Demokratik Almanya – Yeni Dünya https://yenidunya.org Yeni Günün Habercisi Tue, 07 Oct 2025 18:01:13 +0000 tr hourly 1 https://wordpress.org/?v=6.8.5 https://yenidunya.org/wp-content/uploads/2022/02/cropped-YD-ikon-512-1-75x75.png Demokratik Almanya – Yeni Dünya https://yenidunya.org 32 32 Alman Demokratik Cumhuriyeti: İlhaktan 30 yıl sonra https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/33178/alman-demokratik-cumhuriyeti-ilhaktan-30-yil-sonra/ Tue, 07 Oct 2025 18:01:09 +0000 https://yenidunya.org/?p=33178 Çevirmenin notu: Alman Demokratik Cumhuriyeti (DDR) 7 Ekim 1949 yılında kurulmuştu. “Alman Birlik Günü” olarak bugün Federal Almanya’da kutlanan 3 Ekim tarihi, aslında Federal Almanya’nın tüm uluslararası anlaşmaları aykırı olarak DDR’yi ilhak ettiği gün. Avusturya Emek Partisi’nin yayın organı ZdA’da Tibor Zenker imzasıyla yayınlanan makale, tarihteki tek barışçıl Alman devletine, sosyalist Almanya’ya bir ağır niteliğinde. DDR, geri gelmeyecek olsa da, Almanya ve dünya tarihinde hâlâ bir referans noktası olmaya devam ediyor.

DDR: Alman Demokratik Cumhuriyeti neydi?

Tibor Zenker
ZdA
7 Ekim 2025

7 Ekim 1949’da Alman Demokratik Cumhuriyeti [DDR] kuruldu. Almanca konuşulan dünyada sosyalist bir topluluk kurmaya yönelik ilk girişim, otuz yıl önce karşı devrimin kurbanı olmadan önce kırk yıl sürdü.

DDR’nin anayasası, zamanının ve öncesinin koşullarına ve sorunlarına bir yanıt niteliğindeydi: Tekel ve finans sermayesinin hizmetinde olan Alman faşizmi, Almanya’daki işçi hareketini parçalamış, burjuva demokrasisini ortadan kaldırmış ve terör sistemi ile birlikte açık bir diktatörlük kurmuştu.

Naziler, Avrupa’nın büyük bir bölümünü harap eden, on milyonlarca insanı öldüren ve çok sayıda soykırım gerçekleştiren emperyalist bir fetih ve yıkım savaşı başlattı. Yeni yaşam alanına ihtiyaç duyan Alman halkı değildi, emperyalist hegemonyaya yönelik mücadelede yeniden bir rakip olarak ortaya çıkmak için genişleme alanına (hammadde, kaynaklar, ucuz işgücü, etki alanları, jeostratejik dayanaklar ve erişim noktaları) ihtiyaç duyan sermayeydi. Bu arada amaç, ilk sosyalist devlet olan SSCB’yi yok etmekti.

Fakat işler farklı gelişti: Sovyetler Birliği halkları, Kızıl Ordu, SSCB’nin siyasi ve askeri liderliği, Avrupa’daki antifaşist direniş grupları ve partizanlar, büyük kayıplar vererek faşist canavarı yendiler. Wehrmacht ve Waffen-SS’in ve müttefiklerinin ölüm mangaları SSCB’den kovuldu, Almanya’ya kadar takip edildi ve Berlin’de yargılandı: Avrupa’nın büyük bir bölümünü faşizmden kurtarmak ve Nazileri yenmek, SSCB ve komünist hareketin silinmez bir başarısıdır.

Gelgelelim faşizmi gerçekten yenmek ve uzak tutmak istiyorsanız, onun köklerini ortadan kaldırmanız gerekir ve bu kökler doğrudan kapitalizm ve emperyalizmde yatıyor. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Batılı müttefiklerin BRD [Federal Alman Cumhuriyeti] ile anti-sosyalist bir cephe devleti kuracakları, onu yeniden silahlandıracakları, birçok faşist eliti yeniden göreve getirecekleri ve NATO’nun nükleer silahlarını ve güçlerini doğuya yöneltecekleri anlaşıldığında, Washington ve Londra’daki yönetici elitlerin Moskova ile olan “amaca yönelik ittifakını”, anti-Hitler koalisyonunu kesin olarak terk ettikleri ve sosyalizmi yeniden baş düşmanları haline getirdikleri açıktı.

Bu pek de şaşırtıcı değildi: Faşizm ve dünya savaşı, Amerikan ve İngiliz kapitalizmi de dahil olmak üzere kapitalizmi tamamen itibarsızlaştırmıştı. Halklar barış, güvenlik ve onurlu bir yaşam istiyordu; kapitalizmin geçici olarak taklit edebileceği, ama asla sürdürülebilir bir şekilde herkese sağlayamayacağı şeyler. Doğu ve Güneydoğu Avrupa ülkelerinde ve ayrıca Çin’de, “halkın demokratik” devletlerinin kurulması ve sosyalist dönüşümlerin gerçekleştirilmesi, tek doğru ve gerekli tepkiydi. Soru her zamankinden daha net bir şekilde ortaya konmuştu: sosyalizm mi, yoksa (faşist) barbarlığa geri dönüş mü? DDR, Almanya’nın Sovyet bölgesinde mümkün olduğu ölçüde, açıkça sosyalist ve antifaşist bir cevaptı.

Barış, sosyal güvenlik, eşitlik ve adalet, herkes için iş ve barınma ve eğitim, sağlık ve emeklilikte devlet garantisi vaat ediyordu. Fakat imkansız hiçbir şey vaat etmiyordu. Bu, DDR ve diğer sosyalist ülkelere sıklıkla uygulanan yanlış bir ölçüttür: Kapitalizm Avrupa’yı harabeye çevirdikten kısa bir süre sonra, provokatif bir şekilde, aslında harabelerden doğması gereken sosyalizmin, herkesin anında mükemmel bir şekilde mutlu olacağı bir ütopyanın gerçekleşmesi olan dünyevi bir cennet sunmasını bekliyorlardı. Ama sosyalizm böyle değildir ve böyle olamaz. Sosyalizm, herkesin tam olarak istediği gibi davranabileceği bir aptal cenneti de değildir; bu tür bir bireycilik özgürlüğün hiçbir ilgisi yoktur. Sosyalist devrim, dünyanın tüm sorunlarını bir anda çözen sihirli bir numara değildir; sadece bunu yapmak için olanak ve koşullar yaratır.

Bilinçli bir şekilde inşa edilecek, şekillendirilecek ve gerçekleştirilecek sosyalizm, kapitalizmden miras alınan temeller üzerinde yükselir; bu, mümkün olanın sınırları içinde dönüşüm ve yeniden inşa anlamına gelir. Ve “mümkün olanın” bir kısmı düşman tarafından belirlenir: DDR örneğinde, sosyalizmi daha emekleme aşamasındayken boğmaya çalışan, NATO gibi askeri ittifaklar, sınırlarında binlerce nükleer savaş başlığı ve yüz binlerce asker, ekonomik ablukalar, sabotaj ve düşmanca propaganda yoluyla tehdit ederek boğmaya çalışmıştır; çünkü bu, kapitalist Batının karşıdevrimci çabalarının, devam eden sınıf mücadelesinin içeriğiydi. Bu zor koşullar altında DDR kuruldu ve Almanya’nın doğu kesiminde sosyalizm inşa edildi.

Barış ve varoluşsal güvenlik, teknolojik ve sosyal ilerleme, sömürüye dayalı olmayan yeni insan ve üretim ilişkileri, cinsiyet, dil vb. temelli ayrımcılığın ortadan kaldırılması, sosyalist kültürel yaşam, sanat ve boş zamanlar ve son olarak, devletin varlık nedeni olarak koşulsuz antifaşizm, DDR’nin büyük başarıları arasındadır. Bu, bankaların, şirketlerin ve işletmelerin kârlarının, militarizm ve emperyalizmin yayılmasının değil, insanların merkezde olduğu bir toplum ve ekonomidir. Bu, üretim araçlarının devlet mülkiyeti ve örgütlü işçi sınıfının siyasi gücü temelinde, en üst sınıf organları ve örgütleri aracılığıyla –en azından Marksist-Leninist Parti, DDR örneğinde SED [Sosyalist Birlik Partisi]– mümkün olabilir. Ve böyle bir devlet, varoluşsal mücadelede, emperyalist devletlere ve onların karşıdevrimci entrikalarına, paralı veya yanıltılmış isyancılara, düşman ajanlara, teröristlere ve sabotajcılara karşı, yasalar, hukuk kurumları, polis, ordu ve istihbarat servisleri aracılığıyla korunmaya ihtiyaç duyar: Bu, herhangi bir burjuva-kapitalist devlet için apaçık bir gerekliliktir, fakat sosyalizmde bu, ahlaki bir düğüme dönüştürülmüştür.

Elbette, DDR “mükemmel” değildi, olamazdı da. Kesinlikle hataları, zorlukları ve sorunları vardı; sonuçta, sosyalizm de sadece geçici bir toplumdur. Marksist işçi hareketinin hedefi, henüz hiçbir toplumun ulaşamadığı, tam komünizmin hakim olduğu sınıfsız bir toplumdur. Fakat sosyalizmin hain muhalifleri –özellikle zeki sosyal demokratlar da dahil– sadece mükemmel bir sosyalizmi, her şeyin sihirli bir şekilde mutluluğa dönüştüğü, proleter devlet ve düzen gücünün her karşıdevrimci “muhalifi”, her yıkıcı palyaçoyu veya sınıf ve devlet düşmanını kadife eldivenlerle okşadığı bir masal diyarını “kabul ederler” – eğer böyle bir şey yoksa, kapitalizmde kalmak daha iyidir.

Bunlar, iki felaketle sonuçlanan dünya savaşı, sömürgecilik, faşizm, Holokost, atom silahlarının kullanımı, bütün bölgelerin yoksulluk, açlık ve ölüme mahkum edilmesi gibi sonuçlara yol açan bir sömürü ve baskı sistemini haklı çıkarmak için cesurca yüksek standartlardır: Böylece daha gelişmiş ülkelerde işgücünün asgari yeniden üretimi seviyesi güvence altına alınır ve işçi sınıfı isyan etmez. Ve isyan ederlerse, şüpheye düştüğünde baskı, olağanüstü hal yasaları, darbeler, askeri müdahale ve faşizme başvurulur. Açıkça söylemek gerekirse: “en kötü” sosyalizm bile –ve DDR kesinlikle öyle değildi– “en iyi” kapitalizmden daha iyidir. Ve sosyal demokrat veya sol oportünist pembe gözlük “sosyalizmi” her halükarda, gökkuşağının ve sağduyunun ötesinde, naif bir illüzyondur.

Almanya’nın sözde “yeniden birleşmesinden” bu yana –ki bu aslında hâlâ var olan BRD tarafından DDR’nin ilhakından ibaretti– bu her bakımdan doğrulanmıştır: [Helmut] Kohl’un yeni federal eyaletlerdeki “çiçek açan manzaraları”, endüstriyel harabeler ve “piyasa tarafından düzenlenmiş” işsizlerle, terk edilmiş ve çürüyen köylerle doludur; bu köylerde, kapitalizm tarafından sömürülmek için bile yeterince kârlı olmayan çok sayıda insan yaşamaktadır; bu insanlar asgari düzeyde eğitim ve devlet yardımı almaktadırlar ve bu yardımlarla kendilerini düzgün bir şekilde besleyememektedirler: McDonald’s’ta 1 avroya hamburger alabilirsiniz, nihayet tam stoklu süpermarkette bir kutu Hollanda birası 89 senttir (ve bir muz 20 senttir – ama kim ister ki?) ve günlük yemek bütçesi çoktan tükenmiştir.

Doğu Almanya halkının anlaşılabilir çaresizliği ve haklı öfkesi, siyasi olarak aşırı sağ spektruma yönlendiriliyor, çünkü bu, kapitalizmin bir müttefiki –hatta içkin bir parçası– ve otoriterden faşiste devlet yönelimi açısından stratejik rezervi olmaya devam ediyor. Fakat sosyalizmle –ve özellikle de DDR’nin sosyalizmiyle– her türlü yolla mücadele edilmeye devam edilmelidir: iftira, tarihsel gerçeğin çarpıtılması, alay ve küçümseme, alay ve hor görme, medya, “eğitim kurumları” ve “bilim” tarafından desteklenen yalan kampanyalar, sözde suçların ve adaletsizliklerin sürekli tekrarlanması ve hatta faşizmle özellikle küstahça ve iğrenç bir şekilde eşdeğer tutulmasıyla. Tüm bunlar, DDR ve onun hatırası, antikomünist propagandanın tüm cephaneliği karşı kullanılması gerekir. Almanya’daki sosyalizm örneğinde –SSCB, Doğu Avrupa, Küba veya Çin’den farklı olarak– Batının olağan antikomünizminin basit ırkçılığı, tüm Ossi ve Saksonya şakalarına rağmen aynı ağırlığı taşımamaktadır.

Kapitalistler ve emperyalistler geçici zaferlerine sevinirler belki, ama bu zafer uzun sürmeyecektir. Her yerde, hatta BRD’de bile, kapitalizm çatlaklar ve kırılmalarla doludur. Barışçıl değildir ve tüm insanlara güvenli bir yaşam, iş, barınma ve mümkün olan ölçüde adil bir refahı garanti etmeye ne istekli ne de muktedirdir. Gerçek kapitalizm savaşır, insanlığı ezip sömürür – bu BRD için de geçerlidir. Şeffaf sahte demokrasisine ve sahte seçimlerine, kötü gizlenmiş keyfi ve sınıf adaletine, sadece sınırsız kâr elde etme özgürlüğü anlamına gelen ünlü “özgürlüğüne”, sıradan insanları birbirine düşürmesine, okullarda ve medyada yalan kampanyalarına atıfta bulunarak, BRD sadece sınırlı bir süre için görünüşünü koruyabilir. Yöneten elitler bunu biliyor ve bundan çok korkuyorlar. Çünkü gerçek er ya da geç galip gelecek.

DDR hakkında nihai tarihsel karar, eski ya da yeni BRD tarafından değil, kendi tarihini yazan işçi sınıfı ve halklar tarafından verilecektir. Onlar, Almanya’da bile galip gelecektir. Sonuç olarak, DDR –şimdiye kadar var olmuş en iyi Alman devleti– yeniden dirilmeyecek, fakat daha da iyi bir sosyalist Almanya ortaya çıkabilir ve o, DDR’yi inşa eden erkek ve kadınların büyük çabalarını, deneyimlerini ve başarılarını onurlandıracak.

Kaynak: Erman Çete / Harici

]]>
Alman Demokratik Cumhuriyeti: Kadın özgürleşmesinde ileriye doğru büyük bir adım https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/31272/alman-demokratik-cumhuriyeti-kadin-ozgurlesmesinde-ileriye-dogru-buyuk-bir-adim/ Sun, 17 Nov 2024 19:23:23 +0000 https://yenidunya.org/?p=31272 Çevirmenin notu: Batı medyası ve onların anti-komünist temayüllü ideologlarının “despotik”, “merkeziyetçi”, “bürokratik” olarak sıfatlandırdığı “geleneksel sosyalist” devletler, Alman Demokratik Cumhuriyeti, Bulgaristan Halk Cumhuriyeti, Polonya Halk Cumhuriyeti, Macaristan Halk Cumhuriyeti, Arnavutluk Sosyalist Halk Cumhuriyeti, Çekoslovakya Sosyalist Cumhuriyeti ve Romanya Sosyalist Cumhuriyeti…

Hemen tamamında kadının ev köleliğinden kurtulması ve ev işleri gibi kadını bunaltan, köleleştiren işlerin endüstrinin bir parçası haline getirilmesi, yani evin ekonomik bir birim olmaktan çıkarılması, toplumun yeniden üretimi sorununu ve doğan çocuğun devlet tarafından bakımının sağlanarak kadın üzerindeki yükün hafifletilmesi ve giderek tamamen bir yük, biyolojik olarak gerileten bir yük, olmaktan çıkarılması için muazzam çabalar harcandı. Belki bu çabalar yetersiz kaldı, çok sonraları yavaşladı hatta bir kısmı geri alındı ama bu çabalar harcandı. Bu haklar aynı zamanda, en ileri burjuva demokratik ülkelerde bile, bazı ileri liberal çevreler tarafından sözü edilen ama asla gerçekleştirilmeyen haklardı. Öyle ki kadınlar, ilkel komünal toplumdan bu yana en geniş haklarını ilk olarak bu rejimler altında elde ettiler ve bu hakları fiili olarak da onlarca yıl uyguladılar.

Aşağıda çevirisini verdiğimiz makale, bu “reel sosyalizm” deneyimlerinin kadınlara yönelik politikalarındaki tılsımın sadece rakamsal olarak daha çok istihdamda olmalarında değil, kadını boyunduruğu altına alan bağların kökünden çözülmesinde olduğunu “içeriden”, Alman Demokratik Cumhuriyeti deneyimi üzerinden anlatıyor. Yazarın temel tezi ise, özel mülkiyetin ortadan kaldırılması ve buna bağlı olarak üretim koşullarında gerçekleşen radikal değişimlerin, kadınların toplumsal konumunu dönüştürmekteki gücünü kanıtlayan onlarca yıllık bir deneyimin, bugünkü feminist tartışmalara katkı sunabilecek yeni bir perspektif getirebileceği.

Demokratik Almanya deneyiminin ışığında: Kadın özgürlüğünden öğrenebileceklerimiz ve koruyabileceklerimiz

Florentine M. Sandoval
Internationale Forschungsstelle DDR
2 Ekim 2024
Çev. Leman Meral Ünal

Alman Demokratik Cumhuriyeti’nin (DDR) sona ermesi Doğu Alman kadınlarını bir çağ kadar geriye götürdü. 1989 sonrası gelişen kadın hareketi hâlâ sosyalizmde neyin övgüye değer neyin kınanabilir olduğunu tartışadursun, bu tartışma aslında çoktan gereksiz hale gelmişti: Zira DDR’nin yasaları artık geçerli değildi; aile ve sosyal politika da dahil olmak üzere hiçbir alanda sosyalist sistemle devamlılık yoktu ve olmayacaktı. Aile hukuku alanı yeniden burjuva yasallığı ile düzenleniyordu. Almanya’nın imparatorluk döneminden kalma ceza kanunu maddeleri tekrardan yürürlüğe giriyor, kürtaj ve muayene hizmetlerine erişim yeniden tanımlanıyordu. Doğu Alman ekonomisinin eşi benzeri görülmemiş şekilde özelleştirilmesi ve sanayisizleştirilmesi karşısında kadınlar ya yeni Batı Alman üstlerinin hor görmesi ile ya da işsizlikle sınanacaklardı. Ve genellikle erkeklere olan ekonomik bağımlılıklarına [yeniden] geri dönmek zorunda kaldılar. Kaybedilen asıl şey, kadınların özgürleştirilmesi sorumluluğunu üstlenmiş bir devlet ve toplumdu.

Sosyalist Doğu Almanya’da yaşanan devrimci altüst oluşlar öylesine muazzamdı ki, ortadan kalkışından otuz yılı aşkın süre sonra dahi hissedilmeye ve ölçülmeye devam ediyor. Bu, 2023 itibariyle Doğu’da kadın istihdamının daha yüksek olması, kreşlerin Batı’ya kıyasla yaygınlığı ve Batı’da yüzde 19 olan kadın-erkek ücret farkının Doğu’da yüzde 12 olması gibi göstergelerde kendini sürekli yeniden hatırlatmakta. DDR’nin 40 yıllık varlığı boyunca birçok çelişki ortadan kaldırılamamış olsa da (ev işleri ve [eşit] ücret başta olmak üzere), bu çelişkilerin kapitalist koşullar altında daha da yoğunlaştığı bugünden geriye bakıldığında yine de pek çok şey kaybedilmiş gibi görünüyor.

Fakat DDR, geçmişten bugüne düşürdüğü gölgeyle Batı Alman toplumunu ifşa etmeye devam ediyor ve bugünkü feminist tartışmalarda genellikle eksik olan bir perspektifi açıyor. Çünkü DDR deneyimini Batı’daki ve günümüzdeki feminist hareketten farklı kılan şey, toplumsal üretim ilişkilerinin ve kadınların özgürleşmesi için toplumsal ve kitlesel seferberliğin rolüdür.

DDR’deki kadın politikasının en temel hedefi, mümkün olan en geniş kadın kitlesini üretim sürecine dahil etmekti ve bu da ancak DDR’de bunun toplumsal temeli sağlandığı için mümkündü. Bu strateji, 19. yüzyıl boyunca devrimci işçi hareketi içinde olgunlaşan, kadınların demokratik, sosyal ve ekonomik haklar mücadelesinin bir bütün olarak işçi sınıfının kurtuluşuyla yakından ilişkili olduğu anlayışına dayanıyor. Proleter kadın hareketinin öncülerinden Clara Zetkin gibi isimler, kadınların ezilmişliğinin ve yüzyıllar içinde gelişen ataerkil ilişkiler ile ahlaki değerlerin, özel mülkiyetin ortaya çıkışıyla sıkı bir bağ içinde olduğunu ve kapitalist üretimle iç içe geçtiğini; dolayısıyla da yalnızca üretim koşullarında radikal bir değişimle kadınların kurtuluşu için gerekli koşulların yaratılacağını savunmuşlardı.

Her ne kadar kapitalist ekonomilerde kadınlar için kaçınılmaz olarak sömürü koşulları yaratsa da, kadınların iş gücüne dahil olması, DDR gibi üretim ilişkilerinin sosyalist tarzda örgütlendiği bir devlette tarihsel olarak ilerici bir tekamül yaratmıştır. Zira özel mülkiyetin ortadan kaldırılması ve buna eşlik eden emeğin doğasındaki değişim, kadınların toplumsal konumunu kökünden değiştirmişti.

Elbette bu, kadınların kendi çabaları olmadan başarılamazdı. Kadınların istihdama kazandırılmak için seferber edildiği pek çok girişimden birine örnek olarak “ev kadınları birlikleri” verilebilir. 1950’li yıllarda, çalışmayan kadınlardan oluşan bu kolektifler, iş gücüne acil ihtiyaç duyulan projelerde çalışmış kadınları daha sonra kalıcı bir işe girmeleri için teşvik ediyordu. Kocalar ile ev içinde yaşanan çatışmaların bu noktada tayin edici bir rolü olduğunun altı kalınca çizilmeli. Kadınların hane içindeki izolasyonuna ilişkin siyasal tartışmalar yeniden canlandı, bu da kadınların üretim sürecine katılımını arttırdı ve dolayısıyla da ekonomik bağımsızlıklarına giden yolu açmış oldu. Diğer bir deyişle, maddi teşvikler ve bilinçlendirme birlikte çalışmış ve etkili olmuştu.

İstihdamın kendisi kapsamlı bir çocuk bakım altyapısının geliştirilmesini ve eş zamanlı olarak ev işlerinin azaltılmasını ve daha iyi bölüşülmesini gerektiriyordu Bunlar birbirini etkileyen ve birbirine bağlı süreçlerdi. Sosyalist işyeri aynı zamanda kadınlar için toplumsal görevlerin iç içe geçtiği bir merkezdi – kültürel etkinlikler, eğitimler ve çocuk bakımı ve sağlık hizmetleri bu merkezler aracılığıyla organize edilmekteydi. Buralarda kadın işçiler kendi başlarına etkili olabiliyor, haklarını talep edebiliyor ve savunabiliyorlardı. Sendikaların kadın komisyonları, bir işyerinin tüm kadın işgücünün kişisel ve mesleki gelişimi için kolektif bir araç olan Frauenförderpläne’nin (“kadınların terfi planları”) hazırlanmasını ve uygulamanın izlenmesini sağlıyordu. Üretken emek en önemli itici güç haline gelirken, yeniden üretim emeği kadınların özgürleşmesinin önündeki en büyük engel olmaya devam edecekti.

Kırk yıl oldukça kısa bir süredir. 1990 yılına kadar çözülmeden kalan sorunlar ve çelişkiler değerlendirilirken bu gerçek muhakkak göz önünde bulundurulmalıdır. Teknik yeniliklere, ev içi sorumlulukların kısmen de olsa toplumsallaştırılmasına ve medyanın erkeklere yönelik çağrılarına rağmen, yeniden üretim işi büyük ölçüde kadınlara bırakıldı. Nitelik farkının kapatılamaması ve/veya kadınların aynı niteliklere sahip olmalarına rağmen yönetim pozisyonlarına ulaşamamaları nedeniyle kadın-erkek ücret farklılıkları devam etti; DDR’nin Gençlik Araştırmaları Merkez Enstitüsü (ZIJ) tarafından yürütülen çalışmaların da gösterdiği gibi, genç nesillerde daha az yaygın olsa bile, aile içindeki geleneksel roller hâlâ varlığını sürdürüyordu.

DDR’de kız çocukları, farklı bir kadın imajıyla büyüdüler ve doğalında hayata dair yüksek beklentiler geliştirdiler; ancak DDR’li son yılların zorlu gerçekliği düşünüldüğünde bu beklentiler her zaman karşılanamadı. DDR’de sosyalizm ve kadın özgürlüğü arasındaki bağlantı kesin bir şekilde kurulmuş ve kanıtlanmış olsa da sosyalist devletin erken yıllarındaki devrimci enerjinin üzerine dahasını inşa etmek mümkün olamadı.

Aslında, toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlayabilme yolunda eşit işe eşit ücret, eşit eğitim olanakları, eşit ortak karar alma hakkı gibi önemli ilkeler henüz Sovyet İşgal Bölgesi’ndeyken (1945-1949) ortaya konmuştu, çünkü komünistler ve sosyalistler için bunlar, [kadınlar mevzubahis olduğunda] müzakere edilemez, temel haklardı. Ancak DDR’deki deneyimler, bu hakları güvence altına alan temel yapıları inşa etmenin karmaşık ve uzun bir görev olduğunu ve basitçe “yukarıdan” empoze edilemeyeceğini de kanıtlar nitelikte. Doğu Almanya’daki kitlesel inisiyatifler ve demokratik yapılar olmasaydı, gerekli zihniyet değişimini sağlamak ve çeşitli toplumsal grupları kadınların kurtuluşu lehine kazanmak mümkün olamazdı. Birlik meclisleri, kadın komisyonları ve teşvik planları gibi somut araçlar, bu toplumsal zorluğu aşmak için vardı. Bu araçlardan yararlanıp yararlanmamak bireylere bağlı olsa da kullanımı istisna değil kuraldı.

Yoksulluğun arttığı, güvencesizleşmenin olağanlaştığı ve kadın haklarının dünya çapında geriletildiği bir dönemde, bireyselleştirme ilkesinin tam tersini, yani DDR’de olduğu türden kadınların kitlesel ve toplumsal seferberliğini düşünmek önemlidir. DDR’deki 40 yıllık kadın politikası ve teşvikinde nelerin kaybedildiği ve geriye nelerin kaldığı, çözülemeyenler ve mümkün olanlar, günümüzün kadın eşitliği tartışmalarına ve mücadelesine verimli bir şekilde taşınabilir, tabii eğer izin verilirse. Kadınların kurtuluşunu bireysel ilişkilerin bir vaadi olarak görmek yerine tarihsel ve toplumsal bir görev olarak belleyen DDR’nin hem ulaşılan hem de ulaşılamayan politik hedefleri, parçalanmış olan kadın hareketine bir yön sağlayabilir. Bu, her şeyden önce DDR mirasının da bir parçası.

Kaynak: Harici

]]>