israil – Yeni Dünya https://yenidunya.org Yeni Günün Habercisi Thu, 09 Apr 2026 12:46:55 +0000 tr hourly 1 https://wordpress.org/?v=6.8.5 https://yenidunya.org/wp-content/uploads/2022/02/cropped-YD-ikon-512-1-75x75.png israil – Yeni Dünya https://yenidunya.org 32 32 Sendikalardan İran Konsolosluğuna ziyaret: “İran halkının yanındayız!” https://yenidunya.org/emek-gundemi/33964/sendikalardan-iran-konsolosluguna-ziyaret-iran-halkinin-yanindayiz/ Wed, 08 Apr 2026 12:46:00 +0000 https://yenidunya.org/?p=33964 DİSK’e bağlı Birleşik Metal İş Sendikası, Nakliyat İş Sendikası, BTO-Sen, Basın İş Sendikası, Sosyal-İş Sendikası ve Bağımsız Emekliler Dayanışma Sendikası İran İstanbul Başkonsolosluğu’na dayanışma ziyareti gerçekleştirdi.
Açıklamada, Türkiye işçi sınıfının İran halkıyla dayanışması en içten duygularla ifade edildi. Bir kez daha ABD emperyalizmine ve Siyonist İsrail’e karşı İran halkının yanında olduğu vurgulandı.

Ziyaretin ardından yapılan açıklama şu şekilde:

Enerji yolları, jeopolitik çıkarlar ve bölgesel hâkimiyet
“Emperyalist ABD’nin küresel ölçekte sürdürdüğü müdahaleci politikalar ve siyonist İsrail’in bölgedeki saldırgan tutumu, yalnızca devletler arası bir gerilim olarak değil, doğrudan halkları hedef alan yıkıcı bir sürecin parçası olarak karşımıza çıkmaktadır.
İran’a yönelik saldırılar da bu bağlamda değerlendirilmeli; enerji yolları, jeopolitik çıkarlar ve bölgesel hâkimiyet mücadelesi uğruna halkların yaşamlarının hiçe sayıldığı açıkça görülmelidir.
Siyonizmin bölgedeki yayılmacı politikaları, uluslararası hukuku ve halkların kendi kaderini tayin hakkını yok sayarken, emperyalist güçlerin bu sürece verdiği destek savaşın boyutlarını daha da derinleştirmektedir.

Sendikalardan İran Konsolosluğuna ziyaret: “İran halkının yanındayız!”

Sistematik kuşatma
Öte yandan, uluslararası kamuoyunda tartışma yaratan ve egemen güçlerin karanlık ilişkilerini sembolize eden Epstein gibi figürlerin ortaya koyduğu ağlar, bu sistemin yalnızca askeri değil, aynı zamanda siyasi ve ekonomik olarak da nasıl iç içe geçmiş çıkar ilişkileriyle şekillendiğini gözler önüne sermektedir.
Tüm bu gelişmeler, İran halkının yıllardır maruz bırakıldığı ambargo, baskı ve saldırı politikalarının tesadüfi olmadığını; aksine sistematik bir kuşatmanın parçası olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Bu saldırılar, yıllardır savaş ve ambargo altında yaşam mücadelesi veren İran halkının hayatını daha da zorlaştırmakta, sivil yaşamı tehdit etmekte ve bölgedeki gerilimi derinleştirmektedir.

Türkiye işçi sınıfının İran halkıyla dayanışması
Biz sendikalarımız ve üyelerimiz adına emperyalist ABD ve siyonist İsrail’in saldırılarına karşı İran halkıyla dayanışmak amacıyla İran İslam Cumhuriyeti İstanbul Konsolosluğu’na bir dayanışma ziyareti gerçekleştirdik. Bu ziyarete Dünya Sendikalar Federasyonu (DSF) Genel Başkan Yardımcısı ve Nakliyat-İş Sendikası Genel Başkanı Ali Rıza Küçükosmanoğlu, Birleşik Metal-İş Sendikası Genel Başkanı Özkan Atar, Sosyal-İş Sendikası Genel Sekreteri Deniz Gülşen, Basın-İş Sendikası, BTO-SEN ile Emekliler Dayanışma Sendikası Genel Başkanı Mahinur Şahbaz katıldı. Ziyarette, Türkiye işçi sınıfının İran halkıyla dayanışması en içten duygularla ifade edildi.
Bir kez daha ABD emperyalizmine ve Siyonist İsrail’e karşı İran halkının yanında olduğumuzu vurguluyoruz.”

]]>
İran’ın savaşında tarafımız https://yenidunya.org/basindan/karsi-kose/33921/iranin-savasinda-tarafimiz/ Mon, 23 Mar 2026 12:38:24 +0000 https://yenidunya.org/?p=33921 Tane tane gidelim:

1. ABD-İsrail’le kim savaşırsa savaşsın, zafer kazanması için yürekten dua ederiz.

2. Mazlum İran halkının bu savaştan salimen ve zaferle çıkması en büyük dileğimizdir, samimi duamızdır.

3. Allah, işgal altındaki topraklara gönderilen her füzeyi isabet ettirsin.

4. Bir ülke topyekûn saldırı altında iken eski defterleri açmak, düşene tekme atmak doğru değildir, ahlâkî değildir, vicdanî değildir; bunu biliriz.

5. İran saldırı altında iken, gereksiz ve zamansız biçimde eski defterleri açanlar İran’ın bizzat kendisi, Türkiye’deki İrancılar, İran sempatizanları, İran ajanları olmuştur.

6. İran’ın kendisinin, İrancıların, İran sempatizanlarının, İran ajanlarının açtıkları tartışmalara, onların iddialarına cevap vermek, zor zamanında İran’ın karşısında durmak değildir, İsrail-ABD’ye destek çıkmak hiç değildir. İsrail’i eleştirenlere “antisemitist” damgası vurmak ne kadar ahlaksızca bir tavır ise, kendi açtıkları tartışmalarda iddialara cevap verenleri “Siyonist” olmakla suçlamak da aynı derecede ahlaksızca bir tavırdır.

7. Karmaşık meselelere düz mantıkla, kolaycılıkla, kestirme yollarla bakılamaz: Düşmanımızın düşmanı dost değildir.

8. Gelelim Suriye meselesine: İran, Suriye’de İsrail’le savaşmıyordu. İran Suriye’de Rusya ve Esed rejimi ile birlikte Sünni katlediyordu. Suriye’den çıkarılmış olması, İran’ın İsrail’le zaten yapmadığı bir mücadeleyi etkilememiştir.

9. Suriye’nin hava sahasını İsrail’e karşı koruyacak bir kapasitesi yoktur. Esed zamanında da yoktu, İran ve Rusya’nın Suriye’de yaptığı tahribat sonrası böyle bir kapasite hiç kalmadı.

10. İran’ın ABD ile yaptığı iş birliği neticesinde oluşan yeni Irak Hükümeti de hava sahasını İsrail-ABD’ye açmıştır. Dahası, İran’ın kendi hava sahası, Suriye’den daha fazla İsrail ve ABD’ye açıktır.

11. Suriye, halen ayakta ve hayatta kalma mücadelesi vermektedir. Hiç kimsenin Suriye’den İsrail’le savaşmasını istemeye hakkı yoktur. 15 yıldır rejime, Rusya’ya ve İran’a karşı savaşan ve yüz binlerce evladını şehit veren Suriye’den İsrail’le savaşmasını beklemek bencilliktir, ahlaksızlıktır. Suriyeliler kimsenin mayın eşeği değildir.

12. Kasım Süleymani, Ali Laricani, Hamaney, Nasrallah ve daha nicelerinin katledilmesine, bu isimlerin ağır zulmüne uğramış Suriyelilerin sevinmesi haktır ama yine de vakarlarını bozmamışlardır.

13. Gelelim Sünni-Şii meselesine… Şiiliğin varlık nedeni Sünni husumetidir. Şiiliğin yakın düşmanı Sünniliktir. Bu tarih boyunca böyle olmuştur. Yakın tarihte Lübnan’da, Yemen’de, Irak’ta, Afganistan’da, Suriye’de de bu böyle olmuştur. Şia, ehli küfürle savaşmaktan çok Sünnilikle savaşmıştır. Görünen odur ki bu böyle devam edecektir.

14. İran saldırı altında iken bu tatsız tartışmayı açan da Sünniler değil, Şia olmuştur.

15. Şia, Sünnilerin ötekisi değildir, derdi değildir, tarihte de olmamıştır. “Vahdet” ya da “ittifak” ham hayaldir, ütopyadır. Yine de bu hayale, bu ütopyaya inananlar varsa, konuşmaları, hitap etmeleri ve ikna etmeleri gereken taraf Sünniler değil, Şiilerdir.

16. Anadolu’ya yönelik en büyük tehdit, bölünme, ayrışma, Haçlı istilası hatta Siyonizmden önce Şii tehdididir. İran’ın savaşa girmesiyle birlikte Türkiye içinde uyuyan hücreler uyanmış, gereksiz, enerji tüketici, ayrıştırıcı tartışmalar açmışlardır. İran’ın yaşadıkları Türkiye için ibret olmalıdır. Ülke içinde Siyonist ya da Şii yayılmacılığı için fırsat kollayanlara karşı acilen tedbir alınmalıdır.

17. Bölgemizdeki savaşa rengini veren kavramlar Siyonizm, Haçlı zihniyeti, Evanjelizm ve Şiiliktir. Türkiye’nin bu ateş çemberinde Müslüman kimliğini keşfedip onun etrafında kenetlenmek dışında bir seçeneği yoktur.

Bir müjde!

Ersin Çelik ve İsmail Kılıçraslan’la Tv Net ekranlarında yaptığımız ve bir süre ara verdiğimiz Siyaseten programı çarşamba günü kaldığı yerden devam edecek inşallah. Çarşamba akşamı TvNet’te buluşmak üzere.

Kaynak: Aydın Ünal / Yeni Şafak

]]>
İran Savaşı ve küresel düzenin kırılma noktası https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/33888/iran-savasi-ve-kuresel-duzenin-kirilma-noktasi/ Mon, 09 Mar 2026 14:11:03 +0000 https://yenidunya.org/?p=33888 İran sadece kendisi için değil tüm küresel güney ve sömürgeciliğe karşı çıkan onurlu devletler adına da direniyor.

Batı Asya son yıllarda çok sayıda kriz yaşadı. Ancak ABD ve İsrail’in İran’a yönelik müşterek saldırısıyla başlayan süreç, önceki krizlerden farklı bir nitelik taşımaktadır. Çünkü bu savaş yalnızca iki devlet arasındaki askeri bir çatışma değildir. Enerji güvenliğinden küresel ticaret yollarına, finans piyasalarından büyük güç rekabetine kadar uzanan çok katmanlı bir jeopolitik kırılma noktasıdır. Bu nedenle yaşananları yalnızca bölgesel bir savaş olarak değil, küresel sistemdeki dönüşümün bir parçası olarak değerlendirmek gerekir.

Savaşın ilk günlerinden itibaren ortaya çıkan tablo meşruiyet açısından son derece tartışmalıdır. İran ile diplomatik görüşmeler devam ederken askeri harekât başlatılmıştır. Bu durum İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan ve Batı tarafından yıllarca savunulan “kurallara dayalı uluslararası düzen” söyleminin fiilen çöktüğünü göstermektedir. Diplomasi ile askeri güç arasındaki güven ilişkisi ortadan kalktığında uluslararası sistem de anlamını kaybeder. Nitekim ABD yönetiminin savaşın hedefi konusunda ortaya koyduğu söylem bile bu belirsizliği yansıtmaktadır. Bir yandan başlangıçta rejim değişikliği hedeflenmiş daha sonra bunun hedef olmadığı açıklanırken, diğer yandan İran halkı açık biçimde her durumda ayaklanmaya çağrılmıştır. Bir başka gün ise operasyonun amacının yalnızca İran’ın askeri kapasitesini sınırlamak olduğu ifade edilmiştir. Bu çelişkili açıklamalar Washington’da stratejik hedeflerin net olmadığını göstermektedir.

Yapılan anketler Amerikan halkının yalnızca yaklaşık yüzde 25’inin savaşı desteklediğini ortaya koymaktadır. Bu oran modern Amerikan tarihinde bir savaş için görülen en düşük destek seviyelerinden biridir. Özellikle Gazze’de yaşananlar ve İsrail’in uyguladığı askeri operasyonlar Batı kamuoyunda ciddi bir tepki yaratmıştır. ABD’deki genç kuşaklar artık küresel askeri müdahaleleri otomatik olarak destekleyen bir toplumsal taban oluşturmamaktadır. Körfezdeki enerji akışının kesilmesinin Amerikan tüketicisine yansıması arttıkça Trump’a eleştiri dozu artacaktır. Bu arada Epstein dosyalarının Amerikan kamuoyunda yarattığı etki bu savaşın meşruiyetini sorgularken Trump’ın savaşı Epstein dosyasının basıncını azaltmak için başlattığı tezi de göz ardı edilmemelidir.

Modern Savaşın Yeni Biçimi

İran-İsrail geriliminin önemli bir boyutu hibrid savaşın açık çatışmaya dönüşmesidir. 2007 yılından itibaren İran’daki nükleer bilim insanlarına ve askeri yetkililere yönelik suikastlar giderek artmıştır. Bu operasyonların amacı İran’ın nükleer programını geciktirmek, bilim insanlarını ve askeri komuta kademesini zayıflatmak ve İran üzerinde psikolojik caydırıcılık oluşturmaktı. 13 Haziran 2025 saldırılarında bu yöntem çok daha ileri bir boyuta ulaştı. Operasyonlarda mikro kamikaze dronlar, hassas güdümlü mühimmatlar ve ileri teknolojili özel silah sistemleri kullanıldı. Bu tür operasyonlar modern savaşın kara, hava, siber ve bilişsel alanlarının birlikte kullanıldığı yeni bir döneme girildiğini göstermektedir. Algı operasyonları ve propaganda da savaşın önemli bir parçası haline gelmiştir. Batı medyası İran toplumunun çökeceği yönünde sürekli bir anlatı üretirken İran’da büyük protestoların rejime destek amacıyla gerçekleşmesi bu anlatının gerçekliği yansıtmadığını göstermiştir.

Buna karşılık ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth İran’ın neredeyse tamamen imha edildiğini ve savaşın sona yaklaştığını söylemektedir. Trump da savaşın hızlı ve kolay bir zafer olacağını iddia etmektedir. İran yönetimi bu tabloyu doğrulamamaktadır. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ateşkes istemediklerini ve ABD ile müzakere etmeyeceklerini açıklamış, Trump’ın kara harekâtı ihtimali sorulduğunda gülerek “Gelsinler, bekliyoruz” diyerek meydan okumuştur. Eğer İran’ın askeri kapasitesi gerçekten yok edilmiş olsaydı rasyonel davranış içinde ateşkes aramak olurdu. İran’ın müzakereyi reddetmesi savaşma kapasitesinin tamamen ortadan kalkmadığını göstermektedir.

İlk safhada ucuz ve sarfı süratli cephaneyi hava savunma sistemlerini doyuma uğratmak için kullanarak daha sonra balistik ve hiper sonik füze saldırılarına başlamış ve sadece İsrail askeri hedeflerine değil, ABD’nin bölgedeki üslerine, limanlarına komuta kontrol merkezlerine, hava savunma radar ve bataryalarına ciddi zarar vermiştir. Savaşın yükünü körfezdeki zengin Arap ülkelerine yıkarak ve onları da ABD saldırılarına dolaylı ve doğrudan hizmet ettikleri gerekçesi ile hedef haline getirerek savaşın yarattığı sonuçların küresel krize neden olmasının ve ABD ile İsrail’e baskı yapılmasının yolunu açmıştır.

İran’ın Beklenmeyen Direnci

Savaşın askeri boyutuna bakıldığında İran’ın beklenenden çok daha güçlü bir direnç gösterdiği görülmektedir. Savaşın ilk haftasında İran’ın bazı hedeflerine ulaştığı görülmektedir. İran dünyanın en güçlü hava armadası karşısında ilk saldırı dalgasını atlatmış, Körfez ülkeleri ve İsrail’deki bazı radar sistemlerini devre dışı bırakmış, saldırgan koalisyonun pahalı hava savunma füze stoklarını tüketmeye zorlamış ve Hürmüz Boğazı’nı fiilen kapatarak küresel enerji akışını ciddi biçimde etkilemiştir.

İran bu süreçte kademeli bir strateji uygulamış ve ABD İsrail hava üstünlüğüne karşı önce ucuz maliyetli füzeler ve SİHA’lar ile uzun soluklu bir yıpratma savaşını uygulamaya koymuştur. 1980 sonrası son 46 yılda biriktirdiği tecrübe ve hazırlıkları, 13 Haziran 2025 günü başlayan 12 gün savaşının tecrübeleri ama en önemlisi Rusya ve Çin’in teknoloji ve askeri yardımları ile birleştirerek önemli kuvvet çarpanları elde etmiştir. İran’ın yaklaşık yarım yüzyıldır süren bir kuşatma psikolojisi içinde savunma stratejisini geliştirmiş olması ve sürekli bir dış müdahale ihtimaline göre hazırlık yapması önemlidir. İran-Irak Savaşı’nın sekiz yıllık tecrübesi İran askeri sisteminin dayanıklılığını artırmıştır. Bu savaş sırasında İran ağır ambargolar altında savaşmak zorunda kalmış ve asimetrik savaş stratejisini geliştirmiştir. Bu kapsamda yer altında sahip olduğu 150 civarındaki UHPC (Ultra Yüksek Korumalı Beton) füze üsleri İran’ın elindeki en büyük kozdur. Diğer yandan İran’ın üç bin yıllık devlet tecrübesine sahip bir medeniyet olduğu unutulmamalıdır. Bu tür toplumlar dış saldırı karşısında parçalanmak yerine çoğu zaman daha fazla kenetlenme eğilimi gösterir. Nitekim savaşın ilk günlerinden itibaren İran toplumunda bu eğilim görülmüştür.

ABD’nin Lojistik Sorunu

İran’a karşı yürütülen harekâtın ilk haftası modern savaşların ne kadar pahalı ve sürdürülemez hale geldiğini göstermektedir. Amerikalı açık kaynaklara göre ilk dört günlük saldırıların maliyeti yaklaşık 11 milyar dolara ulaşmış durumda. Bu tutarın içinde ABD’den ve Avrupa’daki üslerden Ortadoğu’ya sevk edilen 12’den fazla savaş gemisi ve yaklaşık 100 uçaklık kuvvetin konuşlandırılması, 5,7 milyar dolarlık hava savunma önleme füzesi ve 3,4 milyar dolarlık bomba ile diğer mühimmat harcamaları yer alıyor. Buna personel giderleri, eğitim maliyetleri ve bölgedeki stratejik varlıkların kullanımı dâhil değil. Ayrıca savaşın ilk haftasında ABD’nin kaybettiği veya hasar gördüğü askeri ekipmanın maliyeti de yaklaşık 3 milyar dolar olarak tahmin ediliyor. Bu kayıplar arasında 3 adet AN/TPY-2 füze savunma radarı (birinin tamamen imha edildiği doğrulandı), 3-4 adet F-15E Strike Eagle savaş uçağı, 4 adet MQ-9 Reaper İHA ve Katar’daki bir AN/FPS-132 erken uyarı radarının hasar görmesi bulunuyor. Bunun yanında Kuveyt, Bahreyn ve Katar’daki ABD tesislerine yapılan saldırılarda birçok SATCOM (Uydu Muhaberesi) ve SIGINT (Sinyal İstihbaratı) radomunun da imha edildiği bildiriliyor.

Ancak savaşın asıl stratejik sorunu kayıplardan çok mühimmat üretim kapasitesi. Analizlere göre ABD’nin İran’a karşı yürüttüğü hava savunma operasyonlarında önleme füzeleri hızla tüketiliyor ve stokların uzun süreli bir savaş için yeterli olup olmayacağı tartışılıyor. Özellikle Patriot PAC-3, THAAD ve Aegis sistemlerinde kullanılan SM-2, SM-3 ve SM-6 önleme füzeleri açısından ortaya çıkan tablo modern savaşın yalnız teknoloji değil aynı zamanda stok ve üretim kapasitesi savaşı olduğunu göstermektedir. İran’ın balistik füzeleri ve çok sayıda kamikaze İHA kullanması savunma sistemlerini bir tür yıpratma savaşına sürüklemektedir. Ucuz saldırı araçlarına karşı milyonlarca dolarlık önleyicilerin kullanılması savunma tarafında sürdürülebilirlik sorununu gündeme getirmiştir. İran saldırılarını önlemek için kısa sürede çok sayıda THAAD, Patriot ve SM-3 önleyici füze kullanılmıştır. Bu durum ABD ve müttefiklerinin önleme füze stoklarının hızla azalmasına yol açmaktadır. Bu füzelerin üretimi sınırlı ve pahalı olduğu için stokların kısa sürede yenilenmesi kolay değildir. Aynı zamanda İran saldırılarında hava savunma sistemlerinin çalışması için kritik olan radar ve erken uyarı altyapıları da hedef alınmaktadır. Sensör altyapısının zarar görmesi savunma sistemlerinin etkinliğini ciddi biçimde azaltmaktadır. Bu nedenle ABD donanması ve bölgedeki müttefik kuvvetler hava savunma stoklarını yenilemek için yeni bir lojistik düzen kurmaktadır. Körfez’de görev yapan destroyer ve kruvazörlerin önemli bir bölümü yeniden mühimmat yüklemek için Hindistan veya Diego Garcia’ya yönlendirilmektedir. Bu da gemilerin 7 gün civarında bölgeden uzaklaşmaları anlamına gelmektedir. Bu sistemlerin İran hipersonik füzelerine karşı yetersiz oldukları da ayrı bir gerçektir.

Diğer yandan ABD’nin uzun menzilli hassas saldırı mühimmat stoklarının kritik seviyeye yaklaştığı değerlendirilmektedir. ABD’nin İran’a karşı kullandığı başlıca mühimmatlar yaklaşık 900 deniz mili menzilli savaş gemileri ve denizaltılardan atılan Tomahawk seyir füzesi ile yaklaşık 600 deniz mili menzilli savaş uçaklarından atılan JASSM müşterek hava yer seyir füzeleridir. Açık kaynaklarda yer alan bilgilere göre ABD’nin kullanılabilir Tomahawk stoku yaklaşık 2000–2500 civarına düşmüş olabilir. JASSM stokunun ise yaklaşık 3000 civarında olduğu düşünülmektedir. Kısacası ABD’nin elinde yaklaşık 5000 civarında uzun menzilli seyir füzesi kalmış olabilir. Bu stok bile İran gibi büyük bir ülkeye karşı uzun süreli bir hava harekâtı için sınırlıdır. Ayrıca ABD aynı mühimmatları Rusya veya Çin gibi büyük güçlere karşı caydırıcılık için de rezervde tutmak zorundadır. Böyle bir çatışmada bu stokların birkaç gün içinde tükenebileceği değerlendirilmektedir. Bu nedenle ABD’nin pahalı ve sınırlı seyir füzeleri yerine daha ucuz JDAM (Müşterek Direkt Saldırı Mühimmatı) tipi süzülme bombalarına yönelmesi beklenmelidir. Ancak bu bombaların kullanılabilmesi için uçakların hedefe yaklaşık 30-40 deniz mili mesafeye kadar yaklaşması gerekir ki bu da pilotları yüksek riske durumuna sokar. İran’ın savaşın ilk aşamasında hava savunmasını tamamen kullanmak yerine kritik bölgelerde muhafaza etmiş olabileceği değerlendirilmektedir. Amaç, ABD ve İsrail uçaklarının kısa menzilli mühimmat kullanmak zorunda kalacağı aşamada bu sistemleri devreye sokmaktır. Bugüne kadar uzaktan atılan Amerikan ve İsrail füzelerini vurmak İran için zor olabilir ancak uçaklar çok daha savunmasızdır.

Bir diğer kritik alan da patlayıcı üretimidir. ABD’de neredeyse tüm modern savaş başlıklarının içinde bulunan RDX ve HMX gibi yüksek enerjili patlayıcıların üretim sorunu. ABD, II. Dünya Savaşı sırasında günde 10 üretim hattında yarım milyon ton patlayıcı üretirken bugün yalnızca iki üretim hattıyla çalışmaktadır. Bu ve yukarda açıklanan menfi tabloyu gören Trump yönetimi savunma sanayii şirketleriyle üretimi hızlandırmak için yeni toplantılar yapmaya devam ediyor. Savaşın ilk haftası sonunda Trump, BAE Systems, Boeing, Honeywell Aerospace, L3Harris, Lockheed Martin, Northrop Grumman ve Raytheon yöneticileriyle görüşerek yüksek teknoloji silahların üretiminin hızla artırılması konusunda anlaşmaya varıldığını açıklamıştır. ABD yönetimi orta seviyedeki mühimmat stoklarının yeterli olduğunu savunsa da savaşın uzaması halinde belirleyici unsurun askeri güçten çok üretim kapasitesi yani lojistik faktörler olacağı giderek daha açık hale gelmektedir.

İran’ın Stratejisinin Enerji ve Deniz Ticaretine Etkisi

İran büyük bir gayretle yürüttüğü savaşta doğrudan İsrail’i hedef alırken aynı zamanda ABD’nin bölgedeki askeri ve ekonomik altyapısını hedef alan bir strateji uygulamaktadır. Körfez ülkelerindeki Amerikan üsleri, enerji tesisleri ve lojistik altyapılar bu saldırıların merkezine yerleşmiştir. İran’ın enerji ve ekonomik hedefleri vurması savaşın jeoekonomik boyutunu hızla büyütmüştür. Saldırıdan önce yaklaşık 73 dolar olan petrol fiyatı bir hafta sonra 93 dolar oldu. Ancak bu yalnızca başlangıç olabilir. Çünkü dünya petrol ticaretinin ve LNG sevkiyatının yaklaşık beşte biri Hürmüz Boğazı’ndan geçmektedir. İran’ın bu geçişi fiilen kapaması söz konusu olmasa da boğaz yüksek riskler nedeni ile kapanmıştır. Körfez içinde sıkışan gemiler sigorta sorunları ve personel emniyeti nedeni ile çıkış yapamamaktadırlar. Basra Körfezi’nde 200’den fazla VLCC (Very Large Crude Carrier) petrol tankeri mahsur kalmıştır. Bu durumun bir devam etmesi halinde petrol fiyatlarının 100 doların çok üstüne hatta bazı senaryolara göre 150 dolar seviyelerine çıkması bile mümkündür. Benzer şekilde Katar’ın üretim tesislerine aldığı füze isabetleri sonrası LNG ihracatını kesmesi de benzer etki yaratmıştır.

Avrupa’nın bağımlı olduğu Katar enerjisinin eksikliği, Rus gazının eksikliği ile birleşmiş ve ortaya çok vahim bir tablo çıkmıştır. Enerji piyasasındaki bu kriz küresel finans sistemi üzerinde de büyük bir baskı yaratabilir. Dünya finans sisteminde yaklaşık 220 trilyon dolarlık varlık yöneten yatırım fonları bulunmaktadır. Bu fonların küçük bir bölümünün bile enerji piyasalarına yönelmesi petrol fiyatlarında çok sert bir yükselişe yol açabilir. Bu durum finans piyasalarında dikey fiyat artışlarına neden olabilir. Enerji fiyatlarının yükselmesi modern ekonomilerde doğrudan ekonomik faaliyeti de etkiler. Çünkü sanayi üretiminden taşımacılığa kadar hemen her sektör hidrokarbon enerjisine bağımlıdır. Körfezdeki ticaretin durması diğer yandan havacılık endüstrisinin kullandığı jet yakıt arzını menfi etkilemektedir. Dünya jet yakıtının yarısından çoğu körfez çıkışlıdır ve bu arz kesilmektedir. Aynı durum ticaret gemisi yakıtları için de geçerlidir. Dünya bunker yakıt arzında körfezin kapalı kalması ciddi duraksamalar yaratacaktır.

Uluslararası Denizcilik Örgütüne göre yaklaşık 20.000 denizci Hürmüz Boğazı’nda mahsur kalmıştır. Bölgede rotasını değiştirmek zorunda kalan veya bekleyen konteyner gemisi sayısı 170’e ulaşmıştır. Hürmüz Boğazı’nda trafiğin kesilmesi Körfez’de haftalık 650.000 TEU konteyner trafiğini doğrudan etkilemektedir. MSC, Maersk, CMA CGM ve Hapag-Lloyd gibi dünyanın en büyük konteyner hatları Hürmüz Boğazı’ndaki tüm operasyonlarını askıya almıştır. Bu durum yalnız enerji piyasalarını değil küresel ticaret zincirlerini de etkileyebilecek bir gelişmedir. Gemilerde mahsur kalan denizciler için ciddi güvenlik ve psikolojik riskler bulunmaktadır. Tatlı su, gıda ve yakıt temini kısa sürede önemli bir sorun haline gelebilir. Köprüüstündeki kaptan ve zabitlere büyük sorumluluk düşmektedir.

Küresel Jeopolitik ve jeoekonomik Dengelerin Kayması

ABD’nin İran’a saldırması stratejik bir hatadır. İran coğrafi olarak son derece zor bir ülkedir. Nüfusu yaklaşık 90 milyondur ve büyük bölümü dağlık araziden oluşur. Bu nedenle İran’a yönelik kara harekâtı her ne kadar Trump düşünse de askerî açıdan gerçekçi değildir. ABD’nin İran’ı işgal edebilmesi için gerekli insan gücü ve siyasi destek de bulunmamaktadır. İran ise uzun süreli bir savaş için daha hazırlıklıdır. Savaşın bir diğer önemli sonucu küresel ekonomik dengelerde yaşanacak kaymadır. Körfez ülkeleri uzun süredir güvenli yatırım alanları olarak görülmektedir. Ancak ABD’nin bu ülkeleri koruyamadığı algısı oluşursa bölgeye akan sermaye de risk altına girebilir. Aynı zamanda enerji güvenliği açısından Asya ülkeleri yeni arayışlara girebilir. Enerji krizi özellikle Avrupa açısından büyük riskler yaratmaktadır.

Avrupa son yıllarda Rus enerji kaynaklarından uzaklaşarak kendi kendine bir enerji krizi yaratmıştır. Nükleer santrallerin kapatılması ve pahalı LNG’ye yönelme politikası Avrupa ekonomisini daha kırılgan hale getirmiştir. İran savaşı bu kırılganlığı daha da artırabilir. Bazı ekonomistler Avrupa ekonomisinin resesyondan depresyona doğru ilerleyebileceğini ve yüksek enerji fiyatlarının hiper enflasyon riskini doğurabileceğini belirtmektedir. Avrupa devlet tahvillerinin uluslararası yatırımcılar tarafından satılması durumunda faizler hızla yükselebilir ve ciddi bir finansal kriz ortaya çıkabilir.

İran krizi ile Çin’in Rusya ile enerji iş birliğini artırması, Japonya ve Güney Kore gibi ülkelerin Batı Asya bağımlılığını azaltmaya çalışması muhtemeldir. Bu süreç dünyanın yeniden iki ekonomik blok etrafında bölünmesine yol açabilir. Bir tarafta ABD ve geleneksel Batı ittifakı, diğer tarafta ise Rusya, Çin ve BRICS ülkeleri yer alabilir.

Savaşın kara ayağının Kürt gruplar üzerinden yürütülmesi ihtimali konuşulsa da Trump bu seçenekten son zamanlarda uzaklaşmıştır. Bu çerçevede ABD’nin İran’a karşı Kürt grupları kullanması Türkiye açısından ciddi bir güvenlik riski oluşturabilir. İran da bu ihtimali görmektedir ve PJAK gibi örgütlere karşı sert bir tutum almaktadır. İran’ın kuzeybatısındaki etnik dengeler de bu süreçte önemli rol oynayacaktır. Tebriz’de yapılan gösterilerde Türk kimliğine müspet yönde vurgu yapılması dikkat çekicidir. Türkiye açısından en önemli mesele bölgesel istikrarın korunmasıdır. Azerbaycan’ın İran ile savaştırılması için kışkırtılması da ayrı bir hatadır. Nahcivan’a yollanan SİHA’ların İran tarafından yollanmadığı deklere edildiği halde Aliyev’in açıklamaları son derece yanlış olmuştur. Coğrafi olarak Rusya ve İran arasında sıkışan Azerbaycan’ın İran Azerbaycan’ı ile birleşmesine yönelik ABD ve İsrail hesapları ters tepebilir. İran’ın siyasi elitinin Azerbaycan Türkleri olduğu göz önüne alınmalıdır. Böyle bir senaryoda Türkiye’nin de NATO üyesi olarak savaşa dahil olması ve İran ile savaşması beklenmemelidir. Her ne kadar alternatif planlar buna göre hazırlanmış olsa da Ankara bu tuzağa düşmeyecek kadar tecrübelidir.

Körfezdeki ABD Uçak Gemileri

ABD’nin Akdeniz’deki uçak gemisi grubunu (USS Gerald Ford) Kızıldeniz üzerinden Körfez’e doğru kaydırması kararı dikkate alınmalıdır. Kızıldeniz’den geçiş Husiler nedeniyle riskli olsa da ABD bu riski birkaç amaç için göze alıyor olabilir. Birincisi İran’a karşı uzun menzilden de olsa farklı yönlerden baskı kurabilecek bir hava harekâtı mimarisi oluşturmak. Uçak gemileri Arabistan Denizi, Kızıldeniz ve Doğu Akdeniz’de konuşlanırsa İran’a birden fazla cepheden baskı kurulabilir. İkincisi bu uçakların İsrail’e uzak hava desteği sağlaması olabilir. ABD uçak gemilerindeki uçaklarla muharebe hava devriyesi, erken uyarı desteği vererek İsrail’in yükünü azaltabilir. Üçüncü seçenek ise doğrudan saldırı değil caydırıcılıktır. ABD çoğu zaman uçak gemilerini psikolojik baskı ve güç gösterisi için kullanır. Ancak uçak gemileri İran kıyılarına yaklaşamaz çünkü İran’ın balistik füze, denizaltı, seyir füzesi ve drone kapasitesi ciddi bir tehdit oluşturur. Diğer bir seçenek Husiler (Ansarallah Grubu) fiilen savaş girerse ve Bab El Mendeb Boğazı Hürmüz gibi kapanır ve Hint/Pasifik bölgeden gelen deniz ticareti kesilirse Yemen’e saldırı da düşünülebilir. Bir diğer seçenek de Lincoln Uçak Gemisi darbe grubunu rahatlatmak ve özellikle mühimmatları tükenen refakat grubunu Diego Garcia veya Hindistan limanalrına göndererek ikmal yapmalarını sağlamak olabilir.

Sonuç

Savaş bu satırların yazıldığı günlerde birinci haftasını doldurmuştur. ABD ve İsrail bekledikleri hızlı ve kesin zaferi elde edememiştir. Çatışma giderek kısa süreli bir operasyon olmaktan çıkıp uzun ve yıpratıcı bir savaş niteliği kazanmaktadır. Bu durum Washington yönetimini kamuoyuna yeni bir başarı hikâyesi sunma arayışına itmektedir. Trump’ın son konuşmalarında dile getirdiği “Küba’nın düşmesi artık sadece bir zaman meselesi” ifadesi bu bağlamda dikkat çekicidir. İran cephesinde hızlı bir sonuç alınamaması, daha zayıf bir hedef üzerinden sembolik ve hızlı bir zafer üretme arayışını gündeme getirmiş olabilir.

Hegseth ve Trump anlatılarına rağmen sahadaki gerçeklik farklıdır. İran uzun süredir yıpratma savaşına hazırlanmış bir devlettir ve stratejisinin merkezinde Hürmüz Boğazı bulunmaktadır. Öte yandan ABD ve İsrail’in savaşın ikinci safhasında İran’ın yeraltı sığınaklarını hedef alarak yoğun ateş gücü kullanmasına rağmen sonuç almak kolay görünmemektedir. İran bu derin savunma yapısını kullanarak savaşı uzatmayı ve karşı tarafın askeri, ekonomik ve siyasi maliyetlerini artırmayı amaçlamaktadır. Üstelik ABD’nin şu ana kadar binlerce hassas mühimmat kullanmış olması, bu mühimmatın yeniden üretim süresi göz önüne alındığında savaşın sürdürülebilirliği açısından ayrı bir sorun yaratmaktadır.

Bunun yanında sahte bayrak operasyonlarıyla Azerbaycan ve Türkiye üzerinden NATO’nun savaşa çekilmesi ihtimali de göz ardı edilmemelidir. Ancak Gazze’de yaşananların ve ABD yönetiminin giderek daha kaba güç kullanımına dayanan politikalarının dünya kamuoyunda yarattığı tepki büyüktür. Hükümetler baskı altında kararlar alsa bile halkların desteği giderek zayıflayacaktır. İspanya’da yükselen eleştiriler veya Endonezya’nın Trump’ın Gazze Barış Komitesi’nden ayrılmayı değerlendirmesi bu eğilimin ilk işaretleridir. Bahreyn’de başlayan Şii ayaklanması da dikkatle takip edilmelidir.

Sonuç olarak İran’ın kısa sürede teslim olması beklenmemelidir. Hürmüz krizi yalnızca petrol fiyatlarını etkileyen bir piyasa dalgalanması değil, küresel enerji sisteminin ana lojistik damarına yönelmiş gerçek bir arz şokudur. Bu nedenle İran savaşı yalnızca bölgesel bir çatışma olarak görülemez. Enerji piyasaları, finans sistemi ve küresel güç dengeleri üzerinde derin etkiler yaratabilecek tarihsel bir kırılma noktasıdır. Bugün İran’da yaşananlar da yalnızca bir savaş değil, Batı hegemonyasının çözülmeye başladığı ve dünyanın giderek çok kutuplu bir düzene yöneldiği yeni bir dönemin sancılı habercisidir. İran sadece kendisi için değil tüm küresel güney ve sömürgeciliğe karşı çıkan onurlu devletler adına da direniyor.

Kaynak: Cem Gürdeniz / 12punto

]]>
ABD-İsrail-İran üçgeninde neler oldu? https://yenidunya.org/yazarlar/mehmet-can-yilmaz/33869/abd-israil-iran-ucgeninde-neler-oldu/ Sun, 01 Mar 2026 20:47:00 +0000 https://yenidunya.org/?p=33869 Öncesinde neler olmuştu?
-26 Şubat’ta İran-ABD müzakereleri, İran’ın askeri gücünü kısıtlamaya yönelik baskılar neticesinde pek de olumlu sonuçlanmamıştı. İran hiç vermemesi gereken “belli tavizleri vermeye hazır olduğu” kozu ile masaya oturduğu halde buna rağmen bir anlaşma sağlanamadı.
-Her ne kadar “önemli bir ilerleme” olduğu söylense de bu açıklamalar sadece İran’a vakit kazandırmaya çalışıyor gibiydi.
-Trump’ın daha önceki “anlaşma sağlanamazsa, İran yola gelmezse saldırırız” minvalindeki açıklamalarının üzerine görüşmelerin 3. turundan da istediği sonucu alamamış olacak ki akabinde kendi vatandaşlarına bir çağrıda bulundu.
-27 Şubat’ta, saldırılardan bir gün önce ABD İsrail’deki vatandaşlarına, Çin ise İran’daki vatandaşlarına ülkeden acil çıkış yapmaları konusunda çağrıda bulunmuştu. ABD ve Çin devletlerinden karşılıklı olarak gelen bu çağrılar bir sonraki gün başlayacak olan gerilimin habercisi gibiydi.

Nasıl başladı/neler oldu?
-28 Şubat sabahı saat 9 sularında İsrail kendisine yönelik tehditleri ortadan kaldırma gerekçesiyle bir “önleyici saldırı” başlattığını açıkladı. Takip eden dakikalarda İran’ın başkenti Tahran’da patlamalar yaşandı.
-İran Dışişleri Bakanlığı yaptığı açıklamada ABD-İsrail’in saldırılarını BM (Birleşmiş Milletler) Şartı’nın ihlali olarak değerlendirirken bu şartın 51. maddesine göre İran’ın vereceği karşılığın da İran devletinin meşru hakkı olduğunu ifade etti.
-Bu saldırıların asıl sorumlusunun ABD olduğunu dile getiren Bakanlık, “bölgedeki, karada ve havada bulunan tüm ABD üsleri ile bu üslere destek sağlayan her türlü tesis İran tarafından hedef alınacaktır” dedi.
-Önce İsrail, Mehrabad Havalimanı’nın hedef alınmasının hemen ardından ise İran hava sahalarını hava trafiğine kapattı.
-İsrail’in ilk saldırısından yaklaşık 1 saat sonra ABD’de İran’a yönelik hava ve deniz yoluyla saldırılar gerçekleştirdiğini açıkladı.
-İsrail ordusu Lübnan’ın güneyinde “Hizbullah’a ait altyapıları hedef aldığı” ve bu bölgeye de saldırdığını söyledi.
-Ardından tüm dünyaya sözüm ona barış ve demokrasi götüren ABD’nin başkanı Trump kendi sosyal medya hesabından (X) şu açıklamaları yaptı:
“Kısa süre önce ABD, İran’a büyük saldırı operasyonu başlattı. Amacımız İran rejiminden kaynaklanan tehditleri ortadan kaldırarak Amerikan halkını savunmaktır”
“İran asla nükleer silaha sahip olmamalı”
“Füzelerini yok edeceğiz ve füze sanayilerini yerle bir edeceğiz. Donanmalarını yok edeceğiz.”
“İran’ın nükleer silah elde etmemesini garanti altına alacağız.”
-Trump her ne kadar kendini dünyanın süper kahramanı rolüne bürümeye çalışsa da yaptığı açıklamalar ABD’nin, İsrail’in ve diğer iş birlikçilerinin emperyalist işgalci, sömürgeci hegemonyasının önünde duracak bir engel istemediğini açıkça gösteriyor.
-İran halkının egemenliğine karşı gerçekleştirdiği bu saldırıları meşru kılmak içinse “İran halkına ihtiyacı olan özgürlüğü getirdiği” vaadinde bulunuyor. Benzer açıklamaları Netanyahu da yaparak gerçekleştirdikleri bu saldırının “İran halkının kaderini kendi ellerine alabilmesi için gerekli koşulları oluşturacağını” söyledi.
-İran İsrail’e onlarca füze fırlattı. İsrail ordusu hava savunma sistemlerinin tüm füzeleri engelleyemediğini kabul etti. İsrail vatandaşlarına İç Cephe Komutanlığı’nın talimatlarına uymalarını hatırlattı.
-İran bu karşı saldırılardan önce ve sonra Orta Doğu’daki tüm ABD ve İsrail varlıklarının kendileri için artık meşru birer hedef olduğunu açıkça söyledi.
-İran’ın karşı saldırılarına karşılık olarak İsrail ülke genelinde 70.000 yedek askeri göreve çağırdı.
-İlerleyen saatlerde ABD-İsrail hem askeri hem diplomatik suikast girişimlerinde ve saldırılarda bulunurken İran bu saldırılara ABD’nin ve İsrail’in stratejik askeri üslerine karşı saldırıda bulunarak karşılık verdi. Emperyalist ABD ve İsrail ise çocuklara dahi saldırmaktan geri durmadı, İran’daki iki ilkokulu bombalayarak 150’den fazla çocuğun canına kıydı.
-28 Şubat’ın akşam saatlerine doğru dini lider Hamaney’in öldürüldüğüne dair iddialar ortaya çıkmaya başladı. İsrail operasyonlar sonucu Hamaney’i öldürdüğünü iddia ederken İran Devleti ise birkaç saat sonra iddiaları doğruladı. Hamaney ve öldürülen diğer İran devlet yetkilileri ise ABD ve İsrail’in nereleri vurduğunu belirten aşağıdaki başlıkta yer alıyor.

ABD-İsrail nereleri vurdu?
-Başkent Tahran’ın yanı sıra Elburz, İsfahan, Loristan, Huzistan, İlam, Sistan-Beluçistan, Kum, Kerec ve Kirmanşah şehirlerinin de hedef alındığı biliniyor.
-Tahran’da saldırı gören bazı noktalar:
.İstihbarat Bakanlığı
.Savunma Bakanlığı
.İran Atomik Enerji Kurumu
.Parchin Askeri Üssü
-Hamaney’e ve İran’ın üst düzey yetkililerine yönelik saldırılar gerçekleştirildi.
-Yapılan son açıklamalara göre dini lider Hamaney, Genelkurmay Başkanı Abdolrahim Mousavi, Savunma Bakanı Aziz Nasirzadeh, üst düzey istihbarat yetkilisi Mohammad Baseri İsrail’in saldırılarında hayatını kaybedenler arasında.
-ABD-İsrail bir diğer cani saldırıyı ise Minab şehrindeki Şeceretü’t-Tayyibe Kız İlkokulu’na gerçekleştirdi. Gözü dönmüş emperyalist katiller, çocukları hedef aldı. Okula 3 füze saldırısı gerçekleştirdi. Saldırının üzerinden geçen her saat kayıp sayısı giderek arttı. 1 Mart sabahı itibarıyla ölü sayısının 148’e ulaştığını söyleyen kaynaklar mevcut.
-Tahran’ın doğusundaki bir başka okula da saldırı düzenlendiği ve saldırıda iki öğrencinin hayatını kaybettiği açıklandı.
-İran Kızılayı’nın açıkladığı rakamlara göre toplamda 200’den fazla ölü 700’den fazla yaralı var.

ABD-İsrail-İran üçgeninde neler oldu?

İran nereleri vurdu?
-İran çevresindeki ABD üslerini, ABD ve İsrail için stratejik açıdan önemli noktaları vurdu.
-Bahreyn’deki ABD Deniz Kuvvetleri Merkez Komutanlığı (NAVCENT) ve ABD 5. Filosu’na ait üssün bulunduğu Juffair bölgesi bombalandı. Bu üs Kızıldeniz ve Arap Denizi genelinde ABD ve müttefiklerinin deniz operasyonları için kilit bir öneme sahip.
-Birkaç dakika sonrasında Birleşik Arap Emirlikleri’nin başkenti Abu Dabi’de de patlama sesleri duyuldu. İran’ın El Dafra Hava Üssü’nü hedef aldığı biliniyor.
-Katar Savunma Bakanlığı da İran’a ait iki füzenin ABD menşeili Patriot hava savunma sistemleri tarafından imha edildiğini açıkladı. Ancak ilerleyen saatlerde Katar’da ABD’ye ait olan 1 milyar değerindeki erken uyarı radar sisteminin İran tarafından vurulduğu belirtildi. Radar sisteminin etkisiz hale getirilmesinin ardından emperyalizmin bölgedeki bir gözü kör edilmiş oldu.
-Saat 12.15 sularında Kuveyt’te de patlama sesleri duyulduğu, ülkede sirenlerin çaldığı belirtiliyor.
-Fransız kaynaklarına göre Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da da patlama sesleri duyulduğu bildirildi.

Emperyalist kuşatmanın ikinci günü
-ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) sabah saatlerinde yaptığı açıklamada İran’a yönelik sürdürdüğü operasyonda 3 askerlerinin öldüğünü 5 askerin ise ağır yaralı olduğunu belirtti. Ayrıca hafif şekilde yaralanan çok sayıda asker olduğu belirtiliyor.
-İran İlk günün akşamında Hürmüz Boğazı’nı deniz trafiğine kapatmıştı. Hürmüz Boğazı özellikle enerji taşımacılığı açısından kritik öneme sahip bir nokta. İkinci gün boğaz açıklarındaki bir tanker gemisinin vurulduğu biliniyor, en az 150 tanker ise boğazın her iki yakasında demir atmış vaziyette.
-Misilleme saldırılarına devam eden İran öğleden sonra da birçok emperyalist üssü vurdu.
-İngiltere Savunma Bakanı’nın yaptığı açıklamaya göre Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ndeki İngiliz üslerine İran tarafından iki füze saldırısı yapıldığı fakat saldırıların başarılı olamadığı belirtildi. İlerleyen saatlerde İran Abu Dabi’deki Fransız askeri üssünü vurdu.
-Bir yandan da ABD ve İsrail ile mücadele eden İran, ABD’nin USS Abraham Lincoln isimli uçak gemisine füzeler ve sihalar ile bir saldırı düzenlediğini açıkladı. ABD’li yetkililer ise füzelerin imha edildiğini ve saldırının gemide herhangi bir hasara yol açmadığını belirttiler.
-Eski İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’ın İsrail saldırıları sonucunda öldüğü iddia edilirken aynı saatlerde İran da İsrail Hava Kuvvetleri Komutanı Tomer Bar’ı düzenlediği suikast sonucunda öldürdüğünü açıkladı.
-İran’a yönelik saldırılarını sürdüren emperyalist ABD, önce İran donanmasına ait bir korveti Umman Körfezi’nde vurarak batırdığı ardından B-2 bombardıman uçaklarıyla İran’ın balistik füze tesislerini bombaladığını söyledi.

Dünya ne söylüyor?
-Rusya ve Çin saldırıları kınarken diplomatik desteğini de sürdürüyor. İki devlet ilk günden BM Güvenlik Konseyi’ne toplanma çağrısı yapmıştı. Konsey toplantısında Rusya ve Çin bu saldırıları İran’ın egemenliğinin ihlali olarak değerlendirirken ABD ve İsrail ise bunun “meşru müdafaa” ve “nükleer tehdidi durdurma” girişimi olduğunu söyledi.
-Rusya halkı ise Hamaney’in öldürüldüğü ve ABD-İsrail’in okulları vurarak onlarca çocuğun ölümüne neden olduğu saldırıların ardından Moskova’daki İran Büyükelçiliği önünde toplanarak gül ve çocuklar için oyuncak bırakarak İran halkına dayanışmasını iletti.
-İsrail Komünist Partisi, İran’a yönelik saldırıları kınayarak bu saldırıların İsrail-ABD ortak saldırısı olduğunu ve İsrail’in mevcut pozisyonunun Amerika’nın emperyalist hegemonyasının yayılmacılığının sadece bir aracı değil aynı zamanda ortağı olduğu açıklamasında bulundu.
-Atina’da da ABD ve İsrail’i protesto eden sol örgütler ve sendikalar ABD Büyükelçiliği önünde toplandı.
-İspanya Başbakanı Pedro Sanchez ABD ve İsrail’in harekatına da İran rejiminin eylemlerine de karşı olduğunu belirterek gerilimin azaltılmasını ve uluslararası hukuka riayet edilmesi talebini dile getirdi. Avrupa Parlamentosu’nda konuşan İspanya Mv. Montero ise Amerika’nın her yere demokrasi götürme vaadine gönderme olacak ki şu cümleleri kurdu: “İran’ın bombalanması ve yaptırımlar kadınlara özgürlük getirmez, Trump’a petrol getirir.”
-İngiltere, Fransa ve Almanya ise ortak bir açıklama ile İran’ın “bölgedeki ülkelere yönelik saldırılarını en sert şekilde kınadıklarını” dile getirdiler. Açıklamanın devamında ise “uluslararası ortaklarla yakın temas halinde” olduklarını söylediler.

]]>
İsrail, otomobilleri birer casus bilgisayara dönüştürdü https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/33830/israil-otomobilleri-birer-casus-bilgisayara-donusturdu/ Wed, 18 Feb 2026 06:46:43 +0000 https://yenidunya.org/?p=33830 İsrail merkezli siber şirketlerin geliştirdiği “CARINT” teknolojisiyle modern otomobiller, lastik sensörlerinden mikrofonlarına kadar her bileşeniyle devasa birer casus cihaza dönüşüyor.

YDH- Haaretz gazetesi tarafından yürütülen derinlikli bir araştırma, otomotiv dünyasındaki dijitalleşmenin sivil mahremiyet ve ulusal güvenlik için nasıl devasa bir tehdit yüzeyine dönüştüğünü belgeledi. 

“CARINT” (Araç İstihbaratı) adı verilen bu yeni alanda faaliyet gösteren İsrailli şirketler, otomobillerin ayrılmaz parçası haline gelen SIM kartları, GPS ünitelerini ve multimedya sistemlerini kullanarak kapsamlı bir gözetleme ağı kurmuş durumda.

Araştırmanın en çarpıcı detaylarından biri, eski İsrail Başbakanı Ehud Barak ve eski ordu siber şefi Tuğgeneral Yaron Rosen tarafından kurulan Toka şirketinin faaliyetleri. Toka, otomobillerin eller serbest (hands-free) sistemlerindeki mikrofonlara ve araç içi kameralara uzaktan erişim sağlayan “ofansif” bir siber araç geliştirdi. 

İsrail Savaş Bakanlığı tarafından satış onayı verilen bu teknoloji, belirli bir üreticinin spesifik bir modelini hedef alarak aracın konumunu anlık izleyebiliyor ve içerideki konuşmaları gizlice dinleyebiliyor.

Her ne kadar şirket 2026 ürün yol haritasında bu ürünü artık satmadığını iddia etse de, teknolojinin varlığı otomobillerin birer siber silah haline getirildiğini kanıtlıyor.

Gözetim süreci yalnızca doğrudan sızmalarla sınırlı değil. Rayzone ve iştiraki TA9, araçlardan gelen sinyalleri (Bluetooth, Wi-Fi, SIM) ticari reklam verileriyle harmanlayarak “tam istihbarat kapsamı” sunuyor. 

Öte yandan Ateros ve Netline ortaklığı, istihbarat dünyasında çığır açan bir yöntem uyguluyor: Lastik basınç sensörleri. Her lastiğin sürekli sinyal yayan benzersiz tanımlayıcısı (ID), Ateros’un GeoDome sistemi tarafından bir “dijital parmak izi” olarak kullanılıyor. 

Bu sayede, araca herhangi bir yazılımsal sızma yapılmasa dahi, sadece lastiklerin yaydığı sinyaller üzerinden hedef araç on binlerce otomobil arasından tespit edilip takip edilebiliyor.

Otomobillerin birer “IoT (Nesnelerin İnterneti) Truva Atı”na dönüşmesi, devletleri radikal önlemler almaya zorluyor. İsrail işgal ordusu, 2026’nın ilk çeyreği itibarıyla yaklaşık 700 Çin menşeli aracı (başta Chery Tiggo 8 Proolmak üzere) ordudan tamamen çıkarma kararı aldı. 

“Sterilizasyon” çabalarının başarısız olması ve araçların topladığı 360 derecelik yüksek çözünürlüklü görüntülerin dış sunuculara sızma riski, bu kararın temelini oluşturuyor.

Sonuç olarak; sürüş deneyimini iyileştirmek için tasarlanan her dijital özellik, bugün Siyonist siber istihbarat firmaları tarafından birer sızma noktasına dönüştürülmüş durumda.

Uzmanlar, modern otomobillerin artık sadece bir ulaşım aracı değil, küresel kapitalist gözetim sisteminin ve askerî-endüstriyel kompleksin en mahrem yaşam alanlarına sızan tekerlekli casus bilgisayarları olduğunu vurguluyor.

]]>
Geri çekilme yanılsaması https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/33814/geri-cekilme-yanilsamasi/ Sun, 15 Feb 2026 07:58:21 +0000 https://yenidunya.org/?p=33814 Editörün notu: Göç Sosyolojisi, Sosyal Coğrafya ve Çatışma Çalışmaları alanlarında uzmanlaşmış bir doktora adayı olan Nel Bonilla tarafından İngilizce olarak “Worldlines – The threads connecting geopolitics” başlıklı Substack bülteninde ve Almanca olarak NachDenkSeiten portalında yayımlanan bu analiz, Trump yönetiminin İran’a yönelik son dönemdeki yumuşama emarelerinin bir geri çekilme değil, aksine daha sürdürülebilir ve acımasız bir hibrit savaş modeline geçiş olduğunu vurguluyor. Bonilla’ya göre Washington, büyük çaplı askeri bir işgal yerine deniz kontrolü aracılığıyla ekonomik boğma, gizli sabotajlar ve hedefli suikastları içeren Sığınak Devleti (Bunker State) stratejisini benimsiyor. Bu yeni modelde yaptırımlar ve petrol tankerlerine yönelik fiili ablukalar, kalıcı bir savaş mekanizması olarak yapısal hale getirilirken; bölgedeki ABD askerleri olası bir gerilimde meşru müdafaa gerekçesi yaratacak tökezleme telleri olarak konumlandırılıyor. Bonilla, Venezuela ve Küba örnekleri üzerinden, ABD’nin çok kutuplu dünya düzenine eklemlenen kilit düğüm noktalarını istikrarsızlaştırarak Avrasya bağlantısallığını kesmeyi hedeflediği tespitini yapıyor. Sonuç olarak Bonilla, mevcut durumu bir gerilimi düşürme hamlesi değil; çok kutuplu bir düzenin inşasını engellemek amacıyla yürütülen, resmen başlamayan ve hiç bitmeyen sessiz bir savaş biçimi olarak nitelendiriyor..


Geri çekilme yanılsaması

Batı’nın İran’a yönelik “gerilimi düşürme” hamlesi neden sadece daha sessiz bir savaştan ibaret?

Nel Bonilla
Worldlines – The threads connecting geopolitics
10 Şubat 2026

Giderek zemin kazanan bir anlatı var: Artan riskler ve İran’ın uyarılarıyla karşı karşıya kalan Trump yönetiminin, Tahran ile yüzleşmekten geri adım attığı iddia ediliyor. Bir uçak gemisi grubunun kısmen geri çekildiğine dair haberler, Umman’ın başkenti Maskat’taki görüşmeler ve ABD’nin yumuşayan tonu; itidal, yeniden kalibrasyon ve hatta Washington’da yeni bir gerçekçiliğin işaretleri olarak yorumlanıyor. Ancak bu okuma, tehlikeli derecede miyopça. Atlantik sistemine şu an hükmeden stratejik mantığı, benim Sığınak Devleti (Bunker State) olarak adlandırdığım şeyi yanlış anlıyor. Gerilimi düşürme (de-escalation) gibi görünen şey, bu mantık dahilinde, sadece daha sürdürülebilir ve daha acımasız bir savaş biçimine geçişten ibaret. Transatlantik sistemi, kendi çöküş emarelerini uzun vadeli yönetebilmek için en uygun yönteme kayıyor: Deniz kontrolü yoluyla ekonomik boğma, örtülü istikrarsızlaştırma operasyonları ve ihtiyat kuvveti olarak tutulan kinetik vuruşlar. Savaşın biçimi değişti. Amacı ise değişmedi.

Ana akım analizlerin çoğu hâlâ 20. yüzyıla ait bir şablon kullanıyor: Tırmanış (escalation), görünür askeri yığınak, kitlesel bombardıman ve işgal ya da en azından bu tür operasyonların hazırlığı anlamına gelir. Bunları durdurun ya da kamuoyu önünde tehdit etmeyi kesin; işte size “gerilimi düşürme”. Bu mercekten bakıldığında, son gelişmeler gerçekten de bir geri çekilme gibi görünüyor: USS Abraham Lincoln‘ün Umman Denizi’nden kısmen yeniden konumlandırıldığına dair haberler. Umman’ın başkenti Maskat’taki dolaylı görüşmelerin diplomatik koreografisi ve yenilenen yaptırımları, İran’a karşı yürütülen fiili bir savaş çabasının parçası olarak değil de bir pazarlık kozu olarak çerçeveleyen haberler.

Fakat bu okuma, abluka hazırlıklarının ve yaptırım mimarisinin tamamen yerinde durduğunu, gevşetilmek bir yana genişletildiğini görmezden geliyor. Dahası, İran’a yönelik örtülü ve finansal savaş yavaşlamıyor, aksine şiddetleniyor. Son olarak ve en önemlisi, Körfez’deki ABD güç duruşu, İran füzelerinin menzili içindeki 30 bin ila 40 bin askerden oluşuyor ve bu durumda anlamlı bir değişiklik yok. Dolayısıyla hikâye bir geri çekilme hikâyesi değil; Transatlantik sistemin artık tercih ettiği kalıcı hibrit savaş koşullarına yönelik açık bir hazırlık hikâyesi.

Hava saldırılarından ekonomik savaşa: Asli silah olarak abluka ve kuşatma

Savaşı yalnızca bombalar düştüğünde ya da parlamentolar resmen ilan ettiğinde gerçekleşen bir şey olarak tanımlarsak, İran’a yönelik hibrit savaşın halihazırda tüm şiddetiyle devam ettiği gerçeğini kaçırırız. 2025’in sonlarından bu yana Washington’ın aldığı tedbirler, mevcut yaptırımlara enerji akışlarının fiziksel kontrolünü de ekledi.

Aralık 2025’te Trump, Venezuela’ya giden veya Venezuela’dan gelen yaptırımlı petrol tankerlerine yönelik tam kapsamlı bir deniz ablukası emri verdi; bu, klasik uluslararası hukuk tanımlarına göre açıkça bir “savaş nedeni” (casus belli) niteliği taşır. İran örneğinde ise aynı yönetim, (henüz) resmen ilan edilmiş bir “topyekûn abluka” değil, hızla daralan bir fiili petrol ablukası yürütüyor: Şubat 2026’nın başlarında Umman’daki nükleer görüşmeler tıkandıktan sonra Washington, İran ham petrolü ve petrokimya ürünlerinin ticaretini yapan firmaları ve aracıları hedef alarak İran’ın petrol sektörüne ek yaptırımlar getirdiğini duyurdu. Buna paralel olarak Dışişleri Bakanlığı, İran’ın “gölge filosunu” sistematik olarak parçalamaya başladı. Şubat 2026 tarihli bir açıklamada, gölge filoya ait 14 tankeri bloke edilmiş varlık olarak tanımladı ve İran menşeli petrol, petrol ürünleri veya petrokimya ürünlerinin taşınması veya ticaretine karışan 15 kuruluşa ve 2 kişiye yaptırım uygulayarak “nakliyeciler ve tüccarlar ağına karşı harekete geçmeye devam edeceğini” taahhüt etti. Dahası, ABD güçleri fiziksel olarak birden fazla tankere el koydu: İzlanda yakınlarındaki Atlantik sularında iki haftalık bir takibin ardından Marinera; Karayipler’de iki milyon varil Venezuela ham petrolü taşıyan Sophia ve İran’ın gölge filosuyla bağlantılı diğer gemiler.

Bu hedef odaklı bir çaba ve sadece sembolizmden ibaret değil: İran, günde yaklaşık 1,3 ila 1,8 milyon varil petrol ihraç ediyor ve bunun kabaca yüzde 90’ını Çin’e satıyor. Bunun önemli bir kısmını kesmek, işlevsel olarak İran ekonomisinin ana arterlerine yönelik sürekli saldırılarla eşdeğerdir.

“İran’ı yeniden güçsüz bırakmak”

Trump yetkilileri ne yaptıkları konusunda alışılmadık derecede açık sözlü davranıyor. Hazine Bakanı Scott Bessent, maksimum baskı kampanyasının İran’ın zaten bükülmekte olan ekonomisini çökertmek, “İran petrol ihracatını çökertmek” ve “İran petrol sektörünü kapatmak” için tasarlandığını övünerek anlattı. Sonuçları ise kutladı: Para biriminin değer kaybı, banka iflasları, dolar kıtlığı, ithalat felci; ve ardından ekledi:

“İnsanlar işte bu yüzden sokağa döküldü… Bu, ekonomi idaresi sanatıdır. Tek kurşun atılmadı.”

Mart 2025’te New York Ekonomi Kulübü’nde Wall Street’e hitap eden Bessent, bunu daha da net bir dille ifade etti: Amaç İran’ı yeniden parasız bırakmaktı. Finansçılarla dolu salon bu sözleri alkışladı.

Yapısal savaş olarak yaptırımlar

İzlediğimiz şey, yaptırımların kalıcı bir savaş hali olarak yapısallaştırılmasıdır. Dünya Bankası ve BM insan hakları verileri net bir örüntü ortaya koyuyor: 2015 JCPOA nükleer anlaşması kapsamında yaptırımlar hafifletildikten sonra, 2016 yılında İran enflasyonu yaklaşık yüzde 7’ye düştü. Trump 2018’de anlaşmayı tek taraflı olarak yırtıp atıp BM Güvenlik Konseyi kararını ihlal ederek yaptırımları yeniden uygulamaya koyduğunda, enflasyon tekrar yüzde 40-50 bandına fırladı ve orada kaldı. BM özel raportörleri, ABD’nin İran, Küba ve Venezuela’ya yönelik tek taraflı yaptırımlarının uluslararası hukuku ihlal ettiği ve açlık ile temel haklardan mahrumiyet gibi muhtemel sonuçlarla “insan yapımı insani felaketlere” yol açma riski taşıdığı konusunda defalarca uyarıda bulundu.

Elbette, yaptırımların kullanımı açısından bunların hiçbiri kavramsal olarak yeni değil. Küba üzerine 1960 tarihli bir Dışişleri Bakanlığı notu, yol haritasını zaten dile getirmişti: Ambargonun amacı Küba’nın ekonomik hayatını zayıflatmak ve “açlığa, umutsuzluğa ve hükümetin devrilmesine yol açmaktı.” Yeni olan şey, bu mantığın Sığınaklaşmasıdır (Bunkerization): Bir zamanlar politika seçeneği olarak ele alınan planlar, artık çok kutuplu direnci mümkün kılan herhangi bir devlete varsayılan olarak uygulanan yerleşik bir yapı (standing structure) haline gelmiştir.

Bir test vakası olarak Venezuela: Güvenlik bürokrasisi ve çok kutupluluk savaşı

Venezuela’da 3 Ocak 2026’da yaşananlar, ne bir sapma ne de kısa vadeli iç olayların tetiklediği ani bir tırmanış olarak görülmelidir. Bu düşünceden oldukça uzaktı. Aksine, bir süredir entelektüel, kurumsal ve doktrinel olarak hazırlanan jeopolitik bir operasyonun icrasıydı. O gün yaşananları jeopolitik bir darbe olarak adlandırmak yerinde bir tanım olacaktır. Venezuela, Hugo Chávez’in Soğuk Savaş sonrası yarımküreye dayatılan itaat zincirini kırmasından bu yana çeşitli kuşatma biçimleri altında yaşadı. Ancak mevcut evre niteliksel olarak farklı. Bu evre, ABD üstünlüğünün artık garanti görülmediği, Batı kontrolü dışındaki büyümenin otomatik olarak çöküşe (ya da daha doğrusu çökertilmeye) yol açmadığı ve çok kutuplu ittifakların Batılı güç elitleri için sadece ideolojik değil, yapısal bir meydan okuma oluşturduğu bir dünyada gerçekleşiyor. Bu tırmanışı körükleyen endişe, alternatif finansal, diplomatik ve güvenlik ilişkilerinin varlığını sürdürebilmesi ve büyüyebilmesidir. Gücü giderek artan bir şekilde zorlayıcı kaldıraca dayanan, düşüşteki bir hegemon için bu tahammül edilemez bir durumdur.

Bu mantığın en ifşa edici ifadelerinden biri, ABD Ordu Harp Akademisi Stratejik Araştırmalar Enstitüsü’nde (SSI) Latin Amerika Araştırma Profesörü olan R. Evan Ellis’in çalışmalarında karşımıza çıkıyor. Eylül 2025 tarihli “Nihayet Venezuela İçin Oyunun Sonu mu?” başlıklı makalesitırmanışın nasıl gelişebileceğini modelliyor. Günümüz jeopolitik bağlamında güç, kinetik eylemin bir iletişim biçimine dönüştüğü bir sinyal mekanizması haline geliyor. En azından ABD cephesinden bakıldığında.

Ellis, son operasyonları “önceki kısıtlamaların ötesine tırmandırma istekliliğinin” göstergesi olarak tanımlıyor; bu ifade, tırmanışı eşiklerin iteratif bir testi olarak ele alıyor. Sembolik güç başarısız olursa, sınırlı vuruşlar takip eder. Onlar da başarısız olursa, tırmanış devam eder; ta ki 1989 Panama işgali ve Noriega’nın yakalanmasına açıkça atıfta bulunulan “Just Cause (Haklı Davan) benzeri bir operasyona” kadar. Yarımkürede egemenlik, şarta bağlı olarak iptal edilebilir bir statü olarak çerçeveleniyor:

“Sürat teknesine yapılan son saldırı, ABD hükümetinin önceki kısıtlamaların ötesine tırmandırma istekliliğinin bir göstergesidir. ABD’nin önünde, bu güç gösterisinin Maduro’nun ABD’nin endişelerini gidermesini sağlamaya yetip yetmediğini görmekten, ek ve sınırlı vuruşlara, hatta Maduro ve yandaşlarını Manuel Noriega’ya yapıldığı gibi Amerika Birleşik Devletleri’nde adalete teslim etmek için Just Cause benzeri bir operasyona kadar uzanan bir dizi seçenek bulunmaktadır.”

Aynı zamanda Ellis, okuyucularına uzun vadeli bir işgalin amaçlanmadığını; toplanan gücün sürdürülebilir bir kontrol için yetersiz olduğunu garanti ediyor. Bu, Irak ve Afganistan sonrası dönemin, bulaşmadan sonuç alma, sorumluluk almadan kontrol etme kısıtlamalarını yansıtıyor. Rejim değişikliğinden sonra şiddetli parçalanma, suç rekabeti ve sabotaj öngörüyor; ancak bunları müdahaleye karşı belirleyici argümanlar olarak değil, “yönetilmesi” gereken dışsallıklar olarak çerçeveliyor. Kaosun sorumluluğu Venezuelalı aktörlere veya Rusya, Çin ve Küba gibi dış “oyun bozuculara” (spoilers) yükleniyor. İstikrarsızlaştırma hem tahmin ediliyor hem de sahiplenilmiyor.

Ellis’i özellikle önemli kılan şey, ABD savunma aygıtının içindeki konumudur. 2014’ten bu yana Ordu Harp Akademisi SSI araştırma profesörü ve Dışişleri Bakanlığı Politika Planlama Ekibi’nin eski bir üyesi olarak, istihbarat, operasyonlar ve stratejik anlatının kesişim noktasında faaliyet gösteriyor. Analizleri en iyi, planlama ekosisteminin kendi içinden doğan, önceden yapılandırılmış biliş (pre-structured cognition) olarak okunabilir.

Latin Amerika’da Çin üzerine kaleme aldığı (Latin Amerika’da Çin Halk Cumhuriyeti’nin Askeri Eylemlerine Hazırlık başlıklı) paralel bir yazısında Ellis, Çin’in yarımküredeki güvenlik faaliyetlerinin ampirik olarak mütevazı kaldığını kabul ediyor: Silah hibeleri, eğitim değişimleri, sınırlı liman ziyaretleri. Yine de Pentagon için bunların “potansiyel olarak oluşturdukları tehditler merceğinden” yorumlanması gerektiğinde ısrar ediyor. Ampirik tevazu önemsizleşiyor; önemli olan gizli potansiyel. Ticari projeler çift kullanımlı (dual-use) olarak, diplomatik angajmanlar ön konumlandırma olarak, sivil altyapı ise geleceğin muharebe sahası olarak yeniden kodlanıyor.

Birlikte okunduğunda, Venezuela ve Çin çalışmaları güvenlikokrasi zihniyetini (securitocratic mindset) örneklendiriyor: Toplumlar, bozulması, istikrara kavuşturulması veya rakiplere kapatılması gereken sistemler olarak anlaşılıyor. Demokrasi bu anlayışta sadece bir değişken, egemenlik ise koşullu bir statü.

ABD Hava ve Uzay Kuvvetleri için hazırlanan 2023 tarihli RAND raporu Great Power Competition and Conflict in Latin America (Latin Amerika’da Büyük Güç Rekabeti ve Çatışma), bunu açıkça ortaya koyuyor: Bölge stratejik bir geri cephe olarak ele alınıyor, siyaset askeri gerekliliğe tabi kılınıyor. Temel görevler; vekilleri (proxies) desteklemek, Çin’in bölgedeki çift kullanımlı varlıklarını caydırmaya veya kullanmasını engellemeye hazırlanmak ve “bölgede ABD Hava Kuvvetleri varlıklarına artan talebe” hazırlanarak diplomasi yerine askeri seçeneği tercih etmek.

Venezuela örneğinin gösterdiği şudur: Bir devlet üzerindeki Sığınak (Bunker) baskısının yoğunluğu ve biçimi, o devletin bir düğüm veya boğum noktası olarak konumsal değerine ve ABD güç merkezlerine olan mesafesine bağlıdır. Dolayısıyla örneğin Meksika, Küba ve Venezuela, Amerikan sığınağının iç halkasında yer alırken; İran, kuşatmanın hâlâ mümkün olduğu ancak daha fazla çekişmeye sahne olan bir dış halkada yer alıyor. Düğüm noktası ne kadar yakınsa, otonom gelişim için o kadar az alan vardır. Bu nedenle Venezuela, Küba ve Meksika; ABD güvenlik çeperi ve yarımküre stratejisindeki konumları nedeniyle ablukaya alınması daha kolay, sızılması daha kolay ve Washington’a yüksek kinetik maliyet çıkarmadan cezalandırılması daha kolay oldukları için daha zayıf bir pozisyondadır. Bu durum, yukarıda bahsedilen RAND raporunda açıkça belirtilmiştir.

Bu bölgede, mesafe (çok kısa), projeksiyon kapasitesi (maksimal) ve tarihsel hak iddiasının (“bizim” yarımküremiz) birleşimi; İran’ın ve hatta Rusya’nın asla tam olarak aynı şekilde deneyimlemediği özel bir baskı modeli üretir. Nitekim Latin Amerika, tedarik zincirlerini yarımkürede yerelleştirme, Çin’e bağımlılığı azaltma ve Washington’daki Çin şahinlerinin 2030 civarında gerçekleşeceğini açıkça takvimlendirdiği bir savaşa hazırlanma stratejisinin bir parçasıdır. Dolayısıyla baskı sadece ticaret yapmak için değil, ulusal kalkınmayı ABD’nin yeniden silahlanma ihtiyaçlarıyla hizalamak içindir. Latin Amerika’nın geri cephe olarak kodlandığı güvenlikçi bir mantıkta, ticari bağımlılık kırılganlığı derinleştirecektir. Örneğin Meksika örneğinde; mineralleri, lojistiği ve üretimi ABD savaş planlaması için ne kadar merkezi hale gelirse, Meksika’nın seçimleri Washington’ın beklentilerinden saptığı anda gelecekteki müdahaleler o kadar meşru görünecektir.

Öte yandan İran, kısmen farklı bir mesafede ve harekat alanında bulunduğu, sert caydırıcı araçlara ve bunları geliştirme fırsatına (örneğin füzeleri, Hürmüz Boğazı) sahip olduğu ve Rusya ile Çin üzerinden Avrasya destek ağlarına bağlanabildiği için daha dirençli. ABD deniz ve finansal hakimiyeti altındaki Latin Amerika ülkeleri bu tür stratejileri basitçe kopyalayamaz. Yine de İran için çıkarılacak ders nettir: Karayip havzasında test edilen yöntemler -abluka, başsız bırakma (decapitation), dış baskı altında elitlerin yeniden yapılandırılması- şimdi Basra Körfezi’ne uyarlanıyor. Sığınak Devleti, laboratuvar protokolünü çok kutuplu bağlantısallığın bir düğümünden diğerine ihraç ediyor.

ABD’li ve İsrailli analistler, bu Venezuela modelini İran için bir şablon olarak açıkça tartışıyor. Ocak 2026 tarihli bir CNN analizi, “rejim değişikliği olmaksızın lider kadronun tasfiyesinden” (leadership decapitation) açıkça bahsetti ve Washington’ın İran için seçenekleri planlarken “Venezuela’yı bir örnek olarak referans alabileceğini” öne sürdü. Bu arada İsrail istihbarat servisi, İran içinde eşsiz bir erişim gücüne sahip olduğunu kanıtladı: Haziran 2025’teki “Operasyon Yükselen Aslan” sırasında Mossad ve müttefik birimler, Tahran yakınlarındaki İran füze fırlatıcılarını ve hava savunma sistemlerini imha etmek için önceden yerleştirilmiş silahları ve örtülü ekipleri kullandı; aynı zamanda en az 14 nükleer bilimciye ve çok sayıda İslam Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) komutanına suikast düzenledi. Araştırmalar, Mossad’ın hassas silahları ve patlayıcıları İran’a soktuğunu, aylarca veya yıllarca zulalarda sakladığını ve ekipleri Tahran’ın derinliklerinde koordine ederken İran güvenlik güçlerinden kaçabildiğini gösteriyor.

İranlı yetkililer Ocak 2026’da, Mossad ile bağlantılı; çeşitli eyaletlerdeki petrol, gaz, elektrik ve telekomünikasyon altyapısını hedef alan yeni sabotaj planlarını bozduklarını duyurdu; bu da söz konusu gizli ağın aktif olduğunu ve geçmişte kalmadığını kanıtlıyor. Bu, İran’a karşı Venezuela tarzı bir “başsız bırakma” girişimini yeniden üretmek için gereken örtülü yıpratma ve hedefli lider suikastları için tam da ihtiyaç duyulan türden bir altyapıdır. Buna göre amaç tam işgal değil; sürdürülebilir bir yıpratma baskısı oluşturmak, komuta zincirinin bütünlüğünü parçalamak ve hayatta kalan bir “artık hükümeti” (rump government) “stratejik boyun eğmeye” zorlamaktır; yani nükleer ve füze programlarının sökülmesini, enerji egemenliğinin teslimini ve dış politikanın ABD çizgisiyle hizalanmasını kabul etmektir.

Yavaş boğulma

Neden bu yöntem tercih ediliyor? Mevcut ABD askeri stratejisi, kesin sonuçlu ve siyasi açıdan maliyetli savaşlara göre kurgulanmamıştır. Kalıcı kriz yönetimi ve kalıcı yıpratma üzerine inşa edilmiştir. Bu mantık dahilinde şunlar geçerlidir: İran’a karşı büyük, açıkça ilan edilmiş bir savaş riskli, pahalı ve iç politika açısından patlayıcı olacaktır. Öte yandan abluka, yaptırımlar, sabotaj ve aralıklı vuruşların bir kombinasyonu; daha ucuz, inkâr edilebilir ve çok daha esnektir.

Nitekim bu yavaş boğma süreci içinde diplomatik kafa karışıklığı, yıpratmanın bir parçasıdır. ABD temsilcileri bir “anlaşma” ihtimalini sallandırırken, sudaki gerçeklik, korsanlık ve gemilere el koymanın acımasızca tırmandığı bir durum olacaktır. Bu kafa karışıklığı, hedef alınan ulusların içinde hizipsel bir çatışma yaratmayı amaçlar: “Anlaşma yanlısı” bir elit kesim, sahte rahatlama vaatleriyle cezbedilirken, sahadaki (veya denizdeki) askeri gerçeklik ilmeği daraltır. ABD stratejisi, Rusya, Çin ve İran’dan gelecek birleşik bir tepkiyi geciktirmek için bu diplomatik sis perdesini kullanmakta; “denizdeki savaşın”, onlar ortak bir deniz savunması üzerinde anlaşamadan ticaret rotalarını parça parça sökmesine olanak tanımaktadır.

Boğulan bir İran, İran petrolüne bağımlı olan ve Tahran’ı ayakta tutmak için para ve siyasi sermaye yatırmak zorunda kalacak olan Çin’i kanatır. Dahası, kilit bir ortağını kaybetmemek için silah, teknoloji ve diplomatik koruma sağlamak zorunda olan Rusya’yı zayıflatabilir. Küresel Güney’i benzer bağımsız projeler izlemekten caydırır. Son olarak, böyle bir yaklaşım, Körfez’deki ABD askerî varlığı için sonsuz bir bahane sunarak bütçeleri ve iç güvenlikleştirme politikalarını meşrulaştırır. Bu, Batı’daki düzensizliği hızlandırabilecek siyasi geri tepmelere yol açacak dramatik bir bombardıman kampanyasına kıyasla, daha düşük riskli ve daha yüksek getirili bir stratejidir.

Tökezleme teli mantığı: Feda edilebilir varlıklar olarak 40 bin asker

Bunun bir gerilimi düşürme hamlesi olmadığının en çarpıcı göstergelerinden biri güç duruşudur. Kuveyt, Bahreyn, Katar, BAE ve Umman’daki üslere dağılmış yaklaşık 30 bin ila 40 bin ABD askeri hâlâ orada; hepsi de İran’ın kısa menzilli füzelerinin ve İHA’larının menzili içinde. Konvansiyonel bir perspektiften bakıldığında bu deliliktir: Eğer tırmanıştan korkuyorsanız neden bu kadar çok gücü açık hedefte bırakasınız? Mevcut ABD askeri stratejisi perspektifinden bakıldığında ise bu durum kasıtlı olabilir.

Bu askerler birer tökezleme teli (tripwire) işlevi görüyor. Eğer İran ablukaya veya sabotajlara bu üslere füze saldırılarıyla karşılık verirse, Washington anında kitlesel “meşru müdafaa” operasyonları için iç meşruiyet kazanır. Ne de olsa Transatlantik işlevsel elitleri, Batı hakimiyetinin daha geniş mimarisini korumaya yardımcı olacaksa, yüzlerce hatta binlerce askeri kaybı tolere etmeye giderek daha istekli görünüyor. ABD askerleri burada, çok kutupluluğu dondurmak veya yavaşlatmak amacıyla feda edilebilir vekiller (sacrificial proxies) olarak kullanılıyor.

“Az kaynak”

Nispeten mütevazı bir görünür askeri angajmanın -tek bir uçak gemisi grubu, fazladan birkaç filo, kitlesel seferberlik yok- İran’la yüzleşmek için ciddi bir niyet taşımadığına işaret ettiği varsayılabilir. Ancak küçük ayak izi, stratejinin doğasına dair bir ipucudur: Potansiyel bir ekonomik abluka, ayrıca bir petrol ambargosunun uygulanması ve halihazırda devam eden tankerlere el koyma tedbirleri; armadaları değil, devriyeleri gerektirir. Bir deniz ablukası altı uçak gemisi gerektirmez. Ticari nakliyenin, sigortacıların ve üçüncü devletlerin ABD’nin “yaptırım uygulamalarına” boyun eğmesini sağlamaya yetecek kadar varlık ve ölümcül güç gerektirir. Gördüğümüz ölçek tam da budur. Örtülü sabotaj siyasi olarak hiçbir maliyet getirmez; inkâr edilebilir istihbarat ekipleri ve siber birimler uydu görüntülerinde görünmez. Lider kadroyu tasfiye vuruşları (decapitation strikes) zırhlı tümenleri değil, özel kuvvetleri gerektirir.

Genel olarak, ekonomik bağlantısallığın kalıcı olarak çevrelenmesi (containment), işgal gerektirmez; sadece uzun vadeli yatırım ve entegrasyonu cazibesiz ve riskli hale getirecek kadar tehdit ve istikrarsızlık gerektirir. Son olarak yapısal düzeyde, 2009 tarihli Which Path to Persia? (Hangi Yol İran’a Çıkar?) başlıklı Brookings raporu, deniz baskısı, yaptırımlar ve hava saldırılarını, rasyonel bir hegemonun aralarından seçim yapabileceği ayrı seçenekler olarak ele alıyordu. Bugünkü durumda bu seçenekler katılaşarak bir yapıya dönüştü: Kilit düğüm noktaları (Hürmüz, Karayipler, Meksika Körfezi) çevresinde gemiler, üsler ve ambargo mekanizmalarından oluşan neredeyse kalıcı bir duruş. USS Abraham Lincoln uçak gemisi orada, çünkü ABD hükümeti artık İran’ın denizde çevrelenmesinin varsayılan bir koşul olduğunu varsayıyor.

Başka bir deyişle: Bu ABD operasyonu, Washington’ın İran’ı istikrarsızlaştırma ilgisini kaybettiği için değil; seçilen savaş yönteminin abluka ve örtülü eylemlerle istikrarsızlaştırma olması nedeniyle kaynak açısından hafif (resource-light). ABD gücünün “zafer” için yetersiz olduğu gerçeği, amacın süregelen bir yıpratma (ongoing attrition) olduğunun sinyalidir.

Politika değil, yapı

Şu anda yaşananların hiçbiri kavramsal olarak “yeni” değil. 2009 tarihli Brookings raporu Which Path to Persia?, seçenekleri zaten kataloglamıştı: Yaptırımlar, örtülü eylemler, vekalet savaşı, hava saldırıları ve işgal. Bugünkü araçların birçoğu orada taslak olarak yer alıyordu. Ancak, niteliksel bir değişimi ayırt edebiliriz: 2009’da bunlar politikaydı; maliyet-fayda hesabına göre seçilen, birleştirilen veya elenen menüdeki pozisyonlardı. 2020’lerin ortalarına gelindiğinde ise bunlar sertleşerek yapıya dönüştü. Anti-entropik mantık -“çok kutuplu entegrasyonu ne pahasına olursa olsun durdurmalıyız“- bir kez kabul edildiğinde; yaptırımlar, ablukalar ve örtülü istikrarsızlaştırma, çürüyen tek kutuplu düzenin kalıcı enstrümanları haline gelir.

Dolayısıyla mesele, İran’ı Çin, Rusya ve Küresel Güney arasında istikrarlı bir köprü işlevi göremeyecek kadar uzun süre zayıf tutmaktır. Daha temel amaç sistemsel bozunumdur: İran’ı kronik olarak istikrarsız, ekonomik olarak tükenmiş, siyasi olarak parçalanmış bir alana; uzun vadeli Avrasya bağlantısallığı için kötü bir bahse dönüştürmek.

Küba ve Venezuela üzerindeki maksimum baskının altında da tam olarak aynı mantık yatmaktadır: Her ikisi de ideolojik düşman ve jeostratejik boğum noktasıdır; Küba Meksika Körfezi’nin girişinde, Venezuela ise Karayip enerji sahasında. Onların egemen işlevselliğini parçalamak, Meksika, Brezilya ve diğerleri için seçenekleri daraltır ve Batı’nın deniz yolları ve bölgesel lojistik üzerindeki pençesini sıkılaştırır. Bu açıdan bakıldığında, kilit düğüm noktalarına (İran, Küba, Venezuela ve potansiyel olarak diğerleri) alternatif bir ağa tam olarak bağlanıp güçlenmeden önce kontrollü düzensizlik uygulanarak yapılan acımasız ama tutarlı bir jeopolitik triyaja (geopolitical triage) tanıklık ediyoruz.

İki mantığın savaşı

Bütün bunlar, sanayisizleşme, borç yükü, siyasi kutuplaşma ve silinen meşruiyet nedeniyle ABD’nin azalan maddi ve sembolik gücünün fonunda gerçekleşiyor. Ortaya çıkan askeri stratejiler, bu zayıflığa uyum sağlamanın bir semptomudur. İran ile yüzleşme, dolayısıyla iki örgütleyici ilke arasındaki daha geniş bir mücadelenin sahnesidir: Bir yanda, hiyerarşinin korunmasını diğer ülkelerin parçalanması ve zorlayıcı kontrolü yoluyla dayatmaya ve denetlemeye çalışan bir mantık. Diğer yanda ise, bağlantısallık ve çeşitlendirme yoluyla egemenliği teşvik ederek bu ABD liderliğindeki statükoyu tehdit eden çok kutuplu mantık.

Düşüşteki hegemonun mantığı, iç çatlakları silahlaştırır. Jeopolitik analist John Helmer’in uyardığı gibi, ABD tarafı; bağlantısız dünyanın yönetici elitlerinin arasına ölümcül bir kama sokmak için ayrımcı gümrük tarifelerini ve denizdeki fiziksel savaşı kullanan bir “gangster” haraç mantığını benimsemiştir. Helmer, her kilit başkentte -Tahran, Moskova, Pekin ve Yeni Delhi- ABD’nin, “işler yürüsüncü” (business-as-usual) hizip (bir anlaşma yapmak ve ekonomik baskıyı hafifletmek için çaresiz olan oligarklar ve teknokratlar) ile “Direniş” hizbi (herhangi bir tavizin Washington’ı sadece el yükseltmeye teşvik edeceğini savunan ordu ve istihbarat servisleri) arasında aktif olarak bir bölünmeyi körüklediğini gözlemliyor. ABD, ulusları ayrımcı acılarla bireysel olarak hedef alarak, çok kutuplu ittifakı sürdürmenin maliyetini boyun eğmenin bedelinden daha yüksek hale getirmeyi; esasen anlaşma yanlısı hiziplerin kendi iç ekonomilerini kurtarmak için stratejik ortaklıklarını nihayetinde yırtıp atacağına oynamayı amaçlıyor. Dolayısıyla bu hibrit savaş, zamana karşı bir yarıştır: İş dünyası hizipleri ekonomik boğulmaya teslim olmadan önce, direniş hizipleri ittifakın savunmasını tahkim edebilecek mi?

İran, bu çok kutuplu mantık dahilinde şimdiden karşılık veriyor. İran, köşeye sıkıştırılırsa ABD üslerini vurma ve potansiyel olarak Hürmüz Boğazı’nı kapatma istekliliğinin sinyalini veren bir önleyici savunma doktrini benimsedi; aynı zamanda yaptırımlara karşı can simidi olarak Moskova ve Pekin ile ekonomik ve askeri bağlarını derinleştiriyor. ABD güç elitleri, İran gibi kilit düğüm noktalarına, kendi iç çelişkileri (toplumsal çatlaklar, ekonomik tükenmişlik, siyasi kriz) kendilerini yıkmadan önce, bu yeni ağın bütünlüğünü kıracak kadar hızlı ve yeterli acıyı verebileceklerine bahse giriyor. Kritik bilinmeyen kırılma noktasıdır: Maliyetlerin kimin için daha önce sürdürülemez hale geleceği.

Geri çekilme yanılsaması

Michel Foucault, Hapishanenin Doğuşu (Vintage Books, 1991). Bu pasaj, hedefin artık kesin zafer kazanmak değil, herhangi ülkeyi kontrol altındaki nesne gibi yöneten “kalıcı boğma ekonomisi” kurmak olduğunu ortaya koyuyor.

Son notlar: Savaş sahne değiştirdi

Mevcut evreyi İran’dan “geri adım atmak” olarak tanımlamak, modern emperyal gücün doğasını yanlış okumaktır. Bu güç, gürültülü işgallere ya da televizyonda yayınlanan bir “Şok ve Dehşet” (Shock and Awe) kampanyasına ihtiyaç duymaz. Çürüyen hegemon; ekonomik boğma (yaptırımlar, ablukalar, finansal dışlama), parçalama (sabotaj, suikastlar, siber saldırılar) ve her meşru müdafaa eylemini saldırganlık olarak çerçeveleyen anlatı savaşı (provokasyon, tepki ve meşrulaştırma döngüleri) yoluyla sessiz, acımasız bir savaş yürütebilir ve yürütecektir. Ve bunu zaten yapıyor. Kinetik eylem ve operasyon seçeneğini açıkça ve görünür bir şekilde masada bırakarak.

Nükleer silahlar, terörizm ve insan haklarına dair emperyal yüzeysel anlatı, yalnızca asıl tehlikede olan şeyi gizlemeye yarar. Yani: İran’ın bir Avrasya kara köprüsü olarak temsil ettiği bağlantısallık; dolarsızlaşma tehlikesisi; alternatif devlet ideolojileri ve toplum örgütlenme biçimleri; ve nihayetinde bir demonstrasyon etkisi; ABD hegemonuna karşı direnişin başarılı olabileceğine dair kanıt. Amaç barışın veya istikrarın sağlanması değil, çok kutuplu bir dünyanın konsolidasyonunun önlenmesidir.

Buna “gerilimi düşürme” demek, savaş başka araçlarla yürütüldüğünde ona kendi adıyla hitap etme sorumluluğundan kaçmaktır. Zira amaç, Doğu ile Batı arasındaki her türlü köprünün -çok kutuplu bir düzenin işleyen her türlü bağ dokusunun- imhası veya devre dışı bırakılması olarak kalmaya devam ediyor. Değişen tek şey biçimdir: Ayrık siyasi seçeneklerden kalıcı bir işletim yapısına; başlayan ve biten savaşlardan, resmen hiç başlamayan ve resmen hiç bitmeyen savaşlara. Bu, ölmekte olan bir hegemonik düzenin, kendi yerini alacak olanın altyapısına karşı savaşıdır.

Kaynak: Harici

]]>
Olimpiyat oyunları, spor, sahtekârlık ve başka şeyler https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/33798/olimpiyat-oyunlari-spor-sahtekarlik-ve-baska-seyler/ Wed, 11 Feb 2026 22:11:20 +0000 https://yenidunya.org/?p=33798 1) Şartın ihlali

2019’da formüle edilen olimpizmin temel ilkelerinin 4’üncü maddesi şöyledir:

“Spor yapmak bir insan hakkıdır. Her birey, herhangi bir ayrımcılığa maruz kalmaksızın; dostluk, dayanışma ve fair play ruhuyla, karşılıklı anlayış gerektiren olimpiyat ruhu içerisinde spor yapma imkânına sahip olmalıdır.”

5’inci madde şöyle başlar:

“Olimpiyat hareketi içindeki spor organizasyonları, sporun toplum çerçevesi içinde gerçekleştiğinin bilinciyle, siyasi tarafsızlık ilkesini uygulayacaklardır.”

6’ncı madde:

“Bu olimpiyat şartında belirtilen hak ve hürriyetlerden yararlanılması, ırk, renk, cinsiyet, cinsel yönelim, dil, dini, siyasi veya diğer kanaatler, milli veya sosyal köken, mal varlığı, doğum veya diğer herhangi bir statüye dayalı hiçbir ayrımcılık olmaksızın güvence altına alınacaktır.”

Bu genel ilkelerin dışında, “olimpizm şartının” diğer maddelerinden:

2/5: “Uluslararası Olimpiyat Komitesi’nin rolü… siyasi tarafsızlığı korumak ve sürdürmek…” 2/11: “sporun ve atletlerin siyasi ve ticari istismarına karşı durmak…” 16/1.3 (Uluslararası Olimpiyat Komitesi üyelerinin yemininden): “Ticari ve siyasi menfaatlerden, keza her tür ırksal ve dini mülahazalardan daima bağımsız davranacağıma…” 50/2: “Hiçbir olimpiyat köyü, mahalli veya başka alanlarda hiçbir gösteri veya siyasi, dini veya ırksal propagandaya izin verilmez.” 55/3: “Olimpiyat oyunları boyunca… herhangi bir devletin temsilcisi veya kamu otoritesi yahut herhangi bir siyasetçi tarafından… hiçbir konuşma yapılamaz.”

Bütün bunların mütemadiyen ihlal edilmekte olmasına girmeyelim hiç. Sadece pervasızlığın ve sinik ikiyüzlülüğün özel bir biçimi üzerinde durmakla yetinelim.

Şarttan anlaşılıyor ki, hiçbir sporcunun oyunlara katılmasına engel olunamaz. Bir devletin uyruğu olan sporculara yönelik menetme uygulaması ise ancak şu hallerde meşru kabul edilebilir: 1) söz konusu devlet ayrımcılık üzerine kuruluysa ve bu şekilde uyruğu olan sporcularının oyunlara katılmasına engel oluyorsa; 2) söz konusu devlet milli olimpiyat komitelerinin sportif bağımsızlığını engelliyorsa.

Gerçekten de olimpiyat tarihinde bu ikisinin de örnekleri (olması gerekenden çok az ise bile) vardır: eğer 1948’e kadar birinci ve ikinci dünya savaşlarının çalkantılar dönemi ayrı kabul edilirse, Güney Afrika ırkçı yönetimde 30 yıl menedilmiştir; Rodezya (bugünkü Zimbabve) ırkçılık nedeniyle 1972’de menedilmiştir; Afganistan (öyle bir devlet varken) 2000’de kadın hakları ihlalleri yüzünden menedilmiştir; Katar 2016’da milli olimpiyat komitesine müdahale yüzünden menedilmiştir.

Rusya ve Belarus için ırkçılık veya milli komiteye müdahale gibi gerekçeler yok. Uluslararası Olimpiyat Komitesi Rusya milli komitesinin üyeliğini 2022’de askıya aldığında gerekçesi, Donbass’taki spor kulüplerini üye yapmış olmasıydı, böylece (UOK öyle diyordu) Ukrayna milli olimpiyat komitesinin “toprak kapsamı” bozmuştu. Bu “toprak kapsamı” hikayesi şartın 30/2’nci maddesine dayandırılıyordu; oysa o maddeye dayanarak, bugün Rusya’ya karşı uygulanan “tedbirlerin” aslında yıllardır Kiev rejimine karşı uygulanması gerektiği de pekâlâ ileri sürülebilir: “Bir milli olimpiyat komitesinin adı ülkesinin toprak kapsamını ve geleneğini yansıtmalıdır.”

Üstelik UOK sadece Rusya milli olimpiyat komitesinin üyeliğini kendi olimpiyat şartını çiğneyerek düşürmekle kalmadı; şartta savaş halini ve sporcuların savaşa karşı tutumlarını ilgilendiren bir şart bulunmadığı halde sporcuların ahlaki, vicdani ve siyasi kanaatlerini de katılım kriteri olarak gösterdi.

Demek ki, tersten bakıldığında, Donbass’taki spor kulüplerinin uluslararası müsabakalarda temsil edilmeleri ihlal nedeniydi ama Kiev rejiminin başta Donbass olmak üzere Ukrayna’da yaşayan Ruslara ve Rusya konuşanlara uyguladığı ayrımcılık meşruydu.

2) Kırım, doping ve Coca Cola

Rusya’nın olimpiyat oyunlarına katılımı 2014’te Kırım’ın Rusya’ya katılmasından bu yana sürekli engellere takıldı. Engellemelerin ilk döneminde bunların görünürdeki nedeni olan doping skandalıyla Kırım meselesi arasında en azından bugün itibariyle ortaya çıkmış kesin bir nedensellik yok; hem zaten skandal da iki yıl sonra, 2016’da patlak vermişti; ancak (nedeni ne olursa olsun) bu skandalın arkasından Rusyalı sporcuların uluslararası müsabakalara alınmamaları Rusya’nın diplomatik izolasyonu çabalarıyla öyle bir çakıştı ki insan şüphelenmeden edemiyor.

Doping skandalının arkasındaki bütün soruşturma ve karar eğip bükmelerine, manipülasyonlara ve muhtemelen yalanlara rağmen neticede cezasız ve temiz sporcular 2024 Paris olimpiyatlarına kadar yaz ve kış olimpiyat oyunlarına katıldılar. 2016’da Rio’da, 2020’de Tokyo’da ve 2022’de Pekin’de Rusya Olimpiyat Komitesi formasıyla, Çaykovski melodisiyle ve “tarafsız sporcu” statüsüyle yarıştılar; 2018’de PyeongChang’da kış oyunlarına ise “Rusya’dan olimpik atletler” olarak katıldılar. Bu, bana kalırsa, olimpiyatların ruhuna çok daha uygun bir yöntemdi ve dahası, aslında pek de beklenen sonucu vermedi, hatta tam tersine, Rusya ülke olarak oyunların dışında tutulmasına rağmen seyirciler açısından olimpiyat bayrağı Rusya’nın bayrağı olup çıktı.

Rusya’yı 2024 Paris ve 2026 Milano-Cortina oyunlarının tamamen dışında bırakma hesapları ise, öyle anlaşılıyor ki, Ukrayna çatışmasıyla birlikte pişirilmeye başlanmıştı. Daha 2022 temmuzunda şu uluslararası spor federasyonları Rusya’nın uluslararası sportif organizasyonlara katılmasına yasak koymuşlardı bile: Dünya softbol, kayak, badminton, basketbol, voleybol, atletizm, rugby, paten, hokey federasyonları; Avrupa Ligler Federasyonu, Avrupa Basketbol Ligi, Uluslararası Paralimpik Komitesi, uluslararası biatlon, golf, tenis, jimnastik, halter federasyonları; Özel Olimpiyat Komitesi; FIFA, UEFA. Bunların dışında, şu federasyonlar da Rusya’da kararlaştırılmış turnuvaları iptal etmişlerdi: Uluslararası Satranç Federasyonu, Formula 1, erkekler voleybol şampiyonası, Profesyonel Tenis Birliği turnuvası, Şampiyonlar Ligi finali, Avrupa carling şampiyonası, Avrupa atıcılık şampiyonası, NHL.

Ancak en önemli çıkış ertesi yılın başında geldi: Britanya hükümeti (bu sırada başbakan, GoldmanSachs bankeri Rishi Sunak’tı) 2023 martında olimpiyat oyunlarının en büyük sponsorlarına 2024’te Paris’te yapılacak oyunlara Rusya ve Belarus’tan sporcuların kendi ülkelerinin bayrakları altında katılmaması için nüfuzlarını kullanması talebiyle mektup göndermişti. Mektubun alıcıları arasında Coca Cola, Intel, Samsung ve Visa gibi dev şirketler vardı. Nedense o zaman çok dikkat çekmedi bu mektuplar, belki de tüzüklerdeki parlak bağımsızlık laflarının hiçbir anlamı olmadığı zaten herkes tarafından bilindiğinden; ancak oyunların gerçekte büyük ölçüde büyük tekellerin reklam ve vergi kaçakçılığı faaliyeti olduğunu ve onlar olmadan hiçbir şey olmayacağını gösteren karakteristik bir olaydı bu.

3) Bir uluslararası şantaj hikâyesi

2023 kasımında Rusyalı sporcuları Rusya devletinin eylemlerinden sorumlu tutan ve düpedüz ayrımcılığa maruz tutarak cezalandıran ama İsrailli sporcuların hükümetlerinin faaliyetinden sorumlu tutulamayacağı için ayrımcılığa uğramasının kabul edilemeyeceğini açıklayan Uluslararası Olimpiyat Komitesi, 2024 yaz ve kış Rusya’da yapılması planlanan Dünya Dostluk Oyunlarına katılmamaları için milli olimpiyat komitelerini uyardı. Uyarı tehdit kokuyordu; böylece laf dinlemeyip katılacak ülkelerin sporcularının olimpiyat oyunlarından menedilmesinin önü açılıyordu. UOK’nin “uyarı” gerekçesi, oyunların “siyasi bir kuruluşun” himayesi altında düzenlenecek olmasıydı. Hangi siyasi kuruluş? Rusya hükümeti. Ev sahibi ülkenin “himayesinin” siyasi amaç güttüğü, dolayısıyla olimpiyat ilkeleriyle çeliştiği öylesine sinik bir iddia ki, bu mantıkla bütün uluslararası spor etkinliklerinin ve ulusal spor etkinliklerinin de büyük bölümünün yasaklanması gerekir.

Neticede 2024 oyunları önce 2025’e ertelendi; daha sonra da bir başkanlık kararnamesiyle “yeni bir karar alınıncaya kadar” ertelendi.

Böylece, tıpkı Dünya Sağlık Örgütü’nün pandemi kararlarıyla emperyalist ilaç tekellerine, Dünya Ticaret Örgütü’nün gümrük kararlarıyla emperyalist ülkelere, Avrupa Enerji Ajansı’nın Amerikan enerji kaynaklarına bağımlılığa, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun İran’ın bombalanmasına, Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu’nun yenisömürgeciliğin dayatılmasına ve devamına, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’nın Kiev rejiminin Donbass provokasyonlarına, Ruanda’da BM barışgücünün Orta Afrika’daki katliamlara ve bu bölgenin istikrarsızlaştırılmasına, Trump’ın Barış Konseyi’nin Filistin’in yağmalanmasına… cevaz verdikleri ve ön ayak oldukları gibi, Uluslararası Olimpiyat Komitesi de sporun politize edilmesinin baş vasıtasıydı.

4) İhlalin kısa tarihi

2023 aralığında Uluslararası Olimpiyat Komitesi Rusyalı (ve Belaruslu) sporcuların 2024 Paris olimpiyat oyunlarına “bireysel tarafsız sporcu” statüsünde katılmasına karar verdi. Bu, oyuncuların (olimpiyat bayrağı dahil) hiçbir bayrak taşıyamayacaklarından başka madalya sıralamasında da görülmeyeceği anlamına gelir. Üstelik bu durumda bile sporcuların sayısı neredeyse sıfırlanmıştı: Paris’e ve Milano’ya ancak kulüpsüz ve sadece kendi spor dallarında kalifiye olmuş sporcular katılabilirdi. Kim karar verecekti bu kalifikasyona? UOK elbette; ve bunların sayısı, UOK’nin açıklamasına göre (olimpiyatlara genellikle 200-300 sporcuyla katılan) Rusya’da sadece 8, (olimpiyatlara genellikle 100-200 sporcuyla katılan) Belarus’ta da sadece 3’tü. Dahası, Ukrayna harekâtını destekleyen veya kolluk kuvvetleriyle ilişkisi olan sporcular da olimpiyatlara gidemeyeceklerdi. İkinci şart resmi olarak kanıtlanamayacağına göre keyfilik için üretilmişti; birinci şart ise sosyal medya ve diğer internet uygulamalarında sporcuların peşine düşmekten başka bir şeyin daha önünü açmaya hazırlanıyordu: pişmanlık dilekçelerinin.

2024 şubatında Rusya Olimpiyat Komitesi, 2024 olimpiyat oyunlarına Uluslararası Olimpiyat Komitesi’nin dayattığı şartlarda ve tarafsız statüde katılacak Rusyalı sporcuların Rusya kanunlarını ihlal edebileceği konusunda uyardı. Bu sırada Rusya’da tartışmanın tarafları ya devlet kararıyla oyunlara katılmama ya da aşağılanmayı sineye çekip katılma seçenekleri etrafında kamplaşmıştı. Bu arada Uluslararası Olimpiyat Komitesi bütün diğer hukuksuzluklardan başka Rusyalı sporcuların açılış törenlerine katılmasını da yasakladığını ilan etmekle kalmamış, üstüne üstlük başta Britanya ve ABD’nin baskısıyla bir tür “pişmanlık dilekçesi” imzalatmaya bile kalkmıştı.

İlk bakışta bunca aşağılanmaya karşı oyunları boykot etmekten yana olanlar haklı görünüyordu; ama bu durumda yıllarca ter dökmüş ve benzersiz emekler harcamış binlerce sporcunun teri ve emeği topluca anlamsız kılınmış olacaktı; oysa bunların en kötü durumda bile seçilmiş 10-15 kişinin arasında yer alma ihtimali vardı. Böylece 2024 martında Rusya Olimpiyat Komitesi, oyunları boykot etmeyeceklerini ama sporculara “bu şartların kabul edilemez olduğunu bildireceklerini” açıkladı. “Pişmanlık dilekçesi” şartının artık her tür çizmeyi aşmak anlamına geldiği anlaşılıp Uluslararası Olimpiyat Komitesi bundan cayınca, Putin 2024 nisanında kararın sporcuların ve federasyonların kendi bağımsız iradesine bırakılması yönünde irade bildirdi.

Mart ayında Uluslararası Olimpiyat Komitesi Rusya’dan sadece 12 sporcunun oyunlara “tarafsız statüde” ve bayrak taşımadan katılmasına izin vermişti, sonra bu sayı 15’e çıktı.

5) Hidayet alametleri

Hava Trump’la birlikte değişmeye başladı.

Ne var ki unutmamak gerek: Trump, ABD’deki iktidar çekişmelerinin görünür yüzünden ibaret; neocon çekiştirdikçe bir uca, MAGA çekiştirdikçe diğer uca savruluyor.

Geçen yıl ağustos ayında spora da el attı ve FIFA başkanı Infantino’yu hizaya çekti; ona, bu yıl “neler olacağına bağlı olarak”, ABD’de yapılacak dünya futbol şampiyonasına Putin’in de katılabileceğini söyledi. Infantino’nun yüz ifadesi görmeye değerdi; böylece hidayete erdi. Geçen hafta, Milano oyunlarının hemen arifesinde, Rusya futbol takımlarının uluslararası turnuvalara katılmasına getirilen yasağın hiçbir olumlu sonuç getirmediğini, “sadece daha fazla hayal kırıklığı ve nefret doğurduğunu” söyleyiverdi. 2022’de getirdikleri yasağı kaldırmayı düşünüp düşünmedikleri sorulduğunda da “kaldırmak zorundayız,” cevabını verdi. Ayrıca “kuralları” “hiçbir ülkede futbol oynamayı siyasi liderlerinin eylemleri yüzünden yasaklamamak” yönünde değiştirmek gerektiğini de belirtti. Dikkat edin: “kuralları” dedi — böyle kurallar varmış gibi. “Kurallara dayalı düzendeki” kuralların aynısıydı bunlar; yani gerçekte benim lafım ayettir kuralları. Gene de, UEFA başkanının 2023 nisanında, Ukrayna harekâtı bitene kadar Rusya kulüplerinin Avrupa turnuvalarına katılmasının mümkün olmadığını söylediği hatırlanırsa eğer, Infantino’nun hidayeti epey parlaktı; ama Kiev’de ödülünü almakta gecikmedi: Kiev rejimi, FIFA başkanını “barış gücü” sitesine koydu. Bu sitenin rejimin (ölüm değilse eğer) düşman listesi olduğu biliniyor.

6) Sinik alçaklık

Ama biz olimpiyatlara geri dönelim; malum, Milano’da oyunlar devam ediyor. Rusya 2010 kış olimpiyat oyunlarına 187; 2018’de “Rusya’dan olimpiyat atletleri” statüsüyle 168, 2022’de Rusya olimpiyat komitesi formasıyla 71 sporcuyla katılmıştı. 2026’da 13.

Doğrusu şükran duymak gerek — ama alicenaplıktan ötürü değil de küstahlıktan ve pervasızlıktan ötürü.

Geçen eylülde İspanya başbakanı Pedro Sánchez Uluslararası Olimpiyat Komitesi’ne, yeryüzündeki milyarlarca insanın gönlünden geçen soruyu yöneltmişti (ve sözümona Avrupa demokrasileri ve kendinden menkul “İslam dünyası” içinde bir tek o bu soruyu yöneltmişti): “Sportif örgütler kendilerine, İsrail’in müsabakalara katılmaya devam etmesinin etik olup olmadığı sorusunu yöneltmelidirler.” Tahmin edileceği gibi, İsrail’de faşist Netanyahu hükümeti küplere bindi, Sánchez’i antisemitizmle suçlama yarışına girdiler. Yalnız, takdire şayandır, UOK başvuruyu cevapsız bırakmadı ve aynen şu cevabı verdi: “İsrail ve Filistin milli olimpiyat komiteleri UOK tarafından tanınmaktadırlar ve eşit haklara sahiptirler. Her ikisi de olimpiyat şartına uymaktadır ve biz, mevcut çatışmanın sporcular üzerindeki etkilerini hafifletmek için onlarla çalışmaya devam ediyoruz.”

Ne harika, öyle değil mi?

Suçtan muafiyet İsrail’in faşist hükümetiyle sınırlı değil elbette. Match TV geçen ayın ortasında UOK’ne sorduğu bir soru ve aldığı cevabı yayınladı. Soru şöyleydi:

“UOK ABD’nin Venezuela’daki eylemlerini nasıl değerlendiriyor? ABD bu yüzden, 2026 olimpiyat oyunları da dahil herhangi bir müsabakadan uzaklaştırılabilir mi?”

Bu fazlasıyla uzun yazıyı komitenin ikiyüzlülük abidesi saymak gereken cevabıyla bitirebiliriz:

“Çatışmalar ve anlaşmazlıklarla sarsılan bir dünyada, Uluslararası Olimpiyat Komitesi, sporun umut ışığı olması gerektiğine — dünyayı barışçıl rekabette birleştiren bir güç olduğuna — sıkı sıkıya inanmaktadır. Bu, olimpiyat hareketinin temelinde yatar ve olimpizmin temel prensiplerinden kaynaklanır. Bu, eylül 2025’te UOK Yürütme Komitesi tarafından bir kez daha vurgulanmıştır.

“Küresel bir örgüt olarak UOK, karmaşık gerçekliği yönetmek zorundadır. UOK her olimpiyat oyunlarında mevcut siyasi bağlamı ve dünyadaki son olayları dikkate almak zorundadır. Bunu her zaman başarıyla yaptık. Sporcuları kökenlerine bakmaksızın bir araya getirme yeteneği, değerlere dayalı, gerçekten küresel bir sporun geleceği için temel öneme sahiptir; bu spor, dünyaya umut aşılayabilir.

“Bu nedenle UOK, doğrudan siyasi meselelere veya ülkeler arasındaki çatışmalara müdahale edemez, çünkü bu bizim yetki alanımızın dışındadır. Bu, siyasetin alanıdır. Rolümüz, sporcuların kökenlerine bakmaksızın olimpiyat oyunlarına katılma fırsatını sağlamaktır.”

İnsan ister istemez neredeyse fiziksel bir mide bulantısı hissine kapılıyor.

Kaynak: Hazal Yalın / Harici

]]>
İsrail, Gazze’de binlerce cesedi buharlaştıran silahlar kullandı https://yenidunya.org/dunya/33774/israil-gazzede-binlerce-cesedi-buharlastiran-silahlar-kullandi/ Tue, 10 Feb 2026 09:36:57 +0000 https://yenidunya.org/?p=33774 Gazze Şeridi’nde yürütülen saldırılarda, işgal ordusunun kullandığı uluslararası alanda yasaklanmış termovakum ve yüksek ısı etkili mühimmatların, 2 bin 800’den fazla soykırım mağdurunun naaşını tamamen buharlaştırdığı belgelendi.

YDH- Gazze’den gelen saha raporları ve teknik veriler, işgal ordusunun kullandığı mühimmatların yarattığı dehşet verici bir gerçeği gün yüzüne çıkardı: Binlerce şehidin naaşı, saldırı anında oluşan aşırı ısı ve basınç nedeniyle tamamen buharlaşarak yok oldu.

Gazze Sivil Savunma ekiplerinin kayıtlarına göre, 2.842’den fazla şehidin bedeninden geriye hiçbir iz kalmadı; patlama noktalarında sadece kan lekeleri ve küçük doku parçalarına rastlanabildi.
Bu toplu yok oluşun temel nedeni olarak, bölgede kullanılan termovakum ve difüzyonla güçlendirilmiş patlayıcılar gösteriliyor.

Bu mühimmatlar, patlama anında 3.500 santigrat dereceye ulaşan bir ısı ve devasa bir basınç dalgası üreterek insan vücudundaki tüm sıvıların anında buharlaşmasına, dokuların ise küle dönüşmesine yol açıyor.

Dr. Münir el-Barş, insan vücudunun %80’inin sudan oluştuğunu hatırlatarak; yüksek oksidasyon, ısı ve basınç bileşiminin bedeni fiziksel olarak ortadan kaldırmasının kaçınılmaz bir biyolojik sonuç olduğunu vurguladı.

Saha analizleri; “Çekiç” olarak bilinen Amerikan yapımı MK 84 sığınak delici bombalar ile GBU-39 tipi hassas güdümlü mühimmatların bu yıkımda başrol oynadığını ortaya koyuyor. Özellikle kapalı alanlarda oksijeni tüketerek devasa bir ateş topuna dönüşen bu silahlar, binalarda sınırlı hasar bıraksa da içerideki canlı varlığını tamamen siliyor.

Tanıklıklar, onlarca kişinin bulunduğu binaların vurulmasından sonra enkazda sadece “kara kum” kalıntılarına rastlandığını teyit ediyor.

Uluslararası atom ve silah uzmanları, insan hücrelerini moleküler düzeyde yok edebilen bu mühimmatların Gazze’deki kullanım sıklığının modern savaş tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir boyutta olduğunu belirtiyor.

2004 Felluce işgalinde de benzer sahnelerin kaydedildiğini hatırlatan uzmanlar, Gazze’de bu durumun bir doktrin haline gelmesinin sorumluları doğrudan “topyekûn imha” suçlamasıyla karşı karşıya bıraktığını ifade ediyor.

8 Ekim 2023’ten bu yana 72 bin 32 şehit ve 171 bin 661 yaralının kayıtlara geçtiği Gazze’de, cesetleri buharlaşan binlerce kişi, en temel insan hakkı olan “gömülme hakkından” dahi mahrum bırakılarak tarihten silinmeye çalışılıyor.

]]>
BM raporu: Gazze’deki soykırımı 60’tan fazla küresel şirket destekliyor https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/32899/bm-raporu-gazzedeki-soykirimi-60tan-fazla-kuresel-sirket-destekliyor/ Thu, 10 Jul 2025 06:05:07 +0000 https://yenidunya.org/?p=32899 Birleşmiş Milletler (BM) uzmanı Francesca Albanese tarafından hazırlanan yeni raporda, aralarında büyük silah ve teknoloji firmalarının da bulunduğu 60’tan fazla küresel şirketin, İsrail’in yasa dışı yerleşimlerini ve Gazze’deki soykırım harekatını desteklediği belirtildi.

Birleşmiş Milletler (BM) uzmanı tarafından hazırlanan ve dün yayımlanan raporda, aralarında büyük silah ve teknoloji üreticilerinin de bulunduğu 60’tan fazla küresel şirketin, İsrail’in yasa dışı yerleşim birimlerini ve Gazze’deki soykırım harekatını desteklediği iddia edildi.

Rapor, bu şirketlere İsrail ile ticari faaliyetlerini durdurma ve yöneticilerinin uluslararası hukuku ihlal ettikleri gerekçesiyle yasal hesap vermesi çağrısında bulundu.

İtalyan hukukçu ve BM Filistin Topraklarındaki İnsan Hakları Özel Raportörü Francesca Albanese tarafından kaleme alınan 27 sayfalık rapor; devletlerden, insan hakları savunucularından, şirketlerden ve akademisyenlerden gelen 200’den fazla bildirime dayanıyor.

‘İsrail’in soykırımı kârlı olduğu için devam ediyor’

Raportör Albanese, hazırladığı raporda, İsrail’in yürüttüğü soykırımın devam etmesinin arkasındaki sebebin “birçokları için kârlı olması” olduğunu savundu.

Albanese, söz konusu şirketleri “İsrail’in ayrılıkçı ve militarist yaklaşımına finansal olarak” bağlı olmakla suçladı.

Belgede, silahlarının Gazze’de kullanıldığı belirtilen Lockheed Martin ve Leonardo gibi silah şirketlerinin isimlerine yer verildi. Ayrıca, Caterpillar ve HD Hyundai gibi ağır makine tedarikçilerinin de ekipmanlarının Filistin topraklarındaki mülklerin yok edilmesine katkıda bulunduğu ifade edildi.

Teknoloji devleri de listede

Raporda teknoloji sektöründen de dev şirketlerin isimleri geçti. Alphabet, Amazon, Microsoft ve IBM gibi firmaların, “İsrail’in gözetleme araçlarında ve Gazze’deki süregelen yıkımda merkezi bir rol oynadığı” belirtildi.

Teknoloji şirketi Palantir’in de İsrail ordusuna yapay zekâ araçları sağladığı kaydedilirken, bu araçların nasıl kullanıldığına dair detay verilmedi.

Rapor, BM’nin İsrail yerleşimleriyle bağlantılı şirketlere ilişkin en son Haziran 2023’te güncellenen veri tabanına yeni bilgiler ekliyor.

Bu kapsamda listeye yeni şirketler dahil edilirken, bu firmaların Gazze’deki çatışmalarla olan ilişkileri de detaylandırılıyor.

Hazırlanan raporun, 47 üyeli BM İnsan Hakları Konseyi’ne 3 Temmuz Perşembe günü sunulması planlanıyor. İsrail ve ABD, “İsrail’e karşı önyargılı” olduğu gerekçesiyle bu yılın başlarında BM İnsan Hakları Konseyi’nden çekilmişti.

Konseyin yasal olarak bağlayıcı yetkileri bulunmasa da BM soruşturmalarıyla belgelenen vakaların, zaman zaman uluslararası adli takibatlara zemin hazırladığı biliniyor.

Kaynak: YDH

]]>
Küresel ekonomistlerden “soykırım ekonomisi”ne vurgu https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/32897/kuresel-ekonomistlerden-soykirim-ekonomisine-vurgu/ Wed, 09 Jul 2025 07:48:15 +0000 https://yenidunya.org/?p=32897 Bir grup önde gelen ekonomist, BM Özel Raportörü Francesca Albanese’yi destekleyen bir açık mektup yayımladı. Mektupta, Gazze’deki “soykırım ekonomisi”ni besleyen şirketler ve kurumlar eleştirilirken, Albanese’ye yönelik görevden alma baskıları kınandı.

Yanis Varoufakis, Thomas Piketty ve Nassim Nicholas Taleb gibi önde gelen ekonomistlerin de aralarında bulunduğu bir grup, BM Özel Raportörü Francesca Albanese’yi savunan güçlü bir açık mektup yayımladı. Mektupta, Albanese’nin Gazze’deki “soykırım ekonomisi” olarak adlandırdığı olgunun ekonomik destekçilerine dair bulguları destekleniyor.

Eski Yunan Maliye Bakanı Yanis Varoufakis tarafından X’te paylaşılan mektup, ABD liderliğindeki Albanese’yi görevden alma baskılarının yoğunlaştığı bir dönemde yayımlandı. Düşünce önderleri, onu susturmaya yönelik koordineli bir çabayı ve Filistinlilere yönelik İsrail savaşından kâr eden finansal ve kurumsal ağların gizlenmesini kınadı.

Mektuba imza atanlar arasında küresel ekonomi alanının en önde gelen isimleri yer alıyor. Eski Yunan Maliye Bakanı Yanis Varoufakis, Fransız ekonomist Thomas Piketty (Yirmi Birinci Yüzyılda Sermaye) ve Lübnan asıllı Amerikalı istatistikçi ve deneme yazarı Nassim Nicholas Taleb (Siyah Kuğu) ile birlikte Londra Üniversitesi SOAS, UMass Amherst ve Londra Ekonomi Okulu’ndan akademisyenler bulunuyor.

7 Ekim’den bu yana, bu ekonomistlerin birçoğu İsrail’in Gazze’ye yönelik savaşının sert eleştirmenleri oldu. Varoufakis, saldırıyı “Batı destekli bir soykırım” olarak nitelendirdi ve bu şiddeti mümkün kılan “demir yumruklu apartheid” rejimini eleştirdi; AB ve ABD’nin bu şiddeti mümkün kılma rollerini sorguladı.

Piketty, İsrail’i hesap verebilir kılmak için ekonomik araçların, yaptırımların, ticaret askıya alma önlemlerinin ve Avrupa’nın desteklediği “iki devletli konfederasyon”un kullanılmasını önerdi.

Taleb ise kırılganlık teorisi aracılığıyla İsrail’i, askeri güç ve dış desteklere aşırı bağımlı, dış baskılar karşısında çökme riski yüksek “kırılgan bir devlet” olarak tanımladı.

İşgalden Soykırıma: Kâr sağlayanlar
Mektup, Albanese’nin BM raporu İşgal Ekonomisinden Soykırım Ekonomisine başlıklı bulgularını güçlendiriyor ve soykırımın sadece tolere edilmediğini, teşvik edildiğini ve paraya dönüştürüldüğünü savunuyor.

Bu bağlamda Lockheed Martin, Elbit Systems, BNP Paribas, Barclays, Allianz, Chevron ve BP gibi şirketler, bu saldırganlıktan doğrudan kâr eden firmalar olarak gösteriliyor. Diğer adı geçen şirketler arasında Palantir, Caterpillar ve Maersk da bulunuyor.

Şaşırtıcı şekilde, mektup, talep, üretim ve tüketici güveninin azaldığı bir dönemde İsrail borsalarının yüzde 161 artış gösterdiğine dikkat çekiyor; bu da soykırım ekonomisine piyasa güveninin bir göstergesi olarak yorumlanıyor.

Savaş ekonomisinde şirketler ve üniversiteler
Mektup, küresel teknoloji firmalarının Filistin topraklarını gerçek zamanlı gözetim, hedefleme ve yapay zeka sistemleri için laboratuvarlara dönüştürdüğünü suçluyor.

Microsoft, Amazon, Alphabet (Google) ve Palantir, yüz tanıma, hedef seçme algoritmaları ve otonom icra sistemlerini etik kısıtlamalar olmadan test eden şirketler olarak öne çıkıyor.

“Yüz tanıma yazılımları, hedef seçme algoritmaları ve otomatik icra sistemleri gerçek zamanlı olarak test ediliyor.” denilen mektup şöyle devam ediyor: “Bunlar laboratuvarda deney yapılan farelere uygulananlardan çok daha az etik kısıtlamalarla yapılıyor.”

Akademinin İsrail’le finansal bağları
Mektubun en çarpıcı bölümü akademik kurumlara ayrılmış durumda. Batılı elit üniversitelerin sadece suç ortakları değil, işgal makinesine ekonomik olarak da bağlı oldukları iddia ediliyor.

“Önde gelen ABD ve Avrupa üniversiteleri, ‘İsrail’in Apartheid’ine ve kalıcı işgal/çatışma siyasi ekonomisine bağlı kalmak konusunda mali açıdan bağımlıdır.” diyor ekonomistler.

MIT, Münih Teknik Üniversitesi ve Edinburgh Üniversitesi gibi kurumlar, İsrail Savunma Bakanlığı ile araştırma işbirlikleri ve silah üreticileriyle finansal bağları nedeniyle isimlendirilmiş. Özellikle MIT’nin savunma laboratuvarlarının Gazze operasyonlarında kritik araçlar olan drone sürü projelerinde ortaklıklarının bulunduğu belirtiliyor.

Soykırım altyapısının sonlandırılması
Albanese’nin raporu, soykırımı sürdüren küresel altyapının beş ana sektör üzerine kurulu olduğunu belirtiyor: askeri, teknoloji, inşaat, finans ve akademi. BlackRock gibi büyük finansal kuruluşlar, Palantir, Microsoft, Amazon ve Alphabet gibi İsrail’in askeri ve gözetim yapısının merkezindeki şirketlerde önemli hisseler tutuyor.

Ekonomistler, bu bağın “bir sapma değil, savaş ekonomisinin merkezi bir unsuru” olduğunu savunuyor. Mektup “Çok uluslu ve ulusal şirketler, Apartheid rejimini sürdürmekte ve ardından gelen soykırımı mümkün kılmakta rol oynuyor.” uyarısında bulunuyor.

İmzacı ekonomi uzmanları, tam kurumsal çıkarma, uluslararası hesap verebilirlik ve işgalin ve kitlesel şiddetin devamını sağlayan ekonomik yapının yıkılması çağrısı yapıyor.

Siyasi tepkiler ve gerçek mücadelesi
Francesca Albanese’ye yönelik ABD, İsrail ve bazı AB ülkelerinden gelen siyasi saldırılar artarken, mektup bu çabaları devlet ve şirket faillerini korumaya yönelik soykırım inkâr kampanyasının bir parçası olarak değerlendiriyor.

Mektup şöyle sonlanıyor: “Birkaç yıl içinde hemen herkes bu soykırıma karşı olduğunu iddia edecek. Ancak iyi vicdan sahibi insanlar, şimdi tavır almak zorundadır.”

Kaynak: YDH

]]>