NATO – Yeni Dünya https://yenidunya.org Yeni Günün Habercisi Fri, 10 Jul 2026 08:45:29 +0000 tr hourly 1 https://wordpress.org/?v=6.8.5 https://yenidunya.org/wp-content/uploads/2022/02/cropped-YD-ikon-512-1-75x75.png NATO – Yeni Dünya https://yenidunya.org 32 32 NATO karşıtlığı neden mantıksız? https://yenidunya.org/basindan/karsi-kose/34227/nato-karsitligi-neden-mantiksiz/ Fri, 10 Jul 2026 08:45:27 +0000 https://yenidunya.org/?p=34227 Şu an ülkemizde NATO karşıtlığını Solculuk sanmak inanın tutarsız. Solcu ya da Sağcı, demokrat birinin NATO karşıtı olması mevcut konjonktürde mantıksız. Bu karşıtlık başarıya ulaşsa emin olun ülkemizde çok daha fazla muhalif komedyen, gazeteci, sanatçı, akademisyen ve siyasetçi haksız biçimde hapse atılır. Bu tespit ve görüş tabii ki NATO karşıtlarına yapılan ifade özgürlüğü ve hukuk devleti ihlallerini haklı kılmaz. Onun utancı ayrı

İçinde yaşamasak ve dışarıdan seyredebilsek, aslında tanık olunması son derece ilginç olacak şu günlerde ülkemizde birbirine taban tabana zıt iki gelişme yaşanıyor.

İlki, malum NATO zirvesi kapsamında NATO üyesi ülkelerin devlet başkanlarının Ankara’ya gelmesine ve NATO’ya karşı çıkanlar ve onlara yapılan anti-demokratik kamusal müdahaleler, gözaltılar, tutuklamalar vs.

İkincisi, artık iyice sıradanlaşan bir artışla ve iyice çığırından çıkan yoğunlukla gerek ülkedeki siyasal muhalefeti; gerekse iktidara muhalefet eden gazetecileri, akademisyenleri, sanatçıları hatta komedyenleri bile susturmaya, sindirmeye hatta ezmeye yönelik soruşturmalar, tutuklamalar, “kayyımlamalar” vs.

Peki neden bu iki gelişme birbirine taban tabana zıt?

Çünkü NATO karşıtı olmak aslında ülkenin demokrasiden daha da uzaklaşması anlamına geliyor da ondan.

Türkiye NATO üyesi olmasa ve NATO’dan çıksa ülke şimdikinden daha demokrat olmayacak da ondan.

NATO’dan çıkmak, fiilen Rusya’ya ve hatta Çin ve İran gibi çok daha otoriter, çok daha anti-demokrat, evrensel hukuku ve insan haklarını çok daha ayaklar altına alan rejimlere yanaşmak anlamına gelecek de ondan.

NATO’dan çıkan ve arkasından Avrupa’dan dışlanan bir Türkiye, Orta Asya ve Ortadoğu tipi, sadece göstermelik seçimlerin bulunduğu ve kişi özgürlüklerinin ve adaletin sadece iktidardaki muktedirin insafına bırakıldığı utanılası bir 3. dünya ülkesine bürünür de ondan.

NATO mu daha demokrat? Rusya-Çin ekseni mi?

NATO, 2. Dünya Savaşı sonrasında artan Rus/Sovyet tehdidine karşı Batı Avrupa ve Kuzey Amerika arasında (Kuzey Atlantik) bir güvenlik ittifakı olarak 1949 yılında kurulmuş.

Sonrasında Batı Avrupa’da olmasa da Türkiye ve Yunanistan ile Orta ve Doğu Avrupa gibi Rusya’yı coğrafi olarak çevreleyebilecek ve kuşatabilecek ülkeler de dahil olmuş.

Yani gelinen noktada tüm Avrupa ve Kuzey Amerika’nın başta Rusya olmak üzere Doğu’dan gelebilecek tehditlere karşı bir ortak güvenlik örgütü.

Sovyetler’in çökmesinden sonra pek bir pratik işlevi kalmadığı sanılsa da Putin Rusyası’nın saldırgan politikaları ve tehditleri (Kırım ve Ukrayna, Polonya, Finlandiya vs) ve hatta daha uzaktaki potansiyel Çin tehdidi Batı dünyasının bu ortak savunma örgütünün yakın ve orta gelecekte de önemini koruyacağını gösteriyor.

Gerçi savunma harcamalarının paylaşılması konusunda ABD ile Batı Avrupa arasında ciddi anlaşmazlıklar bulunması, yani ABD’nin işin maliyet kısmında Avrupa’nın elini cebine daha çok atmasında ısrarlı olması İttifakın geleceği açısından şimdilik ciddi bir soru işareti olarak duruyor.

Yani zaten belki de NATO pratikte pek bir işlevi ve etkinliği bulunmayan bir “kağıttan kaplan” olacak veya buna dönüşecek.

NATO’ya karşı çıkmak zaten belki de boşa kürek çekmek anlamına gelecek.

Ne var ki demokrat Batı dünyasının stratejik menfaati sanki bu İttifakın anti-demokratik Doğu’ya karşı kalkan görevi görecek daha etkin konumda olmasında gibi görünüyor.

Bizim de yerimiz burada demokrat Batı dünyası tarafında olmalı bence.

Demokrat dünya mı? Otokrat dünya mı?

Sonuçta bir seçim yapmak gerekirse, üyelerinin tümünün (belki sadece biz hariç) dünyanın en gelişmiş demokrasilerinden oluştuğu NATO’yu, demokrasinin ve hukuk devletinin yerinde yeller esen Rusya’ya bin kere tercih ederim.

NATO kurucu antlaşmasının “Başlangıç” (Preambul) maddesinin, tüm üyelerin “demokrasi, kişi özgürlükleri ve hukuk devleti ilkeleri”ni benimsemesini öngördüğünü ve 4. maddesinin bir üye ülkede “siyasi bağımsızlık” tehlikeye düştüğünde diğer üye ülkelerin, siyasi bir baskı aracı olarak, ortak istişareye başvurabilmesini mümkün kıldığını ve 9. maddeye göre bu durumda ortak karar (oybirliği) mekanizmasının gerekmeyeceğini de hatırlatayım (9. madde, ortak karar mekanizmasını sadece dışarıdan saldırı halini düzenleyen 3. ve 5. madde için öngörmüş).

Yani demokrasisi kurumsal olarak ve yerleşik biçimde iyice çıtanın altında kalan bir NATO üyesine siyasi baskı kurulması hukuken de mümkün hatta gerekli görünüyor.

NATO’dan ayrılacak ve Rusya-İran-Çin eksenine kayacak bir ülke yönetiminin ise böyle bir demokrasi derdi ve kaygısı olmayacağında hiç kuşku yok.

Ne NATO ne Rusya-Çin ekseni!” demenin ise hiç gerçekçi olmayan, ayakları yere basmayan, “laf ola beri gele” kabilinden boş laf olacağı zaten çok açık.

Demokrasi-otokrasi, hukuk devleti-muktedirin keyfi hukuku, insan hakları-yandaş hakları ikilemlerinde Batı ile Doğu arasında yerimizin/safımızın belli olması şart.

Nemrut‘un Hz. İbrahim‘i attığı ateşi söndürmeye giden karıncanın, “Ağzındaki bir damla suyla mı ateşi söndüreceksin?”diyenlere, “Olsun, maksat safımız belli olsun” demesi gibi.

Bu arada henüz demokrasi, insan hakları ve hukuk devleti Çin’de olmadığına göre, “İlim Çin’de de olsa gidip alın!” sözü şimdilik Batı’yı işaret etmiyor mu?

O halde bir kısmı eski Sovyetler Birliği ve Komünizm özlemindeki demokrasi karşıtı radikal Solcular’dan, bir kısmı ise hiç sorgulamadan, karşı olma fırsatı çıkan her şeye karşı çıkmayı entellik ve ilericilik sayan romantik Solcular’dan oluşan NATO karşıtlarının -bilmeden de olsa- demokrasiye ve hukuk devletine karşı olanların ekmeğine yağ sürdüğü söylenebilir.

Yani şu an ülkemizde NATO karşıtlığını Solculuk sanmak inanın tutarsız.

Solcu ya da Sağcı, demokrat birinin NATO karşıtı olması mevcut konjonktürde mantıksız.

Bu karşıtlık başarıya ulaşsa emin olun ülkemizde çok daha fazla muhalif komedyen, gazeteci, sanatçı, akademisyen ve siyasetçi haksız biçimde hapse atılır.

Bu tespit ve görüş tabii ki NATO karşıtlarına yapılan ifade özgürlüğü ve hukuk devleti ihlallerini haklı kılmaz.

Onun utancı ayrı.

Kaynak: Ali D. Ulusoy / T24

]]>
Zirve Salonunda Konuşulmayacak Hikâye: NATO Üyeliğinin Gerçek Bedeli https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/34215/zirve-salonunda-konusulmayacak-hikaye-nato-uyeliginin-gercek-bedeli/ Sun, 05 Jul 2026 07:40:47 +0000 https://yenidunya.org/?p=34215 NATO liderleri 36. zirve için 7-8 Temmuz’da Ankara’da toplanırken, resmi anlatı bellidir: Sovyet işgali tehdidi altındaki Türkiye, Kore’de verdiği kahramanca sınavla ittifaka girmiş ve güvenliğini sağlamıştır. Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı Diplomatik Arşivi’nin son yıllarda araştırmaya açılan binin üzerinde belgesi üzerinde yürüttüğüm çalışma, bu anlatının iki temel direğinin de belgesel zemine oturmadığını gösteriyor. Birincisi: bugün erişilebilir olan Sovyet arşivleri, Moskova’nın hiçbir zaman Türkiye’yi işgal etmek gibi bir operasyonel planının var olmadığını ortaya koyuyor. İkincisi: Türkiye NATO’ya bir güvenlik şemsiyesi altına sığınarak değil, Amerika Birleşik Devletleri’nin Uzak Doğu’daki savaşına kendi evlatlarının kanını sürerek girdi. Ve bu pazarlığın en ağır, en uzun ömürlü faturası, bugün Ankara’nın en çok ihtiyaç duyduğu ilişkilerden birine kesildi: Çin’e.

İşgal planı yoktu; korku vardı, hata vardı, fırsatçılık vardı

Önce Sovyet meselesindeki kayıtları düzeltelim. Molotov’un Haziran 1945’te Büyükelçi Selim Sarper’e ilettiği talepler — Boğazlar’da üs, Kars ve Ardahan’ın devri — gerçekti ve Sovyet diplomasisinin tarihî bir hatasıydı; bunu savunmanın imkânı yok. Ama 1990 sonrasında açılan Sovyet arşivleri, Jamil Hasanli’nin Azerbaycan devlet arşivindeki rekonstrüksiyonuyla birlikte, kritik bir gerçeği belgeliyor: Moskova’nın Kars-Ardahan’ı almak için hazırlanmış hiçbir operasyonel planı yoktu; 1945 talepleri, Kremlin’in kendisinin dahi kabul edilme ihtimali görmediği maksimalist bir açılış pozisyonuydu. Ağustos 1946 Boğazlar krizinde Stalin’in geri adım atması da bir askeri niyetin değil, temkinli bir hesabın ürünüydü. Aynı arşivler Stalin’in Kore’de dahi ne kadar isteksiz olduğunu gösteriyor: Kim İl-sung’un saldırı taleplerini 1949 boyunca sistematik olarak reddetmiş, Ocak 1950’deki onayını bile “büyük risk alınmayacak” kaydıyla vermişti.

Ankara’nın korkusu samimiydi — 1939 Molotov-Ribbentrop pazarlıklarından beri biriken ve arşiv belgelerinde tutarlı biçimde izlenebilen bir korkuydu bu; uydurma bir tehdit anlatısıyla halkın aldatıldığını söylemek belgelere haksızlık olur. Ama korkunun samimi olması, ona verilen cevabın isabetli olduğu anlamına gelmez. Washington, Sovyet diplomasisinin bu ağır hatasının yarattığı korkuyu kendi blok mimarisinin harcına çevirdi: Türkiye’yi 1949’da NATO’nun dışında bıraktı, sonra kapıyı aralamanın fiyatını koydu. Fiyat, Kore’ydi.

Kanla ödenen giriş ücreti

Arşivler, Kore kararının bir BM idealizmi değil, açık bir takas olduğunu tereddüde yer bırakmayacak biçimde belgeliyor. Ankara, hiçbir antlaşma yükümlülüğü yokken, 22 Temmuz 1950’de bir günden kısa süren bir müzakereyle 4.500 kişilik tugayı ABD komutası altındaki cepheye gönderme kararı aldı. Altı gün sonra BM Daimi Temsilcisi Sarper, basın önünde Atlantik Paktı üyeliği talebini dile getirdi; Genel Sekreter Trygve Lie ile görüşmesinin tutanağında karşılıklılık beklentisi açıkça telaffuz ediliyor. Belgelerin gösterdiğine göre Türkiye’nin Atlantik sistemine alınacağına dair yapısal karar fiilen 1 Kasım 1950’de — yani Kunuri’den önce ama Türk kanının pazarlık masasına konmasından sonra — Ankara’ya iletildi. Mehmetçik, Türkiye’ye yönelik hiçbir tehdidin kaynağı olmayan bir ülkenin askerleriyle, Türkiye’nin hiçbir çıkarının bulunmadığı bir yarımadada, bir süper gücün blok konsolidasyonu için savaştırıldı. Buna başarı hikâyesi demek, o kanı dökülenlere değil, döktürenlere yazılmış bir methiyedir.

Faturanın merkezi: Çin

Bu takasın en az konuşulan ve en kalıcı sonucu Çin’le yaşanan kopuştur — ve hikâyenin asıl trajedisi buradadır. Çünkü karşı karşıya getirilen iki halk, yirminci yüzyılın iki büyük anti-emperyalist mücadelesinin sahibiydi. Kendi araştırmalarımın gösterdiği gibi, 1920’ler ve 30’ların Çin basını — Şenbao başta olmak üzere — Mustafa Kemal’in Türkiyesi’ni emperyalizme karşı verilmiş ilk muzaffer kurtuluş savaşının ülkesi olarak izlemiş, Kemalist modernleşmeyi kendi ulusal uyanışı için ilham kaynağı saymıştı. Çeyrek yüzyıl sonra bu iki halkın evlatları, Kunuri’de ve Kumyangjang-ni’de birbirine kurşun sıkıyordu — ikisinin de tarihsel çıkarına hizmet etmeyen, Washington’ın çizdiği bir cephede.

Ankara’nın Çin karşıtı angajmanı muharebe alanıyla da sınırlı kalmadı. İngiltere Ocak 1950’de Çin Halk Cumhuriyeti’ni tanırken Türkiye, Amerikan çizgisinde tanımama kampına demirledi. Şubat 1951’de Çin’i “saldırgan” ilan eden BM kararını en önde destekledi; İngiltere ve Dominyonların dahi yumuşatma formülleri aradığı bir ortamda Ankara, arşiv yazışmalarında açıkça okunabilen “çoğunluğun yanında görünme” refleksiyle en sert çizgiye yerleşti. Mayıs 1951’de Çin’e stratejik ambargo hazırlanırken ilgili komiteye Türkiye başkanlık ediyordu. Aralık 1950’nin son günü Dışişleri Bakanı Köprülü’nün Ankara’da kabul ettiği “Çin büyükelçisi” bile Pekin’in değil Taipei’nin temsilcisiydi. Sonuç: Kurtuluş Savaşı yıllarında Ankara’ya ilk dostluk elini uzatanlar arasındaki Sovyet Rusya’yla köprüler atılırken, anti-emperyalist mücadelenin öteki büyük ülkesi Çin’le ilişki daha kurulmadan donduruldu; Türkiye, Çin Halk Cumhuriyeti’ni ancak 1971’de tanıdı. Çin’de yaşayan bir araştırmacı olarak şunu ekleyeyim: Kore Savaşı — Çin hafızasındaki adıyla “Amerika’ya Karşı Koy, Kore’ye Yardım Et” — Çin’de kuruluş destanının parçasıdır ve Türkiye’nin o savaştaki konumu, Çinli muhataplarımızın tarihsel hafızasında bizim sandığımızdan çok daha canlıdır.

Aynı hizalanmanın öteki mirası: Sincan dosyası

Blok tercihinin bir başka kalıcı sonucu da aynı yıllarda mayalandı. 1949’da Çin Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla birlikte Sincan’dan ayrılan siyasi kadrolar — eski eyalet hükümeti genel sekreteri İsa Yusuf Alptekin ve eski eyalet yöneticilerinden Mehmet Emin Buğra başta olmak üzere — yönünü Türkiye’ye çevirdi; 1952’de Ankara hükümeti, Keşmir üzerinden gelen binlerce Sincan göçmenini kabul eden kararnameyi çıkardı ve İstanbul, izleyen on yıllarda bu muhaceretin dünya çapındaki merkezi hâline geldi. Türk kamuoyunun bu insanlara kucak açmasında samimi bir soydaşlık duygusu vardı ve bu duygunun kendisi eleştirilecek bir şey değildir. Eleştirilmesi gereken, bu insani dosyanın da Soğuk Savaş’ın blok mimarisine devşirilmesidir: muhaceret hareketi, dönemin Amerikan güdümündeki anti-komünist ağlarının ekosistemi içinde siyasallaştı ve Türkiye’nin Çin karşıtı hizalanmasının bir parçası olarak kurumsallaştı. Böylece soydaşlık gibi kendi başına meşru bir bağ, büyük güç rekabetinin aracı hâline getirildi — ve bugün Ankara ile Pekin arasındaki en hassas dosya doğdu: Pekin’in kendi toprak bütünlüğü meselesi olarak okuduğu, Türkiye’de ise soydaşlık ve insani boyutuyla algılanan, iki başkentin birbirini en zor anladığı başlık. Bu dosyanın kökleri, sanıldığı gibi 1990’lara değil, NATO üyeliğinin kanla satın alındığı o üç yıla uzanır. Türkiye bu meseleyi kendi vicdanıyla Çin’le ilişkisi arasında bir koz olarak değil, iki ülkenin doğrudan ve dürüst konuşması gereken bir tarih mirası olarak ele almayı öğrenmedikçe, üçüncü tarafların bu dosyayı yeniden araçsallaştırmasına açık kalacaktır.

1953: Gerekçe buharlaşıyor, bağımlılık kalıyor

Hikâyenin son perdesi, resmi anlatının en az sevdiği kısımdır. Stalin 5 Mart 1953’te öldü. 30 Mayıs 1953’te Sovyet hükümeti Türkiye’ye verdiği resmi notayla Kars-Ardahan üzerindeki taleplerden ve Boğazlar rejiminin revizyonu isteğinden açıkça vazgeçtiğini bildirdi; Sovyet güvenliğinin Türkiye’nin egemenliğiyle bağdaşan koşullarda sağlanabileceğini kabul etti. Moskova, sonraki yıllarda Kruşçev’in ağzından daha da ileri gidecek, Stalin dönemi taleplerinin bir hata olduğunu ve Türkiye’yi Amerikan ittifakına bizzat bu hatanın ittiğini kabul edecekti. Yani NATO üyeliğinin bütün gerekçesi, üyelikten on beş ay sonra bizzat kaynağı tarafından yazılı olarak geri çekildi. Ama üyelik geri çekilmedi; kan çoktan dökülmüş, bağımlılık mimarisi çoktan kurulmuş, Çin’le kapı çoktan kapanmıştı. Tehdit geçiciydi; taahhütler, üsler ve kapanan kapılar kalıcı oldu.

Zirveye asıl soru

Ankara’daki zirve salonunda sorulmayacak ama sorulması gereken soru şudur: bir ülke, var olmayan bir işgal planına karşı, kendi tarihsel davasıyla hiçbir ilgisi olmayan bir cephede kan dökerek satın aldığı bir üyeliğin yetmiş beşinci yılını kutlarken, o üyeliğin Asya’da kapattığı kapıların envanterini ne zaman çıkaracaktır? Türkiye bugün Çin’le ticaretten Orta Koridor’a uzanan bir gündemi konuşuyorsa, aslında 1950-52’de bir süper gücün hesabına feda edilen bir ilişkiyi onarmaya çalışıyor demektir. Dünya yeniden blok siyasetine sürüklenirken tarihin dersi açıktır: büyük güçlerin savaşlarına kan taşıyarak elde edilen güvenlik, güvenlik değil, faturası nesiller boyu ödenen bir bağımlılıktır. Bu topraklarda anti-emperyalizmin kurucu bir tecrübe olduğunu hatırlayanlar için, zirvenin en anlamlı gündemi NATO’nun genişlemesi değil, Türkiye’nin kendi coğrafyasının bütün yönleriyle — Çin dahil — eşitlik temelinde ilişki kurma iradesi olmalıdır.

Kaynak: Serdar Yurtçiçek / Harici

]]>
Patruşev: Ukrayna istihbaratı, NATO desteğiyle Rus limanlarına ve ticaret filosuna zarar veriyor https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/33984/patrusev-ukrayna-istihbarati-nato-destegiyle-rus-limanlarina-ve-ticaret-filosuna-zarar-veriyor/ Tue, 14 Apr 2026 08:55:04 +0000 https://yenidunya.org/?p=33984 Rusya Donanması’na ait savaş gemileri, İngiliz ve Fransız deniz kuvvetlerinin korsanvari eylemlerine karşı bir önlem olarak, Manş Denizi’nden geçen Rus petrol tankerlerine refakat etmeye başladı. Rusya Devlet Başkanı Yardımcısı ve Denizcilik Kurulu Başkanı Nikolay Patruşev, Rossiyskaya Gazeta’ya verdiği mülakatta; NATO’nun Karadeniz’de inşa etmeye çalıştığı yeni karşıt mevzileri, Baltık ülkeleri ve Finlandiya’nın hava sahalarını Rusya’ya yönelik insansız hava aracı (İHA) saldırılarına açmasını, Tokyo’nun İkinci Dünya Savaşı’ndan alması gereken ancak bugün unuttuğu dersleri ve tam 85 yıl önce SSCB ile Japonya arasında imzalanan saldırmazlık paktını değerlendirdi.

Nikolay Platonoviç, son haftaların dünya gündemi adeta bir “deniz günlüğü” niteliğinde: Hürmüz Boğazı’ndaki seyir sorunları, tankerlere ve kuru yük gemilerine yönelik saldırılar… Okyanuslar bir muharebe meydanına dönüşmüş gibi görünüyor. Bu geçici bir kriz mi, yoksa prensipte yeni bir döneme mi tanıklık ediyoruz?

Küresel jeopolitik ve ekonomideki bu çalkantı, Dünya Okyanusu üzerinde tahakküm kurmaya çalışan Batı’nın yapay şekilde tırmandırdığı sorunların kaçınılmaz bir sonucudur.

ABD, İngiltere, Fransa ve müttefikleri; stratejik deniz yolları üzerinde siyasi, askeri ve finansal kontrol sağlama arayışındalar. Bunun somut örneklerinden biri, Londra’nın Rusya ile ticaretle uzaktan yakından bağlantısı olan gemiler için Manş Denizi’ni ulaşıma kapatma kararıdır. Görünen o ki İngilizler, kıyıları boyunca süzülen gemilerden korsan yöntemlerle nemalanan atalarının o karanlık şöhretinden bir türlü kopamıyorlar.

Rusya bu tür hamlelere nasıl bir karşılık veriyor?

Batı’nın, Rusya’nın dış ticaret operasyonlarını yürütmesi için hayati önem taşıyan deniz yollarını bloke etme girişimlerine karşı ülkemiz; siyasi, diplomatik ve diğer gerekli tedbirleri almaktadır. Başbakan Starmer’ın, İngiliz Donanması’na Rus ticaret gemilerine el koyma yetkisi verme kararının ardından Moskova, bu tür eylemlerin kabul edilemezliğini açıkça ilan etti. Ancak Londra’nın uluslararası hukuku kendi lehine yorumlamayı alışkanlık haline getirdiği göz önüne alındığında, geçtiğimiz hafta Karadeniz Filosu’na bağlı bir fırkateyn, Rus petrolü taşıyan tankerlerin Manş Denizi’nden geçişine refakat etti. Ticaret filosunun Deniz Kuvvetleri gemilerince korunmasını öngören bu uygulamalar, Rusya Denizcilik Kurulu toplantısında kararlaştırıldı. Gerektiği takdirde, uluslararası sularda seyir güvenliğini sağlamak ve ulusal çıkarlarımızı korumak adına başka adımlar da atılacaktır.

Washington’ın birçok ortağı Basra Körfezi’ndeki askeri operasyona katılmayı reddetti. Buna mukabil NATO’nun Avrupalı üyeleri, Rusya kıyılarında oldukça aktifler. Geçtiğimiz hafta Karadeniz’de, ittifakın Rusya karşıtı mahiyetini gizlemediği yoğun deniz tatbikatları sona erdi.

Kuzey Atlantik İttifakı, nisan başında düzenlenen “Sea Shield 2026” tatbikatı kılıfı altında Karadeniz hattında Rusya karşıtı bir altyapı kurmaya devam ediyor. Romanya, Rusya ile cepheleşmek adına Karadeniz’deki ana sıçrama tahtası olarak seçildi.

Şunu da belirtmeliyim ki NATO ülkeleri, Rusya’dan kaynaklandığı iddia edilen hayali tehditleri bertaraf etmeye yönelik senaryolar üzerinde çalışırken; Karadeniz’de asıl kendilerinin karşı karşıya olduğu gerçek tehditleri görmezden geliyorlar. Bölgedeki terör ve askeri tehlikenin ana kaynağı, Karadeniz sularını mayınlarla ve insansız deniz araçlarıyla dolduran Kiev rejimidir. Odessa ve Nikolayev limanlarından koparak sürüklenen Ukrayna mayınları; Türkiye, Bulgaristan ve Romanya kıyılarına giderek daha yakın noktalarda tespit ediliyor. Nisan başında, Türkiye’de bir plaja sadece 60 metre mesafede bir mayın tesadüfen fark edildi.

Zelenskiy’nin Batı medyasına verdiği son röportaj da dikkat çekici; bugün Karadeniz’deki hareketliliğin deniz dronları sayesinde Ukrayna’nın kontrolünde olduğunu küstahça iddia ediyor. Anlaşılan bu söylemlerin dayanağı, Boğaz girişine 15 kilometre mesafede bir Ukrayna insansız deniz aracının Türk tankeri Altura’ya yönelik saldırısıdır. Bu açıklamalar ve eylemler, Türk Akım ve Mavi Akım doğalgaz bor hatlarına yönelik terör saldırısı girişimlerinde Ukrayna izinin bulunduğunu da teyit etmektedir.

Nisan başında Azak Denizi’nde bir İHA, Rus kuru yük gemisine saldırdı. Ukrayna Silahlı Kuvvetleri’nin Rus sivil filosuna yönelik “avı” sürüyor mu?

Rus limanlarından çıkan veya bu limanlara yönelen gemilere karşı hukuk dışı eylemlerin ve terör saldırılarının riski artıyor. Ukrayna istihbaratı, NATO ülkelerinin koordinasyonu ve keşif desteğiyle, ülkemizin sivil deniz altyapısına ve ticaret filosuna bilinçli olarak zarar veriyor. Hem aileleri ve yakınları hem de vicdan sahibi her insan için bir trajedi olan üç mürettebatın kaybını Kiev, sinik bir tavırla kendi “zaferi” olarak nitelendiriyor. Aynı zamanda, Rus gemilerine yapılan saldırıları kınamaktan imtina eden bir dizi devletin ve uluslararası kuruluşun riyakâr politikasını da not ediyoruz.

Ust-Luga ve Primorsk gibi Baltık limanlarımıza yapılan son saldırılara bakılırsa, Rus limanları da tehlike altında.

Ukrayna İHA’ları Baltık Denizi’ndeki gemilerin güvertelerinden havalandırılsa dahi, komşu devletlerin bu suçların suç ortağı olduğunu düşünüyorum. Şöyle bir değerlendirelim: Ukrayna’nın kuzey sınırlarından Leningrad bölgesine olan mesafe 1.400 kilometreden fazla. Böyle bir rotanın kat edilmesi ciddi bir hazırlık ve en azından o rotanın geçtiği ülkelerin yönetimlerinin rızasını gerektirir. Öte yandan Estonya halkına, gökyüzünde İHA görülebileceğine dair önceden basılmış broşürler ve SMS bildirimleri gönderiliyor. Topraklarında düşen Ukrayna dronları bulunan Finlandiya ise Ukrayna’dan Leningrad bölgesine yönelik saldırılarını durdurmasını talep etmeyeceğini açıkça beyan etti. Buna söylenecek ne var?

Baltık ülkeleri ve Finlandiya’nın hava sahalarını saldırı amaçlı İHA’lara açması, NATO üyesi devletlerin Rusya topraklarına ve altyapısına yönelik saldırılara doğrudan katılımı anlamına gelir. Bunun da kendine has sonuçları ve çıkarımları olacaktır.

İnsansız araçlar konusuna devam edersek; geçtiğimiz hafta bir Japon İHA üreticisinin, Ukrayna ordusunu desteklemek üzere Ukraynalı bir şirketle ortak proje başlattığı öğrenildi. Bugün ise, İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasından iki ay önce, 13 Nisan 1941’de SSCB ile Japonya arasında imzalanan Karşılıklı Tarafsızlık Paktı’nın 85. yıl dönümü. Japonya bugün yeniden bir askeri tehdit kaynağına mı dönüşüyor?

Evet, maalesef öyle. Vaktiyle Rus-Japon paktı, Sovyetler Birliği’nin iki cephede savaşmasını engellemiş, Japonya’ya ise Asya-Pasifik bölgesindeki stratejik planlarını netleştirmesi için zaman kazandırmıştı. Japonya’nın o dönemdeki saldırgan emellerinin 1945’te nasıl sonuçlandığı malumdur.

Ancak bugün Japonya, anlaşılan o ki İkinci Dünya Savaşı sonrasında kendisine getirilen kısıtlamalara artık bağlı kalmadığını düşünüyor. 85 yıl sonra yeniden saldırgan bir askeri-politik oyuncuya dönüşüyor. Japon donanması artık bir “öz savunma gücü” değil; dünyanın en güçlü dördüncü veya beşinci filosu konumundadır. Bünyesinde elliden fazla muhrip, yirmiyi aşkın denizaltı ve hatta geçmişte “helikopter taşıyan muhrip” adı altında kamufle edilen uçak gemileri bulunmaktadır.

Deniz kuvvetleri her yıl daha da gelişmiş denizaltılarla takviye ediliyor. Son modeller Tip-18 ağır torpidolar ve Harpoon gemisavar füzeleriyle donatılmış durumda. Gelecekte Taigei sınıfı denizaltıların, yaklaşık 1.500 kilometre menzilli seyir füzeleriyle teçhiz edilmesi planlanıyor. Şu anda ülke, uzun menzilli füze sistemlerini konuşlandırmaya başladı; lazer silahlarının su üstü gemilerine uyarlanması süreci devam ediyor. Japonya Savunma Bakanlığı, insansız silahların ve yapay zeka temelli sistemlerin donanmaya hızla entegrasyonunu koordine etmek amacıyla nisan ayı içinde özel bir birim kurma kararı aldı.

Bununla birlikte, geçen yıldan bu yana Asuka deney gemisinde, kinetik mühimmatı hipersonik hızlara çıkarabilen elektromanyetik topun yanı sıra bir lazer topunun testleri sürdürülüyor. Bu kadar açık bir silahlanma yarışını artık “adanın öz savunma ihtiyacı” ile açıklamak güç.

Japon otoritelerinin, savunma kapasitesini artırma maskesi altındaki eylemleri, Asya-Pasifik bölgesinin güvenliğini tehdit eden yeni bir militarizasyon politikasından başka bir şey değildir. Bu faaliyetler uluslararası hukuka ve ulusal mevzuata aykırı olduğu gibi, Japonya’nın teslimiyet belgesi hükümlerini ihlal etmekte ve saldırı silahlarının varlığını reddeden anayasasıyla ciddi şekilde çelişmektedir.

Japonya’yı Asya-Pasifik’teki “batırılamaz uçak gemisi” olarak gören ABD, Japonları ordu ve donanmalarını geliştirmeleri için her yönden kışkırtıyor. Aynı zamanda Washington, geçen yıl imzalanan 400 adet Tomahawk füzesi tedarikine ilişkin sözleşmenin, İran’a yönelik askeri operasyonlar nedeniyle tam olarak yerine getirilemeyebileceğini Tokyo’ya iletti. Bunun yerine Amerikalılar Japonlara, seyir ve balistik füzeler de dahil olmak üzere kendi savunma sanayi kapasitelerini artırmaları gerektiğini dikte ettiler.

Japonya’nın ABD ile olan ittifak ilişkisi, iki devletin geçmişi hatırlandığında biraz tuhaf duruyor. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndaki karşı karşıya gelişleri göz önüne alınırsa…

Haklı bir noktaya değindiniz. Japonya, Pasifik’teki mutlak Anglo-Sakson hakimiyetine meydan okuduğu için ABD ve İngiltere ile çatışmıştı. Japon İmparatorluğu’nun denizlerdeki hâkimiyet iddiası Batı’yı ürkütmüştü; zira bu askeri makineyi Rusya ve Çin’e karşı koyması için bizzat kendileri inşa etmiş ve eğitmişlerdi. Bugünkü Japonlar, İkinci Dünya Savaşı sırasında ırkçı ideolojinin Amerikalı mimarlarının, Japonların sözde “doğuştan gelen saldırganlığı ve uzlaşmazlığı” üzerine yayımladığı “araştırmalardan” muhtemelen haberdar değildir.

Ancak Japonya’da pasifist duyguların yeniden hakim olmasını ve Tokyo’nun bu saldırgan stratejiden vazgeçmesini beklemek pek gerçekçi değil, öyle değil mi?

Elbette bu konuda hiçbir illüzyona kapılmıyoruz. Aksine Tokyo’nun, hem tek başına hem de NATO ülkelerinin dahil olduğu geniş koalisyonlar içinde, saldırı odaklı askeri potansiyelini artırmaya devam edeceğini öngörüyoruz.

Öyle görünüyor ki dünyadaki gerilim odakları giderek çoğalıyor. Karadeniz, Akdeniz, Baltık ve Basra Körfezi halihazırda risk altındayken, Pasifik’te de askeri tehdit kaynakları yükseliyor.

Dünya Okyanusu’ndaki durum hızla değişiyor. Uluslararası deniz hukukunun zamanla sınanmış normları ve seyrüsefer özgürlüğü gelenekleri gözlerimizin önünde anlamını yitiriyor. Sağduyulu siyasetçilerin ve iş dünyası temsilcilerinin görevi, uluslararası ilişkiler sisteminin topyekûn bir kaosa sürüklenmesine engel olmaktır. Devletlerarası diyalog, eşitlik ve karşılıklı saygı ilkeleri üzerine inşa edilmelidir.

Kaynak: Harici

]]>
Ekvator’da tarihi zafer: Halk ABD üslerine “Hayır” dedi https://yenidunya.org/dunya/33332/ekvatorda-tarihi-zafer-halk-abd-uslerine-hayir-dedi/ Mon, 17 Nov 2025 17:40:43 +0000 https://yenidunya.org/?p=33332 Ekvator’da halk, topraklarını ABD üstlerine açacak referandumda hayır dedi. Pazar günü yapılan seçimlerde oyların yüzde 90’ının sayıldığı ve ABD destekli Devlet Başkanı Noboa’nın kaybettiği, çoğunluk oylarının hayır yönünde kullanıldığı kaydedildi.
Ekvador’da halk, Daniel Noboa hükümetinin anayasa değişikliği için referanduma götürdüğü 4 maddelik pakete “Hayır” dedi.
Seçmenler, yabancı askeri üslerin dönüşünü mümkün kılacak düzenlemeden yeni bir anayasa taslağı hazırlanmasına kadar 4 kritik başlıkta oy kullandı. Tüm maddelerde “Hayır” oyları açık ara önde çıktı.

Resmi olmayan sonuçlara göre;
Yeni anayasa taslağı hazırlanması yüzde 61,55 “Hayır”, yüzde 38,45 “Evet”
Yabancı askeri üslerin geri dönmesi yüzde 60,50 “Hayır”, yüzde 39,50 “Evet” oyu aldı.
Siyasi partilere sağlanan devlet fonlarının kesilmesi yüzde 57,96 “Hayır”, yüzde 42,04 “Evet” oyu alırken seçmenler, Kongre üye sayısının azaltılmasına yüzde 53,41 “Hayır”, yüzde 46,59 “Evet” oyu verdi.

Correa: Tarihi bir onay
2007-2017 yılları arasında Devlet Başkanlığı görevi yapan Rafael Correa sonucu mevcut anayasa metninin tarihi bir onayı olarak kutladı.
Correa, “Anaysa 17 yıl yürürlükte kaldıktan sonra onaylandı. Ekvador tarihinde ilk kez, bir anayasa vatandaşların çoğunluğu tarafından iki kez oylandı. Bu, tarihi bir dönüm noktasıdır” dedi.

“Vatan kazandı”
İnsanlığı Savunan Entelektüeller ve Sanatçılar Ağı’ndan iletişimci ve sosyolog Irene León, Ekvador halkının “dünyanın en iyi anayasalarından biriyle, egemenlikle ve yabancı askeri üsler olmadan” devam etmek istediğini vurguladı.
Yurttaş Devrimi’nin başkanı ve eski cumhurbaşkanı adayı Luisa González de aynı doğrultuda, “Vatan Kazandı!” diyerek zaferin “siyasi partilere değil, kardeş bir milleti birbirine düşüren nefreti yenen Ekvadorlulara ait olduğunu” vurguladı.

“Toplumsal bir zafer”
Yabancı askerlerin varlığına ve yeni Anayasaya karşı seslerini yükseltmelerinin yanı sıra, vatandaşlar siyasi partilere ayrılan kamu fonlarının kesilmesi ve milletvekili sayısının azaltılması gibi konuları da reddettiler. Bu konular, halkın siyasi sınıftan duyduğu hoşnutsuzluk göz önüne alındığında kazanılmış gibi görünüyordu.
Ekvador Yerli Milletler Konfederasyonu (Conaie), bunun “harekete geçen halka, topluluklara, gençlere, kadınlara ait” bir toplumsal zafer olduğunu ilan etti ve son ulusal grev gibi direniş ifadelerinin, halkın çıkarlarına aykırı bir gündemi dayatma girişimlerini açığa çıkardığını hatırlattı.
Örgüt, hükümetten “otoriterlik, şiddet ve popülizme son vermesini” talep ederek, halk onurunun aşılmaz bir sınır olduğunu söyledi.

Noboa yenilgiyi kabul etti
Sonuçları Olón’daki evinden takip eden ve planladığı gibi kamuoyuna çıkmayan Noboa, yenilgiyi kabul etti ve sosyal medya aracılığıyla halkın iradesine saygı duyacağını söyledi.
Bu arada Quito ve diğer kentlerin sokaklarında onlarca kişi, “Noboa’dan çıkış” sloganları atarak sonuçları kutladı.

Kaynak: CGTN Türk

]]>
NATO Genel Sekreteri: “Daha ölümcül olmalıyız” https://yenidunya.org/dunya/32654/nato-genel-sekreteri-daha-olumcul-olmaliyiz/ Thu, 15 May 2025 11:54:00 +0000 https://yenidunya.org/?p=32654 NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, Antalya’da düzenlenen NATO Dışişleri Bakanları Gayriresmî Toplantısı’nın açılışında yaptığı konuşmada, İttifakın “daha ölümcül” hâle getirilmesi çağrısında bulundu.

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, Antalya’da düzenlenen NATO Dışişleri Bakanları Gayriresmî Toplantısı’nın açılışında konuşma yaptı.

Rutte, ittifakın “daha ölümcül” hâle getirilmesi çağrısında bulundu. Rutte, “NATO öyle güçlü olmalı ki, kimse saldırmaya cesaret edemesin” ifadelerini kullandı.

NATO Genel Sekreteri: “Daha ölümcül olmalıyız”
NATO’nun Yugoslavya’yı bombalaması

Rutte, bu sözleriyle Avrupa ekonomisinin militarizasyonunu ve savunma harcamalarının artırılmasını kastettiğini belirtti. “NATO’yu nasıl daha güçlü hâle getirebiliriz; daha fazla savunma harcaması, daha fazla askeri sanayi üretimi. Ve bu yükün üye ülkeler arasında adil şekilde paylaşılması gerekiyor” dedi.

NATO ülkelerinin savunma harcamalarını artırma kararının, Haziran ayında Lahey’de yapılacak zirvede alınması bekleniyor. Rutte daha önce yaptığı açıklamada, NATO’nun savunma harcamaları için belirlediği GSYH’nin %2’si eşiğinin 2030 veya 2032’ye kadar %5’e çıkarılmasının gündemde olduğunu ifade etmişti.

Kaynak: CGTN Türk

]]>
ABD’nin dostluk anlayışı ve Türk Amerikan dostluk ilişkileri üzerine https://yenidunya.org/yazarlar/selim-dikel/32610/abdnin-dostluk-anlayisi-ve-turk-amerikan-dostluk-iliskileri-uzerine/ Sun, 11 May 2025 20:31:19 +0000 https://yenidunya.org/?p=32610 Türkiye’nin yakın tarihinde yaşananları hatırladığımızda, Amerika’nın uluslararası ilişkilerdeki dostluk anlayışının, Amerikan çıkarlarının korunması amacıyla işbirliği yaptıkları ülke yöneticilerinin ABD çıkarları konusundaki tutum ve davranışları olduğu açıkça anlaşılmaktadır.

1977-1981 dönemi CIA Başkanı Stansfield Turner’ın gazeteci Mehmet Ali Birand ile 12 Eylül 1980 darbesi hakkında yaptığı söyleşideki aşağıda yer alan konuşması, ABD yöneticilerinin Türk Amerikan dostluk ilişkilerine nasıl baktığına dair önemli bir kanıttır.

“Soğuk savaş koşullarında Türkiye ile dostane ilişkilerimizi sürdürmek, bizim için insan haklarından ya da orada kimin iktidarda olduğundan daha önemliydi. Birinci öncelik iyi ilişkilerdi. Hükûmetin şekli ikinci sıradaydı. Herhangi bir ülkenin lideri iyi bir adam olmayabilir. Önemli olan, bizim adamımız olmasıdır, bir komünist değil!”

Türkiye’yi ‘Küçük Amerika’ yapmak vaadiyle İlkokullarda Amerikan süt tozu dağıtımı ile başlayan Türk-Amerikan dostluk ilişkileri süreci; Kore Savaşıyla, Amerikan Üsleriyle, NATO’suyla, CENTO’suyla, IMF’siyle, Dünya Bankası’yla, 12 Mart 1971 Faşist Cuntasıyla, Kontrgerilla cinayetleriyle, 1 Mayıs 1977 Katliamıyla, Maraş ve Çorum Katliamlarıyla, 12 Eylül 1980 Faşist Darbesiyle, 24 Ocak 1980 ve 5 Nisan 1994 Ekonomik Kararları ile devam ederek, 15 Temmuz 2016 Darbe girişimiyle ve AKP iktidarının 23 yıldan beri uyguladığı ekonomik politikalarla Türkiye’yi ekonomik, siyasal ve sosyal alanda büyük bir çöküşün eşiğine getirmiştir.

Truman Doktrini ve Marshall Planı kapsamında, “Türkiye’yi Sovyetler Birliği’nden gelecek komünizm tehlikesine karşı korumak” yalanı ile pazarlanan, fakat gerçekte Amerika’nın bölgedeki çıkarlarını korumak amacını taşıyan ‘Türk-Amerikan dostluk ilişkileri’ palavrası Türkiye’yi Amerikan emperyalizminin boyunduruğu altına sokmuştur.

Anadolu toprakları üzerinde nükleer silahları ve binlerce askeriyle yılan gibi çöreklenen Amerikan ve NATO üsleri ulusal güvenliğimizi ve bağımsızlığımızı tehdit etmektedir.

Ulusal Kurtuluş Savaşı ile sona eren Anadolu’daki emperyalist işgal, NATO’ya üye olduğumuz 18 Şubat 1952 tarihinden itibaren Amerikan işgaliyle sürmektedir.

Atlantik nerede, Akdeniz nerede? Amerika’nın Türkiye’de ve Ortadoğu’da ne işi var? Ülkemizdeki ABD ve NATO üsleri Türkiye’nin ne işine yarıyor, kimin çıkarlarını koruyor? NATO üyesi Türkiye’nin sözde müttefiki olan Amerika, Türkiye’ye gerçekten dost mu, düşman mı?

Türk Amerikan dostluk ilişkileri yalanıyla yıllardır Türkiye’ye dayatılan Amerikan hegemonyasını anlayabilmek için yukarıdaki soruların yanıtlarının verilmesi gerekmektedir.

Geçmişte Uzakdoğu’daki Amerikan çıkarları için Türk Ordusunu Kore Dağları’nda savaşa sürerek ağır bedeller ödememize neden olan sözde dostumuz ve müttefikimiz ABD; kendi yarattığı IŞİD’e karşı mücadele yalanıyla komşumuz Suriye’yi işgal ederek, Büyük Ortadoğu Projesi adını verdiği emperyalist planlarını gerçekleştirmeye çalışmaktadır.

ABD Başkanı Trump’ın ifadesiyle, Ortadoğu’daki Amerikan çıkarları için 20 yılda 7 trilyon dolar harcayan; demokrasi ve özgürlük vaadiyle işgal ettiği Suriye toprakları üzerinde askeri üsler kurarak bölgeye sevk ettiği binlerce TIR dolusu ağır silahla bölgedeki ayrılıkçı güçleri silahlandırıp ordu kuran, eğiten ve para yardımı yapan; IŞİD artığı cihatçı çetelerin Suriye yönetimi ele geçirmesini sağlayan; sözde ‘dostumuz’ ve ‘müttefikimiz’ ABD, Türkiye’nin ulusal güvenliğini ve geleceğini tehdit etmektedir.

15 Temmuz 2016’daki darbe girişimi sırasında İncirlik üssünden yakıt ikmali yapan Türk jetlerine TBMM’yi bombalatan ABD işgalci, darbeci ve sömürgecidir. Balkanlarda egemenlik kurmak için Yugoslavya’yı bombalayarak ülkenin parçalanmasına neden olan NATO uluslararası terör örgütüdür.

Emperyalistlerden dost olmaz. ABD ve NATO özgürleştirmez, sömürgeleştirir. Amerika, Türkiye’nin dostu ve müttefiki değil, baş düşmanıdır.

Kahrolsun Amerikan Emperyalizmi, Yaşasın Tam Bağımsız Türkiye!
NATO’dan Çıkılsın, Üsler Kapatılsın, Amerika Defolsun!

]]>
NATO’dan çıkılsın, üsler kapatılsın, Amerika defolsun! https://yenidunya.org/yazarlar/selim-dikel/32307/natodan-cikilsin-usler-kapatilsin-amerika-defolsun/ Sat, 15 Mar 2025 14:21:29 +0000 https://yenidunya.org/?p=32307 Atlantik Okyanusu nerede Akdeniz nerede, Amerika’nın Türkiye’de ve Ortadoğu’da ne işi var?
NATO’nun kuruluşu ve amacı NATO, North Atlantic Treaty Organization (Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü) ABD, İngiltere, Fransa, İtalya, Kanada, Belçika, Danimarka, İzlanda, Lüksemburg, Hollanda, Norveç ve Portekiz tarafından 4 Nisan 1949 tarihinde Washington’da imzalanan Kuzey Atlantik Antlaşması ile kurulmuştur.
Kuruluş belgesinde, “politik ve askeri vasıtalarla üye ülkelerin özgürlüǧünü ve güvenliǧini temin etmek” olarak tanımlanan NATO’nun kuruluş amacı; Amerika ile Sovyetler Birliği arasında yaşanan soğuk savaş döneminde Sovyetler Birliği’ne karşı bir ittifak oluşturmak ve İkinci Dünya Savaşı’nda ekonomik ve siyasi olarak büyük zarar gören Avrupa ülkelerinde sosyalizmin yayılmasını ve güçlenmesini önlemektir.

Türkiye’nin NATO’ya girişi
ABD başta olmak üzere 12 kurucu üye ülke tarafından kurulan ve halihazırda Türkiye ile birlikte 32 üyesi olan NATO’ya Türkiye’nin üyeliği Celal Bayar’ın Cumhurbaşkanı, Adnan Menderes’in Başbakan olduğu dönemde gerçekleştirilmiştir.
5886 Sayılı “Kuzey Atlantik Antlaşmasına Türkiye Cumhuriyetinin katılmasına dair Kanun” 18 Şubat 1952 tarihinde TBMM’nde kabul edilerek onaylanmış olup, 19 Şubat 1952 tarih ve 8038 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.

Türkiye’deki ABD ve NATO Üsleri
Uluslararası ilişkiler uzmanı ve akademisyen Prof. Dr. Türkkaya Ataöv’ün 1969 yılında yayımlanan “Amerika, NATO ve Türkiye” isimli kitabında yer alan “23 Kasım 1963 tarihli ve A.F.M. 87-3 numaralı Amerikan Hava Kuvvetleri rehberine” göre Türkiye’de 101 tane Amerikan üssü ve tesisi bulunmaktadır.

NATO’dan çıkılsın, üsler kapatılsın, Amerika defolsun!

ABD ve NATO, ulusal güvenliğimizi, bağımsızlığımızı ve egemenliğimizi tehdit ediyor
Truman Doktrini ve Marshall Planı kapsamında, “Türkiye’yi Sovyetler Birliği’nden gelecek komünizm tehlikesine karşı korumak” yalanı ile pazarlanan, fakat gerçekte Amerika’nın bölgemizdeki emperyalist çıkarlarını korumak amacını taşıyan “Türk-Amerikan dostluk ilişkileri” palavrası Türkiye’yi Amerikan emperyalizminin boyunduruğu altına sokmuştur.
Ulusal Kurtuluş Savaşı ile sona eren Anadolu’daki emperyalist işgal, ne yazık ki NATO’ya üye olduğumuz 18 Şubat 1952 tarihinden itibaren Amerikan işgaliyle devam ediyor.
Anadolu toprakları üzerinde nükleer silahları ve binlerce askeriyle yılan gibi çöreklenen ABD ve NATO üsleri ulusal güvenliğimizi, bağımsızlığımızı ve egemenliğimizi tehdit ediyor.

NATO’nun Türkiye’ye ne yararı var?
Nazım Hikmet’in “Vatan Haini” şiirindeki ifadesiyle, “Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesi” olarak Amerikan hegemonyası altında ülkemizde yaşanan acıları, askeri darbeleri, siyasi cinayetleri ve kitle katliamlarını tek tek anlatmaya sayfalar yetmez.
ABD ve NATO yüzünden bugüne kadar başımıza gelmeyen kalmadı. ABD ve NATO boyunduruğu altında geçen süreçte Türkiye ne kazandı, neler kaybetti? NATO’nun Türkiye’ye ne yararı var? Hiç düşündünüz mü?
Ülkemize binlerce kilometre uzaklıktaki Kore dağlarında, “Amerika nerede, Türkiye nerede, Kore nerede?” diye hiç düşünmeden; ABD’nin emperyalist çıkarlarını korumak için savaştığımız Kore Savaşındaki kayıplarımız: 721 ölü, 2 bin 147 yaralı, 346 hasta, 234 esir, 175 asker kayıp…
Sonraki yıllarda birbiri ardına yaşanan kontrgerilla cinayetleri, kitle katliamları ve askeri darbeler.
Afganistan’da verdiğimiz kayıplar, Körfez Krizi ve Irak Savaşı nedeniyle uğradığımız mali kayıplarımız. Tüm bunlara bağlı olarak yapılan devasa askeri harcamalar.
Yaşadığımız tüm bu acılar ve ödenen bunca bedel, yetmedi mi? Türkiye’nin NATO’da hâlâ ne işi var?

Emperyalistlerden dost olmaz!
Türk-Amerikan dostluk ilişkileri yalanıyla, emperyalist çıkarları için Türk Ordusunu Kore Dağları’nda savaşa süren; ülkemizde siyasi cinayetler, kitle katliamları ve askerî darbeler yoluyla halkımıza kan kusturan; 15 Temmuz 2016’daki Amerikancı-Fethullahçı darbe girişimi sırasında TBMM’yi bombalayan Türk jetlerine İncirlik üssünden yakıt ikmali yapılmasına izin veren ABD emperyalistlerinden dost olmaz.
İşgalci ve sömürgeci ABD ve NATO, Türkiye’nin, Ortadoğu’nun ve tüm dünya halklarının baş düşmanıdır.
ABD’nin Türkiye’nin dostu ve müttefiki olmadığını, NATO’nun işgalci ve sömürgeci ülkelerin yönetiminde uluslararası terör örgütü olduğunu ne zaman anlayacağız?

Yankee go home, ABD defol!
Eğri oturalım, doğru konuşalım. Devrimci lafazanlık yaparak birbirimizi kandırmaya çalışmayalım.
IŞİD’e karşı mücadele etmek bahanesiyle ABD tarafından askeri üsler kurularak, Suriye’nin işgal edilmesiyle başlayan ve ülkenin parçalanmasına doğru giden sürecin, “Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı” ile asla bir ilgisi yoktur.
Yaşananlar ABD ve İsrail’in, bölgede var olan enerji kaynakları üzerindeki hegemonya savaşının bir sonucudur.
Trump’ın, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi kapsamındaki emperyalist çıkarları için Ortadoğu’yu yeniden yapılandırmak amacıyla; “Biz Ortadoğu’ya son yirmi yılda 7 Trilyon Dolar harcadık” şeklindeki itirafı, her şeyi açıkça ortaya koyuyor. Parayı veren düdüğü çalıyor!

NATO’dan çıkılsın, üsler kapatılsın, ABD defolsun!
Dün Irak’ta ve Libya’, bugün Suriye’de yaşananların, yarın İran’da ve en sonunda da “nerede kalmıştık” denilerek Türkiye’de de yaşanmayacağını kim garanti edebilir?
Ülkemizin telafisi mümkün olmayan çok daha büyük felaketlere sürüklenmemesi için, Amerikan emperyalizminin ve işbirlikçilerinin Büyük Ortadoğu Projesini gerçekleştirmeyi amaçlayan savaş kışkırtıcısı ve böl-parçala-yönet politikalarına karşı tüm yurttaşlar son derece uyanık olmalı ve ABD emperyalizmine karşı omuz omuza mücadele etmelidir.

Biz durdurmazsak, durmayacaklar!
Artık söz bitti. Şimdi karar verme ve harekete geçme zamanı.
Türkiye’nin askeri, siyasi ve ekonomik bağımsızlığını gerçekleştirmek için; “NATO’dan çıkılsın, üsler kapatılsın, Amerika defolsun” şiarı ile tüm antiemperyalist, yurtsever ve barışsever güçler birleşerek, işgalci ve sömürgeci Amerikan ordusunu Anadolu’dan ve Ortadoğu’dan kovmadıkça bölgemizde barışa ve huzura kavuşmak asla mümkün değildir.
Barış, bağımsızlık, demokrasi, insan hakları ve özgürlük için; Türkiye’nin, Amerika ve NATO’nun jandarmalığı görevine son verilmelidir.
NATO’dan çıkılsın, İncirlik Üssü ve Kürecik Radar Üssü başta olmak üzere tüm ABD/NATO Üsleri kapatılsın, Amerika defolsun.

Kahrolsun Amerikan emperyalizmi, yaşasın tam bağımsız Türkiye!
Emperyalistler, işbirlikçiler 6. Filo’yu unutmayın!
Yankee go home, ABD defol!

]]>
ABD-Rusya ilişkilerindeki büyük tersine dönüş ve Çin’in diplomatik seçimi https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/32288/abd-rusya-iliskilerindeki-buyuk-tersine-donus-ve-cinin-diplomatik-secimi/ Thu, 13 Mar 2025 07:45:52 +0000 https://yenidunya.org/?p=32288 Prof. Ma Xiaolin, Zhejiang Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi Akdeniz Araştırmaları Enstitüsü Başkanı
Prof. Zhang Lupeng, Zhejiang Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi Slav Araştırmaları Merkezi Başkanı

27 Şubat’ta Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Federal Güvenlik Servisi (FSB) yıllık toplantısında yaptığı konuşmada, Rusya ve ABD’nin işbirliğini yeniden tesis etmeye hazır olduğunu belirtti. Putin, herkesin Rusya-ABD diyaloğunu olumlu karşılamadığını ve bazı kesimlerin bu süreci sabote etmeye çalıştığını vurguladı. Aynı gün, Rusya ve ABD heyetleri Türkiye’nin İstanbul kentinde altı saatten fazla süren kapalı kapılar ardında ilk ikili görüşmelerini gerçekleştirdi. Görüşmelerin ana gündemi, büyükelçiliklerin işleyişi ve vize konularıydı.

Bu gelişme, 12 Şubat’ta Rusya ve ABD liderlerinin gerçekleştirdiği telefon görüşmesi ve 18 Şubat’ta Suudi Arabistan’ın Riyad kentinde üst düzey diplomatlar arasında düzenlenen önemli bir görüşmenin ardından geldi. Bu gelişmeler, Trump 2.0 döneminin başlamasıyla birlikte iki büyük rakip olan Rusya ve ABD’nin Ukrayna krizinin karanlık sayfasını kapatmaya ve ikili ilişkileri hızla normalleştirmeye çalıştığını gösteriyor. Hatta Bloomberg’e göre, iki ülke, Arktik bölgesinde ekonomik işbirliği yapmayı ve Arktik kaynaklarının ortaklaşa çıkarılması ile yeni ticaret yollarının geliştirilmesini tartışıyor.

ABD-Rusya ilişkilerinin keskin bir şekilde yeniden şekillendiği bu hassas dönemde, Çin Devlet Başkanı Xi Jinping de 24 Şubat’ta, yani Rusya-Ukrayna savaşının üçüncü yıl dönümünde, Putin ile telefon görüşmesi gerçekleştirdi. İki gün sonra, Xinhua Haber Ajansı bir yorum yayınlayarak “Çin ve Rusya liderlerinin görüşmesi dünyaya net bir mesaj gönderdi” dedi ve üç önemli noktayı vurguladı: “Çin-Rusya ilişkileri olgun, istikrarlı ve dayanıklıdır”, “Çeşitli alanlarda işbirliği istikrarlı bir şekilde ilerlemektedir” ve “Önemli konular hakkında zamanında iletişim kurulmaktadır.”

ABD-Rusya ilişkilerinin hızla iyileşmesi, ABD-Avrupa ilişkilerinin gerilmesi ve Rusya-Ukrayna savaşının 2025’te hızla sona erebileceği ihtimali karşısında bazı kritik sorular ortaya çıkıyor: ABD-Rusya ilişkileri gerçekten önemli ölçüde iyileşecek mi? Çin-Rusya ilişkileri bundan etkilenecek mi? Çin, ABD ve Avrupa ile olan ilişkilerini nasıl yönetecek? Çin, bu süreçte nasıl kazançlı çıkıp zarar görmekten kaçınabilir? Çin, tüm bu sorularla karşı karşıya ve büyük bir diplomatik seçim yapmak zorunda.

ABD’nin “U Dönüşü” ve Rusya’nın Stratejik Rahatlaması

Rusya-Ukrayna savaşı üç yıldır devam ediyor. Rusya, Ukrayna’nın doğusundaki dört bölgenin bir kısmını ele geçirdi, Putin’in liderliğini güçlendirdi, Rus ordusunun savaş tecrübesini artırdı ve Kuzey Kore ile stratejik iş birliğini derinleştirdi. Ancak, aynı zamanda büyük bedeller ödedi:

– Uluslararası imajı zarar gördü,

– Diplomaside gerilimler arttı,

– Bölgesel etkisi azaldı,

– NATO’nun genişlemesiyle Rusya, C şeklinde bir kuşatma altına girdi,

– Karadeniz ve Baltık Denizi’ndeki deniz yolları tehdit altına girdi,

– Dış askeri üsleri risk altında kaldı,

– Savaş harcamaları arttı,

– Yaptırımlar nedeniyle ticaret engellendi, enerji ihracatı azaldı, yabancı yatırımlar düştü,

– Toplumsal açıdan, büyük kayıplar yaşandı, iç gerilimler arttı ve nüfus azaldı.

Bu zorluklar, Rusya’yı daha önce hiç olmadığı kadar sıkıntılı bir duruma soktu. Ancak, Trump’ın Rusya yanlısı politikaları, Moskova’ya stratejik bir çıkış kapısı sundu ve özellikle ABD’den gelen baskıyı önemli ölçüde azalttı.

Birincisi, Rusya’nın “özel askeri operasyonu” stratejik hedeflerine büyük ölçüde ulaşacak. Trump yönetimi, Rusya’nın öne sürdüğü bazı koşulları kabul etmiş görünüyor:

– Ukrayna NATO’ya katılmayacak,

– NATO’nun doğuya genişlemesi duracak,

– Zelensky hükümeti görevden ayrılacak,

– Neo-Nazi unsurların etkisi azaltılacak,

– Rusya, Ukrayna’nın doğusundaki dört bölgenin bir kısmını kontrol edecek,

– Donbas bölgesindeki toprak, doğal kaynaklar ve nüfus Rusya’nın kontrolüne geçecek.

Ayrıca, barış görüşmeleri sayesinde savaşın daha da tırmanması önlenerek Rusya’nın dış askeri tehditleri azaltılacak ve ülkenin stratejik güvenliği sağlanacak.

Rusya, üç yıl süren bu savaşla eski Sovyet coğrafyasındaki etkisini pekiştirmiş, Ukrayna’nın Batı’ya yaklaşmasını engellemiş, ulusal çıkarlarını koruma konusundaki kararlılığını dünyaya göstermiş, uluslararası arenadaki söz hakkını artırmış ve Karadeniz’deki konumunu güçlendirmiştir.

Bunun yanında, Suriye’deki yeni hükümet, Rusya’ya dostane bir tutum sergileyerek Rusya’nın Tartus ve Hmeymim’deki askeri üslerini Doğu Akdeniz’deki stratejik noktalar olarak kullanmasına izin vermiştir.

Mevcut eğilimlere bakıldığında, gelecekte yapılacak barış görüşmeleri, Rusya’nın Ukrayna’daki jeopolitik çıkarlarını, özellikle doğu bölgesindeki kontrolünü garanti altına alabilir. Böylece, Rusya’nın Avrupa’daki jeopolitik etkisi güçlenebilir ve Batı ile olan müzakerelerinde elini güçlendirebilir.

İkinci olarak, Rusya’nın daha önce içinde bulunduğu zor durum tamamen tersine dönebilir.

ABD-Rusya ilişkilerindeki iyileşme ve Rusya-Ukrayna savaşının barış görüşmeleriyle çözülmesi, Rusya’ya Batılı ülkelerle ilişkilerini yeniden inşa etme, uluslararası izolasyonu azaltma, yaptırımları hafifletme, dış baskıyı azaltma, küresel imajını iyileştirme ve diplomatik alanını genişletme fırsatı sunacaktır Bu durum, Rusya’nın ulusal çıkarlarını daha iyi korumasına ve uluslararası arenadaki etkisini artırmasına yardımcı olabilir.

Uzun Süreli Savaşın Rusya Ekonomisine Ağır Etkisi

Eğer Rusya, ABD ile işbirliği yaparak Rusya-Ukrayna barış görüşmelerine ulaşabilirse, yaptırımların kademeli olarak kaldırılması veya hafifletilmesi mümkün olabilir. Bu durum, Rusya’nın diğer ülkelerle normal ekonomik ve ticari ilişkilerini yeniden tesis etmesine, enerji fiyatlarını istikrara kavuşturmasına ve böylece ekonomik baskıyı hafifletmesine yardımcı olacaktır. Bu süreç, ülkenin iç ekonomik kalkınması için elverişli koşullar yaratacaktır.

Trump yönetimi, gelecekte Rusya ile ekonomi, enerji, uzay gibi alanlarda işbirliği yapacağını ve hatta Rusya’nın G7’ye yeniden katılımını destekleyeceğini iddia etti. Bu politikalar, Rusya ekonomisinin toparlanması ve büyümesi için olumlu gelişmeler sunacaktır. Son dönemde Rus rublesinin sürekli güçlenmesi, piyasanın genel olarak Rusya ekonomisine güven duyduğunu göstermektedir.

Savaş durumu sona erdiğinde, Rusya askeri alandaki kaynaklarının ve enerjisinin daha büyük bir kısmını iç ekonomik inşaya, toplumsal gelişime ve halkın refahının iyileştirilmesine yönlendirebilir. Bu da ülke ve toplumun genel kalkınmasını teşvik edecek, yaşam standartlarını yükseltecek, iç istikrarı ve toplumsal dayanışmayı güçlendirecek ve ülkenin genel gücünü yeniden inşa etmesine yardımcı olacaktır.

Çin-Rusya İlişkileri Etkilenebilir, Çin Zamanında ve Dikkatli Bir Şekilde Ayarlama Yapmalı

ABD-Rusya ilişkilerindeki iyileşme, Rusya-Ukrayna krizini ve küresel dengeleri derinden etkileyecektir. Trump yönetimi, ABD-Rusya ilişkilerini güçlendirerek ve Rusya-Ukrayna barış görüşmelerini teşvik ederek, ABD’nin küresel stratejik düzenini yeniden şekillendirebilir. Bu süreçte, diğer önemli bölgelere ve alanlara daha fazla kaynak ve dikkat yönlendirilebilir, bu da Çin’e karşı baskının ve engellemelerin artmasına neden olabilir.

Birincisi, Rusya’nın Çin’e olan stratejik bağımlılığı azalabilir ve Çin’in beklentilerini buna göre ayarlaması gerekebilir.

Rusya ve ABD arasında artan üst düzey temaslar, ikili ilişkilerin normalleşme yönünde ilerlediğini göstermektedir. Rusya’nın, Ukrayna’nın geleceği ve Orta Doğu yönetimi gibi çeşitli ortak çıkar alanlarında ABD ile işbirliğini yeniden başlatması bekleniyor. Ayrıca, ekonomi, enerji ve uzay gibi alanlarda ABD ile ortak çalışmalar yürütmesi olasılığı da bulunuyor.

Trump yönetiminin Rusya üzerindeki kısıtlamaları gevşetmesiyle, Batı dünyasının Rusya’ya uyguladığı yaptırım baskısı kademeli olarak azalacaktır. Bu da Rusya’nın uluslararası arenada daha geniş bir stratejik hareket alanına sahip olmasına olanak tanıyacaktır.

Bu süreç, Rusya’nın Çin’e olan bağımlılığını kademeli olarak azaltacak ve stratejik özerkliğini artıracaktır. Daha önce Rusya’nın “Doğu’ya ve Güney’e Açılım” stratejisinde görülen ivme yavaşlayabilir. Bu durumda, Çin’in Rusya ile yaptığı işbirliklerindeki inisiyatifi azalabilir. Ayrıca, Rusya’nın toparlanmasıyla birlikte, ikili ilişkilerde Moskova’nın daha fazla stratejik bağımsızlığa ve pazarlık gücüne sahip olması beklenmektedir.

İkincisi, ABD-Rusya ilişkilerinin iyileşmesi sorunsuz olmayacak ve Çin’in aşırı kaygılanmasına gerek yok.

Şu anda ABD ve Rusya arasında yaşanan üst düzey temaslar, yalnızca ilişkilerde bir yumuşama eğilimi olduğunu göstermektedir. Ancak, bu temasların tamamen normalleşmeye dönüşmesi için uzun bir süreç gerekecektir. ABD-Rusya ilişkileri hâlâ “buzları kırma” aşamasındadır ve tam anlamıyla normalleşmeleri için kat edilmesi gereken uzun bir yol vardır. Benzer şekilde, Rusya-Ukrayna barış görüşmelerinin başarıya ulaşması için de birçok çalışma yapılması gerekmektedir. Bu yüzden, ABD ve Rusya arasında bir “balayı dönemi” başladığını ya da Rusya-Ukrayna savaşının çok yakında sona ereceğini öngörmek için henüz erken.

Çin, ABD ve Rusya arasındaki etkileşimleri yakından takip etmeli, Rusya, Ukrayna, Avrupa Birliği ve ABD ile sürekli temas halinde olmalıdır. Ayrıca, BRICS gibi çok taraflı mekanizmalar aracılığıyla Küresel Güney ülkeleriyle koordinasyon sağlamalı ve Ukrayna meselesinde yapıcı bir rol oynayarak kendi çıkarlarını korumaya devam etmelidir.

Üçüncüsü, Trump’ın Rusya politikasındaki büyük değişiklikler dirençle karşılaşabilir.

  1. ABD iç politikasındaki muhalefet: Trump’ın politikaları ABD içinde oldukça tartışmalıdır. Demokrat Parti, genellikle Ukrayna’ya desteğin devam etmesini savunmaktadır. Trump’ın Rusya-Ukrayna barış görüşmelerini desteklemesi, ABD’deki partizan bölünmeyi artırabilir ve hükümetin karar alma sürecini ve uygulama kapasitesini zayıflatabilir.
  2. ABD askeri-endüstriyel kompleksinin etkisi: Barış görüşmeleri, askeri sanayi talebinin anında azalmasına yol açabilir. Bu durum, askeri-sanayi sektöründeki büyük şirketlerin Trump’ın politikalarına açık veya gizli şekilde karşı çıkmasına neden olabilir.
  3. Avrupa müttefiklerinin hoşnutsuzluğu: Trump’ın Rusya-Ukrayna barış görüşmelerini destekleme çabaları, Avrupa müttefikleri arasında rahatsızlık yaratmıştır. Avrupa ülkeleri, ABD’nin bu adımının NATO’nun bütünlüğünü zayıflatabileceğinden ve Rusya karşısında Avrupa’yı daha savunmasız bırakabileceğinden endişe etmektedir. Bu durum, ABD-Avrupa ilişkilerinde çatlaklara yol açabilir ve geleneksel transatlantik ittifakına zarar verebilir.

Bu nedenle, Rusya-Ukrayna krizinin geleceği yalnızca ABD ve Rusya’nın kararlarına bağlı olmayacak, aynı zamanda Avrupa Birliği, Ukrayna ve diğer tarafların tepkilerine de bağlı olacaktır.

Trump yönetimi, ABD’de Demokrat Parti’nin geleneksel kesimleri ve askeri-endüstriyel sermayenin baskılarıyla karşı karşıyadır. Ayrıca, Trump’ın öngörülemez liderlik tarzı göz önüne alındığında, ABD-Rusya ilişkilerinin tamamen sorunsuz bir şekilde normalleşmesi garanti edilemez. Bu süreçte ne tür engellerin ortaya çıkacağı, bu engellerin ne kadar büyük olacağı ve süreçte geri dönüşler yaşanıp yaşanmayacağı hâlâ dikkatle izlenmesi gereken konulardır.

Rusya ve ABD ile Karmaşık İlişkileri Yönetmek: İnisiyatif Çin’de

1. Putin, Trump Değildir; Putin Yönetimindeki Rusya-Çin İlişkileri Büyük Dalgalanmalar Yaşamayacaktır

Önümüzdeki dört yıl boyunca Çin, yeni dönemde Çin-Rusya kapsamlı stratejik işbirliği ortaklığını güçlendirmeye ve Ukrayna meselesinde Rusya ile iletişimi ve koordinasyonu artırmaya odaklanmalıdır.

ABD-Rusya ilişkilerinin önemli ölçüde yumuşaması, Rusya’nın diplomatik konumunu iyileştirebilir. Ancak Putin yönetimindeki Rusya, Trump’ın dört yıllık görev süresi içinde ABD’ye olan güvenini Çin gibi uzun vadeli stratejik ortaklarının üzerine çıkacak şekilde artırma olasılığı düşük olan bir ülkedir.

Trump’ın iş dünyası kökeninden farklı olarak, Putin daha istikrarlı ve ileri görüşlü bir liderdir ve Rusya’nın uzun vadeli çıkarlarına yönelik dengeli ve kalıcı planlar yapacaktır.

Dünya genelinde ülkeler, Trump yönetiminin gücü ve etkisi konusunda bekleyip görme yaklaşımı benimsemektedir. Ülkeler, Trump ve ekibinin ABD’yi istikrarlı bir şekilde yönetip yönetemeyeceğini, Demokrat Parti’nin yerleşik düzenini ne ölçüde baskılayabileceğini, küresel rakiplerini zayıflatıp zayıflatamayacağını ve “Amerika’yı Yeniden Büyük Yapma” hedefini gerçekleştirip gerçekleştiremeyeceğini gözlemlemektedir. Nihai amaç, dört yıl sonra MAGA (Make America Great Again) hareketinin Trump’ın politikalarını sürdürmesini ve Trump ailesinin çıkarlarını korumasını sağlamaktır.

2. Çin, Trump Yönetiminin Dikkatini Dağıtmasına İzin Vermemeli ve Stratejik Kararlılığını Korumalıdır.

Çin, stratejik netlik, istikrar ve yönünü en üst düzeyde korumalı, rakiplerinin belirlediği stratejik yıpratma taktiklerine düşmekten kaçınmalıdır.

Son yıllarda, Çin-ABD stratejik düşünce kuruluşları arasında yaygın bir görüş hâkim: Önümüzdeki on yıl içinde Çin ile ABD arasındaki güç dengesi değişebilir. Eğer Çin, on yıl içinde ABD’yi belirgin bir şekilde geride bırakırsa, ABD’nin Çin’e yönelik baskı politikalarını terk etme ve işbirliği yolunu seçme ihtimali doğabilir.

Bu senaryo, elbette en iyimser olanıdır. Ancak, bu mantığa göre Çin’in önümüzdeki on yılda hızla gelişmesi ve ABD’yi çeşitli alanlarda geçmesi gerekecektir. Bunun en büyük riski, Çin’in kalkınma potansiyelinin aşırı tüketilmesi ve ülkenin tükenme noktasına gelmesidir.

Soğuk Savaş döneminde ABD, askeri rekabeti kullanarak Sovyetler Birliği’ni çökertti. Reagan yönetiminin “Yıldız Savaşları Programı”, Sovyetler’i sürdürülemez bir askeri yarışa sürükleyerek ekonomik ve stratejik kaynaklarını tüketti.

Bugün, Çin ile ABD arasındaki rekabet, uzun vadeli bir “stratejik enerji biriktirme” ve “kapasite oluşturma” savaşıdır.

– Çin’in kurumsal avantajları, ekonomik ve toplumsal potansiyeli ile kültürel dayanıklılığı, uzun vadeli bir mücadeleyi sürdürmesine olanak tanımaktadır.

– Çin’in ABD ile doğrudan rekabete girmesine veya kendini gereksiz yere yıpratmasına gerek yoktur.

– Bunun yerine, Çin ulusal potansiyelini korumaya, ABD, Rusya ve Avrupa ile ilişkilerini dengede tutmaya ve Tayvan meselesinde stratejik sabır göstermeye odaklanmalıdır.

– Yumuşak ve akıllı güç stratejileriyle rakiplerini ustaca manevralarla alt etmeli, sürdürülebilir ve uzun vadeli kalkınmaya öncelik vermelidir.

– Nihai hedef, Çin’in büyük ulusal canlanmasını gerçekleştirmek, hem sert hem de yumuşak gücünü dengeli bir şekilde geliştirmek ve küresel stratejik konumunu güçlendirmektir.

3. Çin, Avrupa ile İlişkilerini Güçlendirmeli, Özellikle Orta ve Doğu Avrupa Ülkeleriyle İş Birliğini Yeniden Canlandırmalıdır.

Trump yönetiminin Rusya yanlısı politikaları, Avrupa’da tedirginlik yaratmıştır.

– Avrupa ülkeleri, Ukrayna krizinde büyük ekonomik kayıplar verdikten sonra ABD’den gelebilecek güvenlik tehditlerine karşı savunmasız kalmaktan endişe etmektedir.

– Çin, Avrupa’nın stratejik özerkliğini artırmasına yardımcı olmak için somut adımlar atmalı, ekonomik, teknolojik ve ticari işbirliğini güçlendirmelidir.

– Özellikle Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri, ABD-Rusya ilişkilerinin yumuşaması ve Rusya’nın avantaj kazanması karşısında güvenlik endişeleri taşımaktadır.

– Bu durum, Çin için “16+1” Çin-Orta ve Doğu Avrupa İş Birliği Mekanizmasını yeniden canlandırma fırsatı sunmaktadır.

Önümüzdeki 3-4 yıl içinde, Çin uluslararası kurallar çerçevesinde Avrupa ile karşılıklı fayda sağlayan ilişkiler kurmalı, ticaret hacmini artırmalı, gümrük vergilerini düşürmeli, yapay zeka ve yenilenebilir enerji gibi alanlarda işbirliğini genişletmeli ve insanlar arası kültürel etkileşimi güçlendirmelidir.

4. Çin, Stratejik Caydırıcılığını, Özellikle Nükleer Caydırıcılığını Güçlendirmelidir.

Çin, stratejik caydırıcılık kapasitesini, özellikle nükleer caydırıcılık gücünü ve ulusal güvenliğini daha da geliştirmelidir.

– Stratejik nükleer gücün modernize edilmesi ve güvenliğinin mutlak şekilde sağlanması, ulusal güvenlik ve toprak bütünlüğünün korunması açısından kritik bir unsurdur.

– ABD’de hem Cumhuriyetçi hem de Demokrat politikacılar, Rusya’nın güçlü stratejik nükleer kapasitesinden çekinmektedir.

– Bu nedenle, ABD her zaman Rusya’ya karşı dikkatli davranmaktadır.

– Ukrayna ise stratejik nükleer gücünü kaybettikten sonra, ulusal güvenliği ve toprak bütünlüğü ciddi şekilde ihlal edilmiştir.

Çin’in uzun vadeli ulusal güvenliğini sağlamak için güçlü bir stratejik caydırıcılığa sahip olması ve ulusal savunmasını güçlendirmesi gerekmektedir.

Sonuç

  1. Putin’in Rusya’sı, kısa vadeli kazançlar uğruna Çin gibi uzun vadeli stratejik ortaklarını terk etmeyecektir.
  2. Çin, stratejik sabrını koruyarak ABD ile gereksiz yıpratıcı bir rekabete girmemelidir.
  3. ABD-Rusya yakınlaşmasından doğan fırsatları değerlendirerek, Avrupa ile ilişkilerini güçlendirmelidir.
  4. Stratejik caydırıcılığını, özellikle nükleer caydırıcılığını artırarak ulusal güvenliğini sağlamlaştırmalıdır.

Bu stratejileri takip ederek Çin, değişen küresel jeopolitik ortamda uzun vadeli istikrarını ve gücünü koruyabilir.

Kaynak: Harici

]]>
Şaşı bak şaşır https://yenidunya.org/yazarlar/fatih-kaplan/32195/sasi-bak-sasir/ Fri, 28 Feb 2025 10:30:57 +0000 https://yenidunya.org/?p=32195 Miyase İlknur, Cumhuriyet Gazetesi yazarı, hiç kuşku yok ki, ilerici çağdaş bir insan ve cumhuriyetçi değerleri savunuyor.
22 Şubat 2025 tarihli ‘’TÜSİAD’a minnet borçlusunuz’’ başlıklı köşe yazısının ilk paragrafı, “Yaptıkları konuşmalarla iktidarın politikalarını eleştirdikleri için topun ağzına konan ve polis nezaretinde savcılığa getirilen TÜSİAD başkanı ve GİK başkanına sözüm ona had bildirildi.
Demokratik ülkelerde sivil toplum örgütleri konuşmalarında iktidara had bildirirken Kuzey Kore, Rusya, Çin ve bizim gibi ülkelerde durum tam tersi oluyor. Anımsayın; Çin’de Alibaba’nın kurucusu Jack Ma da hükümeti eleştirince başına aynı şeyler gelmişti’’
şeklinde.

Kafalar karışık
Bu tek paragraf, birçok aydında görülen kafa karışıklığının tipik örneğidir.
TÜSİAD yöneticilerinin polis nezaretinde ifadeye götürülmesinin antidemokratik olduğunu söylüyor. Demokratik ülkelerde bu tür uygulamalar olmaz, Kuzey Kore, Rusya, Çin ve bizim gibi ülkelerde olur demiş. Açıkça adlarını yazmadığı için, demokratik ülkelerin Avrupa, İskandinav ülkeleri ve belki de Amerika olduğunu tahmin edebiliyoruz. Kuzey Kore, Rusya, Çin ve bizim gibi ülkelere de antidemokratik olmak kalıyor doğal olarak.
Kolektif sömürgeci emperyalist batı kampı, bütün vahşetine rağmen kendi sistemini demokrasi diye pazarlayabiliyor. Bu, onların büyük başarısı, bizimse zayıflığımızdır. Aslında tarih gözümüzün önünde bütün çıplaklığıyla her gün tekrar tekrar yaşanıyor, sadece günlük hay huyun biraz üzerine çıkıp olayları serinkanlıca değerlendirmek yeterli.

Yıkıcılar kampı
Çok gerilere gitmeye gerek yok, yakın tarihe bile baktığımızda emperyalist batı kampı Avrupa’nın göbeğindeki Yugoslavya’yı parçalayıp dağıttı; Afganistan’ı ve Irak’ı işgal etti; Afrika halklarının dostu, ülkesinde en ileri kamuculuğu uygulayan,zenginliğini halkıyla bölüşen Libya’yı NATO eliyle yakıp yıkarak yeniden sömürgeleştirdi; Suriye’yi 14 yıl süren boğma harekâtıyla nefessiz bırakıp tekfirci Ortaçağcı HTŞ çetelerine teslim etti. Filistin’de İsrail sömürgecilerinin devasa soykırım ve işgal faaliyeti, Avrupa ve ABD egemenlerinin tam onayı ve silah desteğiyle devam ediyor. Lübnan direnişini boğmak, orayı da İsrail işgaline direnemez duruma getirmek için her gün yeni oyunlar kuruyor.

Direnenler kazanacak
1989’dan sonra Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından kurulan Rusya Federasyonu kapitalist kampın eşit bir üyesi olamayacağını trajik bir şekilde anladı. ABD-NATO’ya göre Rusya hâlâ çok büyük ve tekrar tekrar parçalanması gerekiyor. Başlangıçta verdikleri sözlere rağmen Nato, Rusya Federasyonunu çevrelemeye devam etti. 2022 Ocak ayında Rusya yönetimi NATO’nun genişlemesinin Rusya’nın ulusal güvenliğini tehdit ettiğini belirterek bu temel sorunu artık erteleyemeyeceklerini belirtti. ABD ile NATO’ya çeşitli güvenlik garantileriyle ilgili teklifler iletti ve bu belgeleri dünya kamuoyuna da açıkladı. Teklifin özü Ukrayna’nın NATO’ya alınmasının Rusya için varoluşsal tehlike olduğu, asla kabul edilemeyeceğiydi.
ABD ve NATO bu teklifleri müzakere etmek yerine Rusya’nın Ukrayna’ya müdahalesini tercih etti. Ukrayna’yı Rusya’ya karşı kışkırttı, silahlı bir çatışmada Rusya’nın zayıflayabileceğini umarak Ukrayna’yı kurban etti.
Hedefteki Rusya Federasyonu, emperyalist savaş blokuna karşı mücadelenin siyasi ve askeri öncülüğünü yapıyor ve Ukrayna’nın NATO’ya alınmasını engelleyebilecek gibi görünüyor. İşçi sınıfı ile kapitalist oligarşi arasında denge politikası güden bonapartist yönetim emperyalizmle tam boy mücadeleyi göze alamıyor. NATO’nun Rusya topraklarını Ukrayna’dan uzun menzilli füzelerle vurmasıyla bunalan Rusya yönetimi, müttefiki Suriye’yle sonuna kadar dayanışma gösteremedi, Suriye’nin HTŞ eline geçmesine engel olamadı.
Çin ise emperyalist savaş blokuna karşı mücadelenin ekonomik öncüsü durumunda. O da, emperyalizmin planlarında kesinlikle parçalanması gereken büyük bir ülke. Çin Komünist Partisi yönetimi de Rusya’dakine benzer biçimde işçi sınıfı ve kapitalist dolar milyarderleri arasında denge kurmaya çalışıyor. Bir yandan emperyalizme yem olmamak için mücadele ederken, diğer yandan Çinli ve batılı kapitalistlerden tam kopmayı göze alamıyor,ikili karakterini sürdürüyor.
Kuzey Kore’de ise dolar milyarderleri yok, dolayısıyla evsiz ve işsiz insan da yok. O da emperyalizmin hedefindeki ülkelerden biri. Aynı zamanda emperyalist kapitalist sistemin hakkında en fazla yalan haber yaptığı ülkelerin başında geliyor. Ne yazık ki kendini anti emperyalist sayan birçok insan bile bu karalama ve gözden düşürme kampanyalarına inanıyor, ülkenin kendini savunmak için canını dişine takarak nükleer silah edinmesini bile kınıyor. Saldırganın silahıyla öz savunma yapanın silahını aynı kefeye koyuyor.

AKP tehlikeli yolda
23 yıllık AKP yönetimiyse neoliberal kapitalizmi kendisine rehber edinmiş; özelleştirmeci, faizci dövizci bir talan ekonomisini uygulamaya devam ediyor. TÜSİAD büyükleri de özelleştirme yağmasından çok büyük paylar aldılar. AKP’nin iktidara gelişinde emperyalist kapitalist sistemin kolaylaştırıcılığı ve desteği tamdı. AKP, ABD/NATO planlarına uygun olarak Suriye’yi yıkım planında 2011 yılından itibaren aktif görev aldı. Ülke kaynaklarını bu yıkım planında hovardaca harcadı, harcamaya da devam ediyor. AKP yönetimi Suriye Cumhuriyetinin yıkılışında en büyük paya sahiptir. Böylelikle Filistin ve Lübnan direnişi en büyük destekçilerini kaybetti. Türkiye de istikrarsızlaşan bölgede büyük tehlikelere açık hâle geldi. Suriye’nin yıkılmasıyla bölgenin en büyük kazananı İsrail oldu.
Yani, emperyalizmin hedefinde olup farklı boyutlarda direnenlerle, emperyalistlerin ayartmasına uyanları aynı düzlemde görmek ve değerlendirmek bizi yanılgıya götürür.

Açık zihin
Son söz olarak, emperyalist-kapitalist düzen: aklın, bilimin, demokrasinin, laikliğin düşmanıdır.
Dolar milyarderlerinden oluşan bir avuç azınlığın lüksünü ve egemenliğini sürdürmek için en bağnaz gericilikle işbirliği yapar ve dünyayı karanlığa teslim eder; kana, ateşe ve gözyaşına boğar. Sonra da devasa propaganda aygıtıyla uyuşturduğu zihinlere demokrasi havarisi gibi yerleşmenin yolunu arar.

]]>
İktidar ve muhalefetin ‘nükleer savaş’ algısı https://yenidunya.org/yazarlar/ibrahim-akseloglu/31364/iktidar-ve-muhalefetin-nukleer-savas-algisi/ Tue, 26 Nov 2024 13:45:31 +0000 https://yenidunya.org/?p=31364 Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, geçtiğimiz günlerde Rusya-Ukrayna savaşı ve yaşanan küresel gerilimlere değindiği açıklamasında, “Burada nükleer bir risk var mı? Açıkçası, nükleer adı konuşulmaya başladığı andan itibaren nükleer risk oluşur. Adam şunu söylüyor: ‘Siz benim topraklarımın içerisinde benim tolere edebileceğimden daha fazla füze ve saldırı yaparsanız, elimdeki araçlarla olmuyorsa diğer bir üst aracı kullanırım.’ Bunu açıktan söylüyor. Bu bir şaka değil. Karşı taraf ise ‘Senin elinde nükleer silah var, beni nükleerle tehdit ediyorsun diye istediğin yeri işgal etmene izin vermem’ diyor” ifadelerini kullandı.

CHP Milli Savunmadan Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Yankı Bağcıoğlu ise, Bakan Fidan’ın “Nükleer savaş tehdidi şaka değil” sözlerine ilişkin, “Türkiye, bu işin şaka olmadığının gerçekten farkında mı ve bu doğrultuda hazırlıklarını yapmış mıdır? Böylesi bir kriz durumunda görev alacak uzman ekipler, uygulanacak kriz yönetim planları, radyasyon ölçüm sistemleri, acil durum sağlık altyapısı gibi hayati unsurlar konusunda ne kadar ilerleme kaydedildiği, ne yazık ki belirsizliğini korumaktadır” açıklamasını yaptı.

Konuşmaların neresinden tutsak!
Türkiye’nin başladığından bu yana Rusya-Ukrayna çatışmasının çözümü için adım attığı bir gerçek. Ancak, tüm bu adımlara rağmen Ukrayna’da savaşın derinleşmesine/süreğenleşmesine neden olan silah satışlarını Türkiye’nin neden durdurmadığını Bakan Fidan unutmuş gözüküyor. Savaşı bitirmek için önce silahlanmanın durdurulması gerektiğini görmezden geliyor.
Bağcıoğlu ise, açıklamasında “nükleer savaş” riskine karşı atılması gerekli teknik adımları vurgulayan, ancak Türkiye’nin neden nükleer tehdit altında olduğu gerçeğini dile getirmeyen bir yerde duruyor.
Bağcıoğlu’nun açıklamasında yer alan teknik ayrıntılar arasında ‘Askeri sağlık sisteminin’ yok edilmesi ise dikkat çekici bir yerde duruyor.
İktidar ve muhalefet sorumlularının konuşmalarında dile getirdikleri, bir durum tespitinden öteye geçmiyor. İki yetkili de açıklamalarında, dünyadaki genel gerilimleri özetleyen, ancak Türkiye’nin kendi topraklarını korumak için atması gereken adımları sıralamayan sözler dile getiriyor.

Aslolanı söyleyememek
Nükleer savaş tehlikesinden söz ederken, Türkiye’nin topraklarında yer alan ve kontrolü Türk Ordusunun elinde olmayan ABD/NATO nükleer silahlarının görmezden gelinmesinin, genel tespit ve teknik açıklamaların tümünü anlamsız bıraktığı ortada.
İktidar ve muhalefet sorumlularının açıklamalarında aslolanı söyleyemedikleri, “unuttukları” konunun Türkiye’nin tam bağımsızlığı olduğunu düşünüyorum. Aslolanın söylenmediği açıklamalarla sorunun çözümü de mümkün olmuyor.
ABD/AB/NATO ortaklığının Montrö Sözleşmesini yeniden ısıttığı, Kıbrıs üzerine yeni tezgahlar hazırladığı, Kürecik ve İncirlik Üslerinin Filistin halkının katlinde kullanıldığı, etnik ve dinci terör çetelerinin yeni provokasyonlar hazırladığı bugünlerde, iktidar ve muhalefet sorumlularının açıklamaları gerçeklerle örtüşmüyor, sorunların çözümüne çare üretmiyor.
İktidar ve muhalefetin, TUSAŞ saldırısından yeterli ders almadıkları, işbirlikçi tutumlarından vazgeçmeyecekleri anlaşılıyor.

Söylenmesi gerekenler
Türkiye’nin, nükleer savaş tehlikesinden uzak durabilmesinin öncelikli çıkışı, topraklarımızda yer alan nükleer savaş başlıklarının sökülüp atılması, ya da el konulmasıdır. Kontrolleri Türk Ordusunun elinde olmayan bu savaş başlıklarından bir an önce kurtulmalıyız.
Türkiye’nin, topraklarındaki nükleer başlıklardan kurtulması da yetmez. Ekonomik ve siyasi bağımsızlığımızın yeniden inşası için;
-NATO’dan çıkılmalı,
-İncirlik ve Kürecik kapatılmalı,
-AB Gümrük Birliği anlaşması iptal edilmeli,
-Komşu ülkelerle, başta Suriye ile barış, saldırmazlık ve güvenlik anlaşmaları yapılmalı,
-Komşu ülkelerle ekonomik, kültürel bağları güçlendirecek adımlar atılmalı.

Ulusun/halkın geleceği için
Açıklama yapan tüm parti sorumlularının ağızlarından düşürmedikleri “iç cephe”nin güçlendirilmesi için öncelikle Türkiye halkının çoğunluğunu oluşturan işçi sınıfı ile şehir ve köy emekçilerinin insanca yaşanacak bir gelire kavuşturulması gerekmektedir.
İktidar ve muhalefet eliyle, ulusun/halkın ayrışmasına yol açacak uygulamalardan uzak durmak için laiklik ve yurttaşlık bilincinin güçlendirilmesine dönük adımlar atılmalıdır. Çünkü Cumhuriyet Devrimimizle kazanılan laiklik ve yurttaşlık hakkı “iç cephe”nin bütünlüğünü sağlayacak çimentodur. Bu çimentodan vazgeçemeyiz.
Ulusal kurtuluş ve Cumhuriyet Devrimimizin geleneğini en zor koşullarda bile sürdüren Türkiye halkı emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı mücadeleden asla vazgeçmeyecektir. Emperyalizme ve işbirlikçilerine rağmen Türkiye halkı yeni bir silkinişe geçecek, güçlü bir toplumsal ve ulusal atılımı gerçekleştirecektir.

]]>