Emre Köse – Yeni Dünya https://yenidunya.org Yeni Günün Habercisi Sun, 05 Apr 2026 08:17:17 +0000 tr hourly 1 https://wordpress.org/?v=6.8.5 https://yenidunya.org/wp-content/uploads/2022/02/cropped-YD-ikon-512-1-75x75.png Emre Köse – Yeni Dünya https://yenidunya.org 32 32 Nihilizme karşı https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/33956/nihilizme-karsi/ Sun, 05 Apr 2026 08:17:15 +0000 https://yenidunya.org/?p=33956 “Şaşırtıcı olan şu ki, pek çok insan bu oyuna kanıyor. Sinik ve nihilist olmayı, güçlü şirketlerin yanında saf tutmayı gerçekten de sınırları zorlayan, aykırı bir eylem sanıyorlar.”

Küratörün favori yazarlarından Evgenia Kovda, 1990’ların post-Sovyet Rusya’sındaki yıkıcı sinizm ile günümüz Amerika’sındaki yükselen nihilizm arasında hoş bir köprü kuruyor. Kovda, bir zamanlar toplumsal dönüşüm vaadiyle heyecanlanan Batılı gençliğin, Bernie Sanders ve Occupy Wall Street gibi hareketlerin yenilgisiyle birlikte, tıpı 1917 sonrası Rus aydını Olga gibi bir “duyarsızlaşma” evresine girdiğini vurguluyor. Bu yeni dalga, “woke” kültüre tepki gösterme bahanesiyle sağcı ve otoriter bir estetiği kucaklarken, aslında isyan ettikleri müesses nizamın (establishment) en sadık aparatlarına dönüşüyor. Çeşitli internet delilerinden müteşekkil bu arı kovanında; empati ve sosyal adalet arayışı “akıl hastalığı”; hayatta kalma stratejisi olarak “gerçekçilik” maskesi takan bir ahlaki çöküş. Kovda, siyasetin bu denli estetize edilmesinin ve her türlü ulvi değerin alaycı bir dille tasfiye edilmesinin, Walter Benjamin’in de uyardığı üzere, doğrudan faşizme açılan bir kapı olduğunu ifade ediyor.

Nihilizme karşı

Evgenia Kovda
Nefarious Russians
12 Mart 2025

Twitter trolleriyle olan ilk kalem kavgalarımdan ve “Kızıl Tehlike” (1) yosmalarıyla onların pazarladığı dünya görüşüne karşı açtığım savaştan bu yana, sanki kazara bir kayayı yerinden oynatmışım gibi hissediyorum; altından çıkan tüm engerekler, çıyanlar ve haşereler üzerime çullanıp beni sokmaya çalıştı. Ama canım yanmadı; zira bana çoktan o zehrin panzehri zerk edilmişti: Anti-nihilizm.

Benim bu naçizane seferim, sadece “bozuk siyasi fikirleri” olan şu veya bu şahıslarla ilgili değildi. Anlatmak istediğim (ki Twitter bunun için pek de elverişli bir mecra sayılmaz), şehir merkezinin o “havalı” tayfası tarafından gençliğe dayatılan nihilizmin ne yeni, ne aykırı, ne de marjinal olduğuydu. Ömrümün yarısından fazlasını bu nihilizmin hüküm sürdüğü bir toplumda harcadım; benim için bu durum hiçbir zaman bir yeniden doğuşun müjdecisi değil, toplumsal bir çöküşün (2) arazıydı.

1990’ların Moskova’sında, Sovyetler Birliği’nin enkazı üzerinde büyümüş biri olarak, etrafım kinik bir atmosferle çevriliydi. Bu hava, ben henüz idrakine varamadan ruhuma sirayet etmişti. Tanıdığım tek gerçeklik buydu: Her yanı saran sinizm, tepkisizlik ve para kazanmak dışındaki her ulvi değerle alay edilmesi. “İyi niyet” kokan her sloganın ardında gizli bir ajanda olduğu… İnsanlara yardım etmeyi amaçlayan her siyasetin aslında birer dolandırıcılık olduğu inancı her yere yayılmıştı. Her koyun kendi bacağından asılır; dünya böyle dönüyordu işte. İnsanlar böyle düşünüyordu. Bu sırada ülke, dünyanın altıda birinin doğal kaynaklarını bir gecede özelleştiren, palazlanmış Sovyet bürokratları ve hırslı türedi zenginler tarafından yağmalanıyordu.

Çocukluğuma ve gençliğime damga vuran bu sinizm, 2011’de Amerika’ya taşındığımda burada pek de rağbet görmüyor gibiydi. O zamanlar üzerinde derinlemesine düşünmemiştim ama yokluğu insana nefes aldırıyordu. Yirmilerimin başındaydım ve burada akranlarımda bir tür safiyet (3) vardı. Daha iyi bir geleceğe, toplumsal sorunların siyasi çözümleri olduğuna inanıyorlardı. Buraya ilk geldiğimde Wall Street’i İşgal Et (Occupy Wall Street) hareketi zirvedeydi ve bu ilham vericiydi. Tüm bu insanlar bir şeyleri önemsiyor… Bir şeyler yapmak isteyecek kadar dert ediniyorlardı. Hatta Yasha, Los Angeles’taki kamp baskınında tutuklanıp iki gece hapiste yatmış, sonra da bana uyuz bulaştırmıştı. Bu yüzden ben de biraz siperlerdeymişim, bu işin bir parçasıymışım gibi hissediyordum.

Yine de eski kültürümün tortularını üzerimden atamıyordum. Buradaki siyasi iyimserlik ve aktivizm bana safça geliyor, kendimi buna yabancı hissediyordum. Moskova’da tepkisizlik ve “tarihin sonu”(4) retoriğiyle yoğrulduğum için kendimi eksik hissediyordum. Amerika’daki akranlarıma kıyasla daha bezgin ve hayata karşı daha lakayıttım. Onlardan daha havalı ya da bilge olduğumu veya benim haklı, bu iyimser gençlerin haksız olduğunu düşünmüyordum, asla. Sadece Moskova’daki “liberal” çevremin tavrı ile New York ve LA’de tanıdığım insanlar arasındaki bu uçurum kafamı karıştırıyordu.

Memleketteki arkadaşlarımın çoğu sadece kariyerlerini ve mevcut kapitalist dünya düzenine eklemlenmeyi düşünüyordu. Statükoya dair ne bir şüpheleri ne de şikâyetleri vardı; bunun mümkün olan tek dünya olduğuna inanıyorlardı. İşler böyle yürümeliydi ve kapitalist düzenin meşruiyetini sorgulamak, onlara geçmişin o aptalca Sovyet idealizmi gibi geliyordu. Oysa burada, ABD’de, pek çok insan aslında idealistti ve içinde büyüdükleri “kapitalist gerçekçiliği”(5) eleştiriyorlardı. Bunu yaşamanın tek yolu olarak kabul etmeye niyetleri yoktu. Başka bir dünyanın mümkün ve ellerini uzatsalar ulaşabilecekleri mesafede olduğuna inanıyorlardı.

Fakat Amerika değişti ve benim yaş grubumdaki pek çok insan için işler artık çok farklı.

Son dört beş yıl içinde, genç “influencer” zümresi arasında büyük bir kırılma yaşandı. Eskiden sol medyada boy gösteren pek çok isim aniden sağa direksiyon kırdı ve bu manevrayı dünyanın en doğal şeyiymiş gibi pazarlamaya başladılar: Gençlikteki o iyimser Marksist evreden kopup “gerçekçi” yetişkinlere dönüşmenin organik bir süreciymiş bu güya. Bunun orada burada filizlendiğini fark etmiştim ama bu eğilimin ne kadar büyük ve kudretli bir akıma dönüştüğünü ancak yakın zamanda anladım.

Sanırım bu sinizme dönüş; Bernie Sanders hareketinin çöküşü, Kovid süreci ve Demokrat Parti kanadı tarafından dayatılan “woke” liberal kültür ve siyasete duyulan tepkiyle aynı döneme rastladı.

Zaten “woke” liberalizmine hiçbir zaman ısınamamıştım. Hatta on yıl önce CUNY’de kurmaca dışı film yapımı üzerine yüksek lisans yaparken, bu “woke” kültürünün, özellikle medya düzeyinde, aslında ne kadar sinsi ve manipülatif olduğunu fark ettim. O zamana kadar bu konulardan uzaktım. Amerika’da çok yeniydim ve meseleyi tam kavrayamamıştım. Ancak yüksek lisanstaki yakın temasım beni bundan soğuttu ve “woke” bir belgeselciyi hicveden satirik bir film yapmam için bana ilham verdi. Bu yüzden insanların neden bu kültürden nefret ettiğini, neden ondan yüz çevirip onunla alay etmek istediklerini anlıyorum; tıpkı Red Scare’in ilk popülerleşmeye başladığı zamanlardaki gibi.

O zamanlar hayal edemediğim şey, insanların liberal “woke” anlayışından uzaklaşırken sadece karşı tarafa geçiverecekleriydi. Bunu izlemek epey ilginçti. İnsanların bir çırpıda saf değiştirip bu kadar kolay “anti-woke” sağcılara dönüşmelerini… Karşıt egemen kültürel ve siyasi müesses nizamın değerlerini bu denli çabuk benimsemelerini beklemiyordum.

2018’de kendilerine sosyalist ve Marksist diyen, Frankfurt Okulu üzerine paylaşımlar yapıp kapitalist sömürüden dem vuran bu sol medya tipleri; 2025’e gelindiğinde tüm ahlak veya sosyal adalet iddialarını bir kenara bıraktılar. Artık hiçbir şeyin önemi yok, her türlü empati “duygusal manipülasyon” ve dünyayı siyaset yoluyla daha iyi bir yer haline getirme çabası “cringe”(6) ve akıl dışı. Çorap değiştirir gibi siyasi görüşlerini değiştirdiler; şimdi üniseks, hırpani görünüm yerine dantellerin, topuklu ayakkabıların ve dar deri kıyafetlerin peşindeler (7). Bunu yaparken de nefret ettiklerini iddia ettikleri “woke” liberallerle aynı sığ sürü psikolojisine teslim oldular.

Red Scare kadınları, kelimenin tam anlamıyla bu yeni “kızıl korku” dalgasının ön safındalar. Anna K., podcast’ini dinleyen genç beyinlere şu fikri empoze edip duruyor: “Dünyayı daha iyi bir yer yapmak isteyen tüm solcular, aslında kendi ruh hastalıklarını dünyaya yansıtan psikopatlardır”. Her türlü aktivizmin, hatta hümanist bir dünya görüşünün bile patolojik bir vaka olarak gösterilmesi, bu dönüşümün püf noktasını oluşturuyor. Bu, neo-nihilist hareketin özüdür. Red Scare kadınları ve çevrelerindeki diğer medya figürleri, bu kinik hava değişimini havalı ve avangart bir şeymiş gibi… Müesses nizama karşı bir isyanmış gibi bunu yeniden ambalajlıyorlar; oysa Trump ve Cumhuriyetçi Parti bizzat müesses nizamın ta kendisidir. Hem müesses nizamın bir memuru olup hem de yerleşik değerleri çiğneyen biri olamazsınız. Yani… Bu, Kamala Harris’i destekleyen “Öncülük Et” (Lean In) (8) feministlerinin “aykırı” olması kadar gülünç bir durum. Bu nasıl bu kadar aşikâr olmaz?

Ancak şaşırtıcı olan şu ki, pek çok insan bu oyuna kanıyor. Sinik ve nihilist olmayı, güçlü şirketlerin yanında saf tutmayı gerçekten de sınırları zorlayan, aykırı bir eylem sanıyorlar. Buradaki kültür işte böylesine çarpılmış durumda.

Bana kalırsa, gerçekçiliği kucaklama kisvesi altında bu ani nihilizme yöneliş, Amerika’da yaklaşmakta olan büyük bir sismik sarsıntının işareti; belki de o sarsıntı çoktan geldi. Eskiden Rusya’daki o “ilgisiz” geçmişimle gördüğüm paralellikleri artık görmezden gelemiyorum. Belki de hem SSCB hem de ABD, kendi ütopya versiyonlarını kazandırmak için birbirleriyle savaşan iki büyük Aydınlanmacı ütopik proje oldukları için, hayal kırıklıkları da birbirine benzemek zorundadır. SSCB bu süreci 35 yıl önce yaşadı. Ve şimdi Amerika’nın saati geldi…

Rus yazar ve şair Anatoli Marienhof’un Kinikler (9) kitabını çok severim ve ona hep geri dönerim. Yesenin’in arkadaşı ve İmajinizm (10) denilen şiir akımının kurucusuydu. Kinikler, Ekim Devrimi’nden sonraki ilk yılları anlatır. Karanlık ve çok komiktir; her şeye olan inancını yitirmenin, geriye sadece alaycılık ve sinizmin kalmasının ne demek olduğunu çok iyi yakalamıştır. Romanın sonunu açık etmek istemem ama hikâye, Bolşevikler iktidara geldiğinde sınıflarındaki pek çok kişi gibi göç etmek yerine Moskova’da kalan devrim öncesi Rusya’nın burjuva entelektüelleri olan Olga ve Vladimir çifti etrafında döner. Olga’nın başlangıçta devrimci potansiyel karşısında nasıl heyecanlandığını, bu yeni hayata katılmak istediğini; ancak sonra hayal kırıklığına uğrayıp nasıl tepkisizleştiğini ve tanık olduğu dehşetin ruhunu ezmesine… Onu yok etmesine nasıl izin verdiğini yakından görürüz. Vladimir’in başlangıçtaki şevksizliği ve şüpheciliği ise, onun bu yeni hayattan kopmamasını ve hayal kırıklığına uğramamasını sağlamıştır. Zira zaten en başında o kadar da büyülenmiş değildir.

Elbette bu çok uzak bir paralellik; Wall Street’i İşgal Et ve Bernie hareketi, Ekim Devrimi’nin yanına bile yaklaşamazdı. Ancak görünen o ki pek çok Y kuşağı, hatta belki bazı eski Z kuşağı ve genç X kuşağı üyeleri için o hareketin yenilgisi benzer bir etki yarattı. Birçoğu Olga’nın farklı versiyonlarına dönüştü. Rüya bitti. Tüm umutlar tükendi ve hiçbir şey değişmedi. Onlar için bu bardağı taşıran son damlaydı; böylece siniklere, ya da kendi deyimleriyle “gerçekçilere” dönüştüler.

Genç Amerikalıların bu yola girmesi çok huzursuz edici. Sanki 19. yüzyıl Amerika’sına geri dönmek istiyor gibiler; demiryolu baronlarının, çocuk işçiliğinin ve hastalık saçan şehir varoşlarının olduğu… Toplumun ırk temelinde ayrıştırıldığı ve kadınların hiçbir gücünün olmadığı bir zamana. Ve şok edici olan şu ki, bu geriye gidişi; sizi “ibne” veya “mal” dediğiniz için utandıran sıkıcı, ilerici, “woke” dünyadan farklı olarak, aykırı ve eğlenceli bir şeymiş gibi pazarlamaya çalışıyorlar.

“Woke” dünyası kendi içinde sinir bozucu ve baskıcı olabilir. Ancak bu sinik “gerçekçiliğin” ona karşı uygulanabilir veya havalı bir alternatif, hatta bir normale dönüş olduğunu düşünmüyorum.(11)

Eğer Red Scare kadınlarının iddia ettiği gibi sinizm gerçekçilikse, o zaman neden fahişe olmayı arzulamıyorsunuz? Veya kendinizi en yüksek teklifi verene -finans sektöründe çalışan, sizden iki kat yaşlı bir “mutaassıp”(12) kocaya- satmıyorsunuz? Ya da faturalarınızın ödenmesini ve öngörülebilir gelecekte konforlu bir hayatın finanse edilmesini sağlamak için zengin bir adamdan evlilik dışı hamile kalmıyorsunuz? Ha, durun bir dakika, kadınlar burada bunu yapmaya başladılar bile; Elon Musk’ın son “bebek annesi” Ashley St. Clair’i düşünün; hamile kalmayı ve ondan çocuk yapmayı planlamış gibi görünüyor. Bu tür şeyler burada bazıları için hâlâ şok edici ve skandal olabilir. Ama Rusya’da bu ana akım bir davranıştır; etrafımda her zaman gördüğüm şeydir.

Büyük ölçüde bu cinsel-ekonomik birliktelikler/fuhuş pazarlıkları, 1990’ların kapitalist karşı-devriminin ve onu izleyen ülke çapındaki yoksullaşmanın doğrudan bir sonucuydu. Tüm kaynaklar kelimenin tam anlamıyla birkaç adamın elinde toplandığında, kadınlar ne yapsın? Bu yola saptıkları için kadınları suçlamıyorum. Amerika’daki insanları bu kadar sarsan Epstein dünyası, benim büyüdüğüm yerde normaldi. Ve Rusya’daki erkeklerin böyle yaşadıklarını gizlemek için özel bir adaya ihtiyaçları yoktu. Tüm Rusya onların oyun alanıydı. Her şey göz önünde ve toplumsal olarak kabul edilebilirdi. Hâlâ da öyle.

Ve bu “gerçekçilik olarak sinizm” çizgisini dayatan tüm bu medya tiplerinin bana Rusya’yı hatırlatmasının bir nedeni daha var. Benim büyüdüğüm yerde gazetecilik çoğunlukla bir şakaydı. Birkaç kahraman ve şehit dışında, mesleğin ahlakı yoktu; mesele güçlü insanlarla ahbaplık etmek, onlara yaltaklanmak ve parası olan zümre adına propaganda yapmaktı. Çoğu gazeteci için nihai hedef gemiyi terk etmekti; zavallı bir “medya fahişesi” olmaktan çıkıp çok zengin bir “medya fahişesi” olmaya geçmek; bir kapitalist, mülk sahibi, bir petrol/gaz holdinginden temettü alan biri olmak. Yeltsin yıllarında bile -ki şimdilerde insanlar orayı Rusya’nın Putin öncesi “demokratik” evresi diye anıyor-”dördüncü kuvvet13” olma iddiası bile yoktu. Sadece tüm medya kuruluşlarına sahip olan ve bunları birbirleriyle didişmek için kullanan milyarderler vardı. Sonunda bu durum, Putin’in bu oligarklar tarafından iktidara getirilmesine yol açtı. O da sonra onları zekâsıyla alt edip tasfiye etti, gücü kendi elinde topladı ve eski arkadaşlarını yalnızca kendisine borçlu olan yeni oligarklar yaptı.

Amerika da aynı düzene doğru hızla ilerliyor gibi hissettiriyor. Bu kadar çok insanın sosyal adaletten bahsedilmesini tamamen ikiyüzlülük, eziklik ve inanılmaması gereken bir şey olarak görmesi çok endişe verici. Burada işler yolunda gitmiyor.(14)

Ve bir şey daha. Bu yeni yetme nihilist kitle, sahte ve kötü olarak gördükleri sanatın siyasallaşmasını reddediyor. Saf eğlenceyi ve siyasetin estetize edilmesini (15) savunuyorlar; ki bu tutum onları doğrudan, ironi olmaksızın faşizmi kucaklamaya götürüyor. Nazi Almanya’sından kaçan Walter Benjamin, neredeyse bir asır önce Mekanik Yeniden Üretim Çağında Sanat Eseri’nde tüm bunları yazmıştı. Ama kimin umurunda? Hepsi çok sıkıcı. Adam herhalde öyle bir ruh hastasıydı.

1.Kızıl Tehlike / Red Scare: Orijinal: Red Scare broads: “Red Scare”, ABD tarihinde komünizm korkusunun tetiklediği cadı avı dönemlerini (McCartyizm) ifade eder. “Broad” ise İngilizcede kadınlar için kullanılan, hafif aşağılayıcı ve argovari bir tabirdir. Kovda, burada popüler Red Scare podcast’ine ve onun sunucuları Anna Khachiyan ile Dasha Nekrasova’ya atıfta bulunuyor. İronik olan, podcast’in adının bir zamanlar solda duran bu isimlerin şimdi “sağ” bir estetikle komünizm karşıtı veya aşırı sinik bir pozisyon almalarına işaret etmesidir. (ç.n.)

2.Toplumsal Çöküş: Orijinal: Societal collapse: Latinceden gelen collabi (beraber düşmek) kökeninden türeyen bu terim, sistemin aniden ve şiddetli bir biçimde işlemez hale gelmesini anlatır. 1991 sonrası Rusya’da yaşanan “şok terapisi” ekonomisi ve devlet aygıtının çöküşü, nihilist dünya görüşünün temelini oluşturur. (ç.n.)

3.Safiyet: Orijinal: Naïveté: Fransızca naïf (doğal, işlenmemiş) kökenli. Kovda bunu hem bir eksiklik hem de gıpta edilen bir “temizlik” olarak kullanıyor. William Blake’in Masumiyet Şarkılarındaki (Songs of Innocence) o saf, tecrübe edilmemiş bakış açısını anımsatır. Editörün tavsiyesi. (ç.n.)

4.Tarihin Sonu: Orijinal: End of history rhetoric: Francis Fukuyama’nın 1992 tarihli Tarihin Sonu ve Son İnsan tezine doğrudan atıftır. Batılı liberal demokrasinin nihai yönetim biçimi olduğunu ve “ideolojik kavgaların” bittiğini iddia eder. İflas etmiştir. (ç.n.)

5.Kapitalist Gerçekçilik: Orijinal: Capitalist realism: İngiliz akademisyen Mark Fisher’ın Capitalist Realism: Is There No Alternative? adlı eserine atıf. Fisher, kapitalizmin sadece tek geçerli iktisadi sistem değil, aynı zamanda hayal gücünü felç eden bir gerçeklik olarak algılandığını savunur. (ç.n.)

6.Cringe (Eziklik/Utanç Verici): Kelime anlamı “korkuyla büzülmek” olsa da internet jargonunda, başkasının adına duyulan derin sosyal utancı ifade eder. Neo-nihilist kitle için “idealizm”, “cringe” bir durumdur; yani modası geçmiş, sahte ve gülünç bir duygusallıktır. Kovda, bu kelimenin seçilmesini, yeni sağın duygusal kopukluğunu estetize etme biçimi olarak görüyor. (ç.n.)

7.Grungy (Hırpani/Pejmürde): Orijinal: Grungy: 90’ların Seattle merkezli rock kültüründen süzülen, bilinçli bir “bakımsızlık” ve düzene karşı kayıtsızlık estetiği. Burada Kovda, solun bir zamanlar sahip olduğu o gösterişsiz ama sahici estetiğin yerini, sağın “dantel ve topuklu ayakkabı” gibi daha hiyerarşik ve gelenekçi (trad) fetişlerine bıraktığını vurguluyor. (ç.n.)

8.Liderlik Et (Lean In): Facebook yöneticisi Sheryl Sandberg’in kadınların iş dünyasında daha agresif yer almasını savunan kitabı. Kovda bunu, düzen içi, sistemle barışık ve yüzeysel bir feminizm örneği olarak kullanıyor. (ç.n.)

9.Kinikler / Cynics: Antik Yunan’daki Kynikos (köpeksi) okulundan gelir. Modern anlamda ise her türlü değerin sahteliğine inanan kişiyi tanımlar. Marienhof, Rus edebiyatının en sert ve ironik kalemlerinden biridir. Romanın ismi olan Cynics, metinde hem karakterlerin tavrını hem de dönemin ruhunu özetler. (ç.n.)

10.Rus İmajinizmi (İmajinizm), sembolizme tepki olarak doğmuş, nesneyi ve görüntüyü en çıplak, bazen de en kaba haliyle sunmayı amaçlamıştır. Marienhof’un Kinikler romanındaki o keskin, “estetize edilmiş vahşet”, Kovda’nın günümüz sosyal medya kültüründeki “acımasız şıklık” (laces and heels) ile kurduğu estetik paralelliğin anahtarıdır. (ç.n.)

11.TINA (There Is No Alternative): “Başka bir dünyanın mümkün olmadığı” inancı. Faşist Margaret Thatcher’ın ünlü sloganı. Kovda, bu neoliberal doktrinin Rusya’da 90’larda, Amerika’da ise günümüzde “nihilizm” kisvesiyle gençliğin zihnine pranga vurduğunu, hayal gücünü “kapitalist gerçekçilik” ile sınırladığını vurguluyor. (ç.n.)

12.Gelenekçi (Trad): Orijinal: Trad (Traditionalist kelimesinden kısaltma): Özellikle internet kültüründe, 1950’lerin aile değerlerine, katı toplumsal cinsiyet rollerine ve estetik normlarına dönüşü savunan akım. “Trad-wife” (mutaassıp eş) kavramına atıfta bulunur. Kovda bunu, Rusya’daki yoksulluk kaynaklı “zengin koca bulma” zorunluluğunun Amerika’daki gönüllü ve ideolojik ambalajlı hali olarak okuyor. (ç.n.)

13.Dördüncü Kuvvet: Orijinal: Fourth estate: Yasama, yürütme ve yargıdan sonra medyanın sahip olduğu denetleme gücü. (ç.n.)

14.Burada “Homo Sovieticus” (Sovyet İnsanı) kavramına değinmek faydalı olabilir. 1990’ların Moskova’sındaki sinik insan tipi. Aleksandr Zinovyev’in kavramsallaştırdığı bu terim, devletin çöküşüyle birlikte sadece hayatta kalmaya odaklı, derin bir şüphecilikle malul insanı anlatır. Kovda, bu tipolojinin şu an “Amerikan influencer” sınıfında yeniden vücut bulduğunu ima ediyor. (ç.n.)

15.Siyasetin Estetize Edilmesi: Orijinal: Aesthetization of politics: Walter Benjamin’in ünlü makalesinin sonucuna atıf. Benjamin, faşizmin siyaseti estetize ettiğini (ritüeller, görsellik), sosyalizmin ise sanatı siyasallaştırdığını iddia eder. (ç.n.)

Kaynak: Emre Köse / https://emrekose.substack.com

]]>
Mevcut durum neden Otuz Yıl Savaşları’na benziyor? https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/31688/mevcut-durum-neden-otuz-yil-savaslarina-benziyor/ Sun, 22 Dec 2024 07:32:44 +0000 https://yenidunya.org/?p=31688 “Bu Otuz Yıl Savaşı ne kadar sürecek? Henüz başındayız. Suriye bunun ilk işaretidir. Fakat şunu vurgulamalıyım: Suriye, Arap Baharı’nın devamı değildir. Arap Baharı, Yalta sisteminin yıkılmasıydı.”

Rusya’nın önde gelen iktisatçılarından Mihail Hazin, Govorit Moskva’ya verdiği mülakatta, finansal feodalizmin modern bir yıkım sürecine girdiği ve günümüzde yeni bir “Otuz Yıl Savaşı” yaşandığını öne sürüyor. Feodalizmin çöküş sürecine benzer şekilde, mevcut finansal sistemin (Bretton Woods düzeni) de yerini daha adil bir modele bırakacağını dile getiren Hazin, bu süreçte, bağımsız devletler arasındaki yeni bir düzenin oluşacağı bir “yeni Vestfalya Konferansı” ihtimalinden söz ediyor.

Şöyle bir iddia var: Nüfusun yüzde 10’u, geriye kalan yüzde 90 için yeterli olacak maddi refahı üretebilir. Eğer bu doğruysa, bu kaynakların dağıtımı için bir model geliştirmek gerekmez mi? Bu durumda, nüfusun yüzde 90’ı bu kaynakları nasıl tüketecek?

Şunu anlamalısınız: Burada çok ince bir mesele var. Öncelikle, bir insana her şeyi verir ve çalışmasına gerek kalmazsa, inanılmaz bir hızla yozlaşır. Bu oldukça üzücü bir manzaradır. Bu birinci nokta.

İkincisi, evet, belki yüzde 10, tüm nüfusun yüzde 100’ü için kaynak üretebilir. Fakat burada bir tartışma var: Bu oran yüzde 10 mu, yüzde 15 mi, yoksa yüzde 20 mi? Bunun yanı sıra, üretilen bu kaynakların kime ait olacağı konusu son derece önemli. Anlıyor musunuz? Herkes bu kaynakların kendilerine ait olduğunu düşünür. Mesela, ‘Bu bizim petrolümüz’ derler. Ancak bu petrolü ücretsiz olarak başkalarının kullanmasına izin verecek miyiz? İşte asıl sorun burada.

Eğer güçlü bir toplum inşa etmek istiyorsanız, her bireyin bir amacı olması gerekir; yani ne yaptığını, neden yaptığını ve nasıl yaptığını bilmesi gerekir. Öte yandan, kaynaklara erişim sağlanmalı, aksi takdirde insanlar bir şeyler yapabilse bile bu imkânlara sahip olamaz. Bu gerçekten çözülmesi gereken bir problemdir.

Klasik sosyalist modele bakarsanız, aslında tam olarak bu amaç güdülüyordu. Herkese bir iş sağlanması gerekiyordu. Sovyetler döneminde işsiz kalmak mümkün değildi. Tabii ki işsizler vardı ama bu durum bir şekilde çözülmek zorundaydı. Bunun yanı sıra, herkesin bir şekilde minimum düzeyde bir şeyler elde etmesi sağlanıyordu.

Bu arada, belki inanmayacaksınız ama 1961 yılında Komünist Parti Programı’nda, 1980 yılına kadar komünizmin inşa edileceği yazıyordu. O dönemin yüzde 15’e varan büyüme oranlarına dayanarak bir öngörü yapmışlardı. Eğer bu büyüme oranları 1980’e kadar devam etseydi, çok daha iyi bir yaşamımız olabilirdi. Fakat onların kastettiği şey şuydu: Her yemek masasında ücretsiz beyaz ekmek bulunması. O dönemde bu tür bir refah hayal ediliyordu.

Bugün, pek çok insanın algısı şu: ‘Amerika gibi yaşayabilirdik ama o pislik komünistler geldi ve her şeyi mahvetti.’ Oysa durum hiç de öyle değil.

Ancak yeni nesil bunları hatırlamıyor. Annem bana anlatmıştı. Babam da anlatmıştı. Mesela babam, evlenmeden önce annemi sürekli tiyatroya davet edermiş ama annem gitmezmiş. Babam bir türlü nedenini anlayamazmış. Sonunda ortaya çıkmış: Annemin düzgün bir çift ayakkabısı yokmuş. Babam bir ayakkabıcıya gitmiş ve anneme ayakkabı yaptırmış. Bu olay, yoksul bir ailede değil, orta halli bir ailede yaşanmıştı. İşte size bir örnek…”


Mevcut durum neden Otuz Yıl Savaşları’na benziyor? Finansal feodalizm modeli gözlerimizin önünde yıkılıyor… Artık kimse buna itiraz etmiyor, hatta Batı’da bile bu konuda yazılar çıkmaya başladı. Bazıları, Andrey Kobyakov ile 2003 yılında yazdığımız ‘Dolar İmparatorluğu’nun Çöküşü ve ‘Pax Americana’nın Sonu’ adlı kitabımızı okuduklarını söylüyor. Bazı fikirlerin oradan alındığını görüyorum. Elbette, bazıları ‘bunları kendileri buldu’ diyecek. Kusura bakmayın, sevgili dostlar, biz bunu 20 yıl önce söyledik. Yani fikirlerimizi almışlar. Bunu nasıl yaptıkları —kitabı okuyarak mı, birinden duyarak mı— onların sorunu.

Feodalizm moderniteye geçerken nasıl yıkıldı? Feodal yemin sistemi ortadan kaldırılarak. Bu süreç, korkunç bir tarihi olay olan Otuz Yıl Savaşı ile ifade buldu. Otuz Yıl Savaşı hakkında bilgi edinmek isteyenler okuyabilir. Hatta bu savaşa Rusya bile dolaylı olarak katıldı. Kardinal Richelieu, Çar Aleksey Mihailoviç’e elçiler göndererek Polonya ile bir savaş başlatmasını teklif etti. Amaç, Polonya’nın Habsburg liderliğindeki Katolik ittifakına katılmasını engellemekti. Otuz Yıl Savaşı, Orta Avrupa’yı tamamen harap etti ve bugünkü Alman psikolojisindeki otoriteye tam boyun eğme alışkanlığının, bu savaşın bir sonucu olabileceğini düşünüyorum.

Savaş, Vestfalya Barışı ile sona erdi. Bu anlaşma, artık feodal yeminlerin geçerli olmadığını, yerine bağımsız egemen devletlerin geldiğini ilan etti. Biz bugün de benzer bir sistem içinde yaşıyoruz. Yalta sistemi, Vestfalya’nın modern bir versiyonuydu. Ancak finansal feodalizm, özellikle 1990-2000’lerde, sadece Yalta sistemini değil, büyük ölçüde Vestfalya sistemini de tahrip etti. Devletlerin yok edilmesi (örneğin Irak, Yugoslavya) bu durumun açık göstergesidir.

Bugün yaşadığımız durum, yeni bir Otuz Yıl Savaşı’dır. Bu savaşın iktisadi anlamı, finansal derebeylerin yıkılmasıdır. Finansal derebeyler ya yok edilecek ya da vasallarını finanse etme kabiliyetlerini kaybedecek. Bu durumda, vasallar da bağlılık yemini gerekliliklerini yerine getirme kabiliyetini ve isteğini kaybedecek. Sonrasında yeni bir VestfalyaKonferansı düzenlenecek ve dünya üzerindeki yeni devlet sistemi oluşturulacak.

Bu Otuz Yıl Savaşı ne kadar sürecek? Henüz başındayız. Suriye bunun ilk işaretidir. Fakat şunu vurgulamalıyım: Suriye, Arap Baharı’nın devamı değildir. Arap Baharı, Yalta sisteminin yıkılmasıydı. Oysa şu anda yeni bir oyun başlıyor; yeni bir Otuz Yıl Savaşı.

Bu çok ilginç bir konu ve bunu bu hafta yayınlanacak yeni Rusya Ekonomisi programında ele alacağım. Bu karmaşık bir konu ve yalnız ele almak zor. Bu nedenle bir sohbet formatında tartışacağım. Ancak şunu belirtmeliyim ki, bugün gördüğümüz tüm kurumlar finansal feodalizmin kurumlarıdır. Bu kurumların hepsi aynı şeyi söylüyor: ‘Bretton Woods sistemine sıkı sıkıya sarılın, çünkü bu mutluluğun kaynağıdır.’ Oysa bu sistem bize yaptırımlar uyguladı. ‘Kuralları ihlal ettiğiniz için yaptırım uyguladılar. Kurallara dönerseniz, yaptırımlar kalkar ve mutluluk gelir.’ Fakat mutluluk gelmeyecek.”

Kaynak: Emre Köse
]]>
Eski komünistler https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/31157/eski-komunistler/ Thu, 31 Oct 2024 05:12:42 +0000 https://yenidunya.org/?p=31157 “Komünist parti artık tüm Filistin’i özgürleştirmek için kapsamlı bir direniş çağrısı yapmaktan çekinir veya utanır hale mi geldi? Ne yapıyorsunuz gençler?”

Geçmiş yıllardan bir yazı… Savaşın sürdüğü Lübnan gündemdeyken, solun bu ülkedeki durumunu merak edenler açısından bilgilendirici olacaktır. El-Ahbar gazetesinin yayın yönetmeni İbrahim el-Emin, Lübnan Komünist Partisi’nin Batı etkisindeki düşünsel iflasına işaret ediyor. El-Emin, Batı’nın ve sivil toplum kuruluşlarının etkisine kapılan bazı parti liderlerinin, popülist söylemlerin peşine düştükleri ve bu nedenle partinin ideolojik temellerinden uzaklaştıklarına vurgu yapıyor.

İbrahim el-Emin, el-Ahbar

27 Ocak 2020

Sol çevrelerdeki tartışmalarda, bazı insanlar diğerlerini başka ideolojiler tarafından aldatılmış ya da komünist kimliği “iflas etmiş” kişiler olarak nitelendiriyor. Ya da iktidardakiler veya zenginler tarafından “satın alınmış” komünistler olmakla suçlanıyorlar. Böylece, bu kişilere kolayca bir hüküm veriliyor: “Bu, eski komünist”. Sonrasında, “eski” kelimesinin bir olgu olarak ne anlama geldiği pek de önemsenmiyor. Önemli olan, bu ifadenin akıllarda nasıl yer ettiği: Sanki bir işte veya bir pozisyonda bulunmuşsun, sonra ya oradan çıkarılmışsın ya da istifa etmişsin gibi. Bu yargıyı verenler ve tekrarlayanlar için, “eski komünist” demek, aslında artık o kişinin örgütün dışında kaldığı anlamına geliyor.

Bu oyun tek bir kesimin tekelinde değil. Örneğin, bir zamanlar “liberalizmin” bireysel yaşam tarzını keşfedip gözlerindeki “perdenin” kalktığını düşünen bazı eski komünistler, hâlâ emperyalizm veya gericilik gibi kelimeleri kullananları sekter ve köhnemiş olarak görüyorlar. Bu kişiler de bu komünistlere “eski komünist” damgasını vuruyor. Benzer şekilde, hâlâ örgütlerinde kalan, ama o örgütlerin hantallığından şikâyet eden diğer komünistler, liberalleşen veya liberal düşüncelere sempati duyanları “ihanetle” suçlayarak onlara da aynı “eski komünist” yaftasını yapıştırıyor!

Ne zaman genç komünistler kapitalist sistemin vahşi araçlarına doğrudan yönelseler, onların bu eylemleri derhal “serserilik” veya lümpenlik olarak tanımlanıyor (Mervan Tahtah).

“Eski komünist” tanımı artık yalnızca bireylerle sınırlı kalmadı. Belki de bu tanımı, 1990’lardan itibaren çoğalan Lübnan ve Arap sol örgütlerinin tümü için bile kullanmak mümkün. “Eski” kavramı burada, “sürekli komünist” olarak kalmanın, partiden bir onay gerektirdiği fikriyle alakalı. Zira bu “komünist marka” hâlâ ana örgütün tekelinde bulunuyor. Parti gömleğinden çıkmadığınız sürece, size “eski komünist” demek zorlaşıyor.

Bu konuyu açmamın sebebi, yakın zaman önce Lübnan Komünist Partisi’nin yayımladığı (Ocak 2020) siyasi bildiri. Bu bildiri, Lübnan’daki güncel siyasi durumu değerlendiriyor, parti gelişmeleri analiz ediyor ve çözüm önerilerini sunuyor. Sorunum, bu bildirinin herhangi bir liderin veya aktivistin yorumu değil, doğrudan Lübnan Komünist Partisi imzasıyla çıkan resmi bir belge olması.

Bu bildiri, bana şunu açıkça ifade etme fırsatı veriyor: Bu bildiriyi düşünen ve kaleme alanlar ister bir birey olsun ister bir grup, hatta tüm örgüt, artık yalnızca “eski komünistlerden” ibarettir!

Bu basit bir kinaye değil; bilakis, aynı oyunun bir tezahürü. Eski komünist olarak suçlanan bir kişi, partinin tarihsel kimliğini temsil eden düşünce ve analiz ilkelerine aykırı hareket etmekle suçlanır. Aykırılık tespit edildikten sonra da cezalandırılır… İşte bu, uygulanan kuralların temelidir.

Söz konusu bildiri bağlamında ise ihlal yalnızca örgütsel bir disiplin sorunu değil, ideolojik ve politik bir “suç” niteliğinde. Artık kısıtlamalara karşı devrim çağında, kör itaate hayır denilen bir dönemdeyiz. Her türlü eleştiriye tahammülsüzlüğe karşı çıkarken, burada hedef alınan yetkidir. Ve bu yetki, yalnızca bir devletin ya da mezhebin değil; bir partinin, bir kurumun ve bir ailenin de otoritesidir.

Aynı oyun kurallarına dayanarak, açıkça söyleyebilirim ki, artık ortada “Lübnan Komünist Partisi” yok; artık “eski Lübnan Komünist Partisi” var!

Partinin son bildirisi, 17 Ekim 2019’dan itibaren ülkede yaşanan olayları anlatıyor. Fakat bu anlatım, hareketin doğası, toplumsal ya da siyasi yapısı, sınıfsal bileşimi veya çıkar ilişkileri hakkında hiçbir analiz içermiyor. Yoldaşlar, hareketin örgütlenmesi, sloganları, yönetimi ve koordinasyonu hakkındaki değerlendirmelerini bizimle paylaşmıyor. Yaşanan bunca hadisede, üzerinde durulması gereken bir hata ya da eksiklik görmemişler. Tam tersine, hareketi öyle bir devrimci ruhla tanımlıyorlar ki, sanırsın Büyük Bolşevik Devrimi’nin arifesindeyiz! Hareketin örgütsüzlüğünü bile görmezden geliyorlar, hatta “örgütsüzlüğün koruma amacı taşıdığı” bahanesini kabul eder gibiler. Ancak yine de kendilerini görünmez bir “yönetici güç” olarak konumlandırarak, perde arkasından hareketi yönetmek istiyorlar.

Bildiri, örneğin, bir komünist partinin nasıl olup da sivil toplum kuruluşlarıyla bir arada oturabileceğini açıklamıyor. Sağcı, liberal ya da mezhepçi gruplarla nasıl köklü ya da reformist bir değişim için mücadele edilebileceğini sorgulamıyor. Dahası, Avrupa veya Amerika’nın emperyalist ülkelerinden ya da fon sağlayıcı kurumlardan mali destek alan bu gruplarla nasıl ortak planlar yapabileceklerini izah etmiyor. Oysa komünistler, sendikal ve siyasi hayatı tahrip eden bu “bağışçıların” rolünü herkesten iyi bilirler.

Fakat mesele burada bir eleştiriden öteye geçiyor, adeta bir isyana dönüşüyor, zira partinin kendisinde, bu STK çevrelerine daha yakın hisseden liderler var; onların hayat tarzını benimseyen, giyimlerinden seyahatlerine kadar onların ritüellerini günlük yaşamlarına taşıyanlar var. Ve daha da ilginç olanı, bu liderlerin bazılarının parti üyeliklerini gizli tutmada ısrar etmesi! Sanki komünist oldukları ortaya çıkarsa Batı ülkelerinin vize vermeyeceğinden korkuyorlar…

Bildiri, halk hareketine devrimci sıfatlar ve abartılı ifadeler yüklemeye devam ediyor ama komünist partinin bu hareketin temsilcilerini bir koordinasyon belgesine (Commodore toplantısı) imza attırmakta başarısız olduğunu göz ardı ediyor. Parti, hareketin içinde bulunduğu koşulları anlamaktan kaçınıyor. Bilakis, garip bir çocuk saflığıyla iktidar, halk ve sistemden bahsediyor. Fakat bize hangi ülkeyi kastettiklerini söylemiyorlar. Bildiriyi kaleme alanların Lübnan’ın bölgede nerede olduğunu ya da etrafımızda neler olduğunu anlayıp anlamadıklarını bilmiyoruz. Yoksa parti de “Önce Lübnan” virüsüne mi kapıldı?

Parti liderleri, aralarına dönen “eski” üyeleri görüp gözlerini ovuşturuyor mu acaba? Bu insanlar, gerçekten 14 Mart Hareketine1, “elçilik soluna”2, George Soros’a veya yoga topluluklarına sığındıkları dönemde işledikleri siyasi, ideolojik ve sınıfsal “ihanetlerinden” pişmanlık mı duydular? Komünistler, Marsel Halife3 ve Kerim Merve4 gibi isimlerin 1 Mayıs’ta parti mitingine katılmaktan utandıkları gerçeğinin, sadece Lübnan bayrağı altında sahnede şarkı söyleyip halay çekmeleriyle unutulabileceğine gerçekten inanıyorlar mı? Peki, parti bildirisi hangi Lübnan’dan söz ediyor?

Üniversite yıllarımızda, dünyayı yarı yarıya elimizde tutuyormuşçasına üniversite rektörüne tepeden bakardık. Sosyalist sistem, bize evrensel bir güç kazandırıyordu. Bizim bilgimiz dışında kimse bacak bacak üstüne dahi atamazdı. Bu hikâye bir anda çöktü. Ama anlaşılan, yoldaşlar hâlâ örgütsel birliğin var olduğuna, ideolojik ve siyasi bir birlik bulunduğuna inanıyorlar. Bu birlik sadece çadır konuşmalarında ya da devrim ekranlarında var, tıpkı Lübnan’daki mezhepler arası “ortak yaşam” gibi hayali bir birlik. Daha da acı olan, komünist partinin kendisini bir “öncü güç” olarak görmeye devam etmesi; neredeyse parti gerçekten Lübnan’daki ayaklanmayı yönetiyormuş gibi düşünüyorlar. Oysa hepimiz biliyoruz ki, ne zaman komünist gençler ve öğrenciler seslerini yükseltip yumruklarını kaldırarak kapitalist sistemin vahşi araçlarına doğrudan meydan okusa, hareketleri hemen “serserilik” ve “lümpenlik” olarak yaftalanıyor. Yurtseverlik ve yolsuzlukla mücadele üzerine tencere tava çalan herkes, onları anında terk ediyor.

Hangi komünist parti iktisadi krizi Ulusal Blok Partisi5 gibi tartışır? Hangi komünist parti, bankacılık sektörünün geleceği hakkında endişelenmeye başlar? Bırakın bankalar cehenneme gitsin. Onlara bel bağlayanlar, onlardan borç alanlar ve parasını bu delik deşik kasalarda saklayanlar da onlarla birlikte gitsin. Komünist Parti, kamu ve özel servetleri faiz ve serbest piyasa adına çalanlarla pazarlık ederek kamu borcuna “çözümler” arayacaksa, buna nasıl utanmadan “komünist” diyebiliriz? En azından beklentimiz —hiç olmazsa sözde bile olsa— borçların iptal edilmesi ve bankaların kamulaştırılması çağrısı yapmalarıdır. Fakat acı gerçek şu ki, liberal düşünce Komünist Parti’nin liderlerinin şuuruna işlemiş durumda.

Ama mesele burada bitmiyor. Bir bakıyorsunuz ki, komünistler birden Lübnan’ın faşist sağ kanadından etkilenmiş. Suriye’den gelen mülteciler krizi konusunda Özgür Yurtsever Akım’ın6 söylemlerine hayran mı kaldınız? Suriyeliler burada birkaç on yıl daha kalırsa Lübnan’daki demografik dengenin akıbetinden mi korkuyorsunuz? Bu insanların Lübnan’daki iç savaş sonrası iş gücü piyasasında oynadığı rolü bilmiyor musunuz? Bugün sendikaların yeniden canlanması, gerçek işçiler olmadan mümkün olabilir mi? Biraz yakından bakıldığında, gerçek işçilerin çoğunluğunun burada yaşayan Suriyeliler, Mısırlılar, Sudanlılar, Afrikalılar ve Doğu Asyalılar olduğu açıkça görülecektir.

Laf Suriye’ye gelince de bildiri hemen “siyasi çözüm” tavşanını şapkadan çıkarıyor. Bildiri öyle bir yabancılaşma içinde ki, sanki Arjantin’deki bir merkez sağ parti konuşuyor. Komünist Parti uykusundan uyanıp burayı tepeden izlemeyi mi tercih ediyor? Bölgede neler olup bittiği ve bu savaşın doğası konusunda hâlâ şüpheleri mi var? Batı ve Doğu’nun —ve aradaki tüm baskıcı güçlerin— desteklediği bir “siyasi çözümün” varlığına mı inanıyor? Parti, Suriye’deki durumu gerçekten Suriye halkıyla konuşarak mı tartıştı? Şu anda Suriye ve Irak’ta özünde neler olup bittiğini biliyorlar mı?

Sorun şu ki, tam da bu kritik zamanda, savaş sonuçlanmak üzereyken, komünist parti Suriye meselesini siyasi sağduyudan yoksun bir şuurla ele alıyor. Bir komünist parti, en azından Lübnanlılar olarak temel kaygımızın Suriye’nin yeniden ayakları üzerinde durması olduğunu nasıl unutur? Suriye’nin, bu dilenci ülke (Lübnan) açısından hayati ekonomik bölgeyi oluşturan entegre bir ekonomik yapıya sahip bağımsız bir devlet olarak rolünü geri kazanması gerektiğini nasıl gözden kaçırır? Kuzey Lübnan ve Bekaa’nın gelişiminin, Suriye ekonomisiyle organik bir bağ kurmadan mümkün olacağını mı sanıyorsunuz? Batı’nın tüm projesinin, siyasi kopuştan önce iktisadi ve kültürel bir kopuş yaratmayı amaçladığını unuttunuz mu? Yoksa artık Suriye’deki Batı güdümlü solun o “sıfır sömürgeci entegrasyon” söylemine mi hayranlık duyuyorsunuz? Lübnan ekonomisinin geleceğinin, Suriye ile entegrasyondan geçtiğini bilmiyor musunuz? Üretim, metalaşma, sermaye ve milli servetlerin ekonomideki yerini anlamanız için ders mi gerekiyor, yoksa uluslararası finans kurumlarının Godot gibi sizi kurtarmasını mı bekliyorsunuz?

Peki ya Filistin meselesinde bildirinin söyledikleri? Komünist parti artık tüm Filistin’i özgürleştirmek için kapsamlı bir direniş çağrısı yapmaktan çekinir veya utanır hale mi geldi? Parti liderliğinde, Filistin’in “bağımsız ulusal karar” aldatmacasına inananlar mı var? Ne yapıyorsunuz gençler? Rolünüz, yalnızca Filistin halkının direniş hakkını tanımakla mı sınırlı? Yoksa bir insan hakları örgütünün şubesi olarak mı hareket ediyorsunuz? Sahiden, Filistin’in özgürleşmesinin bölgede büyük bir mücadele olmadan mümkün olacağına mı inanıyorsunuz? Yoksa Filistin’deki direnişçileri paralı asker olarak mı görüyorsunuz? Bildirinizde eksik olan tek şey, Filistin Ulusal Yönetimi’ne el-Bireh’deki resmi eğitimi güçlendirme ve Tulkarim’deki kanalizasyon sistemini iyileştirme çağrısıydı!

Ne oldu size, neyin etkisi altına girdiniz? Bu ideolojik bir körlük mü? Direniş güçleri, düşünsel açıdan tam istediğimiz gibi değilse, onlara karşı mı duracağız ve ardından Arap dünyasındaki ABD yanlısı gruplar gibi konuşmaya mı başlayacağız? Yani Filistinlilerin devlete sahip olma hakkından ve işgale karşı çıkmanın mecburiyetinden bahsedip, uluslararası toplumu memnun etmek için vaazlar vermek mi çözüm?

Bu komedi, bildirideki saçmalıklarla da sınırlı değil. Bildiri, Lübnan’daki direniş mücadelesine geldiğinde “direniş devleti” ve “ordunun kabiliyetlerini güçlendirme” gibi ifadeler kullanıyor. Bildiriyi yazanlar, bu ifadelerin 14 Mart’çı Amerikancıların “silahların devletin tekeline bırakılması” sloganının bir benzeri olduğunu fark etmedi mi? Bu 14 Mart güçleri, İsrail’in Lübnan’a saldırısını desteklemişti. Komünistler kendilerini mi kandırıyorlar? Lübnan’ın İsrail’e karşı, bölgesel bir direniş ağı olmadan —ne maddi ne de siyasi— hiçbir gerçek imkânı olmadığını biliyorlar. Ve temelde, İsrail’i —emperyalizmin bölgedeki kalesini— yıkmanın, yalnızca Filistin’in değil, Lübnan ve tüm Arap dünyasının tam bağımsızlık ve gerçek kalkınması için zorunlu bir şart olduğunu nasıl görmezden geliyorlar? Ne oldu size, yoldaşlar? Lübnan Kuvvetleri’nin ya da direnişe saldırmak için “orduyu güçlendirme” söylemini kullananların dilinden mi konuşuyorsunuz?

Üstelik, parti bir de Lübnan’da iç siyasi sistemde değişim çağrısı yapmaya devam ediyor. Seçimlerin, nispi temsil sistemiyle ve Lübnan’ın bir bütün olarak tek seçim bölgesi kabul edilerek mezhep bağlarının ötesine geçilerek yapılmasını talep ediyor. Bizimle dalga mı geçiyorsunuz? Sahiden de bu seçimlerin, hemen bugün bile yapılsa, çözüm getireceğine inanıyor musunuz? Tencere çalmakla geçirilen birkaç hafta, sistemi değil de sadece iktidarı düşürmeye mi yarayacak sanıyorsunuz? Yeni bir Guadio’nun (Venezuelalı muhalif lider) başımıza geçmesinden korkmuyor musunuz? Yoksa, daha fazla Paula Yakubyan7 kopyası mı istiyorsunuz?

Ve sürekli sözünü ettiğiniz şey laiklik mi? Laiklik, mezhepçiliğe karşı bir çözüm değildir ve hiçbir zaman da olmamıştır. Bu yaklaşım, Lübnan’daki mezhepçiliğin özünü ve laikliği tam olarak kavrayamadığınızı gösteriyor. Mezhepçilik, dini bir mesele değil ki çözümü laiklikte aransın. Mezhepçilik, yozlaşmanın bir biçimidir; yozlaşmanın kaynağı değildir. Bu, kapitalizmin yapısal olarak yozlaşmış fıtratının tezahürüdür ki, bu ister ateistlerin elinde olsun ister tek bir dini grubun, fark etmez. Önerdiğiniz laiklik modeli, sadece yoksulları bölmenin yeni bir yöntemini sunacaktır. Laiklik tek başına bir çözüm değil, iktisadi sorunlara çözüm içermez.

Lübnan’daki iç savaş sona erdiğinden beri, komünist partinin pek çok kadrosunda ve tabanında, “öğrenme” bahanesiyle Batı fikriyatına doğru büyük bir kayma yaşandı. Fakat, Batı’daki deneyimlerden “öğrenmeye” hevesli bu kadroların —ki bazıları artık liderlik kademelerine de geldi— esas peşinde oldukları şey, “beyaz adamın” onayını kazanmak. Bu kişiler, kendilerini kaybetmiş bir şekilde ya yeni sivil toplum kuruluşları kurmaya ya da partiyi bir STK’ya dönüştürmeye çabalıyor. Bu durumu anlamak için yabancı solcuların, bu kişilerin “beyaz adam” veya onun yabancı ülkelerdeki konferanslardaki temsilcileri karşısındaki tavırlarını anlatan yorumlarını dinlemek kâfi.

Bu kesimin yanılgısı, yeni bir düşünce sistemi yaratmanın, sanki bir omlet yapmak gibi kolay olduğunu sanmaları. Tarifleri de basit: Biraz Batı usulü Marksizm, üzerine bir tutam sosyal adalet hakkında insancıl düşünceler, birazcık kadın ve çocuk hakları ekleyin, ardından bir kaşık “milli bağımsızlık yağı” dökün ve yavaş yavaş renkli devrimlerin “kısık ateşinde” pişirin… Birkaç hafta bekleyin, işte size “sosyalist devlet”!

Pratikte, bu bildiriyi yazanların hali tam da bu, şaka gibi. Elbette, dilediklerini yapabilirler; yazabilirler, teoriler üretebilirler, kararlar alabilirler. Ama bunu komünist parti adına değil, gerçek kimlikleriyle yapmalılar; zira partinin temel ilkeleriyle alakaları kalmamış durumda. Zaten “sekter ve köhne” olan bu yapıyı çökertmek istediklerini açıkça dile getiriyorlar. O halde, neden bunu dürüstçe ilan edip, “biz de sizin gibiyiz; biz de eski komünistiz,” demiyorlar?

Batı’nın bilimsel ve teknolojik ilerlemelerine hayranlıkla bakan bu safdiller, Batı’nın bu güce nasıl eriştiğini kendilerine sormuyorlar mı? Eğer doğa zenginliklerini dünyanın belirli bölgelerine bahşetmişse, bu zenginlikleri kimlerin kullanacağını kim belirledi? Bu kişiler, bir gün “güneyin halkları” olarak, enerji, su ve insan kaynaklarımızı kuzeyin elinden alabilecek olsak, onların durumunun ne olacağını hiç düşündüler mi? Biz bu kaynakları gönüllü olarak mı terk ettik, yoksa tarihçilerimiz, yüzyıllar boyunca insanların sömürgecilik adına verdikleri savaşları unuttular mı? Bu savaşlar, kuzeydeki bazı halklara konforlu bir hayat sağlarken, dünyanın geri kalanında açlık ve ölümün hüküm sürmesiyle mi sona erdi?

Bu “renkli devrimler” sayesinde sosyalizmin çekildiği dünyada neler olduğunu görmek isteyenler, bazı basit istatistiklere bakabilirler. Sadece üç ülkenin —Ukrayna, Bulgaristan ve Romanya’nın— rakamlarını ele almak yeterli. Hürriyet uğruna baskı ve zorbalığa karşı savaşların verildiği, sivil toplum kuruluşlarının “mükemmel” rol oynadığı bu ülkelerde, nüfus 1989’da 85 milyonken bugün 60 milyonun altına düştü. Peki, neden? Ölüm oranları neden arttı, evlilik ve doğum oranları neden düştü? Batı’daki “George Soros’un dostları” için köle gibi çalışmak üzere göç edenlerin oranını düşündünüz mü? Ya da Avrupa’nın genelevlerinde modern kölelik zincirine bağlananların durumunu? Sovyetler Birliği’nin çöküşünden bu yana Batı Avrupa’da sosyal yardımların ne kadar gerilediğini biliyor musunuz? Tüm bunların yanı sıra, hala aranızda Disneyland’e gidemediği için üzülenler var!

Komünist parti, halkı yönlendirmesi gereken bir yapı iken, halkın peşine takılan bir yapı haline gelemez. Partinin, hükümetlerin bakanlık bildiri metinlerini ya da seçim kampanyasındaki milletvekili söylemlerini andıran popülist sloganların peşinden gitmesi ne akılcı ne de mantıklı.

Bu bildiriyle parti, pek ayakları üzerine değil de başının üstüne durmuş gibi görünüyor. Lübnan’ın küresel kapitalist sistemle olan bağlantısını ve bu sisteme entegrasyonunu göz ardı ettiği sürece, krizin temelini yalnızca içerde aradığı sürece ve direnişi dış bağlantıyı koparmak için stratejik bir dayanak olarak görmediği sürece, Komünist Parti’nin yapacağı tek şey, kendi halısının altına daha fazla pislik süpürmek olacaktır. Bu bildiri, krizin unsurlarını gerçekten bilen bir parti tarafından değil, en iyi ihtimalle genel durumla ilgilenen bazı saygın şahsiyetler tarafından yayımlanabilecek bir metin olur.

Bu yüzden, bu bildiriyi yazanlar, tıpkı bizim gibi —partiden ayrılanlar ya da kovulanlar gibi— artık “eski komünistlerin” safına geçmiş durumdalar!

1 Lübnan’da 2005’teki Refik Hariri suikastından sonra kurulan, Amerikancı siyasi hareket. Adını 14 Mart 2005’te gerçekleşen büyük protestodan alır.

2 Yazar, burada Amerikan elçiliğini kastediyor. (ç.n.)

3 Lübnanlı müzisyen, besteci ve udi. Arap dünyasında direnişin sembol isimlerinden biri olarak kabul edilir; Filistin direnişine yönelik müzikleriyle tanınır. (ç.n.)

4 1999 yılında Lübnan Komünist Partisi’nden istifa eden sol siyasetçi. Bazı komünistler 2004 yılında partiden ayrılıp komünist olmayan entelektüellerle birlikte Demokratik Sol Hareket’i kurduklarında, Merve bu kampa yakın görünse de kendisini “yazılarına adamayı” tercih ettiği için siyasi bir rol oynamaktan kaçındı. (ç.n.)

5 Lübnan’da sosyal liberal ideolojiye sahip bir siyasi parti. (ç.n.)

6 Lübnan’da Hristiyan nüfusa hitap eden siyasi hareket. Eski Cumhurbaşkanı Mişel Avn tarafından kuruldu. (ç.n.)

7 Lübnanlı gazeteci ve eski milletvekili. Lübnan’da siyaset ve medya dünyasında tanınan bir isim, direniş karşıtı. (ç.n.)

Kaynak: Emre Köse

https://emrekose.substack.com/p/eski-komunistler?utm_source=post-email-title&publication_id=490422&post_id=150904704&utm_campaign=email-post-title&isFreemail=true&r=1t7l9i&triedRedirect=true&utm_medium=email

]]>
Sergey Glazyev ile mülakat: Devasa sermaye kaçışı devam ediyor https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/30357/sergey-glazyev-ile-mulakat-devasa-sermaye-kacisi-devam-ediyor/ Mon, 01 Jul 2024 13:41:22 +0000 https://yenidunya.org/?p=30357 Çevirmenin notu: Ukrayna’daki savaşın Rusya’nın ya da Rus sermayesinin Batı’dan büyük ölçüde kopuşunu beraberinde getirdiği doğru. Fakat bu kopuşun niteliklerine dair tartışılacak çok fazla noktanın olduğu da doğru. Bu kopuş henüz nihai aşamasına ulaşabilmiş değil. Ve Rusya’nın sermayedarları ve politikacıları, 90’lardan kalma köhnemiş fikir ve anlayış biçimlerini terk etmiş değiller, Glazyev bu konuda haklı.

Glazyev: Devasa sermaye kaçışı devam ediyor

Yuriy Pronko / Tsargrad / 29 Haziran 2024

Rusya, Avrupa’dan ithalatı Çin ve Hindistan’dan gelen mallarla tamamen ikame edebilir mi? Neden hala Boeing’lerle uçuyoruz? 1998’deki temerrüt bize nasıl fayda sağladı? 300 milyar doları kaybetmemek için ne yapmamız gerekiyor? Rusya Bilimler Akademisi’nden Sergey Glazyev anlattı.

Yeni Volga modelinin halka tanıtımı sırasında pek de duygusal olmayan Başbakan Mihail Mişustin yetkililere şunu sormuştu: Direksiyonunuz Çin üretimi mi? Ve otomobil markasının neden hem Rusça olmayıp hem Kiril alfabesiyle yazıldığını anlamıyorum. Gerçekten ithal ikamesi mi yapıyoruz yoksa Çin, Batı’nın yerini mi aldı?

Bu duruma göre değişiyor. Çin bugün her şeyi üretiyor. Hindistan da öyle. Ve bu iki dev ile ticaretteki büyüme şaşırtıcı: Yaptırımlara rağmen yıllık yüzde 25 ila 30. Avrupa’dan yapılan ithalatı tamamen Çin ve Hindistan’dan yapılan ithalatla ikame edebiliriz. Bu arada, Çin ile ticaret AB ile ticaretten daha iyi değil, aksine daha kötü bir yapıya sahip.

Hammadde payı AB’ye kıyasla daha büyük, nihai ürün payı ise daha küçük. AB’nin hammadde sağlayan uzantısı olduğumuzdan daha büyük ölçüde Çin’in hammadde sağlayan uzantısı haline geliyoruz. Bu eğilimin üstesinden gelmek için nihai ürün üretimini ve iş birliğini artıracak kredilere ihtiyacımız var. Çin ile birlikte katma değerli zincirlerin oluşturulmasını teşvik etmeliyiz. Farklı sektörlerde durum oldukça farklı. Otomotiv sektöründe, uzun yıllar süren endüstriyel montajın ardından, Batı’dan ithal edilen bileşenleri Doğu’dan gelenlerle ikame etmemiz gerekiyor.

Hayali başarılar

Ancak bu gerçek bir ithal ikamesi midir?

Yetkililerimiz Kaluga oblastında Volkswagen’in üretimini kurduklarıyla övünürken —zira her şey robotlara dayanıyordu— 300 istihdam yaratmıştı. Peki Avtovaz’da kaç kişinin işine son verildi? Nerede tam bir iş birliği zincirimiz var?

Ürettiğimiz nihai ürünlerle, neredeyse tüm teknolojik zincir boyunca ilgilenmemiz gerekiyor. İthal bileşenlerden makine yapımında elde ettiğimiz başarıların hayali başarılar olduğunun farkına varmamız gerekiyor. Rusya ve Avrasya Ekonomi Birliği (AEB) içinde yer alan yerli katma değer zincirlerimize dayalı daha derin ithal ikamesi fırsatlarını zorluyoruz.

Devlete ait bir şirket olmasına rağmen Aeroflot neden tamamen Rusya üretimi Tu-214 uçağı almaya ikna edilemiyor? Ya da Tamamen Rusya üretimi İl-76 satın almaya? Üç yerine iki pilotu olması gerektiği, motorunun daha az ekonomik olabileceği hakkındaki tüm iddialar saçmalık. Kendi üretimimiz uçaklara; Tu-204, 14, Tu-334, İl-96, İl-112’ye geçmemiz gerekiyor. An-70 ve An-124, Ukrayna ekipmanına sahip olmasına rağmen An-124 bile üretilebilir. Bunların hepsini kendimiz yapabiliriz.

Batı’nın servis vermediği ve motorları arızalanan Boeing’ler ise kaldırılmıyor.

Tu-214’lerimizi satın alma yükümlülüklerini yerine getirmek yerine, bir şeyler icat etmeye başladılar. Batı ile karşı karşıya geldiğimiz bir durumda, şirketleri hesaba almayıp büyük kararlar almalıyız. Kendi uçaklarımıza geçelim. Onları işletmek daha pahalı olabilir, bakımlarını yapmak daha zor olabilir.

Batı tarafından ambargo geldiğinde ve bize uçak parçaları vermeyi kestiklerinde, havacılık idaremizin kafası karıştı. Zira hem bakım hem de satın alma her şeyi yurt dışına yaptırıyorlardı. Nereden ne alacaklarını bile bilmiyorlardı. Batı ekipmanları üzerinde asalak bir yaşam sürüyorlardı ve bu da yönetimimizin tamamen gevşemesine yol açtı. İthal ekipman satın almakla değil, ülke içinde üretimi organize etmekle meşgul olunmalı.

Bu insanlar bir şeyleri değiştirebilecek kapasitede mi?

Yönetici pozisyonlarına sadece bir cepten diğerine nasıl para aktarılacağını bilen ne üzerine ihtisas yaptığı belli olmayan yöneticileri değil, mühendisleri terfi ettirmeliyiz. Yerli üretimin çıkarları, ikinci el bir Amerikan motoru nasıl alınır, Afrika üzerinden nasıl ithal edilire odaklanan konjonktürün çıkarlarından daha yüksek olmalı. Artık uzun vadeli stratejik kararlar alma zamanı. Yerli teknolojik tabana dönme zamanı.

Buna yönelik bir potansiyel olduğunu düşünüyor musunuz?

Potansiyel var. Bu da 2021 yılında yılda en az yüzde 5 oranında büyümemizi sağlıyor. Son iki yılın dinamikleri, sektörün üretim fırsatlarındaki artışa kolayca yanıt verdiğini gösteriyor.

1998 yılında Primakov-Geraşçenko’nun politikası sayesinde, eylül ayından itibaren temerrütten sonra, ithal ikamesi temelinde sanayi üretiminde patlayıcı bir büyüme yaşandı. Daha sonra ithalatın fiyatı hızla yükseldi ve Merkez Bankası enflasyon oranının altında bir oranda kredi verdi. Model mükemmel bir şekilde işledi. Sanayi her ay yüzde 2 oranında büyüdü. Dokuz aylık çalışma sonunda sanayi üretimindeki büyüme yüzde 20 oldu. Belki bugün böyle bir büyüme yok. Ama üretimde yüzde 10’a kadar büyümeyi sürdürebiliriz.

Dünyadaki en yüksek emek sömürüsü

Ve bunun için beyinlerimiz var mı?

Hem beynimiz hem de insanımız var. Ve sanayi bölgelerimizin bu deneyimi, hükümet yerli ürünlere olan talebi artırmaya başlar başlamaz, sanayinin hemen karşılık verdiğini gösteriyor. Belki işgücü piyasasında lokal açıklar var. Ancak bununla ciddi bir şekilde ilgilenmemiz gerekiyor. Uzmanlar, teknik uzmanlar, mühendislik personeli yetiştirmemiz gerekiyor. Ve ücret artışları kaçınılmaz. Ücretlerin GSYİH’deki payının diğer ülkelere kıyasla bir buçuk kat daha düşük olduğunu unutmayalım.

Üretimi ücretlere böldüğümüzde, işçilerimizin her bir ruble ücret başına Avrupa ya da ABD’ye kıyasla üç kat daha fazla üretim yaptığı ortaya çıkıyor. Dünyadaki en yüksek emek sömürüsüne sahibiz. İnsanlar “oh be ücretler artmaya başladı” derken, 1990’ların başında ücretlerin kat kat düştüğünü unutuyorlar. Ve daha fazla da artmadı.

Ücret artışlarının altına girmek zorundasınız. Bu normal bir olgudur. Bu, işgücü verimliliğindeki büyümeyi geriletiyor. Fakat bunun olmaması için otomasyona, robotlaşmaya yatırım yapmamız gerekiyor. Eğer yeterli sayıda işçimiz yoksa, istihdam edilen bin kişi başına düşen robot sayısı bakımından neden dünyada son sıralardayız?

Batı’nın hırsızlığına karşı uyarı

2014’ten bu yana Rusya’nın döviz rezervlerinin çalınabileceği konusunda uyarıda bulunan birkaç uzmandan biri, hatta tekiydiniz. Kenara itildiniz; “orada yasalar var, kimse hiçbir şeye dokunmayacak,” denmişti.

Düşmana döviz rezervlerimizle operasyon yapma fırsatı vermiş olmamız beni çok üzüyor. Ukrayna Silahlı Kuvvetleri bu rezervler karşılığında finanse ediliyor. Batı, rezervlerimize siyasi düzeyde el koymaya hazır. Ancak finansörler hala direniyor ve palyatif çözümler arıyor. Fakat bunun onlar için siyasi olarak çözülmesi gereken bir mesele olduğunu anlamalıyız.

Bu devasa meblağı kayıp mı ettik?

Batı’da iktidarda olanlar bize karşı savaş üzerine bahse girdiler, bu yüzden intihar eğilimlerini değiştiremezler. Bunun iyi bir şey getirmediği hakikatini göze alıyorlar. Avrupa’da giderek büyüyen bir ekonomik ve sosyal felaket görüyoruz. Avrupa rekabet gücünü hızla kaybediyor ama kilit pozisyonlarda Amerikan kuklaları oturuyor. Bir Rusya düşmanı daha NATO Genel Sekreteri seçildi. Bekleyeceğiz, belki birkaç yıl içinde Avrupa ülkelerinde yeniden seçim dalgası başlayacak. Belki Fransa bir ay içinde hükümetini değiştirecek.

Ancak von der Leyen’e Avrupa Komisyonu başkanı olarak beş yıl daha görev süresi tanındı.

Belki de ABD’de kaos öyle bir seviyeye ulaşacak ki, Rusya’ya karşı savaşın durumlarını daha da kötüleştirdiğini fark edecekler. Bu tamamen öznel bir durum. Paramız bize verilmiyor. Onu geri alıp alamayacağımız, bizden kendileri için olumlu şeyler isteyecekleri zaman göreceli bir siyasi soru.

Şu anda bizi yok etmeye çalışıyorlar. Ve cevabın asla kendilerine gelmeyeceğini düşündükleri sürece, yüzsüzce ve dizginlenemez bir şekilde davranıyorlar.

Batı toplumu buna daha ne kadar tahammül edecek?

Batı toplumu Rusya ile dost olmak ve ilişkileri yeniden tesis etmek isteyen siyasetçileri iktidara getirdiğinde bu soru gündeme gelecektir. Zira yaptıkları şey, finans terminolojisinde temerrüt olarak adlandırılır. Batı temerrüde düşmüş durumda, ülkeler kredibil değil. Sadece bize değil, bir dizi başka ülkeye olan borçlarını ödeyemiyorlar.

Onlara iflas etmiş muamelesi yapmalıyız. Ve tüm bu kredi notlarımız Batılı ülkelere karşı temerrüde düşürülmeli. Ahlaki açıdan bakıldığında Batı’nın yaptığı şey soygundur. Finansal açıdan bakıldığında temerrüttür. Siyasi açıdan ise bu onların stratejik hatasıdır.

Rusya’nın bu formülasyondaki durumu değerlendirmeye hazır olup olmadığından şüpheliyim. Maliye Bakanlığı’nın eylemlerine bakıyorum, Merkez Bankası’‘nın söylemlerini işitiyorum. Perde arkasında bile böyle bir şey söylenmiyor. Aynı simalar, Sergei Yuriyeviç, kameraların, sıkı sıkıya kapalı kapılar ardında konuştuğunuz simalar, size “hayır, böyle olmayacak, [bu varlıklar] hiçbir yere gitmedi,” dediler mi?

Bir hatayı kabul etmek cesaret ve nitelik gerektirir. Ne yazık ki Merkez Bankası hem dünyanın hem de bilimin uzun zaman önce terk ettiği ilkel modellere göre yön alan niteliksiz insanlar tarafından yönetiliyor.

Ancak bunun bedeli 300 milyar dolar.

Merkez Bankası şu an bile IMF’nin tavsiyelerine körü körüne bağlı. IMF tarafından kendilerine dolar ve avro dışında rezervlerinizi koyabileceğiniz başka bir varlık olmadığı, zira bu para birimlerinin likit olduğu ve iyi bir faiz oranına sahip olduğu söylendi. Onlar da Washington’dan gelen tavsiyelere uydular.

Her şeyden önce döviz rezervlerine el konulacağı konusunda defalarca uyarıda bulundum, 2014’te bu aşikardı. Gözlerimizin önünde İran’ın, Afganistan’ın, Venezuela’nın rezervlerine el konuldu. Venezuela’nın sadece döviz rezervlerine el koymakla kalmadılar, varlıkları muhalefete aktardılar.

Fakat Rusya’nın sözde muhalefetine 300 milyar verecek halleri yok.

SWIFT ile ilişkimizin kesileceğini 12 yıldan uzun bir süre önce ilk söyleyen bendim. Sonra Merkez Bankası başkanı bana dedi ki: “Merkez Bankası’na atom bombası atılması gibi bir riski göze alamayız”. Ben de “Yaparlar, atom bombasının bununla ne alakası var?” dedim. İran dışarıya kapatıldı ve biz de kapatılacağız.

Şükür ki Devlet Başkanı’nın bankalar arası bir finansal haberleşme sistemi zamanında oluşturuldu. Bu sistem, Devlet Başkanı zamanında talimat verdiği için var. Kendi başlarına ne SPFS’yi ne de Mir kartı asla yapamazlardı. Biz en azından bilişim ve teknik altyapıda, ödeme ve finans sisteminde kendimizi hazırladık.

Rezervleri elden çıkarmış olmamızın stratejik bir hata olduğunu düşünüyorum. Bundan kolayca kaçınılabilirdi. Nereye yatırım yapacağımızı bile düşünmeyebilirdik, yalnızca kendi ürettiğimiz altını satın alabilirdik. Altın ihraç etmeye devam ediyoruz. Farklı para birimlerinde oldukça büyük bir döviz kazancımız var ve bu kazançları altın biriktirmek ve rubleye dönüştürmek için kullanabilirdik. İhracatçılara ruble verip gelirlerini altına çevirebilirdik…

Son olarak, bu parayla altın satın alın. Pek çok ihtimal var, bu yüzden ellerimizi havaya kaldırmamız gerekiyor. Ve hataların tekrarlanmamasını ummalıyız.

Batı basını da neredeyse her gün çıkan makalelerle Merkez Bankası yönetimini övüyor.

Bu yüzden övülüyorlar, zira oradan gelen talimatlarla hareket ediyorlar. Ve ekonomimizin gelişmesini yasaklayarak hareket etmeye devam ediyorlar. Yatırımları engelliyorlar ve dövizi ülke dışına itiyorlar. Orada herhangi bir para birimini doğrudan kote etmelerini sağlamak zor. Yuanın kote edilmesi iyi bir şey. Ama rupi henüz kote edilmedi. Rupi neden kote edilmiyor?

Başbakan Modi’nin Moskova’ya yapacağı ziyaretten sonra belki durum değişir?

Rupinin neden kote edilmediği hiç de açık değil. Çok büyük bir döviz akışı var. İhracatçıların satacak hiçbir yeri yok. Aslında para otoriteleri, aşırı ısınma ve aşırı döviz arzı hakkında her türlü peri masalını uydurarak ekonomimizin kalkınmasını engellemeye devam ediyor.

Dolar ve avro cinsinden değil ama diğer para birimleri cinsinden devasa bir sermaye kaçışı devam ediyor. Ve yıllardır içinde sallanıp durduğumuz kısır döngüyü iktisadi refah döngüsüne dönüştürecek yatırımlardan feci şekilde yoksunuz. Bunun için ucuz kredilere, üretken yatırımları finanse edecek, ülkenin stratejik planları, Devlet Başkanı’nın açıkladığı öncelikler doğrultusunda hedefli kredilere ihtiyacımız var. Hem bilim ve teknoloji politikası hem de kalkınma hızı açısından bu önemli.

Milli ölçütlerimiz siyasi olarak formüle edildi.

Ancak bu talimatlar için para yok. Sadece bütçe var. Ve bütçe iktisadi politikanın ana aracı değildir. Bütçenin başka pek çok görevi vardır. İktisadi politikanın ana aracı kredidir, bütçe değil. Stratejik planların ve ülke liderliği tarafından belirlenen siyasi hedeflerin ana uygulayıcıları bankalar olmalıdır. Bankalar, ekonominin hızla kalkınacağı yönlerde kredi vermelidir, bu yönler görülebilir.

Kaynak: Emre Köse / https://harici.com.tr/sergey-glazyev-ile-mulakat-devasa-sermaye-kacisi-devam-ediyor/

]]>
Rusya Uzak Doğu Kalkınma Bakanı, “yurtsever sosyalizm” kavramını önerdi https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/30286/rusya-uzak-dogu-kalkinma-bakani-yurtsever-sosyalizm-kavramini-onerdi/ Thu, 20 Jun 2024 06:37:03 +0000 https://yenidunya.org/?p=30286 “1990’larda hızlı sermaye birikiminin günahlarını işleyen Rusya girişimciliği, toplumun çoğunluğunun algısında ahlaksız ve asalak bir şey olarak kaldı.”

Çevirmenin notu: IMF’in yaptığı hesaplamaya göre Rusya, yurt içi ekonomik büyümenin sermaye çıkışına engel olamadığı ilk örneği teşkil ediyor. Rusya’daki özelleştirme süreci de türünün ilk örneği, zira yurt içindeki varlıkların çıkışı ile yabancı sermaye akışları arasındaki fark epey açıktı. Dolayısıyla yurt içindeki sermaye birikiminin çok daha fazlasının yurt dışına akması söz konusu oldu ve netice olarak, Çarlık Rusya’sının son 10 yılından çok daha orantısız bir eşitsizlik ortaya çıktı.

Aleksey Çekunkov, “iş adamlarının” yerine yurtsever sosyalizm üzerine

Uzak Doğu Kalkınma Bakanı Aleksey Çekunkov, Batı’daki deyimiyle “iş dünyasının” alternatifinin, “kamu bütçesinin daha cesurca kullanılmasıyla fonlanan bir hizmetkarlar ve yaratıcılar ittifakı” olması gerektiğini söylüyor. RBK’ya kaleme aldığı makalede Çekunkov, “yurtsever sosyalizmde” yaşadığımızı ve Uzak Doğu ve Kuzey Kutbu ekonomisinin lokomotiflerinin sadece kârla değil, gururla güdülenen üreticiler olabileceğini belirtiyor.

Uzak Doğu ve Kuzey Kutbu, Rusya’nın topraklarının yarısından fazlasını kapsıyor. Düşük nüfus yoğunluğuna ve zorlu yaşam koşullarına rağmen Uzak Doğu ve Kuzey Kutbu, Rusya’nın ihracatının yüzde 30’unu oluşturuyor. Uzak Doğu ve Kuzey Kutbu’nun iktisadi gücü, son 100 yılda komuta yöntemi ve egemen kararlarla inşa edildi. Öncülerin önemini ve 16. ve 19. yüzyıllarda kürkün değerini küçümsemeden, taygada bugün Rusya ekonomisinin belkemiğini oluşturan büyük kentlerin ve güçlü işletmelerin kurulmasını mümkün kılan, Bolşeviklerin zorunlu inşaat da dahil olmak üzere grev inşaat projeleri ve Sovyet Gosplan’ının geniş ölçekli projeleriydi.

“Zorla çalıştırma yoluyla donmuş topraklar üzerinde kentler inşa etmek artık mümkün değil”

Uzak Doğu ve Kuzey Kutbu, geniş topraklar, doğal zenginlikler, düzensiz yerleşim ve karmaşık bir iklim ile pek çok açıdan Rusya’nın konsantre halini temsil ediyor. Bu bölgelerin kalkınma özellikleri tüm ülkenin kalkınması için dersler içeriyor. Zorlu doğal ve iklimsel koşullarda büyüme nasıl sağlanır? İşgücü kaynaklarındaki eksiklik nasıl telafi edilir? Maden kaynaklarının zenginliği nasıl yönetilir? Dinamik Asya ülkelerinin komşuluğundan nasıl faydalanılır?

Doğu sınırlarımızda ve kuzey enlemlerinde yaratılanların çoğu hayal gücünü zorluyor ve şu tepkiyi uyandırıyor: “Bu geçmişte yapıldı, şimdi imkânsız.” Hakikaten de donmuş topraklar üzerinde kentler inşa etmek, binlerce kilometre maden kazmak ve insanları zorla çalıştırarak binlerce kilometre yol döşemek artık mümkün değil. İnsanları üç ila beş kat daha yüksek maaşlarla “kuzeye” çekmek de mümkün değil; sonuçta geriye kalan 136 milyon Rusyalı için rekabetsiz işletmeler, enflasyon ve kıt kaynaklar olacak. İnsan sayısının az ama kaynakların bol olduğu stratejik bölgelerin kalkınmasına yönelik her türlü yaklaşım, mesafe ve iklimden bağımsız olarak rekabetçi bir ekonomi ve iyi yaşam koşulları yaratmayı hedeflemeli.

“Devlet organizmasının bağışıklık tepkisi”

Buna karşılık, büyük bir nüfusa ve çok az doğal zenginliğe sahip olan Uzak Doğu’daki komşularımıza bakmak faydalı olacaktır. Asya ülkelerinin on yıllar boyunca başarıyla kullandığı ana kaynak ucuz ve disiplinli işgücü oldu. Zenginlik biriktikçe, ileri teknolojilerin benimsenmesi yoluyla “ucuz” yerine üretken hale geldi. Bir başka başarı faktörü de girişimcilik kültürü. Daha ucuza üret, daha çok sat, geliştir, durmadan tekrarla. Asya’da başarılı girişimciliğin üç bileşeni var: (1) rekabete hazır olmak, sıkı bir seçilimden geçen mandarin geni; (2) ticaret aşkı, liman ipek tüccarı geni ve (3) sabır ve emek, pirinç çiftçisi geni. Çin, Japonya ve Kore’de 30 milyondan fazla özel şirket bulunuyor. Bu girişimci donanması kendi aralarında ve dünya ile kıyasıya rekabet ediyor, bu süreçte daha iyi ürünler yaratıyor, bütçelerini dolduruyor ve uluslarını zenginleştiriyor.

Bizim için farklı bir yol söz konusu. Tarihsel deneyimimizde, insanların az bir yüzdesi ticaretle uğraşıyordu ve Rusya’daki köylülerin kitlesel emeği pirinç çiftçilerinden son derece farklıydı. Dolayısıyla, pazarlarda manevra yapan ve işletmesinden damla damla verimlilik elde eden Asyalı girişimci imajı bize uzak. Bir nesil boyunca “spekülatör —yeni iş adamı— vatansever girişimci (başkası kalmadı)” yolunu kat eden Rusya girişimcileri, ekonomide yaratıcılığın ve ilerlemenin ana motoru rolünü üstlenemedi. Yeterli zaman yoktu. 1990’larda hızlı sermaye birikiminin günahlarını işleyen Rusya girişimciliği, toplumun çoğunluğunun algısında ahlaksız ve asalak bir şey olarak kaldı. Magnit ve Wildberries gibi nadir olumlu örnekler bu tutumu ortadan kaldırmaya yetmedi. Devlet organizmasının bağışıklık tepkisi, kolluk kuvvetlerinin girişimcilere yönelik “temizleyici” ilgisiydi ve bu da iş dünyasını yüksekten atlamaya benzer bir faaliyet alanı haline getirdi. Sonuç olarak, özel sektörün payı 20 yıldır istikrarlı bir şekilde azalıyor ve girişimcilerin kendileri ne yeni pazarlar fethetmede ne de inovasyonun ön saflarında görülüyor.

“Kötü kaynaklar yoktur, aptal ya da dürüst olmayan insanlar vardır”

Hem Asya’daki hem de Batı’daki anlamıyla kitlesel girişimciliğe bir alternatif de tarihimizde öne çıkan hizmet ve yaratma kültürü. Toplumumuzda hizmet —Çar’a hizmet, Anayurda hizmet, kiliseye hizmet— her zaman en yüksek onurla ilişkilendirilmişti. “İş ortamından” kamu hizmetine geçiş deneyimime dayanarak, kamu görevlilerinin büyük çoğunluğunun korkudan değil vicdanlarından dolayı çalıştıklarını ve insanların sorunlarını çözmek için içtenlikle motive olduklarını söyleyebilirim. Bizde var olan ikinci özellik, emeğe gurur veren özel bir anlam kazandıran yaratma kültürü. Biri “taş yontan”, diğeri de aynı işi yapan “bir tapınak inşa eden” iki taş ustasının kıssasını hatırlamak yerinde olacaktır. İkincisi Rustur. Görünüşe göre çevrenin zorluklarının üstesinden gelme deneyimi bize sadece ekmeğimiz için çalışmak değil, anlamlı bir şekilde yaratma sevgisini aşılamış.

Uzak Doğu ve Kuzey Kutbu’ndaki seyahatlerimde bu iki arketiple —hizmetkarlar ve yaratıcılar— pek çok kez karşılaştım. Fabrika müdürleri ve demiryolu şefleri, bir kozmodromdaki komutanlar ve bir teknik okuldaki öğretmenler, inşaat müdürleri ve doğa koruma müfettişleri, doktorlar ve devlet memurları… Onların hikâyelerini ve ruhlarını dünyanın geri kalanıyla paylaşmak adına, bu tür insanlarla yaptığımız konuşmaları Telegram kanalımdaki “Hizmet Et ve İnşa Et” projesinde derledik. Bu örneklerin, gelecekte toplumumuzu kalkındıracak ve güçlendirecek “kim” sorusuna yanıt verdiğine inanıyorum. Kök salmamış ve kanun koyucuların ilgisine boğulmuş “iş”/”girişimciler” yerine, daha fedakâr ve yurtsever, ancak kâr avcılarından daha az rekabetçi olmayan yaratıcılar ön plana çıkacaktır. Devlet tarafında ise Goçakov, Muravyov-Amurskiy ve Kosıgin’in geleneklerinin mirasçıları olan hizmetkarlar onlarla birlikte çalışacaktır.

Şimdi hızlı büyüme çarkını “nasıl” başlatacağımıza gelelim. Güçlü yanlarınızdan, özellikle de fıtratınızdan gelenlerden utanmayın. “Kaynak laneti”, “hammadde eklentisi” gibi söylemleri kategorik olarak reddediyorum. Kanada, Avustralya ve Suudi Arabistan da buna katılacaktır. Kötü kaynak yoktur, kaynakların yakınında bulunmasına izin verilmemesi gereken aptal ya da dürüst olmayan insanlar vardır. 50 veya daha fazla katma değere sahip bir endüstri yaratmak için nesiller boyu süren sıkı bir çalışma, doğru koşullar ve şans gerekir. Bu tür marjlar hidrokarbon, metal ve gübre çıkarımında normdur. Maaşlar ekonominin ortalamasından çok daha yüksektir ve vergiler üretim tonu başına kolayca hesaplanır. Toprak altının verimli bir şekilde geliştirilmesi, ekonominin az gelişmişliğinin bir işareti değil, şimdiki ve gelecek nesillerin refahı için ulusun kutsal bir görevidir. Bundan sonra hangi yeniden dağıtıma gidileceği ve hangi bilim ve teknoloji alanlarının geliştirileceği “parayla ne yapılacağı” kategorisindeki sorulardır. Bunlar önemli sorular, ancak bu paranın önce kazanılması gerekiyor. Rusya’nın (özellikle Uzak Doğu ve Kuzey Kutbu’nda) hala keşfedilmiş ancak geliştirilmemiş çok sayıda yeraltı kaynağı var, bunlar gelecek için iyi birer rezerv. Tabii kaynakların yağmacı bir şekilde değil de yaratıcı bir şekilde kullanılması için, yaratıcıların ve hizmetkarların ortak çalışmasına ihtiyaç vardır. Birincisi için “parayı al ve kaç” değil, verimli işletmeler kurma motivasyonu gerekir. İkincisi içinse, yaratıcıların yarattığı kaynakları kullanarak insanların sorunlarını çözme motivasyonu gerekir.

İşgücü organizasyonuna farklı bir yaklaşımın yanı sıra (ruhsuz girişimcilik yerine uzun vadeli yaratıcılık), Rusya’nın işgücü kaynakları açığının üstesinden gelmesi gerekiyor. Sayıca Japonlardan biraz daha fazlayız (122 milyona karşılık 146 milyon) ve ülkenin yüzölçümü Japonya’nınkinden 45 kat daha büyük. Dev Sovyet inşaat projeleri, 280 milyonluk SSCB tarafından yorulmadan, tüm enerjilerini bir öncelikten diğerine harcayarak gerçekleştirildi; bugünün Rusya’sı için de tek yol teknoloji ve robotlaşmayı kullanmak. Güney Kore’de 10 bin kişiye 868, Japonya’da 364, Çin’de 187 robot düşüyor. Rusya’da ise 10 bin kişiye 19 robot düşüyor; bu, dünya ortalamasından beş kat daha az. Teknolojik egemenliğe odaklandığımız göz önüne alındığında, acil ve derin bir robotlaşmaya ihtiyacımız var. Robotların peyzajın bir parçası olarak sokaklara dizilmeyeceği, modern işletmelerde çalışması gerektiği aşikâr; burada ülkenin yeni bir sanayileşmesinden bahsediyoruz. Bu yeni teknolojik teşebbüsleri yaratmak için çok sayıda zeki yaratıcıya ihtiyacımız var. Bugünün mühendisleri, şu anda zorlu bir “mühendislik okulundan” geçenler, özel askerî harekât bölgesinde modern savaş teknolojileriyle çalışanlar da dahil olmak üzere, bunlar olabilir. Bakanlıktaki koltuklarını askeri üniformalarla değiştiren ve cephede İHA’larla çalışan askerlerimizde gördüm ki, ilgili beceriler hızlı bir şekilde geliyor ve yaratımdaki savaşçı ruh da işe yarayacak, zira kimse rekabeti ve verimlilik mücadelesini boşa düşüremeyecek.

“Yurtsever sosyalizmin ilkeleri”

Yeni sanayileşme için bütçe nereden gelecek? Rusya 2000 yılından bu yana borcunu artırmadan neredeyse katlamalı bir refah artışı sağlamayı başardı. Rusya’nın kamu borcu GSYİH’nin yüzde 18’i, ki bu çok rahat bir seviye. Çin dört kat daha borçlu, ABD yedi kat daha borçlu, Japonya 15 kat daha borçlu. Rusya’nın kişi başına 3 bin dolar, Çin’in 10 bin dolar ve ABD’nin 104 bin dolar borcu var. Gelişmiş dünya ülkelerinin çoğu ağır bir mali kambur taşıyor ve faiz oranlarının yüksek olduğu dönemlerde bu kambur daha da büyüyor. Neredeyse çeyrek yüzyıldır sürekli bütçe fazlası veriyoruz; bu, politikacıların vaatlerinin parlaklığı konusunda durmaksızın yarıştığı ve sonuçlarına bakmaksızın her birkaç yılda bir bu vaatlerden bir şeyler ödemek zorunda kaldığı yabancı ülkeler için benzeri görülmemiş bir durum.

Ve çeyrek yüzyıl boyunca ihracat gelirlerimizi akıllıca yönettik, altınlarımızı (petrol/gaz/tahıl/balık vs.) yabancı pullarla takas etmedik, altyapıya ve kendi sanayilerimizi geliştirmeye yatırım yaptık. Fakat, birikmiş borç artışı potansiyeli er ya da geç kalkınmayı hızlandırmak için hayata geçirilmeli, aksi takdirde ileri teknolojilerdeki gecikme katlanarak artacak. Borç teşviki, ekonomiyi daha güçlü kılacak yeni endüstriler ve altyapı oluşturmak için kullanılmalı. Piyasa girişimcilerinin ve verimsiz devlet şirketi yöneticilerinin yerini yaratıcıların alması, borç sermayesinin devlet tarafından kabul edilen yaratıcı projelere kanalize edilmesiyle mümkün. Daha cesurca kullanılan kamu borcuyla karşılanan bir hizmetkarlar ve yaratıcılar ittifakından söz ediyoruz.

Devlet Başkanı’nın bu yılın başlarında Federal Meclis’te yaptığı konuşmayı dinlerken, içinde yaşadığımız toplumsal düzenin tanımı aklıma geldi; yurtsever sosyalizm. Burada, nüfusun tüm grupları için devletten yüksek düzeyde sosyal destek alıyoruz ve toplumun devlet öncelikleri etrafında yüksek düzeyde konsolidasyonu söz konusu. Piyasa girişimciliği gibi tamamen kapitalist mekanizmalar bizim bağlamımızda başarısız oluyor. Dolayısıyla, tarihimizin, coğrafyamızın ve zihniyetimizin özelliklerini dikkate alarak kalkınmayı hızlandırmak için yeni hizmetkar ve yaratıcı rol modellerine ihtiyaç var. Uluslararası rekabette piyasa girişimciliğini alt etmek için, hizmet ve yaratım yolundaki gelişme üç ilkeye dayanmalı.

  • Adalet. Herkes için şeffaf ve adil kurallar, hizmetkarlar ve yaratıcılar tarafından uygulanmalıdır. Bu toplumun en önemli talebi ve her zaman kendimizden başlamalıyız.
  • Rekabetçilik. Kendi adımıza üzülmemek. Rekabeti reddetmek değil, her şeyi diğerlerinden daha iyi yapmaya çalışmak. Tarihimiz bunu başardığımız pek çok örnekle dolu.
  • Kültür. Kültür her şeyi fetheder. Bu, geçmişten gelen devleriyle büyük Rus kültürü, iletişim kültürü, üretim kültürü ve iç kültürdür. Kimse bakmadığında doğru olanı yapma kültürü. Günümüzün vahşi dünyasında bu bizim eşsiz şansımız.
  • Kaynak: Emre Köse / https://emrekose.substack.com/
]]>
Hindistan’da neo-faşizmin yükselişi https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/29803/hindistanda-neo-fasizmin-yukselisi/ Sun, 14 Apr 2024 07:17:21 +0000 https://yenidunya.org/?p=29803 “Hindu raştrası, krize yakalanan neoliberal rejime destek olurken tekelci sermayenin çıkarları doğrultusunda uygulanan bir diktatörlük için kamuflaj oluşturacaktır.”

Çevirmenin notu: Son dönemde ırkçı/faşist terörün en insanlık dışı emsallerinden biri Hindistan’ın kuzeydoğusundaki Manipur eyaletinde, Hıristiyanlara ve Müslümanlara karşı yaşanmıştı. Pogromları gerçekleştiren Hindutva çeteleri, Modi yönetiminden ve yerel kolluk kuvvetlerinden mutlak destek alıyor; Hintli Marksist iktisatçı Prabhat Patnaik’in de hatırlattığı üzere, bu ittifak Hindistan’ın sermaye gruplarının çıkarlarına da uzanıyor ve yağmacı çeteler, dünyanın en zenginleri arasına giren milyarder Guatam Adani’den de medya desteği alıyor: “Sermaye-Hindutva ittifakına oybirliğiyle medya desteği sağlama sürecinin tamamlanması için, hükümetten bir ölçüde bağımsız olan başıboş televizyon kanalının Adaniler tarafından satın alınması hiç de şaşırtıcı değil.”

Patnaik, son köşe yazısında Modi rejimi ve Hintli sermayedarların neden bir teokratik Hindu devletine hayır demeyeceğini ele alıyor.

Çeviri. Emre Köse

Hindu raştrasının anatomisi

Prabhat Patnaik

Peoples Democracy

7 Nisan 2024

Raştriya Swayamsevak Sangh (RSS) bir Hindu raştrası ya da Hindu devleti var etmek amacıyla kuruldu. Akla ilk şu soru geliyor: Hindu devleti nedir? Dünyada bir dine diğerlerinden daha fazla öncelik veren ya da teokratik olan pek çok ülke var ama bu durum devletlerinin sınıfsal niteliğinde zerre kadar fark yaratmaz. Aynı şekilde bir Hindu devleti, eğer gerçekleşirse, diğerlerinin üzerinde bir dine inansa da sınıf doğası bununla tanımlanmayacaktır; tartışacağımız nedenlerden ötürü tekelci sermaye, özellikle de tekelci sermayenin daha yeni ve daha saldırgan unsurları tarafından tahkim edilen, terör kullanan bir diktatörlük olacaktır. Komünist Enternasyonal’in başkanı Georgiy Dimitrov, Yedinci Kongre’de faşist devleti “finans ​kapitalin en gerici ve rövanşist kesimlerinin terörist diktatörlüğü” olarak tanımlamıştı; dolayısıyla bizim argümanımız bir Hindu raştrasının esasen faşist bir devlet olacağını söylemek anlamına geliyor.

Bu türden bir devlette tüm resmi etkinlikler Hindu tanrılarına yakarışlarla başlayabilir; tüm yolların, tren istasyonlarının ya da kentlerin isimleri orta çağ imparatorlarının isimlerinden Hindutva ikonlarının isimlerine dönüştürülebilir, tüm eğitim faaliyetleri Saraswati Vandana ile başlayabilir ve hatta devlet finansmanı ile çok daha fazla tapınak inşa edilebilir. Fakat bunların hiçbiri, Erdoğan hükümetinin İslami duygulara hitap etme arzusuyla İstanbul’daki ünlü Ayasofya’yı faal bir camiye dönüştürmesinin Türkiye’deki ortalama vatandaşın yaşamında herhangi bir iyileşmeye neden olmadığı gibi, ortalama bir Hintlinin yaşamında da herhangi bir iyileşmeye neden olmayacaktır.

Esasında daha da ileri gidilebilir. Öncelikle Hindutva unsurlarının mevcut idaresi altında yaşadığımız tecrübeyi ele alalım. Şu anda ülkedeki işsizlik on yıllardır olduğundan daha şiddetli durumda: Hindistan Ekonomisini İzleme Merkezi’ne göre (genel uluslararası uygulamayla örtüşerek, ücretsiz ev içi emeği istihdam olarak saymıyor), işsizlik oranı 2008 ile 2019 yılları arasında ortalama yüzde 5 ila 6 arasındayken, şu anda neredeyse yüzde 8’e yükseldi ve bu, “cesareti kırılmış işçi etkisi” nedeniyle işe gitmeyenleri hesaba katmıyor. Ancak Hindutva unsurları tarafından yönetilen hükümet bu kötüleşme eğilimini durdurmakta başarısız olmakla kalmadı, baş ekonomi danışmanı hükümetin işsizlik konusunda çok az şey yapabileceğini açıkça beyan etti. Ne beyanını geri çekti ne de herhangi bir resmi kaynak tarafından hükümeti bu açıklamadan ayırmaya yönelik bir girişimde bulundu ki bu da açıkça hükümetin tutumunun bu olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla çalışan kitleleri etkileyen en yakıcı meselede, çalışan kitlelerin mevcut kötü durumunun altında yatan meselede, hükümet basitçe harekete geçmeme niyetini açıkladı.

Bu, halkın artan sefaletinin mevcut hükümet altında devam edeceği anlamına geliyor; bu hükümetin tepkisi, sahte bir şekilde tahmin edilen gayri safi yurtiçi hasılanın güya etkileyici büyüme oranını davul zurna eşliğinde söylemekten ibaret olacak, bu da daha sonra devlet tarafından tekelci burjuvaziye “kalkınma” adına dağıtılan cömertliği haklı çıkarmak ve artan sefaletin gerçek resmini sunmaya dönük tüm tarafsız girişimleri küçümsemek için kullanılabilecektir. Hindutva unsurlarının hâkim olduğu seçilmiş hükümetin yaptığı buysa, gelecekteki herhangi bir Hindu raştrası, devletin insanların maddi yaşamlarına yönelik kurumsallaşmış kayıtsızlığını daha da pekiştirecektir.

İşte bu nedenle gelecekteki Hindu raştasının terör kullanan bir diktatörlük olması gerekecektir. Mülk sahibi sınıfların emekçi halk üzerindeki her türlü egemenliği, yönetim biçimi demokratik olsa bile, sınıf diktatörlüğünü temsil eden bir devlet tarafından sürdürülür. Bunu söylemek, demokratik biçimin önemsiz olduğu ya da yalnızca bir epifenomu temsil ettiği anlamına gelmez; bu yalnızca demokratik biçimin kendisinin, içinde yer aldığı sınıf diktatörlüğü tarafından zayıflatıldığının altını çizmektir. Fakat bu sınıf diktatörlüğü halkın durumunun ciddi manada kötüleşmesini beraberinde getirdiğinde, eğer devlet bu konuda bir şey yapmazsa, bu sınıf diktatörlüğü mecburen hükümetin demokratik biçimini daha da boğmak zorunda kalacaktır. Halkın haklarını ve demokratik yönetim kurumlarını mutlaka çiğneyecektir.

Hindu raştrası, tekelci sermayenin himayesinde bir sınıf diktatörlüğü olarak ortaya çıkarsa ve dolayısıyla tekelci burjuvazinin entegre olduğu neoliberal bir çerçeve içinde faaliyet gösterirse, özellikle neoliberalizmin kriz döneminde emekçi halkın durumunu mecburen kötüleştirecektir; bu nedenle mecburen teröre başvuran bir diktatörlüğe dönüşecektir.

Aslında tekelci burjuvazinin büyük kısmı, tam da bu nedenle Hindu raştra projesini kabul edebilir. Terörün tamamlayıcısı, toplumsal çatışmanın körüklenmesi, azınlıktaki bir dini grubun “ötekileştirilmesi” ve bu gruba karşı nefretin körüklenmesi olacaktır ki bunların hepsi bir Hindu raştasının oluşturulmasıyla kristalize edilecektir. Dolayısıyla tekelci sermayenin terörünü kullanan diktatörlüğün tamamlayıcısı, Hindu raştrasında kristalize olan Hindu üstünlükçülüğünün körüklenmesi olacaktır. Bu nedenle başlangıçta Hindu raştrasının mecburen tekelci sermayenin himayesi altında terör kullanan bir diktatörlük kuracağını belirtmiştik.

Terörün kullanılması ve Hindu üstünlükçülüğünün körüklenmesi gibi bu iki planın yanı sıra, Hindu raştrasının üçüncü seferberlik planı toplumsal bir karşı devrimin iplerinin salınması olacaktır. Yirminci yüzyılda Hindistan’da iki paralel hareket ortaya çıkmıştı; biri sömürgecilik karşıtı mücadele, diğeri ise kast temelli feodal toplumda bin yıldır sosyal olarak ezilenlerin kurtuluş mücadelesiydi. Bir hareketin pek çok lideri kişisel olarak diğerine sempati duymuyor olabilir ama ikisi arasında toplumsal düzeyde simbiyotik bir ilişki vardı ve sol bu simbiyozu ifade ediyordu.

Bu ikiz hareketin bir sonucu olarak ülkede muazzam bir toplumsal dönüşüm yaşandı. Elbette olması gerektiği kadar kapsamlı değildi; aşılamayan burjuva sınırları tarafından sınırlandırılmış olarak kaldılar. Yanı sıra bu, yalnızca bir örnekle açıklanabilecek kaysa değer bir ilerlemeyi temsil ediyordu.

Yirminci yüzyılın başlarında, şu anda Kerala’yı oluşturan bölgede sadece “dokunulmazlık” değil, “görünmezlik” bile vardı, yani “yüksek” bir kasta mensup bir kişinin sadece aşağı kasttan bir kişiyi görerek kirlenmesi gerekiyordu. Bu durumu, insani kalkınma göstergeleri çoğu üçüncü dünya ülkesinden daha iyi olmakla kalmayıp, çoğu zaman gelişmiş kapitalist dünyadakilerle bile olumlu bir şekilde karşılaştırılan günümüz Kerala’sıyla karşılaştırdığımızda, meydana gelen sosyal değişimin büyüklüğü hakkında bir fikir edinebiliriz. Doğru, Kerala bariz bir şekilde aykırı bir örnek ama Kerala’dakinden daha az olsa da böyle bir değişim Hindistan’ın her yerinde değişen derecelerde meydana geldi.

Hindutva’nın yükselişine, bu dönüşümü tersine çevirme yönündeki örtülü vaadi ve fiili çabası yardımcı oldu. Bu dönüşümü siyasi ve sosyal alanlarda, halkı siyasi olarak güçlendiren demokrasiyi zayıflatarak ve laikliği gerileterek tersine çevirmesi iyi biliniyor; ancak bu tersine çevirme çok daha yaygın. Örneğin Hindutva liderliğindeki neoliberalizm altında eğitim alanı da dahil olmak üzere gerçekleşen özelleştirme, sosyal olarak yoksun bırakılanların iş ve fırsatlardan dışlanmasına yol açıyor ki bu da daha önceki eğilimin tersine çevrilmesidir.

Neoliberal rejimin faydalanıcısı olan ve emekçi halk kitlelerinden koparak onlara çok az sempati duyan üst orta sınıf, bu karşı devrimin destekçisidir. Mesele şu ki, eğer Hindutva’nın yükselişi Hindistan’da son birkaç yılda meydana gelen toplumsal dönüşümün geri çekilmesiyle ilişkilendiriliyorsa, o hâlde açıkça bir Hindu raştrası gerçek bir karşı devrim anlamına gelecektir.

Kelimeler son derece aldatıcı olabilir; Hindu raştrası da bunun mükemmel bir örneği. Hindutva güçlerinin propaganda makinesi Hindu raştrasını sanki Hindular için bir kurtuluş anıymış gibi lanse ediyor. Oysa tam aksine Hindu raştrası, krize yakalanan neoliberal rejime destek olurken tekelci sermayenin çıkarları doğrultusunda uygulanan bir diktatörlük için kamuflaj oluşturacaktır. Bu, çoğunluğun çıkarına olmak bir yana, halkın son yüzyılda elde ettiği sosyal ve siyasi kazanımların çoğunu tersine çevirecek bir karşı devrimin serbest bırakılması anlamına geliyor. Köylülükle ittifak halinde Hindu raştrasına doğru her türlü hareketi engellemek işçi sınıfının tarihsel vazifesi haline geldi.

Kaynak: https://emrekose.substack.com

]]>
Reşid Halidi ile mülakat: Biz burada konuşurken İsrail toprak çalmaya devam ediyor https://yenidunya.org/basindan/28211/resid-halidi-ile-mulakat-biz-burada-konusurken-israil-toprak-calmaya-devam-ediyor/ Fri, 01 Dec 2023 06:23:24 +0000 https://yenidunya.org/?p=28211 “Gazze’yi Yoav Gallant yarattı! Tümen komutanıydı, Güney Komutanlığının başındaydı, eski Başbakan Ariel Şaron’un en yakın danışmanıydı. Bunun mimarı oydu. Ve bu adam bugün İsrail’in savunma bakanı.”

Columbia Üniversitesi profesörü 7 Ekim, İsrail’in tepkisi, Barack Obama’nın ihaneti ve ‘Filistin’de Yüz Yıllık Savaş’ adlı kitabı hakkında konuştu.

Harry Lambert

New Statesman

14 Kasım 2023

Reşid Halidi belki de ABD’de Filistin konusunda en önde gelen akademisyen. New York’taki Columbia Üniversitesi’nde 2003’ten bu yana modern Arap çalışmaları alanında Edward Said profesörü olarak ders veriyor. 1980’ler ve 1990’larda Chicago’daki Orta Doğu Çalışmaları Merkezi’ni yönetti ve o zamanlar genç bir profesör olan Barack Obama ile burada tanışıp arkadaş oldu. Halidi, 6 Kasım’da New Statesman’a video bağlantısı üzerinden konuştuğu New York’ta doğdu, ancak kendisi ve ailesi Filistin toplumunda derin köklere sahip.

Son kitabı The Hundred Years’ War on Palestine (Filistin’de Yüz Yıllık Savaş) (2020), İsrail-Filistin çatışmasının tarihini anlatırken aynı zamanda kendi ailesinin ve hayatının da tarihini anlatıyor (İsrail’in kurulduğu yıl olan 1948’de doğdu). 1982 İsrail-Lübnan savaşı sırasında Lübnan’da yaşıyor ve öğretmenlik yapıyordu ve o zamanki basın haberlerinde Filistin Kurtuluş Örgütü ile ilişkilendirildi. Oslo Anlaşmasına giden yıllarda, 1991 Madrid Konferansı’nda Filistin heyetine danışmanlık yaptı.

Tavrı hem profesörce hem de polemikçi, dostça ve sert. Etkileyici konuşuyor. Filistinlilerin 2005’ten sonra “enklavlara kapatıldığından” bahsederken sesler ve jestlerle havada bir kafes yarattı. Verdiği yanıtlar, aşağıdaki ünlemlerin de zaman zaman aktarmaya çalıştığı gibi, çözüldükçe genellikle bir duygu gücü kazanmıştı.

Harry Lambert: Kitabınızda Filistin’in nasıl sömürgeleştirildiğini ikna edici bir şekilde anlatıyorsunuz. Bu anlatımı yargılayamam. Fakat ortaya koyduğunuz durum göz önüne alındığında, İsrail devletinin kuruluşunun meşru olduğunu düşünüyor musunuz?

Reşid Halidi: Bence bu hangi merceği seçtiğinize bağlı. Filistin’in ve diğer bölgelerin bağımsız uluslar olduğunu, dolayısıyla onlara kendi kaderlerini tayin hakkı verilmesi gerektiğini söyleyen Milletler Cemiyeti Sözleşmesi’ni [1919] ele alalım. Ancak 1917 Balfour Deklarasyonu uyarınca bağımsız değillerdi, dolayısıyla ortada [Balfour tarafından 1919 tarihli bir notta kabul edilen] bir çelişki var. Uluslararası hukuk Filistin’in bağımsız olmasını öngörüyordu ama aynı zamanda Yahudi ulusal yurdunun kurulmasını da öngörüyordu ve aslında Filistin devletini dışlıyordu. Aynı şey, kendi kaderini tayin etme çağrısında bulunan ve Filistin’in büyük kısmında Yahudi azınlık için bir devlet kuran 1947 tarihli BM Paylaşım Planı ile çelişen BM Tüzüğü [1945] için de söylenebilir.

Yani uluslararası meşruiyetin Yahudi ulusal yurdundan ve Filistin’in büyük kısmında bir Yahudi devletinden yana olduğunu, buna karşın bir Arap devletinin asla kurulmadığını, hatta doğarken boğulduğunu söyleyebilirsiniz. Ya da Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarından sonra insanların sahip olması gereken kendi kaderini tayin hakkı uyarınca, çoğunluğu Arap olan bir ülkede Yahudi devleti kurmak için meşru bir zemin olmadığını söyleyebilirsiniz. Ben ikinci tutumu kabul ederdim.

Birinci Dünya Savaşı’ndan veya Holokost’tan sonra Yahudi halkına tahakkuk etmesi gereken haklar neyse, bir halk olarak Filistinlilerin de bu savaşlardan sonra kendi kaderini tayin etme hakkı vardı. [Yahudilere ait] bu haklar, —benim iddiama göre— öncelikli haklara sahip olan başka bir halkın zararına kullanılıyordu.

Irkçı göçmenlik yasalarının Holokost’tan kurtulan Yahudilerin ABD’ye ya da Britanya’ya gitmesini engelleyerek onları Filistin’e gelmeye zorlaması —ve Siyonist hareketin onları Filistin’e getirmek istemesi— bir halkın kendi kaderini tayin etme hakkını ortadan kaldırmaz. Dünyanın Filistinlilerin zararına çözmeyi seçtiği bir sorunu vardı, zira Yahudilere yaptığı zulümden dolayı uzun bir süre boyunca ve Holokost’tan sonra çok kısa bir süre içinde haklı bir suçluluk duygusuna sahipti.

HL: Ancak bu kökenler göz önüne alındığında, bu çatışmanın bugünün kısıtlamaları içinde nasıl çözülebileceğini görmek sizin için zor olmalı. Zira aldığınız tutuma göre, bu devlet asla bu şekilde yaratılmamalıydı.

RK: Bu doğru. Bence İsrail’in içinde bulunduğu yapıda bir sorun var. Bu, bir toprakta iki halk sorununun ya da sömürgeci-yerleşimci paradigmasının yarattığı sorunun çözümünün mümkün olmadığı anlamına gelmiyor. Güney Afrika’da, eskiden Güney Rodezya [Zimbabve] olarak adlandırılan yerde, Kenya’da, İrlanda’da ortaya konan çözümler var; sanırım yerleşimcinin yerli olduğu ve farklı bir kimliğe sahip olarak kabul edildiği bir duruma doğru nasıl gelişebileceğinizi görebilirsiniz. İrlanda örneğinde, Protestanlar artık acı çekmiyorlar. Kendi farklı kimlikleriyle bu yönetimin bir parçası oldular. Aynı şey İsrailliler için de geçerli olacaktır.

HL: Ama az önce söylediklerinizin mantığı, Yahudi halkının Filistin halkıyla bir tür barışa varana kadar bir şekilde yerleşimci ya da sömürgeci olarak kalacağı mı?

RK: Batı Şeria’da —son 56 yıldır [1967 savaşından bu yana] her gün— bunun ne ölçüde bir yerleşimci-sömürge süreci olduğunu ve her zaman da öyle olduğunu görebilirsiniz. Silahlı yerleşimcilerin Filistin kasabalarına ve köylerine saldırarak insanları topraklarından kovduklarına her gün çıplak gözlerimizle şahit oluyoruz. Avustralya ve Kuzey Amerika’da da insanları mülksüzleştirmek ve daha küçük alanlara sıkıştırmak için aynı türden yasal süreçler uygulandı. Bu süreç kolonyal yerleşimci bir süreçtir. İsrail bir devlet olarak uluslararası toplumda kabul görüyor ve tüm bu meşruiyet unsurlarına sahip. Ancak bu süreç bana göre gayri meşru.

Biz konuşurken onlar Batı Şeria’da toprak çalmaya devam ediyorlar! Aynı şeyi Kudüs’te de yapıyorlar. Korkarım aynı şeyi Gazze’nin kuzeyinde de yapmaya çalışacaklar; herkesi kovalayacaklar ve orayı serbest atış bölgesi yapacaklar. Batı Şeria’nın pek çok yerinde [İsrail] orayı ele geçirmedi, orayı askeri ya da yeşil bölge ilan ettiler: üzerine inşaat yapamazsınız, yaşayamazsınız; “orası bizim” diyecekler. Ve öyle ve bir gün oraya bir yerleşim yeri kuracaklar ya da kurmayacaklar. Bunu ve Siyonizm’in 1948’den önceki sömürgeci fıtratını görmezden gelen herkes, kurulduğu ve bugün işlediği şekliyle İsrail devleti hakkında bir şeyleri kaçırıyor demektir.

HL: Siyonist hareketin 1948’e kadarki 30 yıllık dönemde Filistin davasından daha iyi kaynaklara sahip olduğunu, toprak alımlarını ve benzerlerini finanse edebildiğini söylüyorsunuz. Bu durum göz önüne alındığında, Filistinliler o dönemde tarihin akışına direnmek için ne yapabilirlerdi?

RK: İki şeyden birini yapabilirlerdi. Uzlaşmayı deneyebilir ve “Tamam, ülkemizin çoğuna ya da yarısına sahip olabilirsiniz,” diyebilirlerdi ama Siyonizm’in bununla tatmin olacağını sanmıyorum. Siyonist politikacı ve asker [Ziv] Jabotinskiy’in sözleriyle, Filistin’i İsrail topraklarına dönüştürmek istiyorlardı. Ve yüzde 12, 20 ya da 8’i değil, tamamını kastediyorlardı. Ve 1967’ye gelindiğinde tamamına sahip oldular.

Ya da [Filistinliler] daha önce direnebilirlerdi. Mısırlıların ve Iraklıların ne yaptığına bakın. Sömürgeci işgalcilerine karşı ayaklandılar. Britanya, Mısır ve Mezopotamya’yı [Irak] Hint İmparatorluğu’nun bir uzantısı olarak yönetmeyi amaçlıyordu; Körfez’i ve güney İran’ı kontrol eden imparatorluk, Hintli yerleşimcilerin yerleştirilmesiyle Mezopotamya’ya kadar genişletilecekti. Fakat Iraklılar 1920’de ayaklandılar ve İngilizleri zayıf ve yetersiz bir bağımsızlığa zorladılar. Mısırlılar da 1919’da ayaklandılar ve aynı şeyi yaptılar. Olabilirdi demiyorum. Olmadı zaten. Ama olsaydı, belki Filistinliler İngilizlerle daha iyi bir anlaşma yapabilirdi.

HL: Peki Filistin Britanya açısından bu sorunlara neden olacak kadar büyük müydü? Mısır, kontrol etmeye çalışmak için çok daha büyük bir ülkeydi.

RK: Bu da sorunun bir parçası. Bu diğer ülkeler de tek bir sömürgeci güçle karşı karşıyaydı. Filistinliler ise İngilizler, Siyonist hareket ve Milletler Cemiyeti ile karşı karşıyaydı. Filistin’de [İngilizlerin yerel liderler aracılığıyla dolaylı olarak yönettiği diğer Arap ülkelerinin aksine] bir Arap yönetimi yoktu. İngilizler doğrudan yönetiyordu ve daha sonra Yahudi Ajansı’nın [Filistin’deki Yahudileri temsil etmekle görevlendirilen organ] kendi korumaları altında bir tür yarı-devlet kurmasına izin verdiler. Filistinlilerin paralel bir yapıya sahip olmalarına izin verilmedi.

HL: Kitapta babanızın 1947 yılında ağabeyi tarafından Filistinlilerin bir mesajını iletmek üzere Ürdün Kralı I. Abdullah’ı görmeye gönderildiğinden bahsediyorsunuz. Sizin de belirttiğiniz üzere, resmi bir diplomatik kanal yoktu.

RK: 1920’lerde, 1930’larda Filistinlilerin genel kabul gören bir temsilcisi vardı: Arap Yüksek Komitesi. Ancak İngilizler 1937’de amcam ve Kudüs Baş Müftüsü de dahil bu komitenin üyelerinin çoğunu sürgüne gönderdi. Bu noktadan sonra Filistinliler tanınmış bir merkezi temsilciye sahip olmamanın acısını çektiler. Ve bu durum 1964 yılında FKÖ’nün [Filistin Kurtuluş Örgütü] kurulmasına kadar devam etti. 1974’te BM Genel Kurulu’na hitap etmek, Filistinlilerin kendi adlarına konuşmalarına izin verilen ilk hadiselerden biri.

HL: O halde bugün Filistin hareketi adına kim konuşuyor?

RK: Filistinlilerin ciddi bir sorunu var: 1990’lardan bu yana ulusal hareketin bölünmüş olması. [İzak] Rabin 1992’de yeniden İsrail Başbakanı olduktan sonra FKÖ’nün tanındığı altın bir dönem yaşandı. Bu dönemin merkezinde “terörden” vazgeçilmesi, iki devlet yaklaşımının benimsenmesi ve Güvenlik Konseyi’nin 242 sayılı [İsrail’in işgal ettiği topraklardan çekilmesini öngören 1967 tarihli] kararının kabul edilmesi yer alıyordu. Bu arada tüm bunların ciddi dezavantajları vardı. Direnişinizin terör olduğunu kabul ediyorsunuz, sizi dışlayan kararı kabul ediyorsunuz, alabileceklerinizi sınırlamak üzere tasarlanmış bir temelde müzakerelere katılıyorsunuz.

Yine de FKÖ, 1990’ların sonlarına doğru insanlar 1993 Oslo Anlaşmalarının aslında olumsuz bir statükoyu dondurmak ve daha da kötüleştirmek amacıyla tasarlandığını fark etmeye başlayana kadar Filistinliler arasında çoğunluk görüşünü temsil ediyordu. İşgal sona erdirilmekten ziyade daha da pekiştirilecekti. Gazze 1993 yılından itibaren abluka altına alındı. Gazze’ye giriş ve çıkışlarda ilk kısıtlamalar o zaman başladı. Kişi başına düşen GSYİH düştü, hareket kısıtlandı. 1993’ten önce Filistin plakalı araçlarla Golan Tepelerine, Eilat’a [İsrail’in Kızıldeniz’deki en güney noktası] ya da Gazze’ye hiçbir engelle karşılaşmadan gidebiliyordunuz. Birdenbire Filistinliler enklavlara, Bantustan’lara [Güney Afrika’daki apartheid rejiminde siyah nüfus için ayrılan bölgeler] hapsedildiler. Oslo budur.

İşte o zaman Hamas [1987’de kuruldu] ciddi bir rakip haline geldi. FKÖ’nün Oslo’nun sağladığını varsaydığı siyasi ufkun kapanması Hamas’ın değirmenine su taşıdı. İsrailliler bir anlamda 1980’lerin sonunda FKÖ’ye karşı Hamas’ın kurulmasına yardımcı oldular. İsrailli istihbaratçılar bunu yazmışlardı. İsrail FKÖ’nün altından halıyı çekti ve İkinci İntifada [2000-05] yaşandı. FKÖ İsrail’in taleplerine boyun eğmediği için ABD ellerini kaldırdı ve şöyle dedi: “Tamam, o zaman İsrail’in kontrolü altında geçici statüde kalın ve kendi yağınızda kavrulun.”

Amerika’nın tutumu bu oldu. Hamas 2006 seçimlerinde Yasama Konseyinde çoğunluğu kazandığında birleşik bir Filistin ulusal hareketiyle konuşmaya istekli değillerdi. [Mahmud] Abbas bir yıl önce başkanlığı kazanmıştı. İki taraf [Hamas ve El Fetih, Abbas’ın partisi] müzakere edebilecekleri ve iki devletli çözümü destekleyecek bir birlik hükümeti üzerinde anlaştı. Hamas 100 yıllık bir ateşkesten bahsediyordu. İsrail bununla ilgilenmiyordu.

HL: 1990’larda Chicago’da yaşadığınız dönemde Barack Obama’yı iyi tanıyordunuz. Görevdeyken konuya yaklaşımı hakkında ne düşünüyorsunuz?

RK: Bence başkanlığında görünenden çok daha fazlasını anlıyordu. Ama kurnaz bir siyasetçiydi. Bobby Rush adında eski bir Kara Panter partisi üyesi tarafından işgal edilen [Chicago’daki] meclisteki bir koltuk için aday olmaya çalıştı ve başarısız oldu. Chicago makinesi tarafından ezildi ve Michelle onun aday olmaya devam etmesini desteklemedi. Fakat hırslı bir adamdı ve 2004 yılında Senato’ya adaylığını koydu. O zaman bu konuda elini taşın altına koymayacağı açıktı, zira bu konu siyasi açıdan zehirliydi. Ve bu durum başkanlık kampanyasına da sirayet etti. O noktadan sonra onunla irtibatımızı hakikaten kaybettik.

HL: Sahip olduğu bilgi göz önüne alındığında, bu konuda onun tarafından ihanete uğradığınızı hissettiğiniz için mi?

RK: Arkadaşlar “Bize ihanet etti, ondan büyük şeyler bekliyorduk,” dediler. Ben büyük şeyler beklemiyordum. Amerikan siyaseti hakkında bildiklerimi bildiğim için, onun bilgi ve anlayışının Amerikan politikasında bir değişikliğe yol açacağını düşünmüyordum. John Kerry [Obama’nın ikinci döneminde Dışişleri Bakanı] aracılığıyla bir şeyler yapmaya çalıştı.

HL: Peki İsrail bu noktada ABD tarafından yönlendirilemeyecek kadar güçlü mü?

RK: ABD, Amerikalı karar alıcılar ülkenin hayati ulusal çıkarlarının tehlikede olduğuna karar verdiğinde İsrail’i tam olarak istediğini yapmaya zorlama kapasitesine sahip. Obama aslında bunu İran nükleer anlaşmasında yaptı. [Ehud] Barak, Netanyahu’nun [2007-13 yılları arasında] savunma bakanıydı. İran’a saldıracaklardı. Obama yönetimi ayak diredi ve İsrail’in en şiddetli muhalefetine rağmen [2015’te] İran’la imzalanan nükleer anlaşma Kapsamlı Ortak Eylem Planına (KOEP) devam etti. Bu sahip olabileceğiniz en iyi örnek. İsrail savaşa girmek istiyor, Amerikalılar ise “Hiçbir koşulda! Biz de İranlılarla bir anlaşma yapacağız. Hoşunuza gitsin ya da gitmesin,” diyor. Bu, Netanyahu’nun Cumhuriyetçilerin göz yummasıyla ABD Kongresi önünde yaptığı yaygaraya rağmen gerçekleşti. Kongre’nin ortak oturumları önünde üç kez konuştu. Ortak oturumlarda ikiden fazla konuşma yapan diğer tek dünya lideri Winston Churchill’dir.

George Bush ve James Baker ile Nixon ve Kissinger, ABD’nin hayati çıkarlarının tehlikede olduğunu gördüklerinde aynı şeyi yaptılar. Nixon ve Kissinger, İsraillileri Sina’dan çıkmaya zorladı! Ve Golan Tepeleri’nin bir kısmından da. Bu ABD’nin ulusal çıkarıydı: Soğuk Savaş sırasında Mısır’ı Amerikan kampına kazanmak lazımdı, İsraillilerin canı cehennemeydi. Askeri-endüstriyel kompleks İsrail’den daha önemlidir. Fakat Filistin konusunda, Amerikalı karar alıcıların çoğu tarafından hayati bir çıkar görülmüyor. Ve [Amerika’da] İsrail’i koşulsuz destekleyen güçlü bir seçmen kitlesine sahipsiniz.

HL: Yüzyıl boyunca Batı’nın çıkarları Filistin meselesinden rahatsız olmamıştı.

RK: Bu şimdi değişiyor olabilir. Bir ankette Amerikalıların çoğunluğu ateşkesi destekliyor. Başka bir ankette ise Gazze politikasını 18-35 yaş arası gençlerin sadece yüzde 10’u destekliyor. Arap ve Müslüman seçmenler ona karşı cephe alırsa Biden Michigan ve diğer eyaletleri kaybedebilir.

HL: Kitabınızda Truman’ın şu sözlerinden alıntı yapıyorsunuz: “Siyonizmin başarısı için kaygılanan yüz binlerce kişiye hesap vermek zorundayım. Benim seçmenlerim arasında yüz binlerce Arap yok.” Bu artık bir Amerikan başkanı için doğru değil.

RK: Genel manada ana akım medyanın yalan söylediğini bilen ve onları dikkate almayan gençlerde bir değişim var. Kendi kaynakları var —Instagram, TikTok, Snapchat— ve gerçekte neler olup bittiğini New York Times, Washington Post, CNN ve Fox’un 50 yaş üstü insanlara sunduğu çarpıtılmış resimden daha iyi biliyorlar. Hakeem Jeffries ve Demokrat Parti liderliği olabildiğince İsrail yanlısı. Ancak bu Demokrat tabanın görüşünü temsil etmiyor.

HL: Peki sizce İsrail 7 Ekim saldırılarından sonra nasıl karşılık vermeliydi?

RK: Bu ne yapmak istediklerine bağlı. Eğer, ne kadar çok Filistinli öldürürseniz o kadar güvende olursunuz şeklindeki iflas etmiş anlayışı yeniden üretmek istiyorlarsa, tam olarak şu anda yaptıklarını yapmaları gerekirdi. O zaman 4 bini çocuk olmak üzere 10 bin Filistinliyi öldürmek parlak bir stratejidir.

Gazze’yi Yoav Gallant yarattı! Tümen komutanıydı, Güney Komutanlığının başındaydı, 2005’ten itibaren Gazze tecrit edilirken ve hapsedilirken eski Başbakan Ariel Şaron’un en yakın danışmanıydı. Bunun mimarı oydu. Ve bu adam bugün İsrail’in savunma bakanı. Savaş kabinesinde gözlemci olan Gadi Eisenkot, Dahiye doktrininden [sivil binaların yıkılmasını meşrulaştıran bir askeri strateji] bahseden şahıs. İsrail Genelkurmay Başkanı oldu. Savaş hukukuna uymayacaklarını, orantılılık yasasına uymayacaklarını, 2006’da Beyrut’ta yaptıkları gibi köyleri ve kentleri harap edeceklerini söyledi.

İsrail ne yapmalıydı? Bu yaptıklarını en başından beri yapmamalıydılar. Filistinlilere karşı tamamen farklı bir yaklaşım benimsemeyi düşünmeliler. Filistin Yönetimi’nin altını sistematik olarak oydular. Batı Şeria’yı ilhak etmek ve ele geçirmek isteyen insanları seçtiler. İsrail Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, “beğenmiyorlarsa gidebilirler, yoksa onları öldürürüz,” dedi.

Eğer sizi temsil eden insanlar bunlarsa ve bir hükümet, bir devlet, bir halk olarak inandığınız şey buysa, o zaman bu tür bir baskının her daim kaçınılmaz olarak getireceği yanıtı alırsınız. Hoş olmayan, kabul edilemez bir karşılık, 7 Ekim’de olduğu gibi uluslararası insani hukukun ağır bir ihlali olabilir. Fakat İsrail’in seçme şansı vardı ve bu şansı kullanmayı tercih etmedi.

HL: Hamas Gazze’den nasıl çıkarılacak?

RK: Hamas 7 Ekim’den bu yana şeytanlaştırıldı ve itibarsızlaştırıldı. Kabul edilemezler. Peki, tamam da neden? Savaş suçu işlediler. Peki, tamam. 10 bin Filistinli sivilin öldürülmesi bir savaş suçu değil mi? Eğer sadece İsrailli sivillerin öldürülmesi savaş suçuysa ve geri kalan her şey meşru müdafaaysa, o zaman aynı dili konuşmuyoruz demektir. Gazze sınırındaki İsrail yerleşimlerinde bin masum sivili öldüren bu insanlar savaş suçlusu ve teröristse, diğer tarafta bunun on katı kadar sivilin ölüm emrini veren generaller ve insanlar neden değil?

Bana kalırsa Benny Gantz, Eisenkot ve Gallant —savaş kabinesindeki üç general— savaş suçlusudur. Filistinliler olarak onlarla masaya oturmak zorunda olduğumuzu söyleyebilirim, başka alternatifimiz yok. Aynı şekilde İsrail de hangi Filistinli liderle masaya oturacağını seçemez, tabii sadece iğdiş edilmiş, hadım edilmiş, uysal Filistinlilerle masaya oturmak istemiyorlarsa. Bu İngilizlerin IRA ile anlaşmayacağız demesi gibi bir şey. O zaman sorunlarınız var demektir. Britanya’nın da vardı.

HL: İsrailli stratejistler yaptıkları her bombardımanın hukuki süreçten geçtiğini söylüyorlar. Gelişigüzel bombalama yapmıyorlarmış.

RK: Batılı gazetecilerin Gazze’ye girmesine izin vermedikleri için bunu öğrenmenize imkân yok, zira tüm Araplar yalancı, onlara inanamazsınız. ABD Başkanı onların istatistiklerine inanamayacağınızı söyledi [Biden 25 Ekim’de Gazze’deki ölü sayısı rakamlarına “güvenmediğini” dile getirmişti]. Birisi Gazze kentindeki ana hastane olan Şifa’ya gidebilir. Koridorlarda yürümesi için tarafsız bir adam ya da kadın gönderin, orada hiçbir askeri tesis olmadığını göreceksiniz. Orada çalışan bir doktor tanıyorum [Not: ABD, “Hamas’ın hastaneleri, diğer pek çok sivil tesisle birlikte, komuta-kontrol, silah depolamak ve savaşçılarını barındırmak için kullandığını” söylemişti].

Ama İsrail Gazze’yi mühürledi. Kimse içeri giremiyor. Cebeliye mülteci kampındaki su depolarını bombaladılar. Bu askeri bir hedef mi? Hayır, Gazze halkını zorla tehcir etmeye çalışıyorlar. Bunlar savaş suçu. Hamas’ın su, yakıt, silah, gıda, ilaç gibi her şeyi kendi tedarik etmediğini mi düşünüyorsunuz? Elbette var, eğer bu sefil savaşın 32. gününde roket atacak güçleri varsa öyle. Tıpkı liderleri ihtiyaç duydukları her şeye sahipken Irak halkının yaptırımlardan mustarip olması gibi. Nihayetinde İsrail bombaladığı insanlarla birlikte yaşamak zorunda kalacak.

HL: Ancak Hamas 7 Ekim’deki saldırının ardından Gazze halkının acı çekmesini istedi.

RK: Bu doğru olabilir. İsrail’in tepkisinin vahşi olacağını bildiklerini varsaymak gerekir. Geçmişte bunu görmüşlerdi.

HL: Arap devletlerinin rolü ne olacak? Onlar Filistin’in kaderi için her zaman son derece önemli oldu. Konuştuğum İsrailli stratejist [Eytan Şamir], Ürdün Kraliçesi Ranya ve diğerleri gibi çeşitli liderler tarafından yapılan yorumların aslında “sokaktaki” Araplar için sadece bir göz boyama olduğunu, bu Arap liderlerin Hamas’ın ezilmesini İsrail’den bile daha fazla istediğini düşünüyor.

RK: Bölgedeki baskıcı, diktatör rejimlerin Müslüman Kardeşler’e ve onun bir kolu olan Hamas’a fazlaca karşı olduklarına şüphe yok. Mısır, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri 2000 yılından bu yana Müslüman Kardeşler’e karşı büyük bir iç kampanya yürütüyor. Hamas’ın hâkim olduğu bir Filistin ulusal hareketi yerine bölünmüş bir Filistin ulusal hareketini tercih edeceklerine şüphe yok. Aynı rejimler İsrail ile normalleşmeye de çok hevesliydi. Ancak her bir anket Arap kamuoyunun tamamen farklı düşündüğünü gösteriyor. O yüzden bana Arap sokaklarından bahsetmeyin. Bir tarafta Arap halkları, diğer tarafta ise tahtlarına yapışmış bir grup otokrat var.

Mısır 1979’dan beri İsrail ile barış içinde. Mısır halkı bunu kabul etmedi. İsrail’e gitmeyecekler. Aynı şey Ürdün için de geçerli. Onlar da 1994’ten beri barış içinde ve Ürdünlüler ile İsrailliler arasında hiçbir etkileşim yok! Bu ne anlama geliyor? Bu, İsrail’in halklarını temsil etmeyen bir grup otokratla barış yaptığı ve esasında demokrasi pahasına bu rejimlerin iktidarda kalmasına bağımlı olduğu anlamına geliyor.

HL: Sanki tamamının demokrasi olmasını istiyormuşsunuz gibi konuşuyorsunuz. Ama Müslüman Kardeşler altında ya da Hamas altında yaşamaktan hoşnut olur muydunuz?

RK: Müslüman Kardeşler’in illa ki bir seçim kazanacağını sanmıyorum.

HL: Ama 2012’de Arap Baharı’ndan sonra Mısır’da bunu yaptılar.

RK: Ve Mısırlılar izin verseydi muhtemelen bir sonrakini de kaybedeceklerdi. Ordu darbeyi başlattığında halkı kendilerine karşı kışkırtmışlardı. Evet, demokrasiyi tercih ederdim.

İsrail’in Hamas’a verdiği karşılık bu rejimlerin normalleşme yönündeki adımlarını imkânsız hale getirdi. Esasında, Arap devletlerinin “hiçbir koşulda İsrail’in Filistin’e bizim zararımıza etnik temizlik uygulamasına izin vermeyeceğiz,” şeklinde hatırlayabildiğim en sert tutumuna sahipsiniz. Bu oldukça önemli.

HL: Ama bunu önlemek için hiçbir şey yapmıyorlar, eğer İsrail’in bunu yaptığını düşünüyorsanız.

RK: Hayır, ama İsrail’in Filistinlileri Sina ve Ürdün’e sürmesine izin vermiyorlar.

HL: İran ve Hizbullah’ın rolü ne olacak?

RK: Tahminlerde bulunmak istemiyorum, zira beş dakika içinde yanıldığım ortaya çıkabilir. Ama bence İranlılar ve Hizbullah bu çatışmaya daha fazla dahil olmanın kendi çıkarlarına olmayacağını hesapladılar, zira bence İsrail’in Hamas’ı yok edemeyeceğine inanıyorlar. Askeri kanadını yenebilirler ama askeri kanadını daha önce de yendiler. Hamas siyasi, dini, kültürel ve ideolojik bir yapı. Ve Filistinlilerin olduğu her yerde var. Filistin toplumunda büyük bir güç. 2006’da yüzde 44 oy aldılar. Muhtemelen şimdi bundan daha azına sahip olacaklardır. Ancak Hamas’ı uzun vadede yok edemezsiniz.

Neden [İran olarak] kaybetmediğiniz bir durumda İran’ı İsrail’e karşı korumak için Lübnan’da oluşturduğunuz güçlü caydırıcı gücü boşa harcayasınız ki? İran liderlerinin Gazze’yi önemsediğini sanmıyorum, onlar iktidarda kalmayı ve ülkelerinin harap olmamasını önemsiyorlar. İsrail ile bir savaşa girerseniz ve ABD de işin içine girerse dümdüz olursunuz. Bunu neden yapsınlar ki?

HL: Bu nasıl bitecek?

RK: Birinci İntifada’dan (1987-93) sonra işler çok hızlı değişti. Yaser Arafat ve Rabin’in bir anlaşma [Oslo] imzalayacağını ya da Enver Sedat ve Menahem Begin’in 1973 savaşından sonra 1978’de bir anlaşma imzalayacağını kim düşünebilirdi ki? Yine de İsrail’de böyle bir değişim konusunda pek iyimser değilim. İsrail’de, anlaşılabilir bir şekilde, sivil kayıpların büyüklüğü nedeniyle muazzam miktarda acı, öfke ve hüzün var. Bunun üstesinden gelmek uzun zaman alabilir. Aynı şey Filistinliler arasında da geçerli. İsrailliler etkileniyor. On kat daha fazla Filistinli etkileniyor, zira sivil ölümlerin sayısı on kat daha fazla.

Kaynak: Emre Köse / Interzone

]]>
‘Barışa, tanınmaya, müzakerelere hayır’ mı? https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/28113/barisa-taninmaya-muzakerelere-hayir-mi/ Tue, 28 Nov 2023 06:03:15 +0000 https://yenidunya.org/?p=28113 “Arap güçleri Ekim-Kasım 2023 gerilimi sırasında öznellikten vazgeçtiler, fakat yeni dünya düzeni, bu düzendeki yerlerini teminat altına almak isteyenlerden sorumluluk ve eylem talep ediyor.”

Çevirmenin notu: Aşağıda tercümesi verilen makale, Rusya Bilimler Akademisi Doğu Çalışmaları Enstitüsü Arap ve İslam Çalışmaları Merkezi’nin kıdemli araştırmacılarından Ruslan Mamedov’un imzasıyla Rusya’nın önde gelen düşünce kuruluşlarından Rusya Uluslararası İlişkiler Konseyi’nin (RIAC) internet sitesinde yayımlandı. Mamedov’un görüşleri, Moskova’nın Filistin meselesinin güncel durumuna bakışını anlamak açısından dikkate değer.

“Barışa, tanınmaya, müzakerelere hayır” mı? Arap toplumu radikalleşme yolunda
Ruslan Mamedov | Rusya Uluslararası İlişkiler Konseyi (RIAC) | 9 Kasım 2023

Ekim 2023’te Filistin-İsrail çatışması etrafında yaşanan şiddet olaylarından çıkarılacak ilk sonuç, çatışmanın kendisinin —daha önce ne kadar dile getirilmiş olursa olsun— Orta Doğu siyasetinin merkezinde yer almaya devam edeceği. Dahası, dünya düzeninin “adil” bir şekle bürünmesi, bölgesel güçler açısından büyük çaba ve sorumluluk gerektiriyor. Arap rejimlerinin sınırlı ve yalnızca “sözlü” katılımıyla, ilk olarak eylemleri halkın taleplerini karşılamadığı için öznelliklerinin eksikliği ve ikinci olarak da nüfusun potansiyel olarak radikalleşmesi söz konusu. Şu anda şiddetin durdurulması ve siyasi bir çözüme gidilmesi gerektiğine dair temel uluslararası mesaj İsrail ve ABD tarafından görmezden geliniyor. Aynı zamanda BM tarafından temsil edilen uluslararası toplum, ulusların kendi kaderini tayin hakkını ihlal etmesine rağmen İsrail’e karşı yaptırım uygulamıyor. Bununla birlikte Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un 9 Ekim’de Moskova’da Arap Birliği Genel Sekreteri Ahmed Ebu Gayt ile yaptığı görüşmede söylediği üzere “sadece İsrail ile Filistin arasında akan kanı durdurmak değil, aynı zamanda çatışmaya barışçıl bir çözüm arayışına başlamak da acil”.

Arap ihaneti ve çatışmanın Filistinlileştirilmesi
Arap rejimlerinin çatışmayı çözmedeki başarısızlığı, tarihsel olarak yöneticilerin toplumlarının gözünde meşruiyetlerini kaybetmelerinin ana nedenlerinden biri. Filistin-İsrail çözümünün tarihi ve biçimleri karmaşık, fakat barış çözümünün başarısızlığının temel nedenlerinden biri İsrail’in müzakere sürecini reddetmesi. G. Lukyanov’un belirttiği üzere, “İkinci Oslo’nun, nihai kapsamlı bir barış anlaşmasının hazırlanmasına dönük müteakip müzakerelerin temelini oluşturması gerekiyordu ama esasında Filistin-İsrail çatışmasına barışçıl bir çözüm bulma yolundaki son kayda değer başarı olduğu ortaya çıktı. Sonraki yirmi yıl boyunca İsrail tarafı, Filistinli örgütleri ve nüfusu terörist bir tehditten başka bir şey olarak görmeyerek müzakere sürecini sürdürmeyi sürekli olarak reddetti ve ihtilaflı topraklarda yerleşim yerleri inşa etmeye, Filistin bölgelerine yönelik iktisadi ablukayı sürdürmeye ve düzenli olarak cezalandırıcı baskınlar ve askerî harekâtlar düzenlemeye devam etti. Kudüs’teki Müslümanların kutsal mekânları, polis şiddetinin mekânı, siyasi başarı alanı ve durumu her geçen yıl daha da alevlendiren sağcı İsrailli politikacıların popülizminin zafer yeri haline geldi.”

Arap-İsrail çatışması ve mukaddes Kudüs’ün işgali teması, radikal İslamcı örgütlerin söylemlerinde baskın temalardan biri ve ideolojilerini güçlü bir şekilde etkiledi. Bununla birlikte, tanık olduğumuz şey çatışmanın Filistinlileştirilmesi olarak adlandırılabilir. Hamas’ın eylemleri kendiliğinden organize oldu; örgüt hala inisiyatif sahibi olarak görülüyor, hiçbir Arap ya da Arap olmayan ülke İsrail ile gerçek bir savaşa girmedi ve Hamas’ın söyleminden, hareketin sadece kendisine yaslandığı anlaşılıyor. Tüm bunlar, Filistinli örgütlerin önceki on yıllarda işleyiş biçimiyle tam bir tezat oluşturuyor.

Filistin içi siyasi alana gelince, Filistin-İsrail çatışma bölgesinde yaşananlar El Fetih’in ve şahsen Filistin Bölgesel Yönetimi Başkanı M. Abbas’ın prestijine şimdiden darbe vurdu. El Fetih bunca yıldır bir Filistin devleti kurma konusunda siyasi yöntemlere başvursa da hiçbir zaman istediği hedefe ulaşamadı. Hamas ise El Fetih’in onlarca yıldır etkisiz kalan yöntemlerini kaydetti, B. Netanyahu ve İsrail’in sağcı hükümetlerinin barış arzusundan yoksunluğunu inceledi ve böylece Filistin’in bağımsızlığı için silahlı mücadelenin gerekli olduğu sonucuna vardı. Filistin topraklarının İsrail tarafından yutulmasına ilişkin tüm vakalar Filistinlilerin ciddi bir bölümünü Hamas’ın haklılığına ikna etti. El Fetih’in yeniden markalaşmaya, belki yeni yüzlere ve hatta sürdürülebilirlik için “güçlü bir lidere” ihtiyacı vardı. Ancak bu olmadı. İsrail’in Filistin Yönetimi’ni kademeli olarak “boğması” da El Fetih’e puan kaybettiriyor. Bu çerçevede Hamas (İsrail Savunma Kuvvetlerinin saldırısına dayanabilirse) Filistin yurdunda liderlik iddiasında bulunuyor.

Hamas’ın mevcut eylemleri, hareketin Arap komşularına güvenmemeyi göze alabileceğini gösteriyor. BAE, Mısır, Ürdün ve Suudi Arabistan rejimleri (sonuncusu Amerikalılarla yapılan bir anlaşmanın parçası olarak İsrail’le halkla ilişkiler olasılığını muhafaza etmek istiyor) Hamas takipçilerine göre Filistin davası bağlamında açıkça ihanet içindeler. Dahası, Arap rejimlerinin İsrail ve ABD ile ayrılıkçı anlaşmalar yoluyla kendi güvenliklerini teminat altına almaları, Hamas temsilcilerinin Arap kardeşlerine açıkça söylediği gibi “yanlış bir mantık”. Öte yandan İsrailli liderler, “İkinci Oslo’yu” hatırlamaya ya da bir Filistin devletinin kurulmasını öngörecek çözümü teşvik etmeye gerek görmediler; eylemleri yüzünden “zayıf” Filistinlilerden silahlı bir azar işitmediler ve ABD desteğiyle gelecekteki bir Filistin devletinin temellerini bilinçli bir şekilde attılar. Buna ek olarak, oyunu değiştiren kilit güç olan Lübnan Hizbullah’ı da İsrail’e karşı geniş çaplı bir askeri harekata girişmek istemiyor ve gerilimi kontrollü bir şekilde tırmandırmayı sürdürüyor. Ancak Hizbullah, 8 Ekim’den bu yana İsrail ile girdiği çatışmalarda 60’tan fazla askerini kaybetti ve İsrail’i Lübnan sınırında ciddi bir güç bulundurmaya zorluyor (pek çok Lübnanlı açısından bu İsrail-Lübnan sınırı değil, Filistin-Lübnan sınırı).

Görünen o ki Arap dünyasının liderleri tek kutuplu bir düzenin olduğu “eski dünyada” yaşamaya devam ediyor. Arap dünyası ilerlemekten korkuyor, hegemon korkusu tarafından rehin alınmış durumda. Fakat mantıksal olarak, sadece bu paradigmanın kırılması, herkesin sürekli bahsettiği yeni dünya düzeninin unsurlarını mecburi kılacaktır. Çözümler ya şimdi olgunlaşıyor ya da hiçbir zaman olgunlaşmayacak ve o zaman Arap dünyası yeni dünyada hak ettiği yeri alamayacağını kabul etmek zorunda kalacak. Arap rejimleri iktidarı ellerinde tutmaya çalışıyorlar ama orta vadede toplumların radikalleşmesiyle karşı karşıya kalabilirler.

ABD çatışmanın tarafı ve manipülatif kombinasyonların yazarıdır
Filistinliler ile İsrailliler arasındaki çatışmaları sona erdirme ve müzakereleri yoğunlaştırma yöntemleri üzerine düşünürken, pek çok kişi bu tür krizlerin bir zamanlar Washington ve Moskova’dan gelen beyanlarla durdurulduğunu hatırlıyor. Her iki gücün de karşı taraflar üzerinde baskı ve zorlama araçları mevcuttu.

Bugünün çözüm formülü yalnızca ABD ve Rusya’yı içeremez. Bu güçlerin (Çin’le birlikte de olsa) ortak bir açıklama yapması ve bir dizi tedbir alması bir hayal olarak kalmaya devam ediyor ama pek çok insanın şiddeti sona erdirmek için güvenmek istediği güçler bunlar. Çeşitli nedenler ve bu aktörlerin çatışmaya karşı tutumlarının fıtratı, özellikle de ABD’nin çatışmanın taraflarından birinin tedarikçisi ve müşterisi haline gelmesi —Washington’un 21. yüzyıla kadar kaçınmaya çalıştığı görüntü— nedeniyle bunu başarmak artık zor.

ABD’nin İsrail’e askeri yardım sevkiyatının gerilimin tırmandığı ilk günlerden bu yana aktif olarak artırıldığı doğru. Ancak özünde bu yardımlar hiç durmadı. İsrail, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana ABD’nin askeri ve iktisadi yardımlarının önemli bir alıcısı oldu (tüm dönem boyunca 260 milyar dolardan fazla). İsrail’in sadece bu yıl 3,18 milyar dolar yardım aldığı düşünülüyor (İsrail şimdi derhal 10 milyar dolar daha talep etti ve buna karşılık Amerikalılar, Kongre’de askeri yardım için ek bütçe tahsisini tartışmaya devam ediyor).

Elbette İsrail kendi güvenliğini tek başına sağlayabilecek durumda değil. Filistin-İsrail çözümünün durumunu analiz ederken ABD’nin askeri yardımını da göz önünde bulundurmak gerek. İsrail geçtiğimiz on yıllar boyunca tam da dünya hegemonunun bu denli büyük ölçekli desteği, ülkenin ABD’nin dış yardımına ve güçlünün haklı olduğu kanaati nedeniyle çözümü ilerletme ve iki halk için iki devletli çözümü izleme konusunda isteksiz davrandı. ABD tarafından aktif olarak desteklenen İsrail, Filistin’i atlayarak Arap ülkeleriyle ayrı barış anlaşmaları imzalama ihtiyacına bağlı kaldı ve bu da “İbrahim Anlaşmalarına” yol açtı. Bu taktik yeni değil. Y. Primakov’un yazdığı üzere, “[…] Aynı zamanda bana öyle geliyor ki bu barışa giden yolu uzatıyor, istikrar açısından sorunlu hale getiriyor ve ABD taktiklerinin genel doğası, en başından beri İsrail’i bir Arap ülkesinden diğerine ve Filistinlileri ayrı ayrı barışa çekmek için tasarlanmış kombinasyonlardan oluşuyordu…”1

ABD’nin müdahalesi, daha da orantısız olursa, diğer aktörlerin ciddi tepkilerini tetikleyebilir. Filistin-İsrail savaşının melez yapısı, büyük bir uluslararası ve bölgesel baskı altında gerilimi azaltma potansiyelini koruyor. Yabancı paydaşların doğrudan müdahil olması (çatışmanın uluslararasılaşması) kayıpların artmasına, risklerin keskin bir şekilde yükselmesine ve bölgenin diğer bölgelerinde tırmanışın katlanarak artmasına yol açacaktır, tıpkı hala yedekte olan tarafların müdahil olması gibi. İkincisinin de avantajları var; dibi bulan taraflar geri adım atmayı deneyebilir. İşte bu noktada uluslararası arabulucular devreye girmelidir.

Senaryolar
Arap-Müslüman ülkeleri şu anda kendini koruma ile popülizm arasında bir seçim yapıyor. BAE, Suudi Arabistan ve Mısır gibi Arap rejimleri Hamas gibi oluşumları tehdit olarak görüyor. Bu ülkeler, yıllarca Hamas’ın kendisini ilişkilendirdiği Müslüman Kardeşler’e (Rusya’da yasaklı) karşı güç kullandı. Bu da İsrail’in şu aşamada Hamas’ı Gazze Şeridi’nin kuzeyinde yenilgiye uğratmayı ve bölgeyi insansızlaştırmayı hedefleyen stratejisini sürdürmesine yardımcı oluyor. Bir sonraki aşama İsrail’in Filistinlileri güney Gazze Şeridi’nin dışına itmesi ve Gazze Şeridi’nin tamamen ilhak edilmesi olacaktır. İsrail yeni işgal ettiği topraklarda kademeli olarak kendi yerleşim faaliyetlerine başlayacaktır. Bu senaryoda Filistinlilerin kaderi, dünyanın dört bir yanına dağılmış, devletsiz bir halk olmak olacaktır. Sadece bu strateji (eğer düpedüz nefret ve canavarlaştırma değilse) Gazze’deki sivil kayıpların sayısını (bir ayda 10 binden fazla) açıklayabilir ki bu sayı, Arap dünyasının ve uluslararası toplumun şiddeti durdurmak için gerçek bir eylemde bulunmaması nedeniyle artmaya devam ediyor.

Bir diğer senaryo ise Hamas’ın çatışmalar sonucunda yenilgiye uğraması ve Gazze’nin kontrolünün Filistin Yönetimi’ne ya da ABD liderliğindeki uluslararası koalisyona devredilmesiyle ilgili. ABD, İsrail’in yanında yer alan tek küresel güç olduğu için bu senaryoları aktif olarak destekliyor.

Üçüncü senaryo —ki bu da akla yatkın— Gazze Şeridi’nde uzun vadeli çatışmaları içeriyor. Hamas Suriye harekâtında savaştı, bu nedenle yoğun kentsel alanlarda savaşma konusunda tecrübe sahibi olduğu kesin. İsrail Savunma Kuvvetlerinin askeri kayıplarının artması ve bölgesel güçlerin (öncelikle ABD’nin çıkarları) baskısının artması durumunda İsrail, “kara” harekâtlarını askıya alabilir, kuvvetlerini tutabilir ve hava saldırılarına geri dönebilir. Fakat böyle bir yaklaşım bölgede kontrol kurmasına olanak sunmaz ve Hamas, Abbas sonrası dönemde Filistinli hareketler arasında liderlik iddiasında bulunabilir. Bu İsrail’in ve Filistin birliğinin altını oymaya çalışan Arap ülkelerinin çıkarlarına ters düşer ama Hamas’ın askeri kapasitesini zayıflatacağı da kesin. İsrail, belki de şu anki Başbakan B. Netanyahu olmadan İsrail liderliği tarafından belirlenecek olan bir sonraki aşamada devam etmek amacıyla çatışmaları askıya alabilir.


Gazze Şeridi’ndeki durum şu anda insani bir felaket olarak değerlendirilmekte olup, İsrail’in insani yardım kuruluşlarının Gazze’ye girişini engellemeye dönük zorlayıcı eylemleri nedeniyle hiçbir uluslararası veya devletlere bağlı insani yardım kuruluşu Gazze’de faaliyet gösteremiyor. Filistin, ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkını ihlal eden İsrail tarafından on yıllardır işgal altında tutuluyor. Filistin’in abluka altında tutulması —kendi havaalanı ya da limanlarını inşa edememesi, bağımsız bir iktisadi kalkınma sağlayamaması (İsrail’in sürekli kontrolü ve insanları çekinceler içinde tutması nedeniyle), dış ilişkilerini (İsrail’in kontrolü dışında) geliştirememesi, Arap komşularının (özellikle Ürdün ve Mısır) alaycı politikaları, bir barış anlaşmasını ilerletme amaçlı kısmi anlaşmalara bile ulaşma şansı yakalanacaksa yeniden gözden geçirilmeli.

Arap güçleri Ekim-Kasım 2023 gerilimi sırasında öznellikten vazgeçtiler, fakat yeni dünya düzeni, bu düzendeki yerlerini teminat altına almak isteyenlerden sorumluluk ve eylem talep ediyor. Bölgesel düzenin dönüşümü bölgesel bir inisiyatifle ilişkilendirilebilir ama şu ana kadar Türkiye, Mısır, İran, Suudi Arabistan ve diğerleri ne bir eylem planı ortaya koydular ne de pratikte buna bağlılık gösterdiler. Tartışmaların şu anda kapalı bir formatta gerçekleştiği varsayılabilir, tıpkı Suudi Arabistan, İran ve hatta ABD’li yetkililerin şiddetin sona erdirilmesi konusunda hemfikir oldukları varsayılabileceği gibi. Bununla birlikte İsrail üzerindeki diplomatik baskı, Amerika’nın İsrail’in Hamas’ı yok etmeye yönelik mevcut stratejisinin yararsızlığına inanmasını gerektiriyor ki bu da savaşın dinamiklerine ve ABD’nin bölgesel müttefiklerinin baskısına bağlı.

Primakov, Y.M., Vstreçi na Perekrestkah, Tsentrpoligraf, 2021.1

  1. ↩
]]>
Yahudi yazarlardan açık mektup https://yenidunya.org/basindan/27988/yahudi-yazarlardan-acik-mektup/ Thu, 23 Nov 2023 05:14:42 +0000 https://yenidunya.org/?p=27988 Çevirmenin notu: Yahudilerin geçmiş dönemde başına gelen insanlık dışı hadiseleri, Siyonist kolonyal rejimin bekası adına kullanmak bugünün modası. Bunun dışında, her Yahudinin Siyonist olmadığını ve söz edilen bu sahtekarlığa hiç de iyi gözle bakmadığını hatırlamak fena olmayabilir. Yahudi yazarlar tarihe not düşüyor.

Bu tehlikeli bir çatışma: Yahudi yazarlardan açık mektup

Bir grup Yahudi yazar, eskimiş bir argümanın —İsrail’i eleştirmenin antisemitik olduğu iddiası— yeni bir güç kazandığını gördükten sonra bu mektubu kaleme aldı. Şirketlere ait bir derginin editörleri mektubu yayımlamaya hazırdı, ancak avukatları karşı çıktı. Yazarlar bu mektubu, Filistinlilerin özgürlüğünü desteklemek için seslerini yükseltmeye devam edenlerle dayanışma amacıyla paylaşıyor.

BİZLER, İsrail’e yönelik her türlü eleştirinin özünde antisemitik olduğu yönündeki yaygın söylemi reddetmek isteyen YAHUDİ YAZARLAR, sanatçılar ve aktivistleriz. İsrail ve savunucuları bu retorik taktiği uzun zamandır İsrail’i hesap verebilirlikten korumak, ABD’nin İsrail ordusuna yaptığı milyarlarca dolarlık yatırımı yüceltmek, işgalin ölümcül gerçekliğini gizlemek ve Filistin egemenliğini inkâr etmek amacıyla kullanıyor. Şimdi, ifade özgürlüğünün bu sinsi şekilde engellenişi, İsrail’in Gazze’ye karşı devam eden bombardımanını meşrulaştırmak ve uluslararası toplumdan gelen eleştirileri susturmak için kullanılıyor.

İsrailli ve Filistinli sivillere yönelik son saldırıları kınıyor ve böylesine esef verici can kayıplarının yasını tutuyoruz. Antisemitizmle mücadelenin, soykırım amacı taşıdığı ifade edilen savaş suçları için bir bahane olarak kullanıldığına şahit olmak bizleri dehşete düşürdü.

Antisemitizm, toplumumuzun geçmişinin ve bugününün dayanılmaz derecede ıstırap verici bir parçası. Ailelerimiz savaşlardan, tacizlerden, pogromlardan ve toplama kamplarından kaçtı. Yahudilere yönelik zulüm ve şiddetin uzun geçmişini inceledik ve dünyanın dört bir yanındaki Yahudilerin güvenliğini tehlikeye atan devam eden antisemitizmi ciddiye alıyoruz. Bu ekim ayı, ABD’de bugüne kadar gerçekleştirilen en kötü antisemitik saldırının beşinci yıldönümüydü: Pittsburgh’daki Tree of Life – Or L’Simcha’da ibadet eden on bir kişi, Orta Amerikalı göçmenlerin gelişinden Yahudileri sorumlu tutan komplo teorilerini benimseyen ve bunu yaparken her iki tarafı da canavarlaştıran silahlı bir kişi tarafından öldürüldü. Antisemitizmin her türlüsünü, Siyonizm veya İsrail’in politikalarına dönük eleştiri kisvesine büründüğü durumlar da dahil olmak üzere reddediyoruz. Gazeteci Peter Beinart’ın 2019’da yazdığı üzere, “Siyonizm karşıtlığının özünde antisemitik olmadığını ve antisemitik olduğunu iddia etmenin, Yahudilerin acılarını Filistinlilerin yaşadıklarını görünmez kılmak adına kullanmak anlamına geldiğini de” kabul ediyoruz.

Bu retorik taktiği, bize dünyayı onarmayı, otoriteyi sorgulamayı ve zalime karşı mazlumu savunmayı öğreten Yahudi değerlerine aykırı buluyoruz. Antisemitizmin ıstırap dolu tarihi ve Yahudi metinlerinden çıkardığımız dersler nedeniyle Filistin halkının onurunu ve egemenliğini savunuyoruz. Yahudilerin güvenliği ile Filistinlilerin özgürlüğü arasında; Yahudi kimliği ile Filistinlilere dönük baskının sona erdirilmesi arasında yapılan yanlış seçimi reddediyoruz. Aslında, Yahudilerin ve Filistinlilerin haklarının el ele gittiğine inanıyoruz. Her bir halkın güvenliği diğerininkine bağlı. Bunu ilk söyleyen kesinlikle biz değiliz ve bunca şiddetin ardından bu düşünce tarzını örnek alanlara hayranlık duyuyoruz.

Antisemitizm ile İsrail veya Siyonizm eleştirisinin nasıl birbirine karıştırıldığını anlıyoruz. Yıllardır onlarca ülke Uluslararası Holokost Anma İttifakı’nın antisemitizm tanımını benimsedi. On bir antisemitizm emsalinin çoğu İsrail devleti hakkındaki yorumlarla ilgili ve bazıları kabul edilebilir eleştirinin kapsamını sınırlayacak kadar yoruma açık. Dahası İftira ve İnkârla Mücadele Birliği (ADL), kendi uzmanlarının birçoğunun kuşkularına rağmen anti-Siyonizmi antisemitizm olarak sınıflandırıyor. Bu tanımlar, İsrail hükümetinin Macaristan’dan Polonya’ya, ABD’ye ve ötesine kadar aşırı sağcı, antisemitik siyasi güçlerle derinleşen ilişkilerini destekledi ve diasporadaki Yahudileri tehlikeye arttı. Bu kapsamlı tanımlara karşı koymak için, bir grup antisemitizm uzmanı 2020 yılında Kudüs Deklarasyonu’nu yayınlayarak antisemitizmi tanımlamak ve İsrail ve Siyonizm hakkındaki eleştiri ve tartışmalardan ayırmak için daha spesifik yönergeler sundu.

İsrail politikalarına dönük en ufak bir itirazda antisemitizm suçlamalarının yöneltilmesi, İsrail’in insan hakları gruplarının, akademisyenlerin, hukuk analistlerinin, Filistinli ve İsrailli örgütlerin apartheid olarak adlandırdığı bir rejimi sürdürmesine uzun zaman boyunca olanak sağladı. Bu suçlamalar siyasetimiz üzerinde tüyler ürpertici bir etki yaratmaya devam ediyor. Bu durum, İsrail hükümetinin Filistin halkının varlığını dünyanın dört bir yanındaki Yahudi nefreti ile bir tuttuğu Gazze ve Batı Şeria’da siyasi baskı anlamına geliyor. İsrail hükümeti içeride kendi yurttaşlarına, dışarıda ise Batı’ya yönelik propagandasında Filistinlilerin şikayetlerinin toprak, hareketlilik, haklar ya da özgürlükle ilgili olmadığını, bunun yerine antisemitizmle ilgili olduğunu ileri sürüyor. Son haftalarda İsrailli liderler, Filistinlileri canavarlaştırmak için Yahudi travmasının tarihini araçsallaştırmaya devam etti. Bu arada, İsrailliler Gazze’yi savunan sosyal medya paylaşımları nedeniyle tutuklanıyor ya da işlerinden uzaklaştırılıyor. İsrailli gazeteciler hükümetlerini eleştirmenin sonuçlarından korkuyor.

İsrail’e yöneltilen tüm eleştirileri antisemitik olarak nitelendirmek de İsrail ile tüm Yahudi halkını popüler imgelemde bir araya getirmektedir. Son iki hafta içinde hem Demokratların hem de Cumhuriyetçilerin Yahudi kimliğini İsrail’e destek temelinde koruduklarını gördük. Onlarca tanınmış şahsiyet tarafından imzalanan ve 23 Ekim’de yayımlanan muğlak mektup, Başkan Biden’ın İsrail’e verdiği destek temelinde kendisini Yahudi halkının savunucusu olarak konumlandırmasını tekrarlıyordu. 92NY, kısa bir süre önce İsrail’in Gazze’yi hedef alan saldırılarına son vermesi çağrısında bulunan bir mektubu imzalayan yazar Viet Thanh Nguyen’in katılacağı etkinliği ertelediğinde, açıklamasına “Yahudi kurumu” kimliğini ön plana çıkararak başladı. Diğerlerinin de gözlemlediği üzere, 7 Ekim saldırılarını tarihselleştirmek amacıyla kullanılan araçlar, bu şiddeti anlamak ve sona erdirmek için gerekli olmaktan ziyade Yahudilerin çektiği acıların inkârı olarak görülüyor.

İsrail’e yönelik her türlü eleştirinin antisemitik olduğu fikri, Filistinlilerin, Arapların ve Müslümanların fıtratları gereği şüpheli, aksini açıkça söylemedikçe antisemitizmin ajanları olarak görülmelerine yol açıyor. 7 Ekim’den bu yana Filistinli gazeteciler eşi benzeri görülmemiş baskılarla karşı karşıya kaldı. İsrail vatandaşı bir Filistinli, 2022 yılında İslam’ın ilk şartından alıntı yapan bir Facebook paylaşımı nedeniyle bir İsrail hastanesindeki işinden kovuldu. Avrupalı liderler Filistin yanlısı protestoları yasakladı ve Filistin bayrağının sergilenmesini suç saydı. Londra’da bir hastane, İsrail yanlısı bir grubun Yahudi hastaları “savunmasız, taciz edilmiş ve mağdur edilmiş” hissettirdiğini iddia etmesinin ardından Gazzeli çocukların yaptığı sanat eserlerini kaldırdı. Her nasılsa, Filistinli çocukların sanat eserlerine bile bir şiddet halüsinasyonu eşlik ediyordu.

ABD’li liderler, Yahudilerin güvenliğini, barışma niyeti olmayan İsrail’e sorgusuz sualsiz, tereddütsüz askeri bütçe sağlamakla daha fazla ilişkilendirmek için bu fırsatı memnuniyetle değerlendirdiler. 13 Ekim’de ABD Dışişleri Bakanlığı, yetkilileri “gerilimi azaltma/ateşkes”, “şiddete/kan dökülmesine son verme” ya da “sükûneti yeniden tesis etme” gibi ifadeleri kullanmamaya çağıran bir iç yazışma yayımladı. Biden 25 Ekim’de Filistinlilerin ölü sayısından şüphe duyrduğunu belirtti ve bunu İsrail’in savaşının “bedeli” olarak nitelendirdi. Böylesi acımasız bir mantık hem antisemitizmi hem de İslamofobiyi beslemeye devam edecektir. İç Güvenlik Bakanlığı hem Yahudilere hem de Müslümanlara karşı işlenen nefret suçlarında beklenen artışa hazırlanıyor; bu artış çoktan başladı bile.

Her birimiz için Yahudi kimliği, devletçi iktidar mücadelesinde kullanılacak bir silah değil, adaletin peşinden gideceksin (Tzedek, tzedek, tirdof) diyen bir kuşağın bilgeliğinin kaynağıdır. Acılarımızın sömürülmesine ve dostlarımızın susturulmasına itiraz ediyoruz.

Gazze’de ateşkes sağlanması, bölgedeki rehinelerin ve İsrail’deki Filistinli mahkumların güvenli bir şekilde geri dönmesi için bir çözüm bulunması ve İsrail’in süregelen işgalinin sona erdirilmesi çağrısında bulunuyoruz. Ayrıca ABD ve Batı’daki hükümetleri ve sivil toplumu Filistin’e verilen desteğin bastırılmasına karşı durmaya çağırıyoruz.

Ve bu tür acil, gerekli taleplerin bizi kullanarak bastırılmasına olanak sağlanmasını reddediyoruz. Biz “bir daha asla” derken ciddiyiz.

]]>
Prabhat Patnaik yazdı: Batı solu ve ABD-Çin ihtilafı https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/27815/prabhat-patnaik-yazdi-bati-solu-ve-abd-cin-ihtilafi/ Wed, 15 Nov 2023 06:18:06 +0000 https://yenidunya.org/?p=27815 Çevirmenin notu: Bugünkü Amerikan yeni muhafazakarlarının 68 kuşağının güneşten ateş yontan haşin solcuları olduğunu hatırlatmak belki iyi olabilir. Commentary dergisinde toplanan, tarihin gördüğü ve göreceği belki de en ahlaksız fikir kulübü, şimdi o dönemdeki savaş çığırtkanlığıyla Amerikan hariciyesinin dümenini kontrol ediyor. Marksist iktisatçı Prabhat Patnaik, aşağıda tercümesi bulunan yazısında New York Times’ı fazla kaçıran ve Commentary yazarlarıyla aynı akıbete doğru emin adımlarla ilerleyen solu hafif hafif tokatlamış.

Batı solu ve ABD-Çin ihtilafı

Prabhat Patnaik | Peoples Democracy | 5 Kasım 2023

Komünist olmayan Batı solunun kayda değer bir kesimi, ABD ile Çin arasında gelişen ihtilafı emperyalistler arası bir rekabet olarak görüyor. Böyle bir niteleme onların bakış açısından üç farklı teorik işlevi yerine getiriyor, birincisi, ABD ile Çin arasında büyüyen çelişkiye bir izah getiriyor, ikincisi, bunu Leninist bir kavram kullanarak ve Leninist bir paradigma içinde yapıyor ve üçüncüsü, Çin’i yükselen bir emperyalist güç ve dolayısıyla çıkarım yoluyla kapitalist bir ekonomi olarak eleştiriyor ki bu da solun Çin eleştirisine uygun.

Bu tür bir niteleme ironik bir şekilde solun bu kesimlerini ABD emperyalizminin Çin’e karşı yürüttüğü entrikaların dolaylı ya da açık suç ortağı haline getiriyor. En iyi ihtimalle, her ikisinin de emperyalist ülkeler olduğunu, dolayısıyla birini diğerine karşı desteklemenin bir anlamı olmadığını savunan bir tutuma, en kötü ihtimalle de bu iki emperyalist güç arasındaki çatışmada “ehven-i şer” olarak ABD’yi Çin’e karşı desteklemeye yol açıyor. Her iki durumda da ABD emperyalizminin Çin karşısındaki saldırgan tutumuna ilişkin muhalif bir pozisyonun ortadan kalkmasına yol açıyor ve iki ülke güncel meselelerin çoğunda karşı karşıya geldiğinden, ABD emperyalizmine yönelik muhalefetin genel olarak susturulmasına yol açıyor.

Bir süredir Batı solunun önemli bir bölümü, hatta Batı emperyalizmine karşı olduklarını iddia edenler bile, belirli durumlarda bu emperyalizmin eylemlerini destekliyor. Bu durum, Sırbistan Slobodan Miloseviç tarafından yönetilirken ülkenin bombalanmasına verdikleri destekte açıkça görülüyordu, şu anda devam etmekte olan Ukrayna savaşında NATO’ya verilen destekte de görülüyor ve aynı zamanda İsrail’in Gazze’de Filistin halkına karşı Batı emperyalizminin aktif desteğiyle yürüttüğü soykırıma karşı güçlü bir muhalefet sergilememelerinde de açıkça görülüyor. Batı solunun bazı kesimlerinin Çin’e dönük saldırgan emperyalist tutum karşısında sessiz kalması ya da bu tutumu desteklemesi, kuşkusuz bu tutumlarla özdeş değil ama uyum içinde.

Batı emperyalizmine cepheden karşı çıkmayan bu tutum, ironik bir şekilde, metropol ülkelerdeki işçi sınıfının çıkarları ve tutumlarıyla tamamen çelişiyor. Örneğin Avrupa’daki işçi sınıfı NATO’nun Ukrayna’daki vekalet savaşına ezici bir çoğunlukla karşı çıkıyor; bu durum işçilerin Ukrayna’ya sevk edilmek üzere Avrupa’dan gönderilen silahları yüklemeyi reddettikleri pek çok örnekte açıkça görülüyor. Bu şaşırtıcı değil, zira savaş enflasyonu artırarak işçilerin yaşamlarını da doğrudan etkiledi. Ancak savaşa karşı açık bir sol muhalefetin yokluğu, pek çok işçinin, İtalya’da Meloni’nin yaptığı gibi iktidara geldiklerinde emperyalist tutumlarla aynı çizgiye düşseler bile, muhalefetteyken en azından bu tutumları eleştiren sağ partilere yönelmesine neden oluyor. Batı solunun Batı emperyalizmi karşısındaki sessizliği, metropollerin çoğunda tüm siyasi ağırlık merkezinin sağa kaymasına neden oluyor. ABD-Çin ihtilafına emperyalistler arası bir rekabet olarak bakmak da bu anlatıya hizmet ediyor.

Çin’in kapitalist bir ekonomi olması ve dolayısıyla ABD ile rekabet halinde dünyanın her yerinde emperyalist faaliyetlerde bulunmasına gelince, bu görüşe sahip olanlar en iyi ihtimalle ahlakçı bir tutum alıyor ve “kapitalist” ile “kötüyü” ve “sosyalist” ile “iyiyi” birbirine karıştırıyor. Onların tutumu esasında şu anlama geliyor: Benim sosyalist bir toplumun nasıl davranması gerektiğine dair bir fikrim var (ki bu idealize edilmiş bir fikirdir) ve eğer Çin’in davranışı bazı açılardan benim fikrimden farklıysa, o halde Çin sosyalist olamaz ve dolayısıyla kapitalist olmalıdır. Fakat kapitalist ve sosyalist terimlerinin çok özel anlamları vardır ve bu da her biri belirli temel mülkiyet ilişkilerine dayanan çok özel türden dinamiklerle ilişkilendirilmelerini gerektirir. Doğru, Çin’de ciddi bir kapitalist sektör, yani kapitalist mülkiyet ilişkileri ile karakterize edilen bir sektör vardır ama Çin ekonomisinin büyük kısmı hala devlet mülkiyetindedir ve kapitalizme damgasını vuran özgüdülüğe (ya da “kendiliğindenliğe”) sahip olmasını engelleyen merkezi bir yönlendirme ile karakterize edilir. Çin ekonomisi ve toplumunun pek çok yönü eleştirilebilir ama Çin’i “kapitalist” olarak nitelendirmek ve dolayısıyla Batı metropol ekonomileriyle aynı düzeyde emperyalist faaliyetlerde bulunduğunu iddia etmek saçmalıktır. Bu sadece analitik olarak yanlış olmakla kalmaz, aynı zamanda hem metropoldeki işçi sınıflarının hem de küresel Güney’deki emekçi halkların çıkarlarına açıkça aykırı bir pratiğe yol açar.

Emre Köse | https://emrekose.substack.com

]]>