BM – Yeni Dünya https://yenidunya.org Yeni Günün Habercisi Sun, 01 Mar 2026 21:26:04 +0000 tr hourly 1 https://wordpress.org/?v=6.8.5 https://yenidunya.org/wp-content/uploads/2022/02/cropped-YD-ikon-512-1-75x75.png BM – Yeni Dünya https://yenidunya.org 32 32 ABD-İsrail-İran üçgeninde neler oldu? https://yenidunya.org/yazarlar/mehmet-can-yilmaz/33869/abd-israil-iran-ucgeninde-neler-oldu/ Sun, 01 Mar 2026 20:47:00 +0000 https://yenidunya.org/?p=33869 Öncesinde neler olmuştu?
-26 Şubat’ta İran-ABD müzakereleri, İran’ın askeri gücünü kısıtlamaya yönelik baskılar neticesinde pek de olumlu sonuçlanmamıştı. İran hiç vermemesi gereken “belli tavizleri vermeye hazır olduğu” kozu ile masaya oturduğu halde buna rağmen bir anlaşma sağlanamadı.
-Her ne kadar “önemli bir ilerleme” olduğu söylense de bu açıklamalar sadece İran’a vakit kazandırmaya çalışıyor gibiydi.
-Trump’ın daha önceki “anlaşma sağlanamazsa, İran yola gelmezse saldırırız” minvalindeki açıklamalarının üzerine görüşmelerin 3. turundan da istediği sonucu alamamış olacak ki akabinde kendi vatandaşlarına bir çağrıda bulundu.
-27 Şubat’ta, saldırılardan bir gün önce ABD İsrail’deki vatandaşlarına, Çin ise İran’daki vatandaşlarına ülkeden acil çıkış yapmaları konusunda çağrıda bulunmuştu. ABD ve Çin devletlerinden karşılıklı olarak gelen bu çağrılar bir sonraki gün başlayacak olan gerilimin habercisi gibiydi.

Nasıl başladı/neler oldu?
-28 Şubat sabahı saat 9 sularında İsrail kendisine yönelik tehditleri ortadan kaldırma gerekçesiyle bir “önleyici saldırı” başlattığını açıkladı. Takip eden dakikalarda İran’ın başkenti Tahran’da patlamalar yaşandı.
-İran Dışişleri Bakanlığı yaptığı açıklamada ABD-İsrail’in saldırılarını BM (Birleşmiş Milletler) Şartı’nın ihlali olarak değerlendirirken bu şartın 51. maddesine göre İran’ın vereceği karşılığın da İran devletinin meşru hakkı olduğunu ifade etti.
-Bu saldırıların asıl sorumlusunun ABD olduğunu dile getiren Bakanlık, “bölgedeki, karada ve havada bulunan tüm ABD üsleri ile bu üslere destek sağlayan her türlü tesis İran tarafından hedef alınacaktır” dedi.
-Önce İsrail, Mehrabad Havalimanı’nın hedef alınmasının hemen ardından ise İran hava sahalarını hava trafiğine kapattı.
-İsrail’in ilk saldırısından yaklaşık 1 saat sonra ABD’de İran’a yönelik hava ve deniz yoluyla saldırılar gerçekleştirdiğini açıkladı.
-İsrail ordusu Lübnan’ın güneyinde “Hizbullah’a ait altyapıları hedef aldığı” ve bu bölgeye de saldırdığını söyledi.
-Ardından tüm dünyaya sözüm ona barış ve demokrasi götüren ABD’nin başkanı Trump kendi sosyal medya hesabından (X) şu açıklamaları yaptı:
“Kısa süre önce ABD, İran’a büyük saldırı operasyonu başlattı. Amacımız İran rejiminden kaynaklanan tehditleri ortadan kaldırarak Amerikan halkını savunmaktır”
“İran asla nükleer silaha sahip olmamalı”
“Füzelerini yok edeceğiz ve füze sanayilerini yerle bir edeceğiz. Donanmalarını yok edeceğiz.”
“İran’ın nükleer silah elde etmemesini garanti altına alacağız.”
-Trump her ne kadar kendini dünyanın süper kahramanı rolüne bürümeye çalışsa da yaptığı açıklamalar ABD’nin, İsrail’in ve diğer iş birlikçilerinin emperyalist işgalci, sömürgeci hegemonyasının önünde duracak bir engel istemediğini açıkça gösteriyor.
-İran halkının egemenliğine karşı gerçekleştirdiği bu saldırıları meşru kılmak içinse “İran halkına ihtiyacı olan özgürlüğü getirdiği” vaadinde bulunuyor. Benzer açıklamaları Netanyahu da yaparak gerçekleştirdikleri bu saldırının “İran halkının kaderini kendi ellerine alabilmesi için gerekli koşulları oluşturacağını” söyledi.
-İran İsrail’e onlarca füze fırlattı. İsrail ordusu hava savunma sistemlerinin tüm füzeleri engelleyemediğini kabul etti. İsrail vatandaşlarına İç Cephe Komutanlığı’nın talimatlarına uymalarını hatırlattı.
-İran bu karşı saldırılardan önce ve sonra Orta Doğu’daki tüm ABD ve İsrail varlıklarının kendileri için artık meşru birer hedef olduğunu açıkça söyledi.
-İran’ın karşı saldırılarına karşılık olarak İsrail ülke genelinde 70.000 yedek askeri göreve çağırdı.
-İlerleyen saatlerde ABD-İsrail hem askeri hem diplomatik suikast girişimlerinde ve saldırılarda bulunurken İran bu saldırılara ABD’nin ve İsrail’in stratejik askeri üslerine karşı saldırıda bulunarak karşılık verdi. Emperyalist ABD ve İsrail ise çocuklara dahi saldırmaktan geri durmadı, İran’daki iki ilkokulu bombalayarak 150’den fazla çocuğun canına kıydı.
-28 Şubat’ın akşam saatlerine doğru dini lider Hamaney’in öldürüldüğüne dair iddialar ortaya çıkmaya başladı. İsrail operasyonlar sonucu Hamaney’i öldürdüğünü iddia ederken İran Devleti ise birkaç saat sonra iddiaları doğruladı. Hamaney ve öldürülen diğer İran devlet yetkilileri ise ABD ve İsrail’in nereleri vurduğunu belirten aşağıdaki başlıkta yer alıyor.

ABD-İsrail nereleri vurdu?
-Başkent Tahran’ın yanı sıra Elburz, İsfahan, Loristan, Huzistan, İlam, Sistan-Beluçistan, Kum, Kerec ve Kirmanşah şehirlerinin de hedef alındığı biliniyor.
-Tahran’da saldırı gören bazı noktalar:
.İstihbarat Bakanlığı
.Savunma Bakanlığı
.İran Atomik Enerji Kurumu
.Parchin Askeri Üssü
-Hamaney’e ve İran’ın üst düzey yetkililerine yönelik saldırılar gerçekleştirildi.
-Yapılan son açıklamalara göre dini lider Hamaney, Genelkurmay Başkanı Abdolrahim Mousavi, Savunma Bakanı Aziz Nasirzadeh, üst düzey istihbarat yetkilisi Mohammad Baseri İsrail’in saldırılarında hayatını kaybedenler arasında.
-ABD-İsrail bir diğer cani saldırıyı ise Minab şehrindeki Şeceretü’t-Tayyibe Kız İlkokulu’na gerçekleştirdi. Gözü dönmüş emperyalist katiller, çocukları hedef aldı. Okula 3 füze saldırısı gerçekleştirdi. Saldırının üzerinden geçen her saat kayıp sayısı giderek arttı. 1 Mart sabahı itibarıyla ölü sayısının 148’e ulaştığını söyleyen kaynaklar mevcut.
-Tahran’ın doğusundaki bir başka okula da saldırı düzenlendiği ve saldırıda iki öğrencinin hayatını kaybettiği açıklandı.
-İran Kızılayı’nın açıkladığı rakamlara göre toplamda 200’den fazla ölü 700’den fazla yaralı var.

ABD-İsrail-İran üçgeninde neler oldu?

İran nereleri vurdu?
-İran çevresindeki ABD üslerini, ABD ve İsrail için stratejik açıdan önemli noktaları vurdu.
-Bahreyn’deki ABD Deniz Kuvvetleri Merkez Komutanlığı (NAVCENT) ve ABD 5. Filosu’na ait üssün bulunduğu Juffair bölgesi bombalandı. Bu üs Kızıldeniz ve Arap Denizi genelinde ABD ve müttefiklerinin deniz operasyonları için kilit bir öneme sahip.
-Birkaç dakika sonrasında Birleşik Arap Emirlikleri’nin başkenti Abu Dabi’de de patlama sesleri duyuldu. İran’ın El Dafra Hava Üssü’nü hedef aldığı biliniyor.
-Katar Savunma Bakanlığı da İran’a ait iki füzenin ABD menşeili Patriot hava savunma sistemleri tarafından imha edildiğini açıkladı. Ancak ilerleyen saatlerde Katar’da ABD’ye ait olan 1 milyar değerindeki erken uyarı radar sisteminin İran tarafından vurulduğu belirtildi. Radar sisteminin etkisiz hale getirilmesinin ardından emperyalizmin bölgedeki bir gözü kör edilmiş oldu.
-Saat 12.15 sularında Kuveyt’te de patlama sesleri duyulduğu, ülkede sirenlerin çaldığı belirtiliyor.
-Fransız kaynaklarına göre Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da da patlama sesleri duyulduğu bildirildi.

Emperyalist kuşatmanın ikinci günü
-ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) sabah saatlerinde yaptığı açıklamada İran’a yönelik sürdürdüğü operasyonda 3 askerlerinin öldüğünü 5 askerin ise ağır yaralı olduğunu belirtti. Ayrıca hafif şekilde yaralanan çok sayıda asker olduğu belirtiliyor.
-İran İlk günün akşamında Hürmüz Boğazı’nı deniz trafiğine kapatmıştı. Hürmüz Boğazı özellikle enerji taşımacılığı açısından kritik öneme sahip bir nokta. İkinci gün boğaz açıklarındaki bir tanker gemisinin vurulduğu biliniyor, en az 150 tanker ise boğazın her iki yakasında demir atmış vaziyette.
-Misilleme saldırılarına devam eden İran öğleden sonra da birçok emperyalist üssü vurdu.
-İngiltere Savunma Bakanı’nın yaptığı açıklamaya göre Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ndeki İngiliz üslerine İran tarafından iki füze saldırısı yapıldığı fakat saldırıların başarılı olamadığı belirtildi. İlerleyen saatlerde İran Abu Dabi’deki Fransız askeri üssünü vurdu.
-Bir yandan da ABD ve İsrail ile mücadele eden İran, ABD’nin USS Abraham Lincoln isimli uçak gemisine füzeler ve sihalar ile bir saldırı düzenlediğini açıkladı. ABD’li yetkililer ise füzelerin imha edildiğini ve saldırının gemide herhangi bir hasara yol açmadığını belirttiler.
-Eski İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’ın İsrail saldırıları sonucunda öldüğü iddia edilirken aynı saatlerde İran da İsrail Hava Kuvvetleri Komutanı Tomer Bar’ı düzenlediği suikast sonucunda öldürdüğünü açıkladı.
-İran’a yönelik saldırılarını sürdüren emperyalist ABD, önce İran donanmasına ait bir korveti Umman Körfezi’nde vurarak batırdığı ardından B-2 bombardıman uçaklarıyla İran’ın balistik füze tesislerini bombaladığını söyledi.

Dünya ne söylüyor?
-Rusya ve Çin saldırıları kınarken diplomatik desteğini de sürdürüyor. İki devlet ilk günden BM Güvenlik Konseyi’ne toplanma çağrısı yapmıştı. Konsey toplantısında Rusya ve Çin bu saldırıları İran’ın egemenliğinin ihlali olarak değerlendirirken ABD ve İsrail ise bunun “meşru müdafaa” ve “nükleer tehdidi durdurma” girişimi olduğunu söyledi.
-Rusya halkı ise Hamaney’in öldürüldüğü ve ABD-İsrail’in okulları vurarak onlarca çocuğun ölümüne neden olduğu saldırıların ardından Moskova’daki İran Büyükelçiliği önünde toplanarak gül ve çocuklar için oyuncak bırakarak İran halkına dayanışmasını iletti.
-İsrail Komünist Partisi, İran’a yönelik saldırıları kınayarak bu saldırıların İsrail-ABD ortak saldırısı olduğunu ve İsrail’in mevcut pozisyonunun Amerika’nın emperyalist hegemonyasının yayılmacılığının sadece bir aracı değil aynı zamanda ortağı olduğu açıklamasında bulundu.
-Atina’da da ABD ve İsrail’i protesto eden sol örgütler ve sendikalar ABD Büyükelçiliği önünde toplandı.
-İspanya Başbakanı Pedro Sanchez ABD ve İsrail’in harekatına da İran rejiminin eylemlerine de karşı olduğunu belirterek gerilimin azaltılmasını ve uluslararası hukuka riayet edilmesi talebini dile getirdi. Avrupa Parlamentosu’nda konuşan İspanya Mv. Montero ise Amerika’nın her yere demokrasi götürme vaadine gönderme olacak ki şu cümleleri kurdu: “İran’ın bombalanması ve yaptırımlar kadınlara özgürlük getirmez, Trump’a petrol getirir.”
-İngiltere, Fransa ve Almanya ise ortak bir açıklama ile İran’ın “bölgedeki ülkelere yönelik saldırılarını en sert şekilde kınadıklarını” dile getirdiler. Açıklamanın devamında ise “uluslararası ortaklarla yakın temas halinde” olduklarını söylediler.

]]>
İran’a uluslararası müdahale https://yenidunya.org/basindan/karsi-kose/33748/irana-uluslararasi-mudahale/ Mon, 02 Feb 2026 08:25:25 +0000 https://yenidunya.org/?p=33748 İran’daki teokratik diktatörlük rejimi, sözde “seçimlere” katılım oranlarının gösterdiği gibi, halk desteğini büyük ölçüde yitirmiştir.

2024 yılında “seçimlere” katılım oranı yüzde 39 idi. Sadece sözde “dini lider” Ali Hamaney’in kontrolündeki bir konseyin onayladığı adayların yarışabildiği sözde “seçimlere” katılım oranındaki düşüklük, halkın teokratik rejimi boykot ve protesto eylemiydi.

Halkın verdiği mesajı anlamamakta ısrar eden rejim ise, baskılarından vazgeçmedi, ayrıca ekonomik krizi de çözemeyince, halk kitlesel protesto eylemlerini, ülkenin dört bir yanında sokaklara taşıdı.

Ancak yönetim bu eylemleri de umursamadı, halkın üzerine ateş açarak, iki günde binlerce insanı katletti. İran hükümeti ölenlerin sayısını 3 bin 117 olarak açıklarken, bağımsız insan hakları örgütleri, katledilenlerin sayısının en az 10 bin kişi olduğunu açıkladılar!

Bu, İran’ın tarihindeki en büyük katliam ve insanlık tarihindeki en büyük katliamlardan birisi olarak tarihe geçti. İsrail hükümetinin Gazze’de son iki yılda 70 bin Filistinliyi katletmesine veya 1995 yılında Bosna-Hersek’in Srebrenica kentinde bir ay içinde 8 bin kişinin katledilmesine tepki verenlerin birçoğu, İran hükümetinin iki günde 10 bin kişiyi katletmesi karşısında sessiz kaldı!

***

İran’daki teokratik diktatörlüğün dış müdahaleyle değil, sadece iç dinamiklerle yıkılması gerektiğini savunanlar yanılmaktadırlar.

Demokrasiye doğru atılacak bir adımın salt iç dinamiklerle çözülmesi elbette ideal olan durumdur. Tarihe bakıldığında bu birçok ülkede olanaklı olmuştur.

Ancak bazı ülkelerde ve durumlarda ne yazık ki, iç dinamiklerle birlikte dış dinamikler de etkili olmadan, sonuç almak olanaklı değildir. Salt iç dinamikle bir sonuç alınabilmesi için öncelikle etkili bir iç dinamik potansiyelinin bulunması gerekir.

İran’da olduğu gibi, bir ülkede diktatörlük rejimi, devletin tüm kurum ve kuruluşlarını egemenliği altına almışsa, halkın tüm nefes borularını ve örgütlenme olanaklarını ortadan kaldırmışsa, sokakta protesto eylemi yapan göstericileri bile katletmek yoluna girmişse, ordunun ve güvenlik güçlerinin içinde halkla işbirliği yapacak güç odakları da yoksa, dışarıdan müdahaleyle iç dinamiklerin harekete geçirilmesi tek seçenek olabilir.

Almanya’daki faşist Nazi rejimi gecikmeli olarak da olsa ancak böyle durdurulabilmişti. Adolf Hitler 1932 seçimlerinde halkın yüzde 33’ünün oyunu alarak hükümeti kurmuş, birkaç ay içinde bir diktatörlük rejimi kurmuş, Alman halkı ise bu diktatörlüğe 12 yıl boyunca son veremediği için, Avrupa halkı büyük bir felaket yaşamış, İkinci Dünya Savaşı’nda yaklaşık 50 milyon insan yaşamını yitirmişti.

Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin, Amerika Birleşik Devletleri’nin ve Britanya’nın dışarıdan askeri müdahalesi olmasaydı, Nazi rejimi ve yaşanan katliamlar, soykırımlar sona ermeyecekti!

Bosna-Hersek’e ve Sırbistan’a uluslararası bir askeri müdahale olmasaydı, Boşnaklar uzun bir süre daha katliam kurbanı olacaklardı!

***

Burada önemli olan, İran’a yönelik bir uluslararası müdahalenin, emperyalizmin merkezi olan ABD’nin ve İsrail’in öncülüğünde ve tekelinde gerçekleşmemesi, uluslararası müdahale dışında bir seçenek kalmamışsa, bu müdahalenin Birleşmiş Milletler’in öncülüğünde, Avrupa Birliği’nin, Britanya’nın, Rusya’nın ve Çin’in de desteğiyle gerçekleşmesidir.

Ancak Rusya’nın ve Çin’in, İran halkının yararını ve geleceğini umursamaması, sadece kendi stratejik hesaplarıyla meşgul olması, bunu olanaksız kılmaktadır.

ABD ve İsrail de, İran’da demokratik ve laik bir cumhuriyetin kurulmasını umursamamakta, sadece İran’ın nükleer ve askeri altyapısını çökertmeyi, İran’ın Afganistan, Irak, Suriye ve Libya gibi bölünüp parçalanmasını amaçlamaktadır.

AB’nin “İran devrim muhafızları”nı terör örgütü listesine alması ise olumlu bir gelişmedir, ancak yetersizdir.

İran halkı ne yazık ki, “süper güçlerin” bencilliği yüzünden, büyük bir yalnızlığın içindedir.

]]>
Putin’in konuşması: kadrolar, “tarihi olarak Rus” bölgeler, “Avrupalı domuzcuklar” ve diğerleri   https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/33545/putinin-konusmasi-kadrolar-tarihi-olarak-rus-bolgeler-avrupali-domuzcuklar-ve-digerleri/ Sat, 27 Dec 2025 08:10:47 +0000 https://yenidunya.org/?p=33545 Putin’in dün Savunma Bakanlığı genişletilmiş kolezyumu oturumunda yaptığı konuşma, birçok açıdan, bu yılın başından beri yapılmış en önemli konuşma ve Rusya’nın resmi pozisyonuna dair en kesin tutum beyanı.

Konuşma, Rusya ordusunun cephe hattı boyunca “düşmanın” “batıdaki askeri merkezlerde eğitim görmüş, batı silahlarıyla teçhiz edilmiş elit grup ve rezervlerini” ezerek kesin bir stratejik üstünlük sağladığını ve bu yılın başından beri 300’den çok yerleşim noktasının ele geçirildiğini vurgulayarak başlıyor.

Putin hemen arkasından Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti devlet işleri başkanı “yoldaş” Kim Çen In’ın kararıyla Kursk oblastinin kurtarılması için gönderilen ve “Rusyalı savaşçılarla omuz omuza çarpışan” Koreli askerlere teşekkür ediyor.

Verili anda ABD’nin “arabulucu” tutumu nedeniyle onun savaşın çıkmasında ve devamındaki rolü Trump öncesi yönetimle sınırlandırılıyor olsa bile harekatın gerçekte bütün bir batıya, özel olarak da NATO’ya ve Avrupa’ya karşı bir savaş muhtevası kazandığı düşüncesi konuşmanın tamamına damgasını vuruyor. Konuşmanın ana bölümü de öyle başlıyor: “Kiev rejiminin arkasında dünyadaki en büyük askeri-siyasi blok olan NATO’nun üye devletlerinin potansiyeli bulunduğunu biliyoruz. Devasa askeri yardım aralıksız devam ediyor, danışmanlar, uzmanlar, paralı askerler gönderiliyor, istihbarat verileri iletiliyor.”

Konuşma boyunca Rusya ordusunun düşman karşısındaki parlak başarılarının altını özenle çiziyor, ancak bunu hamasetten uzak durarak yapma, savaşla ilgili değerlendirmelerinde soğukkanlılığını koruma çabası gene de dikkat çekici. Buna daha önce, 2023 sonunda “Giden yıl, gelen yıl, iktidar” başlığı altında bir dizi yazıda değinmiş ve Rusya liderinin “hamaset yerine hesap vermeyi tercih ettiğini” vurgulamıştım. Doğrudan veya dolaylı olarak askeri meselelerde mutlak bir üstünlük tanımlamıyor, bunun yerine sürekli ve niteliksel iyileştirmelerden söz ediyor ve belki daha önemlisi, bunu, yeni kadrolar ve personel atamalarına değil bu alanlardaki mevcut kadro ve personelin tecrübe birikimine dayandırıyor; belki de tam bu nedenle yolsuzluk, suiistimal, rüşvet, irtikap gibi suçlar dışında ve ayyuka çıkan bir liyakatsizlik olmadığında rotasyona bile nadiren gidiliyor. Bütün devlet yönetiminde bu yaklaşım hâkim aslında, ancak en çok orduda gözleniyor.

Belki bir o kadar önemli olan yanı, devam eden çatışmanın yönetiminin birçok açıdan Büyük Anavatan Savaşı yönetimiyle paralellik göstermesi. O zaman da savunma sanayisinin, ulaştırma yollarının, üretimin vb. katlanarak artırılmasına en azından askerî harekatların yürütülmesi kadar önem veriliyordu. Aradaki fark, kuşkusuz, 1941-1945 arasındaki yılların doğrudan doğruya, neredeyse iç savaş yıllarının savaş komünizmine benzer bir sosyalist savaş ekonomisi olarak planlanmasıydı. Bugün durum bu değil; ancak benzerliği tamamlayan bir başka şey var: hizmet sektörleri (ve büyük ölçüde finans) dışında hemen bütün sektörlerin (imalat, madencilik ve ulaştırma) yüksek kâr oranları öngören kapitalist devlet ekonomisi içinde planlanması.

Konuşma elbette bunlardan söz etmiyor, ancak bu bağlam içinde anlam kazanıyor. Savunma sanayisinin çıktıları arasında füze kompleksleri, yüksek hassasiyetli topçu sistemleri, dronlar, robot teknolojisi, havadan havaya ve havadan karaya füzeler, başta stratejik füze taşıyıcısı Prens Pojarskiy olmak üzere bu yıl donanmaya yeni katılan 19 gemi vb. özel olarak sayılıyor ve çıktıda yüzde 80’in üzerinde artış olduğu belirtiliyor. Küresel gündem olan Oreşnik, Burevestnik ve Poseydon da bunlar arasında. Bütün bu sistemlerin “Rusya’nın stratejik paritesini, güvenliğini ve küresel pozisyonunu onlarca yıl ileriye taşıdığı” vurgulanıyor. Bu çerçevede Birlik devletinin (Rusya ve Belarus) Zapad-2025 tatbikatı özel olarak anılıyor ve “Birlik devletinin potansiyel dış saldırıya karşı savunması görevlerinden” söz ediliyor. Bütün bunlar da NATO ülkelerinin tutumuyla ilişkilendiriliyor: “Bugün dünyadaki jeopolitik durumun gerginliğini korumaya devam ettiğini, bir dizi bölgede ise düpedüz kritik seviyede olduğunu görüyoruz. NATO ülkeleri taarruz kuvvetlerini aktif bir şekilde artırıyor ve modernize ediyor, yeni tip silahlar yaratıyor ve uzay da dahil olmak üzere konuşlandırıyor.”

Burada belirgin bir “NATO ülkeleri” vurgusu var; bununla birlikte konuşmanın bütününe damgasını vuran ağırlık noktası Avrupa: “Avrupa’da insanların kafalarına Rusya ile kaçınılmaz bir çatışma konusunda korkular sokuluyor; güya büyük bir savaşa hazırlanmak gerekiyormuş.” Putin, Avrupa’da muhtelif görevlerde bulunmuş veya bulunmakta olan kişilerin sorumluluklarını unuttuğunu söylüyor, çünkü bunların hareketlerine “kendi halklarının menfaatleri değil anlık, kişisel ve grupsal siyasi menfaatler” yön veriyor. “Avrupa ülkelerine yönelik sözümona Rusya tehdidi düpedüz yalan, hezeyan, ancak bu bilinçli bir şekilde yapılıyor.”

Putin ardından Rusya’nın en zorlu şartlarda bile çatışmaları diplomatik ve barışçıl yoldan çözmek için en ufak şartlardan bile yararlanmaya çalıştığını ileri sürüyor; ona göre “bu şansın kullanılmamasının sorumluluğu… bizimle güç dilinden konuşulabileceğine inananlarda”.

Arkasından, Rusya’nın hem ABD hem de Avrupa ülkeleriyle, “bütün bir Avrasya bölgesinde birleşik bir güvenlik sistemi kurulması” için ve karşılıklı yarar getirecek ve eşit haklara dayanan bir işbirliğinden yana olduklarını belirtiyor ve burada, şimdiki ABD yönetimini Avrupa’dan kesin çizgilerle ayırarak “bu yönetimle diyalogda ilerleme görüldüğünü” vurguluyor. Oysa: “Ne yazık ki Avrupa ülkelerinin çoğunluğunun yönetimi için bu söylenemez.”

Tam burada bir kez daha “Rusya’nın egemenlik ve bağımsızlığının, güvenliğinin ve geleceğinin, stratejik paritesinin yegâne garantörünün silahlı kuvvetlerimiz” olduğunu hatırlatıyor. Dolayısıyla, “askeri temas hattındaki durumun dinamiklerini de göz önüne alarak askerî inşa alanında hangi görevleri önümüze koymak gerektiğini” sıralıyor. Konuşma boyunca bu temaya birçok defa dönüyor — doğal olarak, çünkü konuştuğu yer Savunma Bakanlığı; bununla birlikte askeri-sınai kompleksin durumu ve bütün bir savunma çıktısının niteliği (özellikle hava savunma ve füze savunma sistemleri, komuta ve elektronik muharebe vasıtaları, bütün alanlarda insansız araçlar “ve elbette bizim için öncelik stratejik nükleer kuvvetlerin modernizasyonudur”), dolayısıyla devlet organizasyonu üzerinde ısrarla duruyor; başka deyişle devlet organizasyonu büyük ölçüde ordunun ihtiyaçlarına göre yürütülüyor.

İlk görev, özel askerî harekatın (Ukrayna savaşının) hedeflerine kayıtsız şartsız erişilmesi. Putin’e göre Rusya bunu, çatışmanın temel nedenlerini diplomasinin yardımıyla ortadan kaldırarak yapmayı tercih ediyor; ancak: “Karşı taraf, onların yabancı hamileri esasen görüşmeyi reddederse Rusya da kendi tarihi topraklarının kurtarılmasını askeri yoldan gerçekleştirir. Bir tampon güvenlik bölgesinin kurulması ve genişletilmesi görevi de tutarlı şekilde çözülecektir.”

Dünkü konuşmadaki en önemli noktalardan biri bu. Kiev yanlısı (yani bütün batılı ve ufku oradaki diğer) basın bunu neredeyse tek bir ağızdan toprak genişlemesi beyanı olarak yorumladılar. Bu doğru değil. Dünkü Kremlin yönetimi (yani aynı zamanda bugünkü yönetim) daha Maydan darbesinden çok öncesinden beri Ukrayna meselesini iki ana başlıkta ele aldı. İlki, NATO’nun genişlemesiydi. Rusya’nın bunu kategorik olarak reddettiği 2007 Münih konuşmasından ve 2008 Gürcistan savaşından beri gayet açık seçik biliniyor. Meselenin ikinci başlığı Ukrayna’nın o zamanki devlet sınırları içindeki sosyal, siyasi, kültürel problemlerdi. Rusya bunların da Ukrayna içinde çözülmesi, ancak bunun yapılması için başta Ruslar ve Rusça konuşanlar olmak üzere Ukrayna içindeki bütün halkların milli (siyasi, sosyal, kültürel) haklarının teminat altına alınması gerektiğini savundu. Yani Rusya açısından ideal çözüm, meselenin Ukrayna sınırları içinde çözümüydü ve BM onaylı Minsk 1 ve özellikle Minsk 2 anlaşmaları bu yaklaşımın sonucuydu. Bu çözümün şartları tamamen ortadan kalktıktan sonra, yani Maydan’dan sonra, yani Donetsk ve Lugansk halk cumhuriyetleri bağımsızlıklarını ilan ettikten sonra bile bu yaklaşımdan vazgeçmedi ve çokça sanılanın aksine Donbass “ayrılıkçılarına” da kayda değer bir destek sunmadı.

Bugünkü çatışma ancak 2021 sonundan itibaren bir önceki Amerikan yönetiminin NATO provokasyonu ve eş zamanlı olarak Donbass’ta Kiev kuvvetlerinin kapsamlı bir taarruz hazırlığıyla başladı. Yani Kremlin açısından Rusya’nın toprak genişlemesi sonucuna yol açan şey bir tercih değil bir zaruret haliydi.

Putin’in bu ifadesinde “Rusya’nın kendi tarihi toprakları” ifadesindeki belirsizliğe de dikkat çekmeli. Tarihi açıdan, Ukrayna’nın batısı ve doğusu hiçbir zaman aynı halkın meskûn olduğu aynı ülke olmadı. Kırım’ın durumu zaten biliniyor (Hruşçov’un destalinizasyonun daha başında Ukrayna milliyetçiliğini yedeklemek için verdiği hediye). Donbass bölgesinin durumu da farklı değildi; daha 1919 başında, Alman, Fransız ve Yunan işgaline karşı bir “savunma cephesi” (Lenin’in ifadesidir bu) kurmak gerekiyordu, Ukrayna’da bir Sovyet devleti kurmak gerekiyordu, oysa Donetsk-Krivoroj Sovyet Cumhuriyeti (Rusya’ya katılan dört federal bölgeden başka Ukrayna’nın bugünkü Harkov, Summı ve Dnyepropetrovsk oblastlerini de kapsıyordu), yani Donbass’ın proletaryası olmaksızın böyle bir devletin kurulması mümkün değildi. Yani Donbass, Ukraynalı olduğu için değil tam tersine Rus olduğu için (kömür madenleri, çelik sanayisi, proletarya) Ukrayna Sovyet cumhuriyetine dahil edilmişti. Dolayısıyla bütün bu bölgelerin tarihi olarak Rus olduğuna şüphe yoktur. Aynı şekilde sosyal olarak Rus olduğuna da şüphe yoktur: 2019 nüfus sayımına göre Çernigov oblastinin yüzde 82’si, Summı’nın 63’ü, Harkov’un 94’ü, Lugansk’ın 96’sı, Donetsk’in 97’si, Zaporoje’nin 94’ü, Herson’un 91’i, Nikolayev’in 87’i, Odessa’nın 96’sı evlerinde Rusça konuşuyordu.

Ama gene de Putin’in konuşmasında bu “kurtuluşun” bu bölgelerin Rusya’ya katılmasıyla yapılacağı şartı yok. Aslında sadece şunu söylüyor: Rusya’ya katılan dört bölge dışında (onların kaderi artık tamamen tartışma dışıdır) “tarihi olarak Rus” olan bölgelerin Ukrayna içinde kalıp kalmayacağı ancak Ukrayna içinde bu meseleye barışçıl bir çözüm bulunup bulunmayacağına bağlıdır; eğer bulunmazsa askeri yoldan kurtarır ve daha sonra onların güvenliğini sağlamak için bu bölgelerin Ukrayna sınırlarından itibaren ileriye yayılacak tampon güvenlik bölgesi oluştururuz.

Çatışma Rusya yönetimi açısından hiç kuşkusuz bir sosyal ve siyasi konsolidasyonu da sağlıyor. Bu, çatışmanın başında ileri sürdüğüm gibi, ilk iki yıl boyunca (daha önce liberal muhalefetin kitle tabanını teşkil eden şehirli eğitimli küçük ve ortaburjuvazinin) yeniden formasyonu şeklinde cereyan etti; bunların büyük bölümü servetlerinin büyüklüğüne göre farklı ülkelere kaçtılar ve büyük çoğunluğu da oralarda yerleşti. Onlardan arta kalan boşluğu önemli ölçüde yeni bir sınıf doldurdu. Bu, konsolidasyon programının (bunun planlı olması gerekmiyor) bir parçasıdır. Konsolidasyonu sağlayan ikinci unsur hızla artan reel ücretler oldu. Bunun ayrıntılarına girmeyeceğim. Üçüncü unsur ise savaşa katılanların ve onların aile üyelerinin en üst seviyeden sosyal garantilerinin sağlanmasıdır. Bu sadece artık belki de milyonlarla ifade edilen bir sosyal kesim değil, aynı zamanda ileride devlet yönetiminin tevdi edilebileceği yeni bir güvenilir kadro rezervi anlamına geliyor. Dolayısıyla Putin’in konuşmasında bu konu üzerinde uzun uzadıya durulmasının nedeni, bir vicdani sorumluluğun yansımasından ziyade burada yatıyor.

Putin’le silahlı kuvvetler ve en genelde siloviki arasındaki ilişkiler daha 2001 yılbaşı günü helikoptere atlayıp Çeçenistan’daki birlikleri ziyaret ettiğinden beri hep özel olmuştur; ordu ve genel olarak siloviki, Yeltsin döneminin aşağılanma, küçümsenme ve yozlaşmasından Putin döneminde kendilerine sunulan yeni güven ve sağlanan itibarla çıkmışlardı. Bugün bu süreç yeni bir biçimde yeniden hız kazanıyor.

Putin’in konuşmasında Rusya yönetimi açısından yakın tarihin en travmatik olayı, kaçınılması gereken en önemli tehdit, devletliliğin korunmasını ve devlet aygıtının güçlendirilmesini zaruri kılan şey: Sovyetler Birliği’nin dağılması da kendine bir yer buluyor.

Putin’in konuşmalarında sıkça rastladığım, belki benzerine bugün rastlamak imkânsız olduğu için bana hâlâ şaşılacak kadar samimi görünen neredeyse naif bir doğruculuk da konuşmanın ikinci bölümünde öyle çıplak yansıyor ki, uzunca bir çeviriyi kesinlikle hak ediyor.

Bu kısmı neredeyse eksiksiz olarak aktaracağım; ancak özel olarak, bugünkü Amerikan yönetiminin 2022’de iktidarda kendisi bulunsaydı bu savaşın çıkmayacağı iddiasını Putin’in doğrulamadığına, bunu “belki de” diye geçiştirdiğine dikkat çekmek gerek. Dikkat çekmek istediğim ikinci nokta ise Ukrayna silahlı kuvvetlerinin “silahlı harekatların potası içinden geçmekte oldukları” ifadesi. Bunu belki de bir tür düşmana saygı ifadesi saymak gerek. Ukraynalıların (Putin’in 2021 temmuzundaki önemli makalesinin başlığında söylediği gibi) “kardeş halk” sayılıyor olması yüzünden bunun ileride ne olur ne olmaz diye siyasi bir kurnazlık ve hazırlık olduğunu kabul etmek de mümkün elbette; ne var ki ben, Sovyetler Birliği’nin efsanevi dışişleri bakanı Gromıko’nun hatıralarında aktardığı, Stalin’in yaklaşımıyla paralellik olduğunu düşünüyorum. Stalin, Gromıko’nun da katıldığı bir toplantıda şöyle demişti: “Tarih bize, en sebatkâr askerin Rus askeri olduğunu söyler, sebatkârlıkta ikinci sırada Almanlar gelir, üçüncü sırada ise… Polonyalılar.” Gromıko bu sözleri neredeyse 40 yıl sonra şöyle yorumlar: “Stalin, Alman askeri hakkında, olgulara dayanarak ve her tür duyguyu bir kenara koyup tarihi planda bir değerlendirmede bulunmuştu.” Bana öyle geliyor ki Putin de Ukrayna askeri hakkında benzer bir değerlendirme yapıyor.

Yozlaşan uygarlık ailesi, yalanlar, domuzcuklar ve altın klozetler

“Sovyetler Birliği’nin dağılmasından hemen sonra bize, uygar denilen Avrupa halkları ailesinin, en genelde uygar batı ailesinin büyük bir hızla üyeleri olacakmışız gibi geliyordu. Bugünse orada uygarlık filan olmadığı, orada sadece tam bir yozlaşma olduğu ortaya çıkıyor. Ama bu önemli değil. O zamanlar bu iyi bir şeymiş ve biz de bu ailenin tam teşekküllü, eşit haklara sahip bir parçası olacakmışız gibi geliyordu. Hiç de öyle bir şey olmadı, meseleyi anlıyor musunuz? İlgisi yok, biz bu ailenin eşit haklara sahip bir parçası olmadık.

“Hayır, tam tersine, Rusya’yı her taraftan, üstelik gitgide daha şiddetli baskı altına almaya devam ettiler. Rusya’yla ilgili her şey fiilen güç pozisyonundan çözülüyordu. Omzunu pışpışlıyor, çeşitli etkinliklere davet ediyorlardı, ama batı, Rusya istikametindeki kendi menfaatlerini tam da güç yoluyla dayatıyordu, silahlı güç de dahil.

“Nasıl peki? … Teröristler silahla, parayla teçhiz edildi, bunlara bütün alanlarda siyasi ve enformasyon desteği sağlandı. …

“Ben şahsen çok iyi hatırlıyorum. ‘Nasıl olur, ülkemizi terörizme karşı savunmak zorundayız,’ dediğimizde bize diyorlardı ki: hayır, ne isterseniz yapın ama bu olmaz, bu olmaz, bu yasak, yoksa size kredi filan yok, yoksa imtiyazlı rejimlerin uzatılması filan da söz konusu olmaz. Ekonomi alanında doğrudan zora dayanan bir baskı, sınırlama.

“Rusya’nın iç siyasetine etki etmek ve Rusya’yı içeriden sarsmak için de yıkıcı vasıtalar kullanıldı — tamamen bile isteye. Kimi başka ülkelerde de görmekte olduğumuz gibi iç siyasi durumu sarsmak için vasıtalar yaratıldı ve kullanıldı.

“Ve elbette, savaş sonrası dönemde yaratılmış şeylerin hiçbiri işe yaramıyordu. Her şey büyük bir hızla yozlaşmaya başladı, bütün kuralları ve BM şartını umursamamaya başladılar. Yugoslavya’daki olaylar — neyin nesidir bu, nerede BM şartı, kuvvet kullanımı? Bunun üzerine defalarca konuştum, ama vakıa şudur: hiçbir şey yok, sadece lüzumlu saydıklarını yapıyorlardı. Dayatmayı, oylatmayı başarabildiler mi, iyi; başaramadılar mı, umurlarında değildi. Ve sonunda Yugoslavya’yı lime lime ettiler, Sırpları lime lime ettiler — tek bir halkı farklı devlet daireleri arasında parçaladılar, hepsi bu.

“Nihayetinde (NATO’nun genişlemesinden bahsetmiyorum bile, bu apaçık ortada) bugün bize şöyle diyorlar: kendi güvenlik meselelerinizi kendi istediğiniz gibi çözmeye ve onları kendi istedikleri gibi yapma hakkından mahrum bırakmaya hakkınız yok. Biz kimseyi hiçbir haktan mahrum bırakmıyoruz. Ve kimseden özel bir şey de talep etmiyoruz. Biz sadece bize verilen sözlerin yerine getirilmesinde ısrar ediyoruz. NATO’nun doğuya hiçbir genişlemesi olmayacağı kamuoyu önünde ilan edildi. Peki sonra? Umurlarında değildi, bir genişleme dalgasını diğeri takip etti. …

“Neticede iş Ukrayna’da bir devlet darbesine vardı. Onlarca yıldır kulaklarımıza döktükleri demokrasi nerede burada? Bildiğiniz silahlı darbe. Seçime gitmiş olsalardı, daha önce de yüzlerce defa söylediğim gibi, seçimleri kazanırlardı, engel yoktu, kesinlikle kazanırlardı. Hayır, bildiğiniz güç gösterisi yaptılar, hepsi bu.

“Sonra güneydoğuyu, güneydoğu bölgelerini güçle bastırmaya başladılar, fiilen savaş başlattılar. 2022’de savaşı başlatanlar biz değiliz, Ukrayna’daki batı destekli yıkıcı güçlerdir — esasen bizzat batı bu savaşı başlattı. Biz sadece sone erdirmeye, bitirmeye çalışıyoruz. Üstelik, hatırlayacağınız gibi, önce barışçıl vasıtalarla, Minsk’teki görüşmelerle yapmaya çalıştık, sonra da askeri bileşeni dahil etmek zorunda kaldık, çünkü bizi aldatmakta olduklarını anladık. Ve bu aldatmaca ortaya çıktı: kamuoyu önünde en baş yetkililer tarafından, hiç çekinmeden, hiçbir şeyi yerine getirme niyetleri olmadığı, sadece Ukrayna silahlı kuvvetlerini silah ve teçhizatla donatmak için bir ara verdikleri söylendi. Devlet darbesine yol açtılar, askeri eylemleri bilinçli olarak başlattılar — savaşa bilinçli olarak yol açtıklarına eminim.

“Başkan Trump, o zaman kendisi başkan olsaydı böyle bir şeyin olmayacağını söylüyor. Belki de öyledir. Çünkü o zamanki yönetim meseleyi bilinçli şekilde silahlı çatışmaya götürdü. Bence nedeni de anlaşılır. Herkes Rusya’yı kısa bir zaman diliminde yıkacaklarını, dağıtacaklarını sanıyordu ve Avrupalı domuzcuklar da ülkemizin yıkıntıları üzerinde semirme, bir önceki tarihi dönemde kaybettiklerini geri kazanma ve rövanşı alma umuduyla eski Amerikan yönetiminin bu işine hemen dahil oldular. Bugün herkes için aşikâr olduğu gibi, Rusya’ya yönelik bütün bu girişimler, bütün bu yıkıcı planlar başarısız oldu, tamamen. …

“Evet, Ukrayna silahlı kuvvetleri askerî harekatların potasından geçiyor, ama ne yazık ki Ukrayna’nın devletliliği dağılıyor, altın klozetlerden görülüyor bu, silahlı kuvvetler de bozuluyor. Firarilerin giderek artan sayısı da bunu gösteriyor: firarlar yüzünden Ukrayna’da 100 binin üzerinde sadece ceza davası açıldı ve firarilerin toplam sayısı da yüzbinlerle sayılıyor. Bu, bozulmanın kesin bir işareti.”

Kaynak: Hazal Yalın / Harici

]]>
Uzmanlar, 2025 Nobel Barış Ödülü’nü değerlendirdi: ‘Batılı elitler için bir maskaralığa dönüştü’ https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/33207/uzmanlar-2025-nobel-baris-odulunu-degerlendirdi-batili-elitler-icin-bir-maskaraliga-donustu/ Tue, 14 Oct 2025 08:26:16 +0000 https://yenidunya.org/?p=33207 2025 Nobel Barış Ödülü, Venezüella muhalefetinin önde gelen isimlerinden Maria Corina Machado’ya verildi. Uzmanlar, söz konusu bu kararı ve Nobel Barış Ödülü hakkında düşüncelerini Sputnik’e değerlendirdi.

Nobel Komitesi insanlığın iyiliği, halklar arası yakınlaşma, orduların azaltılması ve barış yanlısı kongrelerin teşviki için ‘en büyük çabayı gösteren’ kişilere verilen Nobel Barış Ödülü’nü, eski milletvekili ve Venezüella muhalefet lideri Maria Corina Machado’ya verdi.

Daha önce Venezüella Dışişleri Bakanlığı, Machado’nun bir televizyon röportajında ABD’den Venezüella’ya saldırı çağrısında bulunduğunu açıklamıştı. Söz konusu röportajda Machado, Venezüella’ya Batı yarımküresi için ‘sözde bir tehdit’oluşturduğunu öne sürmüştü.

Yine Machado 2018’de, Benyamin Netanyahu‘ya bir mektup yazarak Venezüella Devlet Başkanı Nicolas Maduro’yu devirmek için yardım istemişti.

Muhtelif uzmanlar Nobel Barış Ödülü kararını Sputnik‘e değerlendirdi.

‘Nobel Barış Ödülü, Batılı elitler için bir maskaralığa dönüştü’

Eski Birleşmiş Milletler Uluslararası Düzen Konusunda Bağımsız Uzman ve yazar Profesör Alfred de Zayas Sputnik’e verdiği demeçte, Machado’ya Nobel Barış Ödülü verilmesini ‘küreselci değer yozlaşmasının bitmek bilmeyen destanında yeni bir bölüm‘ olarak tanımladı.

Machado’yu ABD’nin bir önceki desteklediği figür olan Juan Guaido ile karşılaştıran Zayas, şu cümleleri kaydetti:

“Machado ABD’nin bir başka sadık piyonu. Venezüella’ya daha fazla yaptırım uygulanmasını savunuyor ve destekliyor. Oysa bu tür tek taraflı zorlayıcı tedbirler ilaç, tıbbi ekipman ve gıda eksikliği nedeniyle şimdiye kadar on binlerce masum Venezüellalının ölümüne neden oldu.

Son 40 yılda Nobel Komitesi, Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü (OPCW), Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA), Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) gibi kurumların küreselciler tarafından ele geçirildiğini dile getireren Zayas, “Şöyle bir araştırın. Bu, Batılı elitler için Orwellvari bir maskaralığa dönüştü. Nobel Barış Ödülü süreci bana sık sık George Orwell’in 1984 romanını hatırlatıyor: Savaş barıştır. Özgürlük köleliktir. Cehalet güçtür” dedi.

Nobel Barış Ödülü’nün artık ne bir amaca hizmet ettiğini ne de bir itibarının kaldığını ifade eden Zayas, söz konusu ödülün tamamen kaldırılmasını gerektiğini dile getirerek konuşmasını, “Ödül törenleri, organizatörler için birer gösteriden ibaret, kazananlar da nadiren en iyiler oluyor” dedi.

‘Nobel Barış Ödülü liyakate değil, siyasete göre veriliyor’

“Barack Obama gibi birçok askeri müdahaleden sorumlu bir figürün ya da kendi çıkarlarını gözeten ve hesap verme sorumluluğu olmayan siyasi bir yapı olan AB’nin bu ödüle layık görülüp, Mahatma Gandhi gibi tartışmasız pasifist ve insancıl kişilerin ödüle layık görülmemesi, bu ödülün çoğu zaman liyakate değil, siyasete göre verildiğinin yeterli kanıtıdır.

Beck açıklamasını, “Ödül adayları kamuoyunca tanınan kişilerden, ileri gelenlerden ve çoğu zaman siyasetçiler ya da ödülü kazanmayı çok isteyen yüksek profilli kişilerden oluşan komiteler tarafından aday gösterilip seçiliyor. Bu kişilerin siyasi görüşlerle en azından kısmen motive olmadığını veya siyasi baskılardan etkilenmediğini varsaymak tamamen gerçek dışıdır” diyerek sözlerini tamamladı.

‘Batı, kendi gündemini ileri süren kişileri ödüllendiriyor’

The Imagindia Institute Başkanı Robinder Sachdev, ABD destekli Venezüella muhalefet lideri Maria Corina Machado’ya verilen ödüle ilişkin Sputnik’e yaptığı açıklamada, Nobel Barış Ödülü’nün Batı’nın liberal düzenini ilerletmek için bir araç haline geldiğini belirtti.

Sachdev, Nobel Komitesi’nin sürekli siyaset yapmak yerine gerçekten barış için iyi işler yapan küresel bir kurumu aday gösterebileceğini belirterek, “Örneğin neden Gazze’den dışlanan ancak harika işler yapan BM yardım kurumu UNRWA olmasın? Ya da başka benzer bir kurum. Eğer barış ödülü verilseydi bu kurumlar daha da güçlendirilmiş olurdu” cümlelerini kaydetti.

Sachdev açıklamasında, Komite’nin demokrasi değerlerinden bahsetse de, hiçbir zaman ortak iyilik için mücadele eden gerçek devrimcilere ya da küresel düzende alternatif sunan liderlere ödül vermediğini belirterek Komite’nin yalnızca Batı’nın kendi gündemini ileri süren kişileri ödüllendirdiğini vurguladı.

Sachdev açıklamasını şu cümlelerle sonlandırdı:

“Genel olarak benim görüşüm şu ki: Nobel Barış Komitesi inanılmaz bir fırsatı tamamen kaçırdı Bu da şu anlama geliyor: Gelecekte, Nobel Barış Ödülü artık ağırlığını kaybetmiştir. Nobel Barış Komitesi kendini küçültmüş ve ödülün prestijini düşürmüştür.”

Daha önce Nobel Barış Ödülü alan bazı isimler

Muhtelif uzman ve yazarlar, Nobel Barış Ödülü‘nün artık itibarını kaybettiğini belirterek artık temsil ettiğini iddia ettiği değerlerin sadece bir gölgesi haline geldiğini vurguluyorlar.

Daha önce Nobel Barış Ödülü alan bazı isimler:

Maria Corina Machado

2025 ödülünü, ‘büyüyen karanlıkta demokrasinin meşalesini yakmaya devam ettiği’ için alan Machado, kendi ülkesine karşı yabancı askeri müdahaleyi ve Venezüella’nın enerji ve doğal kaynaklarının satışını açıkça destekleyen tavrı ile tanınıyor. 2023’te rejim değişikliği projesinin sembol ismi Juan Guaido‘nun kariyerinin çöküşünden sonra sürgündeki muhalefetin liderliğini devralmıştı.

Barack Obama

Dönemin ABD Başkanı Obama, 2009’da başkanlığının hemen başında ödülü almıştı. Obama başkan seçildikten sonra ABD’nin ülke dışında yürüttüğü savaş sayısını dörtten yediye çıkarmıştı. Obama ayrıca George W. Bush’tan 10 kat fazla drone saldırısını onaylamış ve sadece 2016’da 25 bin bomba kullanılması talimatının altına imza atmıştı.

Henry Kissinger

Siyaset bilimci ve eski Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanı Kissenger, Vietnam Ateşkesi sebebiyle bu ödülü almıştı. Ancak ateşkes savaşın bittiği anlamına geldiği gibi süresi uzatılmıştı. Ek olarak ise savaş Kamboçya’ya yayılmıştı. Öte yandan Kissenger Şili, Kıbrıs ve Doğu Timor gibi ülkelerde darbeleri ve savaşları desteklemişti.

Woodrow Wilson

Eski Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Wilson, Birinci Dünya Savaşı sonunda felaketle sonuçlanan Milletler Cemiyeti sistemini kurmadaki rolü nedeniyle ödül almıştı. Ancak bu sistem 20 yıl içinde çökmüş ve İkinci. Dünya Savaşı’na giden yolu açmıştı. Ayrıca Wilson döneminde Haiti, Dominik Cumhuriyeti ve Meksika işgal edilmişti.

Theodore Roosevelt

Eski Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Roosevelt de başta kendisi tarafından Rus-Japon Savaşı’nı ‘bitirdiği‘ için ödül almıştı.

Tüm bu isimlerin dışında İran’dan Nergis Muhammedi, Belarus’tan Ales Belyatskiy, Rusya’dan Dmitriy Muratov ve Çin’den Liu Xiaobo isimsiz ‘sivil toplum aktivistleri’ kendi hükümetlerinin eleştirmeni, hepsi Batı tarzı siyasi ve ekonomik sistemlerin ve tek kutuplu dünya düzeninin destekçileri olduğu sebebiyle tenkit edilmişlerdi.

Uzmanlar, söz konusu bu tablo sebebiyle Nobel Barış Ödülü’nün artık gerçek barıştan çok jeopolitik çıkarlar doğrultusunda dağıtıldığını dile getiriyor.

Kaynak: Sputnik Türkiye

]]>
Küresel gıda fiyatlarında yükseliş sürüyor https://yenidunya.org/dunya/33030/kuresel-gida-fiyatlarinda-yukselis-suruyor/ Fri, 08 Aug 2025 11:26:26 +0000 https://yenidunya.org/?p=33030 Küresel gıda fiyatları temmuzda et ve bitkisel yağ fiyatlarındaki artışla yükseldi. Bitkisel Yağ Fiyat Endeksi temmuzda yüzde 7,1 ile keskin şekilde artarak 166,8 puanla son üç yılın zirvesine çıktı. Et Fiyat Endeksi de temmuzda yüzde 1,2 yükselerek 127,3 puanla yeni bir rekor seviyeye ulaştı.

Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), küresel gıda fiyatlarının temmuzda uluslararası et ve bitkisel yağ fiyatlarındaki artış nedeniyle yüzde 1,6 yükseldiğini bildirdi.
FAO, gıda ürünlerinin uluslararası fiyatlarındaki aylık değişimin izlendiği FAO Gıda Fiyat Endeksi temmuz ayı sonuçlarını yayımladı.
Buna göre endeks, temmuzda önceki aydaki seviyesine göre yüzde 1,5 artarak 130,1 puan oldu.
Bu artışta uluslararası et ve bitkisel yağ fiyatlarındaki yükseliş etkili oldu. Geçen ayki artışa rağmen endeks, rekor fiyatların görüldüğü Mart 2022’deki seviyenin yüzde 18,8 altında ancak 2024’teki seviyeden yüzde 7,6 daha yüksek.

Yağ fiyatları son 3 yılın zirvesinde
Bitkisel Yağ Fiyat Endeksi, temmuzda yüzde 7,1 ile keskin şekilde artarak 166,8 puanla son üç yılın zirvesine çıktı.
Palm, soya ve ayçiçek yağlarının fiyatları bu artışta etkili olurken palm yağı fiyatları, güçlü küresel talep ve artan rekabet gücüyle yükseldi. Ayçiçek yağı fiyatları da Karadeniz Bölgesi’ndeki ihracat arzının daralmasıyla arttı. Buna karşılık kolza yağı fiyatları, Avrupa’da yeni mahsul arzı oluşmaması nedeniyle düştü.

Et fiyatları rekora doymuyor
Et Fiyat Endeksi de temmuzda yüzde 1,2 yükselerek 127,3 puanla yeni rekor seviyeye ulaştı. Özellikle Çin ve ABD’deki ithalat talebinin desteğiyle sığır ve koyun eti fiyatlarında yükseliş görüldü.

Peynir fiyatları yükselmeye devam ediyor
FAO Süt Ürünleri Fiyat Endeksi ise söz konusu dönemde yüzde 0,1 düşüşle 155,3 puan oldu. Bu, Nisan 2024’ten beri kaydedilen ilk düşüş oldu.
Tereyağı ve süt tozu fiyatları özellikle Asya’dan gelen arz bolluğu ve ithalat talebinin zayıf olması nedeniyle geriledi ancak Asya ve Yakın Doğu pazarlarındaki güçlü talep ve Avrupa Birliği’ndeki ihracat arzının azalması nedeniyle uluslararası peynir fiyatları yükselmeye devam etti.

Tahıl fiyatlarında kısmi düşüş
Tahıl Fiyat Endeksi, temmuzda önceki aya göre yüzde 0,8 azalarak 106,5 puan oldu. Buğday ve sorgum fiyatlarındaki düşüş, mısır ve arpa fiyatlarındaki artışları telafi etti. Kuzey yarım kürede taze mevsimlik buğday hasadı fiyatları aşağı yönlü baskı yarattı ancak Kuzey Amerika’nın bazı bölgelerinde ilkbahar buğdayının olumsuz koşulları fiyatları bir miktar destekledi.

Şeker fiyatları istikrarsız
Şeker Fiyat Endeksi, temmuzda aylık bazda yüzde 0,2 düşüşle 103,3 puana geriledi ve böylece düşüş eğilimini üst üste beşinci aya taşıdı. Küresel üretimde 2025-2026 dönemi için özellikle Brezilya, Hindistan ve Tayland’da toparlanma beklentileri fiyatların üzerinde baskı yarattı ancak küresel şeker ithalatında toparlanma işaretleri düşüşü hafifletti.

]]>
BM raporu: Gazze’deki soykırımı 60’tan fazla küresel şirket destekliyor https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/32899/bm-raporu-gazzedeki-soykirimi-60tan-fazla-kuresel-sirket-destekliyor/ Thu, 10 Jul 2025 06:05:07 +0000 https://yenidunya.org/?p=32899 Birleşmiş Milletler (BM) uzmanı Francesca Albanese tarafından hazırlanan yeni raporda, aralarında büyük silah ve teknoloji firmalarının da bulunduğu 60’tan fazla küresel şirketin, İsrail’in yasa dışı yerleşimlerini ve Gazze’deki soykırım harekatını desteklediği belirtildi.

Birleşmiş Milletler (BM) uzmanı tarafından hazırlanan ve dün yayımlanan raporda, aralarında büyük silah ve teknoloji üreticilerinin de bulunduğu 60’tan fazla küresel şirketin, İsrail’in yasa dışı yerleşim birimlerini ve Gazze’deki soykırım harekatını desteklediği iddia edildi.

Rapor, bu şirketlere İsrail ile ticari faaliyetlerini durdurma ve yöneticilerinin uluslararası hukuku ihlal ettikleri gerekçesiyle yasal hesap vermesi çağrısında bulundu.

İtalyan hukukçu ve BM Filistin Topraklarındaki İnsan Hakları Özel Raportörü Francesca Albanese tarafından kaleme alınan 27 sayfalık rapor; devletlerden, insan hakları savunucularından, şirketlerden ve akademisyenlerden gelen 200’den fazla bildirime dayanıyor.

‘İsrail’in soykırımı kârlı olduğu için devam ediyor’

Raportör Albanese, hazırladığı raporda, İsrail’in yürüttüğü soykırımın devam etmesinin arkasındaki sebebin “birçokları için kârlı olması” olduğunu savundu.

Albanese, söz konusu şirketleri “İsrail’in ayrılıkçı ve militarist yaklaşımına finansal olarak” bağlı olmakla suçladı.

Belgede, silahlarının Gazze’de kullanıldığı belirtilen Lockheed Martin ve Leonardo gibi silah şirketlerinin isimlerine yer verildi. Ayrıca, Caterpillar ve HD Hyundai gibi ağır makine tedarikçilerinin de ekipmanlarının Filistin topraklarındaki mülklerin yok edilmesine katkıda bulunduğu ifade edildi.

Teknoloji devleri de listede

Raporda teknoloji sektöründen de dev şirketlerin isimleri geçti. Alphabet, Amazon, Microsoft ve IBM gibi firmaların, “İsrail’in gözetleme araçlarında ve Gazze’deki süregelen yıkımda merkezi bir rol oynadığı” belirtildi.

Teknoloji şirketi Palantir’in de İsrail ordusuna yapay zekâ araçları sağladığı kaydedilirken, bu araçların nasıl kullanıldığına dair detay verilmedi.

Rapor, BM’nin İsrail yerleşimleriyle bağlantılı şirketlere ilişkin en son Haziran 2023’te güncellenen veri tabanına yeni bilgiler ekliyor.

Bu kapsamda listeye yeni şirketler dahil edilirken, bu firmaların Gazze’deki çatışmalarla olan ilişkileri de detaylandırılıyor.

Hazırlanan raporun, 47 üyeli BM İnsan Hakları Konseyi’ne 3 Temmuz Perşembe günü sunulması planlanıyor. İsrail ve ABD, “İsrail’e karşı önyargılı” olduğu gerekçesiyle bu yılın başlarında BM İnsan Hakları Konseyi’nden çekilmişti.

Konseyin yasal olarak bağlayıcı yetkileri bulunmasa da BM soruşturmalarıyla belgelenen vakaların, zaman zaman uluslararası adli takibatlara zemin hazırladığı biliniyor.

Kaynak: YDH

]]>
Küresel ekonomistlerden “soykırım ekonomisi”ne vurgu https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/32897/kuresel-ekonomistlerden-soykirim-ekonomisine-vurgu/ Wed, 09 Jul 2025 07:48:15 +0000 https://yenidunya.org/?p=32897 Bir grup önde gelen ekonomist, BM Özel Raportörü Francesca Albanese’yi destekleyen bir açık mektup yayımladı. Mektupta, Gazze’deki “soykırım ekonomisi”ni besleyen şirketler ve kurumlar eleştirilirken, Albanese’ye yönelik görevden alma baskıları kınandı.

Yanis Varoufakis, Thomas Piketty ve Nassim Nicholas Taleb gibi önde gelen ekonomistlerin de aralarında bulunduğu bir grup, BM Özel Raportörü Francesca Albanese’yi savunan güçlü bir açık mektup yayımladı. Mektupta, Albanese’nin Gazze’deki “soykırım ekonomisi” olarak adlandırdığı olgunun ekonomik destekçilerine dair bulguları destekleniyor.

Eski Yunan Maliye Bakanı Yanis Varoufakis tarafından X’te paylaşılan mektup, ABD liderliğindeki Albanese’yi görevden alma baskılarının yoğunlaştığı bir dönemde yayımlandı. Düşünce önderleri, onu susturmaya yönelik koordineli bir çabayı ve Filistinlilere yönelik İsrail savaşından kâr eden finansal ve kurumsal ağların gizlenmesini kınadı.

Mektuba imza atanlar arasında küresel ekonomi alanının en önde gelen isimleri yer alıyor. Eski Yunan Maliye Bakanı Yanis Varoufakis, Fransız ekonomist Thomas Piketty (Yirmi Birinci Yüzyılda Sermaye) ve Lübnan asıllı Amerikalı istatistikçi ve deneme yazarı Nassim Nicholas Taleb (Siyah Kuğu) ile birlikte Londra Üniversitesi SOAS, UMass Amherst ve Londra Ekonomi Okulu’ndan akademisyenler bulunuyor.

7 Ekim’den bu yana, bu ekonomistlerin birçoğu İsrail’in Gazze’ye yönelik savaşının sert eleştirmenleri oldu. Varoufakis, saldırıyı “Batı destekli bir soykırım” olarak nitelendirdi ve bu şiddeti mümkün kılan “demir yumruklu apartheid” rejimini eleştirdi; AB ve ABD’nin bu şiddeti mümkün kılma rollerini sorguladı.

Piketty, İsrail’i hesap verebilir kılmak için ekonomik araçların, yaptırımların, ticaret askıya alma önlemlerinin ve Avrupa’nın desteklediği “iki devletli konfederasyon”un kullanılmasını önerdi.

Taleb ise kırılganlık teorisi aracılığıyla İsrail’i, askeri güç ve dış desteklere aşırı bağımlı, dış baskılar karşısında çökme riski yüksek “kırılgan bir devlet” olarak tanımladı.

İşgalden Soykırıma: Kâr sağlayanlar
Mektup, Albanese’nin BM raporu İşgal Ekonomisinden Soykırım Ekonomisine başlıklı bulgularını güçlendiriyor ve soykırımın sadece tolere edilmediğini, teşvik edildiğini ve paraya dönüştürüldüğünü savunuyor.

Bu bağlamda Lockheed Martin, Elbit Systems, BNP Paribas, Barclays, Allianz, Chevron ve BP gibi şirketler, bu saldırganlıktan doğrudan kâr eden firmalar olarak gösteriliyor. Diğer adı geçen şirketler arasında Palantir, Caterpillar ve Maersk da bulunuyor.

Şaşırtıcı şekilde, mektup, talep, üretim ve tüketici güveninin azaldığı bir dönemde İsrail borsalarının yüzde 161 artış gösterdiğine dikkat çekiyor; bu da soykırım ekonomisine piyasa güveninin bir göstergesi olarak yorumlanıyor.

Savaş ekonomisinde şirketler ve üniversiteler
Mektup, küresel teknoloji firmalarının Filistin topraklarını gerçek zamanlı gözetim, hedefleme ve yapay zeka sistemleri için laboratuvarlara dönüştürdüğünü suçluyor.

Microsoft, Amazon, Alphabet (Google) ve Palantir, yüz tanıma, hedef seçme algoritmaları ve otonom icra sistemlerini etik kısıtlamalar olmadan test eden şirketler olarak öne çıkıyor.

“Yüz tanıma yazılımları, hedef seçme algoritmaları ve otomatik icra sistemleri gerçek zamanlı olarak test ediliyor.” denilen mektup şöyle devam ediyor: “Bunlar laboratuvarda deney yapılan farelere uygulananlardan çok daha az etik kısıtlamalarla yapılıyor.”

Akademinin İsrail’le finansal bağları
Mektubun en çarpıcı bölümü akademik kurumlara ayrılmış durumda. Batılı elit üniversitelerin sadece suç ortakları değil, işgal makinesine ekonomik olarak da bağlı oldukları iddia ediliyor.

“Önde gelen ABD ve Avrupa üniversiteleri, ‘İsrail’in Apartheid’ine ve kalıcı işgal/çatışma siyasi ekonomisine bağlı kalmak konusunda mali açıdan bağımlıdır.” diyor ekonomistler.

MIT, Münih Teknik Üniversitesi ve Edinburgh Üniversitesi gibi kurumlar, İsrail Savunma Bakanlığı ile araştırma işbirlikleri ve silah üreticileriyle finansal bağları nedeniyle isimlendirilmiş. Özellikle MIT’nin savunma laboratuvarlarının Gazze operasyonlarında kritik araçlar olan drone sürü projelerinde ortaklıklarının bulunduğu belirtiliyor.

Soykırım altyapısının sonlandırılması
Albanese’nin raporu, soykırımı sürdüren küresel altyapının beş ana sektör üzerine kurulu olduğunu belirtiyor: askeri, teknoloji, inşaat, finans ve akademi. BlackRock gibi büyük finansal kuruluşlar, Palantir, Microsoft, Amazon ve Alphabet gibi İsrail’in askeri ve gözetim yapısının merkezindeki şirketlerde önemli hisseler tutuyor.

Ekonomistler, bu bağın “bir sapma değil, savaş ekonomisinin merkezi bir unsuru” olduğunu savunuyor. Mektup “Çok uluslu ve ulusal şirketler, Apartheid rejimini sürdürmekte ve ardından gelen soykırımı mümkün kılmakta rol oynuyor.” uyarısında bulunuyor.

İmzacı ekonomi uzmanları, tam kurumsal çıkarma, uluslararası hesap verebilirlik ve işgalin ve kitlesel şiddetin devamını sağlayan ekonomik yapının yıkılması çağrısı yapıyor.

Siyasi tepkiler ve gerçek mücadelesi
Francesca Albanese’ye yönelik ABD, İsrail ve bazı AB ülkelerinden gelen siyasi saldırılar artarken, mektup bu çabaları devlet ve şirket faillerini korumaya yönelik soykırım inkâr kampanyasının bir parçası olarak değerlendiriyor.

Mektup şöyle sonlanıyor: “Birkaç yıl içinde hemen herkes bu soykırıma karşı olduğunu iddia edecek. Ancak iyi vicdan sahibi insanlar, şimdi tavır almak zorundadır.”

Kaynak: YDH

]]>
BM: Dünyadaki yoksulluk oranı 2020 ile 2023 arasında arttı https://yenidunya.org/yurt/31106/bm-dunyadaki-yoksulluk-orani-2020-ile-2023-arasinda-artti/ Fri, 18 Oct 2024 08:57:23 +0000 https://yenidunya.org/?p=31106 BM Kalkınma Programı 110 ülkede yaşayan 6.1 milyar kişiden 1.1 milyarının yoksullukla mücadele ettiğini açıkladı.
Birleşmiş Milletler (BM), yoksullukla mücadele konusunda 22 Aralık 1992’de aldığı kararla 17 Ekim’i Dünya Yoksullukla Mücadele Günü ilan etti. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) 2023 Küresel Çok Boyutlu Yoksulluk Endeksi’ne göre, 110 ülkede yaşayan 6.1 milyar kişiden 1.1 milyarı yoksullukla mücadele ediyor. Türkiye’de ise milyonlarca yurttaş derin yoksulluk ve ekonomik krizin ortasında yaşam savaşı veriyor. Bir yandan milyonlarca kişi işsizlik problemiyle uğraşırken diğer yandan ise bankalara olan kredi kartı-bireysel kredi borçları ise trilyon liraları aşmış durumda.

Resmi rakamlar gerçeği açıklamıyor
Yoksulluğa ilişkin yer alan veriler ise çelişkili. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), 2022 yılında yoksul sayısının 12 milyon olduğunu, 2023 yılında ise bu rakamın 11 milyon 303 bine düştüğünü açıkladı. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’na göre ise sosyal yardım almak zorunda kalan hane sayısı 2022 yılına göre 500 binin üzerinde artarak 4 milyon 989 bine çıktı.
Yurttaşlar 17 bin 2 lira olan asgari ücretle geçim sıkıntısı çekerek geçinmeye çalışırken, Türk-İş verilerine göre dört kişilik bir ailenin aylık gıda harcaması olan açlık sınırı ise 19 bin 271 lira, yoksulluk sınırı ise 62 bin 772 lira.

İş cinayetlerinde artış
Yaşanan yoksulluk ortamı diğer sosyal verilere de yansıdı. İş cinayetleri her yıl katlanırken, mesleki eğitim merkezlerinde (MESEM) yaşamını yitiren çocuklar da bu sayıya eklendi. Derin yoksulluğun gençleri ittiği MESEM’lerde son 11 yılda 695’ten fazla çocuk çalıştırıldıkları işyerlerinde yaşamını yitirdi. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin verilerine göre eylül ayında 152, 2024’ün ilk 9 ayında ise en az bin 371 işçi iş cinayetlerinde yaşamını yitirdi. TÜİK’in 2023 verilerine göre Türkiye’de yaklaşık 22 milyon çocuk bulunuyor. Her yıl yüzlerce çocuk iş cinayetinde yaşamını yitiriyor, binlercesi suça itiliyor ve on binlercesi açlıkla mücadele ediyor.

]]>
Filistin’in BM üyelik karar tasarısı kabul edildi https://yenidunya.org/dunya/30013/filistinin-bm-uyelik-karar-tasarisi-kabul-edildi/ Fri, 10 May 2024 19:06:10 +0000 https://yenidunya.org/?p=30013 Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu, Filistin’in BM üyeliğinin BM Güvenlik Konseyi’nde (BMGK) tekrar görüşülmesi ve gözlemci statüsünde olan Filistin’e bazı ilave haklar tanınmasını talep eden karar tasarısını kabul etti.
Oylama, BM Genel Kurulu’nda düzenlenen acil oturumda yapıldı. Türkiye’nin yanı sıra 80’e yakın ülkenin ortak sunucusu olduğu karar tasarısı, 193 üyeli BM Genel Kurulu’nda 143 “evet” oyuyla kabul edildi.
Tasarı 25 “çekimser” oy aldı. Aralarında ABD, Arjantin, Papua Yeni Gine, Çekya ve Macaristan’ın bulunduğu 9 ülke “hayır” oyu kullandı.

Üyelik kriterlerini yerine getiriyor
Kararda, “Filistin’in BM Şartı’nın 4. maddesi uyarınca BM’ye üyelik kriterlerini yerine getirdiği ve bu nedenle BM’ye üye olarak kabul edilmesi” gerektiğine dikkati çekildi.
ABD’ye atıf yapılarak 18 Nisan’da tek bir üyenin Filistin’in BM’ye tam üyeliğini veto etmesine tepki gösterilen kararda, 12 Konsey üyesinin desteğinin altı çizildi.
BMGK’ye bu çerçevede “olumlu” şekilde tekrar konuyu ele alması tavsiyesinde bulunularak, BM üyesi ülkelerin çoğunluğunun Filistin’in üyeliğine destek verdiği vurgulandı.

Filistin’in BM üyelik karar tasarısı kabul edildi

Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkı
Filistin’in Genel Kurul oturumlarına, BM organları tarafından düzenlenen toplantılara ve BM konferanslarına katılımını sağlayacak şekilde bazı düzenlemelerin kabul edilmesi talep edilen kararda, bunun “istisnai olmak kaydıyla ve emsal teşkil etmeyecek şekilde” yapılması istendi.
Ekonomik ve Sosyal Konseye, Filistin “Konseyin üyesi olmadan” söz konusu düzenlemeleri uygulaması çağrısı yapılan kararda, bunun diğer BM organları, özel ajansları ve BM sistemindeki kuruluşlar için de geçerli olması talep edildi.
Kararda Filistin halkının kendi kaderini tayin etme ve devlet kurma hakkı bulunduğuna atıf yapılarak, BM Genel Sekreteri’ne kararın uygulanması için gerekli adımları atması çağrısı yer aldı.
Uluslararası toplumun gecikmeden 1967’de başlayan İsrail işgalini sonlandırmaya ilişkin çabalarını artırması çağrısı yapılan kararda, barışçıl ve kalıcı çözüm için uluslararası hukuk ve ilgili BM kararlarının uygulanması gerektiği belirtildi.

Genel kurul oylamalarına katılamayacak
Karar ekinde Filistin için talep edilen düzenlemelerin bazıları şu şekilde sıralandı:
“Alfabetik sıraya göre üye ülkeler arasında oturma hakkı, Filistin ve Orta Doğu konuları dışında düzenlenen oturumlarda konuşmacı olma hakkı, grup adına açıklama yapma hakkı, teklif ve değişiklik sunma hakkı, teklifleri oylamaya açma hakkı, BM Genel Kurulunun komitelerine Filistin heyetinden üyelerin seçilmesi hakkı, BM konferansları ve uluslararası toplantılara etkin katılma hakkı.”
Karar ekinde “Filistin devleti, gözlemci üye olarak Genel Kurul oylamalarına katılamaz ve BM organlarına aday gösteremez.” ifadesi yer aldı.

Henüz “Tam üyelik” değil
Söz konusu karar Filistin’e tam BM üyeliği hakkı tanımamakla beraber çok sayıda BM üyesinin desteğini göstermesi açısından önem taşıyor.
“Filistin devleti, gözlemci üye olarak Genel Kurul oylamalarına katılamaz ve BM organlarına kendi ülkesinden aday gösteremez.” ifadesinin, kararın Filistin’e tam üyelik verilmediğini göstermek için koyulduğu düşünülüyor.
Aynı zamanda kararın, “istisnai ve emsal” teşkil etmediğinin vurgulanmasının da daha fazla destek toplamak için karara eklendiği ifade ediliyor.

Filistin’in BM üyelik mücadelesi
Filistin, 2011’de de BM’ye tam üyelik başvurusu yapmış ancak BMGK’de gereken desteği alamamıştı. Filistin 2012 yılında BM’de “daimi gözlemci statüsü” almıştı.
Filistin’in BM Daimi Temsilcisi Riyad Mansur, 2 Nisan’da yaptığı açıklamada, BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’e mektup göndererek üyelik başvurularının yeniden ele alınması talebinde bulunmuştu. Guterres de 3 Nisan’da BMGK’ye mektup yazarak Filistin’in talebinin gündeme alınması çağrısı yapmıştı.
BMGK ise 8 Nisan’da Filistin’in talebini Yeni Üyelerin Kabulü Komitesi’ne iletmişti. BMGK’ye üyelikle ilgili dönüş yapması gereken Komite, iki toplantının ardından mutabakata varamadığını duyurmuştu.
Bunun ardından Cezayir, 18 Nisan’da Filistin’in üyeliği için BMGK’ye karar tasarısı sunmuştu. Karar tasarısı, ABD tarafından veto edilmişti.

]]>
BM’de anlamlı Filistin oylaması: 153 evet, 10 hayır https://yenidunya.org/dunya/28492/bmde-anlamli-filistin-oylamasi-153-evet-10-hayir/ Wed, 13 Dec 2023 07:00:28 +0000 https://yenidunya.org/?p=28492 BM Genel Kurulunda, Mısır tarafından önerilen olduğu karar tasarısı, 193 üyeli BM Genel Kurulu’nun Özel Acil Filistin oturumunda oylandı. Oylama sonucunda 153 ülke evet, 10 ülke hayır, 23 ülke çekimser oy kullandı. Mısır’ın önerisine, Türkiye de dahil yaklaşık 100 ülke eş sunucusu oldu.
“Hayır” oyu kullanan ülkeler başat ABD ile Avusturya, Çekya, Guatemala, İsrail, Liberya, Mikronezya, Nauru, Papua Yeni Gine, Paraguay oldu.

Tarihi oylama
Kararda, BM Şartı ile BM Genel Kurulu ve Güvenlik Konseyi’nin Filistin konusunda kabul ettiği tüm kararlara atıfta bulunuldu.
BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’in BM Şartı’nın 99. maddesini işleterek Konsey’e gönderdiği mektup ile BM Yakın Doğu’daki Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı (UNRWA) Genel Komiseri Philippe Lazzarini’nin Genel Kurul’a gönderdiği mektuba atıfta bulunulan kararda, Gazze Şeridi’ndeki korkunç insani durum ve Filistin halkının çektiği acılara işaret edilerek tüm sivil toplumların korunması gerektiği belirtildi.
Acilen insani ateşkes çağrısı yapılan kararda, tüm taraflara özellikle sivilleri koruma konusunda uluslararası hukuk uyarınca yükümlülüklerini yerine getirme çağrısı yapıldı.
Kararda, tüm esirlerin acilen ve koşulsuz serbest bırakılması ve insani yardıma erişim sağlanması talep edildi.
Karar için evet oyu kullanan ülke sayısının 153’e yükselmesi ise dünya kamuoyunda İsrail saldırılarına kaşı gelişen tepki olarak yorumlandı.

Değişiklik talepleri reddedildi
BM Genel Kurumu oturumunda, ABD ve Avusturya’nın karar tasarısına ilişkin değişiklik talepleri ise üye ülkelerce reddedildi.
ABD, karar tasarısına Hamas tarafından gerçekleştirilen “terör saldırılarının” ve rehin almanın kınanması maddesinin eklenmesini isterken, Avusturya da tüm esirlerin serbest bırakılması maddesine, “Hamas ve başka gruplar tarafından alıkonan” ifadesini eklemek istemişti.

]]>