ABD – Yeni Dünya https://yenidunya.org Yeni Günün Habercisi Sun, 05 Apr 2026 08:17:17 +0000 tr hourly 1 https://wordpress.org/?v=6.8.5 https://yenidunya.org/wp-content/uploads/2022/02/cropped-YD-ikon-512-1-75x75.png ABD – Yeni Dünya https://yenidunya.org 32 32 Nihilizme karşı https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/33956/nihilizme-karsi/ Sun, 05 Apr 2026 08:17:15 +0000 https://yenidunya.org/?p=33956 “Şaşırtıcı olan şu ki, pek çok insan bu oyuna kanıyor. Sinik ve nihilist olmayı, güçlü şirketlerin yanında saf tutmayı gerçekten de sınırları zorlayan, aykırı bir eylem sanıyorlar.”

Küratörün favori yazarlarından Evgenia Kovda, 1990’ların post-Sovyet Rusya’sındaki yıkıcı sinizm ile günümüz Amerika’sındaki yükselen nihilizm arasında hoş bir köprü kuruyor. Kovda, bir zamanlar toplumsal dönüşüm vaadiyle heyecanlanan Batılı gençliğin, Bernie Sanders ve Occupy Wall Street gibi hareketlerin yenilgisiyle birlikte, tıpı 1917 sonrası Rus aydını Olga gibi bir “duyarsızlaşma” evresine girdiğini vurguluyor. Bu yeni dalga, “woke” kültüre tepki gösterme bahanesiyle sağcı ve otoriter bir estetiği kucaklarken, aslında isyan ettikleri müesses nizamın (establishment) en sadık aparatlarına dönüşüyor. Çeşitli internet delilerinden müteşekkil bu arı kovanında; empati ve sosyal adalet arayışı “akıl hastalığı”; hayatta kalma stratejisi olarak “gerçekçilik” maskesi takan bir ahlaki çöküş. Kovda, siyasetin bu denli estetize edilmesinin ve her türlü ulvi değerin alaycı bir dille tasfiye edilmesinin, Walter Benjamin’in de uyardığı üzere, doğrudan faşizme açılan bir kapı olduğunu ifade ediyor.

Nihilizme karşı

Evgenia Kovda
Nefarious Russians
12 Mart 2025

Twitter trolleriyle olan ilk kalem kavgalarımdan ve “Kızıl Tehlike” (1) yosmalarıyla onların pazarladığı dünya görüşüne karşı açtığım savaştan bu yana, sanki kazara bir kayayı yerinden oynatmışım gibi hissediyorum; altından çıkan tüm engerekler, çıyanlar ve haşereler üzerime çullanıp beni sokmaya çalıştı. Ama canım yanmadı; zira bana çoktan o zehrin panzehri zerk edilmişti: Anti-nihilizm.

Benim bu naçizane seferim, sadece “bozuk siyasi fikirleri” olan şu veya bu şahıslarla ilgili değildi. Anlatmak istediğim (ki Twitter bunun için pek de elverişli bir mecra sayılmaz), şehir merkezinin o “havalı” tayfası tarafından gençliğe dayatılan nihilizmin ne yeni, ne aykırı, ne de marjinal olduğuydu. Ömrümün yarısından fazlasını bu nihilizmin hüküm sürdüğü bir toplumda harcadım; benim için bu durum hiçbir zaman bir yeniden doğuşun müjdecisi değil, toplumsal bir çöküşün (2) arazıydı.

1990’ların Moskova’sında, Sovyetler Birliği’nin enkazı üzerinde büyümüş biri olarak, etrafım kinik bir atmosferle çevriliydi. Bu hava, ben henüz idrakine varamadan ruhuma sirayet etmişti. Tanıdığım tek gerçeklik buydu: Her yanı saran sinizm, tepkisizlik ve para kazanmak dışındaki her ulvi değerle alay edilmesi. “İyi niyet” kokan her sloganın ardında gizli bir ajanda olduğu… İnsanlara yardım etmeyi amaçlayan her siyasetin aslında birer dolandırıcılık olduğu inancı her yere yayılmıştı. Her koyun kendi bacağından asılır; dünya böyle dönüyordu işte. İnsanlar böyle düşünüyordu. Bu sırada ülke, dünyanın altıda birinin doğal kaynaklarını bir gecede özelleştiren, palazlanmış Sovyet bürokratları ve hırslı türedi zenginler tarafından yağmalanıyordu.

Çocukluğuma ve gençliğime damga vuran bu sinizm, 2011’de Amerika’ya taşındığımda burada pek de rağbet görmüyor gibiydi. O zamanlar üzerinde derinlemesine düşünmemiştim ama yokluğu insana nefes aldırıyordu. Yirmilerimin başındaydım ve burada akranlarımda bir tür safiyet (3) vardı. Daha iyi bir geleceğe, toplumsal sorunların siyasi çözümleri olduğuna inanıyorlardı. Buraya ilk geldiğimde Wall Street’i İşgal Et (Occupy Wall Street) hareketi zirvedeydi ve bu ilham vericiydi. Tüm bu insanlar bir şeyleri önemsiyor… Bir şeyler yapmak isteyecek kadar dert ediniyorlardı. Hatta Yasha, Los Angeles’taki kamp baskınında tutuklanıp iki gece hapiste yatmış, sonra da bana uyuz bulaştırmıştı. Bu yüzden ben de biraz siperlerdeymişim, bu işin bir parçasıymışım gibi hissediyordum.

Yine de eski kültürümün tortularını üzerimden atamıyordum. Buradaki siyasi iyimserlik ve aktivizm bana safça geliyor, kendimi buna yabancı hissediyordum. Moskova’da tepkisizlik ve “tarihin sonu”(4) retoriğiyle yoğrulduğum için kendimi eksik hissediyordum. Amerika’daki akranlarıma kıyasla daha bezgin ve hayata karşı daha lakayıttım. Onlardan daha havalı ya da bilge olduğumu veya benim haklı, bu iyimser gençlerin haksız olduğunu düşünmüyordum, asla. Sadece Moskova’daki “liberal” çevremin tavrı ile New York ve LA’de tanıdığım insanlar arasındaki bu uçurum kafamı karıştırıyordu.

Memleketteki arkadaşlarımın çoğu sadece kariyerlerini ve mevcut kapitalist dünya düzenine eklemlenmeyi düşünüyordu. Statükoya dair ne bir şüpheleri ne de şikâyetleri vardı; bunun mümkün olan tek dünya olduğuna inanıyorlardı. İşler böyle yürümeliydi ve kapitalist düzenin meşruiyetini sorgulamak, onlara geçmişin o aptalca Sovyet idealizmi gibi geliyordu. Oysa burada, ABD’de, pek çok insan aslında idealistti ve içinde büyüdükleri “kapitalist gerçekçiliği”(5) eleştiriyorlardı. Bunu yaşamanın tek yolu olarak kabul etmeye niyetleri yoktu. Başka bir dünyanın mümkün ve ellerini uzatsalar ulaşabilecekleri mesafede olduğuna inanıyorlardı.

Fakat Amerika değişti ve benim yaş grubumdaki pek çok insan için işler artık çok farklı.

Son dört beş yıl içinde, genç “influencer” zümresi arasında büyük bir kırılma yaşandı. Eskiden sol medyada boy gösteren pek çok isim aniden sağa direksiyon kırdı ve bu manevrayı dünyanın en doğal şeyiymiş gibi pazarlamaya başladılar: Gençlikteki o iyimser Marksist evreden kopup “gerçekçi” yetişkinlere dönüşmenin organik bir süreciymiş bu güya. Bunun orada burada filizlendiğini fark etmiştim ama bu eğilimin ne kadar büyük ve kudretli bir akıma dönüştüğünü ancak yakın zamanda anladım.

Sanırım bu sinizme dönüş; Bernie Sanders hareketinin çöküşü, Kovid süreci ve Demokrat Parti kanadı tarafından dayatılan “woke” liberal kültür ve siyasete duyulan tepkiyle aynı döneme rastladı.

Zaten “woke” liberalizmine hiçbir zaman ısınamamıştım. Hatta on yıl önce CUNY’de kurmaca dışı film yapımı üzerine yüksek lisans yaparken, bu “woke” kültürünün, özellikle medya düzeyinde, aslında ne kadar sinsi ve manipülatif olduğunu fark ettim. O zamana kadar bu konulardan uzaktım. Amerika’da çok yeniydim ve meseleyi tam kavrayamamıştım. Ancak yüksek lisanstaki yakın temasım beni bundan soğuttu ve “woke” bir belgeselciyi hicveden satirik bir film yapmam için bana ilham verdi. Bu yüzden insanların neden bu kültürden nefret ettiğini, neden ondan yüz çevirip onunla alay etmek istediklerini anlıyorum; tıpkı Red Scare’in ilk popülerleşmeye başladığı zamanlardaki gibi.

O zamanlar hayal edemediğim şey, insanların liberal “woke” anlayışından uzaklaşırken sadece karşı tarafa geçiverecekleriydi. Bunu izlemek epey ilginçti. İnsanların bir çırpıda saf değiştirip bu kadar kolay “anti-woke” sağcılara dönüşmelerini… Karşıt egemen kültürel ve siyasi müesses nizamın değerlerini bu denli çabuk benimsemelerini beklemiyordum.

2018’de kendilerine sosyalist ve Marksist diyen, Frankfurt Okulu üzerine paylaşımlar yapıp kapitalist sömürüden dem vuran bu sol medya tipleri; 2025’e gelindiğinde tüm ahlak veya sosyal adalet iddialarını bir kenara bıraktılar. Artık hiçbir şeyin önemi yok, her türlü empati “duygusal manipülasyon” ve dünyayı siyaset yoluyla daha iyi bir yer haline getirme çabası “cringe”(6) ve akıl dışı. Çorap değiştirir gibi siyasi görüşlerini değiştirdiler; şimdi üniseks, hırpani görünüm yerine dantellerin, topuklu ayakkabıların ve dar deri kıyafetlerin peşindeler (7). Bunu yaparken de nefret ettiklerini iddia ettikleri “woke” liberallerle aynı sığ sürü psikolojisine teslim oldular.

Red Scare kadınları, kelimenin tam anlamıyla bu yeni “kızıl korku” dalgasının ön safındalar. Anna K., podcast’ini dinleyen genç beyinlere şu fikri empoze edip duruyor: “Dünyayı daha iyi bir yer yapmak isteyen tüm solcular, aslında kendi ruh hastalıklarını dünyaya yansıtan psikopatlardır”. Her türlü aktivizmin, hatta hümanist bir dünya görüşünün bile patolojik bir vaka olarak gösterilmesi, bu dönüşümün püf noktasını oluşturuyor. Bu, neo-nihilist hareketin özüdür. Red Scare kadınları ve çevrelerindeki diğer medya figürleri, bu kinik hava değişimini havalı ve avangart bir şeymiş gibi… Müesses nizama karşı bir isyanmış gibi bunu yeniden ambalajlıyorlar; oysa Trump ve Cumhuriyetçi Parti bizzat müesses nizamın ta kendisidir. Hem müesses nizamın bir memuru olup hem de yerleşik değerleri çiğneyen biri olamazsınız. Yani… Bu, Kamala Harris’i destekleyen “Öncülük Et” (Lean In) (8) feministlerinin “aykırı” olması kadar gülünç bir durum. Bu nasıl bu kadar aşikâr olmaz?

Ancak şaşırtıcı olan şu ki, pek çok insan bu oyuna kanıyor. Sinik ve nihilist olmayı, güçlü şirketlerin yanında saf tutmayı gerçekten de sınırları zorlayan, aykırı bir eylem sanıyorlar. Buradaki kültür işte böylesine çarpılmış durumda.

Bana kalırsa, gerçekçiliği kucaklama kisvesi altında bu ani nihilizme yöneliş, Amerika’da yaklaşmakta olan büyük bir sismik sarsıntının işareti; belki de o sarsıntı çoktan geldi. Eskiden Rusya’daki o “ilgisiz” geçmişimle gördüğüm paralellikleri artık görmezden gelemiyorum. Belki de hem SSCB hem de ABD, kendi ütopya versiyonlarını kazandırmak için birbirleriyle savaşan iki büyük Aydınlanmacı ütopik proje oldukları için, hayal kırıklıkları da birbirine benzemek zorundadır. SSCB bu süreci 35 yıl önce yaşadı. Ve şimdi Amerika’nın saati geldi…

Rus yazar ve şair Anatoli Marienhof’un Kinikler (9) kitabını çok severim ve ona hep geri dönerim. Yesenin’in arkadaşı ve İmajinizm (10) denilen şiir akımının kurucusuydu. Kinikler, Ekim Devrimi’nden sonraki ilk yılları anlatır. Karanlık ve çok komiktir; her şeye olan inancını yitirmenin, geriye sadece alaycılık ve sinizmin kalmasının ne demek olduğunu çok iyi yakalamıştır. Romanın sonunu açık etmek istemem ama hikâye, Bolşevikler iktidara geldiğinde sınıflarındaki pek çok kişi gibi göç etmek yerine Moskova’da kalan devrim öncesi Rusya’nın burjuva entelektüelleri olan Olga ve Vladimir çifti etrafında döner. Olga’nın başlangıçta devrimci potansiyel karşısında nasıl heyecanlandığını, bu yeni hayata katılmak istediğini; ancak sonra hayal kırıklığına uğrayıp nasıl tepkisizleştiğini ve tanık olduğu dehşetin ruhunu ezmesine… Onu yok etmesine nasıl izin verdiğini yakından görürüz. Vladimir’in başlangıçtaki şevksizliği ve şüpheciliği ise, onun bu yeni hayattan kopmamasını ve hayal kırıklığına uğramamasını sağlamıştır. Zira zaten en başında o kadar da büyülenmiş değildir.

Elbette bu çok uzak bir paralellik; Wall Street’i İşgal Et ve Bernie hareketi, Ekim Devrimi’nin yanına bile yaklaşamazdı. Ancak görünen o ki pek çok Y kuşağı, hatta belki bazı eski Z kuşağı ve genç X kuşağı üyeleri için o hareketin yenilgisi benzer bir etki yarattı. Birçoğu Olga’nın farklı versiyonlarına dönüştü. Rüya bitti. Tüm umutlar tükendi ve hiçbir şey değişmedi. Onlar için bu bardağı taşıran son damlaydı; böylece siniklere, ya da kendi deyimleriyle “gerçekçilere” dönüştüler.

Genç Amerikalıların bu yola girmesi çok huzursuz edici. Sanki 19. yüzyıl Amerika’sına geri dönmek istiyor gibiler; demiryolu baronlarının, çocuk işçiliğinin ve hastalık saçan şehir varoşlarının olduğu… Toplumun ırk temelinde ayrıştırıldığı ve kadınların hiçbir gücünün olmadığı bir zamana. Ve şok edici olan şu ki, bu geriye gidişi; sizi “ibne” veya “mal” dediğiniz için utandıran sıkıcı, ilerici, “woke” dünyadan farklı olarak, aykırı ve eğlenceli bir şeymiş gibi pazarlamaya çalışıyorlar.

“Woke” dünyası kendi içinde sinir bozucu ve baskıcı olabilir. Ancak bu sinik “gerçekçiliğin” ona karşı uygulanabilir veya havalı bir alternatif, hatta bir normale dönüş olduğunu düşünmüyorum.(11)

Eğer Red Scare kadınlarının iddia ettiği gibi sinizm gerçekçilikse, o zaman neden fahişe olmayı arzulamıyorsunuz? Veya kendinizi en yüksek teklifi verene -finans sektöründe çalışan, sizden iki kat yaşlı bir “mutaassıp”(12) kocaya- satmıyorsunuz? Ya da faturalarınızın ödenmesini ve öngörülebilir gelecekte konforlu bir hayatın finanse edilmesini sağlamak için zengin bir adamdan evlilik dışı hamile kalmıyorsunuz? Ha, durun bir dakika, kadınlar burada bunu yapmaya başladılar bile; Elon Musk’ın son “bebek annesi” Ashley St. Clair’i düşünün; hamile kalmayı ve ondan çocuk yapmayı planlamış gibi görünüyor. Bu tür şeyler burada bazıları için hâlâ şok edici ve skandal olabilir. Ama Rusya’da bu ana akım bir davranıştır; etrafımda her zaman gördüğüm şeydir.

Büyük ölçüde bu cinsel-ekonomik birliktelikler/fuhuş pazarlıkları, 1990’ların kapitalist karşı-devriminin ve onu izleyen ülke çapındaki yoksullaşmanın doğrudan bir sonucuydu. Tüm kaynaklar kelimenin tam anlamıyla birkaç adamın elinde toplandığında, kadınlar ne yapsın? Bu yola saptıkları için kadınları suçlamıyorum. Amerika’daki insanları bu kadar sarsan Epstein dünyası, benim büyüdüğüm yerde normaldi. Ve Rusya’daki erkeklerin böyle yaşadıklarını gizlemek için özel bir adaya ihtiyaçları yoktu. Tüm Rusya onların oyun alanıydı. Her şey göz önünde ve toplumsal olarak kabul edilebilirdi. Hâlâ da öyle.

Ve bu “gerçekçilik olarak sinizm” çizgisini dayatan tüm bu medya tiplerinin bana Rusya’yı hatırlatmasının bir nedeni daha var. Benim büyüdüğüm yerde gazetecilik çoğunlukla bir şakaydı. Birkaç kahraman ve şehit dışında, mesleğin ahlakı yoktu; mesele güçlü insanlarla ahbaplık etmek, onlara yaltaklanmak ve parası olan zümre adına propaganda yapmaktı. Çoğu gazeteci için nihai hedef gemiyi terk etmekti; zavallı bir “medya fahişesi” olmaktan çıkıp çok zengin bir “medya fahişesi” olmaya geçmek; bir kapitalist, mülk sahibi, bir petrol/gaz holdinginden temettü alan biri olmak. Yeltsin yıllarında bile -ki şimdilerde insanlar orayı Rusya’nın Putin öncesi “demokratik” evresi diye anıyor-”dördüncü kuvvet13” olma iddiası bile yoktu. Sadece tüm medya kuruluşlarına sahip olan ve bunları birbirleriyle didişmek için kullanan milyarderler vardı. Sonunda bu durum, Putin’in bu oligarklar tarafından iktidara getirilmesine yol açtı. O da sonra onları zekâsıyla alt edip tasfiye etti, gücü kendi elinde topladı ve eski arkadaşlarını yalnızca kendisine borçlu olan yeni oligarklar yaptı.

Amerika da aynı düzene doğru hızla ilerliyor gibi hissettiriyor. Bu kadar çok insanın sosyal adaletten bahsedilmesini tamamen ikiyüzlülük, eziklik ve inanılmaması gereken bir şey olarak görmesi çok endişe verici. Burada işler yolunda gitmiyor.(14)

Ve bir şey daha. Bu yeni yetme nihilist kitle, sahte ve kötü olarak gördükleri sanatın siyasallaşmasını reddediyor. Saf eğlenceyi ve siyasetin estetize edilmesini (15) savunuyorlar; ki bu tutum onları doğrudan, ironi olmaksızın faşizmi kucaklamaya götürüyor. Nazi Almanya’sından kaçan Walter Benjamin, neredeyse bir asır önce Mekanik Yeniden Üretim Çağında Sanat Eseri’nde tüm bunları yazmıştı. Ama kimin umurunda? Hepsi çok sıkıcı. Adam herhalde öyle bir ruh hastasıydı.

1.Kızıl Tehlike / Red Scare: Orijinal: Red Scare broads: “Red Scare”, ABD tarihinde komünizm korkusunun tetiklediği cadı avı dönemlerini (McCartyizm) ifade eder. “Broad” ise İngilizcede kadınlar için kullanılan, hafif aşağılayıcı ve argovari bir tabirdir. Kovda, burada popüler Red Scare podcast’ine ve onun sunucuları Anna Khachiyan ile Dasha Nekrasova’ya atıfta bulunuyor. İronik olan, podcast’in adının bir zamanlar solda duran bu isimlerin şimdi “sağ” bir estetikle komünizm karşıtı veya aşırı sinik bir pozisyon almalarına işaret etmesidir. (ç.n.)

2.Toplumsal Çöküş: Orijinal: Societal collapse: Latinceden gelen collabi (beraber düşmek) kökeninden türeyen bu terim, sistemin aniden ve şiddetli bir biçimde işlemez hale gelmesini anlatır. 1991 sonrası Rusya’da yaşanan “şok terapisi” ekonomisi ve devlet aygıtının çöküşü, nihilist dünya görüşünün temelini oluşturur. (ç.n.)

3.Safiyet: Orijinal: Naïveté: Fransızca naïf (doğal, işlenmemiş) kökenli. Kovda bunu hem bir eksiklik hem de gıpta edilen bir “temizlik” olarak kullanıyor. William Blake’in Masumiyet Şarkılarındaki (Songs of Innocence) o saf, tecrübe edilmemiş bakış açısını anımsatır. Editörün tavsiyesi. (ç.n.)

4.Tarihin Sonu: Orijinal: End of history rhetoric: Francis Fukuyama’nın 1992 tarihli Tarihin Sonu ve Son İnsan tezine doğrudan atıftır. Batılı liberal demokrasinin nihai yönetim biçimi olduğunu ve “ideolojik kavgaların” bittiğini iddia eder. İflas etmiştir. (ç.n.)

5.Kapitalist Gerçekçilik: Orijinal: Capitalist realism: İngiliz akademisyen Mark Fisher’ın Capitalist Realism: Is There No Alternative? adlı eserine atıf. Fisher, kapitalizmin sadece tek geçerli iktisadi sistem değil, aynı zamanda hayal gücünü felç eden bir gerçeklik olarak algılandığını savunur. (ç.n.)

6.Cringe (Eziklik/Utanç Verici): Kelime anlamı “korkuyla büzülmek” olsa da internet jargonunda, başkasının adına duyulan derin sosyal utancı ifade eder. Neo-nihilist kitle için “idealizm”, “cringe” bir durumdur; yani modası geçmiş, sahte ve gülünç bir duygusallıktır. Kovda, bu kelimenin seçilmesini, yeni sağın duygusal kopukluğunu estetize etme biçimi olarak görüyor. (ç.n.)

7.Grungy (Hırpani/Pejmürde): Orijinal: Grungy: 90’ların Seattle merkezli rock kültüründen süzülen, bilinçli bir “bakımsızlık” ve düzene karşı kayıtsızlık estetiği. Burada Kovda, solun bir zamanlar sahip olduğu o gösterişsiz ama sahici estetiğin yerini, sağın “dantel ve topuklu ayakkabı” gibi daha hiyerarşik ve gelenekçi (trad) fetişlerine bıraktığını vurguluyor. (ç.n.)

8.Liderlik Et (Lean In): Facebook yöneticisi Sheryl Sandberg’in kadınların iş dünyasında daha agresif yer almasını savunan kitabı. Kovda bunu, düzen içi, sistemle barışık ve yüzeysel bir feminizm örneği olarak kullanıyor. (ç.n.)

9.Kinikler / Cynics: Antik Yunan’daki Kynikos (köpeksi) okulundan gelir. Modern anlamda ise her türlü değerin sahteliğine inanan kişiyi tanımlar. Marienhof, Rus edebiyatının en sert ve ironik kalemlerinden biridir. Romanın ismi olan Cynics, metinde hem karakterlerin tavrını hem de dönemin ruhunu özetler. (ç.n.)

10.Rus İmajinizmi (İmajinizm), sembolizme tepki olarak doğmuş, nesneyi ve görüntüyü en çıplak, bazen de en kaba haliyle sunmayı amaçlamıştır. Marienhof’un Kinikler romanındaki o keskin, “estetize edilmiş vahşet”, Kovda’nın günümüz sosyal medya kültüründeki “acımasız şıklık” (laces and heels) ile kurduğu estetik paralelliğin anahtarıdır. (ç.n.)

11.TINA (There Is No Alternative): “Başka bir dünyanın mümkün olmadığı” inancı. Faşist Margaret Thatcher’ın ünlü sloganı. Kovda, bu neoliberal doktrinin Rusya’da 90’larda, Amerika’da ise günümüzde “nihilizm” kisvesiyle gençliğin zihnine pranga vurduğunu, hayal gücünü “kapitalist gerçekçilik” ile sınırladığını vurguluyor. (ç.n.)

12.Gelenekçi (Trad): Orijinal: Trad (Traditionalist kelimesinden kısaltma): Özellikle internet kültüründe, 1950’lerin aile değerlerine, katı toplumsal cinsiyet rollerine ve estetik normlarına dönüşü savunan akım. “Trad-wife” (mutaassıp eş) kavramına atıfta bulunur. Kovda bunu, Rusya’daki yoksulluk kaynaklı “zengin koca bulma” zorunluluğunun Amerika’daki gönüllü ve ideolojik ambalajlı hali olarak okuyor. (ç.n.)

13.Dördüncü Kuvvet: Orijinal: Fourth estate: Yasama, yürütme ve yargıdan sonra medyanın sahip olduğu denetleme gücü. (ç.n.)

14.Burada “Homo Sovieticus” (Sovyet İnsanı) kavramına değinmek faydalı olabilir. 1990’ların Moskova’sındaki sinik insan tipi. Aleksandr Zinovyev’in kavramsallaştırdığı bu terim, devletin çöküşüyle birlikte sadece hayatta kalmaya odaklı, derin bir şüphecilikle malul insanı anlatır. Kovda, bu tipolojinin şu an “Amerikan influencer” sınıfında yeniden vücut bulduğunu ima ediyor. (ç.n.)

15.Siyasetin Estetize Edilmesi: Orijinal: Aesthetization of politics: Walter Benjamin’in ünlü makalesinin sonucuna atıf. Benjamin, faşizmin siyaseti estetize ettiğini (ritüeller, görsellik), sosyalizmin ise sanatı siyasallaştırdığını iddia eder. (ç.n.)

Kaynak: Emre Köse / https://emrekose.substack.com

]]>
İran’ın savaşında tarafımız https://yenidunya.org/basindan/karsi-kose/33921/iranin-savasinda-tarafimiz/ Mon, 23 Mar 2026 12:38:24 +0000 https://yenidunya.org/?p=33921 Tane tane gidelim:

1. ABD-İsrail’le kim savaşırsa savaşsın, zafer kazanması için yürekten dua ederiz.

2. Mazlum İran halkının bu savaştan salimen ve zaferle çıkması en büyük dileğimizdir, samimi duamızdır.

3. Allah, işgal altındaki topraklara gönderilen her füzeyi isabet ettirsin.

4. Bir ülke topyekûn saldırı altında iken eski defterleri açmak, düşene tekme atmak doğru değildir, ahlâkî değildir, vicdanî değildir; bunu biliriz.

5. İran saldırı altında iken, gereksiz ve zamansız biçimde eski defterleri açanlar İran’ın bizzat kendisi, Türkiye’deki İrancılar, İran sempatizanları, İran ajanları olmuştur.

6. İran’ın kendisinin, İrancıların, İran sempatizanlarının, İran ajanlarının açtıkları tartışmalara, onların iddialarına cevap vermek, zor zamanında İran’ın karşısında durmak değildir, İsrail-ABD’ye destek çıkmak hiç değildir. İsrail’i eleştirenlere “antisemitist” damgası vurmak ne kadar ahlaksızca bir tavır ise, kendi açtıkları tartışmalarda iddialara cevap verenleri “Siyonist” olmakla suçlamak da aynı derecede ahlaksızca bir tavırdır.

7. Karmaşık meselelere düz mantıkla, kolaycılıkla, kestirme yollarla bakılamaz: Düşmanımızın düşmanı dost değildir.

8. Gelelim Suriye meselesine: İran, Suriye’de İsrail’le savaşmıyordu. İran Suriye’de Rusya ve Esed rejimi ile birlikte Sünni katlediyordu. Suriye’den çıkarılmış olması, İran’ın İsrail’le zaten yapmadığı bir mücadeleyi etkilememiştir.

9. Suriye’nin hava sahasını İsrail’e karşı koruyacak bir kapasitesi yoktur. Esed zamanında da yoktu, İran ve Rusya’nın Suriye’de yaptığı tahribat sonrası böyle bir kapasite hiç kalmadı.

10. İran’ın ABD ile yaptığı iş birliği neticesinde oluşan yeni Irak Hükümeti de hava sahasını İsrail-ABD’ye açmıştır. Dahası, İran’ın kendi hava sahası, Suriye’den daha fazla İsrail ve ABD’ye açıktır.

11. Suriye, halen ayakta ve hayatta kalma mücadelesi vermektedir. Hiç kimsenin Suriye’den İsrail’le savaşmasını istemeye hakkı yoktur. 15 yıldır rejime, Rusya’ya ve İran’a karşı savaşan ve yüz binlerce evladını şehit veren Suriye’den İsrail’le savaşmasını beklemek bencilliktir, ahlaksızlıktır. Suriyeliler kimsenin mayın eşeği değildir.

12. Kasım Süleymani, Ali Laricani, Hamaney, Nasrallah ve daha nicelerinin katledilmesine, bu isimlerin ağır zulmüne uğramış Suriyelilerin sevinmesi haktır ama yine de vakarlarını bozmamışlardır.

13. Gelelim Sünni-Şii meselesine… Şiiliğin varlık nedeni Sünni husumetidir. Şiiliğin yakın düşmanı Sünniliktir. Bu tarih boyunca böyle olmuştur. Yakın tarihte Lübnan’da, Yemen’de, Irak’ta, Afganistan’da, Suriye’de de bu böyle olmuştur. Şia, ehli küfürle savaşmaktan çok Sünnilikle savaşmıştır. Görünen odur ki bu böyle devam edecektir.

14. İran saldırı altında iken bu tatsız tartışmayı açan da Sünniler değil, Şia olmuştur.

15. Şia, Sünnilerin ötekisi değildir, derdi değildir, tarihte de olmamıştır. “Vahdet” ya da “ittifak” ham hayaldir, ütopyadır. Yine de bu hayale, bu ütopyaya inananlar varsa, konuşmaları, hitap etmeleri ve ikna etmeleri gereken taraf Sünniler değil, Şiilerdir.

16. Anadolu’ya yönelik en büyük tehdit, bölünme, ayrışma, Haçlı istilası hatta Siyonizmden önce Şii tehdididir. İran’ın savaşa girmesiyle birlikte Türkiye içinde uyuyan hücreler uyanmış, gereksiz, enerji tüketici, ayrıştırıcı tartışmalar açmışlardır. İran’ın yaşadıkları Türkiye için ibret olmalıdır. Ülke içinde Siyonist ya da Şii yayılmacılığı için fırsat kollayanlara karşı acilen tedbir alınmalıdır.

17. Bölgemizdeki savaşa rengini veren kavramlar Siyonizm, Haçlı zihniyeti, Evanjelizm ve Şiiliktir. Türkiye’nin bu ateş çemberinde Müslüman kimliğini keşfedip onun etrafında kenetlenmek dışında bir seçeneği yoktur.

Bir müjde!

Ersin Çelik ve İsmail Kılıçraslan’la Tv Net ekranlarında yaptığımız ve bir süre ara verdiğimiz Siyaseten programı çarşamba günü kaldığı yerden devam edecek inşallah. Çarşamba akşamı TvNet’te buluşmak üzere.

Kaynak: Aydın Ünal / Yeni Şafak

]]>
İran Savaşı ve küresel düzenin kırılma noktası https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/33888/iran-savasi-ve-kuresel-duzenin-kirilma-noktasi/ Mon, 09 Mar 2026 14:11:03 +0000 https://yenidunya.org/?p=33888 İran sadece kendisi için değil tüm küresel güney ve sömürgeciliğe karşı çıkan onurlu devletler adına da direniyor.

Batı Asya son yıllarda çok sayıda kriz yaşadı. Ancak ABD ve İsrail’in İran’a yönelik müşterek saldırısıyla başlayan süreç, önceki krizlerden farklı bir nitelik taşımaktadır. Çünkü bu savaş yalnızca iki devlet arasındaki askeri bir çatışma değildir. Enerji güvenliğinden küresel ticaret yollarına, finans piyasalarından büyük güç rekabetine kadar uzanan çok katmanlı bir jeopolitik kırılma noktasıdır. Bu nedenle yaşananları yalnızca bölgesel bir savaş olarak değil, küresel sistemdeki dönüşümün bir parçası olarak değerlendirmek gerekir.

Savaşın ilk günlerinden itibaren ortaya çıkan tablo meşruiyet açısından son derece tartışmalıdır. İran ile diplomatik görüşmeler devam ederken askeri harekât başlatılmıştır. Bu durum İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan ve Batı tarafından yıllarca savunulan “kurallara dayalı uluslararası düzen” söyleminin fiilen çöktüğünü göstermektedir. Diplomasi ile askeri güç arasındaki güven ilişkisi ortadan kalktığında uluslararası sistem de anlamını kaybeder. Nitekim ABD yönetiminin savaşın hedefi konusunda ortaya koyduğu söylem bile bu belirsizliği yansıtmaktadır. Bir yandan başlangıçta rejim değişikliği hedeflenmiş daha sonra bunun hedef olmadığı açıklanırken, diğer yandan İran halkı açık biçimde her durumda ayaklanmaya çağrılmıştır. Bir başka gün ise operasyonun amacının yalnızca İran’ın askeri kapasitesini sınırlamak olduğu ifade edilmiştir. Bu çelişkili açıklamalar Washington’da stratejik hedeflerin net olmadığını göstermektedir.

Yapılan anketler Amerikan halkının yalnızca yaklaşık yüzde 25’inin savaşı desteklediğini ortaya koymaktadır. Bu oran modern Amerikan tarihinde bir savaş için görülen en düşük destek seviyelerinden biridir. Özellikle Gazze’de yaşananlar ve İsrail’in uyguladığı askeri operasyonlar Batı kamuoyunda ciddi bir tepki yaratmıştır. ABD’deki genç kuşaklar artık küresel askeri müdahaleleri otomatik olarak destekleyen bir toplumsal taban oluşturmamaktadır. Körfezdeki enerji akışının kesilmesinin Amerikan tüketicisine yansıması arttıkça Trump’a eleştiri dozu artacaktır. Bu arada Epstein dosyalarının Amerikan kamuoyunda yarattığı etki bu savaşın meşruiyetini sorgularken Trump’ın savaşı Epstein dosyasının basıncını azaltmak için başlattığı tezi de göz ardı edilmemelidir.

Modern Savaşın Yeni Biçimi

İran-İsrail geriliminin önemli bir boyutu hibrid savaşın açık çatışmaya dönüşmesidir. 2007 yılından itibaren İran’daki nükleer bilim insanlarına ve askeri yetkililere yönelik suikastlar giderek artmıştır. Bu operasyonların amacı İran’ın nükleer programını geciktirmek, bilim insanlarını ve askeri komuta kademesini zayıflatmak ve İran üzerinde psikolojik caydırıcılık oluşturmaktı. 13 Haziran 2025 saldırılarında bu yöntem çok daha ileri bir boyuta ulaştı. Operasyonlarda mikro kamikaze dronlar, hassas güdümlü mühimmatlar ve ileri teknolojili özel silah sistemleri kullanıldı. Bu tür operasyonlar modern savaşın kara, hava, siber ve bilişsel alanlarının birlikte kullanıldığı yeni bir döneme girildiğini göstermektedir. Algı operasyonları ve propaganda da savaşın önemli bir parçası haline gelmiştir. Batı medyası İran toplumunun çökeceği yönünde sürekli bir anlatı üretirken İran’da büyük protestoların rejime destek amacıyla gerçekleşmesi bu anlatının gerçekliği yansıtmadığını göstermiştir.

Buna karşılık ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth İran’ın neredeyse tamamen imha edildiğini ve savaşın sona yaklaştığını söylemektedir. Trump da savaşın hızlı ve kolay bir zafer olacağını iddia etmektedir. İran yönetimi bu tabloyu doğrulamamaktadır. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ateşkes istemediklerini ve ABD ile müzakere etmeyeceklerini açıklamış, Trump’ın kara harekâtı ihtimali sorulduğunda gülerek “Gelsinler, bekliyoruz” diyerek meydan okumuştur. Eğer İran’ın askeri kapasitesi gerçekten yok edilmiş olsaydı rasyonel davranış içinde ateşkes aramak olurdu. İran’ın müzakereyi reddetmesi savaşma kapasitesinin tamamen ortadan kalkmadığını göstermektedir.

İlk safhada ucuz ve sarfı süratli cephaneyi hava savunma sistemlerini doyuma uğratmak için kullanarak daha sonra balistik ve hiper sonik füze saldırılarına başlamış ve sadece İsrail askeri hedeflerine değil, ABD’nin bölgedeki üslerine, limanlarına komuta kontrol merkezlerine, hava savunma radar ve bataryalarına ciddi zarar vermiştir. Savaşın yükünü körfezdeki zengin Arap ülkelerine yıkarak ve onları da ABD saldırılarına dolaylı ve doğrudan hizmet ettikleri gerekçesi ile hedef haline getirerek savaşın yarattığı sonuçların küresel krize neden olmasının ve ABD ile İsrail’e baskı yapılmasının yolunu açmıştır.

İran’ın Beklenmeyen Direnci

Savaşın askeri boyutuna bakıldığında İran’ın beklenenden çok daha güçlü bir direnç gösterdiği görülmektedir. Savaşın ilk haftasında İran’ın bazı hedeflerine ulaştığı görülmektedir. İran dünyanın en güçlü hava armadası karşısında ilk saldırı dalgasını atlatmış, Körfez ülkeleri ve İsrail’deki bazı radar sistemlerini devre dışı bırakmış, saldırgan koalisyonun pahalı hava savunma füze stoklarını tüketmeye zorlamış ve Hürmüz Boğazı’nı fiilen kapatarak küresel enerji akışını ciddi biçimde etkilemiştir.

İran bu süreçte kademeli bir strateji uygulamış ve ABD İsrail hava üstünlüğüne karşı önce ucuz maliyetli füzeler ve SİHA’lar ile uzun soluklu bir yıpratma savaşını uygulamaya koymuştur. 1980 sonrası son 46 yılda biriktirdiği tecrübe ve hazırlıkları, 13 Haziran 2025 günü başlayan 12 gün savaşının tecrübeleri ama en önemlisi Rusya ve Çin’in teknoloji ve askeri yardımları ile birleştirerek önemli kuvvet çarpanları elde etmiştir. İran’ın yaklaşık yarım yüzyıldır süren bir kuşatma psikolojisi içinde savunma stratejisini geliştirmiş olması ve sürekli bir dış müdahale ihtimaline göre hazırlık yapması önemlidir. İran-Irak Savaşı’nın sekiz yıllık tecrübesi İran askeri sisteminin dayanıklılığını artırmıştır. Bu savaş sırasında İran ağır ambargolar altında savaşmak zorunda kalmış ve asimetrik savaş stratejisini geliştirmiştir. Bu kapsamda yer altında sahip olduğu 150 civarındaki UHPC (Ultra Yüksek Korumalı Beton) füze üsleri İran’ın elindeki en büyük kozdur. Diğer yandan İran’ın üç bin yıllık devlet tecrübesine sahip bir medeniyet olduğu unutulmamalıdır. Bu tür toplumlar dış saldırı karşısında parçalanmak yerine çoğu zaman daha fazla kenetlenme eğilimi gösterir. Nitekim savaşın ilk günlerinden itibaren İran toplumunda bu eğilim görülmüştür.

ABD’nin Lojistik Sorunu

İran’a karşı yürütülen harekâtın ilk haftası modern savaşların ne kadar pahalı ve sürdürülemez hale geldiğini göstermektedir. Amerikalı açık kaynaklara göre ilk dört günlük saldırıların maliyeti yaklaşık 11 milyar dolara ulaşmış durumda. Bu tutarın içinde ABD’den ve Avrupa’daki üslerden Ortadoğu’ya sevk edilen 12’den fazla savaş gemisi ve yaklaşık 100 uçaklık kuvvetin konuşlandırılması, 5,7 milyar dolarlık hava savunma önleme füzesi ve 3,4 milyar dolarlık bomba ile diğer mühimmat harcamaları yer alıyor. Buna personel giderleri, eğitim maliyetleri ve bölgedeki stratejik varlıkların kullanımı dâhil değil. Ayrıca savaşın ilk haftasında ABD’nin kaybettiği veya hasar gördüğü askeri ekipmanın maliyeti de yaklaşık 3 milyar dolar olarak tahmin ediliyor. Bu kayıplar arasında 3 adet AN/TPY-2 füze savunma radarı (birinin tamamen imha edildiği doğrulandı), 3-4 adet F-15E Strike Eagle savaş uçağı, 4 adet MQ-9 Reaper İHA ve Katar’daki bir AN/FPS-132 erken uyarı radarının hasar görmesi bulunuyor. Bunun yanında Kuveyt, Bahreyn ve Katar’daki ABD tesislerine yapılan saldırılarda birçok SATCOM (Uydu Muhaberesi) ve SIGINT (Sinyal İstihbaratı) radomunun da imha edildiği bildiriliyor.

Ancak savaşın asıl stratejik sorunu kayıplardan çok mühimmat üretim kapasitesi. Analizlere göre ABD’nin İran’a karşı yürüttüğü hava savunma operasyonlarında önleme füzeleri hızla tüketiliyor ve stokların uzun süreli bir savaş için yeterli olup olmayacağı tartışılıyor. Özellikle Patriot PAC-3, THAAD ve Aegis sistemlerinde kullanılan SM-2, SM-3 ve SM-6 önleme füzeleri açısından ortaya çıkan tablo modern savaşın yalnız teknoloji değil aynı zamanda stok ve üretim kapasitesi savaşı olduğunu göstermektedir. İran’ın balistik füzeleri ve çok sayıda kamikaze İHA kullanması savunma sistemlerini bir tür yıpratma savaşına sürüklemektedir. Ucuz saldırı araçlarına karşı milyonlarca dolarlık önleyicilerin kullanılması savunma tarafında sürdürülebilirlik sorununu gündeme getirmiştir. İran saldırılarını önlemek için kısa sürede çok sayıda THAAD, Patriot ve SM-3 önleyici füze kullanılmıştır. Bu durum ABD ve müttefiklerinin önleme füze stoklarının hızla azalmasına yol açmaktadır. Bu füzelerin üretimi sınırlı ve pahalı olduğu için stokların kısa sürede yenilenmesi kolay değildir. Aynı zamanda İran saldırılarında hava savunma sistemlerinin çalışması için kritik olan radar ve erken uyarı altyapıları da hedef alınmaktadır. Sensör altyapısının zarar görmesi savunma sistemlerinin etkinliğini ciddi biçimde azaltmaktadır. Bu nedenle ABD donanması ve bölgedeki müttefik kuvvetler hava savunma stoklarını yenilemek için yeni bir lojistik düzen kurmaktadır. Körfez’de görev yapan destroyer ve kruvazörlerin önemli bir bölümü yeniden mühimmat yüklemek için Hindistan veya Diego Garcia’ya yönlendirilmektedir. Bu da gemilerin 7 gün civarında bölgeden uzaklaşmaları anlamına gelmektedir. Bu sistemlerin İran hipersonik füzelerine karşı yetersiz oldukları da ayrı bir gerçektir.

Diğer yandan ABD’nin uzun menzilli hassas saldırı mühimmat stoklarının kritik seviyeye yaklaştığı değerlendirilmektedir. ABD’nin İran’a karşı kullandığı başlıca mühimmatlar yaklaşık 900 deniz mili menzilli savaş gemileri ve denizaltılardan atılan Tomahawk seyir füzesi ile yaklaşık 600 deniz mili menzilli savaş uçaklarından atılan JASSM müşterek hava yer seyir füzeleridir. Açık kaynaklarda yer alan bilgilere göre ABD’nin kullanılabilir Tomahawk stoku yaklaşık 2000–2500 civarına düşmüş olabilir. JASSM stokunun ise yaklaşık 3000 civarında olduğu düşünülmektedir. Kısacası ABD’nin elinde yaklaşık 5000 civarında uzun menzilli seyir füzesi kalmış olabilir. Bu stok bile İran gibi büyük bir ülkeye karşı uzun süreli bir hava harekâtı için sınırlıdır. Ayrıca ABD aynı mühimmatları Rusya veya Çin gibi büyük güçlere karşı caydırıcılık için de rezervde tutmak zorundadır. Böyle bir çatışmada bu stokların birkaç gün içinde tükenebileceği değerlendirilmektedir. Bu nedenle ABD’nin pahalı ve sınırlı seyir füzeleri yerine daha ucuz JDAM (Müşterek Direkt Saldırı Mühimmatı) tipi süzülme bombalarına yönelmesi beklenmelidir. Ancak bu bombaların kullanılabilmesi için uçakların hedefe yaklaşık 30-40 deniz mili mesafeye kadar yaklaşması gerekir ki bu da pilotları yüksek riske durumuna sokar. İran’ın savaşın ilk aşamasında hava savunmasını tamamen kullanmak yerine kritik bölgelerde muhafaza etmiş olabileceği değerlendirilmektedir. Amaç, ABD ve İsrail uçaklarının kısa menzilli mühimmat kullanmak zorunda kalacağı aşamada bu sistemleri devreye sokmaktır. Bugüne kadar uzaktan atılan Amerikan ve İsrail füzelerini vurmak İran için zor olabilir ancak uçaklar çok daha savunmasızdır.

Bir diğer kritik alan da patlayıcı üretimidir. ABD’de neredeyse tüm modern savaş başlıklarının içinde bulunan RDX ve HMX gibi yüksek enerjili patlayıcıların üretim sorunu. ABD, II. Dünya Savaşı sırasında günde 10 üretim hattında yarım milyon ton patlayıcı üretirken bugün yalnızca iki üretim hattıyla çalışmaktadır. Bu ve yukarda açıklanan menfi tabloyu gören Trump yönetimi savunma sanayii şirketleriyle üretimi hızlandırmak için yeni toplantılar yapmaya devam ediyor. Savaşın ilk haftası sonunda Trump, BAE Systems, Boeing, Honeywell Aerospace, L3Harris, Lockheed Martin, Northrop Grumman ve Raytheon yöneticileriyle görüşerek yüksek teknoloji silahların üretiminin hızla artırılması konusunda anlaşmaya varıldığını açıklamıştır. ABD yönetimi orta seviyedeki mühimmat stoklarının yeterli olduğunu savunsa da savaşın uzaması halinde belirleyici unsurun askeri güçten çok üretim kapasitesi yani lojistik faktörler olacağı giderek daha açık hale gelmektedir.

İran’ın Stratejisinin Enerji ve Deniz Ticaretine Etkisi

İran büyük bir gayretle yürüttüğü savaşta doğrudan İsrail’i hedef alırken aynı zamanda ABD’nin bölgedeki askeri ve ekonomik altyapısını hedef alan bir strateji uygulamaktadır. Körfez ülkelerindeki Amerikan üsleri, enerji tesisleri ve lojistik altyapılar bu saldırıların merkezine yerleşmiştir. İran’ın enerji ve ekonomik hedefleri vurması savaşın jeoekonomik boyutunu hızla büyütmüştür. Saldırıdan önce yaklaşık 73 dolar olan petrol fiyatı bir hafta sonra 93 dolar oldu. Ancak bu yalnızca başlangıç olabilir. Çünkü dünya petrol ticaretinin ve LNG sevkiyatının yaklaşık beşte biri Hürmüz Boğazı’ndan geçmektedir. İran’ın bu geçişi fiilen kapaması söz konusu olmasa da boğaz yüksek riskler nedeni ile kapanmıştır. Körfez içinde sıkışan gemiler sigorta sorunları ve personel emniyeti nedeni ile çıkış yapamamaktadırlar. Basra Körfezi’nde 200’den fazla VLCC (Very Large Crude Carrier) petrol tankeri mahsur kalmıştır. Bu durumun bir devam etmesi halinde petrol fiyatlarının 100 doların çok üstüne hatta bazı senaryolara göre 150 dolar seviyelerine çıkması bile mümkündür. Benzer şekilde Katar’ın üretim tesislerine aldığı füze isabetleri sonrası LNG ihracatını kesmesi de benzer etki yaratmıştır.

Avrupa’nın bağımlı olduğu Katar enerjisinin eksikliği, Rus gazının eksikliği ile birleşmiş ve ortaya çok vahim bir tablo çıkmıştır. Enerji piyasasındaki bu kriz küresel finans sistemi üzerinde de büyük bir baskı yaratabilir. Dünya finans sisteminde yaklaşık 220 trilyon dolarlık varlık yöneten yatırım fonları bulunmaktadır. Bu fonların küçük bir bölümünün bile enerji piyasalarına yönelmesi petrol fiyatlarında çok sert bir yükselişe yol açabilir. Bu durum finans piyasalarında dikey fiyat artışlarına neden olabilir. Enerji fiyatlarının yükselmesi modern ekonomilerde doğrudan ekonomik faaliyeti de etkiler. Çünkü sanayi üretiminden taşımacılığa kadar hemen her sektör hidrokarbon enerjisine bağımlıdır. Körfezdeki ticaretin durması diğer yandan havacılık endüstrisinin kullandığı jet yakıt arzını menfi etkilemektedir. Dünya jet yakıtının yarısından çoğu körfez çıkışlıdır ve bu arz kesilmektedir. Aynı durum ticaret gemisi yakıtları için de geçerlidir. Dünya bunker yakıt arzında körfezin kapalı kalması ciddi duraksamalar yaratacaktır.

Uluslararası Denizcilik Örgütüne göre yaklaşık 20.000 denizci Hürmüz Boğazı’nda mahsur kalmıştır. Bölgede rotasını değiştirmek zorunda kalan veya bekleyen konteyner gemisi sayısı 170’e ulaşmıştır. Hürmüz Boğazı’nda trafiğin kesilmesi Körfez’de haftalık 650.000 TEU konteyner trafiğini doğrudan etkilemektedir. MSC, Maersk, CMA CGM ve Hapag-Lloyd gibi dünyanın en büyük konteyner hatları Hürmüz Boğazı’ndaki tüm operasyonlarını askıya almıştır. Bu durum yalnız enerji piyasalarını değil küresel ticaret zincirlerini de etkileyebilecek bir gelişmedir. Gemilerde mahsur kalan denizciler için ciddi güvenlik ve psikolojik riskler bulunmaktadır. Tatlı su, gıda ve yakıt temini kısa sürede önemli bir sorun haline gelebilir. Köprüüstündeki kaptan ve zabitlere büyük sorumluluk düşmektedir.

Küresel Jeopolitik ve jeoekonomik Dengelerin Kayması

ABD’nin İran’a saldırması stratejik bir hatadır. İran coğrafi olarak son derece zor bir ülkedir. Nüfusu yaklaşık 90 milyondur ve büyük bölümü dağlık araziden oluşur. Bu nedenle İran’a yönelik kara harekâtı her ne kadar Trump düşünse de askerî açıdan gerçekçi değildir. ABD’nin İran’ı işgal edebilmesi için gerekli insan gücü ve siyasi destek de bulunmamaktadır. İran ise uzun süreli bir savaş için daha hazırlıklıdır. Savaşın bir diğer önemli sonucu küresel ekonomik dengelerde yaşanacak kaymadır. Körfez ülkeleri uzun süredir güvenli yatırım alanları olarak görülmektedir. Ancak ABD’nin bu ülkeleri koruyamadığı algısı oluşursa bölgeye akan sermaye de risk altına girebilir. Aynı zamanda enerji güvenliği açısından Asya ülkeleri yeni arayışlara girebilir. Enerji krizi özellikle Avrupa açısından büyük riskler yaratmaktadır.

Avrupa son yıllarda Rus enerji kaynaklarından uzaklaşarak kendi kendine bir enerji krizi yaratmıştır. Nükleer santrallerin kapatılması ve pahalı LNG’ye yönelme politikası Avrupa ekonomisini daha kırılgan hale getirmiştir. İran savaşı bu kırılganlığı daha da artırabilir. Bazı ekonomistler Avrupa ekonomisinin resesyondan depresyona doğru ilerleyebileceğini ve yüksek enerji fiyatlarının hiper enflasyon riskini doğurabileceğini belirtmektedir. Avrupa devlet tahvillerinin uluslararası yatırımcılar tarafından satılması durumunda faizler hızla yükselebilir ve ciddi bir finansal kriz ortaya çıkabilir.

İran krizi ile Çin’in Rusya ile enerji iş birliğini artırması, Japonya ve Güney Kore gibi ülkelerin Batı Asya bağımlılığını azaltmaya çalışması muhtemeldir. Bu süreç dünyanın yeniden iki ekonomik blok etrafında bölünmesine yol açabilir. Bir tarafta ABD ve geleneksel Batı ittifakı, diğer tarafta ise Rusya, Çin ve BRICS ülkeleri yer alabilir.

Savaşın kara ayağının Kürt gruplar üzerinden yürütülmesi ihtimali konuşulsa da Trump bu seçenekten son zamanlarda uzaklaşmıştır. Bu çerçevede ABD’nin İran’a karşı Kürt grupları kullanması Türkiye açısından ciddi bir güvenlik riski oluşturabilir. İran da bu ihtimali görmektedir ve PJAK gibi örgütlere karşı sert bir tutum almaktadır. İran’ın kuzeybatısındaki etnik dengeler de bu süreçte önemli rol oynayacaktır. Tebriz’de yapılan gösterilerde Türk kimliğine müspet yönde vurgu yapılması dikkat çekicidir. Türkiye açısından en önemli mesele bölgesel istikrarın korunmasıdır. Azerbaycan’ın İran ile savaştırılması için kışkırtılması da ayrı bir hatadır. Nahcivan’a yollanan SİHA’ların İran tarafından yollanmadığı deklere edildiği halde Aliyev’in açıklamaları son derece yanlış olmuştur. Coğrafi olarak Rusya ve İran arasında sıkışan Azerbaycan’ın İran Azerbaycan’ı ile birleşmesine yönelik ABD ve İsrail hesapları ters tepebilir. İran’ın siyasi elitinin Azerbaycan Türkleri olduğu göz önüne alınmalıdır. Böyle bir senaryoda Türkiye’nin de NATO üyesi olarak savaşa dahil olması ve İran ile savaşması beklenmemelidir. Her ne kadar alternatif planlar buna göre hazırlanmış olsa da Ankara bu tuzağa düşmeyecek kadar tecrübelidir.

Körfezdeki ABD Uçak Gemileri

ABD’nin Akdeniz’deki uçak gemisi grubunu (USS Gerald Ford) Kızıldeniz üzerinden Körfez’e doğru kaydırması kararı dikkate alınmalıdır. Kızıldeniz’den geçiş Husiler nedeniyle riskli olsa da ABD bu riski birkaç amaç için göze alıyor olabilir. Birincisi İran’a karşı uzun menzilden de olsa farklı yönlerden baskı kurabilecek bir hava harekâtı mimarisi oluşturmak. Uçak gemileri Arabistan Denizi, Kızıldeniz ve Doğu Akdeniz’de konuşlanırsa İran’a birden fazla cepheden baskı kurulabilir. İkincisi bu uçakların İsrail’e uzak hava desteği sağlaması olabilir. ABD uçak gemilerindeki uçaklarla muharebe hava devriyesi, erken uyarı desteği vererek İsrail’in yükünü azaltabilir. Üçüncü seçenek ise doğrudan saldırı değil caydırıcılıktır. ABD çoğu zaman uçak gemilerini psikolojik baskı ve güç gösterisi için kullanır. Ancak uçak gemileri İran kıyılarına yaklaşamaz çünkü İran’ın balistik füze, denizaltı, seyir füzesi ve drone kapasitesi ciddi bir tehdit oluşturur. Diğer bir seçenek Husiler (Ansarallah Grubu) fiilen savaş girerse ve Bab El Mendeb Boğazı Hürmüz gibi kapanır ve Hint/Pasifik bölgeden gelen deniz ticareti kesilirse Yemen’e saldırı da düşünülebilir. Bir diğer seçenek de Lincoln Uçak Gemisi darbe grubunu rahatlatmak ve özellikle mühimmatları tükenen refakat grubunu Diego Garcia veya Hindistan limanalrına göndererek ikmal yapmalarını sağlamak olabilir.

Sonuç

Savaş bu satırların yazıldığı günlerde birinci haftasını doldurmuştur. ABD ve İsrail bekledikleri hızlı ve kesin zaferi elde edememiştir. Çatışma giderek kısa süreli bir operasyon olmaktan çıkıp uzun ve yıpratıcı bir savaş niteliği kazanmaktadır. Bu durum Washington yönetimini kamuoyuna yeni bir başarı hikâyesi sunma arayışına itmektedir. Trump’ın son konuşmalarında dile getirdiği “Küba’nın düşmesi artık sadece bir zaman meselesi” ifadesi bu bağlamda dikkat çekicidir. İran cephesinde hızlı bir sonuç alınamaması, daha zayıf bir hedef üzerinden sembolik ve hızlı bir zafer üretme arayışını gündeme getirmiş olabilir.

Hegseth ve Trump anlatılarına rağmen sahadaki gerçeklik farklıdır. İran uzun süredir yıpratma savaşına hazırlanmış bir devlettir ve stratejisinin merkezinde Hürmüz Boğazı bulunmaktadır. Öte yandan ABD ve İsrail’in savaşın ikinci safhasında İran’ın yeraltı sığınaklarını hedef alarak yoğun ateş gücü kullanmasına rağmen sonuç almak kolay görünmemektedir. İran bu derin savunma yapısını kullanarak savaşı uzatmayı ve karşı tarafın askeri, ekonomik ve siyasi maliyetlerini artırmayı amaçlamaktadır. Üstelik ABD’nin şu ana kadar binlerce hassas mühimmat kullanmış olması, bu mühimmatın yeniden üretim süresi göz önüne alındığında savaşın sürdürülebilirliği açısından ayrı bir sorun yaratmaktadır.

Bunun yanında sahte bayrak operasyonlarıyla Azerbaycan ve Türkiye üzerinden NATO’nun savaşa çekilmesi ihtimali de göz ardı edilmemelidir. Ancak Gazze’de yaşananların ve ABD yönetiminin giderek daha kaba güç kullanımına dayanan politikalarının dünya kamuoyunda yarattığı tepki büyüktür. Hükümetler baskı altında kararlar alsa bile halkların desteği giderek zayıflayacaktır. İspanya’da yükselen eleştiriler veya Endonezya’nın Trump’ın Gazze Barış Komitesi’nden ayrılmayı değerlendirmesi bu eğilimin ilk işaretleridir. Bahreyn’de başlayan Şii ayaklanması da dikkatle takip edilmelidir.

Sonuç olarak İran’ın kısa sürede teslim olması beklenmemelidir. Hürmüz krizi yalnızca petrol fiyatlarını etkileyen bir piyasa dalgalanması değil, küresel enerji sisteminin ana lojistik damarına yönelmiş gerçek bir arz şokudur. Bu nedenle İran savaşı yalnızca bölgesel bir çatışma olarak görülemez. Enerji piyasaları, finans sistemi ve küresel güç dengeleri üzerinde derin etkiler yaratabilecek tarihsel bir kırılma noktasıdır. Bugün İran’da yaşananlar da yalnızca bir savaş değil, Batı hegemonyasının çözülmeye başladığı ve dünyanın giderek çok kutuplu bir düzene yöneldiği yeni bir dönemin sancılı habercisidir. İran sadece kendisi için değil tüm küresel güney ve sömürgeciliğe karşı çıkan onurlu devletler adına da direniyor.

Kaynak: Cem Gürdeniz / 12punto

]]>
İran neden parçalanmayacak? https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/33875/iran-neden-parcalanmayacak/ Mon, 02 Mar 2026 07:07:58 +0000 https://yenidunya.org/?p=33875 Valday Tartışma Kulübü Program Direktörü Timofey Bordaçev, dış politikadaki stratejik adımların coğrafi determinizm ve kültürel kodlar tarafından nasıl şekillendirildiğine dair keskin bir jeopolitik okuma sunuyor. ABD’nin “ada devleti” karakterine atıfta bulunan Bordaçev, Washington’un Ortadoğu’daki çatışmalara bir beka meselesi olarak değil, küresel rakiplerini zayıflatmaya yönelik taktiksel bir diplomasi alanı olarak baktığını ifade ediyor. İran’ın tarihsel olarak defalarca yıkıma uğramasına rağmen devlet geleneğinin sürekliliğine dikkat çeken Bordaçev, ülkenin olası bir çatışmada Suriye veya Libya gibi kolayca parçalanmayacağını öngörüyor. Bordaçev, ABD yönetiminin, uzun vadeli stratejik derinlikten ziyade, seçim dönemi ve günlük taktiksel kazanımlara odaklandığına dikkat çekiyor. Nihayetinde Bordaçev, Rusya açısından ise asıl meselenin Ortadoğu’nun kaotik atmosferinde kaybolmak değil, nükleer caydırıcılığı korumak ve Ukrayna sorunu gibi kendi varoluşsal meselelerine odaklanmak olduğunu belirtiyor.


İran neden parçalanmayacak ve ABD neden buna kayıtsız kalacak?

Timofey Bordaçev
Vzglyad
1 Mart 2026

Uluslararası siyaset, coğrafya ile kültürün karşılıklı etkileşimde bulunduğu bir uzamdır. Bir devletin coğrafi konumu, onun dış dünyadaki stratejisini en çok belirleyen unsurdur. Jeopolitik denen siyasi düşünce akımı da işte bu temelden meydana gelir.

Devletlerin dış politika doğası için önem arz eden ikinci unsur ise, kelimenin en geniş manasıyla kültürdür: İnsanların kendileri için mümkün olanın hudutlarını tayin ettiği, diğer halklarla ünsiyet kurmak adına biçimler ve semboller yarattığı inançlar ve pratikler yekûnu.

ABD ve İsrail’in 28 Şubat 2026’da İran’a karşı başlattığı bu savaşta, ülkelerin dış politika reflekslerini besleyen bu iki kaynağın nasıl iç içe geçtiğine dair çarpıcı bir emsale şahit oluyoruz. Ana aktörlerin her biri, kendi devlet bekaları için neyin ehemmiyet taşıyıp neyin taşımadığına dair şahsi tasavvurlarına göre hareket ediyor. Gerek ABD’nin gerekse İran’ın mevcut ve müstakbel politikaları hususunda hayallere kapılmamak adına bu durumu idrak etmek elzemdir.

Afganistan, Irak ve Libya’daki hezimetlerin ve şaibeli başarıların ABD’nin menfaatlerine ciddi halel getirdiği genel kabul görür. En azından terör tehdidinin tırmanmasına, genel bir istikrarsızlığa ve bölgesel kalkınmanın öngörülemez bir hale gelmesine zemin hazırladıkları için…

Şüphesiz ki her üç vaka da ne bu ülkelerin ahalisi ne de bölgenin bütünü için hayırlı bir netice doğurdu. Ne var ki, Ortadoğu’daki uzun vadeli istikrarın yahut mutlak kaosun ABD için ontolojik bir anlam ifade ettiğini düşünmek külliyen hatadır. Ve onları bunlarla korkutmaya yeltenmek de bir o kadar beyhudedir.

Yakın ve Ortadoğu’dan binlerce kilometre uzakta konumlanan ABD için, oradaki fiili durumun hiçbir ehemmiyeti yoktur. Zira bu durum, Amerikan devletinin güvenliğine ve bekasına zerre kadar tesir edemez.

Ada devletleri -ki yakınlarında kayda değer hiçbir komşuları bulunmadığından ABD de esasen bir adadır [1]- “boğazın ötesindeki” sorunların kahir ekseriyetine bir beka meselesi olarak değil, salt bir diplomasi meselesi olarak bakarlar.

Amerikalılar için asıl mühim olan, yalnızca kendi “yumuşak karınlarındaki” -Karayip havzasındaki- durumdur. Ekim 1962’deki Küba Füze Krizi’nin dünyayı nükleer savaşın eşiğine getirmesinin sebebi de tam olarak buydu; zira SSCB, tarihte ilk kez ABD’nin bekasına yönelik doğrudan bir tehdit oluşturmuştu. Amerikalılar böyle bir şey uğruna topyekûn bir savaş başlatmayı sahiden de göze almışlardı.

Dünyanın geri kalanı ise onların umurlarında bile değildir [2]; hani üç beş kuruş, hatta yüklü miktarda para kazanamasalar ne çıkar? Amerikan devletinin sarsılmazlığına yönelik bir tehdit doğmayacaktır. Kendi evinde zaten hatırı sayılır kaynaklara sahip olan ABD eliti, dünyadaki tüm çatışmalara yalnızca diplomasinin icra edileceği bir satranç tahtası olarak bakar.

Böylesi bir oyunun sınırları dahilinde ABD, siyasi ve merkantilist çıkarlarını harmanlayabilir. Siyasi hedeflerin başında, muhtemelen İsrail’in Ortadoğu’daki yegâne ve asıl hasmını oldukça uzun bir süreliğine oyun dışı bırakma gayesi gelir. Bu durum, Amerikalıların bir süreliğine vaziyeti stabilize etmelerine ve dost Arap hükümetlerinin bir yandan İsrail’i kendilerine denk görüp onun askeri tahakkümünü kabullenirken, diğer yandan onunla iktisadi bağlarını güçlendirmelerine olanak tanıyacaktır. Ki bu tahakkümün, hepimizin gayet iyi idrak ettiği üzere, Amerikan kudretinin bir uzantısından ibaret olduğunu ve o olmadan varlık gösteremeyeceğini biliyoruz.

İktisadi zaviyeden bakıldığında da ABD’deki muktedir çevreler, Araplar ile İsrailliler arasındaki muvakkat bir barıştan epeyce nemalanabilir, ciddi kazanımlar elde edebilirler. Ve aynı zamanda başlıca stratejik rakipleri olan Rusya, Çin ve Hindistan’ın imkânlarını bir nebze olsun kısıtlayabilirler.

Bu kazanımların ne kadar uzun vadeli olacağının özünde pek bir ehemmiyeti yoktur. Evvela, günümüz Batı siyasetinde hiç kimse birkaç aydan ötesini tahayyül etmez. Ki o birkaç aya da şükür. Üstelik Washington’daki muktedir ekibin meclis seçimleri yaklaşıyor. Saniyen, siyasette “uzun vade” dediğimiz şey nihayetinde taktiksel zaferlerin veya hezimetlerin toplamından ibarettir.

Bu yüzden Washington için Rusya ve Çin’e taktiksel bir darbe vurmak, diğer herhangi bir dış politika meselesini kökten çözmekten çok daha mühimdir. Oradakiler, ABD’nin Moskova, Pekin, kısmen Yeni Delhi ve genel olarak özgürlüğe susamış tüm insanlığın baskısına karşı göstereceği uzun vadeli direncin, taktiksel zaferlerden müteşekkil olduğuna inanabilirler. Bu gidişatı tersine çevirmeye muktedir değillerdir, fakat İran’ı ciddi şekilde zayıflatırlarsa, kendi savunma hatlarına fazladan bir siper eklemiş olurlar. Ve şayet 10-15 yıllık bir vadede tasarladıkları bu yapı yerle yeksan olursa, mevcut ABD yönetiminin zerre kadar umrunda olmayacaktır.

Hatta bir süre sonra İsrail ve müstakbel hasımları nükleer silahlarla birbirlerini küle çevirseler [3] bile Amerikalıların kılı kıpırdamaz. Muhtemelen sadece varlıklı mültecileri kabul etmekle yetinirler. Yeri gelmişken, dünya siyasetindeki itibarın da pek bir ehemmiyeti yoktur; şayet olsaydı, herkes çoktan ABD’den köşe bucak kaçardı.

Dolayısıyla bugün ABD, kendisine nispeten ciddi bir zarar verebilecek yegâne şeyin, ağır kayıplara yol açacak devasa ve ani bir askeri hezimet olduğu gerçeğinden hareket etmektedir. Muazzam güç farkı göz önüne alındığında, bu da pek ihtimal dâhilinde değildir.

İran’ın jeopolitik konumu ise bambaşkadır. Tarih boyunca daima son derece kırılgan olmuştur. Ülke tarihi boyunca dört kez istilacıların yıkıcı akınlarına maruz kalmıştır: İki kez doğudan, birer kez de güney ve batıdan. Ve İran tarihindeki acı mağlubiyetlerin sayısı, şanlı zaferlerinden bir nebze daha fazladır. Bu durum, esnek fakat tarihsel perspektifte son derece dirençli bir ülke olan İran’ın siyasi kültürünü belirler.

Çatışmanın ne kadar süreceğini ve Tahran açısından nasıl bir netice vereceğini şu an için kesin bir dille söylemek kabil değil. Fakat ABD’nin şimdilik yine de askeri senaryoyu tercih etmiş olmasına bakılırsa, Washington’da muhtemel bir direnişin kendileri açısından ağır kayıplara yol açmayacağına dair yüksek bir özgüven mevcut. Hasımlarımızın on yıllardır aktif ve yoğun bir şekilde varlık gösterdikleri bir coğrafyadaki analitik ve istihbari kabiliyetlerini hafife almamak gerekir.

İran ve Fars medeniyeti uzmanlarının hemfikir olduğu yegâne husus, devlet kurumlarının çökme ve ülkenin kaosa sürüklenme ihtimalinin düşüklüğüdür. 2500 yılı aşkın tarihi boyunca İran devlet geleneği, Avrupa, Rus veya Çin tarihinde görüldüğü türden bir “Fetret Devri” [4] tecrübe etmemiştir. İran, yöneticilerin değişebildiği, ecnebi işgalcilerin gelebildiği ama “herkesin herkese karşı savaştığı” bir durumun asla yaşanmadığı, son derece bütüncül bir siyasi medeniyettir.

Bu nedenle, İran hükümeti için en trajik senaryonun gerçekleşmesi hâlinde dahi ülkenin Suriye, Irak veya Libya’ya benzemesi son derece şüphelidir. Ve bu hâliyle Rusya’nın Orta Asya’daki dostları ve müttefikleri dâhil olmak üzere komşuları için bir tehdit oluşturmayacaktır.

Dolayısıyla, İran hükümetinin ve halkının dirayetine olan inancımız göz önüne alındığında, savaşın neticesi ne olursa olsun orada bir kaos ihtimalinin bulunmaması son derece sevindirici bir haberdir. Fakat İran elitleri her hâlükârda o meşhur “Önce can, sonra canan” [5] düsturuyla hareket edeceklerdir. Ve onlar için devletin bekası, daima her türlü sembolden ve dış taahhütten daha mühim olacaktır.

Peki tüm bunlar Rusya ve onun menfaatleri için ne ifade ediyor? Kanaatimce, şu an Ortadoğu’da cereyan eden herhangi bir gelişme, bizzat Rusya’nın bekası için elzem olan hususlarla (ABD ile nükleer paritenin muhafazası ve Ukrayna meselesinin peyderpey çözümü) yalnızca dolaylı yoldan ilintilidir. Güç bakımından bize denk olan yegâne hasmımızın Rusya’yı askeri bir hezimete uğratmaktan aciz olması ve tüm çevresindeki en mühim coğrafyanın kontrolü, hâlihazırda bizzat bizim kültürümüzün ve coğrafyamızın hususiyetlerine yanıt vermektedir.


[1] ABD bir adadır: Orijinal: …а США – это остров… (…a SŞA – eto ostrov…): Jeopolitik teoride “Deniz Güçleri” (Thalassocracy) ve “Kara Güçleri” (Tellurocracy) ayrımı vardır. ABD ve İngiltere deniz gücü (ada), Rusya ise kara gücü temsilcisidir. Bordaçev, ABD’nin kıtasal yalıtılmışlığını felsefi bir “ada” kavramı üzerinden okuyor. (ç.n.)

[2] Orijinal: им абсолютно фиолетово (im absolyutno fioletovo): Motamot tercümesi “onlar için tamamen mordur”. Rus argosunda ve günlük konuşma dilinde bir şeyin hiç umursanmadığını, ehemmiyetsiz olduğunu belirtmek için kullanılır. Kökeninin, turnusol kâğıdının nötr asitlik ortamında mor renk almasından (yani tepkime vermemesinden) geldiği düşünülür. (ç.n.)

[3] Küle çevirseler: Orijinal: испепелят (ispepelyat): Пепел (pepel – kül) kökünden gelir. Nükleer bir savaşın yaratacağı o apokaliptik yıkımı ve geriye kalacak “kül yığınını” imgeleyen çok güçlü bir edebi fiildir. (ç.n.)

[4] Fetret Devri: Orijinal: смутного времени (smutnogo vremeni): Rus tarihinde Rurik hanedanının sonu ile Romanov hanedanının başlangıcı arasındaki (1598-1613) büyük siyasi kaos, kıtlık ve yabancı işgali dönemine verilen isimdir (Smuta). Bordaçev, İran’ın devlet aklının Rusların yaşadığı türden böyle bir mutlak anarşi dönemi yaşamadığını kıyas yoluyla anlatıyor. (ç.n.)

[5] “Önce can, sonra canan” / “Kendi gömleği tenine daha yakındır”: Orijinal: своя рубашка ближе к телу (svoya rubaşka blije k telu): Motamot tercümesi “İnsanın kendi gömleği vücuduna daha yakındır” anlamına gelen meşhur bir Rus atasözüdür. Kişinin veya devletin önceliğinin daima kendi varlığını ve çıkarlarını korumak olduğunu ifade eder. (ç.n.)

Kaynak: Emre Köse / Harici

]]>
ABD-İsrail-İran üçgeninde neler oldu? https://yenidunya.org/yazarlar/mehmet-can-yilmaz/33869/abd-israil-iran-ucgeninde-neler-oldu/ Sun, 01 Mar 2026 20:47:00 +0000 https://yenidunya.org/?p=33869 Öncesinde neler olmuştu?
-26 Şubat’ta İran-ABD müzakereleri, İran’ın askeri gücünü kısıtlamaya yönelik baskılar neticesinde pek de olumlu sonuçlanmamıştı. İran hiç vermemesi gereken “belli tavizleri vermeye hazır olduğu” kozu ile masaya oturduğu halde buna rağmen bir anlaşma sağlanamadı.
-Her ne kadar “önemli bir ilerleme” olduğu söylense de bu açıklamalar sadece İran’a vakit kazandırmaya çalışıyor gibiydi.
-Trump’ın daha önceki “anlaşma sağlanamazsa, İran yola gelmezse saldırırız” minvalindeki açıklamalarının üzerine görüşmelerin 3. turundan da istediği sonucu alamamış olacak ki akabinde kendi vatandaşlarına bir çağrıda bulundu.
-27 Şubat’ta, saldırılardan bir gün önce ABD İsrail’deki vatandaşlarına, Çin ise İran’daki vatandaşlarına ülkeden acil çıkış yapmaları konusunda çağrıda bulunmuştu. ABD ve Çin devletlerinden karşılıklı olarak gelen bu çağrılar bir sonraki gün başlayacak olan gerilimin habercisi gibiydi.

Nasıl başladı/neler oldu?
-28 Şubat sabahı saat 9 sularında İsrail kendisine yönelik tehditleri ortadan kaldırma gerekçesiyle bir “önleyici saldırı” başlattığını açıkladı. Takip eden dakikalarda İran’ın başkenti Tahran’da patlamalar yaşandı.
-İran Dışişleri Bakanlığı yaptığı açıklamada ABD-İsrail’in saldırılarını BM (Birleşmiş Milletler) Şartı’nın ihlali olarak değerlendirirken bu şartın 51. maddesine göre İran’ın vereceği karşılığın da İran devletinin meşru hakkı olduğunu ifade etti.
-Bu saldırıların asıl sorumlusunun ABD olduğunu dile getiren Bakanlık, “bölgedeki, karada ve havada bulunan tüm ABD üsleri ile bu üslere destek sağlayan her türlü tesis İran tarafından hedef alınacaktır” dedi.
-Önce İsrail, Mehrabad Havalimanı’nın hedef alınmasının hemen ardından ise İran hava sahalarını hava trafiğine kapattı.
-İsrail’in ilk saldırısından yaklaşık 1 saat sonra ABD’de İran’a yönelik hava ve deniz yoluyla saldırılar gerçekleştirdiğini açıkladı.
-İsrail ordusu Lübnan’ın güneyinde “Hizbullah’a ait altyapıları hedef aldığı” ve bu bölgeye de saldırdığını söyledi.
-Ardından tüm dünyaya sözüm ona barış ve demokrasi götüren ABD’nin başkanı Trump kendi sosyal medya hesabından (X) şu açıklamaları yaptı:
“Kısa süre önce ABD, İran’a büyük saldırı operasyonu başlattı. Amacımız İran rejiminden kaynaklanan tehditleri ortadan kaldırarak Amerikan halkını savunmaktır”
“İran asla nükleer silaha sahip olmamalı”
“Füzelerini yok edeceğiz ve füze sanayilerini yerle bir edeceğiz. Donanmalarını yok edeceğiz.”
“İran’ın nükleer silah elde etmemesini garanti altına alacağız.”
-Trump her ne kadar kendini dünyanın süper kahramanı rolüne bürümeye çalışsa da yaptığı açıklamalar ABD’nin, İsrail’in ve diğer iş birlikçilerinin emperyalist işgalci, sömürgeci hegemonyasının önünde duracak bir engel istemediğini açıkça gösteriyor.
-İran halkının egemenliğine karşı gerçekleştirdiği bu saldırıları meşru kılmak içinse “İran halkına ihtiyacı olan özgürlüğü getirdiği” vaadinde bulunuyor. Benzer açıklamaları Netanyahu da yaparak gerçekleştirdikleri bu saldırının “İran halkının kaderini kendi ellerine alabilmesi için gerekli koşulları oluşturacağını” söyledi.
-İran İsrail’e onlarca füze fırlattı. İsrail ordusu hava savunma sistemlerinin tüm füzeleri engelleyemediğini kabul etti. İsrail vatandaşlarına İç Cephe Komutanlığı’nın talimatlarına uymalarını hatırlattı.
-İran bu karşı saldırılardan önce ve sonra Orta Doğu’daki tüm ABD ve İsrail varlıklarının kendileri için artık meşru birer hedef olduğunu açıkça söyledi.
-İran’ın karşı saldırılarına karşılık olarak İsrail ülke genelinde 70.000 yedek askeri göreve çağırdı.
-İlerleyen saatlerde ABD-İsrail hem askeri hem diplomatik suikast girişimlerinde ve saldırılarda bulunurken İran bu saldırılara ABD’nin ve İsrail’in stratejik askeri üslerine karşı saldırıda bulunarak karşılık verdi. Emperyalist ABD ve İsrail ise çocuklara dahi saldırmaktan geri durmadı, İran’daki iki ilkokulu bombalayarak 150’den fazla çocuğun canına kıydı.
-28 Şubat’ın akşam saatlerine doğru dini lider Hamaney’in öldürüldüğüne dair iddialar ortaya çıkmaya başladı. İsrail operasyonlar sonucu Hamaney’i öldürdüğünü iddia ederken İran Devleti ise birkaç saat sonra iddiaları doğruladı. Hamaney ve öldürülen diğer İran devlet yetkilileri ise ABD ve İsrail’in nereleri vurduğunu belirten aşağıdaki başlıkta yer alıyor.

ABD-İsrail nereleri vurdu?
-Başkent Tahran’ın yanı sıra Elburz, İsfahan, Loristan, Huzistan, İlam, Sistan-Beluçistan, Kum, Kerec ve Kirmanşah şehirlerinin de hedef alındığı biliniyor.
-Tahran’da saldırı gören bazı noktalar:
.İstihbarat Bakanlığı
.Savunma Bakanlığı
.İran Atomik Enerji Kurumu
.Parchin Askeri Üssü
-Hamaney’e ve İran’ın üst düzey yetkililerine yönelik saldırılar gerçekleştirildi.
-Yapılan son açıklamalara göre dini lider Hamaney, Genelkurmay Başkanı Abdolrahim Mousavi, Savunma Bakanı Aziz Nasirzadeh, üst düzey istihbarat yetkilisi Mohammad Baseri İsrail’in saldırılarında hayatını kaybedenler arasında.
-ABD-İsrail bir diğer cani saldırıyı ise Minab şehrindeki Şeceretü’t-Tayyibe Kız İlkokulu’na gerçekleştirdi. Gözü dönmüş emperyalist katiller, çocukları hedef aldı. Okula 3 füze saldırısı gerçekleştirdi. Saldırının üzerinden geçen her saat kayıp sayısı giderek arttı. 1 Mart sabahı itibarıyla ölü sayısının 148’e ulaştığını söyleyen kaynaklar mevcut.
-Tahran’ın doğusundaki bir başka okula da saldırı düzenlendiği ve saldırıda iki öğrencinin hayatını kaybettiği açıklandı.
-İran Kızılayı’nın açıkladığı rakamlara göre toplamda 200’den fazla ölü 700’den fazla yaralı var.

ABD-İsrail-İran üçgeninde neler oldu?

İran nereleri vurdu?
-İran çevresindeki ABD üslerini, ABD ve İsrail için stratejik açıdan önemli noktaları vurdu.
-Bahreyn’deki ABD Deniz Kuvvetleri Merkez Komutanlığı (NAVCENT) ve ABD 5. Filosu’na ait üssün bulunduğu Juffair bölgesi bombalandı. Bu üs Kızıldeniz ve Arap Denizi genelinde ABD ve müttefiklerinin deniz operasyonları için kilit bir öneme sahip.
-Birkaç dakika sonrasında Birleşik Arap Emirlikleri’nin başkenti Abu Dabi’de de patlama sesleri duyuldu. İran’ın El Dafra Hava Üssü’nü hedef aldığı biliniyor.
-Katar Savunma Bakanlığı da İran’a ait iki füzenin ABD menşeili Patriot hava savunma sistemleri tarafından imha edildiğini açıkladı. Ancak ilerleyen saatlerde Katar’da ABD’ye ait olan 1 milyar değerindeki erken uyarı radar sisteminin İran tarafından vurulduğu belirtildi. Radar sisteminin etkisiz hale getirilmesinin ardından emperyalizmin bölgedeki bir gözü kör edilmiş oldu.
-Saat 12.15 sularında Kuveyt’te de patlama sesleri duyulduğu, ülkede sirenlerin çaldığı belirtiliyor.
-Fransız kaynaklarına göre Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da da patlama sesleri duyulduğu bildirildi.

Emperyalist kuşatmanın ikinci günü
-ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) sabah saatlerinde yaptığı açıklamada İran’a yönelik sürdürdüğü operasyonda 3 askerlerinin öldüğünü 5 askerin ise ağır yaralı olduğunu belirtti. Ayrıca hafif şekilde yaralanan çok sayıda asker olduğu belirtiliyor.
-İran İlk günün akşamında Hürmüz Boğazı’nı deniz trafiğine kapatmıştı. Hürmüz Boğazı özellikle enerji taşımacılığı açısından kritik öneme sahip bir nokta. İkinci gün boğaz açıklarındaki bir tanker gemisinin vurulduğu biliniyor, en az 150 tanker ise boğazın her iki yakasında demir atmış vaziyette.
-Misilleme saldırılarına devam eden İran öğleden sonra da birçok emperyalist üssü vurdu.
-İngiltere Savunma Bakanı’nın yaptığı açıklamaya göre Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ndeki İngiliz üslerine İran tarafından iki füze saldırısı yapıldığı fakat saldırıların başarılı olamadığı belirtildi. İlerleyen saatlerde İran Abu Dabi’deki Fransız askeri üssünü vurdu.
-Bir yandan da ABD ve İsrail ile mücadele eden İran, ABD’nin USS Abraham Lincoln isimli uçak gemisine füzeler ve sihalar ile bir saldırı düzenlediğini açıkladı. ABD’li yetkililer ise füzelerin imha edildiğini ve saldırının gemide herhangi bir hasara yol açmadığını belirttiler.
-Eski İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’ın İsrail saldırıları sonucunda öldüğü iddia edilirken aynı saatlerde İran da İsrail Hava Kuvvetleri Komutanı Tomer Bar’ı düzenlediği suikast sonucunda öldürdüğünü açıkladı.
-İran’a yönelik saldırılarını sürdüren emperyalist ABD, önce İran donanmasına ait bir korveti Umman Körfezi’nde vurarak batırdığı ardından B-2 bombardıman uçaklarıyla İran’ın balistik füze tesislerini bombaladığını söyledi.

Dünya ne söylüyor?
-Rusya ve Çin saldırıları kınarken diplomatik desteğini de sürdürüyor. İki devlet ilk günden BM Güvenlik Konseyi’ne toplanma çağrısı yapmıştı. Konsey toplantısında Rusya ve Çin bu saldırıları İran’ın egemenliğinin ihlali olarak değerlendirirken ABD ve İsrail ise bunun “meşru müdafaa” ve “nükleer tehdidi durdurma” girişimi olduğunu söyledi.
-Rusya halkı ise Hamaney’in öldürüldüğü ve ABD-İsrail’in okulları vurarak onlarca çocuğun ölümüne neden olduğu saldırıların ardından Moskova’daki İran Büyükelçiliği önünde toplanarak gül ve çocuklar için oyuncak bırakarak İran halkına dayanışmasını iletti.
-İsrail Komünist Partisi, İran’a yönelik saldırıları kınayarak bu saldırıların İsrail-ABD ortak saldırısı olduğunu ve İsrail’in mevcut pozisyonunun Amerika’nın emperyalist hegemonyasının yayılmacılığının sadece bir aracı değil aynı zamanda ortağı olduğu açıklamasında bulundu.
-Atina’da da ABD ve İsrail’i protesto eden sol örgütler ve sendikalar ABD Büyükelçiliği önünde toplandı.
-İspanya Başbakanı Pedro Sanchez ABD ve İsrail’in harekatına da İran rejiminin eylemlerine de karşı olduğunu belirterek gerilimin azaltılmasını ve uluslararası hukuka riayet edilmesi talebini dile getirdi. Avrupa Parlamentosu’nda konuşan İspanya Mv. Montero ise Amerika’nın her yere demokrasi götürme vaadine gönderme olacak ki şu cümleleri kurdu: “İran’ın bombalanması ve yaptırımlar kadınlara özgürlük getirmez, Trump’a petrol getirir.”
-İngiltere, Fransa ve Almanya ise ortak bir açıklama ile İran’ın “bölgedeki ülkelere yönelik saldırılarını en sert şekilde kınadıklarını” dile getirdiler. Açıklamanın devamında ise “uluslararası ortaklarla yakın temas halinde” olduklarını söylediler.

]]>
Geri çekilme yanılsaması https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/33814/geri-cekilme-yanilsamasi/ Sun, 15 Feb 2026 07:58:21 +0000 https://yenidunya.org/?p=33814 Editörün notu: Göç Sosyolojisi, Sosyal Coğrafya ve Çatışma Çalışmaları alanlarında uzmanlaşmış bir doktora adayı olan Nel Bonilla tarafından İngilizce olarak “Worldlines – The threads connecting geopolitics” başlıklı Substack bülteninde ve Almanca olarak NachDenkSeiten portalında yayımlanan bu analiz, Trump yönetiminin İran’a yönelik son dönemdeki yumuşama emarelerinin bir geri çekilme değil, aksine daha sürdürülebilir ve acımasız bir hibrit savaş modeline geçiş olduğunu vurguluyor. Bonilla’ya göre Washington, büyük çaplı askeri bir işgal yerine deniz kontrolü aracılığıyla ekonomik boğma, gizli sabotajlar ve hedefli suikastları içeren Sığınak Devleti (Bunker State) stratejisini benimsiyor. Bu yeni modelde yaptırımlar ve petrol tankerlerine yönelik fiili ablukalar, kalıcı bir savaş mekanizması olarak yapısal hale getirilirken; bölgedeki ABD askerleri olası bir gerilimde meşru müdafaa gerekçesi yaratacak tökezleme telleri olarak konumlandırılıyor. Bonilla, Venezuela ve Küba örnekleri üzerinden, ABD’nin çok kutuplu dünya düzenine eklemlenen kilit düğüm noktalarını istikrarsızlaştırarak Avrasya bağlantısallığını kesmeyi hedeflediği tespitini yapıyor. Sonuç olarak Bonilla, mevcut durumu bir gerilimi düşürme hamlesi değil; çok kutuplu bir düzenin inşasını engellemek amacıyla yürütülen, resmen başlamayan ve hiç bitmeyen sessiz bir savaş biçimi olarak nitelendiriyor..


Geri çekilme yanılsaması

Batı’nın İran’a yönelik “gerilimi düşürme” hamlesi neden sadece daha sessiz bir savaştan ibaret?

Nel Bonilla
Worldlines – The threads connecting geopolitics
10 Şubat 2026

Giderek zemin kazanan bir anlatı var: Artan riskler ve İran’ın uyarılarıyla karşı karşıya kalan Trump yönetiminin, Tahran ile yüzleşmekten geri adım attığı iddia ediliyor. Bir uçak gemisi grubunun kısmen geri çekildiğine dair haberler, Umman’ın başkenti Maskat’taki görüşmeler ve ABD’nin yumuşayan tonu; itidal, yeniden kalibrasyon ve hatta Washington’da yeni bir gerçekçiliğin işaretleri olarak yorumlanıyor. Ancak bu okuma, tehlikeli derecede miyopça. Atlantik sistemine şu an hükmeden stratejik mantığı, benim Sığınak Devleti (Bunker State) olarak adlandırdığım şeyi yanlış anlıyor. Gerilimi düşürme (de-escalation) gibi görünen şey, bu mantık dahilinde, sadece daha sürdürülebilir ve daha acımasız bir savaş biçimine geçişten ibaret. Transatlantik sistemi, kendi çöküş emarelerini uzun vadeli yönetebilmek için en uygun yönteme kayıyor: Deniz kontrolü yoluyla ekonomik boğma, örtülü istikrarsızlaştırma operasyonları ve ihtiyat kuvveti olarak tutulan kinetik vuruşlar. Savaşın biçimi değişti. Amacı ise değişmedi.

Ana akım analizlerin çoğu hâlâ 20. yüzyıla ait bir şablon kullanıyor: Tırmanış (escalation), görünür askeri yığınak, kitlesel bombardıman ve işgal ya da en azından bu tür operasyonların hazırlığı anlamına gelir. Bunları durdurun ya da kamuoyu önünde tehdit etmeyi kesin; işte size “gerilimi düşürme”. Bu mercekten bakıldığında, son gelişmeler gerçekten de bir geri çekilme gibi görünüyor: USS Abraham Lincoln‘ün Umman Denizi’nden kısmen yeniden konumlandırıldığına dair haberler. Umman’ın başkenti Maskat’taki dolaylı görüşmelerin diplomatik koreografisi ve yenilenen yaptırımları, İran’a karşı yürütülen fiili bir savaş çabasının parçası olarak değil de bir pazarlık kozu olarak çerçeveleyen haberler.

Fakat bu okuma, abluka hazırlıklarının ve yaptırım mimarisinin tamamen yerinde durduğunu, gevşetilmek bir yana genişletildiğini görmezden geliyor. Dahası, İran’a yönelik örtülü ve finansal savaş yavaşlamıyor, aksine şiddetleniyor. Son olarak ve en önemlisi, Körfez’deki ABD güç duruşu, İran füzelerinin menzili içindeki 30 bin ila 40 bin askerden oluşuyor ve bu durumda anlamlı bir değişiklik yok. Dolayısıyla hikâye bir geri çekilme hikâyesi değil; Transatlantik sistemin artık tercih ettiği kalıcı hibrit savaş koşullarına yönelik açık bir hazırlık hikâyesi.

Hava saldırılarından ekonomik savaşa: Asli silah olarak abluka ve kuşatma

Savaşı yalnızca bombalar düştüğünde ya da parlamentolar resmen ilan ettiğinde gerçekleşen bir şey olarak tanımlarsak, İran’a yönelik hibrit savaşın halihazırda tüm şiddetiyle devam ettiği gerçeğini kaçırırız. 2025’in sonlarından bu yana Washington’ın aldığı tedbirler, mevcut yaptırımlara enerji akışlarının fiziksel kontrolünü de ekledi.

Aralık 2025’te Trump, Venezuela’ya giden veya Venezuela’dan gelen yaptırımlı petrol tankerlerine yönelik tam kapsamlı bir deniz ablukası emri verdi; bu, klasik uluslararası hukuk tanımlarına göre açıkça bir “savaş nedeni” (casus belli) niteliği taşır. İran örneğinde ise aynı yönetim, (henüz) resmen ilan edilmiş bir “topyekûn abluka” değil, hızla daralan bir fiili petrol ablukası yürütüyor: Şubat 2026’nın başlarında Umman’daki nükleer görüşmeler tıkandıktan sonra Washington, İran ham petrolü ve petrokimya ürünlerinin ticaretini yapan firmaları ve aracıları hedef alarak İran’ın petrol sektörüne ek yaptırımlar getirdiğini duyurdu. Buna paralel olarak Dışişleri Bakanlığı, İran’ın “gölge filosunu” sistematik olarak parçalamaya başladı. Şubat 2026 tarihli bir açıklamada, gölge filoya ait 14 tankeri bloke edilmiş varlık olarak tanımladı ve İran menşeli petrol, petrol ürünleri veya petrokimya ürünlerinin taşınması veya ticaretine karışan 15 kuruluşa ve 2 kişiye yaptırım uygulayarak “nakliyeciler ve tüccarlar ağına karşı harekete geçmeye devam edeceğini” taahhüt etti. Dahası, ABD güçleri fiziksel olarak birden fazla tankere el koydu: İzlanda yakınlarındaki Atlantik sularında iki haftalık bir takibin ardından Marinera; Karayipler’de iki milyon varil Venezuela ham petrolü taşıyan Sophia ve İran’ın gölge filosuyla bağlantılı diğer gemiler.

Bu hedef odaklı bir çaba ve sadece sembolizmden ibaret değil: İran, günde yaklaşık 1,3 ila 1,8 milyon varil petrol ihraç ediyor ve bunun kabaca yüzde 90’ını Çin’e satıyor. Bunun önemli bir kısmını kesmek, işlevsel olarak İran ekonomisinin ana arterlerine yönelik sürekli saldırılarla eşdeğerdir.

“İran’ı yeniden güçsüz bırakmak”

Trump yetkilileri ne yaptıkları konusunda alışılmadık derecede açık sözlü davranıyor. Hazine Bakanı Scott Bessent, maksimum baskı kampanyasının İran’ın zaten bükülmekte olan ekonomisini çökertmek, “İran petrol ihracatını çökertmek” ve “İran petrol sektörünü kapatmak” için tasarlandığını övünerek anlattı. Sonuçları ise kutladı: Para biriminin değer kaybı, banka iflasları, dolar kıtlığı, ithalat felci; ve ardından ekledi:

“İnsanlar işte bu yüzden sokağa döküldü… Bu, ekonomi idaresi sanatıdır. Tek kurşun atılmadı.”

Mart 2025’te New York Ekonomi Kulübü’nde Wall Street’e hitap eden Bessent, bunu daha da net bir dille ifade etti: Amaç İran’ı yeniden parasız bırakmaktı. Finansçılarla dolu salon bu sözleri alkışladı.

Yapısal savaş olarak yaptırımlar

İzlediğimiz şey, yaptırımların kalıcı bir savaş hali olarak yapısallaştırılmasıdır. Dünya Bankası ve BM insan hakları verileri net bir örüntü ortaya koyuyor: 2015 JCPOA nükleer anlaşması kapsamında yaptırımlar hafifletildikten sonra, 2016 yılında İran enflasyonu yaklaşık yüzde 7’ye düştü. Trump 2018’de anlaşmayı tek taraflı olarak yırtıp atıp BM Güvenlik Konseyi kararını ihlal ederek yaptırımları yeniden uygulamaya koyduğunda, enflasyon tekrar yüzde 40-50 bandına fırladı ve orada kaldı. BM özel raportörleri, ABD’nin İran, Küba ve Venezuela’ya yönelik tek taraflı yaptırımlarının uluslararası hukuku ihlal ettiği ve açlık ile temel haklardan mahrumiyet gibi muhtemel sonuçlarla “insan yapımı insani felaketlere” yol açma riski taşıdığı konusunda defalarca uyarıda bulundu.

Elbette, yaptırımların kullanımı açısından bunların hiçbiri kavramsal olarak yeni değil. Küba üzerine 1960 tarihli bir Dışişleri Bakanlığı notu, yol haritasını zaten dile getirmişti: Ambargonun amacı Küba’nın ekonomik hayatını zayıflatmak ve “açlığa, umutsuzluğa ve hükümetin devrilmesine yol açmaktı.” Yeni olan şey, bu mantığın Sığınaklaşmasıdır (Bunkerization): Bir zamanlar politika seçeneği olarak ele alınan planlar, artık çok kutuplu direnci mümkün kılan herhangi bir devlete varsayılan olarak uygulanan yerleşik bir yapı (standing structure) haline gelmiştir.

Bir test vakası olarak Venezuela: Güvenlik bürokrasisi ve çok kutupluluk savaşı

Venezuela’da 3 Ocak 2026’da yaşananlar, ne bir sapma ne de kısa vadeli iç olayların tetiklediği ani bir tırmanış olarak görülmelidir. Bu düşünceden oldukça uzaktı. Aksine, bir süredir entelektüel, kurumsal ve doktrinel olarak hazırlanan jeopolitik bir operasyonun icrasıydı. O gün yaşananları jeopolitik bir darbe olarak adlandırmak yerinde bir tanım olacaktır. Venezuela, Hugo Chávez’in Soğuk Savaş sonrası yarımküreye dayatılan itaat zincirini kırmasından bu yana çeşitli kuşatma biçimleri altında yaşadı. Ancak mevcut evre niteliksel olarak farklı. Bu evre, ABD üstünlüğünün artık garanti görülmediği, Batı kontrolü dışındaki büyümenin otomatik olarak çöküşe (ya da daha doğrusu çökertilmeye) yol açmadığı ve çok kutuplu ittifakların Batılı güç elitleri için sadece ideolojik değil, yapısal bir meydan okuma oluşturduğu bir dünyada gerçekleşiyor. Bu tırmanışı körükleyen endişe, alternatif finansal, diplomatik ve güvenlik ilişkilerinin varlığını sürdürebilmesi ve büyüyebilmesidir. Gücü giderek artan bir şekilde zorlayıcı kaldıraca dayanan, düşüşteki bir hegemon için bu tahammül edilemez bir durumdur.

Bu mantığın en ifşa edici ifadelerinden biri, ABD Ordu Harp Akademisi Stratejik Araştırmalar Enstitüsü’nde (SSI) Latin Amerika Araştırma Profesörü olan R. Evan Ellis’in çalışmalarında karşımıza çıkıyor. Eylül 2025 tarihli “Nihayet Venezuela İçin Oyunun Sonu mu?” başlıklı makalesitırmanışın nasıl gelişebileceğini modelliyor. Günümüz jeopolitik bağlamında güç, kinetik eylemin bir iletişim biçimine dönüştüğü bir sinyal mekanizması haline geliyor. En azından ABD cephesinden bakıldığında.

Ellis, son operasyonları “önceki kısıtlamaların ötesine tırmandırma istekliliğinin” göstergesi olarak tanımlıyor; bu ifade, tırmanışı eşiklerin iteratif bir testi olarak ele alıyor. Sembolik güç başarısız olursa, sınırlı vuruşlar takip eder. Onlar da başarısız olursa, tırmanış devam eder; ta ki 1989 Panama işgali ve Noriega’nın yakalanmasına açıkça atıfta bulunulan “Just Cause (Haklı Davan) benzeri bir operasyona” kadar. Yarımkürede egemenlik, şarta bağlı olarak iptal edilebilir bir statü olarak çerçeveleniyor:

“Sürat teknesine yapılan son saldırı, ABD hükümetinin önceki kısıtlamaların ötesine tırmandırma istekliliğinin bir göstergesidir. ABD’nin önünde, bu güç gösterisinin Maduro’nun ABD’nin endişelerini gidermesini sağlamaya yetip yetmediğini görmekten, ek ve sınırlı vuruşlara, hatta Maduro ve yandaşlarını Manuel Noriega’ya yapıldığı gibi Amerika Birleşik Devletleri’nde adalete teslim etmek için Just Cause benzeri bir operasyona kadar uzanan bir dizi seçenek bulunmaktadır.”

Aynı zamanda Ellis, okuyucularına uzun vadeli bir işgalin amaçlanmadığını; toplanan gücün sürdürülebilir bir kontrol için yetersiz olduğunu garanti ediyor. Bu, Irak ve Afganistan sonrası dönemin, bulaşmadan sonuç alma, sorumluluk almadan kontrol etme kısıtlamalarını yansıtıyor. Rejim değişikliğinden sonra şiddetli parçalanma, suç rekabeti ve sabotaj öngörüyor; ancak bunları müdahaleye karşı belirleyici argümanlar olarak değil, “yönetilmesi” gereken dışsallıklar olarak çerçeveliyor. Kaosun sorumluluğu Venezuelalı aktörlere veya Rusya, Çin ve Küba gibi dış “oyun bozuculara” (spoilers) yükleniyor. İstikrarsızlaştırma hem tahmin ediliyor hem de sahiplenilmiyor.

Ellis’i özellikle önemli kılan şey, ABD savunma aygıtının içindeki konumudur. 2014’ten bu yana Ordu Harp Akademisi SSI araştırma profesörü ve Dışişleri Bakanlığı Politika Planlama Ekibi’nin eski bir üyesi olarak, istihbarat, operasyonlar ve stratejik anlatının kesişim noktasında faaliyet gösteriyor. Analizleri en iyi, planlama ekosisteminin kendi içinden doğan, önceden yapılandırılmış biliş (pre-structured cognition) olarak okunabilir.

Latin Amerika’da Çin üzerine kaleme aldığı (Latin Amerika’da Çin Halk Cumhuriyeti’nin Askeri Eylemlerine Hazırlık başlıklı) paralel bir yazısında Ellis, Çin’in yarımküredeki güvenlik faaliyetlerinin ampirik olarak mütevazı kaldığını kabul ediyor: Silah hibeleri, eğitim değişimleri, sınırlı liman ziyaretleri. Yine de Pentagon için bunların “potansiyel olarak oluşturdukları tehditler merceğinden” yorumlanması gerektiğinde ısrar ediyor. Ampirik tevazu önemsizleşiyor; önemli olan gizli potansiyel. Ticari projeler çift kullanımlı (dual-use) olarak, diplomatik angajmanlar ön konumlandırma olarak, sivil altyapı ise geleceğin muharebe sahası olarak yeniden kodlanıyor.

Birlikte okunduğunda, Venezuela ve Çin çalışmaları güvenlikokrasi zihniyetini (securitocratic mindset) örneklendiriyor: Toplumlar, bozulması, istikrara kavuşturulması veya rakiplere kapatılması gereken sistemler olarak anlaşılıyor. Demokrasi bu anlayışta sadece bir değişken, egemenlik ise koşullu bir statü.

ABD Hava ve Uzay Kuvvetleri için hazırlanan 2023 tarihli RAND raporu Great Power Competition and Conflict in Latin America (Latin Amerika’da Büyük Güç Rekabeti ve Çatışma), bunu açıkça ortaya koyuyor: Bölge stratejik bir geri cephe olarak ele alınıyor, siyaset askeri gerekliliğe tabi kılınıyor. Temel görevler; vekilleri (proxies) desteklemek, Çin’in bölgedeki çift kullanımlı varlıklarını caydırmaya veya kullanmasını engellemeye hazırlanmak ve “bölgede ABD Hava Kuvvetleri varlıklarına artan talebe” hazırlanarak diplomasi yerine askeri seçeneği tercih etmek.

Venezuela örneğinin gösterdiği şudur: Bir devlet üzerindeki Sığınak (Bunker) baskısının yoğunluğu ve biçimi, o devletin bir düğüm veya boğum noktası olarak konumsal değerine ve ABD güç merkezlerine olan mesafesine bağlıdır. Dolayısıyla örneğin Meksika, Küba ve Venezuela, Amerikan sığınağının iç halkasında yer alırken; İran, kuşatmanın hâlâ mümkün olduğu ancak daha fazla çekişmeye sahne olan bir dış halkada yer alıyor. Düğüm noktası ne kadar yakınsa, otonom gelişim için o kadar az alan vardır. Bu nedenle Venezuela, Küba ve Meksika; ABD güvenlik çeperi ve yarımküre stratejisindeki konumları nedeniyle ablukaya alınması daha kolay, sızılması daha kolay ve Washington’a yüksek kinetik maliyet çıkarmadan cezalandırılması daha kolay oldukları için daha zayıf bir pozisyondadır. Bu durum, yukarıda bahsedilen RAND raporunda açıkça belirtilmiştir.

Bu bölgede, mesafe (çok kısa), projeksiyon kapasitesi (maksimal) ve tarihsel hak iddiasının (“bizim” yarımküremiz) birleşimi; İran’ın ve hatta Rusya’nın asla tam olarak aynı şekilde deneyimlemediği özel bir baskı modeli üretir. Nitekim Latin Amerika, tedarik zincirlerini yarımkürede yerelleştirme, Çin’e bağımlılığı azaltma ve Washington’daki Çin şahinlerinin 2030 civarında gerçekleşeceğini açıkça takvimlendirdiği bir savaşa hazırlanma stratejisinin bir parçasıdır. Dolayısıyla baskı sadece ticaret yapmak için değil, ulusal kalkınmayı ABD’nin yeniden silahlanma ihtiyaçlarıyla hizalamak içindir. Latin Amerika’nın geri cephe olarak kodlandığı güvenlikçi bir mantıkta, ticari bağımlılık kırılganlığı derinleştirecektir. Örneğin Meksika örneğinde; mineralleri, lojistiği ve üretimi ABD savaş planlaması için ne kadar merkezi hale gelirse, Meksika’nın seçimleri Washington’ın beklentilerinden saptığı anda gelecekteki müdahaleler o kadar meşru görünecektir.

Öte yandan İran, kısmen farklı bir mesafede ve harekat alanında bulunduğu, sert caydırıcı araçlara ve bunları geliştirme fırsatına (örneğin füzeleri, Hürmüz Boğazı) sahip olduğu ve Rusya ile Çin üzerinden Avrasya destek ağlarına bağlanabildiği için daha dirençli. ABD deniz ve finansal hakimiyeti altındaki Latin Amerika ülkeleri bu tür stratejileri basitçe kopyalayamaz. Yine de İran için çıkarılacak ders nettir: Karayip havzasında test edilen yöntemler -abluka, başsız bırakma (decapitation), dış baskı altında elitlerin yeniden yapılandırılması- şimdi Basra Körfezi’ne uyarlanıyor. Sığınak Devleti, laboratuvar protokolünü çok kutuplu bağlantısallığın bir düğümünden diğerine ihraç ediyor.

ABD’li ve İsrailli analistler, bu Venezuela modelini İran için bir şablon olarak açıkça tartışıyor. Ocak 2026 tarihli bir CNN analizi, “rejim değişikliği olmaksızın lider kadronun tasfiyesinden” (leadership decapitation) açıkça bahsetti ve Washington’ın İran için seçenekleri planlarken “Venezuela’yı bir örnek olarak referans alabileceğini” öne sürdü. Bu arada İsrail istihbarat servisi, İran içinde eşsiz bir erişim gücüne sahip olduğunu kanıtladı: Haziran 2025’teki “Operasyon Yükselen Aslan” sırasında Mossad ve müttefik birimler, Tahran yakınlarındaki İran füze fırlatıcılarını ve hava savunma sistemlerini imha etmek için önceden yerleştirilmiş silahları ve örtülü ekipleri kullandı; aynı zamanda en az 14 nükleer bilimciye ve çok sayıda İslam Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) komutanına suikast düzenledi. Araştırmalar, Mossad’ın hassas silahları ve patlayıcıları İran’a soktuğunu, aylarca veya yıllarca zulalarda sakladığını ve ekipleri Tahran’ın derinliklerinde koordine ederken İran güvenlik güçlerinden kaçabildiğini gösteriyor.

İranlı yetkililer Ocak 2026’da, Mossad ile bağlantılı; çeşitli eyaletlerdeki petrol, gaz, elektrik ve telekomünikasyon altyapısını hedef alan yeni sabotaj planlarını bozduklarını duyurdu; bu da söz konusu gizli ağın aktif olduğunu ve geçmişte kalmadığını kanıtlıyor. Bu, İran’a karşı Venezuela tarzı bir “başsız bırakma” girişimini yeniden üretmek için gereken örtülü yıpratma ve hedefli lider suikastları için tam da ihtiyaç duyulan türden bir altyapıdır. Buna göre amaç tam işgal değil; sürdürülebilir bir yıpratma baskısı oluşturmak, komuta zincirinin bütünlüğünü parçalamak ve hayatta kalan bir “artık hükümeti” (rump government) “stratejik boyun eğmeye” zorlamaktır; yani nükleer ve füze programlarının sökülmesini, enerji egemenliğinin teslimini ve dış politikanın ABD çizgisiyle hizalanmasını kabul etmektir.

Yavaş boğulma

Neden bu yöntem tercih ediliyor? Mevcut ABD askeri stratejisi, kesin sonuçlu ve siyasi açıdan maliyetli savaşlara göre kurgulanmamıştır. Kalıcı kriz yönetimi ve kalıcı yıpratma üzerine inşa edilmiştir. Bu mantık dahilinde şunlar geçerlidir: İran’a karşı büyük, açıkça ilan edilmiş bir savaş riskli, pahalı ve iç politika açısından patlayıcı olacaktır. Öte yandan abluka, yaptırımlar, sabotaj ve aralıklı vuruşların bir kombinasyonu; daha ucuz, inkâr edilebilir ve çok daha esnektir.

Nitekim bu yavaş boğma süreci içinde diplomatik kafa karışıklığı, yıpratmanın bir parçasıdır. ABD temsilcileri bir “anlaşma” ihtimalini sallandırırken, sudaki gerçeklik, korsanlık ve gemilere el koymanın acımasızca tırmandığı bir durum olacaktır. Bu kafa karışıklığı, hedef alınan ulusların içinde hizipsel bir çatışma yaratmayı amaçlar: “Anlaşma yanlısı” bir elit kesim, sahte rahatlama vaatleriyle cezbedilirken, sahadaki (veya denizdeki) askeri gerçeklik ilmeği daraltır. ABD stratejisi, Rusya, Çin ve İran’dan gelecek birleşik bir tepkiyi geciktirmek için bu diplomatik sis perdesini kullanmakta; “denizdeki savaşın”, onlar ortak bir deniz savunması üzerinde anlaşamadan ticaret rotalarını parça parça sökmesine olanak tanımaktadır.

Boğulan bir İran, İran petrolüne bağımlı olan ve Tahran’ı ayakta tutmak için para ve siyasi sermaye yatırmak zorunda kalacak olan Çin’i kanatır. Dahası, kilit bir ortağını kaybetmemek için silah, teknoloji ve diplomatik koruma sağlamak zorunda olan Rusya’yı zayıflatabilir. Küresel Güney’i benzer bağımsız projeler izlemekten caydırır. Son olarak, böyle bir yaklaşım, Körfez’deki ABD askerî varlığı için sonsuz bir bahane sunarak bütçeleri ve iç güvenlikleştirme politikalarını meşrulaştırır. Bu, Batı’daki düzensizliği hızlandırabilecek siyasi geri tepmelere yol açacak dramatik bir bombardıman kampanyasına kıyasla, daha düşük riskli ve daha yüksek getirili bir stratejidir.

Tökezleme teli mantığı: Feda edilebilir varlıklar olarak 40 bin asker

Bunun bir gerilimi düşürme hamlesi olmadığının en çarpıcı göstergelerinden biri güç duruşudur. Kuveyt, Bahreyn, Katar, BAE ve Umman’daki üslere dağılmış yaklaşık 30 bin ila 40 bin ABD askeri hâlâ orada; hepsi de İran’ın kısa menzilli füzelerinin ve İHA’larının menzili içinde. Konvansiyonel bir perspektiften bakıldığında bu deliliktir: Eğer tırmanıştan korkuyorsanız neden bu kadar çok gücü açık hedefte bırakasınız? Mevcut ABD askeri stratejisi perspektifinden bakıldığında ise bu durum kasıtlı olabilir.

Bu askerler birer tökezleme teli (tripwire) işlevi görüyor. Eğer İran ablukaya veya sabotajlara bu üslere füze saldırılarıyla karşılık verirse, Washington anında kitlesel “meşru müdafaa” operasyonları için iç meşruiyet kazanır. Ne de olsa Transatlantik işlevsel elitleri, Batı hakimiyetinin daha geniş mimarisini korumaya yardımcı olacaksa, yüzlerce hatta binlerce askeri kaybı tolere etmeye giderek daha istekli görünüyor. ABD askerleri burada, çok kutupluluğu dondurmak veya yavaşlatmak amacıyla feda edilebilir vekiller (sacrificial proxies) olarak kullanılıyor.

“Az kaynak”

Nispeten mütevazı bir görünür askeri angajmanın -tek bir uçak gemisi grubu, fazladan birkaç filo, kitlesel seferberlik yok- İran’la yüzleşmek için ciddi bir niyet taşımadığına işaret ettiği varsayılabilir. Ancak küçük ayak izi, stratejinin doğasına dair bir ipucudur: Potansiyel bir ekonomik abluka, ayrıca bir petrol ambargosunun uygulanması ve halihazırda devam eden tankerlere el koyma tedbirleri; armadaları değil, devriyeleri gerektirir. Bir deniz ablukası altı uçak gemisi gerektirmez. Ticari nakliyenin, sigortacıların ve üçüncü devletlerin ABD’nin “yaptırım uygulamalarına” boyun eğmesini sağlamaya yetecek kadar varlık ve ölümcül güç gerektirir. Gördüğümüz ölçek tam da budur. Örtülü sabotaj siyasi olarak hiçbir maliyet getirmez; inkâr edilebilir istihbarat ekipleri ve siber birimler uydu görüntülerinde görünmez. Lider kadroyu tasfiye vuruşları (decapitation strikes) zırhlı tümenleri değil, özel kuvvetleri gerektirir.

Genel olarak, ekonomik bağlantısallığın kalıcı olarak çevrelenmesi (containment), işgal gerektirmez; sadece uzun vadeli yatırım ve entegrasyonu cazibesiz ve riskli hale getirecek kadar tehdit ve istikrarsızlık gerektirir. Son olarak yapısal düzeyde, 2009 tarihli Which Path to Persia? (Hangi Yol İran’a Çıkar?) başlıklı Brookings raporu, deniz baskısı, yaptırımlar ve hava saldırılarını, rasyonel bir hegemonun aralarından seçim yapabileceği ayrı seçenekler olarak ele alıyordu. Bugünkü durumda bu seçenekler katılaşarak bir yapıya dönüştü: Kilit düğüm noktaları (Hürmüz, Karayipler, Meksika Körfezi) çevresinde gemiler, üsler ve ambargo mekanizmalarından oluşan neredeyse kalıcı bir duruş. USS Abraham Lincoln uçak gemisi orada, çünkü ABD hükümeti artık İran’ın denizde çevrelenmesinin varsayılan bir koşul olduğunu varsayıyor.

Başka bir deyişle: Bu ABD operasyonu, Washington’ın İran’ı istikrarsızlaştırma ilgisini kaybettiği için değil; seçilen savaş yönteminin abluka ve örtülü eylemlerle istikrarsızlaştırma olması nedeniyle kaynak açısından hafif (resource-light). ABD gücünün “zafer” için yetersiz olduğu gerçeği, amacın süregelen bir yıpratma (ongoing attrition) olduğunun sinyalidir.

Politika değil, yapı

Şu anda yaşananların hiçbiri kavramsal olarak “yeni” değil. 2009 tarihli Brookings raporu Which Path to Persia?, seçenekleri zaten kataloglamıştı: Yaptırımlar, örtülü eylemler, vekalet savaşı, hava saldırıları ve işgal. Bugünkü araçların birçoğu orada taslak olarak yer alıyordu. Ancak, niteliksel bir değişimi ayırt edebiliriz: 2009’da bunlar politikaydı; maliyet-fayda hesabına göre seçilen, birleştirilen veya elenen menüdeki pozisyonlardı. 2020’lerin ortalarına gelindiğinde ise bunlar sertleşerek yapıya dönüştü. Anti-entropik mantık -“çok kutuplu entegrasyonu ne pahasına olursa olsun durdurmalıyız“- bir kez kabul edildiğinde; yaptırımlar, ablukalar ve örtülü istikrarsızlaştırma, çürüyen tek kutuplu düzenin kalıcı enstrümanları haline gelir.

Dolayısıyla mesele, İran’ı Çin, Rusya ve Küresel Güney arasında istikrarlı bir köprü işlevi göremeyecek kadar uzun süre zayıf tutmaktır. Daha temel amaç sistemsel bozunumdur: İran’ı kronik olarak istikrarsız, ekonomik olarak tükenmiş, siyasi olarak parçalanmış bir alana; uzun vadeli Avrasya bağlantısallığı için kötü bir bahse dönüştürmek.

Küba ve Venezuela üzerindeki maksimum baskının altında da tam olarak aynı mantık yatmaktadır: Her ikisi de ideolojik düşman ve jeostratejik boğum noktasıdır; Küba Meksika Körfezi’nin girişinde, Venezuela ise Karayip enerji sahasında. Onların egemen işlevselliğini parçalamak, Meksika, Brezilya ve diğerleri için seçenekleri daraltır ve Batı’nın deniz yolları ve bölgesel lojistik üzerindeki pençesini sıkılaştırır. Bu açıdan bakıldığında, kilit düğüm noktalarına (İran, Küba, Venezuela ve potansiyel olarak diğerleri) alternatif bir ağa tam olarak bağlanıp güçlenmeden önce kontrollü düzensizlik uygulanarak yapılan acımasız ama tutarlı bir jeopolitik triyaja (geopolitical triage) tanıklık ediyoruz.

İki mantığın savaşı

Bütün bunlar, sanayisizleşme, borç yükü, siyasi kutuplaşma ve silinen meşruiyet nedeniyle ABD’nin azalan maddi ve sembolik gücünün fonunda gerçekleşiyor. Ortaya çıkan askeri stratejiler, bu zayıflığa uyum sağlamanın bir semptomudur. İran ile yüzleşme, dolayısıyla iki örgütleyici ilke arasındaki daha geniş bir mücadelenin sahnesidir: Bir yanda, hiyerarşinin korunmasını diğer ülkelerin parçalanması ve zorlayıcı kontrolü yoluyla dayatmaya ve denetlemeye çalışan bir mantık. Diğer yanda ise, bağlantısallık ve çeşitlendirme yoluyla egemenliği teşvik ederek bu ABD liderliğindeki statükoyu tehdit eden çok kutuplu mantık.

Düşüşteki hegemonun mantığı, iç çatlakları silahlaştırır. Jeopolitik analist John Helmer’in uyardığı gibi, ABD tarafı; bağlantısız dünyanın yönetici elitlerinin arasına ölümcül bir kama sokmak için ayrımcı gümrük tarifelerini ve denizdeki fiziksel savaşı kullanan bir “gangster” haraç mantığını benimsemiştir. Helmer, her kilit başkentte -Tahran, Moskova, Pekin ve Yeni Delhi- ABD’nin, “işler yürüsüncü” (business-as-usual) hizip (bir anlaşma yapmak ve ekonomik baskıyı hafifletmek için çaresiz olan oligarklar ve teknokratlar) ile “Direniş” hizbi (herhangi bir tavizin Washington’ı sadece el yükseltmeye teşvik edeceğini savunan ordu ve istihbarat servisleri) arasında aktif olarak bir bölünmeyi körüklediğini gözlemliyor. ABD, ulusları ayrımcı acılarla bireysel olarak hedef alarak, çok kutuplu ittifakı sürdürmenin maliyetini boyun eğmenin bedelinden daha yüksek hale getirmeyi; esasen anlaşma yanlısı hiziplerin kendi iç ekonomilerini kurtarmak için stratejik ortaklıklarını nihayetinde yırtıp atacağına oynamayı amaçlıyor. Dolayısıyla bu hibrit savaş, zamana karşı bir yarıştır: İş dünyası hizipleri ekonomik boğulmaya teslim olmadan önce, direniş hizipleri ittifakın savunmasını tahkim edebilecek mi?

İran, bu çok kutuplu mantık dahilinde şimdiden karşılık veriyor. İran, köşeye sıkıştırılırsa ABD üslerini vurma ve potansiyel olarak Hürmüz Boğazı’nı kapatma istekliliğinin sinyalini veren bir önleyici savunma doktrini benimsedi; aynı zamanda yaptırımlara karşı can simidi olarak Moskova ve Pekin ile ekonomik ve askeri bağlarını derinleştiriyor. ABD güç elitleri, İran gibi kilit düğüm noktalarına, kendi iç çelişkileri (toplumsal çatlaklar, ekonomik tükenmişlik, siyasi kriz) kendilerini yıkmadan önce, bu yeni ağın bütünlüğünü kıracak kadar hızlı ve yeterli acıyı verebileceklerine bahse giriyor. Kritik bilinmeyen kırılma noktasıdır: Maliyetlerin kimin için daha önce sürdürülemez hale geleceği.

Geri çekilme yanılsaması

Michel Foucault, Hapishanenin Doğuşu (Vintage Books, 1991). Bu pasaj, hedefin artık kesin zafer kazanmak değil, herhangi ülkeyi kontrol altındaki nesne gibi yöneten “kalıcı boğma ekonomisi” kurmak olduğunu ortaya koyuyor.

Son notlar: Savaş sahne değiştirdi

Mevcut evreyi İran’dan “geri adım atmak” olarak tanımlamak, modern emperyal gücün doğasını yanlış okumaktır. Bu güç, gürültülü işgallere ya da televizyonda yayınlanan bir “Şok ve Dehşet” (Shock and Awe) kampanyasına ihtiyaç duymaz. Çürüyen hegemon; ekonomik boğma (yaptırımlar, ablukalar, finansal dışlama), parçalama (sabotaj, suikastlar, siber saldırılar) ve her meşru müdafaa eylemini saldırganlık olarak çerçeveleyen anlatı savaşı (provokasyon, tepki ve meşrulaştırma döngüleri) yoluyla sessiz, acımasız bir savaş yürütebilir ve yürütecektir. Ve bunu zaten yapıyor. Kinetik eylem ve operasyon seçeneğini açıkça ve görünür bir şekilde masada bırakarak.

Nükleer silahlar, terörizm ve insan haklarına dair emperyal yüzeysel anlatı, yalnızca asıl tehlikede olan şeyi gizlemeye yarar. Yani: İran’ın bir Avrasya kara köprüsü olarak temsil ettiği bağlantısallık; dolarsızlaşma tehlikesisi; alternatif devlet ideolojileri ve toplum örgütlenme biçimleri; ve nihayetinde bir demonstrasyon etkisi; ABD hegemonuna karşı direnişin başarılı olabileceğine dair kanıt. Amaç barışın veya istikrarın sağlanması değil, çok kutuplu bir dünyanın konsolidasyonunun önlenmesidir.

Buna “gerilimi düşürme” demek, savaş başka araçlarla yürütüldüğünde ona kendi adıyla hitap etme sorumluluğundan kaçmaktır. Zira amaç, Doğu ile Batı arasındaki her türlü köprünün -çok kutuplu bir düzenin işleyen her türlü bağ dokusunun- imhası veya devre dışı bırakılması olarak kalmaya devam ediyor. Değişen tek şey biçimdir: Ayrık siyasi seçeneklerden kalıcı bir işletim yapısına; başlayan ve biten savaşlardan, resmen hiç başlamayan ve resmen hiç bitmeyen savaşlara. Bu, ölmekte olan bir hegemonik düzenin, kendi yerini alacak olanın altyapısına karşı savaşıdır.

Kaynak: Harici

]]>
İsrail, Gazze’de binlerce cesedi buharlaştıran silahlar kullandı https://yenidunya.org/dunya/33774/israil-gazzede-binlerce-cesedi-buharlastiran-silahlar-kullandi/ Tue, 10 Feb 2026 09:36:57 +0000 https://yenidunya.org/?p=33774 Gazze Şeridi’nde yürütülen saldırılarda, işgal ordusunun kullandığı uluslararası alanda yasaklanmış termovakum ve yüksek ısı etkili mühimmatların, 2 bin 800’den fazla soykırım mağdurunun naaşını tamamen buharlaştırdığı belgelendi.

YDH- Gazze’den gelen saha raporları ve teknik veriler, işgal ordusunun kullandığı mühimmatların yarattığı dehşet verici bir gerçeği gün yüzüne çıkardı: Binlerce şehidin naaşı, saldırı anında oluşan aşırı ısı ve basınç nedeniyle tamamen buharlaşarak yok oldu.

Gazze Sivil Savunma ekiplerinin kayıtlarına göre, 2.842’den fazla şehidin bedeninden geriye hiçbir iz kalmadı; patlama noktalarında sadece kan lekeleri ve küçük doku parçalarına rastlanabildi.
Bu toplu yok oluşun temel nedeni olarak, bölgede kullanılan termovakum ve difüzyonla güçlendirilmiş patlayıcılar gösteriliyor.

Bu mühimmatlar, patlama anında 3.500 santigrat dereceye ulaşan bir ısı ve devasa bir basınç dalgası üreterek insan vücudundaki tüm sıvıların anında buharlaşmasına, dokuların ise küle dönüşmesine yol açıyor.

Dr. Münir el-Barş, insan vücudunun %80’inin sudan oluştuğunu hatırlatarak; yüksek oksidasyon, ısı ve basınç bileşiminin bedeni fiziksel olarak ortadan kaldırmasının kaçınılmaz bir biyolojik sonuç olduğunu vurguladı.

Saha analizleri; “Çekiç” olarak bilinen Amerikan yapımı MK 84 sığınak delici bombalar ile GBU-39 tipi hassas güdümlü mühimmatların bu yıkımda başrol oynadığını ortaya koyuyor. Özellikle kapalı alanlarda oksijeni tüketerek devasa bir ateş topuna dönüşen bu silahlar, binalarda sınırlı hasar bıraksa da içerideki canlı varlığını tamamen siliyor.

Tanıklıklar, onlarca kişinin bulunduğu binaların vurulmasından sonra enkazda sadece “kara kum” kalıntılarına rastlandığını teyit ediyor.

Uluslararası atom ve silah uzmanları, insan hücrelerini moleküler düzeyde yok edebilen bu mühimmatların Gazze’deki kullanım sıklığının modern savaş tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir boyutta olduğunu belirtiyor.

2004 Felluce işgalinde de benzer sahnelerin kaydedildiğini hatırlatan uzmanlar, Gazze’de bu durumun bir doktrin haline gelmesinin sorumluları doğrudan “topyekûn imha” suçlamasıyla karşı karşıya bıraktığını ifade ediyor.

8 Ekim 2023’ten bu yana 72 bin 32 şehit ve 171 bin 661 yaralının kayıtlara geçtiği Gazze’de, cesetleri buharlaşan binlerce kişi, en temel insan hakkı olan “gömülme hakkından” dahi mahrum bırakılarak tarihten silinmeye çalışılıyor.

]]>
İran’a uluslararası müdahale https://yenidunya.org/basindan/karsi-kose/33748/irana-uluslararasi-mudahale/ Mon, 02 Feb 2026 08:25:25 +0000 https://yenidunya.org/?p=33748 İran’daki teokratik diktatörlük rejimi, sözde “seçimlere” katılım oranlarının gösterdiği gibi, halk desteğini büyük ölçüde yitirmiştir.

2024 yılında “seçimlere” katılım oranı yüzde 39 idi. Sadece sözde “dini lider” Ali Hamaney’in kontrolündeki bir konseyin onayladığı adayların yarışabildiği sözde “seçimlere” katılım oranındaki düşüklük, halkın teokratik rejimi boykot ve protesto eylemiydi.

Halkın verdiği mesajı anlamamakta ısrar eden rejim ise, baskılarından vazgeçmedi, ayrıca ekonomik krizi de çözemeyince, halk kitlesel protesto eylemlerini, ülkenin dört bir yanında sokaklara taşıdı.

Ancak yönetim bu eylemleri de umursamadı, halkın üzerine ateş açarak, iki günde binlerce insanı katletti. İran hükümeti ölenlerin sayısını 3 bin 117 olarak açıklarken, bağımsız insan hakları örgütleri, katledilenlerin sayısının en az 10 bin kişi olduğunu açıkladılar!

Bu, İran’ın tarihindeki en büyük katliam ve insanlık tarihindeki en büyük katliamlardan birisi olarak tarihe geçti. İsrail hükümetinin Gazze’de son iki yılda 70 bin Filistinliyi katletmesine veya 1995 yılında Bosna-Hersek’in Srebrenica kentinde bir ay içinde 8 bin kişinin katledilmesine tepki verenlerin birçoğu, İran hükümetinin iki günde 10 bin kişiyi katletmesi karşısında sessiz kaldı!

***

İran’daki teokratik diktatörlüğün dış müdahaleyle değil, sadece iç dinamiklerle yıkılması gerektiğini savunanlar yanılmaktadırlar.

Demokrasiye doğru atılacak bir adımın salt iç dinamiklerle çözülmesi elbette ideal olan durumdur. Tarihe bakıldığında bu birçok ülkede olanaklı olmuştur.

Ancak bazı ülkelerde ve durumlarda ne yazık ki, iç dinamiklerle birlikte dış dinamikler de etkili olmadan, sonuç almak olanaklı değildir. Salt iç dinamikle bir sonuç alınabilmesi için öncelikle etkili bir iç dinamik potansiyelinin bulunması gerekir.

İran’da olduğu gibi, bir ülkede diktatörlük rejimi, devletin tüm kurum ve kuruluşlarını egemenliği altına almışsa, halkın tüm nefes borularını ve örgütlenme olanaklarını ortadan kaldırmışsa, sokakta protesto eylemi yapan göstericileri bile katletmek yoluna girmişse, ordunun ve güvenlik güçlerinin içinde halkla işbirliği yapacak güç odakları da yoksa, dışarıdan müdahaleyle iç dinamiklerin harekete geçirilmesi tek seçenek olabilir.

Almanya’daki faşist Nazi rejimi gecikmeli olarak da olsa ancak böyle durdurulabilmişti. Adolf Hitler 1932 seçimlerinde halkın yüzde 33’ünün oyunu alarak hükümeti kurmuş, birkaç ay içinde bir diktatörlük rejimi kurmuş, Alman halkı ise bu diktatörlüğe 12 yıl boyunca son veremediği için, Avrupa halkı büyük bir felaket yaşamış, İkinci Dünya Savaşı’nda yaklaşık 50 milyon insan yaşamını yitirmişti.

Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin, Amerika Birleşik Devletleri’nin ve Britanya’nın dışarıdan askeri müdahalesi olmasaydı, Nazi rejimi ve yaşanan katliamlar, soykırımlar sona ermeyecekti!

Bosna-Hersek’e ve Sırbistan’a uluslararası bir askeri müdahale olmasaydı, Boşnaklar uzun bir süre daha katliam kurbanı olacaklardı!

***

Burada önemli olan, İran’a yönelik bir uluslararası müdahalenin, emperyalizmin merkezi olan ABD’nin ve İsrail’in öncülüğünde ve tekelinde gerçekleşmemesi, uluslararası müdahale dışında bir seçenek kalmamışsa, bu müdahalenin Birleşmiş Milletler’in öncülüğünde, Avrupa Birliği’nin, Britanya’nın, Rusya’nın ve Çin’in de desteğiyle gerçekleşmesidir.

Ancak Rusya’nın ve Çin’in, İran halkının yararını ve geleceğini umursamaması, sadece kendi stratejik hesaplarıyla meşgul olması, bunu olanaksız kılmaktadır.

ABD ve İsrail de, İran’da demokratik ve laik bir cumhuriyetin kurulmasını umursamamakta, sadece İran’ın nükleer ve askeri altyapısını çökertmeyi, İran’ın Afganistan, Irak, Suriye ve Libya gibi bölünüp parçalanmasını amaçlamaktadır.

AB’nin “İran devrim muhafızları”nı terör örgütü listesine alması ise olumlu bir gelişmedir, ancak yetersizdir.

İran halkı ne yazık ki, “süper güçlerin” bencilliği yüzünden, büyük bir yalnızlığın içindedir.

]]>
Kapitalist Sınıf işte budur: Çin’in kanserin çaresini bulması ABD için “stratejik felaket!” https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/33721/kapitalist-sinif-iste-budur-cinin-kanserin-caresini-bulmasi-abd-icin-stratejik-felaket/ Thu, 29 Jan 2026 18:15:55 +0000 https://yenidunya.org/?p=33721 James Wood

Bu hafta, bir ABD podcast’inden bir bölüm, Çin’de viral oldu ve bunun iyi bir nedeni vardı.

“ChinaTalk” (中国说) adlı bir Amerikan podcast’inde sunucu Jordan Schneider, ABD Kongresi Çin-ABD Ekonomik ve Güvenlik İnceleme Komisyonu’nun eski üyesi Leland Miller’ı Çin-ABD teknoloji rekabetini tartışmak üzere davet etti.

Ortam rahattı, ta ki Schneider yarı şaka yollu şu soruyu sorana kadar: “Eğer Çin kanseri tedavi eden ilk ülke olursa, bu en azından tüm insanlık için iyi bir haber olur, değil mi?”

Miller gülmedi, ciddi bir şekilde cevap verdi: “Hayır. Bu Amerika Birleşik Devletleri için stratejik bir felaket olur.”

O anda internet sessizliğe büründü.

Çünkü aslında söylediği şey basit ve acımasızdı: Eğer Çin kanseri tedavi ederse, Amerika kaybeder.

İnsanlık tıp tarihinin en büyük başarılarından biri olacak bir atılım, umut olarak değil, ABD için bir kabus olarak çerçevelendi. Bu bir dil sürçmesi değildi.

Herkesin görebileceği şekilde açıkça sergilenen bir korkuydu. Hastalıktan korkmak değil, geride kalmaktan korkmak.

Miller daha sonra mantığını net biçimde açıkladı: Eğer Çin bir kanser tedavisini kontrol ederse, ABD hakimiyetini kaybedecekti. Çin “tedarik zincirini kontrol edebilirdi” ve Amerika’nın sağlık sistemi, ilaç endüstrisi ve sermaye piyasaları darbe alırdı.

Başka bir deyişle: Sorun kanserin tedavi edilmesi değil, Amerika’nın bundan kâr elde edemeyecek olmasıdır.

Bu rahatsız edici gerçektir.

On yıllardır, ABD tıp sisteminin bazı bölümleri hayat kurtarmaktan çok, kârlarını artırıp sürdürmeye doğru kaydı.

Kanser artık sadece bir hastalık değil, trilyon dolarlık bir endüstri. İlaç şirketleri ona bağımlı, araştırma kurumları onunla finanse ediliyor ve politikacılar onun etrafında para topluyor.

Bu çıkarlar için gerçek kabus bilimsel ilerleme değil, gelir akışının sonu ve ABD yönetici sınıfı içindeki tepki, Miller’in ağzından bir tür refleks şeklinde geldi. Hatta Amerikalı internet kullanıcıları bile şaşkına döndü.

Bir yorum durumu mükemmel bir şekilde özetledi: “Çin’e yenilmektense kanserden ölmek daha iyidir.”

Bir diğeri şöyle yazdı: “Çin’in kazanmasından korkmuyorlar, Tanrı rolünü oynama gücünü kaybetmekten korkuyorlar.”

Alaycılığın ardında gerçek bir hayal kırıklığı vardı. Eski Amerikan idealizmi, insanlık için bilim filan, tamamen çıkar siyasetiyle boşaltıldı.

İşte bu yüzden bu anektod çok çılgınca geliyor!

ABD bir zamanlar (iddialara göre) insanları Ay’a gönderen, İnsan Genom Projesi’ni başlatan ve her yerden bilim insanlarını kendine çeken ülkeydi. Şimdi, kanseri tedavi etmek bile ulusal güvenlik tehdidi olarak yeniden tanımlanabiliyor.

Evet, kaygı rol oynuyor. Çin’in araştırma kapasitesi artık teorik değil.

Kanser immünoterapisi, gen düzenleme ve hücre tedavisi alanlarında Çin artık sadece takip etmiyor, giderek daha fazla öncülük ediyor. Artık Çin laboratuvarlarından daha fazla makale, daha fazla deneme, daha fazla onay geliyor.

“Amerika her şeye öncülük eder” anlayışına alışmış olanlar için bu gerçek korkutucu.

Çünkü daha derin korku, basitçe yenilmesi değil, insanlığın geleceğini tanımlama hakkını kaybetmesidir.

Bu düşünce ABD teknoloji çevrelerinde yıllardır var: “Eğer biz icat etmediysek, o bir tehdittir.”

Çiplerden elektrikli araçlara, 5G’den aşılara kadar, yabancı inovasyon tehlike olarak yeniden tanımlanıyor.

Şimdi bu mantık tıbba da ulaştı. Çin’in atılımları tebrikleri değil, kısıtlamaları tetikliyor.

Ama işte sorun: bilim sınırları tanımaz ve bilgi yaptırımlardan daha hızlı yayılır. Çin inovasyonuna duyulan korku ne kadar artarsa, bu durum ülke içindeki güven eksikliğini o kadar çok ortaya çıkarır.

Bazı ABD elitleri artık bilimin insanlığa hizmet etmek için var olduğunu bile iddia etmiyor. Hâlâ “özgürlük”, “düzen” ve “insan hakları”ndan bahsediyorlar, ta ki kârlar söz konusu olana kadar. Sonra maske düşüyor.

Bu ulusal güvenlik değil, medeniyetin gerilemesidir. Açık ve net.

Kanser tedavisi jeopolitik bir tehdit haline geldiğinde, bir şeyler çok yanlış demektir.

Bir zamanlar kendini “insanlığın ışığı” olarak adlandıran bir ülke, şimdi meşaleyi başkasının yakmasından korkuyor.

Çin bir gün büyük bir tıbbi atılım gerçekleştirirse, tepki kutlama olmayacak, “Çin’in küresel sağlığa tehdidi” olarak yeniden çerçevelenecektir.

Ancak bu mantık gerçek dünyada çöker. Kimse kanser tedavisini reddetmez ve insanlar bayraklara değil, hayatta kalmaya oy verirler.

Bilim siyasetten emir almaz ve insan hayatları da ulusal markaları tanımaz.

Yani evet, bir gün Çinli bilim insanlarının kansere çare bulduğunu duyarsak, bu Washington’daki bazı insanlara uykusuz geceler ve umarım kabuslar yaşatabilir.

Ama insanlık için bu, tarihin en büyük şafaklarından biri olurdu.

Amerika’nın temel korkusu Çin’in kanseri tedavi etmesi değil, o andan itibaren dünyanın artık Amerika’nın etrafında dönmeyeceği gerçeğidir.

Bu bize her şeyi anlatıyor.

James Wood, Çin’de yaşayan İngiliz-Avustralyalı Jeopolitik Analist ve Yazar

Kaynak: https://hseyinvodinal.substack.com/

]]>
Palantir çalışanları ICE ile işbirliğinden rahatsız https://yenidunya.org/teknopolitik/33713/palantir-calisanlari-ice-ile-isbirliginden-rahatsiz/ Wed, 28 Jan 2026 10:43:21 +0000 https://yenidunya.org/?p=33713 Palantir çalışanları şirketin Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza (ICE) ile olan çalışmaları hakkında yöneticilerden cevaplar talep etti ve birçoğu Palantir’in bu kurumla işbirliğini sorguladı.
WIRED tarafından incelenen iç Slack mesajlaşmaları, Palantir’de İç Güvenlik Bakanlığı (DHS) ve özellikle ICE’ın uygulama ve soruşturma ekipleriyle olan ilişkisi konusunda artan bir hayal kırıklığı olduğunu ortaya koyuyor.
Buna yanıt olarak, Palantir’in gizlilik ve sivil özgürlükler ekibi, şirketin iç wiki’sinde federal göçmenlik uygulamalarıyla ilgili çalışmalarını ayrıntılı olarak anlatan bir güncelleme yayınladı ve “teknolojinin riskleri azaltmada fark yarattığını ve aynı zamanda hedeflenen sonuçları mümkün kıldığını” savundu.
Cumartesi günü Slack’te Alex Pretti’nin öldürülmesini tartışan bir başlıkta, Palantir çalışanları şirketin ICE ile çalışmaya devam etmesinin hem etik hem de iş mantığını sorguladılar.
Örneğin bir çalışan, “2. Trump döneminde, ICE ile olan ilişkimiz şirket içinde çok fazla örtbas edildi. Bu konudaki rolümüzü anlamamız gerekiyor,” diye yazdı.
Bir başkası ise şu soruları sordu:
“Palantir, ICE üzerinde herhangi bir baskı uygulayabilir mi? Ülkeden ayrılma emri olmayan, sabıka kaydı bulunmayan ve yetkililere düzenli olarak rapor veren sığınma talebinde bulunan kişilerin toplandığına dair haberler okudum. Toplanmaları için hiçbir neden yoktu. Elbette biz buna yardımcı olmuyoruz, değil mi?”
Tartışma, genel dünya haberlerine ayrılmış şirket çapında bir Slack kanalında yapıldı. WIRED’ın gördüğü mesajlar, Palantir’in ICE ile ilişkisi hakkında daha fazla bilgi talebini destekleyen diğer çalışanlardan düzinelerce ”+1″ emoji yanıtı aldı. Palantir, WIRED’ın yorum talebine yanıt vermedi.
Pazar günü, Palantir’in gizlilik ve sivil özgürlükler mühendisliği küresel direktörü Courtney Bowman, çalışanların yoğun sorularına, şirketin DHS ve göçmenlik uygulamaları sözleşmelerini açıklayan şirket içi wiki’ye bağlantı vererek yanıt verdi.
WIRED’ın incelediği son güncelleme, 24 Ocak’ta Akash Jain tarafından yapılmıştı. LinkedIn profilinde, Jain’in ABD hükümet kurumlarıyla çalışan Palantir USG’nin teknoloji direktörü ve başkanı olduğu belirtiliyor.
Bu yazıda, Palantir’in Nisan 2025’te ICE’ı üç ana alanda destekleyen altı aylık bir pilot programa başladığı belirtiliyor: “Uygulama Operasyonlarının Önceliklendirilmesi ve Hedef Belirleme”, “Kendi Kendini Sınır Dışı Etme Takibi” ve “Lojistik planlama ve uygulamaya odaklanan Göçmenlik Yaşam Döngüsü Operasyonları.”

Bu işlevler, ICE’ın nisan ayında Palantir’e ImmigrationOS adlı bir platform için verdiği 30 milyon dolarlık sözleşmeyle uyumlu.
DHS’nin o dönemde sağladığı sözleşme bilgilerine göre, sistem ICE’ye kendi kendini sınır dışı eden kişileri “neredeyse gerçek zamanlı olarak” görebilme imkanı sağlayacak ve kurumun sınır dışı edilecek kişileri belirleyip seçmesine yardımcı olacaktı.
Palantir’in wiki’sine göre, bu hizmetlerin pilot uygulaması eylül ayında altı ay daha uzatıldı ve kendi kendine sınır dışı etme takibi “Yürütme Operasyonlarının Önceliklendirilmesi ve Hedef Belirleme çalışmalarına dahil ediliyor.”
Palantir ayrıca, yetkililere “sahte yardım başvurularını tespit etmede” yardımcı olmak için ABD Vatandaşlık ve Göçmenlik Hizmetleri (USCIS) ile yeni bir pilot program başlattı.
Trump yönetimi, Minneapolis gibi şehirlerde ICE’ın varlığını artırmak için sahtekarlık iddialarını gerekçe olarak kullanıyor.
Wiki’deki gönderide şunlar yazıyor:
“Palantir’in ICE ile olan ilişkisine dikkatleri çeken, iç göçmenlik denetimlerine odaklanan ve giderek artan ve daha görünür hale gelen saha operasyonları var. Çalışmalarımızın, memurlara ve ajanlara daha kesin ve bilinçli kararlar almaları için veri sağlayarak ICE’ın uygulama operasyonları üzerinde gerçek ve olumlu bir etki yaratabileceğine inanıyoruz. Göçmenlik uygulama operasyonlarını desteklerken karşılaştığımız itibar riskinin farkında olmakla birlikte, ortaklarımıza bu iş için en iyi yazılımı sunmaya kararlıyız.”
Wiki, ABD vatandaşlarının uygulama eylemlerine dahil edilip gözaltına alındığına dair artan haberlerin yanı sıra, bazı ABD vatandaşlarının gözaltına alınması için bahane olarak ırkçı profilleme uygulandığına dair haberleri kabul etti.
Fakat Palantir’in ICE’daki müşterilerinin “mümkün olan her yerde ve her şekilde ABD vatandaşlarının yasadışı/gereksiz hedef alınmasını, yakalanmasını ve gözaltına alınmasını önlemeye kararlı olduklarını” savundu.
Bowman pazar günü Slack’te güncellenen wiki’ye bağlantı verdikten sonra, bazı çalışanlar, Palantir’in ürün ve hizmetlerinin yetenekleri ve ICE’ın bunları şirketin sözleşmelerinin kapsamı dışında kullanıp kullanamayacağı hakkında ek sorular sordu.
Bir çalışan, ICE’ın şirketin sözleşmesi dışında, dış kaynaklardan veri çekmek gibi kendi iş akışlarını oluşturabileceğini sorduğunda, Jain’in yanıtı “evet” oldu.
Jain, Palantir’in “güçlü kontroller” kurduğunu söylese de bunun “olumsuz sonuçlara yol açan kötü niyetli kişiler, hatalar veya diğer sorunlar olmayacağı anlamına gelmeyeceğini” kabul etti.
Jain, “Bunlar, tıpkı ticari bir müşteri gibi, sistem içindeki yasa ve denetim mekanizmaları tarafından yönetilmelidir,” dedi.
Diğer kurumlardan veya ticari olarak temin edilebilen üçüncü taraf verilerinden olsun, dış kaynaklardan veri çekmek, DHS’nin göçmenleri ve vatandaşları gözetleme yeteneğini artıracak.
Palantir, geçen yıl ICE ile yaptığı çalışmalar hakkında büyük ölçüde sessiz kaldı, bu da çalışanların şirketin gerçekte hangi hizmetleri sağladığına dair bilgi için haberlere güvenmesine neden oldu.
Bu gerginlik, Pretti’nin öldürülmesinden sonra hafta sonu daha da tırmandı ve en az bir düzine çalışan daha fazla açıklama talep etti.
Cuma günü, bağımsız gazeteci Ken Klippenstein, ICE ajanı olduğu düşünülen bir kişinin yasal gözlemcinin arabasını taradığı bir video paylaştı. Gözlemci, ajanın neden araçlarını kaydettiğini sorduğunda, ajan, “Güzel bir veri tabanımız var ve artık sen bir iç terörist olarak kabul ediliyorsun. Keyfine bak,” diye yanıt verdi.
Bu, münferit bir olay gibi görünmüyor. Geçen hafta Minnesota eyaletinin DHS Bakanı Kristi Noem’e karşı açtığı davayı desteklemek için sunulan bir beyana göre, bir ICE ajanı, içindeki iki kişiyi gözaltına almadan önce bir arabanın camını kırdı ve onlara, ICE’ın varlığını çevredeki yayalara bildirmek için arabanın kornasını çalmanın “iç terör”e eşdeğer olduğunu söyledi.
Bir Palantir çalışanı pazar günü şirketin Slack hesabına bu videoyu yükleyerek, yönetimin ICE’a böyle bir veri tabanı sağlayıp sağlamadığını sordu. Jain, “Hayır, böyle bir veri tabanını takip etmiyorum, böyle bir veri tabanı yok,” diye yanıtladı.
Wiki’de “Palantir, ICE personelinin, belirlenen veri paylaşım anlaşmaları kapsamında belirli operasyonel amaçlar için paylaşılanlar dışındaki üçüncü kurumların veritabanlarına veya veri setlerine doğrudan veya sınırsız erişimini hiçbir şekilde mümkün kılmaz,” yazıyor.
Geçtiğimiz yıl boyunca ICE, Medicare ve Medicaid Hizmetleri Merkezleri (CMS) dahil olmak üzere dış kurumlarla veri paylaşımını genişletti.
Palantir, yazılımının videoda bahsedilen veritabanını destekleyip desteklemediğine ilişkin yorum talebine yanıt vermedi.

Kaynak: Harici

]]>