emperyalizm – Yeni Dünya https://yenidunya.org Yeni Günün Habercisi Thu, 09 Apr 2026 09:16:29 +0000 tr hourly 1 https://wordpress.org/?v=6.8.5 https://yenidunya.org/wp-content/uploads/2022/02/cropped-YD-ikon-512-1-75x75.png emperyalizm – Yeni Dünya https://yenidunya.org 32 32 Türkiye sömürge olmamalı! https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/33962/turkiye-somurge-olmamali/ Thu, 09 Apr 2026 09:16:27 +0000 https://yenidunya.org/?p=33962 Bir ülke nasıl sömürge olur? Soruyu, 2002 yılından beri Türkiye’de yaşananlar ışığında yanıtlayalım.

DOĞAL KAYNAKLAR YABANCILARA TESLİM EDİLİR

Sömürge, doğal kaynaklarını çoğu kez yabancılara teslim eden bir ülkedir.

AKP iktidarı, başta altın olmak üzere, madenleri yabancı şirketlere, onların Türkiye’deki taşeronlarına teslim etmiş, etmeyi de sürdürmektedir. Vahşi madencilikle çıkarılan ve ham olarak ihraç edilen değerli madenlerin (altın, feldspat vb.) bir bölümü, işlenmiş olarak Türkiye’ye dönmekte, böylece sömürü katlanmaktadır.

TARIM ALANLARI, MERALAR, SU HAVZALARI VE ORMANLAR TALAN EDİLİR 

Sömürge ülkelerin ormanları, tarım alanları, meraları, akarsu havzaları ve sulak alanları kirletilir, yok edilir. Yağmur, kar yağmaz olur.

Türkiye’de 24 yıldır büyük bir orman talanı sürüyor. Bu nedenle havadaki nem oranı ve yıllık yağış miktarı azalıyor. Su kaynakları beslenemiyor. Çevre ısısı yükseliyor. Orman yangınları artıyor. Su havzalarının, sulak alanların bozulması, kirlenmesi tarım alanlarını verimsizleştiriyor, meraları küçültüyor.

TARIM, HAYVANCILIK, SANAYİ ÇÖKERTİLİR

Sömürülen ülkelerde tarım ve hayvancılık çökertilir. Ülke dışa bağımlı hale getirilir. Tarım ve hayvancılık alanında kendi kendisine yeten ender ülkelerden biri olan Türkiye’de 2002’den bu yana tahıl üretimi düşmüş, büyük ve küçükbaş hayvan sayısı azalmış, ülke Kanada’dan mercimek, Uruguay’dan canlı hayvan ithal eder hale gelmiştir.

FABRİKALAR, ELEKTRİK, HABERLEŞME SİSTEMLERİ ÖZELLEŞTİRİLİR. YABANCILARA SATILIR 

Sömürge ülkelerinde fabrikalar, elektrik, haberleşme tesisleri özelleştirilir hatta yok pahasına yabancılara satılır.

Cumhuriyetin ilk 15 yılda yoktan var ettiği, 2002 yılına kadar üzerine eklediği hemen bütün sanayi tesisleri, üç kuruşa yabancılara satılmış, elde edilen gelir çarçur edilmiştir. Araştırma-Geliştirme (Ar-Ge) projelerine kaynak ayrılmamış, otomotiv hatta son yıllarda övündüğümüz savunma sanayisi bile, ürünlerin ana unsurları (motor, elektronik vb.) ithal olan, montaj sanayileri olarak kalmıştır.

DIŞ EKONOMİK İLİŞKİLER SÖMÜRÜYÜ ARTIRIR 

Dış dünya ile ekonomik bağlantılar, ülkenin aleyhine işler.

Türkiye-AB Gümrük Birliği Anlaşması, AB’nin diğer ülkelerle serbest ticaret anlaşmalarının Türkiye’ye uygulanmaması nedeniyle Türkiye’nin dış ticaret açığını artırmaktadır. Bu durum kapitülasyonları çağrıştırmaktadır.

LİMANLAR, KARA VE DEMİRYOLLARI, KÖPRÜLER SATILIR 

Sömürgelerin kara ve demiryolları, köprüleri, limanları çeşitli yöntemlerle devletin elinden çıkar. Altyapı tesisleri veya işletme hakları yabancılara verilir.

2002 yılından bugüne, otoyollar, köprüler yabancı şirketlere ve yurtiçindeki ortaklarına yaptırılmış; geçmişte devlet tarafından yapılmış olanlar ise yabancılara veya içerideki ortaklarına satılmıştır. Uzun vadeli sözleşmelerde, örneğin geçiş ücretleri döviz olarak belirlenmiş, yabancı ülkelerin enflasyon oranlarına göre güncellenmesi kabul edilmiştir. Bu sözleşmelerden doğabilecek anlaşmazlıkların çözümü yabancı ülke yargısına bırakılmıştır.

ÜLKE AĞIR BORÇ YÜKÜ ALTINA GİRER

Sömürülen ülkeler büyük borç yükü altındadır. Borçlar, borçla kapatılmaya çalışılır ve ülke iflas eder. Borçların, ülke gelirlerinin alacaklı tarafından doğrudan tahsili yoluyla kapatılması (Düyunu Umumiye) kaçınılmaz olur.

Türkiye son 24 yılda, önceki 80 yılın kat kat üstünde borçlanmıştır. Borçlar, her defasında çok daha yüksek faizli yeni borçlar veya maliyeti çok yüksek sıcak para ile kapatılmaya çalışılmaktadır.

YARGI BAĞIMSIZ DEĞİLDİR 

Sömürge ülkelerde yargı iç ve dış baskı altındadır. Bağımsız değildir. Etki altında, ülkenin yasalarına, usulüne uygun olarak onaylanmış uluslararası sözleşmelere aykırı kararlar verir.

AKP iktidarı anayasaya aykırı davranmakta; Anayasa Mahkemesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları yok sayılmaktadır. Yargı, Türkiye’nin tek imza ile talana açılan kaynaklarını, zeytinliklerini, meralarını, denizlerini korumaya çalışan Akbelen Jeanne d’Arc’ı Esra Işık’ı; görevini yapan gazetecileri susturmak amacıyla kullanılmaktadır. Yabancı ülkelerin talebiyle, Türk yasaları göz ardı edilerek, terör, casusluk, cinayet suçluları ise bir anda uçaklara konularak, talep eden ülkelere gönderilmektedir.

İÇ VE DIŞ POLİTİKAYI DIŞ GÜÇLER YÖNLENDİRİR 

Sömürge ülkelerinin iç ve dış politikasını emperyalizm yönetir.

Türkiye, iç ve dış politikasına dışarıdan yön verilen bir ülke görünümündedir. ABD’nin Ankara Büyükelçisi Barrack’ın, “sömürge valisi” tarzı söylemleri, bu görüntüyü perçinlemektedir.

TÜRKİYE SÖMÜRGE OLMAMALI, OLAMAZ!

Kaynak: Ahmet Süha Umar / Cumhuriyet

]]>
İran Savaşı ve küresel düzenin kırılma noktası https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/33888/iran-savasi-ve-kuresel-duzenin-kirilma-noktasi/ Mon, 09 Mar 2026 14:11:03 +0000 https://yenidunya.org/?p=33888 İran sadece kendisi için değil tüm küresel güney ve sömürgeciliğe karşı çıkan onurlu devletler adına da direniyor.

Batı Asya son yıllarda çok sayıda kriz yaşadı. Ancak ABD ve İsrail’in İran’a yönelik müşterek saldırısıyla başlayan süreç, önceki krizlerden farklı bir nitelik taşımaktadır. Çünkü bu savaş yalnızca iki devlet arasındaki askeri bir çatışma değildir. Enerji güvenliğinden küresel ticaret yollarına, finans piyasalarından büyük güç rekabetine kadar uzanan çok katmanlı bir jeopolitik kırılma noktasıdır. Bu nedenle yaşananları yalnızca bölgesel bir savaş olarak değil, küresel sistemdeki dönüşümün bir parçası olarak değerlendirmek gerekir.

Savaşın ilk günlerinden itibaren ortaya çıkan tablo meşruiyet açısından son derece tartışmalıdır. İran ile diplomatik görüşmeler devam ederken askeri harekât başlatılmıştır. Bu durum İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan ve Batı tarafından yıllarca savunulan “kurallara dayalı uluslararası düzen” söyleminin fiilen çöktüğünü göstermektedir. Diplomasi ile askeri güç arasındaki güven ilişkisi ortadan kalktığında uluslararası sistem de anlamını kaybeder. Nitekim ABD yönetiminin savaşın hedefi konusunda ortaya koyduğu söylem bile bu belirsizliği yansıtmaktadır. Bir yandan başlangıçta rejim değişikliği hedeflenmiş daha sonra bunun hedef olmadığı açıklanırken, diğer yandan İran halkı açık biçimde her durumda ayaklanmaya çağrılmıştır. Bir başka gün ise operasyonun amacının yalnızca İran’ın askeri kapasitesini sınırlamak olduğu ifade edilmiştir. Bu çelişkili açıklamalar Washington’da stratejik hedeflerin net olmadığını göstermektedir.

Yapılan anketler Amerikan halkının yalnızca yaklaşık yüzde 25’inin savaşı desteklediğini ortaya koymaktadır. Bu oran modern Amerikan tarihinde bir savaş için görülen en düşük destek seviyelerinden biridir. Özellikle Gazze’de yaşananlar ve İsrail’in uyguladığı askeri operasyonlar Batı kamuoyunda ciddi bir tepki yaratmıştır. ABD’deki genç kuşaklar artık küresel askeri müdahaleleri otomatik olarak destekleyen bir toplumsal taban oluşturmamaktadır. Körfezdeki enerji akışının kesilmesinin Amerikan tüketicisine yansıması arttıkça Trump’a eleştiri dozu artacaktır. Bu arada Epstein dosyalarının Amerikan kamuoyunda yarattığı etki bu savaşın meşruiyetini sorgularken Trump’ın savaşı Epstein dosyasının basıncını azaltmak için başlattığı tezi de göz ardı edilmemelidir.

Modern Savaşın Yeni Biçimi

İran-İsrail geriliminin önemli bir boyutu hibrid savaşın açık çatışmaya dönüşmesidir. 2007 yılından itibaren İran’daki nükleer bilim insanlarına ve askeri yetkililere yönelik suikastlar giderek artmıştır. Bu operasyonların amacı İran’ın nükleer programını geciktirmek, bilim insanlarını ve askeri komuta kademesini zayıflatmak ve İran üzerinde psikolojik caydırıcılık oluşturmaktı. 13 Haziran 2025 saldırılarında bu yöntem çok daha ileri bir boyuta ulaştı. Operasyonlarda mikro kamikaze dronlar, hassas güdümlü mühimmatlar ve ileri teknolojili özel silah sistemleri kullanıldı. Bu tür operasyonlar modern savaşın kara, hava, siber ve bilişsel alanlarının birlikte kullanıldığı yeni bir döneme girildiğini göstermektedir. Algı operasyonları ve propaganda da savaşın önemli bir parçası haline gelmiştir. Batı medyası İran toplumunun çökeceği yönünde sürekli bir anlatı üretirken İran’da büyük protestoların rejime destek amacıyla gerçekleşmesi bu anlatının gerçekliği yansıtmadığını göstermiştir.

Buna karşılık ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth İran’ın neredeyse tamamen imha edildiğini ve savaşın sona yaklaştığını söylemektedir. Trump da savaşın hızlı ve kolay bir zafer olacağını iddia etmektedir. İran yönetimi bu tabloyu doğrulamamaktadır. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ateşkes istemediklerini ve ABD ile müzakere etmeyeceklerini açıklamış, Trump’ın kara harekâtı ihtimali sorulduğunda gülerek “Gelsinler, bekliyoruz” diyerek meydan okumuştur. Eğer İran’ın askeri kapasitesi gerçekten yok edilmiş olsaydı rasyonel davranış içinde ateşkes aramak olurdu. İran’ın müzakereyi reddetmesi savaşma kapasitesinin tamamen ortadan kalkmadığını göstermektedir.

İlk safhada ucuz ve sarfı süratli cephaneyi hava savunma sistemlerini doyuma uğratmak için kullanarak daha sonra balistik ve hiper sonik füze saldırılarına başlamış ve sadece İsrail askeri hedeflerine değil, ABD’nin bölgedeki üslerine, limanlarına komuta kontrol merkezlerine, hava savunma radar ve bataryalarına ciddi zarar vermiştir. Savaşın yükünü körfezdeki zengin Arap ülkelerine yıkarak ve onları da ABD saldırılarına dolaylı ve doğrudan hizmet ettikleri gerekçesi ile hedef haline getirerek savaşın yarattığı sonuçların küresel krize neden olmasının ve ABD ile İsrail’e baskı yapılmasının yolunu açmıştır.

İran’ın Beklenmeyen Direnci

Savaşın askeri boyutuna bakıldığında İran’ın beklenenden çok daha güçlü bir direnç gösterdiği görülmektedir. Savaşın ilk haftasında İran’ın bazı hedeflerine ulaştığı görülmektedir. İran dünyanın en güçlü hava armadası karşısında ilk saldırı dalgasını atlatmış, Körfez ülkeleri ve İsrail’deki bazı radar sistemlerini devre dışı bırakmış, saldırgan koalisyonun pahalı hava savunma füze stoklarını tüketmeye zorlamış ve Hürmüz Boğazı’nı fiilen kapatarak küresel enerji akışını ciddi biçimde etkilemiştir.

İran bu süreçte kademeli bir strateji uygulamış ve ABD İsrail hava üstünlüğüne karşı önce ucuz maliyetli füzeler ve SİHA’lar ile uzun soluklu bir yıpratma savaşını uygulamaya koymuştur. 1980 sonrası son 46 yılda biriktirdiği tecrübe ve hazırlıkları, 13 Haziran 2025 günü başlayan 12 gün savaşının tecrübeleri ama en önemlisi Rusya ve Çin’in teknoloji ve askeri yardımları ile birleştirerek önemli kuvvet çarpanları elde etmiştir. İran’ın yaklaşık yarım yüzyıldır süren bir kuşatma psikolojisi içinde savunma stratejisini geliştirmiş olması ve sürekli bir dış müdahale ihtimaline göre hazırlık yapması önemlidir. İran-Irak Savaşı’nın sekiz yıllık tecrübesi İran askeri sisteminin dayanıklılığını artırmıştır. Bu savaş sırasında İran ağır ambargolar altında savaşmak zorunda kalmış ve asimetrik savaş stratejisini geliştirmiştir. Bu kapsamda yer altında sahip olduğu 150 civarındaki UHPC (Ultra Yüksek Korumalı Beton) füze üsleri İran’ın elindeki en büyük kozdur. Diğer yandan İran’ın üç bin yıllık devlet tecrübesine sahip bir medeniyet olduğu unutulmamalıdır. Bu tür toplumlar dış saldırı karşısında parçalanmak yerine çoğu zaman daha fazla kenetlenme eğilimi gösterir. Nitekim savaşın ilk günlerinden itibaren İran toplumunda bu eğilim görülmüştür.

ABD’nin Lojistik Sorunu

İran’a karşı yürütülen harekâtın ilk haftası modern savaşların ne kadar pahalı ve sürdürülemez hale geldiğini göstermektedir. Amerikalı açık kaynaklara göre ilk dört günlük saldırıların maliyeti yaklaşık 11 milyar dolara ulaşmış durumda. Bu tutarın içinde ABD’den ve Avrupa’daki üslerden Ortadoğu’ya sevk edilen 12’den fazla savaş gemisi ve yaklaşık 100 uçaklık kuvvetin konuşlandırılması, 5,7 milyar dolarlık hava savunma önleme füzesi ve 3,4 milyar dolarlık bomba ile diğer mühimmat harcamaları yer alıyor. Buna personel giderleri, eğitim maliyetleri ve bölgedeki stratejik varlıkların kullanımı dâhil değil. Ayrıca savaşın ilk haftasında ABD’nin kaybettiği veya hasar gördüğü askeri ekipmanın maliyeti de yaklaşık 3 milyar dolar olarak tahmin ediliyor. Bu kayıplar arasında 3 adet AN/TPY-2 füze savunma radarı (birinin tamamen imha edildiği doğrulandı), 3-4 adet F-15E Strike Eagle savaş uçağı, 4 adet MQ-9 Reaper İHA ve Katar’daki bir AN/FPS-132 erken uyarı radarının hasar görmesi bulunuyor. Bunun yanında Kuveyt, Bahreyn ve Katar’daki ABD tesislerine yapılan saldırılarda birçok SATCOM (Uydu Muhaberesi) ve SIGINT (Sinyal İstihbaratı) radomunun da imha edildiği bildiriliyor.

Ancak savaşın asıl stratejik sorunu kayıplardan çok mühimmat üretim kapasitesi. Analizlere göre ABD’nin İran’a karşı yürüttüğü hava savunma operasyonlarında önleme füzeleri hızla tüketiliyor ve stokların uzun süreli bir savaş için yeterli olup olmayacağı tartışılıyor. Özellikle Patriot PAC-3, THAAD ve Aegis sistemlerinde kullanılan SM-2, SM-3 ve SM-6 önleme füzeleri açısından ortaya çıkan tablo modern savaşın yalnız teknoloji değil aynı zamanda stok ve üretim kapasitesi savaşı olduğunu göstermektedir. İran’ın balistik füzeleri ve çok sayıda kamikaze İHA kullanması savunma sistemlerini bir tür yıpratma savaşına sürüklemektedir. Ucuz saldırı araçlarına karşı milyonlarca dolarlık önleyicilerin kullanılması savunma tarafında sürdürülebilirlik sorununu gündeme getirmiştir. İran saldırılarını önlemek için kısa sürede çok sayıda THAAD, Patriot ve SM-3 önleyici füze kullanılmıştır. Bu durum ABD ve müttefiklerinin önleme füze stoklarının hızla azalmasına yol açmaktadır. Bu füzelerin üretimi sınırlı ve pahalı olduğu için stokların kısa sürede yenilenmesi kolay değildir. Aynı zamanda İran saldırılarında hava savunma sistemlerinin çalışması için kritik olan radar ve erken uyarı altyapıları da hedef alınmaktadır. Sensör altyapısının zarar görmesi savunma sistemlerinin etkinliğini ciddi biçimde azaltmaktadır. Bu nedenle ABD donanması ve bölgedeki müttefik kuvvetler hava savunma stoklarını yenilemek için yeni bir lojistik düzen kurmaktadır. Körfez’de görev yapan destroyer ve kruvazörlerin önemli bir bölümü yeniden mühimmat yüklemek için Hindistan veya Diego Garcia’ya yönlendirilmektedir. Bu da gemilerin 7 gün civarında bölgeden uzaklaşmaları anlamına gelmektedir. Bu sistemlerin İran hipersonik füzelerine karşı yetersiz oldukları da ayrı bir gerçektir.

Diğer yandan ABD’nin uzun menzilli hassas saldırı mühimmat stoklarının kritik seviyeye yaklaştığı değerlendirilmektedir. ABD’nin İran’a karşı kullandığı başlıca mühimmatlar yaklaşık 900 deniz mili menzilli savaş gemileri ve denizaltılardan atılan Tomahawk seyir füzesi ile yaklaşık 600 deniz mili menzilli savaş uçaklarından atılan JASSM müşterek hava yer seyir füzeleridir. Açık kaynaklarda yer alan bilgilere göre ABD’nin kullanılabilir Tomahawk stoku yaklaşık 2000–2500 civarına düşmüş olabilir. JASSM stokunun ise yaklaşık 3000 civarında olduğu düşünülmektedir. Kısacası ABD’nin elinde yaklaşık 5000 civarında uzun menzilli seyir füzesi kalmış olabilir. Bu stok bile İran gibi büyük bir ülkeye karşı uzun süreli bir hava harekâtı için sınırlıdır. Ayrıca ABD aynı mühimmatları Rusya veya Çin gibi büyük güçlere karşı caydırıcılık için de rezervde tutmak zorundadır. Böyle bir çatışmada bu stokların birkaç gün içinde tükenebileceği değerlendirilmektedir. Bu nedenle ABD’nin pahalı ve sınırlı seyir füzeleri yerine daha ucuz JDAM (Müşterek Direkt Saldırı Mühimmatı) tipi süzülme bombalarına yönelmesi beklenmelidir. Ancak bu bombaların kullanılabilmesi için uçakların hedefe yaklaşık 30-40 deniz mili mesafeye kadar yaklaşması gerekir ki bu da pilotları yüksek riske durumuna sokar. İran’ın savaşın ilk aşamasında hava savunmasını tamamen kullanmak yerine kritik bölgelerde muhafaza etmiş olabileceği değerlendirilmektedir. Amaç, ABD ve İsrail uçaklarının kısa menzilli mühimmat kullanmak zorunda kalacağı aşamada bu sistemleri devreye sokmaktır. Bugüne kadar uzaktan atılan Amerikan ve İsrail füzelerini vurmak İran için zor olabilir ancak uçaklar çok daha savunmasızdır.

Bir diğer kritik alan da patlayıcı üretimidir. ABD’de neredeyse tüm modern savaş başlıklarının içinde bulunan RDX ve HMX gibi yüksek enerjili patlayıcıların üretim sorunu. ABD, II. Dünya Savaşı sırasında günde 10 üretim hattında yarım milyon ton patlayıcı üretirken bugün yalnızca iki üretim hattıyla çalışmaktadır. Bu ve yukarda açıklanan menfi tabloyu gören Trump yönetimi savunma sanayii şirketleriyle üretimi hızlandırmak için yeni toplantılar yapmaya devam ediyor. Savaşın ilk haftası sonunda Trump, BAE Systems, Boeing, Honeywell Aerospace, L3Harris, Lockheed Martin, Northrop Grumman ve Raytheon yöneticileriyle görüşerek yüksek teknoloji silahların üretiminin hızla artırılması konusunda anlaşmaya varıldığını açıklamıştır. ABD yönetimi orta seviyedeki mühimmat stoklarının yeterli olduğunu savunsa da savaşın uzaması halinde belirleyici unsurun askeri güçten çok üretim kapasitesi yani lojistik faktörler olacağı giderek daha açık hale gelmektedir.

İran’ın Stratejisinin Enerji ve Deniz Ticaretine Etkisi

İran büyük bir gayretle yürüttüğü savaşta doğrudan İsrail’i hedef alırken aynı zamanda ABD’nin bölgedeki askeri ve ekonomik altyapısını hedef alan bir strateji uygulamaktadır. Körfez ülkelerindeki Amerikan üsleri, enerji tesisleri ve lojistik altyapılar bu saldırıların merkezine yerleşmiştir. İran’ın enerji ve ekonomik hedefleri vurması savaşın jeoekonomik boyutunu hızla büyütmüştür. Saldırıdan önce yaklaşık 73 dolar olan petrol fiyatı bir hafta sonra 93 dolar oldu. Ancak bu yalnızca başlangıç olabilir. Çünkü dünya petrol ticaretinin ve LNG sevkiyatının yaklaşık beşte biri Hürmüz Boğazı’ndan geçmektedir. İran’ın bu geçişi fiilen kapaması söz konusu olmasa da boğaz yüksek riskler nedeni ile kapanmıştır. Körfez içinde sıkışan gemiler sigorta sorunları ve personel emniyeti nedeni ile çıkış yapamamaktadırlar. Basra Körfezi’nde 200’den fazla VLCC (Very Large Crude Carrier) petrol tankeri mahsur kalmıştır. Bu durumun bir devam etmesi halinde petrol fiyatlarının 100 doların çok üstüne hatta bazı senaryolara göre 150 dolar seviyelerine çıkması bile mümkündür. Benzer şekilde Katar’ın üretim tesislerine aldığı füze isabetleri sonrası LNG ihracatını kesmesi de benzer etki yaratmıştır.

Avrupa’nın bağımlı olduğu Katar enerjisinin eksikliği, Rus gazının eksikliği ile birleşmiş ve ortaya çok vahim bir tablo çıkmıştır. Enerji piyasasındaki bu kriz küresel finans sistemi üzerinde de büyük bir baskı yaratabilir. Dünya finans sisteminde yaklaşık 220 trilyon dolarlık varlık yöneten yatırım fonları bulunmaktadır. Bu fonların küçük bir bölümünün bile enerji piyasalarına yönelmesi petrol fiyatlarında çok sert bir yükselişe yol açabilir. Bu durum finans piyasalarında dikey fiyat artışlarına neden olabilir. Enerji fiyatlarının yükselmesi modern ekonomilerde doğrudan ekonomik faaliyeti de etkiler. Çünkü sanayi üretiminden taşımacılığa kadar hemen her sektör hidrokarbon enerjisine bağımlıdır. Körfezdeki ticaretin durması diğer yandan havacılık endüstrisinin kullandığı jet yakıt arzını menfi etkilemektedir. Dünya jet yakıtının yarısından çoğu körfez çıkışlıdır ve bu arz kesilmektedir. Aynı durum ticaret gemisi yakıtları için de geçerlidir. Dünya bunker yakıt arzında körfezin kapalı kalması ciddi duraksamalar yaratacaktır.

Uluslararası Denizcilik Örgütüne göre yaklaşık 20.000 denizci Hürmüz Boğazı’nda mahsur kalmıştır. Bölgede rotasını değiştirmek zorunda kalan veya bekleyen konteyner gemisi sayısı 170’e ulaşmıştır. Hürmüz Boğazı’nda trafiğin kesilmesi Körfez’de haftalık 650.000 TEU konteyner trafiğini doğrudan etkilemektedir. MSC, Maersk, CMA CGM ve Hapag-Lloyd gibi dünyanın en büyük konteyner hatları Hürmüz Boğazı’ndaki tüm operasyonlarını askıya almıştır. Bu durum yalnız enerji piyasalarını değil küresel ticaret zincirlerini de etkileyebilecek bir gelişmedir. Gemilerde mahsur kalan denizciler için ciddi güvenlik ve psikolojik riskler bulunmaktadır. Tatlı su, gıda ve yakıt temini kısa sürede önemli bir sorun haline gelebilir. Köprüüstündeki kaptan ve zabitlere büyük sorumluluk düşmektedir.

Küresel Jeopolitik ve jeoekonomik Dengelerin Kayması

ABD’nin İran’a saldırması stratejik bir hatadır. İran coğrafi olarak son derece zor bir ülkedir. Nüfusu yaklaşık 90 milyondur ve büyük bölümü dağlık araziden oluşur. Bu nedenle İran’a yönelik kara harekâtı her ne kadar Trump düşünse de askerî açıdan gerçekçi değildir. ABD’nin İran’ı işgal edebilmesi için gerekli insan gücü ve siyasi destek de bulunmamaktadır. İran ise uzun süreli bir savaş için daha hazırlıklıdır. Savaşın bir diğer önemli sonucu küresel ekonomik dengelerde yaşanacak kaymadır. Körfez ülkeleri uzun süredir güvenli yatırım alanları olarak görülmektedir. Ancak ABD’nin bu ülkeleri koruyamadığı algısı oluşursa bölgeye akan sermaye de risk altına girebilir. Aynı zamanda enerji güvenliği açısından Asya ülkeleri yeni arayışlara girebilir. Enerji krizi özellikle Avrupa açısından büyük riskler yaratmaktadır.

Avrupa son yıllarda Rus enerji kaynaklarından uzaklaşarak kendi kendine bir enerji krizi yaratmıştır. Nükleer santrallerin kapatılması ve pahalı LNG’ye yönelme politikası Avrupa ekonomisini daha kırılgan hale getirmiştir. İran savaşı bu kırılganlığı daha da artırabilir. Bazı ekonomistler Avrupa ekonomisinin resesyondan depresyona doğru ilerleyebileceğini ve yüksek enerji fiyatlarının hiper enflasyon riskini doğurabileceğini belirtmektedir. Avrupa devlet tahvillerinin uluslararası yatırımcılar tarafından satılması durumunda faizler hızla yükselebilir ve ciddi bir finansal kriz ortaya çıkabilir.

İran krizi ile Çin’in Rusya ile enerji iş birliğini artırması, Japonya ve Güney Kore gibi ülkelerin Batı Asya bağımlılığını azaltmaya çalışması muhtemeldir. Bu süreç dünyanın yeniden iki ekonomik blok etrafında bölünmesine yol açabilir. Bir tarafta ABD ve geleneksel Batı ittifakı, diğer tarafta ise Rusya, Çin ve BRICS ülkeleri yer alabilir.

Savaşın kara ayağının Kürt gruplar üzerinden yürütülmesi ihtimali konuşulsa da Trump bu seçenekten son zamanlarda uzaklaşmıştır. Bu çerçevede ABD’nin İran’a karşı Kürt grupları kullanması Türkiye açısından ciddi bir güvenlik riski oluşturabilir. İran da bu ihtimali görmektedir ve PJAK gibi örgütlere karşı sert bir tutum almaktadır. İran’ın kuzeybatısındaki etnik dengeler de bu süreçte önemli rol oynayacaktır. Tebriz’de yapılan gösterilerde Türk kimliğine müspet yönde vurgu yapılması dikkat çekicidir. Türkiye açısından en önemli mesele bölgesel istikrarın korunmasıdır. Azerbaycan’ın İran ile savaştırılması için kışkırtılması da ayrı bir hatadır. Nahcivan’a yollanan SİHA’ların İran tarafından yollanmadığı deklere edildiği halde Aliyev’in açıklamaları son derece yanlış olmuştur. Coğrafi olarak Rusya ve İran arasında sıkışan Azerbaycan’ın İran Azerbaycan’ı ile birleşmesine yönelik ABD ve İsrail hesapları ters tepebilir. İran’ın siyasi elitinin Azerbaycan Türkleri olduğu göz önüne alınmalıdır. Böyle bir senaryoda Türkiye’nin de NATO üyesi olarak savaşa dahil olması ve İran ile savaşması beklenmemelidir. Her ne kadar alternatif planlar buna göre hazırlanmış olsa da Ankara bu tuzağa düşmeyecek kadar tecrübelidir.

Körfezdeki ABD Uçak Gemileri

ABD’nin Akdeniz’deki uçak gemisi grubunu (USS Gerald Ford) Kızıldeniz üzerinden Körfez’e doğru kaydırması kararı dikkate alınmalıdır. Kızıldeniz’den geçiş Husiler nedeniyle riskli olsa da ABD bu riski birkaç amaç için göze alıyor olabilir. Birincisi İran’a karşı uzun menzilden de olsa farklı yönlerden baskı kurabilecek bir hava harekâtı mimarisi oluşturmak. Uçak gemileri Arabistan Denizi, Kızıldeniz ve Doğu Akdeniz’de konuşlanırsa İran’a birden fazla cepheden baskı kurulabilir. İkincisi bu uçakların İsrail’e uzak hava desteği sağlaması olabilir. ABD uçak gemilerindeki uçaklarla muharebe hava devriyesi, erken uyarı desteği vererek İsrail’in yükünü azaltabilir. Üçüncü seçenek ise doğrudan saldırı değil caydırıcılıktır. ABD çoğu zaman uçak gemilerini psikolojik baskı ve güç gösterisi için kullanır. Ancak uçak gemileri İran kıyılarına yaklaşamaz çünkü İran’ın balistik füze, denizaltı, seyir füzesi ve drone kapasitesi ciddi bir tehdit oluşturur. Diğer bir seçenek Husiler (Ansarallah Grubu) fiilen savaş girerse ve Bab El Mendeb Boğazı Hürmüz gibi kapanır ve Hint/Pasifik bölgeden gelen deniz ticareti kesilirse Yemen’e saldırı da düşünülebilir. Bir diğer seçenek de Lincoln Uçak Gemisi darbe grubunu rahatlatmak ve özellikle mühimmatları tükenen refakat grubunu Diego Garcia veya Hindistan limanalrına göndererek ikmal yapmalarını sağlamak olabilir.

Sonuç

Savaş bu satırların yazıldığı günlerde birinci haftasını doldurmuştur. ABD ve İsrail bekledikleri hızlı ve kesin zaferi elde edememiştir. Çatışma giderek kısa süreli bir operasyon olmaktan çıkıp uzun ve yıpratıcı bir savaş niteliği kazanmaktadır. Bu durum Washington yönetimini kamuoyuna yeni bir başarı hikâyesi sunma arayışına itmektedir. Trump’ın son konuşmalarında dile getirdiği “Küba’nın düşmesi artık sadece bir zaman meselesi” ifadesi bu bağlamda dikkat çekicidir. İran cephesinde hızlı bir sonuç alınamaması, daha zayıf bir hedef üzerinden sembolik ve hızlı bir zafer üretme arayışını gündeme getirmiş olabilir.

Hegseth ve Trump anlatılarına rağmen sahadaki gerçeklik farklıdır. İran uzun süredir yıpratma savaşına hazırlanmış bir devlettir ve stratejisinin merkezinde Hürmüz Boğazı bulunmaktadır. Öte yandan ABD ve İsrail’in savaşın ikinci safhasında İran’ın yeraltı sığınaklarını hedef alarak yoğun ateş gücü kullanmasına rağmen sonuç almak kolay görünmemektedir. İran bu derin savunma yapısını kullanarak savaşı uzatmayı ve karşı tarafın askeri, ekonomik ve siyasi maliyetlerini artırmayı amaçlamaktadır. Üstelik ABD’nin şu ana kadar binlerce hassas mühimmat kullanmış olması, bu mühimmatın yeniden üretim süresi göz önüne alındığında savaşın sürdürülebilirliği açısından ayrı bir sorun yaratmaktadır.

Bunun yanında sahte bayrak operasyonlarıyla Azerbaycan ve Türkiye üzerinden NATO’nun savaşa çekilmesi ihtimali de göz ardı edilmemelidir. Ancak Gazze’de yaşananların ve ABD yönetiminin giderek daha kaba güç kullanımına dayanan politikalarının dünya kamuoyunda yarattığı tepki büyüktür. Hükümetler baskı altında kararlar alsa bile halkların desteği giderek zayıflayacaktır. İspanya’da yükselen eleştiriler veya Endonezya’nın Trump’ın Gazze Barış Komitesi’nden ayrılmayı değerlendirmesi bu eğilimin ilk işaretleridir. Bahreyn’de başlayan Şii ayaklanması da dikkatle takip edilmelidir.

Sonuç olarak İran’ın kısa sürede teslim olması beklenmemelidir. Hürmüz krizi yalnızca petrol fiyatlarını etkileyen bir piyasa dalgalanması değil, küresel enerji sisteminin ana lojistik damarına yönelmiş gerçek bir arz şokudur. Bu nedenle İran savaşı yalnızca bölgesel bir çatışma olarak görülemez. Enerji piyasaları, finans sistemi ve küresel güç dengeleri üzerinde derin etkiler yaratabilecek tarihsel bir kırılma noktasıdır. Bugün İran’da yaşananlar da yalnızca bir savaş değil, Batı hegemonyasının çözülmeye başladığı ve dünyanın giderek çok kutuplu bir düzene yöneldiği yeni bir dönemin sancılı habercisidir. İran sadece kendisi için değil tüm küresel güney ve sömürgeciliğe karşı çıkan onurlu devletler adına da direniyor.

Kaynak: Cem Gürdeniz / 12punto

]]>
Toplumsal kurtuluş mücadelesi kadınlar olmadan olmaz https://yenidunya.org/kadinin-sesi/33883/toplumsal-kurtulus-mucadelesi-kadinlar-olmadan-olmaz/ Sun, 08 Mar 2026 07:21:46 +0000 https://yenidunya.org/?p=33883
Toplumsal kurtuluş mücadelesi kadınlar olmadan olmaz

2021 Tüm Emekliler Sendikası Kadın Sosyal Güvenlik ve Sağlık Sekreterliği 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü için yazılı bir açıklama yaptı.
Açıklamada, “Kapitalizme karşı işçi sınıfının yürüttüğü mücadele tarihi de kadın işçiler olmasaydı eksik kalırdı. Emperyalizm ve kapitalizmin boyunduruğundan kurtulup özlediğimiz ve mutlaka ulaşacağımız eşit ve özgür dünyanın kuruluşu da kadınların katkısı olmadan gerçekleşemez.” denildi.

Yaşasın 8 Mart
Basına ve kamuoyuna
Saygıdeğer emekçiler, emekliler ve dostlar; siyasi partilerin ve demokratik kitle örgütlerinin temsilcileri; çalışkan basın emekçileri hoş geldiniz. Sizleri 2021 Tüm Emekliler Sendikası adına en içten duygularımızla selamlıyorum.
Öncelikle 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Gününün sessiz kahramanları olan tüm kadın üyelerimize ve dostlarımıza saygılarımı sunuyorum. Mücadelenin birlikte verilmesi gerektiğine inanan ve hak mücadelesinde aynı safta olduğumuz erkek üyelerimiz de aynı saygıyı hak ediyor.
Kadınların birlik, mücadele ve dayanışma günü olan 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü, toplumsal kurtuluş mücadelesinde kadınların kendi talepleriyle yer aldıkları ve bayraklaştırdıkları gündür.
Tarih boyunca kadınların eşitlik ve özgürlük mücadelesi, ezilen sınıfların sömürüye ve despotizme karşı kurtuluş mücadeleleriyle başa baş yürümüştür. Kadınlar, feodal düzenin sonunu getiren 1789 Fransız Devrimiyle, İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesinin yanı başına Kadın ve Kadın Yurttaş Hakları Bildirgesini koydular.

Eşit ve özgür bir dünya için kadınlar mücadeleye
Kapitalizme karşı işçi sınıfının yürüttüğü mücadele tarihi de kadın işçiler olmasaydı eksik kalırdı. Emperyalizm ve kapitalizmin boyunduruğundan kurtulup özlediğimiz ve mutlaka ulaşacağımız eşit ve özgür dünyanın kuruluşu da kadınların katkısı olmadan gerçekleşemez.
Sonuncusunu şu anda yaşıyoruz, Amerikan emperyalizmi ve işgalci İsrail siyonizmi komşumuz İran’a topyekun savaş açtı. Şimdiden bini aşkın sivil insanı katlettiler. Bilinçli bir şekilde hedef alınan bir okulda eğitim gören yüzlerce kız çocuğunu topluca katlettiler. Emperyalist-kapitalist düzen, işçileri, emekçileri, kadınları, çocukları sömüren; halkları sömürgeleştiren bir sömürü ve baskı sistemidir; vicdansız bir insan ve toplum anlayışının cisimleşmiş hâlidir. Bütün ulusları modern devrimlerin kazanımlarından koparıp ortaçağ karanlığına hapsetmek isteyen emperyalizmin bu uğursuz planı en çok da biz kadınları vuruyor. 1990’lara kadar modern bir ülke olan Afganistan’da bugün kadınlar toplumsal yaşamdan dışlandılar.
En taze örnektir; komşumuz Suriye’de emperyalizmin doğrudan desteğiyle iş başına getirilen mezhepçi-tekfirci yönetim ilk iş olarak kadınları şiddet işkence ve katliamlarla toplumsal yaşamdan dışlıyor.

İktidarın bahaneleri tükenmiyor!
İktidarın emeklileri ve tüm emekçileri yoksullaştırırken bahaneleri hiç tükenmiyor. Dün yoksulluğumuza sebep depremdi, bugün savaş oldu gerekçeleri.
Biz emekli kadınlar bu bahanelerin aldatmaca olduğunu biliyoruz. Öyle olmasa biz hep yoksul, onlar hep varsıl olmazdı, fedakârlıkta eşitlik olurdu.
Eşimizin çocuklarımızın torunlarımızın ve yeğenlerimizin, yani bütün toplumun refaha ulaşacağı bir ülke istiyoruz.
Emperyalizmin, işbirlikçi kapitalist iktidarın ve ataerkil düzenin sömürü ve baskısından kurtulmak istiyoruz.
Emperyalizme karşı vatanın bağımsızlığını ve bütünlüğünü savunuyoruz.
Feodal ataerkil gericiliğe karşı laik demokratik cumhuriyeti savunuyoruz.
İşbirlikçi oligarşinin vurgunculuğuna karşı eşitlikçi düzeni savunuyoruz.
Pahalılığa karşı köklü ve etkin mücadele istiyoruz.
Elektrik, doğal gaz, su, ulaşım gibi temel hizmetlerin devlet eliyle sağlanmasını istiyoruz.
Zincir marketlerin devletleştirilmesini istiyoruz.
Çocuklarımız torunlarımız için parasız eğitim, herkes için parasız sağlık istiyoruz.
Emekli dul yetim aylıklarının insanca yaşamaya yetecek kadar artırılmasını istiyoruz.
İnsanca yaşamaya yetecek aylık artışının kaynağı dolar milyarderlerinin ve dolar milyonerlerinin hesaplarında yatıyor.Bir defalık servet vergisiyle kaynak oluşur.
Hayatın her alanında, ev içinde ve ev dışında eşitlik istiyoruz.
Aile, toplumsal egemenlik ilişkilerini yeniden üreten bir yer olmaktan çıksın. Aile sadece sevgi, eşitlik, özgürlük ve ve dayanışma yuvası olsun.
Feodal ataerkil cinayetlerin ve şiddetin durdurulması için topyekûn seferberlik istiyoruz.
Ülkemizin emperyalizmin savaş ve yıkım makinesi NATO’dan derhâl çıkmasını, bölgemizin bir barış adası olmasını istiyoruz.
8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü kutlu olsun.

]]>
Geri çekilme yanılsaması https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/33814/geri-cekilme-yanilsamasi/ Sun, 15 Feb 2026 07:58:21 +0000 https://yenidunya.org/?p=33814 Editörün notu: Göç Sosyolojisi, Sosyal Coğrafya ve Çatışma Çalışmaları alanlarında uzmanlaşmış bir doktora adayı olan Nel Bonilla tarafından İngilizce olarak “Worldlines – The threads connecting geopolitics” başlıklı Substack bülteninde ve Almanca olarak NachDenkSeiten portalında yayımlanan bu analiz, Trump yönetiminin İran’a yönelik son dönemdeki yumuşama emarelerinin bir geri çekilme değil, aksine daha sürdürülebilir ve acımasız bir hibrit savaş modeline geçiş olduğunu vurguluyor. Bonilla’ya göre Washington, büyük çaplı askeri bir işgal yerine deniz kontrolü aracılığıyla ekonomik boğma, gizli sabotajlar ve hedefli suikastları içeren Sığınak Devleti (Bunker State) stratejisini benimsiyor. Bu yeni modelde yaptırımlar ve petrol tankerlerine yönelik fiili ablukalar, kalıcı bir savaş mekanizması olarak yapısal hale getirilirken; bölgedeki ABD askerleri olası bir gerilimde meşru müdafaa gerekçesi yaratacak tökezleme telleri olarak konumlandırılıyor. Bonilla, Venezuela ve Küba örnekleri üzerinden, ABD’nin çok kutuplu dünya düzenine eklemlenen kilit düğüm noktalarını istikrarsızlaştırarak Avrasya bağlantısallığını kesmeyi hedeflediği tespitini yapıyor. Sonuç olarak Bonilla, mevcut durumu bir gerilimi düşürme hamlesi değil; çok kutuplu bir düzenin inşasını engellemek amacıyla yürütülen, resmen başlamayan ve hiç bitmeyen sessiz bir savaş biçimi olarak nitelendiriyor..


Geri çekilme yanılsaması

Batı’nın İran’a yönelik “gerilimi düşürme” hamlesi neden sadece daha sessiz bir savaştan ibaret?

Nel Bonilla
Worldlines – The threads connecting geopolitics
10 Şubat 2026

Giderek zemin kazanan bir anlatı var: Artan riskler ve İran’ın uyarılarıyla karşı karşıya kalan Trump yönetiminin, Tahran ile yüzleşmekten geri adım attığı iddia ediliyor. Bir uçak gemisi grubunun kısmen geri çekildiğine dair haberler, Umman’ın başkenti Maskat’taki görüşmeler ve ABD’nin yumuşayan tonu; itidal, yeniden kalibrasyon ve hatta Washington’da yeni bir gerçekçiliğin işaretleri olarak yorumlanıyor. Ancak bu okuma, tehlikeli derecede miyopça. Atlantik sistemine şu an hükmeden stratejik mantığı, benim Sığınak Devleti (Bunker State) olarak adlandırdığım şeyi yanlış anlıyor. Gerilimi düşürme (de-escalation) gibi görünen şey, bu mantık dahilinde, sadece daha sürdürülebilir ve daha acımasız bir savaş biçimine geçişten ibaret. Transatlantik sistemi, kendi çöküş emarelerini uzun vadeli yönetebilmek için en uygun yönteme kayıyor: Deniz kontrolü yoluyla ekonomik boğma, örtülü istikrarsızlaştırma operasyonları ve ihtiyat kuvveti olarak tutulan kinetik vuruşlar. Savaşın biçimi değişti. Amacı ise değişmedi.

Ana akım analizlerin çoğu hâlâ 20. yüzyıla ait bir şablon kullanıyor: Tırmanış (escalation), görünür askeri yığınak, kitlesel bombardıman ve işgal ya da en azından bu tür operasyonların hazırlığı anlamına gelir. Bunları durdurun ya da kamuoyu önünde tehdit etmeyi kesin; işte size “gerilimi düşürme”. Bu mercekten bakıldığında, son gelişmeler gerçekten de bir geri çekilme gibi görünüyor: USS Abraham Lincoln‘ün Umman Denizi’nden kısmen yeniden konumlandırıldığına dair haberler. Umman’ın başkenti Maskat’taki dolaylı görüşmelerin diplomatik koreografisi ve yenilenen yaptırımları, İran’a karşı yürütülen fiili bir savaş çabasının parçası olarak değil de bir pazarlık kozu olarak çerçeveleyen haberler.

Fakat bu okuma, abluka hazırlıklarının ve yaptırım mimarisinin tamamen yerinde durduğunu, gevşetilmek bir yana genişletildiğini görmezden geliyor. Dahası, İran’a yönelik örtülü ve finansal savaş yavaşlamıyor, aksine şiddetleniyor. Son olarak ve en önemlisi, Körfez’deki ABD güç duruşu, İran füzelerinin menzili içindeki 30 bin ila 40 bin askerden oluşuyor ve bu durumda anlamlı bir değişiklik yok. Dolayısıyla hikâye bir geri çekilme hikâyesi değil; Transatlantik sistemin artık tercih ettiği kalıcı hibrit savaş koşullarına yönelik açık bir hazırlık hikâyesi.

Hava saldırılarından ekonomik savaşa: Asli silah olarak abluka ve kuşatma

Savaşı yalnızca bombalar düştüğünde ya da parlamentolar resmen ilan ettiğinde gerçekleşen bir şey olarak tanımlarsak, İran’a yönelik hibrit savaşın halihazırda tüm şiddetiyle devam ettiği gerçeğini kaçırırız. 2025’in sonlarından bu yana Washington’ın aldığı tedbirler, mevcut yaptırımlara enerji akışlarının fiziksel kontrolünü de ekledi.

Aralık 2025’te Trump, Venezuela’ya giden veya Venezuela’dan gelen yaptırımlı petrol tankerlerine yönelik tam kapsamlı bir deniz ablukası emri verdi; bu, klasik uluslararası hukuk tanımlarına göre açıkça bir “savaş nedeni” (casus belli) niteliği taşır. İran örneğinde ise aynı yönetim, (henüz) resmen ilan edilmiş bir “topyekûn abluka” değil, hızla daralan bir fiili petrol ablukası yürütüyor: Şubat 2026’nın başlarında Umman’daki nükleer görüşmeler tıkandıktan sonra Washington, İran ham petrolü ve petrokimya ürünlerinin ticaretini yapan firmaları ve aracıları hedef alarak İran’ın petrol sektörüne ek yaptırımlar getirdiğini duyurdu. Buna paralel olarak Dışişleri Bakanlığı, İran’ın “gölge filosunu” sistematik olarak parçalamaya başladı. Şubat 2026 tarihli bir açıklamada, gölge filoya ait 14 tankeri bloke edilmiş varlık olarak tanımladı ve İran menşeli petrol, petrol ürünleri veya petrokimya ürünlerinin taşınması veya ticaretine karışan 15 kuruluşa ve 2 kişiye yaptırım uygulayarak “nakliyeciler ve tüccarlar ağına karşı harekete geçmeye devam edeceğini” taahhüt etti. Dahası, ABD güçleri fiziksel olarak birden fazla tankere el koydu: İzlanda yakınlarındaki Atlantik sularında iki haftalık bir takibin ardından Marinera; Karayipler’de iki milyon varil Venezuela ham petrolü taşıyan Sophia ve İran’ın gölge filosuyla bağlantılı diğer gemiler.

Bu hedef odaklı bir çaba ve sadece sembolizmden ibaret değil: İran, günde yaklaşık 1,3 ila 1,8 milyon varil petrol ihraç ediyor ve bunun kabaca yüzde 90’ını Çin’e satıyor. Bunun önemli bir kısmını kesmek, işlevsel olarak İran ekonomisinin ana arterlerine yönelik sürekli saldırılarla eşdeğerdir.

“İran’ı yeniden güçsüz bırakmak”

Trump yetkilileri ne yaptıkları konusunda alışılmadık derecede açık sözlü davranıyor. Hazine Bakanı Scott Bessent, maksimum baskı kampanyasının İran’ın zaten bükülmekte olan ekonomisini çökertmek, “İran petrol ihracatını çökertmek” ve “İran petrol sektörünü kapatmak” için tasarlandığını övünerek anlattı. Sonuçları ise kutladı: Para biriminin değer kaybı, banka iflasları, dolar kıtlığı, ithalat felci; ve ardından ekledi:

“İnsanlar işte bu yüzden sokağa döküldü… Bu, ekonomi idaresi sanatıdır. Tek kurşun atılmadı.”

Mart 2025’te New York Ekonomi Kulübü’nde Wall Street’e hitap eden Bessent, bunu daha da net bir dille ifade etti: Amaç İran’ı yeniden parasız bırakmaktı. Finansçılarla dolu salon bu sözleri alkışladı.

Yapısal savaş olarak yaptırımlar

İzlediğimiz şey, yaptırımların kalıcı bir savaş hali olarak yapısallaştırılmasıdır. Dünya Bankası ve BM insan hakları verileri net bir örüntü ortaya koyuyor: 2015 JCPOA nükleer anlaşması kapsamında yaptırımlar hafifletildikten sonra, 2016 yılında İran enflasyonu yaklaşık yüzde 7’ye düştü. Trump 2018’de anlaşmayı tek taraflı olarak yırtıp atıp BM Güvenlik Konseyi kararını ihlal ederek yaptırımları yeniden uygulamaya koyduğunda, enflasyon tekrar yüzde 40-50 bandına fırladı ve orada kaldı. BM özel raportörleri, ABD’nin İran, Küba ve Venezuela’ya yönelik tek taraflı yaptırımlarının uluslararası hukuku ihlal ettiği ve açlık ile temel haklardan mahrumiyet gibi muhtemel sonuçlarla “insan yapımı insani felaketlere” yol açma riski taşıdığı konusunda defalarca uyarıda bulundu.

Elbette, yaptırımların kullanımı açısından bunların hiçbiri kavramsal olarak yeni değil. Küba üzerine 1960 tarihli bir Dışişleri Bakanlığı notu, yol haritasını zaten dile getirmişti: Ambargonun amacı Küba’nın ekonomik hayatını zayıflatmak ve “açlığa, umutsuzluğa ve hükümetin devrilmesine yol açmaktı.” Yeni olan şey, bu mantığın Sığınaklaşmasıdır (Bunkerization): Bir zamanlar politika seçeneği olarak ele alınan planlar, artık çok kutuplu direnci mümkün kılan herhangi bir devlete varsayılan olarak uygulanan yerleşik bir yapı (standing structure) haline gelmiştir.

Bir test vakası olarak Venezuela: Güvenlik bürokrasisi ve çok kutupluluk savaşı

Venezuela’da 3 Ocak 2026’da yaşananlar, ne bir sapma ne de kısa vadeli iç olayların tetiklediği ani bir tırmanış olarak görülmelidir. Bu düşünceden oldukça uzaktı. Aksine, bir süredir entelektüel, kurumsal ve doktrinel olarak hazırlanan jeopolitik bir operasyonun icrasıydı. O gün yaşananları jeopolitik bir darbe olarak adlandırmak yerinde bir tanım olacaktır. Venezuela, Hugo Chávez’in Soğuk Savaş sonrası yarımküreye dayatılan itaat zincirini kırmasından bu yana çeşitli kuşatma biçimleri altında yaşadı. Ancak mevcut evre niteliksel olarak farklı. Bu evre, ABD üstünlüğünün artık garanti görülmediği, Batı kontrolü dışındaki büyümenin otomatik olarak çöküşe (ya da daha doğrusu çökertilmeye) yol açmadığı ve çok kutuplu ittifakların Batılı güç elitleri için sadece ideolojik değil, yapısal bir meydan okuma oluşturduğu bir dünyada gerçekleşiyor. Bu tırmanışı körükleyen endişe, alternatif finansal, diplomatik ve güvenlik ilişkilerinin varlığını sürdürebilmesi ve büyüyebilmesidir. Gücü giderek artan bir şekilde zorlayıcı kaldıraca dayanan, düşüşteki bir hegemon için bu tahammül edilemez bir durumdur.

Bu mantığın en ifşa edici ifadelerinden biri, ABD Ordu Harp Akademisi Stratejik Araştırmalar Enstitüsü’nde (SSI) Latin Amerika Araştırma Profesörü olan R. Evan Ellis’in çalışmalarında karşımıza çıkıyor. Eylül 2025 tarihli “Nihayet Venezuela İçin Oyunun Sonu mu?” başlıklı makalesitırmanışın nasıl gelişebileceğini modelliyor. Günümüz jeopolitik bağlamında güç, kinetik eylemin bir iletişim biçimine dönüştüğü bir sinyal mekanizması haline geliyor. En azından ABD cephesinden bakıldığında.

Ellis, son operasyonları “önceki kısıtlamaların ötesine tırmandırma istekliliğinin” göstergesi olarak tanımlıyor; bu ifade, tırmanışı eşiklerin iteratif bir testi olarak ele alıyor. Sembolik güç başarısız olursa, sınırlı vuruşlar takip eder. Onlar da başarısız olursa, tırmanış devam eder; ta ki 1989 Panama işgali ve Noriega’nın yakalanmasına açıkça atıfta bulunulan “Just Cause (Haklı Davan) benzeri bir operasyona” kadar. Yarımkürede egemenlik, şarta bağlı olarak iptal edilebilir bir statü olarak çerçeveleniyor:

“Sürat teknesine yapılan son saldırı, ABD hükümetinin önceki kısıtlamaların ötesine tırmandırma istekliliğinin bir göstergesidir. ABD’nin önünde, bu güç gösterisinin Maduro’nun ABD’nin endişelerini gidermesini sağlamaya yetip yetmediğini görmekten, ek ve sınırlı vuruşlara, hatta Maduro ve yandaşlarını Manuel Noriega’ya yapıldığı gibi Amerika Birleşik Devletleri’nde adalete teslim etmek için Just Cause benzeri bir operasyona kadar uzanan bir dizi seçenek bulunmaktadır.”

Aynı zamanda Ellis, okuyucularına uzun vadeli bir işgalin amaçlanmadığını; toplanan gücün sürdürülebilir bir kontrol için yetersiz olduğunu garanti ediyor. Bu, Irak ve Afganistan sonrası dönemin, bulaşmadan sonuç alma, sorumluluk almadan kontrol etme kısıtlamalarını yansıtıyor. Rejim değişikliğinden sonra şiddetli parçalanma, suç rekabeti ve sabotaj öngörüyor; ancak bunları müdahaleye karşı belirleyici argümanlar olarak değil, “yönetilmesi” gereken dışsallıklar olarak çerçeveliyor. Kaosun sorumluluğu Venezuelalı aktörlere veya Rusya, Çin ve Küba gibi dış “oyun bozuculara” (spoilers) yükleniyor. İstikrarsızlaştırma hem tahmin ediliyor hem de sahiplenilmiyor.

Ellis’i özellikle önemli kılan şey, ABD savunma aygıtının içindeki konumudur. 2014’ten bu yana Ordu Harp Akademisi SSI araştırma profesörü ve Dışişleri Bakanlığı Politika Planlama Ekibi’nin eski bir üyesi olarak, istihbarat, operasyonlar ve stratejik anlatının kesişim noktasında faaliyet gösteriyor. Analizleri en iyi, planlama ekosisteminin kendi içinden doğan, önceden yapılandırılmış biliş (pre-structured cognition) olarak okunabilir.

Latin Amerika’da Çin üzerine kaleme aldığı (Latin Amerika’da Çin Halk Cumhuriyeti’nin Askeri Eylemlerine Hazırlık başlıklı) paralel bir yazısında Ellis, Çin’in yarımküredeki güvenlik faaliyetlerinin ampirik olarak mütevazı kaldığını kabul ediyor: Silah hibeleri, eğitim değişimleri, sınırlı liman ziyaretleri. Yine de Pentagon için bunların “potansiyel olarak oluşturdukları tehditler merceğinden” yorumlanması gerektiğinde ısrar ediyor. Ampirik tevazu önemsizleşiyor; önemli olan gizli potansiyel. Ticari projeler çift kullanımlı (dual-use) olarak, diplomatik angajmanlar ön konumlandırma olarak, sivil altyapı ise geleceğin muharebe sahası olarak yeniden kodlanıyor.

Birlikte okunduğunda, Venezuela ve Çin çalışmaları güvenlikokrasi zihniyetini (securitocratic mindset) örneklendiriyor: Toplumlar, bozulması, istikrara kavuşturulması veya rakiplere kapatılması gereken sistemler olarak anlaşılıyor. Demokrasi bu anlayışta sadece bir değişken, egemenlik ise koşullu bir statü.

ABD Hava ve Uzay Kuvvetleri için hazırlanan 2023 tarihli RAND raporu Great Power Competition and Conflict in Latin America (Latin Amerika’da Büyük Güç Rekabeti ve Çatışma), bunu açıkça ortaya koyuyor: Bölge stratejik bir geri cephe olarak ele alınıyor, siyaset askeri gerekliliğe tabi kılınıyor. Temel görevler; vekilleri (proxies) desteklemek, Çin’in bölgedeki çift kullanımlı varlıklarını caydırmaya veya kullanmasını engellemeye hazırlanmak ve “bölgede ABD Hava Kuvvetleri varlıklarına artan talebe” hazırlanarak diplomasi yerine askeri seçeneği tercih etmek.

Venezuela örneğinin gösterdiği şudur: Bir devlet üzerindeki Sığınak (Bunker) baskısının yoğunluğu ve biçimi, o devletin bir düğüm veya boğum noktası olarak konumsal değerine ve ABD güç merkezlerine olan mesafesine bağlıdır. Dolayısıyla örneğin Meksika, Küba ve Venezuela, Amerikan sığınağının iç halkasında yer alırken; İran, kuşatmanın hâlâ mümkün olduğu ancak daha fazla çekişmeye sahne olan bir dış halkada yer alıyor. Düğüm noktası ne kadar yakınsa, otonom gelişim için o kadar az alan vardır. Bu nedenle Venezuela, Küba ve Meksika; ABD güvenlik çeperi ve yarımküre stratejisindeki konumları nedeniyle ablukaya alınması daha kolay, sızılması daha kolay ve Washington’a yüksek kinetik maliyet çıkarmadan cezalandırılması daha kolay oldukları için daha zayıf bir pozisyondadır. Bu durum, yukarıda bahsedilen RAND raporunda açıkça belirtilmiştir.

Bu bölgede, mesafe (çok kısa), projeksiyon kapasitesi (maksimal) ve tarihsel hak iddiasının (“bizim” yarımküremiz) birleşimi; İran’ın ve hatta Rusya’nın asla tam olarak aynı şekilde deneyimlemediği özel bir baskı modeli üretir. Nitekim Latin Amerika, tedarik zincirlerini yarımkürede yerelleştirme, Çin’e bağımlılığı azaltma ve Washington’daki Çin şahinlerinin 2030 civarında gerçekleşeceğini açıkça takvimlendirdiği bir savaşa hazırlanma stratejisinin bir parçasıdır. Dolayısıyla baskı sadece ticaret yapmak için değil, ulusal kalkınmayı ABD’nin yeniden silahlanma ihtiyaçlarıyla hizalamak içindir. Latin Amerika’nın geri cephe olarak kodlandığı güvenlikçi bir mantıkta, ticari bağımlılık kırılganlığı derinleştirecektir. Örneğin Meksika örneğinde; mineralleri, lojistiği ve üretimi ABD savaş planlaması için ne kadar merkezi hale gelirse, Meksika’nın seçimleri Washington’ın beklentilerinden saptığı anda gelecekteki müdahaleler o kadar meşru görünecektir.

Öte yandan İran, kısmen farklı bir mesafede ve harekat alanında bulunduğu, sert caydırıcı araçlara ve bunları geliştirme fırsatına (örneğin füzeleri, Hürmüz Boğazı) sahip olduğu ve Rusya ile Çin üzerinden Avrasya destek ağlarına bağlanabildiği için daha dirençli. ABD deniz ve finansal hakimiyeti altındaki Latin Amerika ülkeleri bu tür stratejileri basitçe kopyalayamaz. Yine de İran için çıkarılacak ders nettir: Karayip havzasında test edilen yöntemler -abluka, başsız bırakma (decapitation), dış baskı altında elitlerin yeniden yapılandırılması- şimdi Basra Körfezi’ne uyarlanıyor. Sığınak Devleti, laboratuvar protokolünü çok kutuplu bağlantısallığın bir düğümünden diğerine ihraç ediyor.

ABD’li ve İsrailli analistler, bu Venezuela modelini İran için bir şablon olarak açıkça tartışıyor. Ocak 2026 tarihli bir CNN analizi, “rejim değişikliği olmaksızın lider kadronun tasfiyesinden” (leadership decapitation) açıkça bahsetti ve Washington’ın İran için seçenekleri planlarken “Venezuela’yı bir örnek olarak referans alabileceğini” öne sürdü. Bu arada İsrail istihbarat servisi, İran içinde eşsiz bir erişim gücüne sahip olduğunu kanıtladı: Haziran 2025’teki “Operasyon Yükselen Aslan” sırasında Mossad ve müttefik birimler, Tahran yakınlarındaki İran füze fırlatıcılarını ve hava savunma sistemlerini imha etmek için önceden yerleştirilmiş silahları ve örtülü ekipleri kullandı; aynı zamanda en az 14 nükleer bilimciye ve çok sayıda İslam Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) komutanına suikast düzenledi. Araştırmalar, Mossad’ın hassas silahları ve patlayıcıları İran’a soktuğunu, aylarca veya yıllarca zulalarda sakladığını ve ekipleri Tahran’ın derinliklerinde koordine ederken İran güvenlik güçlerinden kaçabildiğini gösteriyor.

İranlı yetkililer Ocak 2026’da, Mossad ile bağlantılı; çeşitli eyaletlerdeki petrol, gaz, elektrik ve telekomünikasyon altyapısını hedef alan yeni sabotaj planlarını bozduklarını duyurdu; bu da söz konusu gizli ağın aktif olduğunu ve geçmişte kalmadığını kanıtlıyor. Bu, İran’a karşı Venezuela tarzı bir “başsız bırakma” girişimini yeniden üretmek için gereken örtülü yıpratma ve hedefli lider suikastları için tam da ihtiyaç duyulan türden bir altyapıdır. Buna göre amaç tam işgal değil; sürdürülebilir bir yıpratma baskısı oluşturmak, komuta zincirinin bütünlüğünü parçalamak ve hayatta kalan bir “artık hükümeti” (rump government) “stratejik boyun eğmeye” zorlamaktır; yani nükleer ve füze programlarının sökülmesini, enerji egemenliğinin teslimini ve dış politikanın ABD çizgisiyle hizalanmasını kabul etmektir.

Yavaş boğulma

Neden bu yöntem tercih ediliyor? Mevcut ABD askeri stratejisi, kesin sonuçlu ve siyasi açıdan maliyetli savaşlara göre kurgulanmamıştır. Kalıcı kriz yönetimi ve kalıcı yıpratma üzerine inşa edilmiştir. Bu mantık dahilinde şunlar geçerlidir: İran’a karşı büyük, açıkça ilan edilmiş bir savaş riskli, pahalı ve iç politika açısından patlayıcı olacaktır. Öte yandan abluka, yaptırımlar, sabotaj ve aralıklı vuruşların bir kombinasyonu; daha ucuz, inkâr edilebilir ve çok daha esnektir.

Nitekim bu yavaş boğma süreci içinde diplomatik kafa karışıklığı, yıpratmanın bir parçasıdır. ABD temsilcileri bir “anlaşma” ihtimalini sallandırırken, sudaki gerçeklik, korsanlık ve gemilere el koymanın acımasızca tırmandığı bir durum olacaktır. Bu kafa karışıklığı, hedef alınan ulusların içinde hizipsel bir çatışma yaratmayı amaçlar: “Anlaşma yanlısı” bir elit kesim, sahte rahatlama vaatleriyle cezbedilirken, sahadaki (veya denizdeki) askeri gerçeklik ilmeği daraltır. ABD stratejisi, Rusya, Çin ve İran’dan gelecek birleşik bir tepkiyi geciktirmek için bu diplomatik sis perdesini kullanmakta; “denizdeki savaşın”, onlar ortak bir deniz savunması üzerinde anlaşamadan ticaret rotalarını parça parça sökmesine olanak tanımaktadır.

Boğulan bir İran, İran petrolüne bağımlı olan ve Tahran’ı ayakta tutmak için para ve siyasi sermaye yatırmak zorunda kalacak olan Çin’i kanatır. Dahası, kilit bir ortağını kaybetmemek için silah, teknoloji ve diplomatik koruma sağlamak zorunda olan Rusya’yı zayıflatabilir. Küresel Güney’i benzer bağımsız projeler izlemekten caydırır. Son olarak, böyle bir yaklaşım, Körfez’deki ABD askerî varlığı için sonsuz bir bahane sunarak bütçeleri ve iç güvenlikleştirme politikalarını meşrulaştırır. Bu, Batı’daki düzensizliği hızlandırabilecek siyasi geri tepmelere yol açacak dramatik bir bombardıman kampanyasına kıyasla, daha düşük riskli ve daha yüksek getirili bir stratejidir.

Tökezleme teli mantığı: Feda edilebilir varlıklar olarak 40 bin asker

Bunun bir gerilimi düşürme hamlesi olmadığının en çarpıcı göstergelerinden biri güç duruşudur. Kuveyt, Bahreyn, Katar, BAE ve Umman’daki üslere dağılmış yaklaşık 30 bin ila 40 bin ABD askeri hâlâ orada; hepsi de İran’ın kısa menzilli füzelerinin ve İHA’larının menzili içinde. Konvansiyonel bir perspektiften bakıldığında bu deliliktir: Eğer tırmanıştan korkuyorsanız neden bu kadar çok gücü açık hedefte bırakasınız? Mevcut ABD askeri stratejisi perspektifinden bakıldığında ise bu durum kasıtlı olabilir.

Bu askerler birer tökezleme teli (tripwire) işlevi görüyor. Eğer İran ablukaya veya sabotajlara bu üslere füze saldırılarıyla karşılık verirse, Washington anında kitlesel “meşru müdafaa” operasyonları için iç meşruiyet kazanır. Ne de olsa Transatlantik işlevsel elitleri, Batı hakimiyetinin daha geniş mimarisini korumaya yardımcı olacaksa, yüzlerce hatta binlerce askeri kaybı tolere etmeye giderek daha istekli görünüyor. ABD askerleri burada, çok kutupluluğu dondurmak veya yavaşlatmak amacıyla feda edilebilir vekiller (sacrificial proxies) olarak kullanılıyor.

“Az kaynak”

Nispeten mütevazı bir görünür askeri angajmanın -tek bir uçak gemisi grubu, fazladan birkaç filo, kitlesel seferberlik yok- İran’la yüzleşmek için ciddi bir niyet taşımadığına işaret ettiği varsayılabilir. Ancak küçük ayak izi, stratejinin doğasına dair bir ipucudur: Potansiyel bir ekonomik abluka, ayrıca bir petrol ambargosunun uygulanması ve halihazırda devam eden tankerlere el koyma tedbirleri; armadaları değil, devriyeleri gerektirir. Bir deniz ablukası altı uçak gemisi gerektirmez. Ticari nakliyenin, sigortacıların ve üçüncü devletlerin ABD’nin “yaptırım uygulamalarına” boyun eğmesini sağlamaya yetecek kadar varlık ve ölümcül güç gerektirir. Gördüğümüz ölçek tam da budur. Örtülü sabotaj siyasi olarak hiçbir maliyet getirmez; inkâr edilebilir istihbarat ekipleri ve siber birimler uydu görüntülerinde görünmez. Lider kadroyu tasfiye vuruşları (decapitation strikes) zırhlı tümenleri değil, özel kuvvetleri gerektirir.

Genel olarak, ekonomik bağlantısallığın kalıcı olarak çevrelenmesi (containment), işgal gerektirmez; sadece uzun vadeli yatırım ve entegrasyonu cazibesiz ve riskli hale getirecek kadar tehdit ve istikrarsızlık gerektirir. Son olarak yapısal düzeyde, 2009 tarihli Which Path to Persia? (Hangi Yol İran’a Çıkar?) başlıklı Brookings raporu, deniz baskısı, yaptırımlar ve hava saldırılarını, rasyonel bir hegemonun aralarından seçim yapabileceği ayrı seçenekler olarak ele alıyordu. Bugünkü durumda bu seçenekler katılaşarak bir yapıya dönüştü: Kilit düğüm noktaları (Hürmüz, Karayipler, Meksika Körfezi) çevresinde gemiler, üsler ve ambargo mekanizmalarından oluşan neredeyse kalıcı bir duruş. USS Abraham Lincoln uçak gemisi orada, çünkü ABD hükümeti artık İran’ın denizde çevrelenmesinin varsayılan bir koşul olduğunu varsayıyor.

Başka bir deyişle: Bu ABD operasyonu, Washington’ın İran’ı istikrarsızlaştırma ilgisini kaybettiği için değil; seçilen savaş yönteminin abluka ve örtülü eylemlerle istikrarsızlaştırma olması nedeniyle kaynak açısından hafif (resource-light). ABD gücünün “zafer” için yetersiz olduğu gerçeği, amacın süregelen bir yıpratma (ongoing attrition) olduğunun sinyalidir.

Politika değil, yapı

Şu anda yaşananların hiçbiri kavramsal olarak “yeni” değil. 2009 tarihli Brookings raporu Which Path to Persia?, seçenekleri zaten kataloglamıştı: Yaptırımlar, örtülü eylemler, vekalet savaşı, hava saldırıları ve işgal. Bugünkü araçların birçoğu orada taslak olarak yer alıyordu. Ancak, niteliksel bir değişimi ayırt edebiliriz: 2009’da bunlar politikaydı; maliyet-fayda hesabına göre seçilen, birleştirilen veya elenen menüdeki pozisyonlardı. 2020’lerin ortalarına gelindiğinde ise bunlar sertleşerek yapıya dönüştü. Anti-entropik mantık -“çok kutuplu entegrasyonu ne pahasına olursa olsun durdurmalıyız“- bir kez kabul edildiğinde; yaptırımlar, ablukalar ve örtülü istikrarsızlaştırma, çürüyen tek kutuplu düzenin kalıcı enstrümanları haline gelir.

Dolayısıyla mesele, İran’ı Çin, Rusya ve Küresel Güney arasında istikrarlı bir köprü işlevi göremeyecek kadar uzun süre zayıf tutmaktır. Daha temel amaç sistemsel bozunumdur: İran’ı kronik olarak istikrarsız, ekonomik olarak tükenmiş, siyasi olarak parçalanmış bir alana; uzun vadeli Avrasya bağlantısallığı için kötü bir bahse dönüştürmek.

Küba ve Venezuela üzerindeki maksimum baskının altında da tam olarak aynı mantık yatmaktadır: Her ikisi de ideolojik düşman ve jeostratejik boğum noktasıdır; Küba Meksika Körfezi’nin girişinde, Venezuela ise Karayip enerji sahasında. Onların egemen işlevselliğini parçalamak, Meksika, Brezilya ve diğerleri için seçenekleri daraltır ve Batı’nın deniz yolları ve bölgesel lojistik üzerindeki pençesini sıkılaştırır. Bu açıdan bakıldığında, kilit düğüm noktalarına (İran, Küba, Venezuela ve potansiyel olarak diğerleri) alternatif bir ağa tam olarak bağlanıp güçlenmeden önce kontrollü düzensizlik uygulanarak yapılan acımasız ama tutarlı bir jeopolitik triyaja (geopolitical triage) tanıklık ediyoruz.

İki mantığın savaşı

Bütün bunlar, sanayisizleşme, borç yükü, siyasi kutuplaşma ve silinen meşruiyet nedeniyle ABD’nin azalan maddi ve sembolik gücünün fonunda gerçekleşiyor. Ortaya çıkan askeri stratejiler, bu zayıflığa uyum sağlamanın bir semptomudur. İran ile yüzleşme, dolayısıyla iki örgütleyici ilke arasındaki daha geniş bir mücadelenin sahnesidir: Bir yanda, hiyerarşinin korunmasını diğer ülkelerin parçalanması ve zorlayıcı kontrolü yoluyla dayatmaya ve denetlemeye çalışan bir mantık. Diğer yanda ise, bağlantısallık ve çeşitlendirme yoluyla egemenliği teşvik ederek bu ABD liderliğindeki statükoyu tehdit eden çok kutuplu mantık.

Düşüşteki hegemonun mantığı, iç çatlakları silahlaştırır. Jeopolitik analist John Helmer’in uyardığı gibi, ABD tarafı; bağlantısız dünyanın yönetici elitlerinin arasına ölümcül bir kama sokmak için ayrımcı gümrük tarifelerini ve denizdeki fiziksel savaşı kullanan bir “gangster” haraç mantığını benimsemiştir. Helmer, her kilit başkentte -Tahran, Moskova, Pekin ve Yeni Delhi- ABD’nin, “işler yürüsüncü” (business-as-usual) hizip (bir anlaşma yapmak ve ekonomik baskıyı hafifletmek için çaresiz olan oligarklar ve teknokratlar) ile “Direniş” hizbi (herhangi bir tavizin Washington’ı sadece el yükseltmeye teşvik edeceğini savunan ordu ve istihbarat servisleri) arasında aktif olarak bir bölünmeyi körüklediğini gözlemliyor. ABD, ulusları ayrımcı acılarla bireysel olarak hedef alarak, çok kutuplu ittifakı sürdürmenin maliyetini boyun eğmenin bedelinden daha yüksek hale getirmeyi; esasen anlaşma yanlısı hiziplerin kendi iç ekonomilerini kurtarmak için stratejik ortaklıklarını nihayetinde yırtıp atacağına oynamayı amaçlıyor. Dolayısıyla bu hibrit savaş, zamana karşı bir yarıştır: İş dünyası hizipleri ekonomik boğulmaya teslim olmadan önce, direniş hizipleri ittifakın savunmasını tahkim edebilecek mi?

İran, bu çok kutuplu mantık dahilinde şimdiden karşılık veriyor. İran, köşeye sıkıştırılırsa ABD üslerini vurma ve potansiyel olarak Hürmüz Boğazı’nı kapatma istekliliğinin sinyalini veren bir önleyici savunma doktrini benimsedi; aynı zamanda yaptırımlara karşı can simidi olarak Moskova ve Pekin ile ekonomik ve askeri bağlarını derinleştiriyor. ABD güç elitleri, İran gibi kilit düğüm noktalarına, kendi iç çelişkileri (toplumsal çatlaklar, ekonomik tükenmişlik, siyasi kriz) kendilerini yıkmadan önce, bu yeni ağın bütünlüğünü kıracak kadar hızlı ve yeterli acıyı verebileceklerine bahse giriyor. Kritik bilinmeyen kırılma noktasıdır: Maliyetlerin kimin için daha önce sürdürülemez hale geleceği.

Geri çekilme yanılsaması

Michel Foucault, Hapishanenin Doğuşu (Vintage Books, 1991). Bu pasaj, hedefin artık kesin zafer kazanmak değil, herhangi ülkeyi kontrol altındaki nesne gibi yöneten “kalıcı boğma ekonomisi” kurmak olduğunu ortaya koyuyor.

Son notlar: Savaş sahne değiştirdi

Mevcut evreyi İran’dan “geri adım atmak” olarak tanımlamak, modern emperyal gücün doğasını yanlış okumaktır. Bu güç, gürültülü işgallere ya da televizyonda yayınlanan bir “Şok ve Dehşet” (Shock and Awe) kampanyasına ihtiyaç duymaz. Çürüyen hegemon; ekonomik boğma (yaptırımlar, ablukalar, finansal dışlama), parçalama (sabotaj, suikastlar, siber saldırılar) ve her meşru müdafaa eylemini saldırganlık olarak çerçeveleyen anlatı savaşı (provokasyon, tepki ve meşrulaştırma döngüleri) yoluyla sessiz, acımasız bir savaş yürütebilir ve yürütecektir. Ve bunu zaten yapıyor. Kinetik eylem ve operasyon seçeneğini açıkça ve görünür bir şekilde masada bırakarak.

Nükleer silahlar, terörizm ve insan haklarına dair emperyal yüzeysel anlatı, yalnızca asıl tehlikede olan şeyi gizlemeye yarar. Yani: İran’ın bir Avrasya kara köprüsü olarak temsil ettiği bağlantısallık; dolarsızlaşma tehlikesisi; alternatif devlet ideolojileri ve toplum örgütlenme biçimleri; ve nihayetinde bir demonstrasyon etkisi; ABD hegemonuna karşı direnişin başarılı olabileceğine dair kanıt. Amaç barışın veya istikrarın sağlanması değil, çok kutuplu bir dünyanın konsolidasyonunun önlenmesidir.

Buna “gerilimi düşürme” demek, savaş başka araçlarla yürütüldüğünde ona kendi adıyla hitap etme sorumluluğundan kaçmaktır. Zira amaç, Doğu ile Batı arasındaki her türlü köprünün -çok kutuplu bir düzenin işleyen her türlü bağ dokusunun- imhası veya devre dışı bırakılması olarak kalmaya devam ediyor. Değişen tek şey biçimdir: Ayrık siyasi seçeneklerden kalıcı bir işletim yapısına; başlayan ve biten savaşlardan, resmen hiç başlamayan ve resmen hiç bitmeyen savaşlara. Bu, ölmekte olan bir hegemonik düzenin, kendi yerini alacak olanın altyapısına karşı savaşıdır.

Kaynak: Harici

]]>
Corc Abdullah: Esarete kafa tutan devrimci bir militan https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/33698/corc-abdullah-esarete-kafa-tutan-devrimci-bir-militan/ Mon, 26 Jan 2026 12:05:02 +0000 https://yenidunya.org/?p=33698 Çevirmenin notu: Lübnanlı devrimci Corc Abdullah, 41 yılını Fransa’da tutsaklıkta geçirdikten sonra geçen temmuzda serbest bırakılmış ve ülkesine dönmüştü. Abdullah, çevirisini verdiğimiz mülakatında, esaret altında devrimci bir militan olarak kendisini nasıl koruyup geliştirdiğini anlatıyor. Abdullah, yoldaşlarının da yardımları sayesinde sadece ülkesini, Filistin direnişini ve kendisini parçası saydığı Arap dünyasını değil, tüm dünyayı takip etmiş ve anti-emperyalist ve anti-faşist mücadelesinin enternasyonal karakterini asla sulandırmamış: Arjantin’den Fransa’ya tüm dünyayı tararken, Filistin ve Lübnan’ın merkezinde yer aldığı Arap devrimci hareketine bağlılığı asla sarsılmamış.

7 Ekim Aksa Tufanı operasyonundan duyduğu sevinci de aktaran devrimci lider, Filistin direnişinin hâlâ Arap devriminin kalbi olduğuna inanıyor. Abdullah’ın, 7 Ekim ile birlikte İsrail’in “Silikon Vadisi” girişiminin baltalandığına ve devlet elinde bankaların 1980’lerin sonundan itibaren özel ellere geçtiğine ilişkin tespitlerine özellikle dikkat çekmek istiyorum. Abdullah’ın sözleri ile, FHKC’nin efsanevi kurucusu Corc Habaş’ın 1988 yılında Siyonizmi Anlamak broşüründe yaptığı tespitler birbirine çok benziyor: Habaş da, siyonist varlığın kuruluşundan 40 yıl sonra, artık yalnızca emperyalizmin hizmetinde bir koloni olmadığına, özellikle içeride üretim kapasitesini artırıp teknolojik atılım yapmasıyla birlikte emperyalizmin de siyonizmin bölgesel emellerine hizmet eder bir konuma yerleştiğine işaret ediyor ve “Büyük İsrail”in ancak bu atılımla mümkün olduğunu söylüyordu. Bu mesele, üzerinde daha çok durulmayı hak ediyor.

Corc İbrahim Abdullah: “Birlikte, sadece birlikte kazanabiliriz.”

El Ahbar
22 Ocak 2026

Corc İbrahim Abdullah, 1951 yılında Lübnan’da doğmuş komünist, anti-emperyalist, anti-siyonist ve enternasyonalist bir militan. Corc, bugüne kadar bir fedai, bir özgürlük savaşçısı, kapitalist dünya sisteminin asla affetmediği sarsılmaz bir direnişin “günahkarı” olmaya devam ediyor. Fransa’da kırk bir yıl hapis yattığı, tecrit işkencesine ve ruhunu kırmaya çalışan burjuva “adaletinin” ağırlığına katlandığı halde, nihayet Temmuz 2025’te serbest bırakıldı ve Lübnan’a sınır dışı edildi. Gittiği gibi geri döndü: disiplinli bir militan. Kendisinin de söylediği gibi: “Ben esaret altındaki bir militandım. Hiçbir zaman militanlık yapmak isteyen bir mahkum olmadım; ben bir militanım ve bu nedenle, mahpusluk gibi olağanüstü bir durumun sınırları içinde bile mücadele ediyorum.”

Corc İbrahim Abdullah’ın hayatı, çok genç yaşta Filistin ve küresel devrimin ön saflarına atılan genç bir Lübnanlının tarihidir. Onun yolculuğu, Lübnan’daki Filistin devriminin yaşayan hafızasıdır: 1967’den sonra alevlenen ve uzlaşmacı siyasi liderlik tarafından ihanete uğramasına rağmen ölmeyi reddeden hareket. Bunun yerine, Gazze, Batı Şeria, Kudüs, 1948 Filistin ve diasporadaki yeni nesil yoksullar tarafından yeniden üretildi ve radikalleşti.

Corc’un yolculuğu 1984’te tutuklanmasıyla başlamadı, 60’lar ve 70’lerin enternasyonalist hücumunun ateşinde şekillendi. Siyasi bilinci, Vietnam’da ABD savaş makinesine karşı küresel mücadele, 1968’de Fransa’da öğrenci-işçi ayaklanmaları ve Che Guevara’nın 1967’deki Üç Kıta Konferansı çağrısı ile şekillendi. Bu güçler bir araya gelerek, sınıfsal inançları yarım asırdan fazla bir süredir emperyalist projenin önündeki aşılmaz bir engel olmaya devam eden bir militan yarattı.

Küresel jeopolitik manzara değişti, fakat sermayenin yapısal krizi ve Corc Abdullah’ın devrimci metaneti değişmedi. Filistin mücadelesinin bölgeyi özgürleştirmek için çözülmesi gereken temel çelişki olduğunu kabul ederek, Arap kurtuluş projesine bağlı kalmaya devam ediyor: “Filistin’in kurtuluşu tarihsel ve stratejik bir değere sahiptir: Arap devrim sürecinin tarihsel kaldıracıdır.”

S: Son kırk yılda ilkeleriniz ve inançlarınız zayıfladı mı? Bunu nasıl dayandınız?

C: Ben esaret altındaki bir militandım. Hiçbir zaman militanlık yapmak isteyen bir mahkum olmadım; ben bir militanım ve bu nedenle, mahpusluk gibi olağanüstü bir durumun sınırları içinde bile mücadele ediyorum. Bu nedenle, benim temel ilgim mücadelenin kendisi ve kişisel durumum ikincil. Kişisel durumum devrimci süreci teyit etmeye izin verdiği ölçüde, ben rahatım. İşte olan bu.

Buna göre, ilkelerim, bu 41 yıl boyunca beni sürekli ziyaret eden yoldaşlar aracılığıyla günlük uygulamaya konuldu. Onlar için benimle dayanışma, Filistin halkı ve onları destekleyen kitlelerle birlikte mücadeleye katılmak için sadece bir bahaneydi. Aynı zamanda, Fransa’daki sınıf mücadelesinde Filistin kitlelerinin konumunun da bir ifadesiydi. İşçiler daha iyi koşullar veya siyasi talepler için harekete geçtiğinde, benimle dayanışan kişiler CGT (Fransa Genel İşçi Konfederasyonu) ve diğer sendikaların gösterilerine doğrudan katıldılar. Her 20 veya 25 günde bir, yazılı bir müdahale de yapardım; onlar gösteri yaparken, bir yoldaş benim adıma bir konuşma yapma görevini üstlenirdi: parmaklıklar ardındaki Filistinli ve Arap militanın açıklaması. Böylece, bir militan olarak zaman, mücadelenin dışında değil, içinde geçer.

Serbest bırakılma koşullarıma gelince, yargıcın kararı temel bir hukuki öncüle dayanıyordu: Corc Abdullah’ın hapisteyken, dışarıda olduğundan daha fazla ulusal güvenliğe tehlike oluşturduğu belirtiliyordu. Bu gerekçeyle serbest bırakıldım. Dolayısıyla, hapisteki varlığım militan bir varlıktı. Esaretimi bir amaç olarak değil, mücadelenin mantığıyla ele aldım. Bu, hapishanede daha iyi koşullar talep ederek, serbest bırakılmayı veya masum olduğumun kanıtlanmasını isteyerek zamanımı geçirmediğim anlamına gelir. Bu tür konular benim için kabul edilemez.

Yargı önüne çıktığımda, Fransa ve Avrupa’daki militan operasyonlarla ilgili temel soruyu ele aldım. Bana isnat edilebilecek hiçbir kanıt yoktu. Beni “isnat edilen” şey, siyasi duruşum. Bu askeri operasyonların doğru olduğunu ve devam etmesi gerektiğini savundum; sadece Fransa’da değil, tüm dünyada, özellikle de 1980’lerden beri halkımıza karşı savaş açan emperyalist sistemin hakim olduğu ve kalbini oluşturan bölgelerde. Bugün durum daha da kötü.

S: Tutuklu kaldığınız süre boyunca dış dünya ile ilişkiniz nasıldı ve gelişen haberler ve olaylarla nasıl başa çıktınız?

C: İlk cevabımda da belirttiğim gibi, ben esaret altındaki bir militanım. Beni ziyaret edenlerin hepsi de militanlardı ve birincil görevleri benim bakış açımı dışarıya aktarmak, ikincil görevleri ise militan olarak konumumu güçlendirmekti. Bu amaçla yoldaşlar, gazetecilik, kültür ve militanlık eğitimim için gerekli tüm materyalleri bana sağladılar. Aslında ihtiyacım olan her şeyi okumak için yeterli zamanım yoktu. Boş zamandan değil, zaman azlığından muzdariptim. Bunu şiirsel olmak ya da abartmak için söylemiyorum. Hakikat bu.

Yoldaşlar her hafta bana sadece basın kupürlerinden oluşan beş dosya sağladılar: Lübnan, Filistin ve Mısır ile ilgili Arapça, Fransızca veya İngilizce yayınlanan her şey. Her dosya yaklaşık 90 sayfaydı: Haftada 450 sayfa sadece Lübnan’daki Filistin mücadelesi, direnişin durumu ve Mısır’daki halk hareketi ile ilgili haberler. Ayrıca tüm Fransız basınına da erişimim vardı: Le Monde ve L’Humanité gibi burjuva basını ve sol partilerin, özellikle de küçük partilerin yayınları. Böylece, mevcut tüm bilgi ve kültür materyallerine kapsamlı bir genel bakışa sahiptim.

Teorik çalışmalarım ise sıkı bir disiplin içindeydi. Günüm saat 8:30’da hapishane hücresinden çıkmamla başlıyordu, saat 10:45’te geri dönüyordum; bu süreyi, tabiri caizse bedenimi “savaşa hazır” tutmak için fiziksel egzersiz yaparak geçiriyordum. 10:45’ten 11:00’e kadar: yıkanma ve duş alma. 11:00’den 16:00’ya kadar: yoldaşlardan gelen mektupları ve notları okuma, bu oldukça zaman alıyordu. 16:00’dan 19:00’a kadar: teorik okumalar. Akşamları teorik notlarla uğraşıyordum: ne yapılmalı ve ne yapılmamalı. Sadece dört saat uyuyor, sabah 4:00’te uyanıyordum. Sabah 4:00’ten 7:00’ye kadar, insanlığımı korumak için “küçük yazışmalar” ile uğraştım. Yani, sevdiklerime, kardeşime veya başkalarına mektuplar yazdım. Basit kelimeler ve selamlar, bir çocuğu gördüğünde gülümseyen, bir çiçeğin güzelliğini gören ve sıradan hayatın basit zevklerini yaşayan sıradan bir insan olarak kendimi korumamı sağladı. Sabah 7:00’de hapishane gardiyanı gelir ve hapishane günü başlardı. İşte bu şekilde, günüm tamamen doluydu.

S: 7 Ekim operasyonuna tepkiniz ne oldu? Haber geldiğinde nasıl karşıladınız? O zaman izlenimleriniz neydi, şimdi ne?

C: Ben Arap, Lübnanlı ve Filistinliyim; bu konuyu Arap vatanındaki herkesi ilgilendiren bir konu olarak ele alıyorum. Ben bir komünistim ve bu nedenle bu olayı küresel etkileri ve Arap ve uluslararası devrimci hareketler üzerindeki etkisi açısından analiz ediyorum.

Askeri operasyon niteliği açısından: gerçekte, 7 Ekim nispeten sınırlı bir operasyondu, büyük çaplı bir operasyon değildi. Filistin devrimi kırk yılı aşkın bir süredir devam ediyor; bin kadar savaşçıyı seferber etmesi, uzun süren mücadelesinin doğal bir sonucu. Benzer operasyonların tekrarlanması beklenirken, 7 Ekim çok çeşitli ve geniş kapsamlı etkiler yarattı.

Sosyo-politik düzeyde, yani kitlelerin anlık tepkisi düzeyinde, Arap halklarının çoğu gibi, bir fedainin bir siyonist askeri kafasından çekerek sürüklediğini gördüğümüzde hepimiz sevinç çığlıkları attık; çok mutlu olduk. Elbette bu, fedailerin tam da bir fedainin yapması gerektiği gibi davrandığını görmekten kaynaklanan spontan bir tepkiydi.

Operasyonu ayrıntılı olarak analiz ettiğimizde, şunun veya bunun daha iyi olabileceğini söyleyebiliriz, fakat yine de herkesin göremeyeceği bir gerçeği ortaya çıkaran, oldukça başarılı bir operasyon olduğu söylenebilir. İsrail, Filistinlilerin şiddetiyle karşı karşıya kaldığında, karakterine uygun bir barbarlıkla karşılık verdi. Gelgelelim, Sermaye’nin bakış açısından, bu tepki tüm bölgeyi güvensiz bir bölgeye dönüştürdü ve bu da meselenin özü.

İsrail varlığının doğasını anlamalıyız. 1970’lere kadar İsrail’in özel finans kurumları yoktu; bankalar, sigorta şirketleri ve büyük finans kuruluşları hâlâ devlet malıydı. 1980’lerin sonunda, Sovyetler Birliği’nden yaklaşık bir milyon yerleşimci Filistin’e geldi ve milyonlarca dolarlık büyük bir para akışı getirdi. Bu milyonlarca dolar, kapitalist standartlara göre bile “yasadışı” sayılan, yani kapitalist üretim biçiminin yasal çerçevesinin dışında kalan, fuhuş, kaçakçılık ve yasadışı ticaretten elde edildi. Bu muazzam sermaye, Sovyet döneminde edinilen bilimsel yeteneklere sahip yerleşimci nüfusla birleşerek, İsrail’in sözde “Silikon Vadisi”ni inşa etmesini sağlayan niteliksel bir sıçrama yarattı.

7 Ekim, bu “Silikon Vadisi”ni ve 1970’lerden beri inşa edilen kurumları tamamen vurdu: bunları fiziksel olarak yok ettiği için değil, silahlı çatışma ortamında sermayenin güvenli bir şekilde akışının mümkün olmadığı için. Bu öngörülemeyen bir durumdu. Bu nedenle İsrail şu anda son günlerini yaşıyor; “Silikon Vadisi” olmadan Netanyahu’nun “Büyük İsrail” vizyonu gerçekçi olmayan bir projeydi. Bu teknoloji merkezi, sadece klasik bir askeri işgale değil, aynı zamanda sözde Körfez Devletleri üzerinde uygulananlara benzer şekilde, tüm bölgenin iktisadi ve idari hakimiyetine de yol açıyordu. Plan, tüm Arap Maşrıkı’nın İsrail hegemonyası altına girmesiydi; 7 Ekim, bu özel boyutu mutlaka farkında olmadan bu projeyi ortadan kaldırdı. 7 Ekim operasyonunun temel boyutu budur.

Elbette, 7 Ekim Suudi Arabistan’ın İsrail ile ilişkilerini normalleştirmesini de engelledi. Gazze’nin devasa bir hapishane olduğunu unutmamalıyız. O zamanki plan bu hapishaneyi genişletmekti, fakat 7 Ekim bu hapishanenin patlaması oldu ve tüm bölge için siyonistlerin planlarını değiştirdi. Emperyalist Batı, barbarlık ve suçluluk rezervuarından sahip olduğu her şeyi boşalttı, fakat Filistin halkı yaralarına rağmen dimdik durdu ve teslim olmadı. İnsanlık daha önce hiç görmediği bir sumud [metanet] modeli sergilediler: Ne Dien Bien Phu’da, ne Stalingrad’da, ne de başka bir yerde hiçbir bir halk, Gazze’nin kahramanları gibi varlıkları için savaşmadı.

Ayrıca, bugün gördüğümüz küresel dayanışma hareketi, Gazze’deki direnişin doğrudan bir sonucu. Kitleler, belirli bir grubu savunmak için ayaklanmıyor; daha çok, barbarlığın canlı örneğini halini görüyorlar. Tarihte ilk kez, bir soykırım canlı olarak yayınlanıyor ve ayrıntılı olaylar saatlik olarak takip ediliyor. Batı kapitalist egemenliğinin tüm tarihi soykırım savaşlarının tarihi olsa da, Arjantinli, Bolivyalı veya Pakistanlı birinin bu soykırımı gerçek zamanlı olarak izleyebilmesi ilk kez oluyor. Gençleri isyana sürükleyen bu. İnsani bir dürtü olarak başlayan bu hareket, yükselen küresel faşizm dalgasına karşı siyasi bir ayaklanmaya dönüşmüştür. Bunu, krizdeki küresel kapitalist düzen bağlamında değerlendirmeliyiz. Emperyalistler arası çelişkilerin körüklediği bir başka Dünya Savaşı’nın eşiğindeyiz. Faşist güçler şu anda Avrupa ve emperyalist Batıda iktidara yükselme sürecindedir.

Bu bağlamda, Filistin kefiyesi ve Filistin bayrağı ulusal sembollerden daha fazlası haline geldi; bir yandan İsrail faşizmine karşı mücadelenin, diğer yandan Avrupa ve dünyada yayılan faşizme karşı öncü mücadelenin evrensel simgeleri haline geldi. Protestolar ilk çıktığında, yetkililer bunları suç saydı. Kefiye takmak tutuklanmak, bayrağı dalgalandırmak ise anti-semitik olarak damgalanmak anlamına geliyordu. Bugün, Filistin bayrağı dünyanın her yerindeki her gösteride dalgalanıyor: sadece halkla dayanışma için değil, kendi ülkelerindeki faşizme karşı bir duruş olarak.

İsrail varlığı, emperyalist Batının organik bir uzantısıdır. Tarihsel olarak, bu Batı bir dizi soykırım savaşıyla oluşmuştur. Amerika Birleşik Devletleri nasıl kuruldu? Kuzey Amerika’da yerli halklar yaşıyordu. Avrupalılar gelip tam bir soykırım gerçekleştirdiler: “Amerika Birleşik Devletleri”ni kurmak için 25 milyondan fazla insan katledildi. Her zaman bu isimle anılmadı; eskiden Kuzey Amerika idi. Onu Avrupalıların kurduğu “Amerika Birleşik Devletleri”ne dönüştürmek için 25 milyon yerli insanın hayatı söndürüldü.

Aynı süreç Orta ve Güney Amerika’yı, yani “Latin” Amerika’yı yarattı. Peki bu “Latinlik” nereden geldi? Ne Mayalar, ne İnkalar, ne de Quechualar Latin’dir. Sermaye’nin onları “Latin Amerikalılar”a dönüştürebilmesi için milyonlarca insan katledildi. Avustralya da dünyadaki en eski halkların vatanıydı; Avustralya “Avustralya” olabilsin diye onlar da katledildi. Böylece, bir dizi soykırım savaşı, emperyalist Batının kurulduğu tarihsel süreç. İsrail, bu Batının en son tezahürü, onun organik uzantısı.

Filistin halkı tarihsel olarak bu soykırım sürecine direnmiştir. Bu süreç Gazze’de başlamadı. 19. yüzyılın sonlarında başladı ve 1948 sadece bu sürecin dönüm noktalarından biriydi. 1948’de Filistinlilerin sayısı bir milyondan azdı. Bugün ise 14 milyonu aşıyor. Bugün tarihi Filistin topraklarında, 7,2 milyon İsrailli yerleşimciye karşılık yaklaşık 7,32 milyon Filistinli bulunmaktadır. Her açıdan bakıldığında, bu soykırım tam bir başarısızlık olmuştur. Bu, varlığın şu anda içinde bulunduğu krizdir. 7 Ekim, bu varlığa şunu söylemek için geldi: “Sınırına ulaştın. Bu senin son faslın.” Bugün Lübnan ve Gazze’de gördüğümüz “zorbalık”, bu son faslın damgası. İsrail artık Batı kitlelerinin gözünde “demokrasinin vahası” veya “insani” bir öncü olarak görünemez. Artık barbarlığın nihai sembolü. Meşruiyet kaynağı olarak bu imaj olmadan, bu varlık başarısızlığa mahkum. Bir süreliğine ona ek silahlar sağlayabilirler, fakat bu tarihsel denklemleri temelden değiştirmeyecek. Bu gezegenin geleceğini insanlar belirler. Filistin halkı, ilkel silahlarıyla dünyanın en gelişmiş silahlarından daha güçlü olduğunu kanıtladı. Tüm Arap Maşrıkı adına soykırıma direndiler. Batının inşa ettiği yerleşimci savaşı sadece Filistin’i değil, “Büyük İsrail” olarak adlandırdıkları tüm bölgeyi hedef aldı. Fakat Maşrık’ın öncüsü olan Filistin halkı, çocuklarının bedenleriyle bedelini ödedi ve kazandı. Kitleler şimdi onlara şöyle diyor: “Başardınız ve biz sizinleyiz.” Ve Filistin’in yanında sadece yerli halk olarak değil, kendi topraklarına sızan faşizme karşı acil mücadelenin kritik bir başlangıç noktası olarak duruyorlar. 7 Ekim’in hakiki etkileri bunlar.

S: Lübnan’daki Filistinli mültecilerin ve kampların koşulları hakkında bilgi verebilir misiniz? Genel olarak Lübnan’ın mevcut durumu hakkında ne düşünüyorsunuz?

C: Lübnan’daki Filistinliler, Lübnan’ın tarihi Arap kimliğinin organik bir parçası. Lübnan’da, uzun ve ortak bir mücadele tarihi paylaşıyoruz. On yıllardır Filistinlilerin ve Lübnanlıların kanlarının dökülmesi, militan kimliğimizin temelini oluşturuyor. Benim neslimin devrimci karakteri, Filistin devrimi ve direniş hareketinin etkileriyle şekillendi. Lübnanlı ve Filistinli direniş partilerimiz arasında derin ve tarihi bir sinerji var.

Kamplarda gördüğüm gerçeklik, Filistin’in Arap devriminin tarihsel katalizörü olmaya devam ettiğini doğruluyor. Size söylediğim gibi, ben Filistinli, Lübnanlı ve Arabım, ama her şeyden önce komünistim. Bu nedenle, tüm bu hareketleri, toplam sömürü sisteminin ortadan kaldırılması perspektifinden değerlendiriyorum. Filistin’in kurtuluşu tarihsel ve stratejik bir değere sahip: Arap devrim sürecinin tarihsel kaldıracıdır. İkisini birbirinden ayıramazsınız.

Antropolojik açıdan bakıldığında, kamp, Filistin kimliğinin en samimi şekilde şekillendiği yer. Bir anlamda, tüm Filistin bir dizi mülteci kampından ibaret. Gazze’de gördüğünüz şey de bir dizi kamp. Bunu anlamak için, bu barınaklardan birinde kısa bir süre yaşamak ve günlük yaşamın nasıl sürdüğünü görmek ve deneyimlemek yeterli. Bu yaşamın 1948’den beri, hatta ondan önce de sürdüğünü fark ettiğinizde, emperyalist-siyonist-gerici güçlerin kampları yok etmeye kararlı olmalarının nedenini anlamaya başlayabilirsiniz: kampı yok etmek, Filistin kimliğini yok etmeye çalışmak demektir.

Yine de kamp, militanlık ve devrimin yıkılmaz kalesi olmaya devam ediyor. Burada bir kampı yok edebilirler, ama Filistinliler başka bir yere taşınıp yeni bir kamp kuracaklar. Mülteci kampları “çölleşme” veya yoksulluk nedeniyle var değildir; kamplarımız var çünkü bir varlık bu insanların yaşadığı toprakları işgal etti. Filistin’de yıkılıp yeniden inşa edilmemiş bir kamp yok.

Lübnan’da kamp, ülkenin yoksulları için birincil sığınak haline gelmiştir. Artık sadece “Filistinli” değildir. Şatila gibi bir yerde, belki sadece %20’si Filistinlidir; geri kalanı Lübnan’ın mülksüzleri: Suriyeliler, Iraklılar ve Lübnanlılar. Burası, emperyalist ve siyonist stratejiyle doğrudan çelişmesinden doğan, nesnel devrim sürecinin odak noktası haline gelmiştir.

Tüm zorluklara rağmen dimdik duran insanlar gördüm. Bizler dünyadaki diğer insanlar gibiyiz; boynuzlarımız ya da kanatlarımız yok. Uzlaşma ve teslimiyete eğilimli toplumsal sınıflarımız var. Ama büyük çoğunluğumuz, kitlelerimiz, Arap rejimleri ve orduları sadece seyirci kalırken, İsrailli askerlerin ağladığını görünce sevinçten çılgına döndü. Bu kitleler, bu devrimci anın taleplerini karşılayacak bir liderlik arıyor. Mevcut liderler bu görevin üstesinden gelemeyebilir, ama sonunda kitleler kendi etkili liderliklerini oluşturacak ve tüm Arap dünyasını dönüştürecek devrimci kıvılcım olacaklar.

Mevcut duruma gelince, Lübnan, Arap ulusunda devrimci bir irade ve “regüle edilmemiş” bir tüfek bulunan tek yer. Sonuç olarak, muazzam bir baskı ile karşı karşıya kalacağız. Tüm emperyalist sistem, İsrail ile bağlantılı güçler ve özellikle Arap gericileri, teslim olmamızı sağlamak için biriktirdikleri tüm nefreti ve gerici kinlerini üzerimize dökecekler. Fakat halkımız teslim olmayacak.

Bu tüfeği koruyacağız. Mısır, Ürdün ve Körfez himayesindeki ülkelerde kitleleri boğan rejimleri patlatan kıvılcım biz olacağız. Lübnan’da bulduğum şey buydu: yaşayan bir devrimci güç. Bir militan için beklenen sıcaklıkla karşılandım ve bunun için minnettarım. Gördüklerimle barışığım: kitleler arasında sonsuz fedakârlığa hazırlık.

Halkımız, kitlelerin sumud kapasitesinin tüm hesaplamaları aştığını kanıtladı. İşgale karşı direniş söz konusu olduğunda, Arap kitlelerimiz, özellikle Filistin ve Lübnan’da, en yüksek bilinç düzeyinde. Filistin halkının tarihsel olarak siyonist yerleşimlerle yüzleşme yükünü taşıdığı gibi, onlar da bu baskıya dayanarak tarihsel rollerini yerine getirecekler. Bu yükü büyük ölçüde tek başlarına taşıdılar. Şimdi, Filistinli ve Lübnanlı kitleler bu aşamanın yükünü taşımalı, böylece Arap kitleleri sonunda ayaklanabilir ve küresel Sermaye hareketiyle organik olarak bağlantılı çıkarları olan zorbalardan kurtulabiliriz.

S: Sosyo-iktisadi durum her zamankinden daha kötü, fakat mücadelenin kesinlikle barışçıl kalması gerektiğini savunan sesler duyuyoruz. Sizin görüşünüz nedir?

C: Küresel düzeyde şunu belirtmeliyiz: durum değişken ve patlamaya hazır. Sermaye hareketi ve kapitalist sistem, muhtelif burjuvazileri birbirleriyle şiddetli çelişkilere sürükleyen, çaresiz bir yapısal krizin içinde sıkışıp kalmış durumda. Bir asırdan kısa bir sürede üçüncü kez, kapitalist krizin doğrudan bir sonucu olarak Üçüncü Dünya Savaşının eşiğindeyiz. Bu herkes için açık.

Ne bekleyebiliriz? Kitleler giderek daha fazla faşizmle karşı karşıya kalacaklar. Kapitalist sistem bir dönüşüm geçiriyor ve bir zamanlar “temsili demokrasi” olarak adlandırdığı şeyi terk ediyor. Bugün, faşistlerin Arjantin ve İtalya’da iktidarı ele geçirdiğini ve Fransa, Almanya ve Amerika Birleşik Devletleri’nde iktidarın kapısında durduğunu görüyoruz. Tüm bu süreç, kitlelerin büyük ölçüde yoksullaşmasına yol açıyor ve bu yoksullaşma daha da derinleşecek.

Acil soru şudur: Faşizmle yüzleşmek için gerekli güçleri başarılı bir şekilde bir araya getirmek için devrimci öncü güçler nasıl oluşturulacak? Bu soruyu cevaplamaya başlamak için, bugün işçi sınıfının bileşiminin 20. yüzyıldakinden farklı olduğunu kabul etmeliyiz. “Mülksüz” sınıf, bugün gezegenin nüfusunun çoğunluğunu oluşturuyor. Bu halk gücü, Arjantin’den Peru’ya ve Fransa’ya kadar faşizmle mücadele edebilecek bir siyasi program çerçevesinde kendini nasıl örgütleyecek?

Devrimci güçlerin –devrimci değişimde maddi çıkarı olanların– toplumsal bileşiminin, mülksüzler, geleneksel işçi sınıfı ve diğerlerinden oluştuğunu savunuyoruz. Bu “halk bloğu” günlük pratiklerle inşa edilir. Çağımızın tarihsel, iktisadi, toplumsal, siyasi ve kültürel çelişkileri içinde şekillenir.

Birlikte, sadece birlikte kazanabiliriz. Birlikte, sadece birlikte ilerleyebiliriz. Her yerde, birlikte zafer kazanırız: Arjantin’de olduğu gibi Beyrut’ta da. Ortak noktalarımızı bulmalı ve kolektif bir devrimci kimlik inşa etmek için hareketimizi güçlendirmeliyiz. Bugün Venezuela ile dayanışma, Filistin, Kanak halkı veya Karayipler halkı ile dayanışma ile aynı. Bu dayanışma, barbarlıktan başka bir şeye yol açmayan küresel Sermaye ile yüzleşmesinde halk bloğunun tarihsel karakterini oluşturan şeydir.

Barbarlık, Sermaye’nin sunabileceği tek şey. Başka hiçbir şeyi yok. Bu barbarlığı Gazze ve Batı Şeria’da görüyoruz; Arjantin’de görüyoruz; açlık çekenlerin gecekondularında görüyoruz; Afrika ve Güneydoğu Asya’da görüyoruz. Ortak hedefler doğrultusunda kolektif olarak çalışmayı başardığımız ölçüde, bu tarihsel halk bloğunun kimliğini oluşturmaya katkıda bulunuruz. Devrimci değişimden çıkarı olan güç bu ve bu güç, mücadelenin dışında değil, içinde oluşur.

Mücadele süreci boyunca, uzlaşmacı burjuva güçler elenecek. Kitleler kendi çıkarlarını anlayacak. Dünyayı değiştirecek olanlar onlar.

Devrimci militanların rolü, bu halk bloğunu şu ilkeye göre harekete geçirmeyi başarmak: Birlikte, sadece birlikte kazanırız.

Birlikte kazanmak istiyorsak, birlikte mücadele etmeliyiz ve devrimci bilincimiz birlikte oluşmalı. Halk bloğunun bilinçli bir güç olarak var olması, onun acil ve tarihsel çıkarlarını kavramasının ve böylece tarihin hareketini anlamasının önünü açar. Gerçek kurtuluş bu: O, bu sürecin içinde bulunur, dışında değil.

S: Son olarak, Latin Amerika’daki yoldaşlara bir mesaj göndermek istiyoruz.

C: Latin Amerikalı militanlara mesajımız açık: aynı savaşı veriyoruz.

Emperyalizmin en büyük korkusu, anti-emperyalist mücadelenin soyut bir slogan olmaktan çıkıp, kitleler tarafından benimsenen somut, meşru bir gerçeklik haline gelmesi.

Birlikte, sadece birlikte, üstesinden gelebiliriz. Tek başımıza kazanamayız; parçalanmış haldeyken hepimiz yeniliriz. Latin Amerika kitleleri Filistin bayrağı altında harekete geçtiğinde, bunu faşizme karşı küresel mücadelenin bir parçası olarak yaparlar. Bu, Filistinli tutuklular ve her devrimci savaşçı ile dayanışmanın en etkili şekli. Bu ilke sadece bir slogan değil, bir gereklilik. Arjantin, Filistin ve Mısır kitleleri, sermayenin barbarlığına karşı ortak çıkarları paylaşıyor. Arjantin’in işçi sınıfı faşizme karşı harekete geçtiğinde, aynı zamanda Filistin’i de savunuyor. Oradaki her zafer, buradaki bir zafer; gezegende emperyalizme karşı kazanılan her zafer, hepimiz için bir zafer. Dünyanın herhangi bir yerinde atılan her adım, küresel devrimci gücü güçlendirir. Arjantin halkı mücadelesinde ilerlediğinde, bu ilerleme bizim ilerlememiz. Aynı şekilde, Filistin’in her zaferi, Arjantin, Peru ve ötesindeki halklar için bir zafer.

Devrimci liderlik, mücadelelerimizin koordinasyona ihtiyaç duyduğunu anlamalıdır. Sermaye’nin küresel ölçekte yaptığı gibi birbirimizle ilişki kurmayı öğrenmeliyiz, fakat onun iç çelişkilerini kopyalamadan. Birlikte, sadece birlikte, üstesinden gelebiliriz. Bu, bugün ve sonsuza kadar sloganımız olmalı. Devrimci değişime tarihsel bir ilgi duyan küresel bir hareketi bu şekilde inşa ederiz. Bu dayanışma sayesinde devrimci bir enternasyonal oluşturulur. Venezuela’yı, Arjantin’i veya herhangi bir ezilen halkı savunmak… mücadele aynı. Küba, Rusya veya başka bir yerde kazanılan her zafer, kolektif bir zafer.

Devrimci liderler, önceliklerini belirlerken bunu göz önünde bulundurmalı. Düşmanımız küresel Sermaye; müttefiklerimiz ise kitleler. Hareketin kimliği, bu koordinasyon sayesinde doğar. Mücadelenin başarısı, liderliğinin kalitesini yansıtır: reformist veya gerici liderler galip geldiğinde, bu tüm halklar için bir yenilgi demek. Fakat Filistin’de devrimci liderlik güçlendiğinde, bu Arjantin için de bir zafer demek.

Bu etkileşim, kapitalist sistemi yıkabilecek küresel bir güç oluşturmamızı sağlar. Bu, soyut konuşmalarla değil, günlük birlik pratiği ile başarılabilir. Filistin’de ve her yerde düşmanla yüzleşmek bizim görevimiz.

Bu röportaj ilk olarak Masar Badil’de yayınlanmış ve Youmna Mroue tarafından Arapçadan çevrilmiştir.

Kaynak: Erman Çete / Harici


]]>
TKP’nin Atılım dönemi ideolojisi temelinde komünistlerin Atatürk, Kemalizm ve cumhuriyet üzerine görüşleri https://yenidunya.org/yazarlar/selim-dikel/33355/tkpnin-atilim-donemi-ideolojisi-temelinde-komunistlerin-ataturk-kemalizm-ve-cumhuriyet-uzerine-gorusleri/ Tue, 25 Nov 2025 17:54:07 +0000 https://yenidunya.org/?p=33355 Türkiye Komünist Partisi, özellikle 15-16 Haziran 1970 büyük işçi hareketinden sonra örgütlenme yolunda yeni adımlar atmaya başladı. TİP’in kapatıldığı ve tüm devrimci örgütlerin ağır baskılara uğradığı 12 Mart 1971 darbesinden alınan derslerle yeni bir yönelim benimsedi. Örgütsel çizgisinde köklü değişiklik yaptı. Türkiye içinde örgütlenme çalışmalarını hızlandırdı, yeni parti örgütleri kurulmaya başlandı. 1972 yılında TKP’nin Sesi radyosu kuruldu.

Bu siyasal ve örgütsel hazırlıklar, 24 Mayıs 1973 tarihinde Zeki Baştımar’ın yerine İ. Bilen’in TKP genel sekreteri olmasıyla yeni bir aşamaya ulaştı ve TKP büyük bir atılıma başladı.

Daha önce değişik örgütlerde çalışmış ve proletarya partisini arayan devrimci kadrolar TKP’ye yöneldiler. TKP Merkez Komitesi düzenli bir yayın organına kavuştu. 1974 başında Atılım yayınlanmaya başladı. Yeni bir program ve tüzük hazırlandı. 1977’de yapılan Parti Konferansında Program ve Tüzük onaylandı.

Atılım dönemi olarak adlandırılan bu dönemde TKP bir diriliş yaşayarak Türkiye’de önemli bir siyasal güç haline dönüştü. Faşizme, emperyalizme ve kapitalizme karşı güçlü bir odak oldu.

Sendika, gençlik, memur, köylü, kooperatif ve kadın hareketi içinde kitleselleşti. Ülke çapında parti örgütleri ağı oluşturuldu. Basın-yayın, kültür ve sanat cephelerinde etkili bir çalışma yürüten TKP aydınların işçi sınıfıyla bağlaşmasında önemli bir etken oldu. İşçilerin, köylülerin, memurların, öğrencilerin, aydınların, ezilen halkların, bütün yurtseverlerin ve barışseverlerin birliği yolunda önemli adımlar atıldı.

Türkiye Komünist Partisi’nin Atılım dönemi ideolojisinin en belirgin özelliği; Türkiye işçi sınıfının ulusal kimlik, etnik köken, dini inanç ve siyasi düşünce ayrımı gözetmeden, Türk ve Kürt burjuvazisine, yabancı sermayeye, emperyalizme, faşizme ve gericiliğe karşı; savaşsız ve sömürüsüz bir dünya için; sınıf temelinde ve emek ekseninde ortak örgütlenmesini ve ortak mücadele etmesini savunmaktır.

Dolayısıyla, TKP’nin Atılım dönemi ideolojisi ve programını esas alarak bugüne dair şunu söylemek istiyorum.

Ülkemizin içinde bulunduğu ağır ekonomik, siyasi ve toplumsal krizden çıkış için; NATO’ya üye olduğumuz 18 Şubat 1952 tarihinden itibaren ABD/NATO esaretiyle başlayan Amerikan hegemonyasına karşı Türkiye’nin başta askeri, siyasal ve ekonomik alanlarda olmak üzere her alanda tam bağımsızlığı için; ortaçağ özlemcisi istibdada karşı laik demokratik sosyal hukuk cumhuriyeti için; liberal borç faiz ekonomisine ve sömürüye karşı emekten yana toplumcu kamucu planlı ekonomi için; ilericilerin, devrimcilerin, yurtseverlerin, demokratların, Kemalistlerin, sosyalistlerin, komünistlerin, tüm ulusal demokratik güçlerin birlik mücadele ve dayanışmasına bugün her zamankinden daha fazla ihtiyaç vardır.

Amerikan emperyalizminin Türkiye halkının birliğine ve ülkemizin toprak bütünlüğüne yönelik giderek artan baskı ve tehditleri karşısında; Komünistlerin, Kemalistlere ve Atatürk’e karşı düşmanca tavır almasını savunmak demek; Amerikan emperyalizmi ile işbirliğini savunmak ve ABD/NATO çıkarlarına hizmet etmek demektir.

İçinde bulunduğumuz koşullarda, Komünistler ve Kemalistler arasındaki siyasal ilişkilerin nasıl olması gerektiğine dair günümüzde yaşanan tartışmalara ışık tutacağını düşünerek; TKP MK Yayın Organı Atılım’da yayımlanan, “Atatürk’ün olumlu mirası, Cumhuriyeti savunmak, Cumhuriyet düşmanlığı, TKP ve Cumhuriyet” başlıklı dört ayrı yazıyı konuyla ilgilenenlerin bilgisine ve dikkatine sunuyorum.

Atatürk’ün olumlu mirası*

Atatürk’ten günümüze kalan olumlu miras nedir? Bu, her şeyden önce emperyalizme karşı ekonomik ve politik bağımsızlık, ulusal bir ağır endüstri, çağdışı yobazlığa karşı bilim ve teknik, barışçı bir dış politika, Sovyetler Birliği ile dostluk ve dayanışma ilkeleridir!

Burjuvazi Atatürk’ün koyduğu bu hedeflerin hiçbirine sadık kalmadı. Daha onun sağlığında bunlardan yüz çevirmeye başladı; tekelleşmeyle de emperyalizme teslim oldu. Öte yandan Atatürk’ün görüşlerini kendisine temel alan hiçbir politik hareket bugüne dek işbirlikçilerle büyük burjuvazinin çemberini kıramadı! İnönü, Bayar’a; 27 Mayıs Demirel’e; 8-9 Mart 12 Mart’a teslim oldu. Yön hareketinin devrimci demokratlığı, Ecevit’in reformizmi bir çıkış yolu oluşturmadılar.

Atatürk’ün görüşlerinin politik önemi kendisiyle birlikte mezara mı gömüldü? Bunun böyle olmadığını, hem gericilik güçlerinin bu görüşleri kendi işbirlikçi, halk düşmanı politikalarına maske yapma çabalarının artması, hem de Kemalizm’in bağımsızlıkçı geleneğinden vazgeçmeyen Atatürkçülerin varlıklarını zayıf da olsa sürdürmesi gösteriyor. Bunun böyle olmadığını, daha da açıklıkla cuntanın bir başka tür Atatürkçülüğü uygulamasına temel ilan etmesi gösteriyor: Bu, ordu tepesinde egemen olan, NATO’ya bağımlılık ve tekelcilik koşullarına uyumlu kılınmış, anti-emperyalist içeriği boşaltılmış, biçimsel yanları ağır basan bir Atatürkçülük.

Egemen Sınıfın sözcülüğünü yapan kimi basın organları da, “Katı ilkeciliğe karşı olma” maskesi altında Kemalizmi faydacılığa indirgiyor, özellikle politik ve ekonomik bağımsızlık ilkesine daha da açık karşı çıkıyorlar. Onların bu ilkeleri sınırlandıran açıklamalarından yararlanıyorlar. Bunlar Atatürk reformculuğunu çarpıtarak Stolipin reformculuğuna dönüştürmek istiyorlar.

Uluslararası ve ulusal güçler oranının bugünkü koşullarında, ordu içinde ve dışındaki, ulusal bağımsızlığı önde tutan Kemalistler ne yapacak? Atatürk’ün hâlâ gerçekleştirilmemiş anti-emperyalist hedefleri için bu kez başarılı bir savaşım verebilecekler mi?

Bunun için, yığınlarla, onların günlük savaşIarıyla bağlanmak, yığınlardan kopuk, tepeden inme yöntemlerin çıkar yol olmadığını görmek, ardıcıl demokrasiden yana olmak gerekiyor. Kürt halkı üzerindeki ulusal baskılara ardıcıl karşı çıkmak, anti-komünizmin, anti-Sovyetizmin körleştirici etkisine kapılmamak gerekiyor. İşçi sınıfının politik ve sendikal örgütleriyle, tüm ulusal demokratik güçlerle birlikte savaşmak gerekiyor. Bağımsızlık ve demokrasiden yana her Kemalist’in cumhuriyet tarihinden alması gereken en önemli ders budur.

Komünistler Türkiye toplumunu gerçek çağdaş uygarlığa, sosyalizme ulaştırmak için savaşıyorlar. Ama tarihimizdeki, çağının gereklerine sınırlı da olsa, belli bir süre için de olsa uymuş her kişiye, her politik akıma, bu yanlarıyla, halkımızın toplumsal ilerleme özlemlerini dile getirdiği için sahip çıkıyorlar, çıkacaklar.

*Atılım 1 Mayıs 1981 / Yenidünya 7 Aralık 2021

https://arsiv.yenidunya.org/haber/18960/ataturkun-olumlu-mirasi

* * * * *

Cumhuriyeti savunmak*

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı. Bu bayramı 52 defa kutladık. İlk yıllarının bayramları canlı geçti. Cumhuriyet ilkelerinin yozlaştırılmasıyla bu bayramlar köreldi, kupkuru bir gelenek günü oldu. Cumhuriyet 1923’te kuruldu. Temelleri Ulusal Kurtuluş Savaşı’yla atıldı. Halkımız, yediden yetmişe Anayurdumuza dalan emperyalist saldırganlara karşı bir ölüm-kalım savaşı verdi. Komünistler, yepyeni, dipdiri bir devlet kurmak için verilen bu savaşın ön saflarında yer aldılar.

Büyük komşumuz Sovyetler Birliği, bu ölüm-kalım savaşında halkımıza dost elini uzattı. Her tür büyük yardımda bulundu. Düşmanın topraklarımızdan kovulmasında, padişahlığın devrilmesinde bu gerçek yardımların katkısı büyük oldu. Türkiye Cumhuriyeti’ni ilk tanıyan devlet gene kara gün dostumuz Sovyetler Birliği oldu. Cumhuriyetin kurulmasıyla Türkiye tarihinde yeni bir dönem başladı. Emperyalist salgıncılar kovuldu. Padişahlık kaldırıldı. Burjuvazi erk ve egemenlik başına geldi. Bu burjuvazi cumhuriyet kurdu. Ama Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın ortaya koyduğu ana sorunları çözmedi. Köklü bir toprak reformuna yanaşmadı. Ağalık, derebeylik yerli yerinde kaldı. İç düşmana karşı savaş sonuna kadar götürülmedi. Türkiye’nin ileri bir düzene geçmesini sağlayacak, demokratik gelişmeye yol açacak bir politika sonuna kadar izlenmedi. Gerici güçlerle sarmaştı. İlerici güçlere, özellikle işçi sınıfına karşı sert terör yürüttü, yürütüyor. Burjuvazi yabancı sermayeye karşı kapıları tekrar açtı.

Memleketi emperyalizmin ekonomik, politik ve askersel örgütlerine bağladı. Türkiye’mizi bunalımların burgacına itti.

Cumhuriyetin geniş halk yığınları yararına çözmesi gereken ana davalar bugün de boylu boyunca ortada duruyor. Bunların çözümü işbirlikçi burjuvazinin halkımıza dayattığı gerici hükümetleri alaşağı etmek, halktan yana ilerici güçleri işbaşına getirmek sorunuyla sıkı-sıkıya örülüdür. Bugün Cumhuriyet düşmanları yeniden baş kaldırmışlardır. Bunlar Cumhuriyeti yıkmak, geriye gitmek, şeriatçılığı hortlatmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Cumhuriyeti yaşatmak, onun anti-emperyalist yönünü geliştirmek ve daha ileri götürmek için en başta işbirlikçi burjuvazinin, gerici güçlerin erk ve hükümetini yıkmak zorunluk olmuştur. İlerici, demokratik bir hükümeti işbaşına getirmek savaşı komünistlerin, bütün ilerici güçlerin güncel görevidir.

*Atılım Ekim 1975 / Yenidünya 29 Ekim 2019
https://arsiv.yenidunya.org/yazi/16977/cumhuriyeti-savunmak

* * * * *

Cumhuriyet düşmanlığı*
19 Mayıs törenlerinde gericiliğin ve faşizmin giriştiği gövde gösterisi, en geniş demokratik çevrelerde derin bir tepki yarattı. Cumhurbaşkanı’ndan, yüzlerce öğretim üyesine ve yurtsever subaylara kadar, Cumhuriyet ve Lâiklik düşmanlarına karşı çok yönlü protesto sesleri yükseldi.

Eski yazı, Arapça eğitim, çağ dışı, bilim dışı öğretim özlemleri en dar anlamıyla Atatürkçü olan kimselerin bile gözünü açacak ölçülere vardı. Bu gidişten şu ya da bu ölçüde hoşnut olmayanların çevresi genişliyor. Faşizme tırmanışın günden güne saldırı cephesini genişletmesi sonucunda eylem birliği için yeni, ortak birleşme noktaları doğuyor. Ama bu gidişe karşı çıkan yeni öğelerin eylem alanına çıkmasına bakarak, günümüzde cepheleşmeyi hilâfetçilerle Cumhuriyetçiler arasındaki çatışma düzeyine indirmek doğru değildir. Ana sorun Cumhuriyetten, Lâiklikten yana olanları TKP’nin çizdiği anti-emperyalist, anti-faşist platformdan yana çekmektir.

Hükümete giren MSP Lâiklik düşmanlığıyla, halkın din duygularını sömürerek, faşizme taban sağlamaya çalışıyor. Bu faşist gidişe karşı çıkmadan, bu hükümete karşı durmadan, onu alaşağı etmek için savaşmadan Lâikliği de savunmak mümkün değildir.

TKP ulusal kurtuluş savaşından arta kalan ilericilik adına ne kadar kazanım varsa tümünün ardıcıl savunucusudur. TKP gericiliğe karşı Cumhuriyeti savunmaktadır. Cumhuriyet ilkesine halkçı bir içerik kazandırma savaşımını yürütmektedir. TKP gericiliğe karşı Lâikliği savunmaktadır. Ama bu ilkeyi savunurken Marksizm-Leninizm konumlarından bir adım gerilemiyor.

TKP, Cumhuriyetin ve Lâikliğin düşmanlarına karşı savaşırken bu savaşı tüm gerici-faşist karması hükümete karşı savaşla birleştiriyor, aynı zamanda TKP, bu savaşa yalnız Cumhuriyetten yana, Lâik, Atatürkçü güçleri çağırmakla kalmıyor, dindar emekçilere de sesleniyor. Çünkü onların çıkarları, din tüccarlarının dayatmak istedikleri zulüm ve sömürü düzeniyle bağdaşmıyor.

*Atılım Temmuz 1976 / Yenidünya 18 Mayıs 2019
https://arsiv.yenidunya.org/haber/16724/cumhuriyet-dusmanligi

* * * * *

TKP ve Cumhuriyet*
Başbakan Demirel, CHP Genel Başkanı Ecevit’le yaptığı polemik sırasında, TKP’ye saldırdı ve Partinin amaçlarını, izlediği yolu karalamaya yeltendi.

Demirel’e göre; TKP’nin, komünistlerin “gayeleri Cumhuriyeti yıkmak’mış”. Bu yakıştırmanın TKP’nin amaçlarıyla uzak-yakın hiçbir ilgisi yoktur. Demirel’in Partimizle ilgisi olmayan böylesi bir “gayeyi” ortaya atması boş yere değildir. Demirel, TKP’yi Cumhuriyet ilkesi ile bağdaşmaz göstermekle, partinin legale çıkmasının önüne, anayasanın değiştirilmez kaydı konan I. maddesini çıkarma kurnazlığı gösteriyor. Demireller için TKP’nin legale çıkması yönündeki çığ gibi büyüyen akımın karşısına hukuk cambazlığı ile tutunmaya çalışmaktan başka hiçbir yol kalmamıştır.

“Cumhuriyeti yıkmak” ne demektir?

Tarihten, gerçeklerden haberi olan herkes, komünistlerin Cumhuriyet uğrundaki savaşlarını saygıyla anıyor. Paris Komünü bir Cumhuriyet’ti. Fransız işçi sınıfının, komünistlerin kurduğu bu Cumhuriyet’i kralcı burjuvazi kana boğdu. Bolşevik Partisi’nin Programı’nda “Cumhuriyet” belgisi baş yeri tutuyordu. 1905’te ve 1917 Şubat’ında, Rusya işçi sınıfı ve komünistler Cumhuriyet için barikatlarda kan dökerken, her iki defasında Cumhuriyet’e hıyanet eden yine burjuvazi oldu.

TKP’nin I. Kongresi tüm halkın önüne emperyalizmi kovmak, padişâhlığı yıkmak ve Cumhuriyeti kurmak görevini koyduğu zaman, burjuvazinin en büyük bölümleri padişâhlığı kurtarmak için silâha sarılıyordu.

TKP yasaklandıktan hemen sonra da emperyalizme karşı, Cumhuriyet’i ve ulusal bağımsızlığı sonuna kadar savunacağını açıkladı. Buna karşılık burjuvazinin gerici kolunun tutumu ne oldu? Onlar ellerine fırsat geçer geçmez, Serbest Fırka’nın kurulmasıyla birlikte dişlerini gösterdiler ve Cumhuriyet’e karşı, hilâfet çağrılarıyla yeşil bayrak açtılar.

Bugün durum nedir?

Cumhuriyet’te, lâisizme düşman olduğunu gizlemeyen MSP, hükümete ortaktır. Demirel Erbakan’la, Türkeş’le el eledir. TKP ise, özgürlük, barış ve Cumhuriyet düşmanı bu hıyanet cephesine karşı savaşıyor. İşte Cumhuriyet’i yıkma edebiyatının içyüzü budur!…

*Atılım Eylül 1976 / Yenidünya 20 Temmuz 2019
https://arsiv.yenidunya.org/yazi/16880/tkp-ve-cumhuriyet

]]>
Bilişsel sömürgecilik: Kendi kaderini tayine karşı https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/32683/bilissel-somurgecilik-kendi-kaderini-tayine-karsi/ Wed, 21 May 2025 06:22:54 +0000 https://yenidunya.org/?p=32683 “Emperyalizmin kendi çıkarları dışında bir yasası yoktur.” —Kwame Nkrumah

YDH- El-Ahbar gazetesinden Ali Aşur, Filistin direnişini kriminalize eden söylemlere karşı teorik ve politik bir karşı duruş geliştiren ve aynı zamanda hegemonik sistemin çifte standardını ve sömürgeci hukukunu ifşa eden yazısında, kendi kaderini tayin hakkı kavramının Filistin meselesi bağlamında nasıl araçsallaştırıldığını, çarpıtıldığını ve sömürgeci sistemin çıkarları doğrultusunda nasıl sınırlandırıldığını işliyor. Direnişin yalnızca fiziksel değil, kavramsal ve entelektüel bir boyutu olduğuna dikkat çeken Aşur, oryantalist indirgemeciliği ve Siyonist hareketin kendi kaderini tayin hakkını yalnızca kendisi için talep etmesini eleştirirken FKÖ içindeki işbirlikçi figürlere ve Oslo Anlaşmaları’na da eleştiri getiriyor. Aşur’a göre, kendi kaderini tayin hakkı, yalnızca uluslararası hukukun çizdiği sınırlar içinde bir siyasi talep değil; bir halkın varoluşsal mücadelesinin, tarihsel belleğinin ve gelecek tahayyülünün somutlaştığı bir özgürlük alanıdır. Bu hak, yerleşimci-sömürgeci sistemin tanıdığı ölçüde meşru değil, o sistemin dışına çıkıldığı ölçüde anlamlıdır; sömürgeciliğe karşı bir özgürlük manifestosudur ve yalnızca Filistin’in değil, tüm mazlum halkların ortak sesi olmalıdır.

Epistemolojik sömürgecilik, Avrupa-merkezli bir bakış açısının bilgi sistemlerine ve etik anlayışına dünya genelinde zorla hâkim kılınması süreci olarak tanımlanır. Bu süreç, beş yüzyıl boyunca üretim araçları, yönetim biçimleri ve toplumsal sözleşme sistemleri üzerinde kurulan egemenlikle şekillenmiş, küresel ölçekte bir sömürge düzeni inşa etmiştir. Sonuç olarak, merkezi bir sisteme tabi kılınan tekil bir insan perspektifi dayatılmıştır; bu perspektifin dışında kalan sömürgeleştirilmiş kişi, kendi kaderini görme yetisini yitirir: Kendi kaderini tayin etme iradesiyle, sistemin kendi kaderi arasındaki bağ kopar.

Joseph Massad, Kendi Kaderini Tayine Karşı adlı çalışmasında, “kendi kaderini tayin” kavramının ve hakkının ortaya çıkışıyla gelişimini, aynı zamanda bu kavramın bağımsızlık ve özgürleşme düşünceleriyle ilişkisini takip eder. Massad, “bağımsızlık” kavramının siyasi anlamda ilk olarak, Amerika Birleşik Devletleri, Avustralya ve Kanada gibi beyaz yerleşimci kolonilerin İngiliz yönetiminden ayrılarak bağımsızlıklarını kazanmaları sürecinde belirdiğini belirtir. Bu kavram, daha sonra Birinci ve İkinci Dünya Savaşları ile Avrupa sömürge imparatorluklarının çöküşünü takip eden dönemde yeni devletlerin kurulması sürecinde baskın hale gelmiştir.

Öte yandan, “kurtuluş” kavramı ise, İkinci Dünya Savaşı’nda Nazizm’e karşı savaşan Avrupalı direniş hareketleriyle ve Asya ile Afrika’da Avrupa sömürgeciliğine karşı mücadele eden halk hareketleriyle ilişkilendirilmiştir.

“Halkların kendi kaderini tayin hakkı” kavramı ise 1860’lı yıllarda ortaya çıkmış, Karl Marx ve Friedrich Engels tarafından o dönemde yükselmekte olan Avrupa milliyetçi hareketlerini tanımlamak amacıyla kullanılmıştır.

Massad, Vladimir Lenin’in Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı başlıklı ünlü makalesinde ortaya koyduğu, Rosa Luxemburg’un görüşlerine karşı geliştirdiği “kendi kaderini tayin” kavramına odaklanır. Luxemburg, milliyetçiliğin ekonomik bağımsızlığı sağlayamayacağını ve işçi sınıfına toplumsal statü kazandıramayacağını savunurken; Lenin, buna karşı çıkar. Ona göre ulus-devlet, mevcut kapitalist sistemin bir standardıdır ve tarihsel-ekonomik bir çerçevede, halkların perspektifini temsil eden devlet yapıları olmaksızın “kendi kaderini tayin hakkı” anlamsızdır.

Lenin ayrıca, egemen sömürgeci güçler ile ezilen halklar arasında net bir ayrım yapmanın önemini vurgular. “Halkların kendi kaderini tayin hakkını” tarihsel materyalizmin dinamikleri ve güç ilişkilerinin çelişkileri göz ardı edilerek, genel ve soyut bir kavramsal düzlemde ele almak, onun yaklaşımıyla bağdaşmaz.

1920 yılında Milletler Cemiyeti’nin kurulmasıyla birlikte, örgüt, dönemin ABD Başkanı Woodrow Wilson’ın bu kavrama yönelik yorumunu resmen benimsedi. Wilson, Leninist anlamından saptırdığı bu hakkı, halkların kendi kaderini tayin etmesini hukuki bir “hak” olmaktan çıkarıp evrensel ve insani bir “ilke”ye dönüştürdü. Bu dönüşümle birlikte kavram, yalnızca I. Dünya Savaşı’ndan galip çıkan sömürgeci devletlerin kontrolünde kullanılabilecek bir ayrıcalık haline geldi.

Böylece Wilson, kendi kaderini tayin hakkını sömürgecilerin elinde bir imtiyaza, sömürgeleştirilenler içinse ulaşılması mümkün olmayan bir hayale dönüştürerek Batı emperyalizminin gerçek doğasını açığa çıkardı; hukukun, ekonomik çıkarların üzerinde olmadığını gösterdi.

Adom Getachew, İmparatorluk Sonrası Dünyayı Yaratmak: Kendi Kaderini Tayin Hakkının Yükselişi ve Düşüşü adlı eserinde, Milletler Cemiyeti’nin Wilsoncı tanımı benimsemesinin yalnızca Güney halkları üzerindeki sömürgeci tahakkümün devamını sağlamakla kalmadığını, aynı zamanda Avrupa’nın bilişsel yapısını ve ırkçı hiyerarşisini pekiştiren kurumsal bir mekanizmaya dönüştüğünü belirtir. Bu mekanizma, ezilen ve sömürgeleştirilen halkların tabiiyetini tarihin “doğal akışı” gibi sunarak tüm muhalefeti “evrensel yasa” adına bastırmayı meşrulaştırmıştır.

Leninist anlamdaki kendi kaderini tayin kavramı, 1960 yılında Birleşmiş Milletler’in sömürgeleştirilmiş halkların bu hakkını tanıyan 1514 sayılı kararının kabulüne kadar, uzun süre gündeme gelmedi. Ancak bu dönüş, yine de Avrupa-merkezcilik ve Amerikan emperyalizminin hegemonik sınırları içinde gerçekleşti.

Siyonist hareket ise, I. Dünya Savaşı’ndan bu yana, Avrupa sömürgeciliği çerçevesinde bu hakkın sınırlandırılmasını kendi lehine kullanarak Filistin’deki yerleşimci-sömürgeci projesini ilerletmiştir. Yalnızca Yahudi Siyonistler, Yahudi halkının kendi kaderini tayin hakkı bahanesiyle, İngiliz Mandası yönetimi altında Filistin’de silah taşıma ve milis örgütleme hakkına sahipti.

Winston Churchill, 1942 yılında ABD Başkanı Roosevelt’e yazdığı bir mektupta Siyonist projeye desteğini açıkça belirtmiş ve Filistin’deki Arapların bu hakkın dışında tutulduğunu vurgulamıştır.

Tıpkı Aksa Tufanı Savaşı’nın sömürgeci sisteme karşı bir reddiye olarak ortaya çıkması gibi, cephelerin birleşmesi de Oryantalist indirgemeciliğin dar kalıplarını kırmış; kavramların genişlemesi ve durağan kimliklerin hareket kazanmasıyla tarihsel çelişkilerin alanını genişletmiştir. Ancak Filistinlilerin en büyük felaketi, 1993 Oslo Anlaşmalarıyla gelmiştir.

Bu anlaşmalarda ne Filistinlilerin kendi kaderini tayin hakkına ne de Filistin’in kurtuluş projesine yer verilmiştir. Aksine, sömürgecinin Filistin topraklarını işgaline meşruiyet kazandırılmış; silahlı direniş hakkı suç sayılmış ve işgalci yapı işlediği suçlardan yasal zeminde aklanmıştır.

FKÖ’nün “simsarları” tarafından savunulan “barışçıl mücadele” sloganı, aynı şirketin hem sattığı hem de satın aldığı ucuz bir propaganda ürününden ibarettir.

Joseph Massad, çalışmasında Camp David ve Oslo Anlaşmalarının ardından Filistin davasının seyrinde yaşanan değişimlerin yalnızca Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkını zedelemekle kalmadığını, aynı zamanda bu hakkı geçersizleştirip kriminalize etmeye hizmet ettiğini vurgulamaktadır. Bu durum, yerleşimci-sömürge yönetimi altında yaşayan tüm yerli halklar için geçerlidir.

Massad, kendi kaderini tayin hakkının, yerleşimci-sömürgeci yönetimden “kurtuluş” ve “bağımsızlık” gibi ulusal hedeflerin düşmanı olduğunu ve öyle kalmaya devam ettiğini belirtmektedir.

Oslo Anlaşmaları’nı, Filistin topraklarının sömürgecilere devrini teyit eden ve Batılı hegemonik sistemin Birleşmiş Milletler tarafından tanınan yasal çerçeveler dâhilinde kurtuluş hareketlerini ortadan kaldırma hedefini pekiştiren 2002 Arap Barış Girişimi takip etmiştir. Bu girişimde ne Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkından ne de uluslararası hukuk çerçevesindeki meşru haklarından söz edilmektedir.

Girişim, “barış için toprak” ilkesine atıfta bulunmakta ve sömürgeci tarafa, “4 Haziran 1967’den bu yana işgal altında tuttuğu Batı Şeria ve Gazze Şeridi’nde, başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız ve egemen bir Filistin devleti kurulmasını” kabul etmesi çağrısında bulunmaktadır. Bir başka deyişle, Arap Birliği, FKÖ’nün Oslo’da başlattığı süreci tamamlamaya çalışarak, Filistin halkının kaderini belirleme yetkisini sömürgeciye devretmiştir.

Ne var ki, Arap Barış Girişimi ve Oslo sürecinin devamından önce, Mayıs 2000’de Güney Lübnan’ın özgürleştirilmesi, otantik bir Arap direnişi biçimiyle kendi kaderini tayin hakkının özünü oluşturmuş; bu çizgi, Temmuz 2006 zaferinde teslimiyeti reddeden, özgürleşme temeline dayanan yeni bir kimliğin doğuşuna zemin hazırlamıştır. Bu bağlamda Temmuz Zaferi, Arap birliği fikrini yeniden canlandırdığı, Arap ve İslam halkları arasında umut kıvılcımı yaktığı ve “yenilmez ordu” mitini yerle bir ettiği için hegemonik sisteme doğrudan bir tehdit olarak değerlendirilmiştir.

Gazze, Mayıs 2021’de “Kudüs’ün Kılıcı” adına büyük bir “hayır” dedi ve 15 yıllık kuşatma ile üç savaşın ardından işgali reddetme hakkını tüm dünyaya ilan etti. On bir gün süren savaş, yalnızca işgalin acımasızlığına değil, aynı zamanda Filistin halkının çektiği acılara karşı sessiz kalan hükümetlerin ve devletlerin suç ortaklığına da açık bir meydan okumaydı. Bu yüzden işgalci varlık açısından ağır bir darbeydi.

7 Ekim 2023’te ise, sömürgecilerin kendi kaderini tayin hakkını reddeden, Leninist çağrışımları uç noktalara taşıyan ve Filistin-Gazze bağlamında yeni anlamlar ve tanıklıklar yüklenen ilk Filistin savaşı başladı. Hemen ertesi gün, Cebel Amel halkı coğrafi sınırların dayattığı normları reddederek ortak bir kadere bağlı olduklarını ilan etti. Yemenlilerin evcilleştirilemeyen öfkesi ise Kızıldeniz’i aşarak sürüp gitti.

Gazze, Güney Lübnan ve Yemen halkları, sömürgeci sistemin dayattığı normlara ve bu sistemin takipçilerinin yazdığı hukuka karşı, kendi kaderlerini tayin hakkını savunuyordu. Artık Arap cephelerini birleştirme arzusu, yalnızca sistemin ve yasalarının ihlalini değil, bunların tamamen dışında bir özgürleşme fikrini içeriyordu.

Ancak bu süreçte hükümetler, insan hakları ve medya kurumları ile kitleler, “Aksa Tufanı”nı kınamakta birleşti.

Siyonist gruplar, Filistinlileri ve onların destekçilerini “terörist”, “suçlu” ve “antisemit” olarak damgalama çabasını sürdürdü. 7 Ekim’i 9 Kasım’la ilişkilendirmek, Arap/Müslüman kimliğini “vahşi terörist” olarak sunan modern Oryantalist imgeyi yeniden üretmek anlamına geliyordu.

Bu söylem, İsrail Savaş Bakanı’nın savaşın ilk günlerinde sarf ettiği “insan hayvanlarla savaşıyoruz” sözlerinin yankısıydı. Batılı açıklamalar ve yorumlar da bu indirgemeci Oryantalist perspektifle şekillenmişti.

Faslı düşünür Dr. Muhammed el-Mazuz’un gazeteci Adnan Yasin ile yaptığı söyleşide dile getirdiği gibi:

“Filistin meselesi entelektüel ve bilişsel bir meseledir; çünkü ne yalnızca toprakla ne de kimlikle sınırlıdır. Filistin meselesi, Oryantalistlerin –Renan’dan bu yana ve hatta ondan önce– saldırdığı Arap ve İslam kültürünün tüm düşünsel mirasını da kapsayan bir meseledir.”

Nasıl ki Aksa Tufanı Savaşı sömürgeci sistemi reddediyorsa, cephelerin birliği de Oryantalist indirgemeciliğin kabuğunu kırmıştır. Uzun süre yalnızca hukuki söylemlere ve duygusal tepkilere sıkıştırılan kendi kaderini tayin hakkı, artık kavramsal genişlemelerle, durağan kimliklerin hareketlenmesiyle ve şehir sokaklarının halk hareketleriyle işaretlenmesiyle tarihsel çelişkilerin yeni alanlara taşmasını mümkün kılmıştır.

Modern tarihin sayfaları artık yalnızca okunmak için değil, yazılmak için açılmıştır. Elbette herkesin “Aksa Tufanı” karşısında kendi pozisyonunu belirleme hakkı vardır; ancak bu hak, daima olayların akışının gerisinde kalacaktır.

Tüm kanlı kayıplara, devam eden soykırım ve etnik temizliğe rağmen, “tufan” bu kez önceden çizilmiş bir hakkın sınırlarını aşarak geldi. Bu kez sel geldi ama gemi yoktu.

Çeviri: YDH

]]>
Suriye’de ve Türkiye’de neler oluyor? https://yenidunya.org/yazarlar/selim-dikel/32679/suriyede-ve-turkiyede-neler-oluyor/ Sun, 18 May 2025 16:20:06 +0000 https://yenidunya.org/?p=32679 Soğuk savaş döneminden günümüze kadar dünyanın bir çok yerinde ‘Amerikan çıkarları uğruna’ çıkardığı savaşlarda ve gerçekleştirdiği askeri darbelerde milyonlarca masum insanın ölümüne neden olan Amerika Birleşik Devletleri yönetimi; siyonist İsrail rejiminin Filistin halkına yönelik uyguladığı soykırımı desteklerken; Ortadoğu’ya “barış, demokrasi, özgürlük ve insan hakları” vaadinde bulunuyor.

ABD, Suriye’den önce, Irak ve Libya’yı ‘kitlesel imha silahlarını yok etmek’ ve ‘özgürleştirmek’ yalanıyla işgal ediyor. Saddam Hüseyin ve Muammer Kaddafi’yi öldürerek bu iki ülkeyi istikrarsızlaştırıyor.

Daha sonra, Suriye’de birdenbire IŞİD adında bir örgüt ortaya çıkarak katliamlara başlıyor.

Bunun üzerine, “IŞİD terörüne karşı mücadele etmek ve Suriye Kürtlerini korumak” gerekçesiyle Amerika bu defa Suriye’yi işgal ediyor.

Amerika nerede, Ortadoğu nerede; Amerika’nın Suriye’de ne işi var?

ABD Başkanı Trump’ın ifadesiyle, “Ortadoğu’daki Amerikan çıkarları için 20 yılda 7 trilyon dolar harcayan” Amerika, Suriye toprakları üzerinde çok sayıda askeri üsler inşa ediyor. Suriye’nin petrolünü ve tahılını çalıyor.

Pentagon ve Centcom generalleri Amerika ile Suriye arasında mekik dokuyor. Biri gidiyor, diğeri geliyor.

Amerikan generalleri, “IŞİD’e karşı mücadelede müttefikimiz ve kara gücümüz” diye tanımladıkları YPG ile işbirliği yapıyor.

Pentagon bütçesinden milyonlarca dolar bütçe tahsis ediliyor. Hava savunma sistemleri dahil binlerce TIR dolusu silah yardımı yapılıyor.

“Eğit-Donat” projesi kapsamında YPG militanlarına, Amerikan Merkez Komutanlığı ve CIA gözetiminde askeri eğitim veriliyor.

ABD Özel Kuvvetler Komutanı Orgeneral Raymond Thomas; “Türkiye’nin, PKK ile ilişkili görmesi sebebiyle YPG’ye ‘isim değiştirme’ tavsiyesinde bulunduklarını, PKK ismi ile hiçbir zaman masada olamayacaklarını, bunun üzerine örgütün, adını ‘Demokratik Suriye Güçleri’ (DSG) olarak değiştirdiğini” açıklıyor.

‘IŞİD terörüne karşı yürütülen mücadele’ sonucunda Suriye yönetimini devirerek; eski IŞİD komutanı, El Nusra ve HTŞ lideri Colani, yeni ismiyle Ahmed Hüseyin Eş-Şara Suriye Devlet Başkanı olarak göreve getiriliyor.

Hemen ardından, yeni Suriye Devlet Başkanı olan eski IŞİD komutanı ile YPG/DSG arasında törenle anlaşma imzalanıyor.

11 Ağustos 2016 tarihinde seçim kampanyası sırasında yaptığı bir konuşmada; “Barack Obama’yı ve Hillary Clinton’ı terör örgütü IŞİD’in kurucuları” olmakla itham eden ABD Başkanı Trump; 14 Mayıs 2025 tarihinde Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da, eski IŞİD komutanı yeni Suriye Devlet Başkanı Ahmed Eş-Şara ile yaptığı görüşmede; Şara’dan, PKK/YPG’nin elinde bulunan ve IŞİD’lilerin tutulduğu hapishanelerin sorumluluğunu devralmasını istiyor.

Özetle, IŞİD’i kuran Amerika, IŞİD terörüne karşı mücadele etmek için Suriye’yi işgal ediyor. Suriye yönetimini devirdikten sonra eski IŞİD komutanı Suriye devlet başkanı seçiliyor. Hapishanelerde bulunan IŞİD militanları eski komutanlarına teslim edilmek isteniyor.

Bu işte sizce de bir gariplik yok mu? Eğer IŞİD diye bir örgüt kurulmamış olsaydı, Amerika Suriye’yi işgal edebilir miydi?

Türkiye’de neler oluyor?

Suriye’de bunlar yaşanırken Türkiye’de de ilginç gelişmeler oluyor.

2007 yılında yaptığı bir seçim mitinginde, “alın şu ipi Öcalan’ı asın” diyerek kürsüden ip fırlatan Devlet Bahçeli, 22 Ekim 2024 Salı günü partisinin TBMM grup toplantısında yaptığı konuşmada; “Abdullah Öcalan, Meclis’e gelsin DEM Parti grubunda konuşsun. Terör örgütünün lağvedildiğini söylesin” diyerek herkesi adeta şok eden bir çağrıda bulunuyor. Bunun üzerine herkesin şaşkınlıkla ve merakla izlediği bir süreç yaşanıyor.

Son olarak, 12 Mayıs 2025 tarihinde ulusal televizyonlarda ve gazetelerde; “PKK’nın 5-7 Mayıs 2025 tarihlerinde gerçekleştirdiği fesih kongresinde, örgütün feshedildiği ve silah bırakma kararı alındığı” kamuoyuna duyuruluyor.

Emperyalizm özgürleştirmez, sömürgeleştirir!

ABD tarafından Irak’ın işgal edilmesiyle başlayan, Libya ve Suriye’nin işgaliyle devam eden süreçte bölgemizde ve ülkemizde yaşananların tesadüf olmadığına ve bundan sonraki sürece İran ve Türkiye’nin de dahil edilmek istenildiğine inanıyorum.

ABD, ilk olarak “Büyük Ortadoğu Projesi” (BOP) adıyla piyasaya sürdüğü, daha sonraki adı “Genişletilmiş Orta Doğu ve Kuzey Afrika Bölgesi ile Müşterek Bir Gelecek ve İlerleme İçin Ortaklık İnisiyatifi” olarak güncellenen emperyalist sömürü ve işgal projesini hayata geçirmek için Ortadoğu halklarını birbirine kırdırıyor. Halklar arasındaki dostluğu, barışı ve kardeşliği dinamitliyor. Adeta bir ‘Cambaza bak’ oyunu oynuyor. Tıpkı Balkanlarda ve Yugoslavya’da yaptığı gibi.

Bir süre sonra, muhtemelen ‘nükleer silah tehlikesi’ gerekçesiyle, İsrail ve ABD işbirliğiyle İran’a yönelik saldırı başlatılarak, İran’da kürtlerin yaşadığı “Rojhilat” olarak adlandırılan bölge ABD tarafından fiilen işgal edilecektir.

Sonrasında, Ortadoğu’da Amerikan üssü bulunmayan tek ülke olan İran’da da ABD üsleri kurularak, tıpkı Suriye’de olduğu gibi yerel silahlı güçlerden oluşan askeri yapılanmaya gidilecektir.

Bunun anlamı şudur. Ortadoğu’ya “barış, demokrasi, özgürlük ve insan hakları” getirmek vaadiyle haydut gibi dalan Amerika; Irak, Suriye ve İran’dan sonra Türkiye’nin de toprak bütünlüğünü yok ederek, Lozan Antlaşmasını yırtıp atmak ve Sevr haritası temelinde emperyalist projesini hayata geçirmek istemektedir.

Belki buraya kadar yazdıklarımı ‘komplo teorisi’ olarak değerlendirenler olabilir. Umarım öyle olur. Ben yanılmış olmayı çok isterim. Ancak bugüne kadar yaşananlar bundan sonra neler olabileceği hakkında bence yeteri kadar ipucu veriyor.

Eğri oturalım, doğru konuşalım. Kim ne derse desin, Irak’ta Saddam Hüseyin’in öldürülmesiyle başlayan, Libya ve Suriye’nin ABD tarafından işgaliyle devam eden, İran ve Türkiye’yi de tehdit eden sürecin, “Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı” ile uzaktan veya yakından asla bir ilgisi yoktur.

Bölgemizde yaşananların bir tek açıklaması vardır. Amerika’nın, İsrail’in ve Kukla Müslüman Krallıkların petrol, enerji ve silah şirketlerinin çıkarları temelinde; Ortadoğu’nun enerji ve doğal kaynakları üzerinde hegemonya savaşı yaşanmaktadır. Yaşananlar tümüyle bundan ibarettir.

Dolayısıyla, komünistler dünyanın hiçbir yerinde gerekçesi ne olursa olsun Amerikan çıkarlarının yanında yer almazlar. Emperyalizmle işbirliği hiçbir ideolojik gerekçeyle haklı gösterilemez.

ABD Başkanı Trump’ın, Amerika’nın çıkarları için Ortadoğu’yu yeniden yapılandırmak uğruna “bugüne kadar Ortadoğu’da 7 Trilyon Dolar harcadık” şeklindeki itirafı, her şeyi açıkça ortaya koyuyor. Parayı veren düdüğü çalıyor.

Emperyalistlerden dost olmaz!

İşgalci ve sömürgeci Amerika Birleşik Devletleri, NATO’suyla, Gladio’suyla, CIA ve Pentagon’uyla Türkler, Kürtler ve Araplar başta olmak üzere tüm dünya halklarının baş düşmanıdır.

Amerika’dan ve İsrail’den dost olmaz. Ancak işbirlikçi olunur. Ortadoğu’da barışa giden yol, bölgemizi yakıp yıkan Amerika ve İsrail’in emperyalist-siyonist saldırganlığını durdurmaktan geçer.

ABD ve İsrail ile ortak hareket eden ister Türk olsun isterse Kürt, emperyalizmin işbirlikçisidir. NATO’ya girdiğimizden bu yana Türkiye’yi yöneten tüm hükûmetler Amerikancıdır, NATO’cudur ve emperyalizmin işbirlikçisidir.

Barışa giden tek yol, ABD/NATO hegemonyasını yıkmaktan geçer!

Amerika, İsrail, IŞİD, El Nusra ve HTŞ liderleriyle işbirliği yaparak, Türkiye’de ve Ortadoğu’da barışa, kardeşliğe, huzura, özgürlüğe ve bağımsızlığa kavuşmak asla mümkün değildir.

Türkiye’de, Ortadoğu’da ve tüm dünyada halkların “Barış içinde bir arada kardeşçe yaşayabilmesi” ABD’nin savaş makinesi NATO’ya karşı mücadele etmek ve Amerikan hegemonyasını yıkmakla mümkündür.

Öncelikle bu gerçeğin kabul edilmesi ve anti emperyalizm temelinde ABD ve İsrail karşıtı birleşik bir siyasi mücadele cephesinin kurulması yönünde çaba harcanması gerekmektedir.

Endişem ve korkum odur ki, daha önce de ifade ettiğim gibi; Suriye topraklarında yaşanan emperyalist işgal ve savaş bir süre sonra İran’a taşınacak daha sonra Türkiye’yi de bu ateş çemberinin içine alacaktır.

Bu nedenle, “NATO’ya Hayır”, “Katil Amerika, Türkiye’den ve Ortadoğu’dan Defol” şiarı ile tüm İlericiler, Yurtseverler, Devrimciler, Demokratlar, Kemalistler, Sosyalistler ve Komünistler emperyalizme karşı ortak mücadele temelinde birleşmelidir.

Anadolu’daki ve Ortadoğu’daki tüm Amerikan üslerinin sökülüp atılması ve Amerikan askerlerinin tamamının bölgemizden defolup gitmeleri için, henüz vakit varken hep birlikte var gücümüzle ortak mücadele etmeliyiz.

Barışa giden başka yol yoktur. Yoksa yarın çok geç olabilir.

]]>
Cumhuriyeti nasıl kazandık, nasıl kaybettik, ne yapmalıyız? https://yenidunya.org/yazarlar/selim-dikel/31129/cumhuriyeti-nasil-kazandik-nasil-kaybettik-ne-yapmaliyiz/ Mon, 21 Oct 2024 11:17:23 +0000 https://yenidunya.org/?p=31129 Nasıl kazandık?

Bu yıl 29 Ekim Cumhuriyet Bayramının 101. yıldönümü. Coşkuyla kutlayacağız. 29 Ekim 1923’te kurulan Cumhuriyetin temelleri Ulusal Kurtuluş Savaşıyla atıldı.

Türkiye halkı, Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının önderliğinde yediden yetmişe harekete geçerek, Anayurdumuza dalan emperyalist saldırganlara karşı bir ölüm kalım savaşı verdi.

Halkımız ulusal kurtuluş savaşını zaferle sonuçlandırarak, emperyalist işgale son verdi. Türkiye’nin bağımsızlığı ve bütünlüğü sağlandı.

Padişahlığa son verilerek, halkın egemenliği temelinde tek kişi yönetimi yerine Meclis yönetimine geçildi. Halifelik kaldırılarak, devlet yönetiminde laiklik esası getirildi.

Medreseler kapatılarak, bütün okullar Milli Eğitim Bakanlığına bağlandı. Laik eğitim temelinde, çağdaş ve modern eğitim sistemine geçildi.

Kadınların toplumsal yaşamın her alanında eşit ve özgür yurttaşlar olarak yer alması için, kadın hakları kabul edildi.

Cumhuriyet öncesinde saraya, feodal beylere ve toprak ağalarına kulluk eden halkın yurttaşlık hakları tanındı.

Nasıl kaybettik?

Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte Türkiye tarihinde yeni bir dönem başladı. Emperyalist saldırganlar kovuldu. Padişahlık kaldırıldı. Ama Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın ortaya koyduğu ana sorunlar çözülmedi. Köklü bir toprak reformu yapılmadı. Ağalık, derebeylik yerli yerinde kaldı. Türkiye’nin ileri demokratik bir düzene geçmesini sağlayacak, demokratik gelişmeye yol açacak bir politika sonuna kadar izlenmedi.

Ülkemize binlerce kilometre uzaklıktaki Kore dağlarında Amerikan çıkarları için savaşa girdik. Kore şehitleri ve gazilerinin yaşamlarının bedeli olarak 18 Şubat 1952’de NATO’ya üye olduk.

Memleket emperyalizmin ekonomik, politik ve askeri örgütleri olan IMF’ye ve NATO’ya bağlandı. Yabancı sermayeye karşı kapılar ardına kadar açılarak Türkiye’nin özellikle tarım ve hayvancılık üretimi çökertildi. Sanayi ve teknoloji üretimi tümüyle dışa bağımlı hale getirildi.

İşçilerin, çiftçilerin ve küçük üreticilerin bütün hakları gasp edildi. Özelleştirme ve taşeronlaştırma yoluyla tüm toplum yerli ve yabancı bir avuç vurguncu zümrenin kölesi durumuna düşürüldü.

İşsizliğe mahkûm edilen milyonlarca genç geleceksiz bırakıldı. Sömürüyü ve yoksulluğu kader sayan sadaka toplumu yaratıldı.

Çalışanların emeklilik hakları gasp edildi. Milyonlarca emekli yurttaş hayat pahalılığı altında kaderine terk edilerek yoksulluğa mahkûm edildi.

‘Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ adıyla ‘Başkanlık Sistemi’ne geçilerek, 600 Milletvekilinden oluşan TBMM etkisiz hale getirildi. Parlamenter sistem yıkılarak halkın egemenliğine son verildi.

Laiklik delik deşik edilerek Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler ve müritler memleketine dönüştürüldü.

Kadınlar cinayet, şiddet ve baskıyla ekonomik ve sosyal yaşamının dışına itilerek köleleştirilmeye çalışılıyor. Kadınların yaşamı ve ufku evle sınırlandırılmak isteniyor.

Aklın, bilimin ve çağdaşlığın yerini hurafeler aldı. Modern ve bilimsel eğitim yerine din eğitimine dayalı İmam Hatip Okullarına ağırlık verildi.

Eğitim ve sağlık alanında gerçekleştirilen özelleştirmeler sonunda eğitim ve sağlık sistemi çökmüş durumdadır. Okullar temizlenemiyor. Hastanelerde hastaların can güvenliği sağlanamıyor.

Ülkenin her tarafından rüşvet ve yolsuzluk fışkırıyor. “Yenidoğan çetesi” tarafından bebeklerin ölüme terk edilmesi olayında görüldüğü gibi, her yerden irin akıyor.

Türkiye halkı, emperyalizmin işbirlikçisi holdinglerin boyunduruğu altında işsizlikten pahalılıktan yoksulluktan kırılırken; dolar milyarderi ve milyoneri bir avuç para babasının serveti günden güne artıyor.

Ülkeyi ve halkı gırtlağına kadar borca sokan neoliberal ve özelleştirmeci borç faiz ekonomisine dayalı kapitalist vurgunculuk düzeni, ülkemizi ekonomik yönden hızla iflasa sürüklüyor.

Ne yapmalıyız?

Cumhuriyetin geniş halk yığınları yararına çözmesi gereken ana sorunlar bugün de boylu boyunca ortada durmaktadır.

Bugün Cumhuriyet düşmanları yeniden başkaldırmışlardır. Bunlar Cumhuriyeti yıkmak, geriye gitmek, şeriatçılığı hortlatmak için ellerinden geleni yapıyorlar.

NATO’ya üye olduğumuz 72 yıldan beri ülkemizde siyasi cinayetler, kitle katliamları ve askeri darbeler yoluyla halkımıza kan kusturan katil Amerikan yönetimleri dostumuz ve müttefikimiz değildir.

Anadolu toprakları üzerinde nükleer silahları ve binlerce askeriyle yılan gibi çöreklenen Amerikan üsleri ulusal güvenliğimizi tehdit etmektedir.

Ülkemizde ve bölgemizde yaşanan tüm ekonomik, siyasi ve askeri sorunların temel nedeni ABD-NATO egemenliği temelindeki emperyalizme bağımlılıktır.

Tüm yurttaşların barış içinde bir arada ve kardeşçe yaşayacağı ‘Tam Bağımsız Türkiye’ için NATO’dan çıkılmalı, üsler kapatılmalı ve Amerika ile imzalanan tüm ikili anlaşmalar feshedilmelidir.

Ülkemizin bağımsızlığını ve bütünlüğünü tehdit eden emperyalizminin ve işbirlikçilerinin girişimlerini boşa çıkarmak, tüm ilerici ve yurtsever güçlerin en başta gelen güncel görevidir.

Çözüm, emperyalist-kapitalist sistemin işbirlikçisi siyasi partilerin ve liderlerinin değil, halkın egemenliğine ve sosyal devlet anlayışına dayalı; sermayeden değil emekten yana, bağımsız, demokratik, laik, devrimci ve toplumcu bir cumhuriyettir.

Bağımsız, demokratik, laik, devrimci ve toplumcu bir cumhuriyet için; anti-emperyalist, anti-faşist tüm yurttaşlar, ilericiler, devrimciler, yurtseverler, sosyal demokratlar, Kemalistler, sosyalistler, komünistler, Türkiye’nin bütün ulusal demokratik güçleri mutlaka birleşmelidir.

Biz birleştiğimizde emperyalizm kesinlikle yenilir. Özgürlük, eşitlik, laiklik, adalet, barış, bağımsızlık, demokrasi, cumhuriyet mutlaka kazanır.

Ulusal demokratik güçlerin ortak iradesini temsil eden Ulusal Birlik Hükûmeti’nin uygulayacağı kamucu, toplumcu ve planlı ekonomi ile halkın gerçek sorunları; halkın refahı ve mutluluğu temelinde gerçek çözüme kavuşur.

Emperyalizme karşı tam bağımsız Türkiye, istibdada ve gericiliğe karşı laik demokratik cumhuriyet, kapitalist sömürüye karşı toplumcu ekonomi için, Ulusal Demokratik Cephe’de birleşelim. Ulusal demokratik güçlerin birlik, mücadele ve dayanışmasını yükseltelim.

Mücadeleye devam zaferimizin teminatıdır. Haydi, bütün ulusal demokratik güçlerin ortak iradesini temsil eden birleşik demokratik halk hükümeti için birlikte mücadeleye.

Emperyalizm ve işbirlikçileri yenilecek, ‘Vatan Cumhuriyet Emek’ kazanacak.

]]>
Ne ezilen ne ezen, insanca toplumcu bir düzen! https://yenidunya.org/yazarlar/selim-dikel/29789/ne-ezilen-ne-ezen-insanca-toplumcu-bir-duzen/ Thu, 11 Apr 2024 11:48:02 +0000 https://yenidunya.org/?p=29789 Türkiye Cumhuriyeti Hazine ve Maliye Bakanlığına bağlı Vergi Dairesi Müdürlüğü ve Defterdarlık birimlerinde 1985/2017 yılları arasında 32 yıl görev yapan bir kamu emekçisi olarak, 15 yıl Vergi Dairesinde, 17 yıl Milli Emlak Daire Başkanlığında geçen çalışma yaşamım boyunca önemli bir şeyi görerek ve yaşayarak öğrendim.

Halktan toplanan vergiler, Hazine taşınmazları, yeraltı ve yer üstü kaynakları ile her türlü kamu ihaleleri; yerli ve yabancı bir avuç holding patronuna ve yandaş müteahhitlere peşkeş çekilmeseydi; milyonlarca emekli ve emekçi yurttaş bugün daha mutlu ve refah içinde insanca yaşayabilirdi. Üstelik kredili mevduat hesabı, tüketici kredisi ve kredi kartı kullanmadan, yani bankalara hiç borçlanmadan.

Aslında bu hala mümkün. Ancak, bunun için bildiğimiz kapitalist sömürü düzeninin günümüze uyarlanmış biçimi olan neoliberal ekonomiden ve özelleştirmeden vazgeçerek, kamucu ve toplumcu bir ekonomik düzen inşa etmek gerekir. Türkiye’yi uçurumun kenarına getiren özelleştirmenin tek çaresi kamulaştırmadır.

Bunu başarabilmek için de ABD’ye, AB’ye, NATO’ya, IMF’ye, Dünya Bankası’na, uluslararası tefeci bankerlere ve finans oligarşisine baş eğmek yerine, Türkiye’nin her alanda tam bağımsızlığına kavuşması şarttır.

Karnı tok, sırtı pek insanların barış ve kardeşlik içinde yaşadığı; bebelerin sağlıklı büyüdüğü; çocukların ve gençlerin yaşam sevinci veren bir eğitim-öğretimle kendilerini bulduğu; yurttaşların eşitliğe ve özgürlüğe kavuştuğu; kadınların kölelikten kurtulduğu; insanların hayvana, kuşa, suya, toprağa, ağaca, dağa taşa saygı duyduğu; gündüzlerinde sömürülmeyen, gecelerinde aç yatılmayan bir ülkeyi hep birlikte kurabiliriz.

Vurgunculuğa, işsizliğe, yoksulluğa, pahalılığa ve gericiliğe karşı, dayanışma ve birlikte mücadeleyle yaşadığımız zor koşulların üstesinden gelebiliriz.

İşçilerin, şehir ve köy emekçilerinin, işsizlerin, bütün ezilenlerin, kadınların, gençlerin, emeklilerin söz ve karar sahibi olduğu, ezilenlerin ve ezenlerin olmadığı insanca toplumcu bir düzen kurmak için örgütlenmeye ve mücadele etmeye devam etmeliyiz.

Lüks ve şatafat içinde yaşayan bir avuç vurguncunun, tefeci bankerlerin ve holding patronu dolar milyarderleri şebekesinin değil; çalışanların, emeklilerin ve tüm emekçi halkın refahı ve mutluluğu için; açlığa, yoksulluğa ve tarikat düzenine karşı, yaşadığımız ve bulunduğumuz her alanda örgütlü ve birleşik mücadeleyi büyütmeliyiz.

Savaşsız sömürüsüz bir dünya için, “Yolumuz işçi sınıfının yoludur” şiarıyla sendikal ve siyasal alanda yaşamı boyunca mücadele eden emekli bir yurttaş olarak söylemek istediğim şey şudur.

Neoliberal ekonomik politikalarla bir avuç vurguncunun yararına, milyonlarca emekçinin ve emeklinin zararına yaratılan yıkım sürecini tersine çevirmek mümkündür.

Milyonlarca emekçiye ve emekliye açlık sınırının altında asgari ücret ve emekli aylığı ödenmesinin nedeni kaynak sorunu değildir. Sorunun asıl nedeni tamamen sınıfsaldır.

Devlet bütçesini ve Maliye Hazinesini oluşturan tüm parasal ve doğal kaynakların, siyasi iktidar tarafından sermaye sınıfını oluşturan dolar milyarderi ve milyoneri bir avuç holding patronu, tefeci banker ve müteahhit için harcanması sınıfsal bir paylaşım sorunudur.

Dolayısıyla, “Ne ezilen ne ezen, insanca toplumcu bir düzen” mücadelesi esas olarak emperyalist-kapitalist sisteme karşı emekten yana sınıf mücadelesi temelinde yürütülmelidir.

Ulusal Demokratik Cephe’de birleşelim!

Ülkemiz bugün ekonomik, siyasi ve askeri alanlarda emperyalist sistemin ve uluslararası finans kapitalin topyekûn saldırısı ve tehdidi altındadır. Tehlike büyüktür. Tek bir kişi, tek bir parti bu tehlikenin üstesinden gelemez.

Türkiye üzerindeki emperyalist-kapitalist hegemonyaya son vermek için; bütün halkın, bütün ulusal demokratik güçlerin bir araya gelmesi gerekiyor.

Vatanımıza yönelik emperyalist tehlikeyi önlemek, ulusal bağımsızlığımızı ve toprak bütünlüğümüzü korumak için hangi partiden, hangi görüşten, hangi kökenden olursak olalım birleşmemiz gerekiyor.

Emperyalizme karşı Türkiye’nin tam bağımsızlığı için; gericiliğe ve tarikat düzenine karşı laik demokratik cumhuriyet için; işsizliğe yoksulluğa hayat pahalılığına ve sömürüye karşı emekten yana toplumcu kamucu ve planlı ekonomi için; tüm ulusal demokratik güçler, ilericiler, devrimciler, yurtseverler, sosyal demokratlar, Kemalistler, sosyalistler ve komünistler; Ulusal Demokratik Cephe’de birleşmelidir.

Örgütlü birleşik halkı hiçbir kuvvet yenemez. Biz birleştiğimizde emperyalizm kesinlikle yenilir. Özgürlük, eşitlik, kardeşlik, laiklik, adalet, barış, bağımsızlık, demokrasi mutlaka kazanır.

Emperyalizm yenilecek, vatan cumhuriyet emek kazanacak!

]]>