Rusya – Yeni Dünya https://yenidunya.org Yeni Günün Habercisi Tue, 14 Apr 2026 08:55:09 +0000 tr hourly 1 https://wordpress.org/?v=6.8.5 https://yenidunya.org/wp-content/uploads/2022/02/cropped-YD-ikon-512-1-75x75.png Rusya – Yeni Dünya https://yenidunya.org 32 32 Patruşev: Ukrayna istihbaratı, NATO desteğiyle Rus limanlarına ve ticaret filosuna zarar veriyor https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/33984/patrusev-ukrayna-istihbarati-nato-destegiyle-rus-limanlarina-ve-ticaret-filosuna-zarar-veriyor/ Tue, 14 Apr 2026 08:55:04 +0000 https://yenidunya.org/?p=33984 Rusya Donanması’na ait savaş gemileri, İngiliz ve Fransız deniz kuvvetlerinin korsanvari eylemlerine karşı bir önlem olarak, Manş Denizi’nden geçen Rus petrol tankerlerine refakat etmeye başladı. Rusya Devlet Başkanı Yardımcısı ve Denizcilik Kurulu Başkanı Nikolay Patruşev, Rossiyskaya Gazeta’ya verdiği mülakatta; NATO’nun Karadeniz’de inşa etmeye çalıştığı yeni karşıt mevzileri, Baltık ülkeleri ve Finlandiya’nın hava sahalarını Rusya’ya yönelik insansız hava aracı (İHA) saldırılarına açmasını, Tokyo’nun İkinci Dünya Savaşı’ndan alması gereken ancak bugün unuttuğu dersleri ve tam 85 yıl önce SSCB ile Japonya arasında imzalanan saldırmazlık paktını değerlendirdi.

Nikolay Platonoviç, son haftaların dünya gündemi adeta bir “deniz günlüğü” niteliğinde: Hürmüz Boğazı’ndaki seyir sorunları, tankerlere ve kuru yük gemilerine yönelik saldırılar… Okyanuslar bir muharebe meydanına dönüşmüş gibi görünüyor. Bu geçici bir kriz mi, yoksa prensipte yeni bir döneme mi tanıklık ediyoruz?

Küresel jeopolitik ve ekonomideki bu çalkantı, Dünya Okyanusu üzerinde tahakküm kurmaya çalışan Batı’nın yapay şekilde tırmandırdığı sorunların kaçınılmaz bir sonucudur.

ABD, İngiltere, Fransa ve müttefikleri; stratejik deniz yolları üzerinde siyasi, askeri ve finansal kontrol sağlama arayışındalar. Bunun somut örneklerinden biri, Londra’nın Rusya ile ticaretle uzaktan yakından bağlantısı olan gemiler için Manş Denizi’ni ulaşıma kapatma kararıdır. Görünen o ki İngilizler, kıyıları boyunca süzülen gemilerden korsan yöntemlerle nemalanan atalarının o karanlık şöhretinden bir türlü kopamıyorlar.

Rusya bu tür hamlelere nasıl bir karşılık veriyor?

Batı’nın, Rusya’nın dış ticaret operasyonlarını yürütmesi için hayati önem taşıyan deniz yollarını bloke etme girişimlerine karşı ülkemiz; siyasi, diplomatik ve diğer gerekli tedbirleri almaktadır. Başbakan Starmer’ın, İngiliz Donanması’na Rus ticaret gemilerine el koyma yetkisi verme kararının ardından Moskova, bu tür eylemlerin kabul edilemezliğini açıkça ilan etti. Ancak Londra’nın uluslararası hukuku kendi lehine yorumlamayı alışkanlık haline getirdiği göz önüne alındığında, geçtiğimiz hafta Karadeniz Filosu’na bağlı bir fırkateyn, Rus petrolü taşıyan tankerlerin Manş Denizi’nden geçişine refakat etti. Ticaret filosunun Deniz Kuvvetleri gemilerince korunmasını öngören bu uygulamalar, Rusya Denizcilik Kurulu toplantısında kararlaştırıldı. Gerektiği takdirde, uluslararası sularda seyir güvenliğini sağlamak ve ulusal çıkarlarımızı korumak adına başka adımlar da atılacaktır.

Washington’ın birçok ortağı Basra Körfezi’ndeki askeri operasyona katılmayı reddetti. Buna mukabil NATO’nun Avrupalı üyeleri, Rusya kıyılarında oldukça aktifler. Geçtiğimiz hafta Karadeniz’de, ittifakın Rusya karşıtı mahiyetini gizlemediği yoğun deniz tatbikatları sona erdi.

Kuzey Atlantik İttifakı, nisan başında düzenlenen “Sea Shield 2026” tatbikatı kılıfı altında Karadeniz hattında Rusya karşıtı bir altyapı kurmaya devam ediyor. Romanya, Rusya ile cepheleşmek adına Karadeniz’deki ana sıçrama tahtası olarak seçildi.

Şunu da belirtmeliyim ki NATO ülkeleri, Rusya’dan kaynaklandığı iddia edilen hayali tehditleri bertaraf etmeye yönelik senaryolar üzerinde çalışırken; Karadeniz’de asıl kendilerinin karşı karşıya olduğu gerçek tehditleri görmezden geliyorlar. Bölgedeki terör ve askeri tehlikenin ana kaynağı, Karadeniz sularını mayınlarla ve insansız deniz araçlarıyla dolduran Kiev rejimidir. Odessa ve Nikolayev limanlarından koparak sürüklenen Ukrayna mayınları; Türkiye, Bulgaristan ve Romanya kıyılarına giderek daha yakın noktalarda tespit ediliyor. Nisan başında, Türkiye’de bir plaja sadece 60 metre mesafede bir mayın tesadüfen fark edildi.

Zelenskiy’nin Batı medyasına verdiği son röportaj da dikkat çekici; bugün Karadeniz’deki hareketliliğin deniz dronları sayesinde Ukrayna’nın kontrolünde olduğunu küstahça iddia ediyor. Anlaşılan bu söylemlerin dayanağı, Boğaz girişine 15 kilometre mesafede bir Ukrayna insansız deniz aracının Türk tankeri Altura’ya yönelik saldırısıdır. Bu açıklamalar ve eylemler, Türk Akım ve Mavi Akım doğalgaz bor hatlarına yönelik terör saldırısı girişimlerinde Ukrayna izinin bulunduğunu da teyit etmektedir.

Nisan başında Azak Denizi’nde bir İHA, Rus kuru yük gemisine saldırdı. Ukrayna Silahlı Kuvvetleri’nin Rus sivil filosuna yönelik “avı” sürüyor mu?

Rus limanlarından çıkan veya bu limanlara yönelen gemilere karşı hukuk dışı eylemlerin ve terör saldırılarının riski artıyor. Ukrayna istihbaratı, NATO ülkelerinin koordinasyonu ve keşif desteğiyle, ülkemizin sivil deniz altyapısına ve ticaret filosuna bilinçli olarak zarar veriyor. Hem aileleri ve yakınları hem de vicdan sahibi her insan için bir trajedi olan üç mürettebatın kaybını Kiev, sinik bir tavırla kendi “zaferi” olarak nitelendiriyor. Aynı zamanda, Rus gemilerine yapılan saldırıları kınamaktan imtina eden bir dizi devletin ve uluslararası kuruluşun riyakâr politikasını da not ediyoruz.

Ust-Luga ve Primorsk gibi Baltık limanlarımıza yapılan son saldırılara bakılırsa, Rus limanları da tehlike altında.

Ukrayna İHA’ları Baltık Denizi’ndeki gemilerin güvertelerinden havalandırılsa dahi, komşu devletlerin bu suçların suç ortağı olduğunu düşünüyorum. Şöyle bir değerlendirelim: Ukrayna’nın kuzey sınırlarından Leningrad bölgesine olan mesafe 1.400 kilometreden fazla. Böyle bir rotanın kat edilmesi ciddi bir hazırlık ve en azından o rotanın geçtiği ülkelerin yönetimlerinin rızasını gerektirir. Öte yandan Estonya halkına, gökyüzünde İHA görülebileceğine dair önceden basılmış broşürler ve SMS bildirimleri gönderiliyor. Topraklarında düşen Ukrayna dronları bulunan Finlandiya ise Ukrayna’dan Leningrad bölgesine yönelik saldırılarını durdurmasını talep etmeyeceğini açıkça beyan etti. Buna söylenecek ne var?

Baltık ülkeleri ve Finlandiya’nın hava sahalarını saldırı amaçlı İHA’lara açması, NATO üyesi devletlerin Rusya topraklarına ve altyapısına yönelik saldırılara doğrudan katılımı anlamına gelir. Bunun da kendine has sonuçları ve çıkarımları olacaktır.

İnsansız araçlar konusuna devam edersek; geçtiğimiz hafta bir Japon İHA üreticisinin, Ukrayna ordusunu desteklemek üzere Ukraynalı bir şirketle ortak proje başlattığı öğrenildi. Bugün ise, İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasından iki ay önce, 13 Nisan 1941’de SSCB ile Japonya arasında imzalanan Karşılıklı Tarafsızlık Paktı’nın 85. yıl dönümü. Japonya bugün yeniden bir askeri tehdit kaynağına mı dönüşüyor?

Evet, maalesef öyle. Vaktiyle Rus-Japon paktı, Sovyetler Birliği’nin iki cephede savaşmasını engellemiş, Japonya’ya ise Asya-Pasifik bölgesindeki stratejik planlarını netleştirmesi için zaman kazandırmıştı. Japonya’nın o dönemdeki saldırgan emellerinin 1945’te nasıl sonuçlandığı malumdur.

Ancak bugün Japonya, anlaşılan o ki İkinci Dünya Savaşı sonrasında kendisine getirilen kısıtlamalara artık bağlı kalmadığını düşünüyor. 85 yıl sonra yeniden saldırgan bir askeri-politik oyuncuya dönüşüyor. Japon donanması artık bir “öz savunma gücü” değil; dünyanın en güçlü dördüncü veya beşinci filosu konumundadır. Bünyesinde elliden fazla muhrip, yirmiyi aşkın denizaltı ve hatta geçmişte “helikopter taşıyan muhrip” adı altında kamufle edilen uçak gemileri bulunmaktadır.

Deniz kuvvetleri her yıl daha da gelişmiş denizaltılarla takviye ediliyor. Son modeller Tip-18 ağır torpidolar ve Harpoon gemisavar füzeleriyle donatılmış durumda. Gelecekte Taigei sınıfı denizaltıların, yaklaşık 1.500 kilometre menzilli seyir füzeleriyle teçhiz edilmesi planlanıyor. Şu anda ülke, uzun menzilli füze sistemlerini konuşlandırmaya başladı; lazer silahlarının su üstü gemilerine uyarlanması süreci devam ediyor. Japonya Savunma Bakanlığı, insansız silahların ve yapay zeka temelli sistemlerin donanmaya hızla entegrasyonunu koordine etmek amacıyla nisan ayı içinde özel bir birim kurma kararı aldı.

Bununla birlikte, geçen yıldan bu yana Asuka deney gemisinde, kinetik mühimmatı hipersonik hızlara çıkarabilen elektromanyetik topun yanı sıra bir lazer topunun testleri sürdürülüyor. Bu kadar açık bir silahlanma yarışını artık “adanın öz savunma ihtiyacı” ile açıklamak güç.

Japon otoritelerinin, savunma kapasitesini artırma maskesi altındaki eylemleri, Asya-Pasifik bölgesinin güvenliğini tehdit eden yeni bir militarizasyon politikasından başka bir şey değildir. Bu faaliyetler uluslararası hukuka ve ulusal mevzuata aykırı olduğu gibi, Japonya’nın teslimiyet belgesi hükümlerini ihlal etmekte ve saldırı silahlarının varlığını reddeden anayasasıyla ciddi şekilde çelişmektedir.

Japonya’yı Asya-Pasifik’teki “batırılamaz uçak gemisi” olarak gören ABD, Japonları ordu ve donanmalarını geliştirmeleri için her yönden kışkırtıyor. Aynı zamanda Washington, geçen yıl imzalanan 400 adet Tomahawk füzesi tedarikine ilişkin sözleşmenin, İran’a yönelik askeri operasyonlar nedeniyle tam olarak yerine getirilemeyebileceğini Tokyo’ya iletti. Bunun yerine Amerikalılar Japonlara, seyir ve balistik füzeler de dahil olmak üzere kendi savunma sanayi kapasitelerini artırmaları gerektiğini dikte ettiler.

Japonya’nın ABD ile olan ittifak ilişkisi, iki devletin geçmişi hatırlandığında biraz tuhaf duruyor. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndaki karşı karşıya gelişleri göz önüne alınırsa…

Haklı bir noktaya değindiniz. Japonya, Pasifik’teki mutlak Anglo-Sakson hakimiyetine meydan okuduğu için ABD ve İngiltere ile çatışmıştı. Japon İmparatorluğu’nun denizlerdeki hâkimiyet iddiası Batı’yı ürkütmüştü; zira bu askeri makineyi Rusya ve Çin’e karşı koyması için bizzat kendileri inşa etmiş ve eğitmişlerdi. Bugünkü Japonlar, İkinci Dünya Savaşı sırasında ırkçı ideolojinin Amerikalı mimarlarının, Japonların sözde “doğuştan gelen saldırganlığı ve uzlaşmazlığı” üzerine yayımladığı “araştırmalardan” muhtemelen haberdar değildir.

Ancak Japonya’da pasifist duyguların yeniden hakim olmasını ve Tokyo’nun bu saldırgan stratejiden vazgeçmesini beklemek pek gerçekçi değil, öyle değil mi?

Elbette bu konuda hiçbir illüzyona kapılmıyoruz. Aksine Tokyo’nun, hem tek başına hem de NATO ülkelerinin dahil olduğu geniş koalisyonlar içinde, saldırı odaklı askeri potansiyelini artırmaya devam edeceğini öngörüyoruz.

Öyle görünüyor ki dünyadaki gerilim odakları giderek çoğalıyor. Karadeniz, Akdeniz, Baltık ve Basra Körfezi halihazırda risk altındayken, Pasifik’te de askeri tehdit kaynakları yükseliyor.

Dünya Okyanusu’ndaki durum hızla değişiyor. Uluslararası deniz hukukunun zamanla sınanmış normları ve seyrüsefer özgürlüğü gelenekleri gözlerimizin önünde anlamını yitiriyor. Sağduyulu siyasetçilerin ve iş dünyası temsilcilerinin görevi, uluslararası ilişkiler sisteminin topyekûn bir kaosa sürüklenmesine engel olmaktır. Devletlerarası diyalog, eşitlik ve karşılıklı saygı ilkeleri üzerine inşa edilmelidir.

Kaynak: Harici

]]>
Nihilizme karşı https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/33956/nihilizme-karsi/ Sun, 05 Apr 2026 08:17:15 +0000 https://yenidunya.org/?p=33956 “Şaşırtıcı olan şu ki, pek çok insan bu oyuna kanıyor. Sinik ve nihilist olmayı, güçlü şirketlerin yanında saf tutmayı gerçekten de sınırları zorlayan, aykırı bir eylem sanıyorlar.”

Küratörün favori yazarlarından Evgenia Kovda, 1990’ların post-Sovyet Rusya’sındaki yıkıcı sinizm ile günümüz Amerika’sındaki yükselen nihilizm arasında hoş bir köprü kuruyor. Kovda, bir zamanlar toplumsal dönüşüm vaadiyle heyecanlanan Batılı gençliğin, Bernie Sanders ve Occupy Wall Street gibi hareketlerin yenilgisiyle birlikte, tıpı 1917 sonrası Rus aydını Olga gibi bir “duyarsızlaşma” evresine girdiğini vurguluyor. Bu yeni dalga, “woke” kültüre tepki gösterme bahanesiyle sağcı ve otoriter bir estetiği kucaklarken, aslında isyan ettikleri müesses nizamın (establishment) en sadık aparatlarına dönüşüyor. Çeşitli internet delilerinden müteşekkil bu arı kovanında; empati ve sosyal adalet arayışı “akıl hastalığı”; hayatta kalma stratejisi olarak “gerçekçilik” maskesi takan bir ahlaki çöküş. Kovda, siyasetin bu denli estetize edilmesinin ve her türlü ulvi değerin alaycı bir dille tasfiye edilmesinin, Walter Benjamin’in de uyardığı üzere, doğrudan faşizme açılan bir kapı olduğunu ifade ediyor.

Nihilizme karşı

Evgenia Kovda
Nefarious Russians
12 Mart 2025

Twitter trolleriyle olan ilk kalem kavgalarımdan ve “Kızıl Tehlike” (1) yosmalarıyla onların pazarladığı dünya görüşüne karşı açtığım savaştan bu yana, sanki kazara bir kayayı yerinden oynatmışım gibi hissediyorum; altından çıkan tüm engerekler, çıyanlar ve haşereler üzerime çullanıp beni sokmaya çalıştı. Ama canım yanmadı; zira bana çoktan o zehrin panzehri zerk edilmişti: Anti-nihilizm.

Benim bu naçizane seferim, sadece “bozuk siyasi fikirleri” olan şu veya bu şahıslarla ilgili değildi. Anlatmak istediğim (ki Twitter bunun için pek de elverişli bir mecra sayılmaz), şehir merkezinin o “havalı” tayfası tarafından gençliğe dayatılan nihilizmin ne yeni, ne aykırı, ne de marjinal olduğuydu. Ömrümün yarısından fazlasını bu nihilizmin hüküm sürdüğü bir toplumda harcadım; benim için bu durum hiçbir zaman bir yeniden doğuşun müjdecisi değil, toplumsal bir çöküşün (2) arazıydı.

1990’ların Moskova’sında, Sovyetler Birliği’nin enkazı üzerinde büyümüş biri olarak, etrafım kinik bir atmosferle çevriliydi. Bu hava, ben henüz idrakine varamadan ruhuma sirayet etmişti. Tanıdığım tek gerçeklik buydu: Her yanı saran sinizm, tepkisizlik ve para kazanmak dışındaki her ulvi değerle alay edilmesi. “İyi niyet” kokan her sloganın ardında gizli bir ajanda olduğu… İnsanlara yardım etmeyi amaçlayan her siyasetin aslında birer dolandırıcılık olduğu inancı her yere yayılmıştı. Her koyun kendi bacağından asılır; dünya böyle dönüyordu işte. İnsanlar böyle düşünüyordu. Bu sırada ülke, dünyanın altıda birinin doğal kaynaklarını bir gecede özelleştiren, palazlanmış Sovyet bürokratları ve hırslı türedi zenginler tarafından yağmalanıyordu.

Çocukluğuma ve gençliğime damga vuran bu sinizm, 2011’de Amerika’ya taşındığımda burada pek de rağbet görmüyor gibiydi. O zamanlar üzerinde derinlemesine düşünmemiştim ama yokluğu insana nefes aldırıyordu. Yirmilerimin başındaydım ve burada akranlarımda bir tür safiyet (3) vardı. Daha iyi bir geleceğe, toplumsal sorunların siyasi çözümleri olduğuna inanıyorlardı. Buraya ilk geldiğimde Wall Street’i İşgal Et (Occupy Wall Street) hareketi zirvedeydi ve bu ilham vericiydi. Tüm bu insanlar bir şeyleri önemsiyor… Bir şeyler yapmak isteyecek kadar dert ediniyorlardı. Hatta Yasha, Los Angeles’taki kamp baskınında tutuklanıp iki gece hapiste yatmış, sonra da bana uyuz bulaştırmıştı. Bu yüzden ben de biraz siperlerdeymişim, bu işin bir parçasıymışım gibi hissediyordum.

Yine de eski kültürümün tortularını üzerimden atamıyordum. Buradaki siyasi iyimserlik ve aktivizm bana safça geliyor, kendimi buna yabancı hissediyordum. Moskova’da tepkisizlik ve “tarihin sonu”(4) retoriğiyle yoğrulduğum için kendimi eksik hissediyordum. Amerika’daki akranlarıma kıyasla daha bezgin ve hayata karşı daha lakayıttım. Onlardan daha havalı ya da bilge olduğumu veya benim haklı, bu iyimser gençlerin haksız olduğunu düşünmüyordum, asla. Sadece Moskova’daki “liberal” çevremin tavrı ile New York ve LA’de tanıdığım insanlar arasındaki bu uçurum kafamı karıştırıyordu.

Memleketteki arkadaşlarımın çoğu sadece kariyerlerini ve mevcut kapitalist dünya düzenine eklemlenmeyi düşünüyordu. Statükoya dair ne bir şüpheleri ne de şikâyetleri vardı; bunun mümkün olan tek dünya olduğuna inanıyorlardı. İşler böyle yürümeliydi ve kapitalist düzenin meşruiyetini sorgulamak, onlara geçmişin o aptalca Sovyet idealizmi gibi geliyordu. Oysa burada, ABD’de, pek çok insan aslında idealistti ve içinde büyüdükleri “kapitalist gerçekçiliği”(5) eleştiriyorlardı. Bunu yaşamanın tek yolu olarak kabul etmeye niyetleri yoktu. Başka bir dünyanın mümkün ve ellerini uzatsalar ulaşabilecekleri mesafede olduğuna inanıyorlardı.

Fakat Amerika değişti ve benim yaş grubumdaki pek çok insan için işler artık çok farklı.

Son dört beş yıl içinde, genç “influencer” zümresi arasında büyük bir kırılma yaşandı. Eskiden sol medyada boy gösteren pek çok isim aniden sağa direksiyon kırdı ve bu manevrayı dünyanın en doğal şeyiymiş gibi pazarlamaya başladılar: Gençlikteki o iyimser Marksist evreden kopup “gerçekçi” yetişkinlere dönüşmenin organik bir süreciymiş bu güya. Bunun orada burada filizlendiğini fark etmiştim ama bu eğilimin ne kadar büyük ve kudretli bir akıma dönüştüğünü ancak yakın zamanda anladım.

Sanırım bu sinizme dönüş; Bernie Sanders hareketinin çöküşü, Kovid süreci ve Demokrat Parti kanadı tarafından dayatılan “woke” liberal kültür ve siyasete duyulan tepkiyle aynı döneme rastladı.

Zaten “woke” liberalizmine hiçbir zaman ısınamamıştım. Hatta on yıl önce CUNY’de kurmaca dışı film yapımı üzerine yüksek lisans yaparken, bu “woke” kültürünün, özellikle medya düzeyinde, aslında ne kadar sinsi ve manipülatif olduğunu fark ettim. O zamana kadar bu konulardan uzaktım. Amerika’da çok yeniydim ve meseleyi tam kavrayamamıştım. Ancak yüksek lisanstaki yakın temasım beni bundan soğuttu ve “woke” bir belgeselciyi hicveden satirik bir film yapmam için bana ilham verdi. Bu yüzden insanların neden bu kültürden nefret ettiğini, neden ondan yüz çevirip onunla alay etmek istediklerini anlıyorum; tıpkı Red Scare’in ilk popülerleşmeye başladığı zamanlardaki gibi.

O zamanlar hayal edemediğim şey, insanların liberal “woke” anlayışından uzaklaşırken sadece karşı tarafa geçiverecekleriydi. Bunu izlemek epey ilginçti. İnsanların bir çırpıda saf değiştirip bu kadar kolay “anti-woke” sağcılara dönüşmelerini… Karşıt egemen kültürel ve siyasi müesses nizamın değerlerini bu denli çabuk benimsemelerini beklemiyordum.

2018’de kendilerine sosyalist ve Marksist diyen, Frankfurt Okulu üzerine paylaşımlar yapıp kapitalist sömürüden dem vuran bu sol medya tipleri; 2025’e gelindiğinde tüm ahlak veya sosyal adalet iddialarını bir kenara bıraktılar. Artık hiçbir şeyin önemi yok, her türlü empati “duygusal manipülasyon” ve dünyayı siyaset yoluyla daha iyi bir yer haline getirme çabası “cringe”(6) ve akıl dışı. Çorap değiştirir gibi siyasi görüşlerini değiştirdiler; şimdi üniseks, hırpani görünüm yerine dantellerin, topuklu ayakkabıların ve dar deri kıyafetlerin peşindeler (7). Bunu yaparken de nefret ettiklerini iddia ettikleri “woke” liberallerle aynı sığ sürü psikolojisine teslim oldular.

Red Scare kadınları, kelimenin tam anlamıyla bu yeni “kızıl korku” dalgasının ön safındalar. Anna K., podcast’ini dinleyen genç beyinlere şu fikri empoze edip duruyor: “Dünyayı daha iyi bir yer yapmak isteyen tüm solcular, aslında kendi ruh hastalıklarını dünyaya yansıtan psikopatlardır”. Her türlü aktivizmin, hatta hümanist bir dünya görüşünün bile patolojik bir vaka olarak gösterilmesi, bu dönüşümün püf noktasını oluşturuyor. Bu, neo-nihilist hareketin özüdür. Red Scare kadınları ve çevrelerindeki diğer medya figürleri, bu kinik hava değişimini havalı ve avangart bir şeymiş gibi… Müesses nizama karşı bir isyanmış gibi bunu yeniden ambalajlıyorlar; oysa Trump ve Cumhuriyetçi Parti bizzat müesses nizamın ta kendisidir. Hem müesses nizamın bir memuru olup hem de yerleşik değerleri çiğneyen biri olamazsınız. Yani… Bu, Kamala Harris’i destekleyen “Öncülük Et” (Lean In) (8) feministlerinin “aykırı” olması kadar gülünç bir durum. Bu nasıl bu kadar aşikâr olmaz?

Ancak şaşırtıcı olan şu ki, pek çok insan bu oyuna kanıyor. Sinik ve nihilist olmayı, güçlü şirketlerin yanında saf tutmayı gerçekten de sınırları zorlayan, aykırı bir eylem sanıyorlar. Buradaki kültür işte böylesine çarpılmış durumda.

Bana kalırsa, gerçekçiliği kucaklama kisvesi altında bu ani nihilizme yöneliş, Amerika’da yaklaşmakta olan büyük bir sismik sarsıntının işareti; belki de o sarsıntı çoktan geldi. Eskiden Rusya’daki o “ilgisiz” geçmişimle gördüğüm paralellikleri artık görmezden gelemiyorum. Belki de hem SSCB hem de ABD, kendi ütopya versiyonlarını kazandırmak için birbirleriyle savaşan iki büyük Aydınlanmacı ütopik proje oldukları için, hayal kırıklıkları da birbirine benzemek zorundadır. SSCB bu süreci 35 yıl önce yaşadı. Ve şimdi Amerika’nın saati geldi…

Rus yazar ve şair Anatoli Marienhof’un Kinikler (9) kitabını çok severim ve ona hep geri dönerim. Yesenin’in arkadaşı ve İmajinizm (10) denilen şiir akımının kurucusuydu. Kinikler, Ekim Devrimi’nden sonraki ilk yılları anlatır. Karanlık ve çok komiktir; her şeye olan inancını yitirmenin, geriye sadece alaycılık ve sinizmin kalmasının ne demek olduğunu çok iyi yakalamıştır. Romanın sonunu açık etmek istemem ama hikâye, Bolşevikler iktidara geldiğinde sınıflarındaki pek çok kişi gibi göç etmek yerine Moskova’da kalan devrim öncesi Rusya’nın burjuva entelektüelleri olan Olga ve Vladimir çifti etrafında döner. Olga’nın başlangıçta devrimci potansiyel karşısında nasıl heyecanlandığını, bu yeni hayata katılmak istediğini; ancak sonra hayal kırıklığına uğrayıp nasıl tepkisizleştiğini ve tanık olduğu dehşetin ruhunu ezmesine… Onu yok etmesine nasıl izin verdiğini yakından görürüz. Vladimir’in başlangıçtaki şevksizliği ve şüpheciliği ise, onun bu yeni hayattan kopmamasını ve hayal kırıklığına uğramamasını sağlamıştır. Zira zaten en başında o kadar da büyülenmiş değildir.

Elbette bu çok uzak bir paralellik; Wall Street’i İşgal Et ve Bernie hareketi, Ekim Devrimi’nin yanına bile yaklaşamazdı. Ancak görünen o ki pek çok Y kuşağı, hatta belki bazı eski Z kuşağı ve genç X kuşağı üyeleri için o hareketin yenilgisi benzer bir etki yarattı. Birçoğu Olga’nın farklı versiyonlarına dönüştü. Rüya bitti. Tüm umutlar tükendi ve hiçbir şey değişmedi. Onlar için bu bardağı taşıran son damlaydı; böylece siniklere, ya da kendi deyimleriyle “gerçekçilere” dönüştüler.

Genç Amerikalıların bu yola girmesi çok huzursuz edici. Sanki 19. yüzyıl Amerika’sına geri dönmek istiyor gibiler; demiryolu baronlarının, çocuk işçiliğinin ve hastalık saçan şehir varoşlarının olduğu… Toplumun ırk temelinde ayrıştırıldığı ve kadınların hiçbir gücünün olmadığı bir zamana. Ve şok edici olan şu ki, bu geriye gidişi; sizi “ibne” veya “mal” dediğiniz için utandıran sıkıcı, ilerici, “woke” dünyadan farklı olarak, aykırı ve eğlenceli bir şeymiş gibi pazarlamaya çalışıyorlar.

“Woke” dünyası kendi içinde sinir bozucu ve baskıcı olabilir. Ancak bu sinik “gerçekçiliğin” ona karşı uygulanabilir veya havalı bir alternatif, hatta bir normale dönüş olduğunu düşünmüyorum.(11)

Eğer Red Scare kadınlarının iddia ettiği gibi sinizm gerçekçilikse, o zaman neden fahişe olmayı arzulamıyorsunuz? Veya kendinizi en yüksek teklifi verene -finans sektöründe çalışan, sizden iki kat yaşlı bir “mutaassıp”(12) kocaya- satmıyorsunuz? Ya da faturalarınızın ödenmesini ve öngörülebilir gelecekte konforlu bir hayatın finanse edilmesini sağlamak için zengin bir adamdan evlilik dışı hamile kalmıyorsunuz? Ha, durun bir dakika, kadınlar burada bunu yapmaya başladılar bile; Elon Musk’ın son “bebek annesi” Ashley St. Clair’i düşünün; hamile kalmayı ve ondan çocuk yapmayı planlamış gibi görünüyor. Bu tür şeyler burada bazıları için hâlâ şok edici ve skandal olabilir. Ama Rusya’da bu ana akım bir davranıştır; etrafımda her zaman gördüğüm şeydir.

Büyük ölçüde bu cinsel-ekonomik birliktelikler/fuhuş pazarlıkları, 1990’ların kapitalist karşı-devriminin ve onu izleyen ülke çapındaki yoksullaşmanın doğrudan bir sonucuydu. Tüm kaynaklar kelimenin tam anlamıyla birkaç adamın elinde toplandığında, kadınlar ne yapsın? Bu yola saptıkları için kadınları suçlamıyorum. Amerika’daki insanları bu kadar sarsan Epstein dünyası, benim büyüdüğüm yerde normaldi. Ve Rusya’daki erkeklerin böyle yaşadıklarını gizlemek için özel bir adaya ihtiyaçları yoktu. Tüm Rusya onların oyun alanıydı. Her şey göz önünde ve toplumsal olarak kabul edilebilirdi. Hâlâ da öyle.

Ve bu “gerçekçilik olarak sinizm” çizgisini dayatan tüm bu medya tiplerinin bana Rusya’yı hatırlatmasının bir nedeni daha var. Benim büyüdüğüm yerde gazetecilik çoğunlukla bir şakaydı. Birkaç kahraman ve şehit dışında, mesleğin ahlakı yoktu; mesele güçlü insanlarla ahbaplık etmek, onlara yaltaklanmak ve parası olan zümre adına propaganda yapmaktı. Çoğu gazeteci için nihai hedef gemiyi terk etmekti; zavallı bir “medya fahişesi” olmaktan çıkıp çok zengin bir “medya fahişesi” olmaya geçmek; bir kapitalist, mülk sahibi, bir petrol/gaz holdinginden temettü alan biri olmak. Yeltsin yıllarında bile -ki şimdilerde insanlar orayı Rusya’nın Putin öncesi “demokratik” evresi diye anıyor-”dördüncü kuvvet13” olma iddiası bile yoktu. Sadece tüm medya kuruluşlarına sahip olan ve bunları birbirleriyle didişmek için kullanan milyarderler vardı. Sonunda bu durum, Putin’in bu oligarklar tarafından iktidara getirilmesine yol açtı. O da sonra onları zekâsıyla alt edip tasfiye etti, gücü kendi elinde topladı ve eski arkadaşlarını yalnızca kendisine borçlu olan yeni oligarklar yaptı.

Amerika da aynı düzene doğru hızla ilerliyor gibi hissettiriyor. Bu kadar çok insanın sosyal adaletten bahsedilmesini tamamen ikiyüzlülük, eziklik ve inanılmaması gereken bir şey olarak görmesi çok endişe verici. Burada işler yolunda gitmiyor.(14)

Ve bir şey daha. Bu yeni yetme nihilist kitle, sahte ve kötü olarak gördükleri sanatın siyasallaşmasını reddediyor. Saf eğlenceyi ve siyasetin estetize edilmesini (15) savunuyorlar; ki bu tutum onları doğrudan, ironi olmaksızın faşizmi kucaklamaya götürüyor. Nazi Almanya’sından kaçan Walter Benjamin, neredeyse bir asır önce Mekanik Yeniden Üretim Çağında Sanat Eseri’nde tüm bunları yazmıştı. Ama kimin umurunda? Hepsi çok sıkıcı. Adam herhalde öyle bir ruh hastasıydı.

1.Kızıl Tehlike / Red Scare: Orijinal: Red Scare broads: “Red Scare”, ABD tarihinde komünizm korkusunun tetiklediği cadı avı dönemlerini (McCartyizm) ifade eder. “Broad” ise İngilizcede kadınlar için kullanılan, hafif aşağılayıcı ve argovari bir tabirdir. Kovda, burada popüler Red Scare podcast’ine ve onun sunucuları Anna Khachiyan ile Dasha Nekrasova’ya atıfta bulunuyor. İronik olan, podcast’in adının bir zamanlar solda duran bu isimlerin şimdi “sağ” bir estetikle komünizm karşıtı veya aşırı sinik bir pozisyon almalarına işaret etmesidir. (ç.n.)

2.Toplumsal Çöküş: Orijinal: Societal collapse: Latinceden gelen collabi (beraber düşmek) kökeninden türeyen bu terim, sistemin aniden ve şiddetli bir biçimde işlemez hale gelmesini anlatır. 1991 sonrası Rusya’da yaşanan “şok terapisi” ekonomisi ve devlet aygıtının çöküşü, nihilist dünya görüşünün temelini oluşturur. (ç.n.)

3.Safiyet: Orijinal: Naïveté: Fransızca naïf (doğal, işlenmemiş) kökenli. Kovda bunu hem bir eksiklik hem de gıpta edilen bir “temizlik” olarak kullanıyor. William Blake’in Masumiyet Şarkılarındaki (Songs of Innocence) o saf, tecrübe edilmemiş bakış açısını anımsatır. Editörün tavsiyesi. (ç.n.)

4.Tarihin Sonu: Orijinal: End of history rhetoric: Francis Fukuyama’nın 1992 tarihli Tarihin Sonu ve Son İnsan tezine doğrudan atıftır. Batılı liberal demokrasinin nihai yönetim biçimi olduğunu ve “ideolojik kavgaların” bittiğini iddia eder. İflas etmiştir. (ç.n.)

5.Kapitalist Gerçekçilik: Orijinal: Capitalist realism: İngiliz akademisyen Mark Fisher’ın Capitalist Realism: Is There No Alternative? adlı eserine atıf. Fisher, kapitalizmin sadece tek geçerli iktisadi sistem değil, aynı zamanda hayal gücünü felç eden bir gerçeklik olarak algılandığını savunur. (ç.n.)

6.Cringe (Eziklik/Utanç Verici): Kelime anlamı “korkuyla büzülmek” olsa da internet jargonunda, başkasının adına duyulan derin sosyal utancı ifade eder. Neo-nihilist kitle için “idealizm”, “cringe” bir durumdur; yani modası geçmiş, sahte ve gülünç bir duygusallıktır. Kovda, bu kelimenin seçilmesini, yeni sağın duygusal kopukluğunu estetize etme biçimi olarak görüyor. (ç.n.)

7.Grungy (Hırpani/Pejmürde): Orijinal: Grungy: 90’ların Seattle merkezli rock kültüründen süzülen, bilinçli bir “bakımsızlık” ve düzene karşı kayıtsızlık estetiği. Burada Kovda, solun bir zamanlar sahip olduğu o gösterişsiz ama sahici estetiğin yerini, sağın “dantel ve topuklu ayakkabı” gibi daha hiyerarşik ve gelenekçi (trad) fetişlerine bıraktığını vurguluyor. (ç.n.)

8.Liderlik Et (Lean In): Facebook yöneticisi Sheryl Sandberg’in kadınların iş dünyasında daha agresif yer almasını savunan kitabı. Kovda bunu, düzen içi, sistemle barışık ve yüzeysel bir feminizm örneği olarak kullanıyor. (ç.n.)

9.Kinikler / Cynics: Antik Yunan’daki Kynikos (köpeksi) okulundan gelir. Modern anlamda ise her türlü değerin sahteliğine inanan kişiyi tanımlar. Marienhof, Rus edebiyatının en sert ve ironik kalemlerinden biridir. Romanın ismi olan Cynics, metinde hem karakterlerin tavrını hem de dönemin ruhunu özetler. (ç.n.)

10.Rus İmajinizmi (İmajinizm), sembolizme tepki olarak doğmuş, nesneyi ve görüntüyü en çıplak, bazen de en kaba haliyle sunmayı amaçlamıştır. Marienhof’un Kinikler romanındaki o keskin, “estetize edilmiş vahşet”, Kovda’nın günümüz sosyal medya kültüründeki “acımasız şıklık” (laces and heels) ile kurduğu estetik paralelliğin anahtarıdır. (ç.n.)

11.TINA (There Is No Alternative): “Başka bir dünyanın mümkün olmadığı” inancı. Faşist Margaret Thatcher’ın ünlü sloganı. Kovda, bu neoliberal doktrinin Rusya’da 90’larda, Amerika’da ise günümüzde “nihilizm” kisvesiyle gençliğin zihnine pranga vurduğunu, hayal gücünü “kapitalist gerçekçilik” ile sınırladığını vurguluyor. (ç.n.)

12.Gelenekçi (Trad): Orijinal: Trad (Traditionalist kelimesinden kısaltma): Özellikle internet kültüründe, 1950’lerin aile değerlerine, katı toplumsal cinsiyet rollerine ve estetik normlarına dönüşü savunan akım. “Trad-wife” (mutaassıp eş) kavramına atıfta bulunur. Kovda bunu, Rusya’daki yoksulluk kaynaklı “zengin koca bulma” zorunluluğunun Amerika’daki gönüllü ve ideolojik ambalajlı hali olarak okuyor. (ç.n.)

13.Dördüncü Kuvvet: Orijinal: Fourth estate: Yasama, yürütme ve yargıdan sonra medyanın sahip olduğu denetleme gücü. (ç.n.)

14.Burada “Homo Sovieticus” (Sovyet İnsanı) kavramına değinmek faydalı olabilir. 1990’ların Moskova’sındaki sinik insan tipi. Aleksandr Zinovyev’in kavramsallaştırdığı bu terim, devletin çöküşüyle birlikte sadece hayatta kalmaya odaklı, derin bir şüphecilikle malul insanı anlatır. Kovda, bu tipolojinin şu an “Amerikan influencer” sınıfında yeniden vücut bulduğunu ima ediyor. (ç.n.)

15.Siyasetin Estetize Edilmesi: Orijinal: Aesthetization of politics: Walter Benjamin’in ünlü makalesinin sonucuna atıf. Benjamin, faşizmin siyaseti estetize ettiğini (ritüeller, görsellik), sosyalizmin ise sanatı siyasallaştırdığını iddia eder. (ç.n.)

Kaynak: Emre Köse / https://emrekose.substack.com

]]>
İran neden parçalanmayacak? https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/33875/iran-neden-parcalanmayacak/ Mon, 02 Mar 2026 07:07:58 +0000 https://yenidunya.org/?p=33875 Valday Tartışma Kulübü Program Direktörü Timofey Bordaçev, dış politikadaki stratejik adımların coğrafi determinizm ve kültürel kodlar tarafından nasıl şekillendirildiğine dair keskin bir jeopolitik okuma sunuyor. ABD’nin “ada devleti” karakterine atıfta bulunan Bordaçev, Washington’un Ortadoğu’daki çatışmalara bir beka meselesi olarak değil, küresel rakiplerini zayıflatmaya yönelik taktiksel bir diplomasi alanı olarak baktığını ifade ediyor. İran’ın tarihsel olarak defalarca yıkıma uğramasına rağmen devlet geleneğinin sürekliliğine dikkat çeken Bordaçev, ülkenin olası bir çatışmada Suriye veya Libya gibi kolayca parçalanmayacağını öngörüyor. Bordaçev, ABD yönetiminin, uzun vadeli stratejik derinlikten ziyade, seçim dönemi ve günlük taktiksel kazanımlara odaklandığına dikkat çekiyor. Nihayetinde Bordaçev, Rusya açısından ise asıl meselenin Ortadoğu’nun kaotik atmosferinde kaybolmak değil, nükleer caydırıcılığı korumak ve Ukrayna sorunu gibi kendi varoluşsal meselelerine odaklanmak olduğunu belirtiyor.


İran neden parçalanmayacak ve ABD neden buna kayıtsız kalacak?

Timofey Bordaçev
Vzglyad
1 Mart 2026

Uluslararası siyaset, coğrafya ile kültürün karşılıklı etkileşimde bulunduğu bir uzamdır. Bir devletin coğrafi konumu, onun dış dünyadaki stratejisini en çok belirleyen unsurdur. Jeopolitik denen siyasi düşünce akımı da işte bu temelden meydana gelir.

Devletlerin dış politika doğası için önem arz eden ikinci unsur ise, kelimenin en geniş manasıyla kültürdür: İnsanların kendileri için mümkün olanın hudutlarını tayin ettiği, diğer halklarla ünsiyet kurmak adına biçimler ve semboller yarattığı inançlar ve pratikler yekûnu.

ABD ve İsrail’in 28 Şubat 2026’da İran’a karşı başlattığı bu savaşta, ülkelerin dış politika reflekslerini besleyen bu iki kaynağın nasıl iç içe geçtiğine dair çarpıcı bir emsale şahit oluyoruz. Ana aktörlerin her biri, kendi devlet bekaları için neyin ehemmiyet taşıyıp neyin taşımadığına dair şahsi tasavvurlarına göre hareket ediyor. Gerek ABD’nin gerekse İran’ın mevcut ve müstakbel politikaları hususunda hayallere kapılmamak adına bu durumu idrak etmek elzemdir.

Afganistan, Irak ve Libya’daki hezimetlerin ve şaibeli başarıların ABD’nin menfaatlerine ciddi halel getirdiği genel kabul görür. En azından terör tehdidinin tırmanmasına, genel bir istikrarsızlığa ve bölgesel kalkınmanın öngörülemez bir hale gelmesine zemin hazırladıkları için…

Şüphesiz ki her üç vaka da ne bu ülkelerin ahalisi ne de bölgenin bütünü için hayırlı bir netice doğurdu. Ne var ki, Ortadoğu’daki uzun vadeli istikrarın yahut mutlak kaosun ABD için ontolojik bir anlam ifade ettiğini düşünmek külliyen hatadır. Ve onları bunlarla korkutmaya yeltenmek de bir o kadar beyhudedir.

Yakın ve Ortadoğu’dan binlerce kilometre uzakta konumlanan ABD için, oradaki fiili durumun hiçbir ehemmiyeti yoktur. Zira bu durum, Amerikan devletinin güvenliğine ve bekasına zerre kadar tesir edemez.

Ada devletleri -ki yakınlarında kayda değer hiçbir komşuları bulunmadığından ABD de esasen bir adadır [1]- “boğazın ötesindeki” sorunların kahir ekseriyetine bir beka meselesi olarak değil, salt bir diplomasi meselesi olarak bakarlar.

Amerikalılar için asıl mühim olan, yalnızca kendi “yumuşak karınlarındaki” -Karayip havzasındaki- durumdur. Ekim 1962’deki Küba Füze Krizi’nin dünyayı nükleer savaşın eşiğine getirmesinin sebebi de tam olarak buydu; zira SSCB, tarihte ilk kez ABD’nin bekasına yönelik doğrudan bir tehdit oluşturmuştu. Amerikalılar böyle bir şey uğruna topyekûn bir savaş başlatmayı sahiden de göze almışlardı.

Dünyanın geri kalanı ise onların umurlarında bile değildir [2]; hani üç beş kuruş, hatta yüklü miktarda para kazanamasalar ne çıkar? Amerikan devletinin sarsılmazlığına yönelik bir tehdit doğmayacaktır. Kendi evinde zaten hatırı sayılır kaynaklara sahip olan ABD eliti, dünyadaki tüm çatışmalara yalnızca diplomasinin icra edileceği bir satranç tahtası olarak bakar.

Böylesi bir oyunun sınırları dahilinde ABD, siyasi ve merkantilist çıkarlarını harmanlayabilir. Siyasi hedeflerin başında, muhtemelen İsrail’in Ortadoğu’daki yegâne ve asıl hasmını oldukça uzun bir süreliğine oyun dışı bırakma gayesi gelir. Bu durum, Amerikalıların bir süreliğine vaziyeti stabilize etmelerine ve dost Arap hükümetlerinin bir yandan İsrail’i kendilerine denk görüp onun askeri tahakkümünü kabullenirken, diğer yandan onunla iktisadi bağlarını güçlendirmelerine olanak tanıyacaktır. Ki bu tahakkümün, hepimizin gayet iyi idrak ettiği üzere, Amerikan kudretinin bir uzantısından ibaret olduğunu ve o olmadan varlık gösteremeyeceğini biliyoruz.

İktisadi zaviyeden bakıldığında da ABD’deki muktedir çevreler, Araplar ile İsrailliler arasındaki muvakkat bir barıştan epeyce nemalanabilir, ciddi kazanımlar elde edebilirler. Ve aynı zamanda başlıca stratejik rakipleri olan Rusya, Çin ve Hindistan’ın imkânlarını bir nebze olsun kısıtlayabilirler.

Bu kazanımların ne kadar uzun vadeli olacağının özünde pek bir ehemmiyeti yoktur. Evvela, günümüz Batı siyasetinde hiç kimse birkaç aydan ötesini tahayyül etmez. Ki o birkaç aya da şükür. Üstelik Washington’daki muktedir ekibin meclis seçimleri yaklaşıyor. Saniyen, siyasette “uzun vade” dediğimiz şey nihayetinde taktiksel zaferlerin veya hezimetlerin toplamından ibarettir.

Bu yüzden Washington için Rusya ve Çin’e taktiksel bir darbe vurmak, diğer herhangi bir dış politika meselesini kökten çözmekten çok daha mühimdir. Oradakiler, ABD’nin Moskova, Pekin, kısmen Yeni Delhi ve genel olarak özgürlüğe susamış tüm insanlığın baskısına karşı göstereceği uzun vadeli direncin, taktiksel zaferlerden müteşekkil olduğuna inanabilirler. Bu gidişatı tersine çevirmeye muktedir değillerdir, fakat İran’ı ciddi şekilde zayıflatırlarsa, kendi savunma hatlarına fazladan bir siper eklemiş olurlar. Ve şayet 10-15 yıllık bir vadede tasarladıkları bu yapı yerle yeksan olursa, mevcut ABD yönetiminin zerre kadar umrunda olmayacaktır.

Hatta bir süre sonra İsrail ve müstakbel hasımları nükleer silahlarla birbirlerini küle çevirseler [3] bile Amerikalıların kılı kıpırdamaz. Muhtemelen sadece varlıklı mültecileri kabul etmekle yetinirler. Yeri gelmişken, dünya siyasetindeki itibarın da pek bir ehemmiyeti yoktur; şayet olsaydı, herkes çoktan ABD’den köşe bucak kaçardı.

Dolayısıyla bugün ABD, kendisine nispeten ciddi bir zarar verebilecek yegâne şeyin, ağır kayıplara yol açacak devasa ve ani bir askeri hezimet olduğu gerçeğinden hareket etmektedir. Muazzam güç farkı göz önüne alındığında, bu da pek ihtimal dâhilinde değildir.

İran’ın jeopolitik konumu ise bambaşkadır. Tarih boyunca daima son derece kırılgan olmuştur. Ülke tarihi boyunca dört kez istilacıların yıkıcı akınlarına maruz kalmıştır: İki kez doğudan, birer kez de güney ve batıdan. Ve İran tarihindeki acı mağlubiyetlerin sayısı, şanlı zaferlerinden bir nebze daha fazladır. Bu durum, esnek fakat tarihsel perspektifte son derece dirençli bir ülke olan İran’ın siyasi kültürünü belirler.

Çatışmanın ne kadar süreceğini ve Tahran açısından nasıl bir netice vereceğini şu an için kesin bir dille söylemek kabil değil. Fakat ABD’nin şimdilik yine de askeri senaryoyu tercih etmiş olmasına bakılırsa, Washington’da muhtemel bir direnişin kendileri açısından ağır kayıplara yol açmayacağına dair yüksek bir özgüven mevcut. Hasımlarımızın on yıllardır aktif ve yoğun bir şekilde varlık gösterdikleri bir coğrafyadaki analitik ve istihbari kabiliyetlerini hafife almamak gerekir.

İran ve Fars medeniyeti uzmanlarının hemfikir olduğu yegâne husus, devlet kurumlarının çökme ve ülkenin kaosa sürüklenme ihtimalinin düşüklüğüdür. 2500 yılı aşkın tarihi boyunca İran devlet geleneği, Avrupa, Rus veya Çin tarihinde görüldüğü türden bir “Fetret Devri” [4] tecrübe etmemiştir. İran, yöneticilerin değişebildiği, ecnebi işgalcilerin gelebildiği ama “herkesin herkese karşı savaştığı” bir durumun asla yaşanmadığı, son derece bütüncül bir siyasi medeniyettir.

Bu nedenle, İran hükümeti için en trajik senaryonun gerçekleşmesi hâlinde dahi ülkenin Suriye, Irak veya Libya’ya benzemesi son derece şüphelidir. Ve bu hâliyle Rusya’nın Orta Asya’daki dostları ve müttefikleri dâhil olmak üzere komşuları için bir tehdit oluşturmayacaktır.

Dolayısıyla, İran hükümetinin ve halkının dirayetine olan inancımız göz önüne alındığında, savaşın neticesi ne olursa olsun orada bir kaos ihtimalinin bulunmaması son derece sevindirici bir haberdir. Fakat İran elitleri her hâlükârda o meşhur “Önce can, sonra canan” [5] düsturuyla hareket edeceklerdir. Ve onlar için devletin bekası, daima her türlü sembolden ve dış taahhütten daha mühim olacaktır.

Peki tüm bunlar Rusya ve onun menfaatleri için ne ifade ediyor? Kanaatimce, şu an Ortadoğu’da cereyan eden herhangi bir gelişme, bizzat Rusya’nın bekası için elzem olan hususlarla (ABD ile nükleer paritenin muhafazası ve Ukrayna meselesinin peyderpey çözümü) yalnızca dolaylı yoldan ilintilidir. Güç bakımından bize denk olan yegâne hasmımızın Rusya’yı askeri bir hezimete uğratmaktan aciz olması ve tüm çevresindeki en mühim coğrafyanın kontrolü, hâlihazırda bizzat bizim kültürümüzün ve coğrafyamızın hususiyetlerine yanıt vermektedir.


[1] ABD bir adadır: Orijinal: …а США – это остров… (…a SŞA – eto ostrov…): Jeopolitik teoride “Deniz Güçleri” (Thalassocracy) ve “Kara Güçleri” (Tellurocracy) ayrımı vardır. ABD ve İngiltere deniz gücü (ada), Rusya ise kara gücü temsilcisidir. Bordaçev, ABD’nin kıtasal yalıtılmışlığını felsefi bir “ada” kavramı üzerinden okuyor. (ç.n.)

[2] Orijinal: им абсолютно фиолетово (im absolyutno fioletovo): Motamot tercümesi “onlar için tamamen mordur”. Rus argosunda ve günlük konuşma dilinde bir şeyin hiç umursanmadığını, ehemmiyetsiz olduğunu belirtmek için kullanılır. Kökeninin, turnusol kâğıdının nötr asitlik ortamında mor renk almasından (yani tepkime vermemesinden) geldiği düşünülür. (ç.n.)

[3] Küle çevirseler: Orijinal: испепелят (ispepelyat): Пепел (pepel – kül) kökünden gelir. Nükleer bir savaşın yaratacağı o apokaliptik yıkımı ve geriye kalacak “kül yığınını” imgeleyen çok güçlü bir edebi fiildir. (ç.n.)

[4] Fetret Devri: Orijinal: смутного времени (smutnogo vremeni): Rus tarihinde Rurik hanedanının sonu ile Romanov hanedanının başlangıcı arasındaki (1598-1613) büyük siyasi kaos, kıtlık ve yabancı işgali dönemine verilen isimdir (Smuta). Bordaçev, İran’ın devlet aklının Rusların yaşadığı türden böyle bir mutlak anarşi dönemi yaşamadığını kıyas yoluyla anlatıyor. (ç.n.)

[5] “Önce can, sonra canan” / “Kendi gömleği tenine daha yakındır”: Orijinal: своя рубашка ближе к телу (svoya rubaşka blije k telu): Motamot tercümesi “İnsanın kendi gömleği vücuduna daha yakındır” anlamına gelen meşhur bir Rus atasözüdür. Kişinin veya devletin önceliğinin daima kendi varlığını ve çıkarlarını korumak olduğunu ifade eder. (ç.n.)

Kaynak: Emre Köse / Harici

]]>
ABD-İsrail-İran üçgeninde neler oldu? https://yenidunya.org/yazarlar/mehmet-can-yilmaz/33869/abd-israil-iran-ucgeninde-neler-oldu/ Sun, 01 Mar 2026 20:47:00 +0000 https://yenidunya.org/?p=33869 Öncesinde neler olmuştu?
-26 Şubat’ta İran-ABD müzakereleri, İran’ın askeri gücünü kısıtlamaya yönelik baskılar neticesinde pek de olumlu sonuçlanmamıştı. İran hiç vermemesi gereken “belli tavizleri vermeye hazır olduğu” kozu ile masaya oturduğu halde buna rağmen bir anlaşma sağlanamadı.
-Her ne kadar “önemli bir ilerleme” olduğu söylense de bu açıklamalar sadece İran’a vakit kazandırmaya çalışıyor gibiydi.
-Trump’ın daha önceki “anlaşma sağlanamazsa, İran yola gelmezse saldırırız” minvalindeki açıklamalarının üzerine görüşmelerin 3. turundan da istediği sonucu alamamış olacak ki akabinde kendi vatandaşlarına bir çağrıda bulundu.
-27 Şubat’ta, saldırılardan bir gün önce ABD İsrail’deki vatandaşlarına, Çin ise İran’daki vatandaşlarına ülkeden acil çıkış yapmaları konusunda çağrıda bulunmuştu. ABD ve Çin devletlerinden karşılıklı olarak gelen bu çağrılar bir sonraki gün başlayacak olan gerilimin habercisi gibiydi.

Nasıl başladı/neler oldu?
-28 Şubat sabahı saat 9 sularında İsrail kendisine yönelik tehditleri ortadan kaldırma gerekçesiyle bir “önleyici saldırı” başlattığını açıkladı. Takip eden dakikalarda İran’ın başkenti Tahran’da patlamalar yaşandı.
-İran Dışişleri Bakanlığı yaptığı açıklamada ABD-İsrail’in saldırılarını BM (Birleşmiş Milletler) Şartı’nın ihlali olarak değerlendirirken bu şartın 51. maddesine göre İran’ın vereceği karşılığın da İran devletinin meşru hakkı olduğunu ifade etti.
-Bu saldırıların asıl sorumlusunun ABD olduğunu dile getiren Bakanlık, “bölgedeki, karada ve havada bulunan tüm ABD üsleri ile bu üslere destek sağlayan her türlü tesis İran tarafından hedef alınacaktır” dedi.
-Önce İsrail, Mehrabad Havalimanı’nın hedef alınmasının hemen ardından ise İran hava sahalarını hava trafiğine kapattı.
-İsrail’in ilk saldırısından yaklaşık 1 saat sonra ABD’de İran’a yönelik hava ve deniz yoluyla saldırılar gerçekleştirdiğini açıkladı.
-İsrail ordusu Lübnan’ın güneyinde “Hizbullah’a ait altyapıları hedef aldığı” ve bu bölgeye de saldırdığını söyledi.
-Ardından tüm dünyaya sözüm ona barış ve demokrasi götüren ABD’nin başkanı Trump kendi sosyal medya hesabından (X) şu açıklamaları yaptı:
“Kısa süre önce ABD, İran’a büyük saldırı operasyonu başlattı. Amacımız İran rejiminden kaynaklanan tehditleri ortadan kaldırarak Amerikan halkını savunmaktır”
“İran asla nükleer silaha sahip olmamalı”
“Füzelerini yok edeceğiz ve füze sanayilerini yerle bir edeceğiz. Donanmalarını yok edeceğiz.”
“İran’ın nükleer silah elde etmemesini garanti altına alacağız.”
-Trump her ne kadar kendini dünyanın süper kahramanı rolüne bürümeye çalışsa da yaptığı açıklamalar ABD’nin, İsrail’in ve diğer iş birlikçilerinin emperyalist işgalci, sömürgeci hegemonyasının önünde duracak bir engel istemediğini açıkça gösteriyor.
-İran halkının egemenliğine karşı gerçekleştirdiği bu saldırıları meşru kılmak içinse “İran halkına ihtiyacı olan özgürlüğü getirdiği” vaadinde bulunuyor. Benzer açıklamaları Netanyahu da yaparak gerçekleştirdikleri bu saldırının “İran halkının kaderini kendi ellerine alabilmesi için gerekli koşulları oluşturacağını” söyledi.
-İran İsrail’e onlarca füze fırlattı. İsrail ordusu hava savunma sistemlerinin tüm füzeleri engelleyemediğini kabul etti. İsrail vatandaşlarına İç Cephe Komutanlığı’nın talimatlarına uymalarını hatırlattı.
-İran bu karşı saldırılardan önce ve sonra Orta Doğu’daki tüm ABD ve İsrail varlıklarının kendileri için artık meşru birer hedef olduğunu açıkça söyledi.
-İran’ın karşı saldırılarına karşılık olarak İsrail ülke genelinde 70.000 yedek askeri göreve çağırdı.
-İlerleyen saatlerde ABD-İsrail hem askeri hem diplomatik suikast girişimlerinde ve saldırılarda bulunurken İran bu saldırılara ABD’nin ve İsrail’in stratejik askeri üslerine karşı saldırıda bulunarak karşılık verdi. Emperyalist ABD ve İsrail ise çocuklara dahi saldırmaktan geri durmadı, İran’daki iki ilkokulu bombalayarak 150’den fazla çocuğun canına kıydı.
-28 Şubat’ın akşam saatlerine doğru dini lider Hamaney’in öldürüldüğüne dair iddialar ortaya çıkmaya başladı. İsrail operasyonlar sonucu Hamaney’i öldürdüğünü iddia ederken İran Devleti ise birkaç saat sonra iddiaları doğruladı. Hamaney ve öldürülen diğer İran devlet yetkilileri ise ABD ve İsrail’in nereleri vurduğunu belirten aşağıdaki başlıkta yer alıyor.

ABD-İsrail nereleri vurdu?
-Başkent Tahran’ın yanı sıra Elburz, İsfahan, Loristan, Huzistan, İlam, Sistan-Beluçistan, Kum, Kerec ve Kirmanşah şehirlerinin de hedef alındığı biliniyor.
-Tahran’da saldırı gören bazı noktalar:
.İstihbarat Bakanlığı
.Savunma Bakanlığı
.İran Atomik Enerji Kurumu
.Parchin Askeri Üssü
-Hamaney’e ve İran’ın üst düzey yetkililerine yönelik saldırılar gerçekleştirildi.
-Yapılan son açıklamalara göre dini lider Hamaney, Genelkurmay Başkanı Abdolrahim Mousavi, Savunma Bakanı Aziz Nasirzadeh, üst düzey istihbarat yetkilisi Mohammad Baseri İsrail’in saldırılarında hayatını kaybedenler arasında.
-ABD-İsrail bir diğer cani saldırıyı ise Minab şehrindeki Şeceretü’t-Tayyibe Kız İlkokulu’na gerçekleştirdi. Gözü dönmüş emperyalist katiller, çocukları hedef aldı. Okula 3 füze saldırısı gerçekleştirdi. Saldırının üzerinden geçen her saat kayıp sayısı giderek arttı. 1 Mart sabahı itibarıyla ölü sayısının 148’e ulaştığını söyleyen kaynaklar mevcut.
-Tahran’ın doğusundaki bir başka okula da saldırı düzenlendiği ve saldırıda iki öğrencinin hayatını kaybettiği açıklandı.
-İran Kızılayı’nın açıkladığı rakamlara göre toplamda 200’den fazla ölü 700’den fazla yaralı var.

ABD-İsrail-İran üçgeninde neler oldu?

İran nereleri vurdu?
-İran çevresindeki ABD üslerini, ABD ve İsrail için stratejik açıdan önemli noktaları vurdu.
-Bahreyn’deki ABD Deniz Kuvvetleri Merkez Komutanlığı (NAVCENT) ve ABD 5. Filosu’na ait üssün bulunduğu Juffair bölgesi bombalandı. Bu üs Kızıldeniz ve Arap Denizi genelinde ABD ve müttefiklerinin deniz operasyonları için kilit bir öneme sahip.
-Birkaç dakika sonrasında Birleşik Arap Emirlikleri’nin başkenti Abu Dabi’de de patlama sesleri duyuldu. İran’ın El Dafra Hava Üssü’nü hedef aldığı biliniyor.
-Katar Savunma Bakanlığı da İran’a ait iki füzenin ABD menşeili Patriot hava savunma sistemleri tarafından imha edildiğini açıkladı. Ancak ilerleyen saatlerde Katar’da ABD’ye ait olan 1 milyar değerindeki erken uyarı radar sisteminin İran tarafından vurulduğu belirtildi. Radar sisteminin etkisiz hale getirilmesinin ardından emperyalizmin bölgedeki bir gözü kör edilmiş oldu.
-Saat 12.15 sularında Kuveyt’te de patlama sesleri duyulduğu, ülkede sirenlerin çaldığı belirtiliyor.
-Fransız kaynaklarına göre Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da da patlama sesleri duyulduğu bildirildi.

Emperyalist kuşatmanın ikinci günü
-ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) sabah saatlerinde yaptığı açıklamada İran’a yönelik sürdürdüğü operasyonda 3 askerlerinin öldüğünü 5 askerin ise ağır yaralı olduğunu belirtti. Ayrıca hafif şekilde yaralanan çok sayıda asker olduğu belirtiliyor.
-İran İlk günün akşamında Hürmüz Boğazı’nı deniz trafiğine kapatmıştı. Hürmüz Boğazı özellikle enerji taşımacılığı açısından kritik öneme sahip bir nokta. İkinci gün boğaz açıklarındaki bir tanker gemisinin vurulduğu biliniyor, en az 150 tanker ise boğazın her iki yakasında demir atmış vaziyette.
-Misilleme saldırılarına devam eden İran öğleden sonra da birçok emperyalist üssü vurdu.
-İngiltere Savunma Bakanı’nın yaptığı açıklamaya göre Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ndeki İngiliz üslerine İran tarafından iki füze saldırısı yapıldığı fakat saldırıların başarılı olamadığı belirtildi. İlerleyen saatlerde İran Abu Dabi’deki Fransız askeri üssünü vurdu.
-Bir yandan da ABD ve İsrail ile mücadele eden İran, ABD’nin USS Abraham Lincoln isimli uçak gemisine füzeler ve sihalar ile bir saldırı düzenlediğini açıkladı. ABD’li yetkililer ise füzelerin imha edildiğini ve saldırının gemide herhangi bir hasara yol açmadığını belirttiler.
-Eski İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’ın İsrail saldırıları sonucunda öldüğü iddia edilirken aynı saatlerde İran da İsrail Hava Kuvvetleri Komutanı Tomer Bar’ı düzenlediği suikast sonucunda öldürdüğünü açıkladı.
-İran’a yönelik saldırılarını sürdüren emperyalist ABD, önce İran donanmasına ait bir korveti Umman Körfezi’nde vurarak batırdığı ardından B-2 bombardıman uçaklarıyla İran’ın balistik füze tesislerini bombaladığını söyledi.

Dünya ne söylüyor?
-Rusya ve Çin saldırıları kınarken diplomatik desteğini de sürdürüyor. İki devlet ilk günden BM Güvenlik Konseyi’ne toplanma çağrısı yapmıştı. Konsey toplantısında Rusya ve Çin bu saldırıları İran’ın egemenliğinin ihlali olarak değerlendirirken ABD ve İsrail ise bunun “meşru müdafaa” ve “nükleer tehdidi durdurma” girişimi olduğunu söyledi.
-Rusya halkı ise Hamaney’in öldürüldüğü ve ABD-İsrail’in okulları vurarak onlarca çocuğun ölümüne neden olduğu saldırıların ardından Moskova’daki İran Büyükelçiliği önünde toplanarak gül ve çocuklar için oyuncak bırakarak İran halkına dayanışmasını iletti.
-İsrail Komünist Partisi, İran’a yönelik saldırıları kınayarak bu saldırıların İsrail-ABD ortak saldırısı olduğunu ve İsrail’in mevcut pozisyonunun Amerika’nın emperyalist hegemonyasının yayılmacılığının sadece bir aracı değil aynı zamanda ortağı olduğu açıklamasında bulundu.
-Atina’da da ABD ve İsrail’i protesto eden sol örgütler ve sendikalar ABD Büyükelçiliği önünde toplandı.
-İspanya Başbakanı Pedro Sanchez ABD ve İsrail’in harekatına da İran rejiminin eylemlerine de karşı olduğunu belirterek gerilimin azaltılmasını ve uluslararası hukuka riayet edilmesi talebini dile getirdi. Avrupa Parlamentosu’nda konuşan İspanya Mv. Montero ise Amerika’nın her yere demokrasi götürme vaadine gönderme olacak ki şu cümleleri kurdu: “İran’ın bombalanması ve yaptırımlar kadınlara özgürlük getirmez, Trump’a petrol getirir.”
-İngiltere, Fransa ve Almanya ise ortak bir açıklama ile İran’ın “bölgedeki ülkelere yönelik saldırılarını en sert şekilde kınadıklarını” dile getirdiler. Açıklamanın devamında ise “uluslararası ortaklarla yakın temas halinde” olduklarını söylediler.

]]>
Geri çekilme yanılsaması https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/33814/geri-cekilme-yanilsamasi/ Sun, 15 Feb 2026 07:58:21 +0000 https://yenidunya.org/?p=33814 Editörün notu: Göç Sosyolojisi, Sosyal Coğrafya ve Çatışma Çalışmaları alanlarında uzmanlaşmış bir doktora adayı olan Nel Bonilla tarafından İngilizce olarak “Worldlines – The threads connecting geopolitics” başlıklı Substack bülteninde ve Almanca olarak NachDenkSeiten portalında yayımlanan bu analiz, Trump yönetiminin İran’a yönelik son dönemdeki yumuşama emarelerinin bir geri çekilme değil, aksine daha sürdürülebilir ve acımasız bir hibrit savaş modeline geçiş olduğunu vurguluyor. Bonilla’ya göre Washington, büyük çaplı askeri bir işgal yerine deniz kontrolü aracılığıyla ekonomik boğma, gizli sabotajlar ve hedefli suikastları içeren Sığınak Devleti (Bunker State) stratejisini benimsiyor. Bu yeni modelde yaptırımlar ve petrol tankerlerine yönelik fiili ablukalar, kalıcı bir savaş mekanizması olarak yapısal hale getirilirken; bölgedeki ABD askerleri olası bir gerilimde meşru müdafaa gerekçesi yaratacak tökezleme telleri olarak konumlandırılıyor. Bonilla, Venezuela ve Küba örnekleri üzerinden, ABD’nin çok kutuplu dünya düzenine eklemlenen kilit düğüm noktalarını istikrarsızlaştırarak Avrasya bağlantısallığını kesmeyi hedeflediği tespitini yapıyor. Sonuç olarak Bonilla, mevcut durumu bir gerilimi düşürme hamlesi değil; çok kutuplu bir düzenin inşasını engellemek amacıyla yürütülen, resmen başlamayan ve hiç bitmeyen sessiz bir savaş biçimi olarak nitelendiriyor..


Geri çekilme yanılsaması

Batı’nın İran’a yönelik “gerilimi düşürme” hamlesi neden sadece daha sessiz bir savaştan ibaret?

Nel Bonilla
Worldlines – The threads connecting geopolitics
10 Şubat 2026

Giderek zemin kazanan bir anlatı var: Artan riskler ve İran’ın uyarılarıyla karşı karşıya kalan Trump yönetiminin, Tahran ile yüzleşmekten geri adım attığı iddia ediliyor. Bir uçak gemisi grubunun kısmen geri çekildiğine dair haberler, Umman’ın başkenti Maskat’taki görüşmeler ve ABD’nin yumuşayan tonu; itidal, yeniden kalibrasyon ve hatta Washington’da yeni bir gerçekçiliğin işaretleri olarak yorumlanıyor. Ancak bu okuma, tehlikeli derecede miyopça. Atlantik sistemine şu an hükmeden stratejik mantığı, benim Sığınak Devleti (Bunker State) olarak adlandırdığım şeyi yanlış anlıyor. Gerilimi düşürme (de-escalation) gibi görünen şey, bu mantık dahilinde, sadece daha sürdürülebilir ve daha acımasız bir savaş biçimine geçişten ibaret. Transatlantik sistemi, kendi çöküş emarelerini uzun vadeli yönetebilmek için en uygun yönteme kayıyor: Deniz kontrolü yoluyla ekonomik boğma, örtülü istikrarsızlaştırma operasyonları ve ihtiyat kuvveti olarak tutulan kinetik vuruşlar. Savaşın biçimi değişti. Amacı ise değişmedi.

Ana akım analizlerin çoğu hâlâ 20. yüzyıla ait bir şablon kullanıyor: Tırmanış (escalation), görünür askeri yığınak, kitlesel bombardıman ve işgal ya da en azından bu tür operasyonların hazırlığı anlamına gelir. Bunları durdurun ya da kamuoyu önünde tehdit etmeyi kesin; işte size “gerilimi düşürme”. Bu mercekten bakıldığında, son gelişmeler gerçekten de bir geri çekilme gibi görünüyor: USS Abraham Lincoln‘ün Umman Denizi’nden kısmen yeniden konumlandırıldığına dair haberler. Umman’ın başkenti Maskat’taki dolaylı görüşmelerin diplomatik koreografisi ve yenilenen yaptırımları, İran’a karşı yürütülen fiili bir savaş çabasının parçası olarak değil de bir pazarlık kozu olarak çerçeveleyen haberler.

Fakat bu okuma, abluka hazırlıklarının ve yaptırım mimarisinin tamamen yerinde durduğunu, gevşetilmek bir yana genişletildiğini görmezden geliyor. Dahası, İran’a yönelik örtülü ve finansal savaş yavaşlamıyor, aksine şiddetleniyor. Son olarak ve en önemlisi, Körfez’deki ABD güç duruşu, İran füzelerinin menzili içindeki 30 bin ila 40 bin askerden oluşuyor ve bu durumda anlamlı bir değişiklik yok. Dolayısıyla hikâye bir geri çekilme hikâyesi değil; Transatlantik sistemin artık tercih ettiği kalıcı hibrit savaş koşullarına yönelik açık bir hazırlık hikâyesi.

Hava saldırılarından ekonomik savaşa: Asli silah olarak abluka ve kuşatma

Savaşı yalnızca bombalar düştüğünde ya da parlamentolar resmen ilan ettiğinde gerçekleşen bir şey olarak tanımlarsak, İran’a yönelik hibrit savaşın halihazırda tüm şiddetiyle devam ettiği gerçeğini kaçırırız. 2025’in sonlarından bu yana Washington’ın aldığı tedbirler, mevcut yaptırımlara enerji akışlarının fiziksel kontrolünü de ekledi.

Aralık 2025’te Trump, Venezuela’ya giden veya Venezuela’dan gelen yaptırımlı petrol tankerlerine yönelik tam kapsamlı bir deniz ablukası emri verdi; bu, klasik uluslararası hukuk tanımlarına göre açıkça bir “savaş nedeni” (casus belli) niteliği taşır. İran örneğinde ise aynı yönetim, (henüz) resmen ilan edilmiş bir “topyekûn abluka” değil, hızla daralan bir fiili petrol ablukası yürütüyor: Şubat 2026’nın başlarında Umman’daki nükleer görüşmeler tıkandıktan sonra Washington, İran ham petrolü ve petrokimya ürünlerinin ticaretini yapan firmaları ve aracıları hedef alarak İran’ın petrol sektörüne ek yaptırımlar getirdiğini duyurdu. Buna paralel olarak Dışişleri Bakanlığı, İran’ın “gölge filosunu” sistematik olarak parçalamaya başladı. Şubat 2026 tarihli bir açıklamada, gölge filoya ait 14 tankeri bloke edilmiş varlık olarak tanımladı ve İran menşeli petrol, petrol ürünleri veya petrokimya ürünlerinin taşınması veya ticaretine karışan 15 kuruluşa ve 2 kişiye yaptırım uygulayarak “nakliyeciler ve tüccarlar ağına karşı harekete geçmeye devam edeceğini” taahhüt etti. Dahası, ABD güçleri fiziksel olarak birden fazla tankere el koydu: İzlanda yakınlarındaki Atlantik sularında iki haftalık bir takibin ardından Marinera; Karayipler’de iki milyon varil Venezuela ham petrolü taşıyan Sophia ve İran’ın gölge filosuyla bağlantılı diğer gemiler.

Bu hedef odaklı bir çaba ve sadece sembolizmden ibaret değil: İran, günde yaklaşık 1,3 ila 1,8 milyon varil petrol ihraç ediyor ve bunun kabaca yüzde 90’ını Çin’e satıyor. Bunun önemli bir kısmını kesmek, işlevsel olarak İran ekonomisinin ana arterlerine yönelik sürekli saldırılarla eşdeğerdir.

“İran’ı yeniden güçsüz bırakmak”

Trump yetkilileri ne yaptıkları konusunda alışılmadık derecede açık sözlü davranıyor. Hazine Bakanı Scott Bessent, maksimum baskı kampanyasının İran’ın zaten bükülmekte olan ekonomisini çökertmek, “İran petrol ihracatını çökertmek” ve “İran petrol sektörünü kapatmak” için tasarlandığını övünerek anlattı. Sonuçları ise kutladı: Para biriminin değer kaybı, banka iflasları, dolar kıtlığı, ithalat felci; ve ardından ekledi:

“İnsanlar işte bu yüzden sokağa döküldü… Bu, ekonomi idaresi sanatıdır. Tek kurşun atılmadı.”

Mart 2025’te New York Ekonomi Kulübü’nde Wall Street’e hitap eden Bessent, bunu daha da net bir dille ifade etti: Amaç İran’ı yeniden parasız bırakmaktı. Finansçılarla dolu salon bu sözleri alkışladı.

Yapısal savaş olarak yaptırımlar

İzlediğimiz şey, yaptırımların kalıcı bir savaş hali olarak yapısallaştırılmasıdır. Dünya Bankası ve BM insan hakları verileri net bir örüntü ortaya koyuyor: 2015 JCPOA nükleer anlaşması kapsamında yaptırımlar hafifletildikten sonra, 2016 yılında İran enflasyonu yaklaşık yüzde 7’ye düştü. Trump 2018’de anlaşmayı tek taraflı olarak yırtıp atıp BM Güvenlik Konseyi kararını ihlal ederek yaptırımları yeniden uygulamaya koyduğunda, enflasyon tekrar yüzde 40-50 bandına fırladı ve orada kaldı. BM özel raportörleri, ABD’nin İran, Küba ve Venezuela’ya yönelik tek taraflı yaptırımlarının uluslararası hukuku ihlal ettiği ve açlık ile temel haklardan mahrumiyet gibi muhtemel sonuçlarla “insan yapımı insani felaketlere” yol açma riski taşıdığı konusunda defalarca uyarıda bulundu.

Elbette, yaptırımların kullanımı açısından bunların hiçbiri kavramsal olarak yeni değil. Küba üzerine 1960 tarihli bir Dışişleri Bakanlığı notu, yol haritasını zaten dile getirmişti: Ambargonun amacı Küba’nın ekonomik hayatını zayıflatmak ve “açlığa, umutsuzluğa ve hükümetin devrilmesine yol açmaktı.” Yeni olan şey, bu mantığın Sığınaklaşmasıdır (Bunkerization): Bir zamanlar politika seçeneği olarak ele alınan planlar, artık çok kutuplu direnci mümkün kılan herhangi bir devlete varsayılan olarak uygulanan yerleşik bir yapı (standing structure) haline gelmiştir.

Bir test vakası olarak Venezuela: Güvenlik bürokrasisi ve çok kutupluluk savaşı

Venezuela’da 3 Ocak 2026’da yaşananlar, ne bir sapma ne de kısa vadeli iç olayların tetiklediği ani bir tırmanış olarak görülmelidir. Bu düşünceden oldukça uzaktı. Aksine, bir süredir entelektüel, kurumsal ve doktrinel olarak hazırlanan jeopolitik bir operasyonun icrasıydı. O gün yaşananları jeopolitik bir darbe olarak adlandırmak yerinde bir tanım olacaktır. Venezuela, Hugo Chávez’in Soğuk Savaş sonrası yarımküreye dayatılan itaat zincirini kırmasından bu yana çeşitli kuşatma biçimleri altında yaşadı. Ancak mevcut evre niteliksel olarak farklı. Bu evre, ABD üstünlüğünün artık garanti görülmediği, Batı kontrolü dışındaki büyümenin otomatik olarak çöküşe (ya da daha doğrusu çökertilmeye) yol açmadığı ve çok kutuplu ittifakların Batılı güç elitleri için sadece ideolojik değil, yapısal bir meydan okuma oluşturduğu bir dünyada gerçekleşiyor. Bu tırmanışı körükleyen endişe, alternatif finansal, diplomatik ve güvenlik ilişkilerinin varlığını sürdürebilmesi ve büyüyebilmesidir. Gücü giderek artan bir şekilde zorlayıcı kaldıraca dayanan, düşüşteki bir hegemon için bu tahammül edilemez bir durumdur.

Bu mantığın en ifşa edici ifadelerinden biri, ABD Ordu Harp Akademisi Stratejik Araştırmalar Enstitüsü’nde (SSI) Latin Amerika Araştırma Profesörü olan R. Evan Ellis’in çalışmalarında karşımıza çıkıyor. Eylül 2025 tarihli “Nihayet Venezuela İçin Oyunun Sonu mu?” başlıklı makalesitırmanışın nasıl gelişebileceğini modelliyor. Günümüz jeopolitik bağlamında güç, kinetik eylemin bir iletişim biçimine dönüştüğü bir sinyal mekanizması haline geliyor. En azından ABD cephesinden bakıldığında.

Ellis, son operasyonları “önceki kısıtlamaların ötesine tırmandırma istekliliğinin” göstergesi olarak tanımlıyor; bu ifade, tırmanışı eşiklerin iteratif bir testi olarak ele alıyor. Sembolik güç başarısız olursa, sınırlı vuruşlar takip eder. Onlar da başarısız olursa, tırmanış devam eder; ta ki 1989 Panama işgali ve Noriega’nın yakalanmasına açıkça atıfta bulunulan “Just Cause (Haklı Davan) benzeri bir operasyona” kadar. Yarımkürede egemenlik, şarta bağlı olarak iptal edilebilir bir statü olarak çerçeveleniyor:

“Sürat teknesine yapılan son saldırı, ABD hükümetinin önceki kısıtlamaların ötesine tırmandırma istekliliğinin bir göstergesidir. ABD’nin önünde, bu güç gösterisinin Maduro’nun ABD’nin endişelerini gidermesini sağlamaya yetip yetmediğini görmekten, ek ve sınırlı vuruşlara, hatta Maduro ve yandaşlarını Manuel Noriega’ya yapıldığı gibi Amerika Birleşik Devletleri’nde adalete teslim etmek için Just Cause benzeri bir operasyona kadar uzanan bir dizi seçenek bulunmaktadır.”

Aynı zamanda Ellis, okuyucularına uzun vadeli bir işgalin amaçlanmadığını; toplanan gücün sürdürülebilir bir kontrol için yetersiz olduğunu garanti ediyor. Bu, Irak ve Afganistan sonrası dönemin, bulaşmadan sonuç alma, sorumluluk almadan kontrol etme kısıtlamalarını yansıtıyor. Rejim değişikliğinden sonra şiddetli parçalanma, suç rekabeti ve sabotaj öngörüyor; ancak bunları müdahaleye karşı belirleyici argümanlar olarak değil, “yönetilmesi” gereken dışsallıklar olarak çerçeveliyor. Kaosun sorumluluğu Venezuelalı aktörlere veya Rusya, Çin ve Küba gibi dış “oyun bozuculara” (spoilers) yükleniyor. İstikrarsızlaştırma hem tahmin ediliyor hem de sahiplenilmiyor.

Ellis’i özellikle önemli kılan şey, ABD savunma aygıtının içindeki konumudur. 2014’ten bu yana Ordu Harp Akademisi SSI araştırma profesörü ve Dışişleri Bakanlığı Politika Planlama Ekibi’nin eski bir üyesi olarak, istihbarat, operasyonlar ve stratejik anlatının kesişim noktasında faaliyet gösteriyor. Analizleri en iyi, planlama ekosisteminin kendi içinden doğan, önceden yapılandırılmış biliş (pre-structured cognition) olarak okunabilir.

Latin Amerika’da Çin üzerine kaleme aldığı (Latin Amerika’da Çin Halk Cumhuriyeti’nin Askeri Eylemlerine Hazırlık başlıklı) paralel bir yazısında Ellis, Çin’in yarımküredeki güvenlik faaliyetlerinin ampirik olarak mütevazı kaldığını kabul ediyor: Silah hibeleri, eğitim değişimleri, sınırlı liman ziyaretleri. Yine de Pentagon için bunların “potansiyel olarak oluşturdukları tehditler merceğinden” yorumlanması gerektiğinde ısrar ediyor. Ampirik tevazu önemsizleşiyor; önemli olan gizli potansiyel. Ticari projeler çift kullanımlı (dual-use) olarak, diplomatik angajmanlar ön konumlandırma olarak, sivil altyapı ise geleceğin muharebe sahası olarak yeniden kodlanıyor.

Birlikte okunduğunda, Venezuela ve Çin çalışmaları güvenlikokrasi zihniyetini (securitocratic mindset) örneklendiriyor: Toplumlar, bozulması, istikrara kavuşturulması veya rakiplere kapatılması gereken sistemler olarak anlaşılıyor. Demokrasi bu anlayışta sadece bir değişken, egemenlik ise koşullu bir statü.

ABD Hava ve Uzay Kuvvetleri için hazırlanan 2023 tarihli RAND raporu Great Power Competition and Conflict in Latin America (Latin Amerika’da Büyük Güç Rekabeti ve Çatışma), bunu açıkça ortaya koyuyor: Bölge stratejik bir geri cephe olarak ele alınıyor, siyaset askeri gerekliliğe tabi kılınıyor. Temel görevler; vekilleri (proxies) desteklemek, Çin’in bölgedeki çift kullanımlı varlıklarını caydırmaya veya kullanmasını engellemeye hazırlanmak ve “bölgede ABD Hava Kuvvetleri varlıklarına artan talebe” hazırlanarak diplomasi yerine askeri seçeneği tercih etmek.

Venezuela örneğinin gösterdiği şudur: Bir devlet üzerindeki Sığınak (Bunker) baskısının yoğunluğu ve biçimi, o devletin bir düğüm veya boğum noktası olarak konumsal değerine ve ABD güç merkezlerine olan mesafesine bağlıdır. Dolayısıyla örneğin Meksika, Küba ve Venezuela, Amerikan sığınağının iç halkasında yer alırken; İran, kuşatmanın hâlâ mümkün olduğu ancak daha fazla çekişmeye sahne olan bir dış halkada yer alıyor. Düğüm noktası ne kadar yakınsa, otonom gelişim için o kadar az alan vardır. Bu nedenle Venezuela, Küba ve Meksika; ABD güvenlik çeperi ve yarımküre stratejisindeki konumları nedeniyle ablukaya alınması daha kolay, sızılması daha kolay ve Washington’a yüksek kinetik maliyet çıkarmadan cezalandırılması daha kolay oldukları için daha zayıf bir pozisyondadır. Bu durum, yukarıda bahsedilen RAND raporunda açıkça belirtilmiştir.

Bu bölgede, mesafe (çok kısa), projeksiyon kapasitesi (maksimal) ve tarihsel hak iddiasının (“bizim” yarımküremiz) birleşimi; İran’ın ve hatta Rusya’nın asla tam olarak aynı şekilde deneyimlemediği özel bir baskı modeli üretir. Nitekim Latin Amerika, tedarik zincirlerini yarımkürede yerelleştirme, Çin’e bağımlılığı azaltma ve Washington’daki Çin şahinlerinin 2030 civarında gerçekleşeceğini açıkça takvimlendirdiği bir savaşa hazırlanma stratejisinin bir parçasıdır. Dolayısıyla baskı sadece ticaret yapmak için değil, ulusal kalkınmayı ABD’nin yeniden silahlanma ihtiyaçlarıyla hizalamak içindir. Latin Amerika’nın geri cephe olarak kodlandığı güvenlikçi bir mantıkta, ticari bağımlılık kırılganlığı derinleştirecektir. Örneğin Meksika örneğinde; mineralleri, lojistiği ve üretimi ABD savaş planlaması için ne kadar merkezi hale gelirse, Meksika’nın seçimleri Washington’ın beklentilerinden saptığı anda gelecekteki müdahaleler o kadar meşru görünecektir.

Öte yandan İran, kısmen farklı bir mesafede ve harekat alanında bulunduğu, sert caydırıcı araçlara ve bunları geliştirme fırsatına (örneğin füzeleri, Hürmüz Boğazı) sahip olduğu ve Rusya ile Çin üzerinden Avrasya destek ağlarına bağlanabildiği için daha dirençli. ABD deniz ve finansal hakimiyeti altındaki Latin Amerika ülkeleri bu tür stratejileri basitçe kopyalayamaz. Yine de İran için çıkarılacak ders nettir: Karayip havzasında test edilen yöntemler -abluka, başsız bırakma (decapitation), dış baskı altında elitlerin yeniden yapılandırılması- şimdi Basra Körfezi’ne uyarlanıyor. Sığınak Devleti, laboratuvar protokolünü çok kutuplu bağlantısallığın bir düğümünden diğerine ihraç ediyor.

ABD’li ve İsrailli analistler, bu Venezuela modelini İran için bir şablon olarak açıkça tartışıyor. Ocak 2026 tarihli bir CNN analizi, “rejim değişikliği olmaksızın lider kadronun tasfiyesinden” (leadership decapitation) açıkça bahsetti ve Washington’ın İran için seçenekleri planlarken “Venezuela’yı bir örnek olarak referans alabileceğini” öne sürdü. Bu arada İsrail istihbarat servisi, İran içinde eşsiz bir erişim gücüne sahip olduğunu kanıtladı: Haziran 2025’teki “Operasyon Yükselen Aslan” sırasında Mossad ve müttefik birimler, Tahran yakınlarındaki İran füze fırlatıcılarını ve hava savunma sistemlerini imha etmek için önceden yerleştirilmiş silahları ve örtülü ekipleri kullandı; aynı zamanda en az 14 nükleer bilimciye ve çok sayıda İslam Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) komutanına suikast düzenledi. Araştırmalar, Mossad’ın hassas silahları ve patlayıcıları İran’a soktuğunu, aylarca veya yıllarca zulalarda sakladığını ve ekipleri Tahran’ın derinliklerinde koordine ederken İran güvenlik güçlerinden kaçabildiğini gösteriyor.

İranlı yetkililer Ocak 2026’da, Mossad ile bağlantılı; çeşitli eyaletlerdeki petrol, gaz, elektrik ve telekomünikasyon altyapısını hedef alan yeni sabotaj planlarını bozduklarını duyurdu; bu da söz konusu gizli ağın aktif olduğunu ve geçmişte kalmadığını kanıtlıyor. Bu, İran’a karşı Venezuela tarzı bir “başsız bırakma” girişimini yeniden üretmek için gereken örtülü yıpratma ve hedefli lider suikastları için tam da ihtiyaç duyulan türden bir altyapıdır. Buna göre amaç tam işgal değil; sürdürülebilir bir yıpratma baskısı oluşturmak, komuta zincirinin bütünlüğünü parçalamak ve hayatta kalan bir “artık hükümeti” (rump government) “stratejik boyun eğmeye” zorlamaktır; yani nükleer ve füze programlarının sökülmesini, enerji egemenliğinin teslimini ve dış politikanın ABD çizgisiyle hizalanmasını kabul etmektir.

Yavaş boğulma

Neden bu yöntem tercih ediliyor? Mevcut ABD askeri stratejisi, kesin sonuçlu ve siyasi açıdan maliyetli savaşlara göre kurgulanmamıştır. Kalıcı kriz yönetimi ve kalıcı yıpratma üzerine inşa edilmiştir. Bu mantık dahilinde şunlar geçerlidir: İran’a karşı büyük, açıkça ilan edilmiş bir savaş riskli, pahalı ve iç politika açısından patlayıcı olacaktır. Öte yandan abluka, yaptırımlar, sabotaj ve aralıklı vuruşların bir kombinasyonu; daha ucuz, inkâr edilebilir ve çok daha esnektir.

Nitekim bu yavaş boğma süreci içinde diplomatik kafa karışıklığı, yıpratmanın bir parçasıdır. ABD temsilcileri bir “anlaşma” ihtimalini sallandırırken, sudaki gerçeklik, korsanlık ve gemilere el koymanın acımasızca tırmandığı bir durum olacaktır. Bu kafa karışıklığı, hedef alınan ulusların içinde hizipsel bir çatışma yaratmayı amaçlar: “Anlaşma yanlısı” bir elit kesim, sahte rahatlama vaatleriyle cezbedilirken, sahadaki (veya denizdeki) askeri gerçeklik ilmeği daraltır. ABD stratejisi, Rusya, Çin ve İran’dan gelecek birleşik bir tepkiyi geciktirmek için bu diplomatik sis perdesini kullanmakta; “denizdeki savaşın”, onlar ortak bir deniz savunması üzerinde anlaşamadan ticaret rotalarını parça parça sökmesine olanak tanımaktadır.

Boğulan bir İran, İran petrolüne bağımlı olan ve Tahran’ı ayakta tutmak için para ve siyasi sermaye yatırmak zorunda kalacak olan Çin’i kanatır. Dahası, kilit bir ortağını kaybetmemek için silah, teknoloji ve diplomatik koruma sağlamak zorunda olan Rusya’yı zayıflatabilir. Küresel Güney’i benzer bağımsız projeler izlemekten caydırır. Son olarak, böyle bir yaklaşım, Körfez’deki ABD askerî varlığı için sonsuz bir bahane sunarak bütçeleri ve iç güvenlikleştirme politikalarını meşrulaştırır. Bu, Batı’daki düzensizliği hızlandırabilecek siyasi geri tepmelere yol açacak dramatik bir bombardıman kampanyasına kıyasla, daha düşük riskli ve daha yüksek getirili bir stratejidir.

Tökezleme teli mantığı: Feda edilebilir varlıklar olarak 40 bin asker

Bunun bir gerilimi düşürme hamlesi olmadığının en çarpıcı göstergelerinden biri güç duruşudur. Kuveyt, Bahreyn, Katar, BAE ve Umman’daki üslere dağılmış yaklaşık 30 bin ila 40 bin ABD askeri hâlâ orada; hepsi de İran’ın kısa menzilli füzelerinin ve İHA’larının menzili içinde. Konvansiyonel bir perspektiften bakıldığında bu deliliktir: Eğer tırmanıştan korkuyorsanız neden bu kadar çok gücü açık hedefte bırakasınız? Mevcut ABD askeri stratejisi perspektifinden bakıldığında ise bu durum kasıtlı olabilir.

Bu askerler birer tökezleme teli (tripwire) işlevi görüyor. Eğer İran ablukaya veya sabotajlara bu üslere füze saldırılarıyla karşılık verirse, Washington anında kitlesel “meşru müdafaa” operasyonları için iç meşruiyet kazanır. Ne de olsa Transatlantik işlevsel elitleri, Batı hakimiyetinin daha geniş mimarisini korumaya yardımcı olacaksa, yüzlerce hatta binlerce askeri kaybı tolere etmeye giderek daha istekli görünüyor. ABD askerleri burada, çok kutupluluğu dondurmak veya yavaşlatmak amacıyla feda edilebilir vekiller (sacrificial proxies) olarak kullanılıyor.

“Az kaynak”

Nispeten mütevazı bir görünür askeri angajmanın -tek bir uçak gemisi grubu, fazladan birkaç filo, kitlesel seferberlik yok- İran’la yüzleşmek için ciddi bir niyet taşımadığına işaret ettiği varsayılabilir. Ancak küçük ayak izi, stratejinin doğasına dair bir ipucudur: Potansiyel bir ekonomik abluka, ayrıca bir petrol ambargosunun uygulanması ve halihazırda devam eden tankerlere el koyma tedbirleri; armadaları değil, devriyeleri gerektirir. Bir deniz ablukası altı uçak gemisi gerektirmez. Ticari nakliyenin, sigortacıların ve üçüncü devletlerin ABD’nin “yaptırım uygulamalarına” boyun eğmesini sağlamaya yetecek kadar varlık ve ölümcül güç gerektirir. Gördüğümüz ölçek tam da budur. Örtülü sabotaj siyasi olarak hiçbir maliyet getirmez; inkâr edilebilir istihbarat ekipleri ve siber birimler uydu görüntülerinde görünmez. Lider kadroyu tasfiye vuruşları (decapitation strikes) zırhlı tümenleri değil, özel kuvvetleri gerektirir.

Genel olarak, ekonomik bağlantısallığın kalıcı olarak çevrelenmesi (containment), işgal gerektirmez; sadece uzun vadeli yatırım ve entegrasyonu cazibesiz ve riskli hale getirecek kadar tehdit ve istikrarsızlık gerektirir. Son olarak yapısal düzeyde, 2009 tarihli Which Path to Persia? (Hangi Yol İran’a Çıkar?) başlıklı Brookings raporu, deniz baskısı, yaptırımlar ve hava saldırılarını, rasyonel bir hegemonun aralarından seçim yapabileceği ayrı seçenekler olarak ele alıyordu. Bugünkü durumda bu seçenekler katılaşarak bir yapıya dönüştü: Kilit düğüm noktaları (Hürmüz, Karayipler, Meksika Körfezi) çevresinde gemiler, üsler ve ambargo mekanizmalarından oluşan neredeyse kalıcı bir duruş. USS Abraham Lincoln uçak gemisi orada, çünkü ABD hükümeti artık İran’ın denizde çevrelenmesinin varsayılan bir koşul olduğunu varsayıyor.

Başka bir deyişle: Bu ABD operasyonu, Washington’ın İran’ı istikrarsızlaştırma ilgisini kaybettiği için değil; seçilen savaş yönteminin abluka ve örtülü eylemlerle istikrarsızlaştırma olması nedeniyle kaynak açısından hafif (resource-light). ABD gücünün “zafer” için yetersiz olduğu gerçeği, amacın süregelen bir yıpratma (ongoing attrition) olduğunun sinyalidir.

Politika değil, yapı

Şu anda yaşananların hiçbiri kavramsal olarak “yeni” değil. 2009 tarihli Brookings raporu Which Path to Persia?, seçenekleri zaten kataloglamıştı: Yaptırımlar, örtülü eylemler, vekalet savaşı, hava saldırıları ve işgal. Bugünkü araçların birçoğu orada taslak olarak yer alıyordu. Ancak, niteliksel bir değişimi ayırt edebiliriz: 2009’da bunlar politikaydı; maliyet-fayda hesabına göre seçilen, birleştirilen veya elenen menüdeki pozisyonlardı. 2020’lerin ortalarına gelindiğinde ise bunlar sertleşerek yapıya dönüştü. Anti-entropik mantık -“çok kutuplu entegrasyonu ne pahasına olursa olsun durdurmalıyız“- bir kez kabul edildiğinde; yaptırımlar, ablukalar ve örtülü istikrarsızlaştırma, çürüyen tek kutuplu düzenin kalıcı enstrümanları haline gelir.

Dolayısıyla mesele, İran’ı Çin, Rusya ve Küresel Güney arasında istikrarlı bir köprü işlevi göremeyecek kadar uzun süre zayıf tutmaktır. Daha temel amaç sistemsel bozunumdur: İran’ı kronik olarak istikrarsız, ekonomik olarak tükenmiş, siyasi olarak parçalanmış bir alana; uzun vadeli Avrasya bağlantısallığı için kötü bir bahse dönüştürmek.

Küba ve Venezuela üzerindeki maksimum baskının altında da tam olarak aynı mantık yatmaktadır: Her ikisi de ideolojik düşman ve jeostratejik boğum noktasıdır; Küba Meksika Körfezi’nin girişinde, Venezuela ise Karayip enerji sahasında. Onların egemen işlevselliğini parçalamak, Meksika, Brezilya ve diğerleri için seçenekleri daraltır ve Batı’nın deniz yolları ve bölgesel lojistik üzerindeki pençesini sıkılaştırır. Bu açıdan bakıldığında, kilit düğüm noktalarına (İran, Küba, Venezuela ve potansiyel olarak diğerleri) alternatif bir ağa tam olarak bağlanıp güçlenmeden önce kontrollü düzensizlik uygulanarak yapılan acımasız ama tutarlı bir jeopolitik triyaja (geopolitical triage) tanıklık ediyoruz.

İki mantığın savaşı

Bütün bunlar, sanayisizleşme, borç yükü, siyasi kutuplaşma ve silinen meşruiyet nedeniyle ABD’nin azalan maddi ve sembolik gücünün fonunda gerçekleşiyor. Ortaya çıkan askeri stratejiler, bu zayıflığa uyum sağlamanın bir semptomudur. İran ile yüzleşme, dolayısıyla iki örgütleyici ilke arasındaki daha geniş bir mücadelenin sahnesidir: Bir yanda, hiyerarşinin korunmasını diğer ülkelerin parçalanması ve zorlayıcı kontrolü yoluyla dayatmaya ve denetlemeye çalışan bir mantık. Diğer yanda ise, bağlantısallık ve çeşitlendirme yoluyla egemenliği teşvik ederek bu ABD liderliğindeki statükoyu tehdit eden çok kutuplu mantık.

Düşüşteki hegemonun mantığı, iç çatlakları silahlaştırır. Jeopolitik analist John Helmer’in uyardığı gibi, ABD tarafı; bağlantısız dünyanın yönetici elitlerinin arasına ölümcül bir kama sokmak için ayrımcı gümrük tarifelerini ve denizdeki fiziksel savaşı kullanan bir “gangster” haraç mantığını benimsemiştir. Helmer, her kilit başkentte -Tahran, Moskova, Pekin ve Yeni Delhi- ABD’nin, “işler yürüsüncü” (business-as-usual) hizip (bir anlaşma yapmak ve ekonomik baskıyı hafifletmek için çaresiz olan oligarklar ve teknokratlar) ile “Direniş” hizbi (herhangi bir tavizin Washington’ı sadece el yükseltmeye teşvik edeceğini savunan ordu ve istihbarat servisleri) arasında aktif olarak bir bölünmeyi körüklediğini gözlemliyor. ABD, ulusları ayrımcı acılarla bireysel olarak hedef alarak, çok kutuplu ittifakı sürdürmenin maliyetini boyun eğmenin bedelinden daha yüksek hale getirmeyi; esasen anlaşma yanlısı hiziplerin kendi iç ekonomilerini kurtarmak için stratejik ortaklıklarını nihayetinde yırtıp atacağına oynamayı amaçlıyor. Dolayısıyla bu hibrit savaş, zamana karşı bir yarıştır: İş dünyası hizipleri ekonomik boğulmaya teslim olmadan önce, direniş hizipleri ittifakın savunmasını tahkim edebilecek mi?

İran, bu çok kutuplu mantık dahilinde şimdiden karşılık veriyor. İran, köşeye sıkıştırılırsa ABD üslerini vurma ve potansiyel olarak Hürmüz Boğazı’nı kapatma istekliliğinin sinyalini veren bir önleyici savunma doktrini benimsedi; aynı zamanda yaptırımlara karşı can simidi olarak Moskova ve Pekin ile ekonomik ve askeri bağlarını derinleştiriyor. ABD güç elitleri, İran gibi kilit düğüm noktalarına, kendi iç çelişkileri (toplumsal çatlaklar, ekonomik tükenmişlik, siyasi kriz) kendilerini yıkmadan önce, bu yeni ağın bütünlüğünü kıracak kadar hızlı ve yeterli acıyı verebileceklerine bahse giriyor. Kritik bilinmeyen kırılma noktasıdır: Maliyetlerin kimin için daha önce sürdürülemez hale geleceği.

Geri çekilme yanılsaması

Michel Foucault, Hapishanenin Doğuşu (Vintage Books, 1991). Bu pasaj, hedefin artık kesin zafer kazanmak değil, herhangi ülkeyi kontrol altındaki nesne gibi yöneten “kalıcı boğma ekonomisi” kurmak olduğunu ortaya koyuyor.

Son notlar: Savaş sahne değiştirdi

Mevcut evreyi İran’dan “geri adım atmak” olarak tanımlamak, modern emperyal gücün doğasını yanlış okumaktır. Bu güç, gürültülü işgallere ya da televizyonda yayınlanan bir “Şok ve Dehşet” (Shock and Awe) kampanyasına ihtiyaç duymaz. Çürüyen hegemon; ekonomik boğma (yaptırımlar, ablukalar, finansal dışlama), parçalama (sabotaj, suikastlar, siber saldırılar) ve her meşru müdafaa eylemini saldırganlık olarak çerçeveleyen anlatı savaşı (provokasyon, tepki ve meşrulaştırma döngüleri) yoluyla sessiz, acımasız bir savaş yürütebilir ve yürütecektir. Ve bunu zaten yapıyor. Kinetik eylem ve operasyon seçeneğini açıkça ve görünür bir şekilde masada bırakarak.

Nükleer silahlar, terörizm ve insan haklarına dair emperyal yüzeysel anlatı, yalnızca asıl tehlikede olan şeyi gizlemeye yarar. Yani: İran’ın bir Avrasya kara köprüsü olarak temsil ettiği bağlantısallık; dolarsızlaşma tehlikesisi; alternatif devlet ideolojileri ve toplum örgütlenme biçimleri; ve nihayetinde bir demonstrasyon etkisi; ABD hegemonuna karşı direnişin başarılı olabileceğine dair kanıt. Amaç barışın veya istikrarın sağlanması değil, çok kutuplu bir dünyanın konsolidasyonunun önlenmesidir.

Buna “gerilimi düşürme” demek, savaş başka araçlarla yürütüldüğünde ona kendi adıyla hitap etme sorumluluğundan kaçmaktır. Zira amaç, Doğu ile Batı arasındaki her türlü köprünün -çok kutuplu bir düzenin işleyen her türlü bağ dokusunun- imhası veya devre dışı bırakılması olarak kalmaya devam ediyor. Değişen tek şey biçimdir: Ayrık siyasi seçeneklerden kalıcı bir işletim yapısına; başlayan ve biten savaşlardan, resmen hiç başlamayan ve resmen hiç bitmeyen savaşlara. Bu, ölmekte olan bir hegemonik düzenin, kendi yerini alacak olanın altyapısına karşı savaşıdır.

Kaynak: Harici

]]>
Olimpiyat oyunları, spor, sahtekârlık ve başka şeyler https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/33798/olimpiyat-oyunlari-spor-sahtekarlik-ve-baska-seyler/ Wed, 11 Feb 2026 22:11:20 +0000 https://yenidunya.org/?p=33798 1) Şartın ihlali

2019’da formüle edilen olimpizmin temel ilkelerinin 4’üncü maddesi şöyledir:

“Spor yapmak bir insan hakkıdır. Her birey, herhangi bir ayrımcılığa maruz kalmaksızın; dostluk, dayanışma ve fair play ruhuyla, karşılıklı anlayış gerektiren olimpiyat ruhu içerisinde spor yapma imkânına sahip olmalıdır.”

5’inci madde şöyle başlar:

“Olimpiyat hareketi içindeki spor organizasyonları, sporun toplum çerçevesi içinde gerçekleştiğinin bilinciyle, siyasi tarafsızlık ilkesini uygulayacaklardır.”

6’ncı madde:

“Bu olimpiyat şartında belirtilen hak ve hürriyetlerden yararlanılması, ırk, renk, cinsiyet, cinsel yönelim, dil, dini, siyasi veya diğer kanaatler, milli veya sosyal köken, mal varlığı, doğum veya diğer herhangi bir statüye dayalı hiçbir ayrımcılık olmaksızın güvence altına alınacaktır.”

Bu genel ilkelerin dışında, “olimpizm şartının” diğer maddelerinden:

2/5: “Uluslararası Olimpiyat Komitesi’nin rolü… siyasi tarafsızlığı korumak ve sürdürmek…” 2/11: “sporun ve atletlerin siyasi ve ticari istismarına karşı durmak…” 16/1.3 (Uluslararası Olimpiyat Komitesi üyelerinin yemininden): “Ticari ve siyasi menfaatlerden, keza her tür ırksal ve dini mülahazalardan daima bağımsız davranacağıma…” 50/2: “Hiçbir olimpiyat köyü, mahalli veya başka alanlarda hiçbir gösteri veya siyasi, dini veya ırksal propagandaya izin verilmez.” 55/3: “Olimpiyat oyunları boyunca… herhangi bir devletin temsilcisi veya kamu otoritesi yahut herhangi bir siyasetçi tarafından… hiçbir konuşma yapılamaz.”

Bütün bunların mütemadiyen ihlal edilmekte olmasına girmeyelim hiç. Sadece pervasızlığın ve sinik ikiyüzlülüğün özel bir biçimi üzerinde durmakla yetinelim.

Şarttan anlaşılıyor ki, hiçbir sporcunun oyunlara katılmasına engel olunamaz. Bir devletin uyruğu olan sporculara yönelik menetme uygulaması ise ancak şu hallerde meşru kabul edilebilir: 1) söz konusu devlet ayrımcılık üzerine kuruluysa ve bu şekilde uyruğu olan sporcularının oyunlara katılmasına engel oluyorsa; 2) söz konusu devlet milli olimpiyat komitelerinin sportif bağımsızlığını engelliyorsa.

Gerçekten de olimpiyat tarihinde bu ikisinin de örnekleri (olması gerekenden çok az ise bile) vardır: eğer 1948’e kadar birinci ve ikinci dünya savaşlarının çalkantılar dönemi ayrı kabul edilirse, Güney Afrika ırkçı yönetimde 30 yıl menedilmiştir; Rodezya (bugünkü Zimbabve) ırkçılık nedeniyle 1972’de menedilmiştir; Afganistan (öyle bir devlet varken) 2000’de kadın hakları ihlalleri yüzünden menedilmiştir; Katar 2016’da milli olimpiyat komitesine müdahale yüzünden menedilmiştir.

Rusya ve Belarus için ırkçılık veya milli komiteye müdahale gibi gerekçeler yok. Uluslararası Olimpiyat Komitesi Rusya milli komitesinin üyeliğini 2022’de askıya aldığında gerekçesi, Donbass’taki spor kulüplerini üye yapmış olmasıydı, böylece (UOK öyle diyordu) Ukrayna milli olimpiyat komitesinin “toprak kapsamı” bozmuştu. Bu “toprak kapsamı” hikayesi şartın 30/2’nci maddesine dayandırılıyordu; oysa o maddeye dayanarak, bugün Rusya’ya karşı uygulanan “tedbirlerin” aslında yıllardır Kiev rejimine karşı uygulanması gerektiği de pekâlâ ileri sürülebilir: “Bir milli olimpiyat komitesinin adı ülkesinin toprak kapsamını ve geleneğini yansıtmalıdır.”

Üstelik UOK sadece Rusya milli olimpiyat komitesinin üyeliğini kendi olimpiyat şartını çiğneyerek düşürmekle kalmadı; şartta savaş halini ve sporcuların savaşa karşı tutumlarını ilgilendiren bir şart bulunmadığı halde sporcuların ahlaki, vicdani ve siyasi kanaatlerini de katılım kriteri olarak gösterdi.

Demek ki, tersten bakıldığında, Donbass’taki spor kulüplerinin uluslararası müsabakalarda temsil edilmeleri ihlal nedeniydi ama Kiev rejiminin başta Donbass olmak üzere Ukrayna’da yaşayan Ruslara ve Rusya konuşanlara uyguladığı ayrımcılık meşruydu.

2) Kırım, doping ve Coca Cola

Rusya’nın olimpiyat oyunlarına katılımı 2014’te Kırım’ın Rusya’ya katılmasından bu yana sürekli engellere takıldı. Engellemelerin ilk döneminde bunların görünürdeki nedeni olan doping skandalıyla Kırım meselesi arasında en azından bugün itibariyle ortaya çıkmış kesin bir nedensellik yok; hem zaten skandal da iki yıl sonra, 2016’da patlak vermişti; ancak (nedeni ne olursa olsun) bu skandalın arkasından Rusyalı sporcuların uluslararası müsabakalara alınmamaları Rusya’nın diplomatik izolasyonu çabalarıyla öyle bir çakıştı ki insan şüphelenmeden edemiyor.

Doping skandalının arkasındaki bütün soruşturma ve karar eğip bükmelerine, manipülasyonlara ve muhtemelen yalanlara rağmen neticede cezasız ve temiz sporcular 2024 Paris olimpiyatlarına kadar yaz ve kış olimpiyat oyunlarına katıldılar. 2016’da Rio’da, 2020’de Tokyo’da ve 2022’de Pekin’de Rusya Olimpiyat Komitesi formasıyla, Çaykovski melodisiyle ve “tarafsız sporcu” statüsüyle yarıştılar; 2018’de PyeongChang’da kış oyunlarına ise “Rusya’dan olimpik atletler” olarak katıldılar. Bu, bana kalırsa, olimpiyatların ruhuna çok daha uygun bir yöntemdi ve dahası, aslında pek de beklenen sonucu vermedi, hatta tam tersine, Rusya ülke olarak oyunların dışında tutulmasına rağmen seyirciler açısından olimpiyat bayrağı Rusya’nın bayrağı olup çıktı.

Rusya’yı 2024 Paris ve 2026 Milano-Cortina oyunlarının tamamen dışında bırakma hesapları ise, öyle anlaşılıyor ki, Ukrayna çatışmasıyla birlikte pişirilmeye başlanmıştı. Daha 2022 temmuzunda şu uluslararası spor federasyonları Rusya’nın uluslararası sportif organizasyonlara katılmasına yasak koymuşlardı bile: Dünya softbol, kayak, badminton, basketbol, voleybol, atletizm, rugby, paten, hokey federasyonları; Avrupa Ligler Federasyonu, Avrupa Basketbol Ligi, Uluslararası Paralimpik Komitesi, uluslararası biatlon, golf, tenis, jimnastik, halter federasyonları; Özel Olimpiyat Komitesi; FIFA, UEFA. Bunların dışında, şu federasyonlar da Rusya’da kararlaştırılmış turnuvaları iptal etmişlerdi: Uluslararası Satranç Federasyonu, Formula 1, erkekler voleybol şampiyonası, Profesyonel Tenis Birliği turnuvası, Şampiyonlar Ligi finali, Avrupa carling şampiyonası, Avrupa atıcılık şampiyonası, NHL.

Ancak en önemli çıkış ertesi yılın başında geldi: Britanya hükümeti (bu sırada başbakan, GoldmanSachs bankeri Rishi Sunak’tı) 2023 martında olimpiyat oyunlarının en büyük sponsorlarına 2024’te Paris’te yapılacak oyunlara Rusya ve Belarus’tan sporcuların kendi ülkelerinin bayrakları altında katılmaması için nüfuzlarını kullanması talebiyle mektup göndermişti. Mektubun alıcıları arasında Coca Cola, Intel, Samsung ve Visa gibi dev şirketler vardı. Nedense o zaman çok dikkat çekmedi bu mektuplar, belki de tüzüklerdeki parlak bağımsızlık laflarının hiçbir anlamı olmadığı zaten herkes tarafından bilindiğinden; ancak oyunların gerçekte büyük ölçüde büyük tekellerin reklam ve vergi kaçakçılığı faaliyeti olduğunu ve onlar olmadan hiçbir şey olmayacağını gösteren karakteristik bir olaydı bu.

3) Bir uluslararası şantaj hikâyesi

2023 kasımında Rusyalı sporcuları Rusya devletinin eylemlerinden sorumlu tutan ve düpedüz ayrımcılığa maruz tutarak cezalandıran ama İsrailli sporcuların hükümetlerinin faaliyetinden sorumlu tutulamayacağı için ayrımcılığa uğramasının kabul edilemeyeceğini açıklayan Uluslararası Olimpiyat Komitesi, 2024 yaz ve kış Rusya’da yapılması planlanan Dünya Dostluk Oyunlarına katılmamaları için milli olimpiyat komitelerini uyardı. Uyarı tehdit kokuyordu; böylece laf dinlemeyip katılacak ülkelerin sporcularının olimpiyat oyunlarından menedilmesinin önü açılıyordu. UOK’nin “uyarı” gerekçesi, oyunların “siyasi bir kuruluşun” himayesi altında düzenlenecek olmasıydı. Hangi siyasi kuruluş? Rusya hükümeti. Ev sahibi ülkenin “himayesinin” siyasi amaç güttüğü, dolayısıyla olimpiyat ilkeleriyle çeliştiği öylesine sinik bir iddia ki, bu mantıkla bütün uluslararası spor etkinliklerinin ve ulusal spor etkinliklerinin de büyük bölümünün yasaklanması gerekir.

Neticede 2024 oyunları önce 2025’e ertelendi; daha sonra da bir başkanlık kararnamesiyle “yeni bir karar alınıncaya kadar” ertelendi.

Böylece, tıpkı Dünya Sağlık Örgütü’nün pandemi kararlarıyla emperyalist ilaç tekellerine, Dünya Ticaret Örgütü’nün gümrük kararlarıyla emperyalist ülkelere, Avrupa Enerji Ajansı’nın Amerikan enerji kaynaklarına bağımlılığa, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun İran’ın bombalanmasına, Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu’nun yenisömürgeciliğin dayatılmasına ve devamına, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’nın Kiev rejiminin Donbass provokasyonlarına, Ruanda’da BM barışgücünün Orta Afrika’daki katliamlara ve bu bölgenin istikrarsızlaştırılmasına, Trump’ın Barış Konseyi’nin Filistin’in yağmalanmasına… cevaz verdikleri ve ön ayak oldukları gibi, Uluslararası Olimpiyat Komitesi de sporun politize edilmesinin baş vasıtasıydı.

4) İhlalin kısa tarihi

2023 aralığında Uluslararası Olimpiyat Komitesi Rusyalı (ve Belaruslu) sporcuların 2024 Paris olimpiyat oyunlarına “bireysel tarafsız sporcu” statüsünde katılmasına karar verdi. Bu, oyuncuların (olimpiyat bayrağı dahil) hiçbir bayrak taşıyamayacaklarından başka madalya sıralamasında da görülmeyeceği anlamına gelir. Üstelik bu durumda bile sporcuların sayısı neredeyse sıfırlanmıştı: Paris’e ve Milano’ya ancak kulüpsüz ve sadece kendi spor dallarında kalifiye olmuş sporcular katılabilirdi. Kim karar verecekti bu kalifikasyona? UOK elbette; ve bunların sayısı, UOK’nin açıklamasına göre (olimpiyatlara genellikle 200-300 sporcuyla katılan) Rusya’da sadece 8, (olimpiyatlara genellikle 100-200 sporcuyla katılan) Belarus’ta da sadece 3’tü. Dahası, Ukrayna harekâtını destekleyen veya kolluk kuvvetleriyle ilişkisi olan sporcular da olimpiyatlara gidemeyeceklerdi. İkinci şart resmi olarak kanıtlanamayacağına göre keyfilik için üretilmişti; birinci şart ise sosyal medya ve diğer internet uygulamalarında sporcuların peşine düşmekten başka bir şeyin daha önünü açmaya hazırlanıyordu: pişmanlık dilekçelerinin.

2024 şubatında Rusya Olimpiyat Komitesi, 2024 olimpiyat oyunlarına Uluslararası Olimpiyat Komitesi’nin dayattığı şartlarda ve tarafsız statüde katılacak Rusyalı sporcuların Rusya kanunlarını ihlal edebileceği konusunda uyardı. Bu sırada Rusya’da tartışmanın tarafları ya devlet kararıyla oyunlara katılmama ya da aşağılanmayı sineye çekip katılma seçenekleri etrafında kamplaşmıştı. Bu arada Uluslararası Olimpiyat Komitesi bütün diğer hukuksuzluklardan başka Rusyalı sporcuların açılış törenlerine katılmasını da yasakladığını ilan etmekle kalmamış, üstüne üstlük başta Britanya ve ABD’nin baskısıyla bir tür “pişmanlık dilekçesi” imzalatmaya bile kalkmıştı.

İlk bakışta bunca aşağılanmaya karşı oyunları boykot etmekten yana olanlar haklı görünüyordu; ama bu durumda yıllarca ter dökmüş ve benzersiz emekler harcamış binlerce sporcunun teri ve emeği topluca anlamsız kılınmış olacaktı; oysa bunların en kötü durumda bile seçilmiş 10-15 kişinin arasında yer alma ihtimali vardı. Böylece 2024 martında Rusya Olimpiyat Komitesi, oyunları boykot etmeyeceklerini ama sporculara “bu şartların kabul edilemez olduğunu bildireceklerini” açıkladı. “Pişmanlık dilekçesi” şartının artık her tür çizmeyi aşmak anlamına geldiği anlaşılıp Uluslararası Olimpiyat Komitesi bundan cayınca, Putin 2024 nisanında kararın sporcuların ve federasyonların kendi bağımsız iradesine bırakılması yönünde irade bildirdi.

Mart ayında Uluslararası Olimpiyat Komitesi Rusya’dan sadece 12 sporcunun oyunlara “tarafsız statüde” ve bayrak taşımadan katılmasına izin vermişti, sonra bu sayı 15’e çıktı.

5) Hidayet alametleri

Hava Trump’la birlikte değişmeye başladı.

Ne var ki unutmamak gerek: Trump, ABD’deki iktidar çekişmelerinin görünür yüzünden ibaret; neocon çekiştirdikçe bir uca, MAGA çekiştirdikçe diğer uca savruluyor.

Geçen yıl ağustos ayında spora da el attı ve FIFA başkanı Infantino’yu hizaya çekti; ona, bu yıl “neler olacağına bağlı olarak”, ABD’de yapılacak dünya futbol şampiyonasına Putin’in de katılabileceğini söyledi. Infantino’nun yüz ifadesi görmeye değerdi; böylece hidayete erdi. Geçen hafta, Milano oyunlarının hemen arifesinde, Rusya futbol takımlarının uluslararası turnuvalara katılmasına getirilen yasağın hiçbir olumlu sonuç getirmediğini, “sadece daha fazla hayal kırıklığı ve nefret doğurduğunu” söyleyiverdi. 2022’de getirdikleri yasağı kaldırmayı düşünüp düşünmedikleri sorulduğunda da “kaldırmak zorundayız,” cevabını verdi. Ayrıca “kuralları” “hiçbir ülkede futbol oynamayı siyasi liderlerinin eylemleri yüzünden yasaklamamak” yönünde değiştirmek gerektiğini de belirtti. Dikkat edin: “kuralları” dedi — böyle kurallar varmış gibi. “Kurallara dayalı düzendeki” kuralların aynısıydı bunlar; yani gerçekte benim lafım ayettir kuralları. Gene de, UEFA başkanının 2023 nisanında, Ukrayna harekâtı bitene kadar Rusya kulüplerinin Avrupa turnuvalarına katılmasının mümkün olmadığını söylediği hatırlanırsa eğer, Infantino’nun hidayeti epey parlaktı; ama Kiev’de ödülünü almakta gecikmedi: Kiev rejimi, FIFA başkanını “barış gücü” sitesine koydu. Bu sitenin rejimin (ölüm değilse eğer) düşman listesi olduğu biliniyor.

6) Sinik alçaklık

Ama biz olimpiyatlara geri dönelim; malum, Milano’da oyunlar devam ediyor. Rusya 2010 kış olimpiyat oyunlarına 187; 2018’de “Rusya’dan olimpiyat atletleri” statüsüyle 168, 2022’de Rusya olimpiyat komitesi formasıyla 71 sporcuyla katılmıştı. 2026’da 13.

Doğrusu şükran duymak gerek — ama alicenaplıktan ötürü değil de küstahlıktan ve pervasızlıktan ötürü.

Geçen eylülde İspanya başbakanı Pedro Sánchez Uluslararası Olimpiyat Komitesi’ne, yeryüzündeki milyarlarca insanın gönlünden geçen soruyu yöneltmişti (ve sözümona Avrupa demokrasileri ve kendinden menkul “İslam dünyası” içinde bir tek o bu soruyu yöneltmişti): “Sportif örgütler kendilerine, İsrail’in müsabakalara katılmaya devam etmesinin etik olup olmadığı sorusunu yöneltmelidirler.” Tahmin edileceği gibi, İsrail’de faşist Netanyahu hükümeti küplere bindi, Sánchez’i antisemitizmle suçlama yarışına girdiler. Yalnız, takdire şayandır, UOK başvuruyu cevapsız bırakmadı ve aynen şu cevabı verdi: “İsrail ve Filistin milli olimpiyat komiteleri UOK tarafından tanınmaktadırlar ve eşit haklara sahiptirler. Her ikisi de olimpiyat şartına uymaktadır ve biz, mevcut çatışmanın sporcular üzerindeki etkilerini hafifletmek için onlarla çalışmaya devam ediyoruz.”

Ne harika, öyle değil mi?

Suçtan muafiyet İsrail’in faşist hükümetiyle sınırlı değil elbette. Match TV geçen ayın ortasında UOK’ne sorduğu bir soru ve aldığı cevabı yayınladı. Soru şöyleydi:

“UOK ABD’nin Venezuela’daki eylemlerini nasıl değerlendiriyor? ABD bu yüzden, 2026 olimpiyat oyunları da dahil herhangi bir müsabakadan uzaklaştırılabilir mi?”

Bu fazlasıyla uzun yazıyı komitenin ikiyüzlülük abidesi saymak gereken cevabıyla bitirebiliriz:

“Çatışmalar ve anlaşmazlıklarla sarsılan bir dünyada, Uluslararası Olimpiyat Komitesi, sporun umut ışığı olması gerektiğine — dünyayı barışçıl rekabette birleştiren bir güç olduğuna — sıkı sıkıya inanmaktadır. Bu, olimpiyat hareketinin temelinde yatar ve olimpizmin temel prensiplerinden kaynaklanır. Bu, eylül 2025’te UOK Yürütme Komitesi tarafından bir kez daha vurgulanmıştır.

“Küresel bir örgüt olarak UOK, karmaşık gerçekliği yönetmek zorundadır. UOK her olimpiyat oyunlarında mevcut siyasi bağlamı ve dünyadaki son olayları dikkate almak zorundadır. Bunu her zaman başarıyla yaptık. Sporcuları kökenlerine bakmaksızın bir araya getirme yeteneği, değerlere dayalı, gerçekten küresel bir sporun geleceği için temel öneme sahiptir; bu spor, dünyaya umut aşılayabilir.

“Bu nedenle UOK, doğrudan siyasi meselelere veya ülkeler arasındaki çatışmalara müdahale edemez, çünkü bu bizim yetki alanımızın dışındadır. Bu, siyasetin alanıdır. Rolümüz, sporcuların kökenlerine bakmaksızın olimpiyat oyunlarına katılma fırsatını sağlamaktır.”

İnsan ister istemez neredeyse fiziksel bir mide bulantısı hissine kapılıyor.

Kaynak: Hazal Yalın / Harici

]]>
İran: Avrasya’nın Kilidi https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/33690/iran-avrasyanin-kilidi/ Sat, 24 Jan 2026 09:55:00 +0000 https://yenidunya.org/?p=33690 İran’ın coğrafi konumu, ülkeyi adeta stratejik bir menteşe haline getiriyor. Bu menteşe, Rusya’nın güneydeki konumunu sağlamlaştırırken, Çin’e ABD’nin denizdeki kuşatmasından kaçış imkanı sunuyor.

Abbas Al-Zein

ABD’nin stratejik karar alma mekanizmalarında İran artık ayrı bir bölgesel dosya olarak ele alınmıyor. Tahran ile ilişkiler, büyük güçler arasındaki rekabetin ayrılmaz bir parçası haline geldi. İran, Rusya ve Çin arasındaki koordinasyon, konjonktürel bir ittifakın ötesine geçti. Batılı analistlerin artık Washington’un rakip ülkeleri izole etme kabiliyetini zayıflatan bir “sinerji” olarak tanımladıkları bir yapıya dönüştü.

Bu değerlendirme, Carnegie Endowment’ın Amerika’ya Yönelik Gelecekteki Tehditler raporunda ulaştığı sonuçlarla örtüşüyor. Rapor, İran’ı Avrasya kıtasının “merkezi bağlantı noktası” olarak tanımlıyor ve bu bağlantı noktasının Rusya’nın coğrafi izolasyonunu önlerken, Çin’in enerji ihtiyaçlarını ABD’nin denizlerdeki kontrolünün ulaşamayacağı bir noktada güvence altına aldığını belirtiyor.

İran İslam Cumhuriyeti’nde meydana gelebilecek ciddi bir istikrarsızlık, ülke sınırları içinde kalamaz. Bu, hem Çin’i hem de Rusya’yı hedef alan ikili bir stratejik ablukaya dönüşecektir: Avrasya’nın iç kesimlerinde güvenlik kaosunu canlandırırken, yükselen güçlerin tek kutuplu hakimiyeti zayıflatmak için giderek daha fazla güvendiği finans ve enerji platformlarına darbe vuracaktır.

Stratejik derinlik olarak coğrafya

Moskova için İran’ın önemi coğrafyadan başlar. İran, Rusya’ya sınırlarının ötesinde hayati bir jeopolitik kapı açıyor. Valdai Kulübü’nün araştırmalarına göre, İran’ın önemi resmi ittifak politikalarında değil, Avrasya’nın kalbini Uluslararası Kuzey-Güney Ulaşım Koridoru (INSTC) aracılığıyla Hint okyanusuna bağlayan tek kara köprüsü işlevi görmesinde yatar. 

Bu rota, Rusya’ya Baltık Denizi ve Akdeniz’de NATO’nun baskısından korunma imkanı sağlar ve İran topraklarını Rusya’nın güney kanadını koruyan stratejik bir kalkan haline getirir.

Bu karşılıklı coğrafi bağımlılık, taktiksel koordinasyonun ötesine geçen ortak bir siyasi çıkar yaratıyor. İran devletinin istikrarı, Kafkasya ve Orta Asya’nın Ukrayna savaşından önce yaşanan türden bir parçalanmaya sürüklenmesini önleyen bir koruma görevi görüyor. Rusya Uluslararası İlişkiler Konseyi (RIAC) tarafından yapılan araştırma, İran coğrafyasını, Moskova’nın kıtadaki Batı hegemonyasını zayıflatma çabalarının merkezinde yer alan “Büyük Avrasya” kavramının temel taşı olarak tanımlıyor.

İran, Pekin için farklı bir stratejik denklemde benzer bir rol üstleniyor. ABD’nin Pasifik’teki baskısı artarken, Çin’in İran üzerinden batıya doğru uzanabilme imkanı Pekin için değiştirilemez bir nitelik kazanıyor. Dış İlişkiler Konseyi (CFR) tarafından yapılan bir araştırma, İran’ı Kuşak ve Yol Girişimi’nin (KYG) en kritik coğrafi bağlantı noktalarından biri olarak tanımlıyor ve Pekin’e, ABD’nin kontrolündeki deniz yollarını (Tayvan boğazından Akdeniz’e kadar) baypas ederek kara yoluyla Batı Asya’ya uzanan bir koridor sunuyor.

İran’ın Avrasya’nın iç kesimleri ile açık denizler arasında ortadaki konumu, Tahran, Moskova ve Pekin arasında kalıcı bir bağın oluşmasına neden oldu. Bu yapı içinde, siyasi uyum ideolojiden çok coğrafi gerekliliklerden kaynaklanıyor.

İran platosunu istikrarsızlaştırmaya yönelik herhangi bir girişim, Avrasya’nın iç kesimlerinde zincirleme bir şok dalgası yaratarak bölgesel çatışmayı, rakip güç merkezlerinin yükselişini durdurmayı amaçlayan sistematik bir ablukaya dönüştürebilir.

Tampon devlet ve güvenlik duvarı

İran, lojistiğin ötesinde Doğu Avrasya’nın güvenlik mimarisinde istikrarı sağlayan bir tampon görevi görüyor. RAND’ın “Extending Russia” (Rusya’nın Genişlemesi) başlıklı bir araştırma raporunda, rakip güçleri zayıflatmak için bölgesel istikrarsızlığın kullanılmasına vurgu yapan düşmanı tüketme stratejilerinden bahsediliyor. Bu açıdan İran, kritik bir güvenlik duvarı görevi görüyor.

İran’daki istikrarsızlık, Rusya’nın güney çeperindeki, özellikle Kafkasya ve Orta Asya’daki güvenlik koordinasyonunu zayıflatacaktır. RIAC değerlendirmeleri, böyle bir çöküşün radikal ağlara, kıtalar arası kaçakçılığa ve militanların yayılmasına yol açacağı konusunda uyarıyor. Moskova, bu tehditleri defalarca varoluşsal tehditler olarak değerlendirdi.

Çin için asıl endişe kaynağı bu durumun yayılma riski. İran’ın istikrarı, Tahran’ın Şangay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) içinde vazgeçilmez bir güvenlik ortağı olarak faaliyet gösterdiği Orta Asya’nın dağ koridorları üzerinden huzursuzluğun yayılmasını sınırlıyor. Bu rol, Pekin’e bir dereceye kadar güvenlik izolasyonu sağlıyor ve sınır çatışmalarına sürüklenmeden küresel hedeflerini takip etmesine olanak tanıyor.

Enerji ve finansal egemenlik

Ekonomik açıdan İran’ın rolü, geleneksel ticaret mantığının ötesine geçiyor. Rusya ve Çin ile olan ortaklıkları, Batı’nın etkinliğini zayıflatmak için tasarlanmış alternatif bir finans ve enerji yapısının giderek daha fazla parçası haline geliyor.

Pekin’in bakış açısına göre, İran petrolü stratejik bir korunma aracı haline geldi. Veriler, Çin’in günde yaklaşık 1,3 milyon varil İran ham petrolü satın aldığını (deniz yoluyla yapılan petrol ithalatının yaklaşık %13,4’ü) ve İran’ın ihracatının yaklaşık %80’inin doğuya doğru gerçekleştiğini ortaya koyuyor. Dijital Yuan da dahil olmak üzere dolar dışı mekanizmalarla yapılan ödemelerin artması, özellikle Malakka Boğazı gibi darboğaz noktalarında ABD’nin baskısına karşı savunmasızlığı daha da azaltıyor.

The Electricity Hub’ın raporları, Çin’in 2025 yılında 57 milyon tondan fazla İran petrolü ithal ettiğini ve bu petrolün genellikle Malezya gibi aracılar üzerinden sevk edildiğini gösteriyor. Bu rakamlar, jeoekonomik gereklilikler karşısında yaptırımların etkinliğinin azaldığını ortaya koyuyor.

Rusya’nın hesabı, aynı sonuca farklı bir yoldan ulaşıyor. İran ile işbirliği, Moskova’nın SWIFT tabanlı izolasyonu aşmak için en önemli yollardan biri haline geldi. Rusya Federasyonu hükümetinin verileri, Mayıs 2025’te yürürlüğe giren Avrasya Ekonomik Birliği serbest ticaret anlaşmasının ardından ikili ticaretin yüzde 35 arttığını gösteriyor.

Önemli bir değişim para politikasında da yaşandı. İran Merkez Bankası, Ocak 2025’te Rusya’nın MIR ve İran’ın Shetab ödeme sistemleri arasında tam uyum sağlandığını duyurarak korumalı bir finans kanalının oluşturulduğunu açıkladı. Iran Daily’ye göre, ticaret hacminin 2025 yılı sonuna kadar yıllık 30 milyar dolara ulaşması ve İran’ın Rusya’ya ihracatının ilk kez 1,2 milyar doları aşması bekleniyor. Tahran, Rus teknolojileri ve malları için giderek artan bir şekilde yeniden ihracat (reeksport) merkezi olarak işlev görerek Moskova’yı ekonomik yönden izole etme çabalarını boşa çıkarıyor.

Washington’un ayrıştırma stratejisi

Bu bağlamda, ABD’nin stratejisi de değişti. Washington, yalnızca baskı kurma veya açık çatışmaya güvenmek yerine, Batı politika çevrelerinin “ayrıştırma stratejisi” olarak tanımladığı bir yaklaşıma yöneldi. Bu, üçlü blok ile açıktan çatışmak yerine onlara alternatif yollar sunarak Tahran, Moskova ve Pekin arasındaki karşılıklı bağımlılığı zayıflatma çabası.

Çin cephesinde ise enerji, en önemli koz olarak öne çıktı. Dünyanın en büyük petrol ithalatçısı olan Pekin, arz istikrarı ve fiyatlandırma konusundaki hassasiyetini koruyor. ABD’nin Latin Amerika’daki hamleleri, özellikle Venezuela ile ilgili olanlar, büyük petrol rezervlerini Batı’nın düzenleyici çerçeveleri altında küresel pazarlara yeniden entegre etme çabaları olarak yorumlanıyor ve bu da İran’ın Çin’in enerji güvenliği politikasındaki rolünü zayıflatabilir.

Buna paralel olarak Washington, Hint Okyanusu’ndan Batı Pasifik’e uzanan önemli ticaret koridorlarındaki deniz varlığını genişletti. Bu tutum, sadece caydırıcılık olarak değil, denizlerdeki tedarik güvenliğinin ABD liderliğindeki güç dengelerine bağlı olduğunu  hatırlatmak için de sergileniyor.

Rusya cephesinde ise Ukrayna merkezi bir rol oynuyor. Askeri ve ekonomik baskıların Moskova’nın kapasitesini tüketmeyi amaçladığı bir ortamda, aralıklı verilen diplomatik mesajlar Avrupa güvenliği konusunda belli başlı konularda anlaşmaya varılabileceğine işaret ediyor. Bunun altında yatan varsayım, Rusya’nın temel çıkarlarının Avrupa’da kısmen karşılanabileceği ve bu durumun İran ile olan ortaklığının uzun vadeli değerini azaltacağı yönünde.

ABD’nin katılımı, Rusya için stratejik derinlik ve Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi için kritik koridorlar içeren Orta Asya ve Kafkasya bölgelerinde de arttı. Moskova ve Pekin’in bakış açısına göre, bu bölgelerdeki güvenlik ve yatırım bağlarının genişletilmesi, İran’ı coğrafi olarak kuşatma ve Avrasya’nın bağlantı noktası olarak rolünü zayıflatma çabasını yansıtıyor.

Bu bahis neden tutmadı?

Bu çabaların büyüklüğüne rağmen, ayrıştırma stratejisi hem Moskova hem de Pekin’de kökleşmiş güvensizlikle karşılanıyor. İki güç için asıl sorun, sunulan teşviklerin ölçeği değil, uluslararası sistemin yapısı, yaptırımlar, tehditler ve Batı’nın tutarsız taahhütleri konusunda edinilen deneyimler.

Rusya’nın bakış açısına göre, İran ve Ukrayna arasında yapılacak herhangi bir takas stratejik bir tuzak oluşturur. İran, Rusya’nın Hint okyanusuna güneyden erişimini sağlıyor. İran’ın çöküşü, Kafkasya-Orta Asya bölgesini kronik istikrarsızlığa maruz bırakacaktır. Doğu Avrupa’da elde edilecek kazanımlar, yapısal olarak zayıflamış güney kanadını telafi etmeye yetmeyecektir.

Çin’in gerekçesi de benzer nedenlere dayanıyor. Alternatif enerji tedarikçileri, Washington’un etkileyebileceği veya bozabileceği tedarik zincirleri kapsamında kalmaya devam ediyor. Buna karşılık İran petrolü, coğrafi ve siyasi açıdan bir özerklik sunuyor. Değeri, fiyatından çok dayanıklılığında yatıyor.

Son engel

Temelde, İran üzerindeki rekabet iki yaklaşımı karşı karşıya getiriyor. Birincisi, jeopolitik ağların teşvikler ve seçici yeniden düzenlemelerle ortadan kaldırılabileceğini varsayıyor. İkincisi ise, coğrafya, birikmiş deneyimler ve güven aşınmasının, çok kutupluluğa doğru giden bir dünyada bu tür garantilerin kırılgan hale getirdiğini kabul ediyor.

İran’ın çöküşü veya uzun süreli iç istikrarsızlığı, sadece enerji piyasalarını veya bölgesel ittifakları yeniden düzenlemekle kalmayacak. Batı Asya’yı neredeyse tamamen ABD’nin etkisi altında bir bölge olmasını sağlayacak ve Batı Avrasya’da stratejik bir kuşak oluşturacak. Bir asırdan fazla bir süredir, bu bölge imparatorluklar arası rekabetten Soğuk Savaş’a ve günümüzdeki çok kutupluluğa geçiş sürecine kadar küresel güç rekabetinin en önemli sahnesi oldu.

Bu nedenle İran, önemli bir devlet olmaktan çok daha fazlasıdır. Venezuela’nın bir zamanlar Batı Yarımküre’de ABD gücüne karşı direnişin dış sınırını temsil ettiği gibi, İran da şu anda Avrasya’nın kalbinde Amerikan hegemonyasının konsolidasyonuna karşı son jeopolitik engel olarak duruyor.

İran’ın bütünlüğü, sadece kendi ulusal çıkarlarına değil, aynı zamanda Moskova ve Pekin’in paylaştığı daha kapsamlı bir hedefe de hizmet ediyor: Tek taraflı hakimiyeti sınırlamak ve komşu ülkelerde stratejik özerkliği korumak.

Kaynak: The Cradle Türkiye

]]>
Yeniden “Alman sorunu” https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/33583/yeniden-alman-sorunu/ Thu, 01 Jan 2026 09:47:18 +0000 https://yenidunya.org/?p=33583 İhracat şampiyonu, Avrupa’nın en büyük ekonomisi, Eski Kıtadaki büyümenin motoru, klasik bir sanayi devi… Bir zamanlar böyle anılan Almanya, artık geride kalmakla, sanayisizleşmekle, istihdam kaybıyla, enflasyonla, siyasi çekişmelerle ve ezcümle, durgunlukla kamuoyunun gündemine giriyor.

Herkes Almanya’nın zayıflığından bahsediyor. Pandemi öncesinde kriz emareleri gösteren otomotiv sektörü ülkenin gerileyişinin en sembolik göstergelerinden biri sayılıyor. Otomotivdeki krizi, Ukrayna savaşının ardından yaptırımlarla bozulan ucuz gazi akışı kaynaklı enerji maliyetleri ve kimya, makine üretimi gibi sektörlerde yaşanan gerileme takip ediyor.

Ekonominin genelindeki teknik resesyon nedeniyle gelecekle ilgili endişeler artıyor. Yeni CDU-SPD büyük koalisyonu, bu ruh halini değiştirme hedefiyle yola koyuldu ama bunu başarabilmiş değil. Koalisyon, emeklilik paketi oylamasının hükümetin varlığını tehdit eden bir krize dönüşmesini kıl payı önledi. Birçokları, Şansölye Friedrich Merz yönetimindeki hükümetin günlerinin sayılı olduğunu düşünüyor.

Bütün bunları akılda tutarak, her şeye karşın, Alman devletinin Avrupa’da tekrar bir sorun olarak belireceğini, hatta şimdiden belirdiğini öne sürüyorum. Bunu yalnızca Almanya’daki muazzam askerileşme eğilimi bağlamında değil, ABD’nin merkezinde durduğu uluslararası yeniden düzenleme kapsamında dile getiriyorum.

ABD’nin Avrupa’daki askeri varlığı hakkında oluşan soru işaretleri, bizzat Trump yönetimi tarafından Almanya’nın arkadan ittirildiği bir plana doğru ilerliyor. Askeri olarak Almanya, bizzat ABD tarafından, Kıtanın önderliğini almaya zorlanıyor. Merz, halihazırda buna hazırlık yapıyor. Üstelik, yeni ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi (NSS) nedeniyle panik yaşayan Avrupalılardan kısmen farklı olarak, “Avrupa’yı gözden çıkarabilirsiniz, ama en azından ilişkinizi Almanya üzerinden kurun” diyebilecek bir özgüven sergileyebiliyor.

Bu noktaya Handelsblatt yazarı Moritz Koch da dikkat çekiyor. Ona göre tam da bu zayıflık tartışmaları sürerken, ülke “tarihi bir güç artışı” yaşıyor. Koch, “Önümüzdeki on yılı siyasi olarak şekillendirecek olan Almanya’nın düşüşü değil. Tam tersine, Federal Cumhuriyet’in Avrupa’nın hakim gücü haline gelmesi,” diye yazıyor.

Koch, Olaf Scholz’un Ukrayna savaşının ardından ilan ettiği “dönüm noktası”nı (“Zeitenwende”) hatırlatarak, bunun kıtadaki güç dengesini değiştirdiğini ve ABD’nin “güvenlik garantörü” rolünden ayrılmasının da bu eğilimi hızlandırdığını düşünüyor.

“Gelecekte Avrupa’yı kim koruyacak?” sorusuna verdiği yanıtta İngilizler ve Fransızlar yer almıyor; bu ülkeler “kronik olarak nakit sıkıntısı” içerisinde. Mali olarak bu yükü çekebilecek tek ülke Almanya; kayda değer bir yeniden silahlanma için gerekli kaynaklar burada toplanıyor:

“Dünya nadiren bu kadar tehditkar görünmüştü, Avrupa hiç bu kadar yalnız görünmemişti. Güvenlik politikası açısından bu olağanüstü durumda, Almanya’ya lider ülke rolü verilmiştir. Uzun vadede, iyi donanımlı bir Bundeswehr [Alman Silahlı Kuvvetleri], Rusya’yı caydırmada önemli bir katkı sağlayabilir ve en azından Amerika’nın Avrupa’ya sırtını döndüğünde bıraktığı konvansiyonel boşluğu doldurabilir.”

Bu kapsamda zorunlu askerlik tartışmaları(1), yeniden silahlanmaya ayrılan 108 milyar avroluk dev bütçe (2029 yılına kadar savunma harcamalarının yıllık 153 milyar avroya ulaşması bekleniyor), “sivil” sektörlerin devletin ve ordunun yeniden yapılandırılması kapsamında göreve koşulması (yer yer “planlama” seslerinin duyulması), işgücü piyasasının savunma sanayisinin ihtiyaçları doğrultusunda yeniden düzenlenmesi, yeni nesil savunma teknolojilerinin ve bu paketin içinde yer alan risk sermayesinin benimsenmesi(2) yeni hükümetin politika seti içinde yer alıyor.

Görünen o ki, Avrupa da gözünü Almanya’ya dikmiş durumda; en azından bu rolü üstlenmesi için reklam faaliyetleri yoğunlaşıyor. Financial Times, 88 iktisatçının katıldığı bir anket yapmış. Anketten çıkan sonuç, Avrupa’nın istikrarlı bir büyüme rotasına girmesi için, Almanların borcun kamçıladığı 1 trilyon dolarlık savunma altyapı yatırımlarının başarılı olması gerektiği yönünde.

Avrupa Merkez Bankası da FT iktisatçıları da, 2026 yılında Avro bölgesinde büyümenin yavaşlayarak yüzde 1,2’ye çekileceğini öngörüyor. Özel tüketimin ve savunma harcamalarının sürpriz yapmasını bekliyorlar. Avro bölgesi ekonomisinin “Amerikanizasyonu” öngörüsü yapmakta sakınca yok: Nüfusun en zengin yüzde 10’luk kesimlerinin sürüklediği bir tüketim patlaması ve askerileşmenin pompaladığı bir üretim artışı. Neoliberal dönemin amentülerinden “para politikası”nın pabucu dama atılırken, “maliye politikaları” öne çıkacak. Elbette bir de, Avrupa’nın “hasta adamı” Alman ekonomisini güçlendirecek “yapısal reformlar.”

Buna, Britanya ve Fransa’nın da yanına eklenmesi kaydıyla, ABD’lilerden destek geldiğini de hatırlatmak gerekiyor. Darbeler hakkında yazdığı kitaplarla bilinen Amerikalı Edward Luttwak, geçen mayıs ayında kaleme aldığı bir yazıda “süper güç” rekabetinin geri döndüğünden dem vurarak, Avrupa’nın yeni bir süper güce ihtiyaç duyduğunu ileri sürüyordu:

“Üç hükümet arasındaki farklılıklar ne olursa olsun, NATO’nun bir bütün olarak yapabileceğinden çok daha büyük bir çeviklikle hareket edebilirler. Üçlü anlaşma, Estonya’dan Norveç’e ve İspanya’ya kadar onlarca Avrupa NATO üyesiyle uğraşmaktan açıkça daha kolay.”

Luttwak, askeri bağlamda, Almanya’nın hâlâ “uzmanlık alanı” olan zırhlı kuvvetlere odaklanacağını ve İngiliz ve Fransızların hafif piyade ve komando birliklerini tamamlayacağını söylüyor. Bu üçlü, have ve denizde Rusya’ya karşı koyabilir; yazarın iddiası bu.

Yeniden Koch’a dönelim. Koch, Almanya’nın Avrupalı komşularının, Şansölyenin “Avrupa’nın en güçlü konvansiyonel ordusunu” kurmak istediğini açıklamasına ve Savunma Bakanı Boris Pistorius’un “savaşa hazır” silahlı kuvvetler çağrısına “memnuniyetle” karşılık verdiklerini öne sürüyor. Yine de “Fakat bu durum böyle kalacak mı? Alman sorusu Avrupa tarihini şekillendirmiştir. Şimdi bu soru yeniden sorulmaktadır,” diye hatırlatıyor. 19. yüzyılda Alman birliği tartışmalarından Anschluss’a, Kıtadaki Almanca konuşan topluluklar sorunundan Soğuk Savaş’taki iki kampa kadar, “Alman sorunu” Alman olmayanlar için hep endişe kaynağı olagelmiştir; Koch, bunu ima ediyor.

Yazar, şimdiki Alman hükümetini ve sonra gelecekleri, “büyük ve küçük ortak ülkelere” karşı alçak gönüllü ve özenli davranmaya çağırıyor. Berlin, “Avrupa’nın çıkarları” doğrultusunda hareket etmezse, “inatçı ve hatta milliyetçi bir tutum” sergilerse, güvensizlik Avrupa’yı zehirleyecek, eski çatışma hatları yeniden ortaya çıkacak ve uzun süredir aşıldığı düşünülen rekabetler yeniden alevlenecek.

Avrupa kendini korumayı öğrenmek zorunda ve Almanya’nın askeri gücü bu konuda önemli bir katkı sağlayabilir; Koch, Alman egemenlerinin bu alışageldik türküsünü çığırıyor. Ama ekliyor: “Bu güç bir daha asla yanlış ellere geçmemeli.”

Yanlış güç, tahmin edilebileceği üzere, Almanya için Alternatif (AfD). AfD, Trump yönetiminin desteğini de arkasına alarak, 2025’i büyük bir ilerleme ile kapatıyor. Seçim başarısına anketlerdeki birincilik ekleniyor. Ama daha önemlisi, pek de sessiz olmayan bir şekilde, partideki “doğucu” (siz “Rusya’cı” anlayın) kanada karşı Goldman Sachs, Credit Suisse ve Allianz gibi finans devlerinden çıkıp siyasete atılan Eş Başkan Alice Weidel öncülüğünde sert bir yıpratma savaşı veriliyor. Weidel ve partideki destekçileri, kontrolü ele almış ve AfD’yi yeni bir transatlantik ittifak sisteminin içine atarak, merkezinde Trump ve Muhafazakâr Siyasi Eylem Konferansı’nın (CPAC) durduğu “milli-muhafazkâr” enternasyonale eklemlenmiş görünüyor. Macaristan ve Avusturya’daki “kardeş partilerle” olan sıkı ilişkiler, yeni bir Orta Avrupa egemenlik bölgesinin oluşumuna işaret ediyor.

Bu eklemlenme, içeride de “güvenlik duvarı”nda delikler açıldığı anlamına geliyor. AfD, haklı bir biçimde CDU/CSU’nun kendi programından esinlenen siyasetler izlediğini, bu nedenle artık bir AfD-CDU koalisyonunun zamanının geldiğini düşünüyor. Bir önceki koalisyonun küçük ortağı Hür Demokratlar (FDP) neredeyse erimiş durumda. Bugün unutulsa da, AfD’yi kuranların, Yunanistan krizi sırasında FDP’den koparak Avro bölgesinin mali yükünü Almanya’nın taşımaması gerektiğini savunan iktisatçı kökenliler olduğunu hatırlatmak gerekiyor.

Ekonomide, özellikle aile işletmeleri diyebileceğimiz Mittelstand şirketlerinde AfD ile işbirliği eğilimi artıyor ve bu konuda ilk kurşunu FDP’li Marie-Christine Ostermann’ın atması da şaşırtıcı değil. KOBİ sektöründe, örneğin Saksonya’da, her iki girişimciden biri artık AfD’ye sempati duyuyor; özellikle de FDP’nin bir zamanlar yaptığı gibi, iş dünyasına dostça bir tutum sergilediği için.(3)

Dolayısıyla, 2026’da Alman sorunu, AfD’nin fiili olarak bölünmesiyle birlikte çok daha korkutucu boyutlar kazanmaya meyilli. Yeni transatlantik ittifaka hırsla tutunan AfD’de, ülkelerinin atom bombası elde etmesini savunan, NATO’da “gittiği yere kadar” kalınması gerektiğini savunan ve Rusya ile eskisi kadar sıcak ilişkiler kurulmaması gerektiğine inananların sesi daha çok çıkıyor.

Bu “dönüm noktası”nda AfD’nin de bir rol oynayacağı aşikar. Ama sürecin inişli çıkışlı olmasını beklemek gerek. Alman militarizmi, keskin (“devrimci”) bir biçimde değil, daha sürece yayılan, evrimci, ruh halini dönüştürücü bir şekilde topluma ve Avrupa’ya nüfuz edecek. Avrupa’da daha büyük bir güvenlik rolü üstlenmek için artan baskı altında olan hükümet, 2. Dünya Savaşından sonra askerliği bir risk olarak gören stratejik kültürün kısıtlamaları ile de mücadele etmek zorunda.

Öte yandan ABD’nin Kıtadan çekilmesi durumunda Almanya’dan liderlik rolünü üstlenmesini istemesinin en önemli çıktısının, Alman ordusunun bir anda büyümesinden ziyade, Alman-Amerikan savunma sanayisi bağlantılarının çok daha iç içe geçmesi olması beklenmeli. Alman silah sektörü büyük bir canlanma yaşarken, özellikle yeni teknoloji dronlar, denizcilik ve hava savunma konusundaki transatlantik işbirliği gitgide büyüyor. Anduril ile Rheinmetall, Lockheed ile Diehl, Northrop Grumman ile MBDA arasında 2025 içinde yoğunlaşan ortaklıklar önemli bir işaret veriyor.(4)

Daha kritik olanı ise, Ukrayna savaşından sonra Rusya’nın ucuz enerjisinden kopan Mittelstand’lar, bu işbirliği ile kendine geliyor: Alman savunma sanayi, sık sık ABD savunma sanayi üreticilerine tedarikçi olarak hizmet veren yaklaşık 1.350 orta ölçekli şirketi içeriyor. INSS’in Alman savunma sanayisi üzerine yaptığı araştırma, bu uzmanlaşmış firmaların bazıları için (2023 yılında) satışların yüzde 50’sinin ABD ordusuna yapılan ihracattan oluştuğunu tespit ediyor; Bundeswehr’e giden satışlar ise yalnızca yüzde 7 civarında. Nitekim Almanya Ulusal Güvenlik ve Savunma Sanayii Stratejisi de, iç pazarın değer zincirlerini korumak ve genişletmek ve uzun vadede inovasyonu teşvik etmek için yetersiz kaldığını kabul ediyor.(5)

Öte yandan, askerileşme, bir tür “iç tüketim”i de elbette teşvik ediyor: 100 milyar avroluk özel fon (Sondervermögen), birçok firmanın odağını yurtiçi sözleşmelere kaydırdı. Örneğin, ürünlerinin yüzde 90’ı ihracata dayalı olan elektronik firması Rohde and Schwartz, Zeitenwende’nin ardından yurtiçi işlerinin yüzde 30-35’lere çıktığını görüyor. Bu sermaye akışı, Rheinmetall’in Unterluess’ta açtığı 300 milyon avroya mal olan yeni mühimmat fabrikası gibi yurtiçi altyapıyı da destekliyor.

Dolayısıyla, Amerikan gölgesinin Avrupa’dan çekilmesiyle Almanya’nın liderlik etmesi için arkadan ittirilmesi birbirine paralel ilerleyen iki süreç; en büyük kanıtı, Alman savunma sanayisi ile ABD arasındaki işbirliğinin Alman iç tüketimini artırması. Dolayısıyla, Amerikan postallarının Kıtayı terk edeceği günü iple çekenlerin, karşılığında Alman panzerleri alıp almayacakları konusunda uyanık olmaları gerekiyor. Avrupalılar ve biz Avrupa’nın kıyısındakiler, yeni yıl sabahına bir kez daha Alman sorunu ile uyanma riskiyle karşı karşıyayız.


(1) Yeni yasa tasarısı, “seçici hizmet çerçevesi” yoluyla Alman Silahlı Kuvvetleri’nin personel açığını kapatmayı hedefliyor: 18 yaşındaki tüm erkekler, hizmete istekli olup olmadıklarını ve uygunluklarını değerlendirmek için bir anket ve tıbbi tarama tamamlayacak, kadınlar ise gönüllü olarak katılabilecek. Kayıt süreci, 2008 ve sonrasında doğan erkekler için 1 Ocak 2026’da başlayacak. Yasa ayrıca gönüllüler için daha iyi ücret ve sosyal haklar ile uzun süreli hizmet için teşvikler öngörüyor. Başlangıçta gönüllü askere alınmaya odaklanan yasa, gönüllü sayısının yetersiz kalması durumunda zorunlu hizmetin yeniden getirilmesi seçeneğini açık bırakıyor.
(2) Bu ay içinde CNBC’de yayınlanan bir habere göre, Birleşik Krallık ve Almanya, yeni bir yapay zeka savunma startup’ları dalgasının önemli merkezleri olarak öne çıkıyor. Alman yapay zeka drone üreticileri Helsing ve Quantum Systems, yüz milyonlarca avro değerindeki yatırım turlarının ardından bu yıl sırasıyla 12 ve 3 milyar avro değerine ulaştı. 2024 yılında kurulan Stark ise, saldırı ve keşif amaçlı insansız hava araçları üretiyor ve Sequoia Capital, Peter Thiel’in Thiel Capital ve NATO İnovasyon Fonu dahil olmak üzere yatırımcılardan 100 milyon dolarlık fon sağlamış durumda. Ekonomi ve İklim Eylemi Bakanlığı tarafından yapılan son pazar araştırmasına göre ise, 1995 yılından bu yana Almanya’da 149.000 kişiyi istihdam eden 6.600’den fazla yapay zeka (AI) startup’ı kurulmuş.
(3) Alman düşünür Wolfgang Streeck, AfD’lilerin çoğunun “orta sınıf poujadist” olduğunu, devlete karşı ve neoliberalizmden yana tutum belirlediğini savunuyor. 1950’li yıllarda Pierre Poujade tarafından Fransa’da kurulan hareket (UDCA), özellikle alt orta sınıfları, esnafları, zanaatkârları ve güneydeki köylüleri harekete geçirmişti.
(4) Anduril-Rheinmetall ortaklığı Avrupa için askeri dronlar üretecek. Lockheed ile Diehl denizdeki hava savunma sistemleri için işbirliği yaparken, Northrop Grumman ve MBDA, Almanya’nın Entegre Hava ve Füze Savunma Savaş Komuta Sistemi (IBCS) bağlantılı hava savunma sistemlerini geliştirmek için mutabakat zaptı imzaladı. Buna Raytheon (RTX) ile MBDA arasında Patriot üretim işbirliğini de eklemek gerek.
(5) Alman savunma sektöründe 135.000’den fazla vasıflı işçi istihdam ediliyor. Bu pozisyonlar genellikle özel kaynak ve tank top namlusu gibi karmaşık sistemlerin üretimi gibi üst düzey teknik uzmanlık gerektiriyor. Finansal etki açısından ise, Alman savunma şirketleri yıllık yaklaşık 30 milyar dolar gelir elde ediyor. Almanya’nın silah ihracat lisansları da son zamanlarda rekor seviyelere ulaştı: 2023 yılında 12,2 milyar avro, 2024 yılında ise 13,2 milyar avro değerindeydi.

Kaynak: Erman Çete / Harici

]]>
Putin’in konuşması: kadrolar, “tarihi olarak Rus” bölgeler, “Avrupalı domuzcuklar” ve diğerleri   https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/33545/putinin-konusmasi-kadrolar-tarihi-olarak-rus-bolgeler-avrupali-domuzcuklar-ve-digerleri/ Sat, 27 Dec 2025 08:10:47 +0000 https://yenidunya.org/?p=33545 Putin’in dün Savunma Bakanlığı genişletilmiş kolezyumu oturumunda yaptığı konuşma, birçok açıdan, bu yılın başından beri yapılmış en önemli konuşma ve Rusya’nın resmi pozisyonuna dair en kesin tutum beyanı.

Konuşma, Rusya ordusunun cephe hattı boyunca “düşmanın” “batıdaki askeri merkezlerde eğitim görmüş, batı silahlarıyla teçhiz edilmiş elit grup ve rezervlerini” ezerek kesin bir stratejik üstünlük sağladığını ve bu yılın başından beri 300’den çok yerleşim noktasının ele geçirildiğini vurgulayarak başlıyor.

Putin hemen arkasından Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti devlet işleri başkanı “yoldaş” Kim Çen In’ın kararıyla Kursk oblastinin kurtarılması için gönderilen ve “Rusyalı savaşçılarla omuz omuza çarpışan” Koreli askerlere teşekkür ediyor.

Verili anda ABD’nin “arabulucu” tutumu nedeniyle onun savaşın çıkmasında ve devamındaki rolü Trump öncesi yönetimle sınırlandırılıyor olsa bile harekatın gerçekte bütün bir batıya, özel olarak da NATO’ya ve Avrupa’ya karşı bir savaş muhtevası kazandığı düşüncesi konuşmanın tamamına damgasını vuruyor. Konuşmanın ana bölümü de öyle başlıyor: “Kiev rejiminin arkasında dünyadaki en büyük askeri-siyasi blok olan NATO’nun üye devletlerinin potansiyeli bulunduğunu biliyoruz. Devasa askeri yardım aralıksız devam ediyor, danışmanlar, uzmanlar, paralı askerler gönderiliyor, istihbarat verileri iletiliyor.”

Konuşma boyunca Rusya ordusunun düşman karşısındaki parlak başarılarının altını özenle çiziyor, ancak bunu hamasetten uzak durarak yapma, savaşla ilgili değerlendirmelerinde soğukkanlılığını koruma çabası gene de dikkat çekici. Buna daha önce, 2023 sonunda “Giden yıl, gelen yıl, iktidar” başlığı altında bir dizi yazıda değinmiş ve Rusya liderinin “hamaset yerine hesap vermeyi tercih ettiğini” vurgulamıştım. Doğrudan veya dolaylı olarak askeri meselelerde mutlak bir üstünlük tanımlamıyor, bunun yerine sürekli ve niteliksel iyileştirmelerden söz ediyor ve belki daha önemlisi, bunu, yeni kadrolar ve personel atamalarına değil bu alanlardaki mevcut kadro ve personelin tecrübe birikimine dayandırıyor; belki de tam bu nedenle yolsuzluk, suiistimal, rüşvet, irtikap gibi suçlar dışında ve ayyuka çıkan bir liyakatsizlik olmadığında rotasyona bile nadiren gidiliyor. Bütün devlet yönetiminde bu yaklaşım hâkim aslında, ancak en çok orduda gözleniyor.

Belki bir o kadar önemli olan yanı, devam eden çatışmanın yönetiminin birçok açıdan Büyük Anavatan Savaşı yönetimiyle paralellik göstermesi. O zaman da savunma sanayisinin, ulaştırma yollarının, üretimin vb. katlanarak artırılmasına en azından askerî harekatların yürütülmesi kadar önem veriliyordu. Aradaki fark, kuşkusuz, 1941-1945 arasındaki yılların doğrudan doğruya, neredeyse iç savaş yıllarının savaş komünizmine benzer bir sosyalist savaş ekonomisi olarak planlanmasıydı. Bugün durum bu değil; ancak benzerliği tamamlayan bir başka şey var: hizmet sektörleri (ve büyük ölçüde finans) dışında hemen bütün sektörlerin (imalat, madencilik ve ulaştırma) yüksek kâr oranları öngören kapitalist devlet ekonomisi içinde planlanması.

Konuşma elbette bunlardan söz etmiyor, ancak bu bağlam içinde anlam kazanıyor. Savunma sanayisinin çıktıları arasında füze kompleksleri, yüksek hassasiyetli topçu sistemleri, dronlar, robot teknolojisi, havadan havaya ve havadan karaya füzeler, başta stratejik füze taşıyıcısı Prens Pojarskiy olmak üzere bu yıl donanmaya yeni katılan 19 gemi vb. özel olarak sayılıyor ve çıktıda yüzde 80’in üzerinde artış olduğu belirtiliyor. Küresel gündem olan Oreşnik, Burevestnik ve Poseydon da bunlar arasında. Bütün bu sistemlerin “Rusya’nın stratejik paritesini, güvenliğini ve küresel pozisyonunu onlarca yıl ileriye taşıdığı” vurgulanıyor. Bu çerçevede Birlik devletinin (Rusya ve Belarus) Zapad-2025 tatbikatı özel olarak anılıyor ve “Birlik devletinin potansiyel dış saldırıya karşı savunması görevlerinden” söz ediliyor. Bütün bunlar da NATO ülkelerinin tutumuyla ilişkilendiriliyor: “Bugün dünyadaki jeopolitik durumun gerginliğini korumaya devam ettiğini, bir dizi bölgede ise düpedüz kritik seviyede olduğunu görüyoruz. NATO ülkeleri taarruz kuvvetlerini aktif bir şekilde artırıyor ve modernize ediyor, yeni tip silahlar yaratıyor ve uzay da dahil olmak üzere konuşlandırıyor.”

Burada belirgin bir “NATO ülkeleri” vurgusu var; bununla birlikte konuşmanın bütününe damgasını vuran ağırlık noktası Avrupa: “Avrupa’da insanların kafalarına Rusya ile kaçınılmaz bir çatışma konusunda korkular sokuluyor; güya büyük bir savaşa hazırlanmak gerekiyormuş.” Putin, Avrupa’da muhtelif görevlerde bulunmuş veya bulunmakta olan kişilerin sorumluluklarını unuttuğunu söylüyor, çünkü bunların hareketlerine “kendi halklarının menfaatleri değil anlık, kişisel ve grupsal siyasi menfaatler” yön veriyor. “Avrupa ülkelerine yönelik sözümona Rusya tehdidi düpedüz yalan, hezeyan, ancak bu bilinçli bir şekilde yapılıyor.”

Putin ardından Rusya’nın en zorlu şartlarda bile çatışmaları diplomatik ve barışçıl yoldan çözmek için en ufak şartlardan bile yararlanmaya çalıştığını ileri sürüyor; ona göre “bu şansın kullanılmamasının sorumluluğu… bizimle güç dilinden konuşulabileceğine inananlarda”.

Arkasından, Rusya’nın hem ABD hem de Avrupa ülkeleriyle, “bütün bir Avrasya bölgesinde birleşik bir güvenlik sistemi kurulması” için ve karşılıklı yarar getirecek ve eşit haklara dayanan bir işbirliğinden yana olduklarını belirtiyor ve burada, şimdiki ABD yönetimini Avrupa’dan kesin çizgilerle ayırarak “bu yönetimle diyalogda ilerleme görüldüğünü” vurguluyor. Oysa: “Ne yazık ki Avrupa ülkelerinin çoğunluğunun yönetimi için bu söylenemez.”

Tam burada bir kez daha “Rusya’nın egemenlik ve bağımsızlığının, güvenliğinin ve geleceğinin, stratejik paritesinin yegâne garantörünün silahlı kuvvetlerimiz” olduğunu hatırlatıyor. Dolayısıyla, “askeri temas hattındaki durumun dinamiklerini de göz önüne alarak askerî inşa alanında hangi görevleri önümüze koymak gerektiğini” sıralıyor. Konuşma boyunca bu temaya birçok defa dönüyor — doğal olarak, çünkü konuştuğu yer Savunma Bakanlığı; bununla birlikte askeri-sınai kompleksin durumu ve bütün bir savunma çıktısının niteliği (özellikle hava savunma ve füze savunma sistemleri, komuta ve elektronik muharebe vasıtaları, bütün alanlarda insansız araçlar “ve elbette bizim için öncelik stratejik nükleer kuvvetlerin modernizasyonudur”), dolayısıyla devlet organizasyonu üzerinde ısrarla duruyor; başka deyişle devlet organizasyonu büyük ölçüde ordunun ihtiyaçlarına göre yürütülüyor.

İlk görev, özel askerî harekatın (Ukrayna savaşının) hedeflerine kayıtsız şartsız erişilmesi. Putin’e göre Rusya bunu, çatışmanın temel nedenlerini diplomasinin yardımıyla ortadan kaldırarak yapmayı tercih ediyor; ancak: “Karşı taraf, onların yabancı hamileri esasen görüşmeyi reddederse Rusya da kendi tarihi topraklarının kurtarılmasını askeri yoldan gerçekleştirir. Bir tampon güvenlik bölgesinin kurulması ve genişletilmesi görevi de tutarlı şekilde çözülecektir.”

Dünkü konuşmadaki en önemli noktalardan biri bu. Kiev yanlısı (yani bütün batılı ve ufku oradaki diğer) basın bunu neredeyse tek bir ağızdan toprak genişlemesi beyanı olarak yorumladılar. Bu doğru değil. Dünkü Kremlin yönetimi (yani aynı zamanda bugünkü yönetim) daha Maydan darbesinden çok öncesinden beri Ukrayna meselesini iki ana başlıkta ele aldı. İlki, NATO’nun genişlemesiydi. Rusya’nın bunu kategorik olarak reddettiği 2007 Münih konuşmasından ve 2008 Gürcistan savaşından beri gayet açık seçik biliniyor. Meselenin ikinci başlığı Ukrayna’nın o zamanki devlet sınırları içindeki sosyal, siyasi, kültürel problemlerdi. Rusya bunların da Ukrayna içinde çözülmesi, ancak bunun yapılması için başta Ruslar ve Rusça konuşanlar olmak üzere Ukrayna içindeki bütün halkların milli (siyasi, sosyal, kültürel) haklarının teminat altına alınması gerektiğini savundu. Yani Rusya açısından ideal çözüm, meselenin Ukrayna sınırları içinde çözümüydü ve BM onaylı Minsk 1 ve özellikle Minsk 2 anlaşmaları bu yaklaşımın sonucuydu. Bu çözümün şartları tamamen ortadan kalktıktan sonra, yani Maydan’dan sonra, yani Donetsk ve Lugansk halk cumhuriyetleri bağımsızlıklarını ilan ettikten sonra bile bu yaklaşımdan vazgeçmedi ve çokça sanılanın aksine Donbass “ayrılıkçılarına” da kayda değer bir destek sunmadı.

Bugünkü çatışma ancak 2021 sonundan itibaren bir önceki Amerikan yönetiminin NATO provokasyonu ve eş zamanlı olarak Donbass’ta Kiev kuvvetlerinin kapsamlı bir taarruz hazırlığıyla başladı. Yani Kremlin açısından Rusya’nın toprak genişlemesi sonucuna yol açan şey bir tercih değil bir zaruret haliydi.

Putin’in bu ifadesinde “Rusya’nın kendi tarihi toprakları” ifadesindeki belirsizliğe de dikkat çekmeli. Tarihi açıdan, Ukrayna’nın batısı ve doğusu hiçbir zaman aynı halkın meskûn olduğu aynı ülke olmadı. Kırım’ın durumu zaten biliniyor (Hruşçov’un destalinizasyonun daha başında Ukrayna milliyetçiliğini yedeklemek için verdiği hediye). Donbass bölgesinin durumu da farklı değildi; daha 1919 başında, Alman, Fransız ve Yunan işgaline karşı bir “savunma cephesi” (Lenin’in ifadesidir bu) kurmak gerekiyordu, Ukrayna’da bir Sovyet devleti kurmak gerekiyordu, oysa Donetsk-Krivoroj Sovyet Cumhuriyeti (Rusya’ya katılan dört federal bölgeden başka Ukrayna’nın bugünkü Harkov, Summı ve Dnyepropetrovsk oblastlerini de kapsıyordu), yani Donbass’ın proletaryası olmaksızın böyle bir devletin kurulması mümkün değildi. Yani Donbass, Ukraynalı olduğu için değil tam tersine Rus olduğu için (kömür madenleri, çelik sanayisi, proletarya) Ukrayna Sovyet cumhuriyetine dahil edilmişti. Dolayısıyla bütün bu bölgelerin tarihi olarak Rus olduğuna şüphe yoktur. Aynı şekilde sosyal olarak Rus olduğuna da şüphe yoktur: 2019 nüfus sayımına göre Çernigov oblastinin yüzde 82’si, Summı’nın 63’ü, Harkov’un 94’ü, Lugansk’ın 96’sı, Donetsk’in 97’si, Zaporoje’nin 94’ü, Herson’un 91’i, Nikolayev’in 87’i, Odessa’nın 96’sı evlerinde Rusça konuşuyordu.

Ama gene de Putin’in konuşmasında bu “kurtuluşun” bu bölgelerin Rusya’ya katılmasıyla yapılacağı şartı yok. Aslında sadece şunu söylüyor: Rusya’ya katılan dört bölge dışında (onların kaderi artık tamamen tartışma dışıdır) “tarihi olarak Rus” olan bölgelerin Ukrayna içinde kalıp kalmayacağı ancak Ukrayna içinde bu meseleye barışçıl bir çözüm bulunup bulunmayacağına bağlıdır; eğer bulunmazsa askeri yoldan kurtarır ve daha sonra onların güvenliğini sağlamak için bu bölgelerin Ukrayna sınırlarından itibaren ileriye yayılacak tampon güvenlik bölgesi oluştururuz.

Çatışma Rusya yönetimi açısından hiç kuşkusuz bir sosyal ve siyasi konsolidasyonu da sağlıyor. Bu, çatışmanın başında ileri sürdüğüm gibi, ilk iki yıl boyunca (daha önce liberal muhalefetin kitle tabanını teşkil eden şehirli eğitimli küçük ve ortaburjuvazinin) yeniden formasyonu şeklinde cereyan etti; bunların büyük bölümü servetlerinin büyüklüğüne göre farklı ülkelere kaçtılar ve büyük çoğunluğu da oralarda yerleşti. Onlardan arta kalan boşluğu önemli ölçüde yeni bir sınıf doldurdu. Bu, konsolidasyon programının (bunun planlı olması gerekmiyor) bir parçasıdır. Konsolidasyonu sağlayan ikinci unsur hızla artan reel ücretler oldu. Bunun ayrıntılarına girmeyeceğim. Üçüncü unsur ise savaşa katılanların ve onların aile üyelerinin en üst seviyeden sosyal garantilerinin sağlanmasıdır. Bu sadece artık belki de milyonlarla ifade edilen bir sosyal kesim değil, aynı zamanda ileride devlet yönetiminin tevdi edilebileceği yeni bir güvenilir kadro rezervi anlamına geliyor. Dolayısıyla Putin’in konuşmasında bu konu üzerinde uzun uzadıya durulmasının nedeni, bir vicdani sorumluluğun yansımasından ziyade burada yatıyor.

Putin’le silahlı kuvvetler ve en genelde siloviki arasındaki ilişkiler daha 2001 yılbaşı günü helikoptere atlayıp Çeçenistan’daki birlikleri ziyaret ettiğinden beri hep özel olmuştur; ordu ve genel olarak siloviki, Yeltsin döneminin aşağılanma, küçümsenme ve yozlaşmasından Putin döneminde kendilerine sunulan yeni güven ve sağlanan itibarla çıkmışlardı. Bugün bu süreç yeni bir biçimde yeniden hız kazanıyor.

Putin’in konuşmasında Rusya yönetimi açısından yakın tarihin en travmatik olayı, kaçınılması gereken en önemli tehdit, devletliliğin korunmasını ve devlet aygıtının güçlendirilmesini zaruri kılan şey: Sovyetler Birliği’nin dağılması da kendine bir yer buluyor.

Putin’in konuşmalarında sıkça rastladığım, belki benzerine bugün rastlamak imkânsız olduğu için bana hâlâ şaşılacak kadar samimi görünen neredeyse naif bir doğruculuk da konuşmanın ikinci bölümünde öyle çıplak yansıyor ki, uzunca bir çeviriyi kesinlikle hak ediyor.

Bu kısmı neredeyse eksiksiz olarak aktaracağım; ancak özel olarak, bugünkü Amerikan yönetiminin 2022’de iktidarda kendisi bulunsaydı bu savaşın çıkmayacağı iddiasını Putin’in doğrulamadığına, bunu “belki de” diye geçiştirdiğine dikkat çekmek gerek. Dikkat çekmek istediğim ikinci nokta ise Ukrayna silahlı kuvvetlerinin “silahlı harekatların potası içinden geçmekte oldukları” ifadesi. Bunu belki de bir tür düşmana saygı ifadesi saymak gerek. Ukraynalıların (Putin’in 2021 temmuzundaki önemli makalesinin başlığında söylediği gibi) “kardeş halk” sayılıyor olması yüzünden bunun ileride ne olur ne olmaz diye siyasi bir kurnazlık ve hazırlık olduğunu kabul etmek de mümkün elbette; ne var ki ben, Sovyetler Birliği’nin efsanevi dışişleri bakanı Gromıko’nun hatıralarında aktardığı, Stalin’in yaklaşımıyla paralellik olduğunu düşünüyorum. Stalin, Gromıko’nun da katıldığı bir toplantıda şöyle demişti: “Tarih bize, en sebatkâr askerin Rus askeri olduğunu söyler, sebatkârlıkta ikinci sırada Almanlar gelir, üçüncü sırada ise… Polonyalılar.” Gromıko bu sözleri neredeyse 40 yıl sonra şöyle yorumlar: “Stalin, Alman askeri hakkında, olgulara dayanarak ve her tür duyguyu bir kenara koyup tarihi planda bir değerlendirmede bulunmuştu.” Bana öyle geliyor ki Putin de Ukrayna askeri hakkında benzer bir değerlendirme yapıyor.

Yozlaşan uygarlık ailesi, yalanlar, domuzcuklar ve altın klozetler

“Sovyetler Birliği’nin dağılmasından hemen sonra bize, uygar denilen Avrupa halkları ailesinin, en genelde uygar batı ailesinin büyük bir hızla üyeleri olacakmışız gibi geliyordu. Bugünse orada uygarlık filan olmadığı, orada sadece tam bir yozlaşma olduğu ortaya çıkıyor. Ama bu önemli değil. O zamanlar bu iyi bir şeymiş ve biz de bu ailenin tam teşekküllü, eşit haklara sahip bir parçası olacakmışız gibi geliyordu. Hiç de öyle bir şey olmadı, meseleyi anlıyor musunuz? İlgisi yok, biz bu ailenin eşit haklara sahip bir parçası olmadık.

“Hayır, tam tersine, Rusya’yı her taraftan, üstelik gitgide daha şiddetli baskı altına almaya devam ettiler. Rusya’yla ilgili her şey fiilen güç pozisyonundan çözülüyordu. Omzunu pışpışlıyor, çeşitli etkinliklere davet ediyorlardı, ama batı, Rusya istikametindeki kendi menfaatlerini tam da güç yoluyla dayatıyordu, silahlı güç de dahil.

“Nasıl peki? … Teröristler silahla, parayla teçhiz edildi, bunlara bütün alanlarda siyasi ve enformasyon desteği sağlandı. …

“Ben şahsen çok iyi hatırlıyorum. ‘Nasıl olur, ülkemizi terörizme karşı savunmak zorundayız,’ dediğimizde bize diyorlardı ki: hayır, ne isterseniz yapın ama bu olmaz, bu olmaz, bu yasak, yoksa size kredi filan yok, yoksa imtiyazlı rejimlerin uzatılması filan da söz konusu olmaz. Ekonomi alanında doğrudan zora dayanan bir baskı, sınırlama.

“Rusya’nın iç siyasetine etki etmek ve Rusya’yı içeriden sarsmak için de yıkıcı vasıtalar kullanıldı — tamamen bile isteye. Kimi başka ülkelerde de görmekte olduğumuz gibi iç siyasi durumu sarsmak için vasıtalar yaratıldı ve kullanıldı.

“Ve elbette, savaş sonrası dönemde yaratılmış şeylerin hiçbiri işe yaramıyordu. Her şey büyük bir hızla yozlaşmaya başladı, bütün kuralları ve BM şartını umursamamaya başladılar. Yugoslavya’daki olaylar — neyin nesidir bu, nerede BM şartı, kuvvet kullanımı? Bunun üzerine defalarca konuştum, ama vakıa şudur: hiçbir şey yok, sadece lüzumlu saydıklarını yapıyorlardı. Dayatmayı, oylatmayı başarabildiler mi, iyi; başaramadılar mı, umurlarında değildi. Ve sonunda Yugoslavya’yı lime lime ettiler, Sırpları lime lime ettiler — tek bir halkı farklı devlet daireleri arasında parçaladılar, hepsi bu.

“Nihayetinde (NATO’nun genişlemesinden bahsetmiyorum bile, bu apaçık ortada) bugün bize şöyle diyorlar: kendi güvenlik meselelerinizi kendi istediğiniz gibi çözmeye ve onları kendi istedikleri gibi yapma hakkından mahrum bırakmaya hakkınız yok. Biz kimseyi hiçbir haktan mahrum bırakmıyoruz. Ve kimseden özel bir şey de talep etmiyoruz. Biz sadece bize verilen sözlerin yerine getirilmesinde ısrar ediyoruz. NATO’nun doğuya hiçbir genişlemesi olmayacağı kamuoyu önünde ilan edildi. Peki sonra? Umurlarında değildi, bir genişleme dalgasını diğeri takip etti. …

“Neticede iş Ukrayna’da bir devlet darbesine vardı. Onlarca yıldır kulaklarımıza döktükleri demokrasi nerede burada? Bildiğiniz silahlı darbe. Seçime gitmiş olsalardı, daha önce de yüzlerce defa söylediğim gibi, seçimleri kazanırlardı, engel yoktu, kesinlikle kazanırlardı. Hayır, bildiğiniz güç gösterisi yaptılar, hepsi bu.

“Sonra güneydoğuyu, güneydoğu bölgelerini güçle bastırmaya başladılar, fiilen savaş başlattılar. 2022’de savaşı başlatanlar biz değiliz, Ukrayna’daki batı destekli yıkıcı güçlerdir — esasen bizzat batı bu savaşı başlattı. Biz sadece sone erdirmeye, bitirmeye çalışıyoruz. Üstelik, hatırlayacağınız gibi, önce barışçıl vasıtalarla, Minsk’teki görüşmelerle yapmaya çalıştık, sonra da askeri bileşeni dahil etmek zorunda kaldık, çünkü bizi aldatmakta olduklarını anladık. Ve bu aldatmaca ortaya çıktı: kamuoyu önünde en baş yetkililer tarafından, hiç çekinmeden, hiçbir şeyi yerine getirme niyetleri olmadığı, sadece Ukrayna silahlı kuvvetlerini silah ve teçhizatla donatmak için bir ara verdikleri söylendi. Devlet darbesine yol açtılar, askeri eylemleri bilinçli olarak başlattılar — savaşa bilinçli olarak yol açtıklarına eminim.

“Başkan Trump, o zaman kendisi başkan olsaydı böyle bir şeyin olmayacağını söylüyor. Belki de öyledir. Çünkü o zamanki yönetim meseleyi bilinçli şekilde silahlı çatışmaya götürdü. Bence nedeni de anlaşılır. Herkes Rusya’yı kısa bir zaman diliminde yıkacaklarını, dağıtacaklarını sanıyordu ve Avrupalı domuzcuklar da ülkemizin yıkıntıları üzerinde semirme, bir önceki tarihi dönemde kaybettiklerini geri kazanma ve rövanşı alma umuduyla eski Amerikan yönetiminin bu işine hemen dahil oldular. Bugün herkes için aşikâr olduğu gibi, Rusya’ya yönelik bütün bu girişimler, bütün bu yıkıcı planlar başarısız oldu, tamamen. …

“Evet, Ukrayna silahlı kuvvetleri askerî harekatların potasından geçiyor, ama ne yazık ki Ukrayna’nın devletliliği dağılıyor, altın klozetlerden görülüyor bu, silahlı kuvvetler de bozuluyor. Firarilerin giderek artan sayısı da bunu gösteriyor: firarlar yüzünden Ukrayna’da 100 binin üzerinde sadece ceza davası açıldı ve firarilerin toplam sayısı da yüzbinlerle sayılıyor. Bu, bozulmanın kesin bir işareti.”

Kaynak: Hazal Yalın / Harici

]]>
24 yaşındaki ŞİÖ, hem sevinç hem de kaygı barındırıyor https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/33092/24-yasindaki-sio-hem-sevinc-hem-de-kaygi-barindiriyor/ Wed, 03 Sep 2025 10:13:54 +0000 https://yenidunya.org/?p=33092 Ma Xiaolin

24 yaşındaki ŞİÖ, hem sevinç hem de kaygı barındırıyor

31 Ağustos – 1 Eylül 2025 tarihlerinde Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) Zirvesi Çin’in Tiencin kentinde yapılıyor. 24 yaşına giren ŞİÖ, yedi yıl aradan sonra yeniden Çin’de “aile buluşması” gerçekleştirerek, “aile fotoğrafı” çektirdi. Özellikle dikkat çekici olan, bu zirvenin kuruluşundan bu yana en geniş katılımlı zirve olması: 20’den fazla yabancı lider ve 10’dan fazla uluslararası örgüt yöneticisi “ŞİÖ+” çerçevesinde, “Pekin’in arka bahçesi” diye bilinen Çin’in dört doğrudan yönetilen belediyesinden biri olan Tiencin’de bir araya geldi.

Yeni yüzyılın başında doğan ŞİÖ, sıfırdan bugüne doğru istikrarlı şekilde büyüyerek, üyeleri giderek artan, ölçeği büyüyen, coğrafyası genişleyen, iş birliği alanları zenginleşen, etkisi ve çekiciliği yükselen bölgesel bir uluslararası örgüt haline geldi. Sıkı çalışma ve azimle ilerledi. Başlangıçta yalnızca bölgesel güvenlik iş birliğine odaklanan “tek tekerlekli araba” iken, bugün güvenlik iş birliği, ekonomik kalkınma ve kültürel etkileşimi bir arada yürüten “üç atlı araba”ya dönüşmüş durumda.

Bugün ŞİÖ, 2001’deki altı kurucu devletten 2017’de “sekizler kulübü”ne, ardından 2021 ve 2024’teki genişlemelerle “10 ülkelik iş birliği topluluğu”na dönüşmüştür. Bunun yanında iki gözlemci devlet ve 14 diyalog ortağı ile birlikte “10+2+14” yapısında bir ŞİÖ ailesi oluşturulmuştur. 26 ülkenin toplam nüfusu 3,4 milyar ile dünya nüfusunun neredeyse yarısına eşittir. 36 milyon km²’lik toprakları, dünyanın dörtte biri, yani iki Rusya veya dört Çin ya da Amerika Birleşik Devletleri büyüklüğündedir. Toplam GSYH’si 62,25 trilyon ile küresel üretimin dörtte birinden fazlasına denk gelmektedir.

Yeni dönemin ürünü olan bu örgüt, sadece “Şanghay Ruhu”nu ortaya koymakla kalmamış, üye kabulünde de belirgin özellikler sergilemiştir:

  1. Aşamalı ilerleme: Genişleme süreci “diyalog ortağı”ndan “gözlemci”ye, oradan da “tam üye”ye sıçramalıdır.
  2. Oy birliği: Genişleme için tüm üyelerin onayı gerekir, her tam üye veto hakkına sahiptir.
  3. Çekim gücü: Bloklaşmaya ve çatışmaya karşı çıkar, üçüncü tarafı hedef almaz, güvenlik, ekonomi ve kültüre odaklanır; gelişmekte olan ülkeler ve yükselen ekonomiler için güçlü bir cazibe oluşturur.
  4. Geniş coğrafi alan: Avrasya’nın kalbinden başlayarak Güney Asya, Orta Doğu, Avrupa, Güneydoğu Asya ve hatta Afrika’ya uzanır; “Avrasya” örgütünden “Avrasya-Afrika”ya doğru evrilmektedir.

24 yaşına gelen ŞİÖ, hızlı ve sağlam büyüyerek “büyük aile şirketi”ne dönüşmüş, çok sesli, hareketli ve gelişmekte olan ülkeler için yeni bir matris haline gelmiştir. Açık ve kapsayıcı yapısı sayesinde üç belirgin özellik taşımaktadır.

İlk olarak, ŞİÖ çok sayıda uygarlığı kapsar; ırk, dil, kültür, gelenek ve inanç açısından çeşitlidir. Çin uygarlığı, Slav uygarlığı, İslam (iki mezhep), Hristiyan (Ortodoks), Türk, Hint ve hatta eski Mısır uygarlığı bir aradadır. Ayrıca mekânsal olarak tarım, göçebe (bozkır), ticaret ve deniz uygarlıkları da dahildir.

  • Çin uygarlığı: 1,5 milyardan fazla kişi, ağırlıklı olarak Çinliler ve Güneydoğu Asya’daki Çin kökenliler.
  • Slav uygarlığı: 150 milyondan fazla kişi, ağırlıklı olarak Ruslar ve Belaruslular.
  • İslam uygarlığı: Yaklaşık 1 milyar kişi, dünya Müslümanlarının yarısı (üçte bir ile yarısı Şii), Orta Asya, Pakistan, İran, Hindistan ve Batı, Güney, Güneydoğu Asya’daki birçok ortak ülkede.
  • Hristiyan uygarlığı: Yaklaşık 100 milyon Ortodoks, Rusya ve Belarus’ta.
  • Hint uygarlığı: 1,3 milyardan fazla kişi, Hindistan’da yoğunlaşmış ve ülke nüfusunun %80,5’ini oluşturur.
  • Türk uygarlığı: Orta Asya’dan Türkiye’ye uzanan Türkçe konuşan ülkeler, 100 milyondan fazla kişi; büyük ölçüde Müslümanlarla örtüşür.
  • Mısır uygarlığı: Sadece Mısır’da sınırlı olsa da din ve etnisiteyi aşar, 100 milyondan fazla nüfusu kapsar.

İkincisi, ŞİÖ’nün coğrafyası üç kıta ve dört okyanusa yayılır: Asya, Avrupa, Afrika; Arktik Okyanusu, Pasifik Okyanusu, Hint Okyanusu ve Atlas Okyanusu. ŞİÖ Tüzüğü’ne göre, her diyalog ortağı, inceleme ve çaba sonucunda gözlemci, ardından tam üye olabilir. Bugün gözlemciler Avrasya’da bulunsa da Mısır hem Asya’ya hem Afrika’ya uzanır. Avrasya’daki Rusya ve Avrupa’daki Belarus’un üyeliği ile Asya-Avrupa köprüsü Türkiye’nin olası katılımı, diğer Avrupa ülkelerinin de başvurabileceği anlamına gelir. Kuzey Afrika’daki Arap ülkesi Mısır ilerlerse, Fas ve Moritanya gibi Atlantik kıyısındaki ülkeler de izleyebilir; hatta başka Afrika ülkelerinin de başvurması ihtimal dışı değildir.

Üçüncüsü, ŞİÖ çok sayıda önemli örgütle halihazırda veya gelecekte kısmi kesişmeler oluşturmuş ya da oluşturacaktır; bu da sen-ben ilişkilerinin iç içe geçtiği karmaşık bir yapı yaratmaktadır: Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü’nün altı üyesinden beşi ŞİÖ’nün kurucu üyesidir, Ermenistan ise diyalog ortağı olmuştur. Avrasya Ekonomik Birliği’nin beş üyesi de yer almaktadır. Arap Birliği’nin 22 üyesinden altısı diyalog ortağıdır: Mısır, Bahreyn, Katar, Kuveyt, BAE ve Suudi Arabistan. Bu altı Arap ülkesinden Mısır hariç diğer beşi aynı zamanda Körfez İşbirliği Konseyi üyesidir, yalnızca Umman “ŞİÖ ailesi”nin dışında kalmaktadır. ASEAN’ın on üyesinden Kamboçya ve Myanmar halihazırda ŞİÖ diyalog ortaklarıdır; Afrika Birliği’nin 55 ülkesinden biri olan Mısır bir adım öndedir. Ayrıca, ŞİÖ gözlemci ülkesi Türkiye, yalnızca NATO’nun 32 üyesinden biri değil, aynı zamanda 27 üyeli Avrupa Birliği’nin kıdemli aday ülkesidir.

ŞİÖ, eşitlik, açıklık ve kapsayıcılık anlayışıyla kadrosunu genişleterek kuşkusuz önemli ve uzun vadeli anlamlar taşımaktadır; bunlar arasında şunlar vardır (ama bunlarla sınırlı değildir): dünya güçlerinin çok kutupluluğunu derinleştirmek, siyasetin demokratikleşmesi, ekonomik küreselleşme eğilimi; jeopolitik, ekonomik ve teknolojik gücün Batı’dan Doğu’ya kayışıyla uyum sağlamak, küresel Güney-Kuzey dengesini geliştirmek; gelişmekte olan ülkelerin çıkarlarına daha uygun, daha adil yeni bir uluslararası düzen, sistem ve kurum inşa etmek; “Amerika sonrası”, hatta “Batı sonrası” ve “Kuzey sonrası” döneme hazırlanmak; insanlık için ortak geleceğe sahip bir topluluk inşa etmek ve bunu komşuluk topluluklarından başlatarak keşfetmek; bölgesel yönetişim ve iş birliğini güçlendirmek, bağımsız, özerk ve kendi gücüyle kalkınmanın yol ve modellerini aramak; güvenlik diyaloğu ve koordinasyonunu artırmak, geleneksel ve geleneksel olmayan güvenlik tehditlerine ortak yanıtları genişletmek; uygarlıkların büyük-küçük fark etmeksizin eşit olduğunu, karşılıklı saygı, birlikte var olma ve ortak refah anlayışını yaşama geçirmek.

Açıkça söylemek gerekirse, ŞİÖ’nün ölçeği büyüdükçe sorunları ve hatta krizleri de artmaktadır; bunlar arasında şunlar vardır (ama bunlarla sınırlı değildir): genişlemenin verimliliği azaltması, uzlaşıya varmanın giderek zorlaşması, “konuşup karar almama” eğiliminin belirgin şekilde artması, “AB hastalığına” yakalanması (kolektif kararların Polonya veya Macaristan gibi tekil devletlerce sık sık engellenmesi). Çin-Rusya arasındaki her koşulda geçerli stratejik “çifte tahrik koordinasyonu” Çin-Rusya-Hindistan “üçlü denge”sine dönüşmüştür; Hindistan’ın “yayın balığı etkisi” ve “varil etkisi” giderek belirginleşmektedir. Uygarlık sistemleri ve kültürel gelenekler daha da çeşitlenmiş, değer tanımları daha karmaşık hale gelmiş, ortak hareket giderek zorlaşmıştır. Jeopolitik çatışmalar açık şekilde artmakta, potansiyel riskler ardı ardına ortaya çıkmakta, caydırma ve arabuluculuk mekanizmaları bulunmamaktadır; örneğin Rusya-Ukrayna savaşı, Çin-Hindistan sınır çatışmaları, Hindistan-Pakistan çatışması, İran-İsrail savaşı, Dağlık Karabağ çatışması, BAE ile yaşanan toprak anlaşmazlıkları ve son dönemdeki Kamboçya-Tayland çatışması. Coğrafi alanın aşırı genişliği, nüfusun aşırı büyüklüğü, ekonomik ve sosyal kalkınma, yoksulluğu azaltma, afet yardımı ve insani destek yükü ağırdır. Nesnel olarak, BM merkezli küresel yönetişim sistemini de zayıflatmaktadır. Diğer yerleşik örgütlerle kesişmesi kolayca rekabet, sürtüşme ve karşıtlık yaratmaktadır.

ŞİÖ’nün gelecekte sağlıklı gelişimi için soğutma ve gürültüyü azaltma, iç becerilerini güçlendirme gereklidir; bunlar arasında şunlar vardır (ama bunlarla sınırlı değildir): genişleme adımlarını yavaşlatmak, küresel güç yapısı ve ilişkilerdeki değişimleri gözlemlemek; iç inşaya odaklanmak, tüzüğü geliştirmek ve optimize etmek; çok merkezlilik veya merkezsizleşme eğilimini dizginlemek; diyalog ve barış mekanizmalarını güçlendirmek, üyelerin güç kullanmasına veya güç tehdidine başvurmasına karşı çıkmak; mekanizma inşasını geliştirmek, belki de iç koordinasyon veya tahkim kurumları kurarak iç çekişmesiz uyumlu bir aile inşa etmek; üyelerin ekonomik ve sosyal kalkınmasına ve kapsamlı modernleşmesine odaklanmak, özellikle de Kuşak ve Yol girişimini bağ olarak kullanmak; üyelik için eşikler koymayı düşünmek (örneğin NATO’nun katılım için toprak anlaşmazlıklarının bulunmamasını şart koşması, AB’nin katılım için birçok siyasi ve ekonomik kriter talep etmesi gibi), böylece jeopolitik çatışmaların içeri taşınmasını engellemek; az gelişmiş ülkelerin bağımsızlık ve kendi kendine yeterlilikten vazgeçip sadece “ŞİÖ ailesine” dayanarak yatıp kazanmasına izin vermemek.

Prof. Ma, Zhejiang Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi (Hangzhou) Akdeniz Çalışmaları Enstitüsü (ISMR ) Dekanıdır. Uluslararası politika, özellikle de İslam ve Orta Doğu siyaseti üzerine yoğunlaşmaktadır. Uzun yıllar Kuveyt, Filistin ve Irak’ta kıdemli Xinhua muhabiri olarak çalışmıştır.

Kaynak: Harici

]]>