiye’nin güvenliğini de tehdit eden terör örgütleriyle mücadele gelmektedir’’ ifadelerini sözlerine ekledi.

Dışişleri Bakanlığı açıklamasını şu sözlerle tamamladı: ‘’Suriye Arap Cumhuriyeti, Suriye-Türkiye ilişkilerinin düzeltilmesi için samimi çaba gösteren kardeş ve dost ülkelere teşekkür ve takdirlerini ifade ederken, iki ülke arasındaki normal ilişkinin geri dönüşünün, iki ülkenin güvenlik, emniyet ve istikrarının temeli olan 2011 öncesindeki durumun geri dönüşüne dayandığını vurguluyor.’’

Kaynak: SANA

]]>
ABD dünyayı kana bulayarak zenginleşiyor https://yenidunya.org/dunya/28956/abd-dunyayi-kana-bulayarak-zenginlesiyor/ Tue, 30 Jan 2024 07:46:58 +0000 https://yenidunya.org/?p=28956 2023 yılı silah satışı 238 milyar dolar

ABD Dışişleri Bakanlığı’nın geçen yılın Ekim ayına kadarki dönemini kapsayan raporuna göre, Rusya’nın Ukrayna’yı işgali sonrası, ABD’de devletin ya da özel şirketlerin diğer ülkelere silah satışları 2023’ü rekorla kapattı.
ABD’nin toplam silah satışı 238 milyar doları buldu. Bunun 81 milyar doları doğrudan hükümete ait satışlardan elde edildi. 2023’te bu tutar, bir önceki yıla göre yüzde 56 arttı. Diğer satışlar ise ABD’li savunma sanayi şirketlerinin diğer ülkelerle yaptığı anlaşmalara ait.
Yabancı hükümetlerin ABD’den silah satın alabilmesi için iki yolu var. Birincisi bir şirketle doğrudan ticari satış müzakerelerine girmek. İkinci seçenek, bir hükümetin Amerikan büyükelçiliğindeki Savunma Bakanlığı yetkilisi ise iletişime geçmesi.

Savaşlarla zenginleşmek
Dünyanın pek çok noktasında irili ufaklı savaşların gölgesinde insanlar can verirken, bu savaşlarda kullanılan silahların üreticisi konumundaki ABD devleti ve ABD’li silah şirketleri zenginliklerine zenginlik kattılar.
ABD Dışişleri Bakanlığı, yaptığı yıllık sunumda, “Savunma ve silah ticareti ABD’nin uzun erimli bölgesel ve küresel güvenliği etkileyecek önemli dış politika araçlarıdır” ifadelerini kullandı.
ABD Başkanı Joe Biden yönetimi, Ukrayna’ya verdikleri desteğin, silah satışları yoluyla ülke ekonomisine de katkıda bulunduğunu savunuyor. Ancak ABD siyasetinde Ukrayna’ya doğrudan destek verilmesine yönelik muhalefet de artıyor.

NATO içi alımlar yükseldi
Ukrayna’nın komşularından Polonya, ABD ile en büyük silah anlaşmasını yapan ülkeler arasında yer aldı.
Polonya 12 milyar dolara Apache helikopterleri, 10 milyar dolara ise çok namlulu Himars füze sistemleri ve 3,75 milyar dolara M1A1 Abrams tankları satın aldı.
Aralık ayında göreve gelen Polonya Başbakanı Donald Tusk, bir önceki muhafazakar hükümetin orduyu modernleştirme programının devam edeceğini duyurmuştu. Buna göre hedef, “Polonya’yı Avrupa’nın en büyük kara gücü” haline getirmek.
Almanya ise Chinook helikopterlerine 8,5 milyar dolar harcadı.
Bulgaristan 1,5 milyar dolarlık Stryker zırhlı araç alımı yaptı.
Norveç 1 milyar dolar değerinde helikopter satın aldı.
Çek Cumhuriyeti ise F-35 jetlerine ve cephaneliğine 5,6 milyar dolar ödedi.
Çarşamba günü NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’in, Alabama’daki Lockheed Martin füze tesisini ziyaret ederek, ABD savunma sanayisinin ittifak için önemine vurgu yapması bekleniyor.

Avrupa dışı alımlar
Avrupa dışındaki alımlara bakıldığında, Güney Kore’nin 5 milyar dolarlık F-35 alımı, Avustralya’nın 6,3 milyar dolarlık C130J-30 uçak alımı ve Japonya’nın E-2D uçakları için yaptığı 1 milyar dolarlık anlaşmalar öne çıkıyor.

]]>