Yeni Dünya https://yenidunya.org Yeni Günün Habercisi Mon, 27 Apr 2026 14:29:46 +0000 tr hourly 1 https://wordpress.org/?v=6.8.5 https://yenidunya.org/wp-content/uploads/2022/02/cropped-YD-ikon-512-1-75x75.png Yeni Dünya https://yenidunya.org 32 32 Emeklilerin uzun yürüyüşü sürüyor https://yenidunya.org/yazarlar/fatih-kaplan/34015/emeklilerin-uzun-yuruyusu-suruyor/ Mon, 27 Apr 2026 08:16:30 +0000 https://yenidunya.org/?p=34015 2021 Tüm Emekliler Sendikası Mersin Şubesinin 3. Olağan Genel Kurulu yapıldı
25 Nisan 2026 tarihinde Eğitim Sen toplantı salonunda yapılan Genel Kurula çok sayıda siyasi parti, sendika ve demokratik kitle örgütü temsilcisi katılarak başarı dileklerinde bulundular. Sendikayı büyük bir özveri ve başarıyla bugüne taşıyan sendika emekçilerine teşekkür edildi, yeni dönemde de aynı kararlılığın devam edeceği belirtildi.

Genel Kurulda yazarımız Fatih Kaplan’ın konuşmasını iletiyoruz.
Sayın üyeler, dostlar, Genel Kurulumuza katılarak emekçi dayanışmasını yükselttiniz, mücadelemize güç verdiniz, hepinizi saygıyla selamlıyorum.

ABD-İsrail barbarlığı
Amerikan emperyalizmi ve uydusu İsrail Siyonizmi İran Lübnan ve Filistin’e yönelik barbar saldırılarında şu ana kadar istedikleri sonucu elde edemediler. Diplomatik görüşmeler sürerken başlattıkları yıldırım harekâtı sert bir direnişle karşılaştı ve ABD ateşkes istemek zorunda kaldı. Emperyalizmin ve Siyonizmin gerilemesi bölgedeki her ülke için halkların yararına sonuçlar doğuracak zemini yaratacaktır.

Emekliler sessiz kalmayacak
2021 Tüm Emekli Sen Mersin Şubesinin bir önceki Genel Kurulunun üzerinden iki yıl geçti. Dolu dolu geçen bu iki yılın ayrıntılı raporunu az sonra arkadaşlarımız Genel Kurula sunacaklar, ben Mersin’in farklı ilçelerindeki şube ve temsilciliklerimizi, eş güdüm içerisinde emekli mücadelesine yaptıkları çok yönlü katkılar için kutluyorum. Sadece 2024 yılının Kasım soğuğunda Mersin’den başlatıp Ankara’ya ulaştırdıkları yürüyüşle bile emekli hareketinde onurlu yerlerini aldılar. Emeklinin haklarının gasbedilmesine sessizce razı olmayacaklarını kanıtladılar.

Emeklilerin uzun yürüyüşü sürüyor

Bir uzun yürüyüş
Ülkemizde emekli mücadelesinin sendikal alana taşınması 1995 yılına dayanır. İktidarlar, Anayasanın ve uluslararası hukukun ruhuna aykırı olarak davranıyorlar. Emeklilerin toplu sözleşmeli sendika hakkını tanımak yerine yolumuza sürekli engeller çıkarıyor, kapatma davaları açarak yılgınlık yaratmaya çalışıyorlar. Emekliler, hangi demokratik yöntem ve araçla mücadele edeceklerine kendileri karar verebilecek bilgeliğe ve yetkinliğe sahiptir. Bugün gerçekleştirmekte olduğumuz 3. Olağan Genel Kurulumuz sendikal mücadelenin devamı yönünde irademizin göstergesi olsun.

Özelleştirme ihanettir
Kaç gündür Bağımsız Maden İş üyesi Doruk Madencilik şirketi işçilerinin haklı eylemlerine tanık oluyoruz. Yüreğimiz yanlarındadır.
Maden gibi stratejik bir alan özel şirketlerin piyasacılığına terk edilince işçilere de güvencesizlik ve sefalet düşüyor. Şirket, ilk sıkışıklıkta en kolay yolu seçerek işçilerin aylıklarını ödemiyor.
AKP iktidarı özelleştirmenin başlatıcısı değil ama açık ara şampiyonudur. Kendisinden önceki tüm iktidarların yaptığı özelleştirmeleri kat kat aştığı hâlde yeni özelleştirmelerin peşindedir. Bunlar yetmezmiş gibi ülkemizin her köşesini vahşi madenciliğe açmak için elinden geleni yapıyor, tarım alanlarını, zeytinlikleri, su havzalarını tarumar edecek bir yol tutuyor. Engel olmazsak bölgemiz Mersin de bu talanın kurbanları arasına girecek. İzin vermeyeceğiz.
Özelleştirme borç faiz döviz borsa ekonomisi bir avuç dolar milyoneri ve milyarderi, buna karşın milyonlarca yoksul üretir. Dayanışma yerine bencillik, emeğe saygı yerine ihale kayırmacılığıyla kolay yoldan para kazanma, atamalarda liyakat yerine parti rozeti geçerli olur. Böyle olunca toplumsal doku parçalanır.

Emeklilerin uzun yürüyüşü sürüyor

Eğitim gençler için umut olmaktan çıkar, umutsuzluk yayılır
Ders olsun. Daha üzerinden ancak on gün geçti, büyük bir acı yüreklerimizi dağladı. Şanlıurfa Siverek’te bir lise öğrencisi, bir gün sonra Kahramanmaraş’ta bir ortaokul öğrencisi kendi okullarına silahlı saldırıda bulundu. Saldırılarda onlarca kişi yaralandı, bir öğretmen ve dokuz öğrenci yaşamını yitirdi.
Akıl bilim çağdaşlık yerine tarikat karanlığı, birlikte üretim ve hakça paylaşım yerine faiz döviz özelleştirme düzeni çıkmaz yoldur. İktidarı bu çıkmaz yoldan döndürmek hepimizin ortak görevidir.

Genel Kurulun fazlaca vaktini almadan bugünlerde yeniden açılan eski dosyalardan söz edeyim. Bakan Akın Gürlek’ten duyduğumuza göre ucu nereye varırsa varsın sonuna kadar gidilecekmiş. Ne güzel. Umarız, dosyalar açıklığa kavuşur, suçlular cezasını bulur. Ama yanıtlanmamış bir kocaman soru ortada duruyor.
Bir yanda CHP ve diğer muhalefet belediyelerine siyasi olduğu besbelli göz altılar, tutuklamalar, yargılamalar, görevden almalar, kayyum atamalar yapılırken, diğer yandan eski dosyalarda adaleti gerçekten aradığınıza nasıl inanacağız. Bu, daha çok adalet konusunda yitirdiğiniz inandırıcılığı geri kazanmak için halkla ilişkiler çalışmasına benziyor.
Hepinize çok teşekkür ediyorum. Birlikte güçlüyüz birlikte değiştireceğiz

]]>
“Küresel Güney” hükümetleri ABD-İsrail’e neden karşı çıkmıyor? https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/34013/kuresel-guney-hukumetleri-abd-israile-neden-karsi-cikmiyor/ Sun, 26 Apr 2026 14:03:32 +0000 https://yenidunya.org/?p=34013 Çevirmenin notu: Aşağıda çevirisini bulacağınız metin, sömürge ve yarı sömürge ülkelerin ABD-İsrail emperyalist saldırganlığı karşısında içine düştükleri güncel jeopolitik felcin ardındaki yapısal dinamiklere dair isabetli bir kavramsal teşhis sunuyor. Makalenin yazarı Hint marksist Prabhat Patnaik bu eylemsizliğin kökeninde yatan temel kırılmayı sömürgeciliğe karşı mücadelenin doğurduğu direnişçi “ulus” mefhumunun neoliberalizm eliyle tasfiyesi olarak saptıyor. Patnaik’e göre, dekolonizasyonun tarihsel ürünü olan “ulus”, artık emperyalizme karşı mücadele işlevini yitirerek ulus-ötesi sermayeye bütünüyle entegre olmuş, yerli tekelci burjuvazinin “ulusal çıkar” kılıfı altında küresel piyasalara itaati önceleyen, bu uğurda kendi içindeki sınıfsal ittifakları dahi acımasızca harcayan bir aparata dönüşmüş durumda.

“Ulus” mefhumundaki bu sapma, “bağlantısızlık” vizyonunun çöküşüyle de diyalektik bir bütünlük arz ediyor. İhracata dayalı büyüme modelinin dayattığı yeni nesil bağımlılık ilişkileri, bu ülkeleri küresel sermayeyi çekebilmek uğruna birbirleriyle ölümcül bir rekabete sürükleyerek, emperyalizme karşı örülecek ortak cephenin maddi zeminini bütünüyle yok etti. Mevcut işbirlikçi iktidarların “ulusal egemenlik” refleksini tümüyle yitirdiği bu tabloda Patnaik, emperyalist kuşatmaya karşı direnişin ve yarım kalan dekolonizasyon sürecini gerçek anlamda nihayete erdirmenin tarihsel sorumluluğunun, sömürge sonrası devletlerin değil, “Küresel Güney” halklarının omuzlarında olduğuna işaret ediyor. Metindeki köşeli parantezler çevirmene aittir.


Neoliberalizmin Yarattığı İki Kırılma

Prabhat Patnaik
Peoples Democracy
12 Nisan 2026
Çev. Leman Meral Ünal

Hindistan hükümetinin ABD-İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü savaş karşısındaki tutumu, inanılması güç bir korkaklık ve iradesizlik sergilemektedir. Hindistan, Birleşik Krallık tarafından çağrılan ve yaklaşık elli ülkenin katıldığı son toplantıya katılmış, burada İran Hürmüz Boğazı’nı kapattığı gerekçesiyle sert biçimde eleştirilmiş, ancak ABD-İsrail’in İran’a yönelik saldırganlığına karşı tek bir kelime dahi edilmemiştir. Benzer biçimde Hindistan, BM Genel Kurulu’nda Körfez’deki diğer ülkelere saldırdığı gerekçesiyle İran’ı eleştiren bir karar tasarısının destekçileri arasında yer almıştır (oysa İran yalnızca bu ülkelerde bulunan Amerikan askerî üslerini hedef alıyor), fakat bu kararda da ABD-İsrail’in İran’a yönelik saldırganlığını kınayan tek bir ifadeye yer verilmemiştir. Hindistan’ın İran’ın dini lideri Ayetullah Hamaney’e yönelik suikast karşısında herhangi bir üzüntü beyanında bulunması için birkaç gün, Minab’da 175 masum kız öğrencinin alçakça katledilmesi karşısında herhangi bir dehşet ifadesi ortaya koyması için ise haftalar geçmesi ayrıca dikkate değerdir.

Ne var ki bu türden bir korkaklık Hindistan’a özgü değil. Yukarıda sözü edilen dürüstlükten uzak ve ikiyüzlü BM Genel Kurulu kararını destekleyen, aksi takdirde ABD’yi gücendirmekten çekinen tam 135 ülke yer aldı. Nitekim dünya genelinde bir avuç ülke dışında hiç kimse, ABD-İsrail ittifakının İran’a karşı başlattığı, açıkça yasa dışı ve gayri ahlaki savaşı tereddütsüz biçimde kınama cesaretini gösterememiştir. Bu durum son derece endişe vericidir, zira İran’a yönelik saldırı, dekolonizasyon mücadelesinin temel kavramı olan ulusal egemenlik ilkesini fiilen ortadan kaldırmakta ve tüm post-kolonyal düzenin dayandığı zemini tahrip etmektedir. Başka bir deyişle, dekolonizasyonun bizatihi varlık nedenini yok etmektedir.

Üçüncü dünya ülkelerinin sergilediği bu korkaklık aynı zamanda büyük bir şaşkınlık konusudur. Nihayetinde bu ülkeler, bağımsız ve egemen devletler statüsünü elde etmek için uzun ve çetin sömürge karşıtı mücadeleler yürütmüşlerdir. Peki ama başka bir üçüncü dünya ülkesi söz konusu olduğunda, bizzat bu egemenliğin ABD emperyalizminin silahlı gücü tarafından ihlal edilmesine nasıl sessiz kalıyorlar?

Hiç şüphesiz bu sorunun yanıtı karmaşık, fakat yine de neoliberalizmin dünyamızda yarattığı en az iki kırılmayı hesaba katmak zorundayız. Bunlardan ilki, ortaya çıkışı sömürge karşıtı mücadeleyle mümkün olan “ulus” kavramının parçalanmasıdır. Bu “ulus” kavramı, Vestfalya Antlaşmaları sonrasında Avrupa’da gelişen ulus anlayışından en az üç bakımdan temelden farklıydı: Birincisi, kapsayıcıydı ve herhangi bir “iç düşman” tanımlamıyordu. İkincisi, Avrupa milliyetçiliğinin aksine, uzak coğrafyaların kaynaklarına el koymayı hedefleyen emperyal tasavvurlardan kaçınıyordu. Üçüncüsü ise, ulusu halkın üzerinde konumlandırarak ona hizmet etmeyi halkın “görevi” olarak kutsamıyordu.

Bu kapsayıcı “ulus” anlayışının ortaya çıkışı, sömürge karşıtı mücadelenin çok sınıflı bir mücadele olmasının da bir yansımasıydı. Bağımsızlık sonrasında kurulan [devlet] müdahaleci [dirigiste] iktisadi rejim, kapitalist gelişmeyi teşvik etmesine rağmen, “ulusal” kalkınma hedefi adına dizginsiz kapitalizme kısıtlamalar getirmeyi de amaçlamıştır. Bu yaklaşım, o dönemde tekelci kapitalistlerin dahi karşı çıkmadığı çok sınıflı destek tabanını korumanın çıkarlarına uygundu, zira onlar da devletin emperyalizme karşı göreli özerklik kullandığı bir kalkınma modelini arzu ediyorlardı. Büyük bir kamu sektörünün varlığı bu kalkınma hattının ayrılmaz bir parçasıydı. Ayrıca bu müdahaleci rejimler tarafından izlenen bağlantısızlık politikası, emperyalizmden görece özerk olan bu kalkınma arayışını tamamlamıştı. Tanınmış iktisatçı Michal Kalecki, bu tür rejimleri “ara rejimler” olarak nitelendirmekte ve orta sınıfların bu rejimlerde belirleyici güce sahip olduğunu ileri sürmekte yanılmış olsa da, devlet kapitalizmi (kamu sektörü) ile bağlantısızlığı bu rejimlerin en ayırt edici iki özelliği olarak saptarken haklıydı.

Gelgelelim sermayenin küreselleşmesiyle birlikte durum değişti. Yerli tekelci burjuvazi küreselleşmiş sermaye ile bütünleşerek metropolden görece özerk bir kalkınma hattı izleme hedefinden vazgeçti. Çocuklarını metropolde okutmayı ve orada yaşamalarını isteyen üst düzey profesyonel kesimlerin bir bölümü, bu küreselleşmiş sermayenin himayesinde ortaya çıkan neoliberal rejimin destekçileri arasına katıldı. Toprak sahibi zenginler de talihlerini bu yeni neoliberal düzen içinde aramaya yöneldiler. Bu düzen sadece dizginsiz kapitalizmi teşvik etmekle kalmamış, işçilere, köylülere, tarım işçilerine, küçük üreticilere ve alt gelir grubundaki ücretli kesimlere karşı da sert bir saldırı yürütmüştür. Böylece sömürge karşıtı mücadele sürecinde kurulan sınıf ittifakı içinde bir yarılma meydana gelmiştir.

Artık odak noktasında “ulusun metropole karşı mücadelesi” değil, çok uluslu sermaye dahil olmak üzere büyük sermayenin, sadece GSYİH büyüme oranları üzerinden tanımlanan hızlı kalkınma programının önünde engel olarak görülen toplumsal kesimlere karşı mücadelesi yer almaktadır. Büyük sermayenin çıkarları, adeta bir el çabukluğuyla “ulusal çıkar” olarak sunulmuş ve tüm sınıfların görevinin bu çıkarları desteklemek olduğu ileri sürülmüştür. “Ulus” mefhumundaki bu kayma, gerçekte sömürge karşıtı mücadelenin hedeflediği ulusun parçalanması anlamına gelmektedir. Yani ulusun emperyalist tahakkümden kurtulması artık ne temel amaçtır ne de neoliberal bağlam içinde hükümetler açısından arzu edilen ya da anlamlı veya geçerli bir hedeftir.

Yukarıda bahsedilen “kırılma”nın ilk örneği budur işte. Bu kırılma nedeniyle neoliberal bir rejimde hükümetlerin karar alma ölçütü, belirli bir tutumun ulusal egemenliği savunup savunmadığı değil, yeni anlamıyla “ulus” ile özdeşleştirilen büyük sermayenin maddi çıkarlarının ne ölçüde ilerletildiğidir. Küresel Güney ülkelerinde büyük sermayenin çıkarları açısından bakıldığında, saldırıya uğrayan İran’ın yanında durmaktansa ABD-İsrail ittifakıyla aynı safta yer almak doğal olarak daha avantajlı görünmektedir. Bu durum, daha önce değinilen BM Genel Kurulu kararları ve diğer platformlardaki sağır edici sessizliği kısmen açıklayacaktır.

Neoliberal rejimin beraberinde getirdiği ikinci bir “kırılma” daha var. Neoliberalizm, Küresel Güney’e, ihracata dayalı büyümenin önceki müdahaleci döneme kıyasla tüm ülkeler için daha yüksek GSYİH büyüme oranları sağlayacağı vaadiyle pazarlansa da bu iddia bütünüyle asılsızdır. Daha fazla ülke ihracata dayalı büyüme stratejisi izlediğinde, toplam küresel talebinin büyüme oranı artmadığından, bu stratejinin genelleşmesi ülkeleri fiilen birbirlerine karşı Darwinci bir rekabete girmeye, yani “komşunu yoksullaştır” stratejisine zorlamaktadır.

Buradan şu mantıksal sonuç çıkar ki, ihracata dayalı büyüme stratejisi altında bazı ülkelerin eskisinden daha yüksek bir büyüme oranına sahip olması, mecburen halihazırda eskisinden daha düşük büyüme oranı deneyimleyen diğer ülkelerin zararına olmalıdır. Birbirlerini geride bırakma yarışına girmiş ülkelerin “işbirliği” içinde oldukları söylenemez. Dolayısıyla neoliberal stratejinin genelleşmesi, fiilen bağlantısızlık politikasının terk edilmesi anlamına gelmektedir, yani Küresel Güney ülkelerinin emperyalizme göğüs germek için karşı durduğu hat artık terk edildi. Şimdi, her biri daha yüksek GSYİH büyümesi elde etme saplantısına kapılmış ve dolayısıyla neoliberal paradigma içinde bu amaçla daha büyük metropol yatırımları çekme çabası içindeki Küresel Güney ülkeleri, komşularını geride bırakmak uğruna emperyalizme yaltaklanmayı tercih edeceklerdir. Bu, bağlantısızlar hareketinin çözülmesine yol açan ikinci kırılmadır.

ABD-İsrail’in İran’a dönük saldırganlığı karşısında Küresel Güney ülkelerinin çoğunun sergilediği bu sessizlik, ilk bakışta şaşırtıcı görünse de, aslında o kadar da şaşırtıcı değil. Neoliberalizm, epey zamandır hem ulus kavramını hem de bağlantısızlık ilkesini içeriden dönüştürerek, bu kavramların anti-emperyalist özünü aşındırmış ve onların yerine emperyalizme yaranmayı her şeyin önüne koyan alternatif kavramsallaştırmalar yerleştirmiştir. Bugün karşı karşıya olduğumuz tablo bu sürecin doğal sonucudur.

Kapitalizm, kendisine yönelen her türden kolektif pratiğe, bu pratik yalnızca sendikal mücadele biçimini alsa dahi, istisnasız biçimde düşmandır. İktisadi özneleri atomize etmeye dayanır. Dizginsiz ve kontrolsüz kapitalizme geri dönüşü temsil eden neoliberal kapitalizm ise, hem sömürge karşıtı mücadelede oluşmuş sınıf ittifakını parçalayarak hem de Küresel Güney ülkelerinin emperyalist hegemonya karşısındaki kolektif direnişini temsil eden bağlantısızlar hareketini aşındırarak bu atomizasyon eğilimini yeniden güçlendirir.

İran halkıyla dayanışma göstermek, bugün egemen büyük burjuvazinin çıkarlarını gözeten hükümetlere değil, Küresel Güney halklarına düşüyor. Zira İran’ın ABD-İsrail ittifakına karşı yürüttüğü mücadele, Küresel Güney’in egemenliğinin yeniden tesis edilmesi açısından hayati bir öneme sahip.

Kaynak: Harici

]]>
Prof. Mearsheimer: ABD, İran karşısında askeri seçeneklerini tüketti https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/34011/prof-mearsheimer-abd-iran-karsisinda-askeri-seceneklerini-tuketti/ Sun, 26 Apr 2026 14:01:18 +0000 https://yenidunya.org/?p=34011 Chicago Üniversitesinden siyaset bilimci Prof. John Mearsheimer, Norveçli akademisyen Glenn Diesen ile gerçekleştirdiği mülakatta, ABD’nin İran’a yönelik askeri stratejisinin çöktüğünü ve Tahran’ın sahadan zaferle ayrıldığını belirtti.

Chicago Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü Öğretim Üyesi Prof. John Mearsheimer, Norveçli siyaset bilimci Prof. Glenn Diesen ile gerçekleştirdiği kapsamlı mülakatta, ABD’nin Ortadoğu stratejisinin ve İran’a karşı yürütülen savaşın mevcut durumuna dair analizlerde bulundu.

Mearsheimer, Washington yönetiminin askeri açıdan bir çıkmaza girdiğini ve İran’ın bu süreçten galip çıktığını dile getirdi.

Başkan Donald Trump’ın İran savaşında çok zor bir durumda olduğunu ve bir çıkış yolu aradığını belirten Mearsheimer, bu durumun temelinde yatan askeri ve ekonomik gerçeklikleri şu sözlerle ifade etti:

“Trump’ın bir çıkış stratejisine ihtiyacı var. Bu savaşı er ya da geç sona erdirmek zorunda çünkü elinde savaşı kazanmasını sağlayacak hiçbir askeri seçenek kalmadı. Tırmanma merdiveninde yukarı çıkıldığında hakimiyet kuran taraf Amerikalılar değil, İranlılar oluyor.”

“İran savaşı tüm cephelerde kazandı”

Mearsheimer, savaşın başlangıcındaki hedefler ile bugünkü sonuçlar arasındaki uçurumu değerlendirirken ABD ve İsrail’in başarısızlığını şu maddelerle ortaya koydu:

“Rejim değişikliği, İran’ın nükleer zenginleştirme kapasitesinin yok edilmesi, uzun menzilli füzelerin tasfiyesi ve Hamas, Hizbullah ile Husilere verilen desteğin kesilmesi hedeflenmişti. Tüm bu başlıklarda başarısız olundu. Dahası, 28 Şubat öncesinde Hürmüz Boğazı’nı kontrol etmeyen ve burada bir vergi dairesi bulunmayan İran, artık boğazın mutlak hakimi konumunda. İsrail açısından bu felaket bir durumdur; zira İran’ı varoluşsal bir tehdit olarak görüyorlar.”

İsrail ve ABD’deki İsrail lobisinin diplomatik bir çözümü engellemek için Başkan Trump üzerinde yoğun bir baskı kurduğunu kaydeden Mearsheimer, “İsrail ve lobinin görüşü, İran’ı boyun eğene kadar dövmek, eğer boyun eğmezlerse de Gazze’de yapılanı İran’a yaparak ülkeyi bütünüyle yok etmektir. Bu durum, gerçekçi bir barış anlaşmasına varılmasını neredeyse imkansız hale getiriyor” dedi.

“Hava gücü iflas etti, kara harekatı seçenek değil”

Askeri enstrümanların yetersizliğine değinen Mearsheimer; hava, kara ve deniz güçlerinin durumunu tek tek analiz etti. 28 Şubat’ta başlayan hava harekatının İran’ı dize getirmeye yetmediğini ve tarihsel tecrübenin de buna işaret ettiğini belirten profesör, kara gücü seçeneğinin ise masada olmadığını vurguladı:

“İran’ı işgal etmek ciddi bir argüman değil. Bölgede 50 bin civarında askerimiz olduğu söyleniyor ancak bunların çok azı muharip sınıfta. Amerikalılar, İran savaşı için yüksek bir acı eşiğine sahip değil. Bir pilotumuz vurulduğunda bile hayatı için derin endişe duyuyoruz; ceset torbalarının geri geldiği kitlesel bir kara savaşına ne Trump ne de Amerikan halkı tahammül edebilir. Dolayısıyla hava gücü başarısız oldu, kara gücü ise imkansız.”

ABD’nin son çare olarak deniz ablukasına yöneldiğini ancak bunun da bir “zafer silahı” olmadığını söyleyen Mearsheimer, Amerikan donanmasının uzun süreli bir ablukayı sürdürecek gemi sayısına ve yıpranma payına sahip olmadığını dile getirdi. İran’ın bu duruma “kısasa kısas” yöntemiyle yanıt verdiğini ve iki Amerikan gemisini ele geçirerek ablukayı anlamsızlaştırdığını belirtti.

“Dünya ekonomisi uçurumun kenarında”

Savaşın uzamasının küresel ekonomi üzerindeki yıkıcı etkilerine dikkat çeken Mearsheimer, Hürmüz Boğazı ve Kızıldeniz’in tamamen kapanması durumunda yaşanacakları şöyle tarif etti:

“Eğer tırmanma merdiveninde yukarı çıkılırsa, bu dünya ekonomisine indirilen bir balyoz darbesi olur. Sadece petrol ve gazdan bahsetmiyorum; gübre, alüminyum ve helyum gibi kritik emtiaların akışı durur. 1930’lardaki Büyük Buhran’dan daha ağır bir ekonomik çöküş yaşanabilir. Bu durumun ABD içinde Trump için, dünya genelinde ise tüm toplumlar için devasa siyasi ve sosyal sonuçları olacaktır.”

İran’ın stratejik yaklaşımını “Herkesi beraberimizde aşağı çekeriz” mantığıyla açıkladığını belirten Mearsheimer, Tahran’ın bölgedeki tüm Körfez ülkelerini ve dünya ekonomisini felç etme kapasitesine sahip olduğunu, bu nedenle ABD’nin elindeki kartların İran’ınkiler kadar güçlü olmadığını kaydetti.

“Washington Avrupa’dan boşanıyor”

Mülakatın ilerleyen bölümlerinde Ukrayna savaşına ve Pentagon’un yeni yönelimine de değinildi. Savunma Politikalarından Sorumlu Müsteşar Elbridge Colby’nin Avrupa’daki açıklamalarını değerlendiren Mearsheimer, ABD’nin Avrupa ile “askeri bir boşanma” sürecinde olduğunu dile getirdi:

“Colby’nin konuşması, Ukrayna’daki savaşı çözmekle ilgili değil, sorumluluğu tamamen Avrupalıların omuzlarına yıkmakla ilgiliydi. ABD, İran savaşı nedeniyle mühimmat stoklarını, özellikle Patriot ve Tomahawk füzelerini hızla tüketiyor. Envanter boşalmış durumda. Washington artık Avrupa’ya silah veremeyeceğini, bu yükün Avrupalılar tarafından taşınması gerektiğini söylüyor. Bu, ABD’nin asli önceliği olan Doğu Asya’ya ve Çin’i çevreleme stratejisine odaklanma çabasıdır.”

Ukrayna’nın nihai olarak yenilgiye uğrayacağını ve Trump’ın bu başarısızlık için “bize yardım etmeyen zavallı Avrupalıları” suçlayacağını öngören Mearsheimer, ittifak bağlarının kopma noktasına geldiğini ifade etti.

“Kalıcı bir düşmanlık dönemi başladı”

Mearsheimer, hem Avrupa’da hem de Ortadoğu’da güvenliğin zehirli bir hal aldığını ve tarafların birbirini varoluşsal tehdit olarak kodladığı bir döneme girildiğini belirtti.

“Rusya ve Ukrayna birbirini yok oluş nedeni olarak görüyor; aynı şekilde İsrail ve İran da öyle. Bu kadar derin bir güvensizlik ortamında anlamlı bir ateşkes tesis etmek çok zordur” diyen Mearsheimer, mülakatını şu karamsar ama gerçekçi tabloyla tamamladı:

“Çok kutuplu bir dünyada yaşıyoruz ve bu dünya çok tehlikeli. Rusya, Çin ve İran arasındaki iş birliği artarken, ABD’nin bu üç bölgede (Doğu Asya, Avrupa, Basra Körfezi) aynı anda baskın olması mümkün görünmüyor. Gelecekte daha barışçıl bir dünya kurma umudu zayıf. Büyük bir şansa, akıllı politikalara ve üst düzey diplomasiye ihtiyacımız var; ancak mevcut liderliklerle bu sonuca ulaşmak zor görünüyor.”

Kaynak: Harici

]]>
Doruk Madencilik işçileri açlık grevini sürdürüyor: “Çocuğum için buradayım!” https://yenidunya.org/emek-gundemi/34008/doruk-madencilik-iscileri-aclik-grevini-surduruyor-cocugum-icin-buradayim/ Sat, 25 Apr 2026 10:14:00 +0000 https://yenidunya.org/?p=34008 Ödenmeyen ücretleri ve tazminat hakları için Ankara’da açlık grevine başlayan Doruk Madencilik işçileri direnişlerini sürdürüyor. Direnişlerinin 14, açlık grevlerinin 6. gününde, Kurtuluş Parkı’ndaki bekleyişlerini sürdüren işçiler, pazartesi günü Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na yürüyecek. Yaşadıklarını anlatan bir maden işçisi “Ev sahibine 80 bin TL, markete 70 bin TL borcum var. Çocuğum için buradayım” diyor.

Bağımsız Maden-İş öncülüğünde 13 Nisan’da Eskişehir’den yola çıkarak hakları için Ankara’da açlık grevine başlayan Doruk Madencilik işçileri, açlık grevlerinin 6. gününde Kurtuluş Parkı’ndaki bekleyişlerini sürdürüyor.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, ödemelerin dün (24 Nisan) itibarıyla ödenmeye başlandığını ve önümüzdeki haftaya kadar yapılacağına dair taahhüt aldıklarını açıklarken işçiler “Yatan para, gasp edilen haklarımızın kırıntısı bile değil. İki maaş yatırıp yılların özlük hakkını, tazminatını, emeğini unutturabileceklerini sanıyorlar. Yanılıyorlar” dedi.

“Alacaklarımızın tamamı yatmadan direniş bitmeyecek” diyen maden işçileri 27 Nisan Pazartesi günü saat 12.00’de Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na yürüyecek.
Öte yandan açlık grevlerini sürdürdükleri Kurtuluş Parkı’nda yaşadığı zorlukları anlatan bir maden işçisi, ev sahibine 80 bin TL, markete 70 bin TL borcu olduğunu söyledi. Maden işçisi “Çocuğum için buradayım” diye konuştu.

Dün Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na yürümek isteyen madenciler, polis ablukasına alınmış, polisin biber gazı sıktığı emekçilerden beş tanesi hastaneye kaldırılmıştı.

İşçilerin talepleri ne?
Doruk Madencilik işçileri, TMSF devri öncesine uzanan alacaklar da dahil olmak üzere tüm taleplerini şöyle sıralıyor:
•Ödenmeyen maaşların, ikramiye, yıllık izin ve sendikal haklarla birlikte ödenmesi,
•TMSF öncesi ve sonrasında işten çıkarılan, dava açmış ve açmamış tüm işçilere tazminatlarının verilmesi,
•Çalışanlara rızaları dışında uygulanan ücretsiz izin uygulamasının kaldırılması,
•İş sağlığı ve iş güvenliği kurallarına uygun çalışma ortamının sağlanması,
•Sendikal faaliyetler nedeniyle işten çıkarılan işçilerin işe iadesi,
•Madenin kamulaştırılması ve iş güvencesinin garanti altına alınması.

Kaynak: BirGün

]]>
Asgari ücret açlık sınırı karşısında eriyor https://yenidunya.org/emek-gundemi/34002/asgari-ucreti-aclik-siniri-karsisinda-eriyor/ Sat, 25 Apr 2026 08:51:59 +0000 https://yenidunya.org/?p=34002 Birleşik Kamu-İş Konfederasyonu Ar-Ge birimi KAMU-AR’ın açlık ve yoksulluk araştırması Nisan 2026 sonuçları açıklandı.

KAMU-AR verilerine göre;
-Açlık sınırı 36 bin lirayı aştı
-Dört kişilik ailenin açlık sınırı, nisanda önceki aya göre 494 lira artarak 36 bin 313 liraya çıktı.
-Yoksuluk sınırı ise 2 bin lira artarak 108 bin 820 liraya kadar tırmandı.
-Açlık sınırı 28 bin 75 lira olan asgari ücretin 8 bin 238 lira üzerine çıktı.
-En düşük emekli aylığı açlık sınırının 16 bin lira 313 lira altında kaldı.

Asgari ücret açlık sınırı karşısında eriyor

Birleşik Kamu-İş Konfederasyonu Ar-Ge birimi KAMU-AR’ın dört kişilik bir ailenin, dengeli ve sağlıklı beslenebilmesi için gereken gıda harcamasının yanı sıra diğer ihtiyaçlarını da yoksunluk hissi çekmeden karşılayabilmesi için yapması gereken aylık harcamayı dikkate alarak hesapladığı açlık-yoksulluk sınırı araştırmasının Nisan 2026 sonuçları açıklandı.
Açlık sınırı nisanda 494 lira artarak 36 bin 313 liraya kadar yükselirken, yoksulluk sınırı da gıdayla birlikte başta ulaştırma olmak üzere diğer harcama gruplarında yaşanan yüksek fiyat artışlarının etkisiyle 109 bin liraya yaklaştı. Hem Türkiye ekonomisine özgü sorunlar ve uygulanan ekonomik program, hem de savaşın yol açtığı enerji fiyatlarındaki artışların diğer fiyatlara da yansıması, açlık ve yoksulluk sınırını artırmaya devam ediyor.
Açlık sınırının önceki aya göre 494 lira arttığı nisanda gıda dışındaki ihtiyaçlar için yapılması gereken harcama ise 1 bin 500 liralık yükselişle 72 bin 507 liraya çıktı. İkisinin toplamından oluşan yoksulluk sınırı ise önceki aya göre 1 bin 994 lira artarak 108 bin 820 lira oldu. Son bir yılda açlık sınırı
10 bin 135 lira, gıda dışındaki ihtiyaçlar için yapılması gereken harcama 19 bin 273 lira ve yoksulluk sınırı 29 bin 407 lira artış gösterdi.

Ücretler ve açlık-yoksulluk sınırı
Açlık sınırı bu yılbaşında 28 bin 75 liraya çıkarılan asgari ücretin 8 bin 238 lira, 20 bin lira olarak uygulanan en düşük emekli aylığının ise 16 bin 313 lira üzerine yükseldi. Yıl başında yüzde 27 oranında zam yapılan asgari ücret, yüzde 18,6 oranında artırılan kamu çalışanlarının ücretleri, yüzde 12,19 oranında artırılan emekli aylıklarının satın alma gücünün büyük bir kısmı yılın ilk üç ayında eridi.
Asgari ücret nisanda dört kişilik bir ailenin sadece 23 günlük beslenme giderini, yoksulluk sınırının ise dörtte birini zor karşılıyor. Ailede üç kişinin asgari ücretle çalışarak haneye getireceği gelir bile yoksulluk sınırının 24 bin 595 lira altında kalıyor. Diğer bir ifadeyle üç asgari ücret giren dört kişilik bir aile bile yoksulluk sınırını yenemiyor. Bu yıl başından itibaren 20 bin liraya çıkarılan en düşük emekli aylığı ise sadece 16 günlük beslenmeye yetiyor, yoksulluk sınırının ise yüzde 18’inde kalıyor.
Yüzde 18,6 oranında zamlanarak bu yılın ilk yarısı için aile ve çocuk yardımı dahil 61 bin 890 liraya yükselen en düşük memur maaşı yoksulluk sınırının yüzde 56,8’ini, 67 bin 630 liraya yükselen ortalama memur maaşı ise yüzde 62’sini karşılıyor. Yoksulluk sınırını karşılayabilmesi için en düşük memur maaşının en az yüzde 75,8, ortalama memur maaşının ise yüzde 50,9 oranında artırılması gerekiyor.

Asgari ücret açlık sınırı karşısında eriyor

Açlık sınırı
Türkiye genelinde de yaygın şube ağı bulunan ve en fazla alış-veriş yapılan marketlerden Ankara’da derlenen fiyatlara göre, dengeli beslenebilmek için et- balık- yumurtaya aylık olarak yapılması gereken harcanma nisanda 132 lira, son bir yılda ise 2 bin 872 lira artarak 10 bin 792 liraya yükseldi.
Kuru bakliyat için yapılması gereken harcama önceki aya göre 9 lira, geçen yılın aynı ayına göre ise 188 liralık artışla 687 lira oldu.
Nisanda 156 lira artarak, 7 bin 444 liraya yükselen süt, yoğurt ve peynir için yapılması gereken harcama yıllık olarak ise 2 bin 147 lira artış kaydetti.
Meyve için harcanması gereken tutar önceki aya göre 290 lira, geçen yılın aynı ayına göre ise 816 lira artarak 3 bin 417 lira oldu. Sebze için yapılması gereken harcama ise önceki aya göre 273 lira azalarak 5 bin 291 lira olarak gerçekleşti. Sebze harcaması geçen yılın aynı ayına göre ise 1.648 lira arttı.

Ekmek, un ve makarna gibi ürünler için yapılması gereken harcama nisanda önceki aya göre 157 lira, geçen yılın aynı ayına göre ise 732 lira artarak 2 bin 904 liraya çıktı. Pirinç ve bulgur harcamaları ise değişmedi ve 1.654 lirada kaldı. Yağ için yapılması gereken harcama ise 20 liralık yükselişle 857 liraya çıktı. Pirinç- bulgur harcaması son bir yılda 657 lira, yağ harcamaları da 264 lira artış kaydetti.
Şeker, bal, pekmez, reçel harcaması önceki aya göre 5 lira yükselerek 2 bin 500 lira oldu. Aynı ailenin zeytin için yapması gereken harcama ise değişmeyerek 766 lirada kaldı. Şeker, bal, reçel harcamalarında son bir yılda 612 liralık, zeytin harcamalarında ise 198 liralık artış oldu.
Yetişkin erkek için 2.800, kadın için 2.200, genç için 3.000 ve çocuk için de 1.600 kalori esas alınarak yapılan hesaplamaya göre nisan ayı açlık sınırı yetişkin erkek için 10 bin 602 liraya, yetişkin kadın için 8 bin 323 liraya, çocuk için 6 bin 43 liraya ve genç için de 11 bin 344 liraya yükseldi.

Gıda dışı harcamalar
Yoksulluk sınırının belirlenmesinde gıda dışı ihtiyaçların fiyat değişimleri de esas alınarak yapılan araştırmaya göre, dört kişilik bir ailenin gıda dışındaki gereksinimlerini “insan onuruna yaraşır bir şekilde ve yoksunluk hissi çekmeden” karşılayabilmesi için aylık olarak yapması gereken harcama tutarı da nisanda 72 bin 507 liraya çıktı.

Nisanda dört kişinin ortalama giyim ve ayakkabı harcamaları 5 bin 491 lira oldu. Barınma (kira dâhil) harcamaları ortalama 20 bin 979 liraya, ev eşyası harcamaları 7 bin 577 liraya yükseldi. Sağlık harcamaları 3 bin 32 liraya, ulaştırma harcamaları 17 bin 235 liraya çıktı. Bilgi ve iletişim harcamaları 3 bin 166 liraya, eğlence ve kültür harcamaları 2 bin 64 liraya, eğitim harcamaları 2 bin 832 liraya yükseldi. Tatil-otel harcamaları 5 bin 536 liraya ve çeşitli mal ve hizmetlerle ilgili ilgili harcamalar 4 bin 557 liraya kadar yükseldi.

Asgari ücret açlık sınırı karşısında eriyor

Yoksulluk sınırı
Dört kişilik bir ailenin insan onuruna yaraşır şekilde yoksunluk hissi duymadan yaşayabilmesi için yapması gereken gıda ile gıda dışı harcamaların toplam tutarını gösteren yoksulluk sınırı ise Nisan 2026 itibariyle 108 bin 820 liraya tırmandı. Yoksulluk sınırında nisanda 1 bin 994 liralık, yılın ilk dört aylık döneminde 13 bin 907 liralık ve son bir yıllık dönemde ise 29 bin 407 liralık artış oldu.

]]>
Madenciye biber gazı https://yenidunya.org/emek-gundemi/33999/madenciye-biber-gazi/ Sat, 25 Apr 2026 08:39:14 +0000 https://yenidunya.org/?p=33999 Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın önüne yürümek isteyen işçilere izin verilmedi

Ücretlerini, tazminatlarını alamadıkları, zorunlu ücretsiz izne çıkarıldıkları gerekçesiyle Eskişehir’den Ankara’ya yürüyen Doruk Madencilik işçileri direnişlerini sürdürüyor. Madencilerin dün Kurtuluş Parkı’ndan Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın önüne yürümelerine izin verilmedi. Yürümek isteyen işçilere biber gazı ile müdahale edilirken, Yıldızlar SSS Holding bünyesindeki Doruk Madencilik’ten de günler sonra açıklama geldi. Şirket ücretlerin ödenemediğini kabul etti.

Cumhuriyet’ten Mustafa Çakır’ın haberine göre, 5 gündür açlık grevinde olan madenciler Kurtuluş Parkı’ndan Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın önüne yürümek istedi. Ancak madencilerin yürüyüşüne izin verilmedi. Çevreleri yüzlerce çevik kuvvet polisi ve engellerle çevrildi. Madenciler durumu baretlerini yerlere vurarak protesto etti.

‘Gitmeyeceğiz, yılmayacağız’
Bağımsız Maden-İş Sendikası Genel Başkanı Gökay Çakır, çözüm için Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın önüne yürümek istediklerini söyledi. Çakır, “Herhalde yine gözaltına alınacağız ama bu mesele çözülmeden buradan gitmeyeceğiz. Yılmayacağız” dedi. Bağımsız Maden-İş Sendikası eğitim ve örgütlenme uzmanı Başaran Aksu da, muhataplarının Enerji ve Çalışma bakanlıkları, TBMM ve TMSF olduğunu söyledi.

‘Kölelik düzeni’
Aksu, “Hepimiz aynı sıkıntılar içindeyiz. Kamu çalışanlarına 80 bin lira, asgari ücretliye 28 bin lira, emekliye 20 bin lira maaşla kölelik düzenini ortaya koymuşlar. Köleliği anayasaya hüküm olarak koyun. Elimize kelepçe takın, ayağımıza zincir takın, bakanlar da kölebaşı olsun. Bizi sürsünler madenlere, tarlalara, sokakları süpürmeye. Polislere kırbaç verin onlar da bizi kırbaçlasınlar. Tablo budur” dedi. Daha sonra madenciler sloganlar eşliğinde yürürüyüşe geçmek istedi. Barikata yüklendi.

İzin verilmedi
Ancak polis, eylemin 2911 Sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasası’na aykırı olduğunu belirterek işçileri uyardı. İşçiler barikata yüklenmeye devam ederken, “ölmek var dönmek yok” sloganları attı. İşçiler barikatın bir bölümünü yıktı. Ancak yürüyüşe izin verilmedi. Polis, eylemin yasaya aykırı olduğunu, son verilmesini istedi. Bunun üzerine madenciler oldukları yerlere çöktü ve üstlerini çıkararak soyundu. Yarı çıplak oturmaya başladı. “Hakkımızı istiyoruz” sloganları attı. Bu sırada polis bir kez daha uyarı anonsu yaparak, “Kurtuluş Parkı içerisinde üzerindeki kıyafetleri çıkararak oturma eylemi yapan gruba sesleniyorum. Yapmış olduğunuz eylem 2911 sayılı kanuna aykırıdır. Lütfen eyleminize son verin” dedi. Madenciler ise yarı çıplak yerde oturmaya devam ederek, “Ölmek var dönmek yok” sloganları attı. Bu sırada madenciler baretlerini yere vurdu. Bu arada açlık grevindeki 3 madenci fenalışta ve hastaneye kaldırıldı.

‘Holdingi çağırın’
Sonrasında işçiler bir kez daha yürümek için polis barikatına yüklendi. İtiş kakış yaşandı. Ancak yürüyüşe izin verilmedi. Madenciler, “Holdingi çağırın buraya. Çocuklarımız var günlerdir görmüyoruz. Engelli çocuklarımız var. Elinizi vicdanınıza koyun. Böyle vicdan olmaz” diyerek tepkilerini dile getirdi. İşçiler yürümekte ısrar edip barikatı diğer taraftan  aşmak istedi. Biber gazı ile müdahale edilerek, yine izin verilmedi. Madenciler 3 işçinin biber gazı nedeniyle hastaneye kaldırıldığını, toplam 6 madencinin fenalaştığını bildirdi.

‘Hakkımızı istiyoruz’
Madenciler, “100 tane madenci için bin tane güvenlik görevlisi getirildiğine” dikkat çekti. “Yazıklar olsun, hakkımızı istiyoruz” diyerek tepkilerini dile getirdi. Bazı madenciler biber gazından fenalaştı. Madenciler yarı çıplak betona yatıp, baretlerini yerlere vurarak tepkilerine devam etti.

Şirketten ücret itirafı
Bu arada Yıldızlar SSS Holding’e bağlı Doruk Madencilik de günler sonra açıklama yaptı. Açıklamada, son dönemde elektrik fiyatlarında yaşanan gelişmelerin işletmede de bazı sıkıntıları beraberinde getirdiği belirtildi. Sabit fiyatlı satış anlaşması bulunmayan pek çok termik santralin ya üretimini durdurduğu ya da düşük kapasiteyle faaliyet gösterdiğine işaret edilen açıklamada, santrale kömür tedarik eden sahada yaşanan üretim düşüşünün kömür ihtiyacının dış kaynaklardan karşılanmasını zorunlu kıldığı, bu durumun da maliyetler üzerinde ilave bir baskı oluşturduğu iddia edildi. Santralde elektrik üretiminin mart başında geçici olarak durdurulduğu belirtilen açıklamada, işçilerin yaklaşık 4’te 1’inin ücretsiz izne çıkarıldığı bildirildi. Bağımsız Maden-İş Sendikası’nın suçlandığı açıklamada, “Halihazırda görevine devam eden veya ücretsiz izne çıkarılan çalışma arkadaşlarımıza ortalama olarak farklı aylardan kalan yaklaşık ortalama üç aylık maaşları henüz maalesef ödenememiştir” denildi.

EÜAŞ ile görüşülüyor!
Sabit fiyattan elektrik satış anlaşması yapmak amacıyla Elektrik Üretim AŞ (EÜAŞ) ile görüşmelerin devam ettiği, bu durum gerçekleştiğinde santralde yeniden üretime başlanacağı kaydedildi. İşçilerin alacaklarının ödenmesi için de çalışmaların devam ettiği, en kısa sürede alacaklarının tamamının ödeneceği savunuldu.

]]>
KAMU-AR: Enflasyon durmuyor, ekonomi çöktü https://yenidunya.org/emek-gundemi/33993/kamu-ar-enflasyon-durmuyor-ekonomi-coktu/ Wed, 22 Apr 2026 11:42:39 +0000 https://yenidunya.org/?p=33993 Birleşik Kamu-İş araştırma birimi KAMU-AR “Halkın enflasyonu” araştırması-Nisan 2026 sonuçlarını açıkladı.
Rapora göre:
-Gıda fiyatları nisanda yüzde 2,7 arttı
-En çok tüketilen gıda maddelerinden oluşan bir sepet esas alınarak yapılan hesaplamaya göre, gıdada enflasyon daha yılın ilk dört ayında yüzde 26,5’e ulaştı
-Gıda fiyatları nisan 2026 itibariyle son bir yılda yüzde 58,2 oranında artış kaydetti.
-Gıda fiyatlarındaki yüksek artış trendinin, tarımdaki yapısal sorunların yanı sıra savaşın tarımsal girdi fiyatlarında yol açtığı artışların da etkisiyle yaz aylarında da devam edeceği gözleniyor.

KAMU-AR: Enflasyon durmuyor, ekonomi çöktü

Birleşik Kamu-İş Konfederasyonu Ar-Ge birimi KAMUAR’ın fiyatlarını Türkiye’nin büyük bir bölümünde yaygın şubeleri bulunan zincir marketlerden derlediği ve halkın en fazla tükettiği 64 temel gıda maddesinden oluşan bir sepeti esas alarak hesapladığı gıda fiyatları endeksinin Nisan 2026 sonuçları açıklandı.
Gıda fiyatlarında bu yılın ilk üç aylık dönemine damgasını vuran artış trendi, hızı yavaşlasa da nisan ayında da devam etti. Nisanda önceki aya göre yüzde 2,7 oranında artan gıda fiyatlarında yılın ilk dört aylık döneminde yüzde 26,5 ve son bir yıllık dönemde ise yüzde 58,2 oranında artış yaşandı. Tarım sektörünün yapısal sorunlarının yanı sıra savaşın, başta gübre ve enerji olmak üzere tarımsal girdi fiyatlarında yol açtığı artışlar yüzünden gıda fiyatlarındaki artış eğiliminin yaz aylarında da devam edeceği gözleniyor. Birleşik Kamu – İş Gıda Fiyatları Endeksindeki aralıksız artış serisi de nisan ayıyla birlikte 71 aya uzadı.

Açlık riski büyüyor
İktidarın yanlış politikaları yüzünden Türkiye’nin içerisine sürüklendiği yüksek enflasyon sürecinin gıda fiyatları aracılığıyla ücretliler, dar gelirliler ve yoksullara çıkardığı fatura hızla ağırlaşmaya devam ediyor.

KAMU-AR: Enflasyon durmuyor, ekonomi çöktü

Genel enflasyon ortamının yanı sıra özel olarak da tarım sektöründe yaşanan maliyet artışları ve benzeri sorunların da etkisiyle hızla artan gıda fiyatları ülkedeki açlık ve yoksulluk riskini giderek büyütüyor. Savaşın henüz başlamadığı şubat ayında tarımsal girdi fiyatlarında yüzde 3,1 oranında artış yaşanmıştı. Savaş nedeniyle mart ve nisan aylarında arım sektörünün en önemli girdileri olan enerji ve gübre de oldukça yüksek fiyat artışları yaşandı. Nitekim, gıda fiyatları açısından önemli bir ön gösterge olan tarım ürünü üretici fiyatları (tarla fiyatları) da mart ayında bir önceki aya göre yüzde 3,9 oranında artış kaydetmişti.
Gıda fiyatları, Türkiye’nin, bugünkü enflasyon sarmalına sürüklendiği Eylül 2021’den başlayarak Nisan 2026’ya kadar yüzde 1.989 oranında arttı. Eylül 2021’de 100 liraya satın alınan bir gıda sepeti için vatandaşlar bu yıl nisanda ayında 2.089 lira ödemek zorunda kaldılar.
Eylül 2021’den bu yana kamu çalışanlarının maaş ve ücretlerinde yüzde 1.126 oranında artış yapıldı. Diğer bir ifadeyle Eylül 2021’de 100 lira olan ortalama kamu çalışanı ücreti Ocak 2026 itibariyle 1.226 liraya çıktı ve temmuz ayına kadar da öyle devam edecek. Ücretlerindeki artış gıda fiyatlarındaki artışı bile karşılamaya yetmeyen ücretlilerin alım gücü gıda fiyatlarına karşı karşısında reel olarak yüzde 41,3 oranında eridi.
Birleşik Kamu-İş’in gıda fiyatları endeksi Haziran 2020’den bu yana, yani 71 aydır aralıksız olarak bir önceki aya göre artıyor.

Aylık fiyat artışı
Nisanda sebze ve süt ve süt ürünleri dışındaki tüm gıda harcama gruplarında fiyatlar bir önceki aya göre artış gösterdi.

KAMU-AR: Enflasyon durmuyor, ekonomi çöktü

Ekmek-pirinç-un-bulgur harcamaları nisanda önceki aya göre yüzde 6,1 oranında artarken, et ve balık grubu harcamalarında yüzde 4,8 oranında artış kaydedildi. Süt, süt ürünleri ile yumurta grubunda fiyatlar yüzde 0,3 oranında azaldı. Margarin ve sıvıyağ harcamaları ise yüzde 4,2 arttı.
Meyve fiyatlarının yüzde 7,1 oranında arttığı nisanda sebze fiyatlarında ise ortalama yüzde 4,7 oranında gerileme yaşandı.
Bakliyat fiyatlarının önceki yüzde 1,3 oranında arttığı nisanda salça, zeytin, bal, çay, tuz ve benzeri işlenmiş gıda maddelerinden oluşan diğer gıdada fiyatlar yüzde 0,8 oranında yükseldi.
Vatandaşlar mevcut gıda tüketim alışkanlıklarına göre seçilen 64 temel gıda maddesinden oluşturulan gıda sepetini satın alabilmek için nisanda bir önceki aya göre yüzde 2,7 oranında daha fazla para ödemek zorunda kaldı.

Dört aylık artış yüzde 26,6
Ekmek, un, bulgur, makarna fiyatları yılın ilk dört aylık döneminde toplam 22,2, et-balık fiyatları yüzde 20,9, süt ve süt ürünleri ile yumurta fiyatları yüzde 21,2 oranlarında artış kaydetti. Bu dönemde yağ fiyatları yüzde 5 oranında, meyve fiyatları yüzde 59,4, sebze fiyatları ise yüzde 62,1 oranında yükseldi. Bakliyat fiyatları dört ayda yüzde 18,5, diğer gıda fiyatları ise yüzde 2,6 oranında arttı.

Yıllık artış yüzde 58
Ekmek, un, bulgur, makarna fiyatları bu yıl nisan ayında geçen yılın aynı ayına göre yüzde 38,5, et-balık fiyatları yüzde 63,9, süt ve süt ürünleri ile yumurta fiyatları yüzde 34,1 oranlarında artış kaydetti. Bir yıl öncesine göre yağ fiyatları yüzde 42,5 oranında zamlandı. Meyve fiyatları yüzde 129,4, sebze fiyatları ise yüzde 77,3 oranında arttı. Bakliyat fiyatları son bir yılda yüzde 39,2, diğer gıda fiyatları ise yüzde 29,5 oranında artış gösterdi.

12 aylık ortalamalara göre artış yüzde 53,9
Mayıs 2025 – Nisan 2026 aylarına kapsayan son 12 aylık dönemin ortalama fiyatları, Mayıs 2024 – Nisan 2025 dönemindeki ortalama gıda fiyatlarına göre yüzde 53,9 oranında arttı.
On iki aylık ortalama fiyat artışı ekmek, un, bulgur, makarna fiyatlarında yüzde 31,4, et-balık fiyatlarında 61,7, süt ve süt ürünleri ile yumurta fiyatlarında yüzde 33,4 oldu. 12 aylık ortalamalara göre yağ fiyatları yüzde 30,4, meyve fiyatları yüzde 129,4, sebze fiyatları ise yüzde 77,3 oranında arttı. Bakliyatta ortalama fiyatlar bir önceki 12 aylık ortalamaya göre yüzde 27,8, diğer gıda fiyatları ise yüzde 29,5 oranında yükseldi.

]]>
2013’ten bugüne en az 852 çocuk işçi çalışırken hayatını kaybetti! https://yenidunya.org/emek-gundemi/33990/2013ten-bugune-en-az-852-cocuk-isci-calisirken-hayatini-kaybetti/ Wed, 22 Apr 2026 11:17:49 +0000 https://yenidunya.org/?p=33990 İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi İSİG, çocuk işçiliği raporunu açıkladı. İSİG raporuna böre 2013 yılından bugüne en az 852 çocuk işçi çalışırken hayatını kaybetti.

Raporda, “Çocuk işçiliği tercih değildir. Türkiye’de çocuklar, toplumu yoksullaştıran ekonomi politikaları (OVP), kamusal eğitimin tasfiyesi ve sermayenin ucuz işgücü ihtiyacı doğrultusunda kitlesel biçimde çalıştırılmaktadır. MESEM başta olmak üzere bu yazımızda da değindiğimiz farklı mekanizmalarla bu süreç “eğitim” adı altında meşrulaştırılmakta, çocukların yaşamı, sağlığı ve geleceği sermayenin ihtiyaçlarına göre şekillendirilmektedir.” denildi.

İSİG raporundan başlıklar:

Her yıl onlarca çocuk işçi çalışırken ölüyor
Ülkemizde Çalışma Bakanlığı’nın sitesinde yer alan istatistikleri incelediğimizde resmi olarak her yıl 13-14 çocuk işçi ölümü kayıtlara geçiyor ve bu ölümler duyu(ru)lmuyordu. Ancak 2013 yılından beri İSİG Meclisi olarak kayıt altına aldığımız iş cinayetleri raporlarında da belirttiğimiz üzere her yıl 63-64 çocuk hayatını kaybetti ve bu tablo son iki yılda daha da derinleşti. 2024 yılında 71 çocuk işçi ölürken 2025 yılında ölen çocuk işçi sayısının 94 olması çocuk emeğinin durumunu özetliyor. Çocuk işçi ölümleri kolektif çabaların da gayretiyle gözler önüne serilince geçen yıldan beri büyük bir tepki oluştu. Bu tepkinin somutlaştığı ana uygulama ise Mesleki Eğitim Merkezleri (MESEM) ve kısmen Mesleki ve Teknik Anadolu Liseleri (MTAL) oldu…

Türkiye’de üç milyon civarında çocuk çalışıyor
Tarım sektöründe; mevsimlik işçi, gezici mevsimlik işçi (tarımda en kötü çalışma biçimi), bulunduğu bölgede çalışan tarla işçisi, çoban, besi çiftliği işçisi, orman işçisi, balıkçı ve çiftçiler olmak üzere çocukların birçok farklı çalışma biçimi bulunuyor. Sadece Şanlıurfa’yı örnek vermemiz bile yeterli: Baronun pandemi süreci ile birlikte yaptığı araştırmanın da gösterdiği üzere şehirden 300 ila 500 bin civarında çocuk Mayıs ayı ile birlikte başka şehirlere aileleri ile birlikte giderek eğitimden kopuyor ve tarlalarda çalışıyor.
İnşaat sektöründe; sıvacı, duvarcı, ortacı gibi çırak ve kalfa adıyla çalışan ama iş yükü bakımından yetişkinlerle aynı şekilde çalışan genellikle ailenin diğer üyeleriyle ya da akrabalarıyla gelen çocuklar var. Ordulu, Samsunlu, Çorumlu, Vanlı, Ağrılı ve göçmen çocuklardan oluşan on binlerce çocuk işçi demek bu.
Hizmet sektöründe; son dönemde özellikle moto kurye olan, AVM’lerdeki her dükkânda, yemek satılan her yerde satışta veya mutfakta çalışan, ayrıca sokakta; ayakkabı boyacılığı, seyyar satıcılık, araba camı silme, atık toplama gibi işlerde çalışan; her şehirde her ana caddede çalışan on binlerce çocuk işçi var.
Sanayi sektöründe; merdiven altı işyerlerinde, atölyelerde, eskiden büyük kentlerde iken şimdi Anadolu kentlerinin tamamına yayılan organize sanayi bölgelerinde (OSB), metalde, deride, kimyada, ağaçta çalışan kayıtlı ya da kayıtdışı on binlerce çocuk işçi çalışıyor.

MESEM ve MTAL uygulamalarında kaç öğrenci / çocuk işçi var?
Yukarıdaki başlıkta belirttiğimiz üç milyon çocuk işçinin içinde son yıllarda kitleselleşerek artan stajyer/çırak olarak çalışan öğrenciler önemli bir yer tutuyor. Bu çocuklar sanayi-inşaat-hizmet sektörlerinde eğitim sistemine entegrasyon adı altında işçileştiriliyor. MESEM ve MTAL’lardaki öğrenci sayısı çok değişken, bu anlamda her açıklamada verilen sayı farklı ama bu noktada biz Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in açıklamalarını baz alıyoruz. Bakanın 1 Aralık 2025’te ‘Türkiye Yüzyılı Mesleki ve Teknik Eğitim Zirvesi’nde yaptığı konuşmadaki ifadeleri şöyle:
“2024-2025 eğitim öğretim yılı itibarıyla toplam 3 bin 954 meslek okulunda 1 milyon 536 bin 242 öğrencimiz, 408 MESEM’de 420 bin öğrencimiz var.” Yani işçileştirilme sürecinde olan yaklaşık 2 milyon öğrenci demek bu.
“2025-2026 eğitim öğretim yılında 509 bin 85 mesleki eğitim merkezi öğrencisi 224 bin 346 işletmede, 254 bin 60 MTAL öğrencisi ise 111 bin 578 işletmede mesleki eğitimi almaktadır.” Yani yaklaşık iki milyon öğrencinin (MESEM+MTAL) 765 bini işyerlerinde ‘bizzat işçi olarak çalışıyor’.
Özetle anlaşılması gereken husus şu: Türkiye’de sanayi, tarım, inşaat ve hizmet sektörlerinde 3 milyon civarında çocuk farklı biçimlerde çalıştırılıyor. Bunun en çıplak sonucu olan iş cinayetleri de (son 13 yılda 852 çocuk işçi ölümü) gerçekliğin gözler önüne serilmesini sağladı.

Çocuk işçiliği nasıl kitleselleştirildi?
Bu sürecin temelinde 24 Ocak kararları ve 12 Eylül darbesi ile hayata geçirilen neoliberal politikalar var ama ‘çocuk işçiliğinin kitleselleştirilmesi’ özellikle son 20 yılda uygulanan yoksullaştırma ve eğitim politikaları ile birlikte oldu.
Öncelikle eğitim sistemi üniversiteden başlayarak ilkokula kadar çökertildi. Her ile bir üniversite söylemi ile adını bilmediğimiz üniversiteler, bölümler açıldı, kitlesel mezunlar verildi. Bu süreç ücretlerin düşmesine, işsizliğe ve ataması yapılmayan mesleklerin oluşmasına yol açtı.
Eğitimin metalaştırılması ve sanayi-eğitim işbirliği politikaları hayata geçirildi. 2006 yılında MEB-Koç Holding işbirliği ile “Meslek Lisesi Memleket Meselesi” şiarıyla öğrencilerin sanayi için ara eleman olarak yetiştirilmeye başlanması hedefiyle meslek okullarının sayısı artırıldı ve liselerdeki oranı üçte biri geçti.
2012 yılında 4+4+4 ile ilk sekiz yıllık eğitim parçalandı, çocuklar 60 aylıktan itibaren okula başlatıldı, hayattan kopuk bir teorik müfredata boğuldu, okullara bina yapımı-öğretmen maaşı dışında hiçbir kaynak aktarılmadı. Özel okullara teşvikler verildi ve sayıları artırıldı. Bugün ilköğretimi bitiren ama temel matematik, dil, fen ve hayat bilgisi olmayan binlerce çocuk var.
Özetle eğitim sistemine büyük bir darbe vuruldu. Okumanın hem bir ‘gelecek sağlamadığı’ hem de ‘gereksiz bir faaliyet’ olduğu ‘herkes okuyacak diye bir şey yok’ denilerek empoze edildi ve eğitim politikaları bu noktada şekillendi.

2013’ten bugüne en az 852 çocuk işçi çalışırken hayatını kaybetti!

Kentlerdeki çocukların en kötü çalışma biçimi olarak MESEM
2008 krizi sonrası yoksullaştırma politikaları hızla devreye girdi. Alım gücü düştü ve ailenin her üyesi çalışmak zorunda kalmaya başladı. Kentsel yoksulluk yaygınlaşınca eğitim politikalarının da bu konudaki yönlendirmesiyle hızla ‘çocuk işçiliği kentleşti’. Pandemi süreci ile birlikte çocuklar kitlesel olarak örgün eğitimden açık liseye kaydını aldırdı. Özellikle MESEM’de gördüğümüz üzere bizzat devlet politikalarıyla kitleselleştirilen çocuk işçiliği ve tüm Anadolu kentlerinde yoğunlaşan OSB gerçekliği artık çocuk işçi ölümlerini kent merkezlerine ve çeperlerine taşıdı.
MÜSİAD’ın düzenlediği 2014 Meslek Lisesi Çalıştayı raporundaki görüşler doğrultusunda şekillenen MESEM, 2016 yılında örgün eğitim kapsamına alındı. 2020 yılında MESEM programı öğrencileri fark derslerini alarak meslek lisesi diploması almaya hak kazandılar ve meslek liseleri bünyesinde MESEM sınıfları açılarak yaygınlık kazandı. 2021 yılında stajyer ve çırak ücretlerinin patronların sorumluluğundan alınıp İşsizlik Sigortası Fonuna bağlamasının ardından özellikle

MESEM’li sayısında kitlesel bir artış yaşandı.
MESEM’lerde yoğunlaşan çocuk işçiliğinin nesnel zeminini yoksullaştırma ve eğitim sisteminin dışına itilme politikaları oluşturmaktadır. Yüzbinlerce çocuk eğitim adı altında bir gün okula dört gün işyerine gitmektedir. Pratikte ise işyerlerinde çalışma 5-6 gün ve 10-12 saate kadar çıkmakta ve Bakanın da izin verdiği üzere gece 23.00’a kadar ‘işi öğrenme bizzat işçi olarak çalışarak’ gerçekleştirilmektedir. Çocuklara verilen asgari ücretin üçte biri ila yarısı olan ücret ise (9-14 bin TL) işsizlik fonundan karşılanmakta, patronun cebinden en fazla (o da isterse) verdiği yemek ya da harçlık çıkmaktadır. Yani MESEM patronlar için ‘ücretsiz bir işgücü kaynağı’dır.
Bu nedenle MESEM yalnızca kötü bir eğitim modeli olarak kavranamaz. MESEM, kamusal kaynaklarla finanse edilen, sermayeye düşük maliyetli / bedava çocuk emeği sağlayan bir mekanizmadır. “Mesleki eğitim” söylemi, çocukların erken yaşta sömürü düzeni içine çekilmesini meşrulaştırmak için kullanılmaktadır.
Bu uygulamanın son iki yıldır ortaokul düzeyine indirilmesi için adımlar atılmaya başlandı. 17 Ocak 2025’te Resmi Gazete’de yayımlanan yönetmelikle 5. ve 6. sınıflarda eğitim yılı süresince, 7. sınıfta ise eylül ayının son iş gününe kadar ortaokullardaki çocukların meslek ortaokullarına nakli yapılabilecek. Yani mesleki eğitim adıyla işçileştirme yaşı 10-11’e düşürülüyor.
Sonuç olarak genelde maddi durumu kötü olan ailelerden çocuklar MESEM’e gitmektedir. Böylece bir yandan lise diploması alıp diğer yandan çalışıp diploma, kalfalık ve ustalık belgesi alarak (meslek sahibi olup koluna altın bilezik takarak) işyeri açma hayalleri olacak. Ancak gerçekte bu çocuklara sunulan gelecek OSB’lerde, gıda, metal, kimya gibi sektörlerde ara eleman olma ya da hizmet sektörü çalışanı olmaktır. Diğer yandan sağlıklarını, çocukluklarını ve gençliklerini işyerlerinde bırakacaklar.
İş cinayetleri en acı gerçektir ama orta-uzun vadeli sağlık sorunlarını da sorunun diğer yüzüdür. Uzun çalışma saatleri, ağır ve tehlikeli işlerde çalışma, kimyasal ve fiziksel risklere maruz kalma, gelişim çağında bedensel yıpranma, ruhsal örselenme ve eğitimden kopuş çocuk işçiliğinin pek de görünmeyen ama insan bedeninde kalıcı hasarlara neden olan sonuçlarıdır. Çocuk işçiliği, bu anlamda bir halk sağlığı sorunudur.

Çocuk işçiliği ile mücadeleye
Şu an çocukların kitlesel olarak işçileştirildiği bir sürecin sonuçlarını yakıcı bir şekilde yaşıyoruz. Bu noktada;
1-Çocuk işçiliği yasaklanmalıdır. Çocukları erken yaşta işgücüne iten tüm uygulamalara son verilmelidir.
2-Eğitim parasız ve bilimsel bir temelde yeniden yapılandırılmalıdır, özel okullar kamulaştırılmalıdır. Ailelerin çocuklarını çalışmaya mecbur bırakan koşullar ortadan kaldırılmalı, ücretsiz beslenme, ulaşım ve barınma gibi önlemler devlet tarafından sağlanmalıdır. Bu noktada eğitime bütçeden ayrılan pay artırılmalıdır.
3-Bizler, mesleki eğitime değil, çocukların ailelerinin maddi durumuna göre geleceklerinin belirlenmesine, çocuk yaşta işçileştirilmesine karşıyız. Çocuklarımızın hayatları yetenekleri ve eğilimlerine göre şekillenmelidir.
(Nasıl bir mesleki eğitim tartışması yapılmalıdır. Örneğin; mesleki eğitime başlama yaşı 16 olmalı, okulda ve işletmede geçen süre 40 saati aşmamalı, Cumartesi ve Pazar günleri tatil olmalı, 20.00-06.00 arasında çalışma yasak olmalı, sadece iş kazası ve meslek hastalıkları sigortası değil emeklilik sigortası da yapılmalı, ücret ve sigorta primlerini işveren ödemeli, ücret asgari düzeye çıkarılmalı, işçi sağlığı ve iş güvenliği denetimleri yapılmalı vb… Özetle ‘bizzat işçilik yaparak öğrenme’ değil ‘okul ve işyerinde birbirini tamamlayan bir eğitim-öğrenme’ temel alınmalıdır.)
Tabi sadece talep ederek bu sorunlar düzelmez. Emek ve gençlik örgütlenmelerinin öncülüğünde güncel sorunlar üzerinden oluşacak ortak yaklaşımların öne çıkarılacağı, toplumun bütün kesimlerini kapsayabilecek ‘çocuk işçiliği ile mücadele’ ekseninde ‘koordinatif bir ilişki ağı’ geliştirilmelidir.
Çocuk işçiliği ile mücadele diğer toplumsal sorunlardan ayrı düşünülemez. Esasen bugün gelinen süreçte zikzaklar çizilse de çocuk işçi ölümleri, MESEM’ler, bütçede çocuklar, parasız eğitim, uyuşturucu/kumar/şiddet/sanal bağımlılık ve çetelere karşı mücadele gibi güncel sorunlar üzerinden fiili bağlar kuruluyor ve adımlar atılıyor. Bu adımların kurumsal bir karaktere bürünmesi ise bizim ellerimizde…

]]>
Azmimiz yollardan büyük https://yenidunya.org/emek-gundemi/33986/azmimiz-yollardan-buyuk/ Tue, 14 Apr 2026 09:05:20 +0000 https://yenidunya.org/?p=33986 Eskişehir’den Ankara’ya gasp edilen hakları için yürüyüş başlatan Doruk Maden işçileri direniş ateşini yaktı. İşçilerden Koçak, inandıklarını ve kazanacaklarını belirterek “Daha yolumuz da var mücadele azmimiz de” dedi.
Doruk Madencilik işçileri, direniş ateşini yaktı. Yaklaşık 100 işçi, Eskişehir’de çalıştıkları madenden çıkarak dün Ankara’ya gasp edilen ücretleri ve tazminat hakları için yürüyüş başlattı.
Eskişehir Mihalıççık ilçesinde bulunan Yıldız Holding’e bağlı Doruk Madencilik işçileri, 15 Temmuz ardından madenin TMSF’ye devredilmesiyle başlayan mağduriyet madenin Doruk Madencilik’e geçmesiyle derinleştiğini, özlük haklarını, ücret ve tazminat haklarını gasp ettiğini aktardı.
İşçilerden Sinan Koçak ve Bağımsız Maden-İş avukatı Abdurrahim Demiryürek, Ankara yolunda BirGün’den Esra Çelik’e yaptıkları konuşmada, Bağımsız Maden-İş Eğitim-Örgütlenme Uzmanı Başaran Aksu ve hukuk biriminden stajyer avukat Doğukan Akan için, BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen ile Akbelen direnişçisi Esra Işık için özgürlük talep etti.

Devirle derinleşti
İşçilerden Koçak, Aralık 2022’de işletmenin, Doruk Madencilik’e tüm hak ve borçlarla devredildiğini ancak bu devir işlemiyle sorunların da derinleştiğini söyledi. Koçak, “Devir ardından 300 işçi sendikanın da onayıyla ücretsiz izne çıkarıldı. Maaşlar hiçbir zaman zamanında ödenmedi, emekli olanların veya işten çıkarılanların kıdem tazminatları yatırılmadı. 2024 ve 2025 yıllarında yapılan ‘çalışmaktan kaçınma’ eylemlerinde, sendika yönlendirmesiyle işe gidilmediği için işçilerin hem yevmiyeleri kesildi hem de emeklilik için hayati önem taşıyan sigorta primleri yatırılmadı. Mart 2026 itibarıyla içeride iki aylık maaş alacağı biriken işçiler, Türkiye Maden İşçileri Sendikası’nın işveren odaklı tavrına karşı toplu bir karar aldı. 6 Mart’ta maaşların ödenmemesi üzerine işçiler, çözüm üretmeyen mevcut sendikadan istifa ederek Bağımsız Maden-İş’e geçmeye başladı. 6 işçi, telefonla aranarak işten çıkarıldı. Ardından yaklaşık 150 işçi daha rızası dışında ücretsiz izne gönderildi” diyerek yaşanan mağduriyeti aktardı.

İnanıyoruz kazanacağız
“İşçiler, patronun ve sarı sendikanın baskılarına rağmen kararlılığını korudu ve Ankara yoluna adımımızı attık” diyen Koçak, “İnsanlar artık son bir şansları olduğunu gördü. İnanıyoruz, kazanacağız ve sonuna kadar devam edeceğiz. Yolumuz daha var, mücadele azmimiz de” dedi.

Servet çökerek katlandı
Avukat Demiryürek, Mihalıççık-Beypazarı hattındaki zorlu parkurda Ankara’ya doğru 100 maden işçisiyle birlikte ilerlediklerini aktardı. İşçilerin yaş ortalamasının yaklaşık 40 olduğunu, 60 yaşını aşkın işçilerin de mücadelede yer aldığını belirten Demiryürek, Doruk Madencilikte şu an gelinen noktanın evveliyatını şu şekilde aktardı: “Kriz yeni değil. 2022 yılında TMSF’den Yıldızlar Holding’e yapılan devirden beri ücretlerin düzensiz yatırılması, tazminatların üzerine yatılması ve işçi rızası dışı ücretsiz izinler kronikleşti. Holding, işçinin alacağına ‘çökerek’ servet katlarken eski yetkili sendika Türkiye Maden-İş bu süreci sadece seyretmiş. İşçilerin bugün Bağımsız Maden-İş’e yönelmesinin temel sebebi bu oyalama ve satış pratiğidir. Geldiğimiz noktada 3-4 aylık maaş alacağı olan, emekli olup kıdemini alamayan veya mahkeme kararına rağmen hakkını tahsil edemeyen yüzlerce işçi var. Holdingin sadece burada değil; Kütahya, Bilecik, Çankırı gibi birçok ildeki işletmelerinde de aynı ‘pervasızlık’ ve ücret gaspı hâkim. İşletme müdürleri, yasaları hiçe sayarak “ücretsiz izne çıkardığım işçi benim işçim değildir” diyebilecek kadar hukuk tanımaz bir profil sergiliyor. Bu kadar hukuksuzluğa rağmen Türkiye’de en fazla maden ruhsatı alan yapılardan biri olan bu holdinge karşı taleplerimiz nettir: Tüm birikmiş özlük hakları ödenmeli, sendikal nedenlerle atılan 7 arkadaşımız işe iade edilmeli ve bu işletme ya kamulaştırılmalı ya da düzgün bir çalışma formatına sokulmalıdır. Bu sadece bir ücret kavgası değil, madencinin toprağında kalma, göç etmeme ve çoluğunun çocuğunun rızkını holdinglerin kâr hırsına yedirmeme kavgasıdır.”
Başaran Aksu ve Doğukan Akan’ın derhal serbest bırakılmasını talep ederek tutuklamaların hukuki dayanaktan yoksun olduğunu belirten Demiryürek, süreci şu sözlerle değerlendirdi:

Hukuk bypass ediliyor
“Sendikal camiada mücadele etmiş Mehmet Türkmen, Esra Işık, Başaran Aksu, Doğukan Akan için de özgürlük talebimizin olduğunu ve yürürken de bu arkadaşlarımızın bir an önce serbest bırakılması talebimizi tekrar ediyoruz. Arkadaşlarımız maden işçilerinin mücadelesi adına açlık grevine başladı. İçeride olmasalardı şu an beraber yürüyor olacaktık. Onlar da madencilerle dayanışmasını bu şekilde gösterdiler. Arkadaşlarımız, TCK 217 kapsamında ‘yanıltıcı bilgiyi yayma’ iddiasıyla, hukuku bypass eden bir yöntemle tutuklandı. Akbelen direnişçisi Işık’ın tutuklanmasına tepki gösteren Aksu ve onu sahiplenen Doğukan Akan’ın hapsedilmesi, bir silsile halinde gerçekleşen bir operasyondur. Bu durum, bilfiil sendikamıza yönelik bir saldırıdır. Yıldızlar Holding’den Limak’a kadar bu yapılar, kendilerini yasalardan ve devletten üstün görüyor. Köylüyü toprağından süren, işçiyi yoksullaştıran ve mahkeme kararlarına rağmen hakları ödemeyen bu holdingler, tam bir ‘sınırsız sorumsuzluk’ içinde hareket ediyor. Kamu denetiminin yok sayıldığı bu düzende, işçinin yaşamı holdinglerin kâr hırsına kurban ediliyor. İçeride bulunan Aksu ve Akan, işçilere destek vermek için açlık grevine başladı. Bizler de bu yürüyüşü hem özlük haklarımız hem de tutuklu arkadaşlarımızın özgürlüğü için sürdürüyoruz. İşimiz zor ancak halkın vicdanını temsil ettiğimiz için güçlüyüz. Bağımsız Maden-İş, bu hak kazanılana kadar işçi sınıfıyla omuz omuza yürümeye devam edecektir.”

]]>
Patruşev: Ukrayna istihbaratı, NATO desteğiyle Rus limanlarına ve ticaret filosuna zarar veriyor https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/33984/patrusev-ukrayna-istihbarati-nato-destegiyle-rus-limanlarina-ve-ticaret-filosuna-zarar-veriyor/ Tue, 14 Apr 2026 08:55:04 +0000 https://yenidunya.org/?p=33984 Rusya Donanması’na ait savaş gemileri, İngiliz ve Fransız deniz kuvvetlerinin korsanvari eylemlerine karşı bir önlem olarak, Manş Denizi’nden geçen Rus petrol tankerlerine refakat etmeye başladı. Rusya Devlet Başkanı Yardımcısı ve Denizcilik Kurulu Başkanı Nikolay Patruşev, Rossiyskaya Gazeta’ya verdiği mülakatta; NATO’nun Karadeniz’de inşa etmeye çalıştığı yeni karşıt mevzileri, Baltık ülkeleri ve Finlandiya’nın hava sahalarını Rusya’ya yönelik insansız hava aracı (İHA) saldırılarına açmasını, Tokyo’nun İkinci Dünya Savaşı’ndan alması gereken ancak bugün unuttuğu dersleri ve tam 85 yıl önce SSCB ile Japonya arasında imzalanan saldırmazlık paktını değerlendirdi.

Nikolay Platonoviç, son haftaların dünya gündemi adeta bir “deniz günlüğü” niteliğinde: Hürmüz Boğazı’ndaki seyir sorunları, tankerlere ve kuru yük gemilerine yönelik saldırılar… Okyanuslar bir muharebe meydanına dönüşmüş gibi görünüyor. Bu geçici bir kriz mi, yoksa prensipte yeni bir döneme mi tanıklık ediyoruz?

Küresel jeopolitik ve ekonomideki bu çalkantı, Dünya Okyanusu üzerinde tahakküm kurmaya çalışan Batı’nın yapay şekilde tırmandırdığı sorunların kaçınılmaz bir sonucudur.

ABD, İngiltere, Fransa ve müttefikleri; stratejik deniz yolları üzerinde siyasi, askeri ve finansal kontrol sağlama arayışındalar. Bunun somut örneklerinden biri, Londra’nın Rusya ile ticaretle uzaktan yakından bağlantısı olan gemiler için Manş Denizi’ni ulaşıma kapatma kararıdır. Görünen o ki İngilizler, kıyıları boyunca süzülen gemilerden korsan yöntemlerle nemalanan atalarının o karanlık şöhretinden bir türlü kopamıyorlar.

Rusya bu tür hamlelere nasıl bir karşılık veriyor?

Batı’nın, Rusya’nın dış ticaret operasyonlarını yürütmesi için hayati önem taşıyan deniz yollarını bloke etme girişimlerine karşı ülkemiz; siyasi, diplomatik ve diğer gerekli tedbirleri almaktadır. Başbakan Starmer’ın, İngiliz Donanması’na Rus ticaret gemilerine el koyma yetkisi verme kararının ardından Moskova, bu tür eylemlerin kabul edilemezliğini açıkça ilan etti. Ancak Londra’nın uluslararası hukuku kendi lehine yorumlamayı alışkanlık haline getirdiği göz önüne alındığında, geçtiğimiz hafta Karadeniz Filosu’na bağlı bir fırkateyn, Rus petrolü taşıyan tankerlerin Manş Denizi’nden geçişine refakat etti. Ticaret filosunun Deniz Kuvvetleri gemilerince korunmasını öngören bu uygulamalar, Rusya Denizcilik Kurulu toplantısında kararlaştırıldı. Gerektiği takdirde, uluslararası sularda seyir güvenliğini sağlamak ve ulusal çıkarlarımızı korumak adına başka adımlar da atılacaktır.

Washington’ın birçok ortağı Basra Körfezi’ndeki askeri operasyona katılmayı reddetti. Buna mukabil NATO’nun Avrupalı üyeleri, Rusya kıyılarında oldukça aktifler. Geçtiğimiz hafta Karadeniz’de, ittifakın Rusya karşıtı mahiyetini gizlemediği yoğun deniz tatbikatları sona erdi.

Kuzey Atlantik İttifakı, nisan başında düzenlenen “Sea Shield 2026” tatbikatı kılıfı altında Karadeniz hattında Rusya karşıtı bir altyapı kurmaya devam ediyor. Romanya, Rusya ile cepheleşmek adına Karadeniz’deki ana sıçrama tahtası olarak seçildi.

Şunu da belirtmeliyim ki NATO ülkeleri, Rusya’dan kaynaklandığı iddia edilen hayali tehditleri bertaraf etmeye yönelik senaryolar üzerinde çalışırken; Karadeniz’de asıl kendilerinin karşı karşıya olduğu gerçek tehditleri görmezden geliyorlar. Bölgedeki terör ve askeri tehlikenin ana kaynağı, Karadeniz sularını mayınlarla ve insansız deniz araçlarıyla dolduran Kiev rejimidir. Odessa ve Nikolayev limanlarından koparak sürüklenen Ukrayna mayınları; Türkiye, Bulgaristan ve Romanya kıyılarına giderek daha yakın noktalarda tespit ediliyor. Nisan başında, Türkiye’de bir plaja sadece 60 metre mesafede bir mayın tesadüfen fark edildi.

Zelenskiy’nin Batı medyasına verdiği son röportaj da dikkat çekici; bugün Karadeniz’deki hareketliliğin deniz dronları sayesinde Ukrayna’nın kontrolünde olduğunu küstahça iddia ediyor. Anlaşılan bu söylemlerin dayanağı, Boğaz girişine 15 kilometre mesafede bir Ukrayna insansız deniz aracının Türk tankeri Altura’ya yönelik saldırısıdır. Bu açıklamalar ve eylemler, Türk Akım ve Mavi Akım doğalgaz bor hatlarına yönelik terör saldırısı girişimlerinde Ukrayna izinin bulunduğunu da teyit etmektedir.

Nisan başında Azak Denizi’nde bir İHA, Rus kuru yük gemisine saldırdı. Ukrayna Silahlı Kuvvetleri’nin Rus sivil filosuna yönelik “avı” sürüyor mu?

Rus limanlarından çıkan veya bu limanlara yönelen gemilere karşı hukuk dışı eylemlerin ve terör saldırılarının riski artıyor. Ukrayna istihbaratı, NATO ülkelerinin koordinasyonu ve keşif desteğiyle, ülkemizin sivil deniz altyapısına ve ticaret filosuna bilinçli olarak zarar veriyor. Hem aileleri ve yakınları hem de vicdan sahibi her insan için bir trajedi olan üç mürettebatın kaybını Kiev, sinik bir tavırla kendi “zaferi” olarak nitelendiriyor. Aynı zamanda, Rus gemilerine yapılan saldırıları kınamaktan imtina eden bir dizi devletin ve uluslararası kuruluşun riyakâr politikasını da not ediyoruz.

Ust-Luga ve Primorsk gibi Baltık limanlarımıza yapılan son saldırılara bakılırsa, Rus limanları da tehlike altında.

Ukrayna İHA’ları Baltık Denizi’ndeki gemilerin güvertelerinden havalandırılsa dahi, komşu devletlerin bu suçların suç ortağı olduğunu düşünüyorum. Şöyle bir değerlendirelim: Ukrayna’nın kuzey sınırlarından Leningrad bölgesine olan mesafe 1.400 kilometreden fazla. Böyle bir rotanın kat edilmesi ciddi bir hazırlık ve en azından o rotanın geçtiği ülkelerin yönetimlerinin rızasını gerektirir. Öte yandan Estonya halkına, gökyüzünde İHA görülebileceğine dair önceden basılmış broşürler ve SMS bildirimleri gönderiliyor. Topraklarında düşen Ukrayna dronları bulunan Finlandiya ise Ukrayna’dan Leningrad bölgesine yönelik saldırılarını durdurmasını talep etmeyeceğini açıkça beyan etti. Buna söylenecek ne var?

Baltık ülkeleri ve Finlandiya’nın hava sahalarını saldırı amaçlı İHA’lara açması, NATO üyesi devletlerin Rusya topraklarına ve altyapısına yönelik saldırılara doğrudan katılımı anlamına gelir. Bunun da kendine has sonuçları ve çıkarımları olacaktır.

İnsansız araçlar konusuna devam edersek; geçtiğimiz hafta bir Japon İHA üreticisinin, Ukrayna ordusunu desteklemek üzere Ukraynalı bir şirketle ortak proje başlattığı öğrenildi. Bugün ise, İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasından iki ay önce, 13 Nisan 1941’de SSCB ile Japonya arasında imzalanan Karşılıklı Tarafsızlık Paktı’nın 85. yıl dönümü. Japonya bugün yeniden bir askeri tehdit kaynağına mı dönüşüyor?

Evet, maalesef öyle. Vaktiyle Rus-Japon paktı, Sovyetler Birliği’nin iki cephede savaşmasını engellemiş, Japonya’ya ise Asya-Pasifik bölgesindeki stratejik planlarını netleştirmesi için zaman kazandırmıştı. Japonya’nın o dönemdeki saldırgan emellerinin 1945’te nasıl sonuçlandığı malumdur.

Ancak bugün Japonya, anlaşılan o ki İkinci Dünya Savaşı sonrasında kendisine getirilen kısıtlamalara artık bağlı kalmadığını düşünüyor. 85 yıl sonra yeniden saldırgan bir askeri-politik oyuncuya dönüşüyor. Japon donanması artık bir “öz savunma gücü” değil; dünyanın en güçlü dördüncü veya beşinci filosu konumundadır. Bünyesinde elliden fazla muhrip, yirmiyi aşkın denizaltı ve hatta geçmişte “helikopter taşıyan muhrip” adı altında kamufle edilen uçak gemileri bulunmaktadır.

Deniz kuvvetleri her yıl daha da gelişmiş denizaltılarla takviye ediliyor. Son modeller Tip-18 ağır torpidolar ve Harpoon gemisavar füzeleriyle donatılmış durumda. Gelecekte Taigei sınıfı denizaltıların, yaklaşık 1.500 kilometre menzilli seyir füzeleriyle teçhiz edilmesi planlanıyor. Şu anda ülke, uzun menzilli füze sistemlerini konuşlandırmaya başladı; lazer silahlarının su üstü gemilerine uyarlanması süreci devam ediyor. Japonya Savunma Bakanlığı, insansız silahların ve yapay zeka temelli sistemlerin donanmaya hızla entegrasyonunu koordine etmek amacıyla nisan ayı içinde özel bir birim kurma kararı aldı.

Bununla birlikte, geçen yıldan bu yana Asuka deney gemisinde, kinetik mühimmatı hipersonik hızlara çıkarabilen elektromanyetik topun yanı sıra bir lazer topunun testleri sürdürülüyor. Bu kadar açık bir silahlanma yarışını artık “adanın öz savunma ihtiyacı” ile açıklamak güç.

Japon otoritelerinin, savunma kapasitesini artırma maskesi altındaki eylemleri, Asya-Pasifik bölgesinin güvenliğini tehdit eden yeni bir militarizasyon politikasından başka bir şey değildir. Bu faaliyetler uluslararası hukuka ve ulusal mevzuata aykırı olduğu gibi, Japonya’nın teslimiyet belgesi hükümlerini ihlal etmekte ve saldırı silahlarının varlığını reddeden anayasasıyla ciddi şekilde çelişmektedir.

Japonya’yı Asya-Pasifik’teki “batırılamaz uçak gemisi” olarak gören ABD, Japonları ordu ve donanmalarını geliştirmeleri için her yönden kışkırtıyor. Aynı zamanda Washington, geçen yıl imzalanan 400 adet Tomahawk füzesi tedarikine ilişkin sözleşmenin, İran’a yönelik askeri operasyonlar nedeniyle tam olarak yerine getirilemeyebileceğini Tokyo’ya iletti. Bunun yerine Amerikalılar Japonlara, seyir ve balistik füzeler de dahil olmak üzere kendi savunma sanayi kapasitelerini artırmaları gerektiğini dikte ettiler.

Japonya’nın ABD ile olan ittifak ilişkisi, iki devletin geçmişi hatırlandığında biraz tuhaf duruyor. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndaki karşı karşıya gelişleri göz önüne alınırsa…

Haklı bir noktaya değindiniz. Japonya, Pasifik’teki mutlak Anglo-Sakson hakimiyetine meydan okuduğu için ABD ve İngiltere ile çatışmıştı. Japon İmparatorluğu’nun denizlerdeki hâkimiyet iddiası Batı’yı ürkütmüştü; zira bu askeri makineyi Rusya ve Çin’e karşı koyması için bizzat kendileri inşa etmiş ve eğitmişlerdi. Bugünkü Japonlar, İkinci Dünya Savaşı sırasında ırkçı ideolojinin Amerikalı mimarlarının, Japonların sözde “doğuştan gelen saldırganlığı ve uzlaşmazlığı” üzerine yayımladığı “araştırmalardan” muhtemelen haberdar değildir.

Ancak Japonya’da pasifist duyguların yeniden hakim olmasını ve Tokyo’nun bu saldırgan stratejiden vazgeçmesini beklemek pek gerçekçi değil, öyle değil mi?

Elbette bu konuda hiçbir illüzyona kapılmıyoruz. Aksine Tokyo’nun, hem tek başına hem de NATO ülkelerinin dahil olduğu geniş koalisyonlar içinde, saldırı odaklı askeri potansiyelini artırmaya devam edeceğini öngörüyoruz.

Öyle görünüyor ki dünyadaki gerilim odakları giderek çoğalıyor. Karadeniz, Akdeniz, Baltık ve Basra Körfezi halihazırda risk altındayken, Pasifik’te de askeri tehdit kaynakları yükseliyor.

Dünya Okyanusu’ndaki durum hızla değişiyor. Uluslararası deniz hukukunun zamanla sınanmış normları ve seyrüsefer özgürlüğü gelenekleri gözlerimizin önünde anlamını yitiriyor. Sağduyulu siyasetçilerin ve iş dünyası temsilcilerinin görevi, uluslararası ilişkiler sisteminin topyekûn bir kaosa sürüklenmesine engel olmaktır. Devletlerarası diyalog, eşitlik ve karşılıklı saygı ilkeleri üzerine inşa edilmelidir.

Kaynak: Harici

]]>