Sovyetler Birliği'nden sonra yaşam: Rüya satın alıp kabusu yaşamak

Yazıcı-dostu sürüma-posta gönderPDF sürümü
21 Kas 2017

Geçen hafta 7 Kasım 2017 tarihinde bütün dünyada ve Türkiye'de Ekim Devrimi'nin 100. yıldönümü kutlandı.

Büyük insanlığın eşit, özgür ve kardeşçe yaşayabileceği; yarin yanağından gayrı her şeyin herkesçe paylaşılabileceği, savaşların olmadığı, insanın insanı sömürmediği bir dünyanın tohumlarını toprağa atan Ekim Devrimi, Doğu Avrupa'da da bu özgürlük ve eşitlik tohumlarını yeşertmeyi başarmıştı.

1990'lara gelindiğinde Sovyetler Birliği'nin dağılması ile birlikte Doğu Avrupa ülkelerinde de sosyalizm yaşatılamadı. 1990 öncesinde ve sonrasında Doğu Avrupa'daki sosyalizme yönelik öyle şeyler söylendi, öyle şeyler yazıldı ki; sanki bu topraklarda hiç güzel şeyler yaşanmamış gibi.

İşte Eric Draitser, her şeye rağmen, bütün aksaklıklarına rağmen Doğu Avrupa'da sosyalizmin neden hâlâ kitleler tarafından istendiğini sade bir anlatımla bizlere aktarıyor.

www.telesurtv.net'ten yenidunya.org için “yenidunya çeviri kolektifi” tarafından çevrilmiştir.

 

Sovyetler Birliğinden sonra yaşam: Rüya satın alıp kabusu yaşamak

Eric Draitser

Sovyetler sonrası Doğu Avrupa’da hayatın gerçeği hiç de vaat edildiği gibi değil.

Başkan Regan 1987 yılında Berlin Duvarı’nın önünde durarak o meşhur sözlerini söyledi:

“Şurası aşikâr ki; Sovyetlerin bunu yapması bir şeye işaret ediyor. Bu, özgürlük ve barış istemini çarpıcı bir biçimde ilerletecektir. General Gorbaçov, -eğer barış istiyorsan, eğer Sovyetler Birliği'nin ve Doğu Avrupa’nın refahını istiyorsan, eğer serbestlik istiyorsan; buraya, bu kapıya gel! Sayın Gorbaçov! Bu kapıyı aç! Sayın Gorbaçov! Bu duvarı yık!”

Neoliberal söylemin “özgürlük”, “demokrasi” ve “barış”tan bahsetmesine rağmen Sovyetler sonrası Doğu Avrupa’da hayatın gerçeği pek de öyle söz verildiği gibi değil. Hadi, Regan gibi Sovyetler Birliği'nin sonunun aynı zamanda “barış” ve “refah” getireceğini söyleyen insanların soyutlamalarını dikkate alalım. Sonrasında bu soyutlamalardan hareketle Sovyet Bloğunda ve Doğu Avrupa’da ne “barış”ın, ne de “refahın” geldiğini açıkça göremeyiz.

Savaş ve barış perspektifinden bakacak olursak hiç kimse, özellikle de Soğuk Savaş döneminin göreceli istikrar dönemi ile karşılaştırıldığında, 1991 sonrası dönemin barışçıl olduğundan söz edemez. ABD hızlıca NATO’yu Rusya’nın kapı eşiğine kadar dayadı, tıpkı Polonya ve Gürcistan gibi Baltık Cumhuriyetleri; Letonya, Litvanya ve Estonya’yı da içerecek bir şekilde Doğu Avrupa’daki eski Sovyet cumhuriyetlerinin çoğunu etkisi altına aldı. O zaman NATO Balkanlar’da çeşitli kirli savaşlar başlattı. NATO, Yugoslavya’nın bombalanması da dahil birçok savaş suçunun da sorumlusudur.

NATO, daha da ileriye giderek Beyaz Rusya ve Ukrayna’yı kendi yörüngesine almak için girişimlerde bulundu. Bunlardan ilki olan Beyaz Rusya bağlantısız bir ülkedir. İkincisi Ukrayna ise Rusya’nın müttefiki olan Viktor Yanukoviç hükümetine karşı doğrudan bir ABD destekli darbe sonucu ortaya çıkan ve süre giden bir iç savaşın pençesinde can çekişiyor. Gürcistan’daki ABD destekli neoconlara bağlı Saakashvili hükümeti, Güney Osetya ve Abhazya cumhuriyetlerinin bağımsızlığını ilan etmeleri üzerine Rusya’ya 2008’de nedensiz bir yere ilan edilen savaşın sorumlusudur. Bu savaşı NATO ile ortaklık anlaşması olan Gürcistan’ın başlattığını kimse inkâr edemez. Avrupa Birliğinin yürüttüğü ve 2009 yılında sonuçlandırılan bağımsız bir rapor şöyle yazıyor: “Geçen yıl meydana gelen Rusya-Gürcistan savaşı üzerine yürütülen bir soruşturma Başkan Mikheil Saakashvili hakkında mahkûm edici bir iddiayı bugün açığa çıkarmıştır. Bu iddiaya göre savaşı; Tiflis yönetiminin, Tskhinvili kentini orantısız bir şekilde yaylım top ateşine tutması çıkarmıştır.”

Batı hegemonyası, Avrupa’daki savaşları bir tarafa bırakırsak, Ortadoğu ve Afrika'ya da ölüm ve yıkım getirmiştir. Bu savaşlar sonrası gerçekleşen toplu göç bu mültecileri Güney ve Doğu Avrupa ülkelerindeki ekonomik yıkımın da günah keçileri hâline getiriyor. Ancak, insanlar mülteci karşıtı tepkiyi yönlendiren sosyo-ekonomik faktörlerin neler olduğunu kolayca anlayabilirler. Şurası açık ki; mülteciler sorunu her şeyden de öte daha çok ABD ve NATO’nun çıkardığı savaşların bir ürünüdür.

Ve elbette ki; kamuoyu oluşturma açısından en önemli itici güç yaşam standardı ve yaşam kalitesidir. Bu soyut göstergenin içine gömülü olanlar; istihdam olanakları, göreceli satın alma gücü, eğitim ve sağlık hizmetlerine ulaşma ve dahası birçok şey var. Bu şekilde bakıldığında Doğu Avrupa’nın çoğu Sovyetler Birliği ve komünizm dönemindeki sakin günlerini özlüyor, o günlerin sorunsuz olmasından dolayı değil –gerçekte de bundan (sorunsuz olmaktan) çok uzaktı- insanlar o günleri, karşı karşıya geldikleri sorunların türleri bugünkü karşı karşıya geldiklerinden önemli derecede farklı olmasından dolayı özlüyorlar.

Önde gelen anket şirketi Gallup’un 2013 yılında yaptığı kapsamlı bir anket çalışmasına göre eski Sovyyet Cumhuriyetleri’nde oturanların (15 kişiden 11’i) yani iki katından daha fazlası dağılmanın ülkelerine yarar sağlamaktan çok zarar verdiğini söylüyor. Bu istatistik hakkında bir an durup düşünelim! Eski Sovyetler Birliği Cumhuriyetlerinde oturanların yarısından fazlası Sovyetler Birliğinin dağılmasının yarar değil, zarar getirdiğini düşünüyor. Bu da Reagan ve onun gibi düşünenlerin, Sovyetler Birliğini dağılmaya götüren yıllarda vaat ettikleri “özgürlük” ve “refahın” aslında yıkıcı bir ithamdan başka bir şey olmadığını ortaya koyuyor.

Bugün neoliberalizmin birçok savunucusunun belirttiği gibi genç nesillerin geleceğe olumlu baktığı gerçeği ise genç insanların kısa yoldan ülkelerini terk edeceği için kaygı hissetmemelerinin çarpıtılmasından başka bir şey değildir. Ekonomistler Michael Hudson ve Jeffrey Sommers, Letonya üzerine yaptıkları çalışmada şöyle bir sonuç elde ettiler:

“Neoliberal kemer sıkma politikalarının neden olduğu nüfus kaybı Stalin’in 1940’lardaki sürgün politikaları sonucu oluşan nüfus kaybını geçmiştir. Hükümetin; eğitim, sağlık ve uzun dönemli kalkınmaya yönelik diğer sosyal altyapıyı yok eden kesintilerinden dolayı gençler işsizliğin yüksek olduğu ülkede kalmaktansa yurt dışında daha iyi bir hayata kavuşmak için göçüyor. Ülkedeki toplam nüfusun yüzde 12’si (bu göçenleri çalışabilir nüfus olarak iş gücüne vurduğunuzda daha yüksek bir oran) şu anda yurt dışında çalışıyor.”

Esasen, AB ile bağlantısı olan eski Sovyet Cumhuriyetleri'ndeki neoliberal politikalar sosyal ve ekonomik hayatın neredeyse her alanında derin krizler yaratmıştır. Düşük doğum oranlarından bir anda patlayan yetim nüfusuna, daha aydınlık bir gelecek fikri herhangi bir gözlemciyi kesinlikle durdurup bir düşündürecektir. Dahası, Sovyet sonrası dönemde, bu ülkelerin hükümetleri Brüksel ve Washington mutabakatına uyumlu, etnik azınlığı özellikle de Rusları şeytanlaştıran etnik çoğunluğun oluşturduğu tehlikeli bir etnik siyaset dalgası yarattı.

Aslında ekonomik gerileme ve bunun toplum üzerindeki kaçınılmaz sonuçları, eski Sovyet bloğundaki her ülkede görülmektedir. Örneğin 2007’de Avrupa Birliği’ne katılan Romanya’nın en zengin bölgeleri, iflas etmiş imarcıların terk ettiği düzinelerce tamamlanmamış bina projeleriyle dolup taşıyor. Refah içerisinde olan küçük bir çevre, Çavuşesku döneminin sefalet yaratan parçalanmasından bu yana çok az değişen 3 milyonluk şehirle çevrilidir.

Ve bu ülke Yunanistan’ın başına bela olan IMF'den kurtarma yardımı alan bir ülkedir. Romanya, kamu sektöründe de ücretlerin düştüğü, vergilerin devamlı arttığı ve işsizlik, doğum ve engellilik yardımı gibi sosyal hizmetlerde kesintilere gidildiği neoliberal bir kemer sıkma dönemi yaşamıştı. Benzer bir tablo neredeyse Güney ve Batı Avrupa’daki her ülkede görülmektedir. Yine aynısı, sayısız uzman ve akademisyenin işsiz ve güvencesiz kalmadan önce Doğu Almanya günlerinin özlemini çektiği Almanya’da da görülmektedir.

Çarpıcı gelir eşitsizliği ve körüklenen etnik gerilimler Doğu Avrupa’ya Amerikan tarzı bir sosyal hissiyat getirebilir. Ama insanların çoğunluğunun istediği bu değil. Buna ek olarak, ekonomik zorluklardan ve Sol’un neoliberal mutabakata karşı mücadelede tamamen başarısız olmasından yararlanarak aşırı sağ faşist partiler yükselişe geçmektedir ve bugün Doğu Avrupa’nın uzun vadeli geleceğini de etkileyecek çok tehlikeli tarihsel bir anla karşı karşıya olduğu gerçeği kimseyi şaşırtmamalıdır.

Ve benzer bir şekilde şaşırtıcı olmayan bir gerçek de; eski Sovyet Cumhuriyetleri halklarının önemli bir kısmının Sovyetler Birliği’nin dağılmasından önceki dönemlerine özlemle bakmasıdır. İnsanlar tüm zorlukları, tüketim mallarının yetersizliğini, polis devletini ve daha fazlasını hatırlıyorlar. Ama, bu insanlar aynı zamanda aileleriyle geçirdikleri uzun yaz tatillerini, güvenceli iş ve geliri, ücretsiz ve yaygın olarak sağlanan sağlık ve eğitim hizmetlerini ve çok daha fazlasını da hatırlıyorlar. Bunlar, sanki Allah kelamı gibi kapitalizmin yüceleştirildiği ve değişmeden kalmasını savunduğu Batı’nın uydurmalarıyla sistematik olarak sildikleri Sovyetler Birliği’ndeki hayatın farklı açılardan ele alınmasıdır.

Ama hayır, yaşamın tümü için kapitalizm bir tedavi değildir. Batı tarzı kapitalizm (neoliberalizm), Sovyetler Birliği’nin dağılmasından bu yana Doğu Avrupa halklarını yeni bir tür zorlukla baskı altına almaya çalışıyor. Artık tüketim malları baskıcı bir devlet aygıtı tarafından kısıtlanmıyor, bu tüketim malları ücretlerini ödeyebilecek herkes için ulaşılabilir; ama sorun şu ki: Bugün insanların çok büyük bir çoğunluğu bu tüketim mallarını satın alacak parayı kazanamıyor.

Bunun yerine, çocuklarının daha iyi fırsatlar için ülkeden kaçmak zorunda kalmayacakları bir ortamı yaratmak umuduyla daha aza razı olarak daha çok çalışmak zorundalar. İşte bu yukarıda anlatılanlar Sovyetler sonrası Avrupa’daki Amerikan Rüyası’nın gerçekleridir.