Yazarlar – Yeni Dünya https://yenidunya.org Yeni Günün Habercisi Wed, 22 Jul 2026 14:02:52 +0000 tr hourly 1 https://wordpress.org/?v=6.8.6 https://yenidunya.org/wp-content/uploads/2022/02/cropped-YD-ikon-512-1-75x75.png Yazarlar – Yeni Dünya https://yenidunya.org 32 32 KEMAL TÜRKLER 100 YAŞINDA https://yenidunya.org/yazarlar/suleyman-ileri/34266/kemal-turkler-100-yasinda/ Wed, 22 Jul 2026 13:37:27 +0000 https://yenidunya.org/?p=34266 Maden-İş Sendikası Genel Başkanı, DİSK Kurucu Genel Başkanı ve Birleşik Metal-İş Sendikası Onursal Genel Başkanı Kemal Türkler’i 100. yaşında özlemle, sevgiyle, kararlılıkla anıyoruz.
Kemal Türkler 1926 yılında Denizli’de dünyaya geldi. Yoksul bir ailenin çocuğuydu. Lisede okuduğu yıllarda ayakkabı işçiliği yaptı, gömlek dikti. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesine kayıt oldu. Ancak babasının sağlık sorunları nedeniyle eğitim hayatına son vermek zorunda kaldı. Türkler Emayetaş fabrikasında çalıştığı sırada Demir-İş sendikasına (sonradan adı Maden-İş Sendikası olarak değişecek) 1952 yılında üye oldu.
“Özgürlük zorunlulukların farkında olmaktır.” diyor Marks. Kemal Türkler’in yaşam hikâyesine, özellikle gençlik yıllarından başlayarak baktığımızda oldukça çarpıcı bir resim çıkıyor karşımıza. İşçi önderi Türkler’in, bu felsefi ilkeyi ustaca bir sezgiyle kavradığını görüyoruz. Bütün zorlukların, zorunlulukların sert etkisi altında işçi sınıfına sendikal alana ve hatta siyasal mücadeleye en yararlı olanı çekip çıkarma hünerini gösteriyor Türkler.
1954 yılında Demir-İş Sendikası Genel Sekreterliğine seçildi. Aynı yıl Demir-İş sendikası Genel Başkanı olan Yusuf Sidal’ın görevinden ayrılması üzerine Türkler genel başkanlık görevini üstlendi.

KEMAL TÜRKLER 100 YAŞINDA

TİP Kuruluyor
Kemal Türkler, 1961 yılında kurulan Türkiye İşçi Partisi (Tarihe birinci TİP olarak geçti.) kuruluşuna öncülük edenlerin başında geliyordu. Bu dönemde Türkler’i büyük bir lidere dönüştüren iki özelliği daha görüyoruz.
Türkler, işçinin hak ve çıkarlarını fabrika duvarlarına hapseden, siyaseti dışlayan sendikal anlayışın aşılmasına büyük bir katkı verdi. Fabrikalarda kendi hak ve çıkarları için grevler, eylemler, toplu sözleşmeler yapan işçilerin ülkenin meselelerine kafa yormalarının, daha güzel bir ülke ve dünya içinde mücadele vermelerinin önemini vurguladı, yolunu açtı. İşçinin kurtuluşuyla tüm toplumun kurtuluşunun aynı yoldan geçtiği bilincinin yaratılmasını sağladı. İşçi-yurttaş sorumluluklarının, görev paylaşımının, dayanışmasının önemini ortaya koydu. Toplumsal aidiyet duygusunu, bilincini yükseltti. Şüphesiz bu kazanımlar, ilerleyen yıllarda çok daha kitlesel eylemlerin, başarıların hazırlayıcısı oldu.
Türkler ve yol arkadaşları dürüst, namuslu, yaşadıkları toplumu seven, cesaretli insanlardı. Bu nedenlerle daha farklı program tartışmalarıyla başlayan TİP, giderek işçilerin, tüm toplumun gerçek siyasi ihtiyaçlarının işaret ettiği gibi sosyalist bir programa kavuştu ve gerçek karakterini kazanmış oldu. Kemal Türkler bütün baskılara rağmen gördüğü, bildiği saf gerçekliği, doğruyu hayata geçirme cüretini gösteriyordu. Bu özellikleri Türkler’in ilerleyen yıllarda destanlaşan sendikal mücadelesinin anahtarı niteliğindeydi. İşçi önderi Türkler her kritik dönemde kendisini saran katı gerçekleri görüyor, kıvrak bir zekâyla bu zorunluluklar altından en devrimci kararı vermeye çabalıyordu.

Her Krizden Başka Bir Devrimci Hamleyle Çıkıyor
Yıl 1963’e geldiğinde Kavel kablo fabrikasında Cumhuriyet Türkiye’sinin ilk “grevi” gerçekleşti. Türkler ve arkadaşları burada gerçekleştirdikleri fiili iş bırakma ile; grevli toplu sözleşmeli sendikal dönemin kapılarını açtı ve sendikaların gerçek niteliğine kavuşmasını sağladı.
Burada Kemal Türkler’in bir başka önemli özelliğinin öne çıktığını düşünüyorum. Kavel kablo fabrikasında, 174 işçi ile koca sermaye düzenine geri adım attırmayı başarmıştı. Çünkü Türkler ve yol arkadaşları her dönemin olaylarını, olgularını, dengelerini açıklarını ustaca kavramayı bilmiş ve doğru zaman-zeminde devrimci adımlar atmayı başarmışlardır.
Aynı nitelikler ve kararlılıkla Türkler, Türk-İş’ten kopmayı bilmiş ve 1967 yılında DİSK’i (Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu) kurmuştur.
Türkler’in; TİP’in kuruluşu, Kavel Grevi, DİSK’in kuruluşu, Şanlı 15-16 Haziran Direnişi, DGM Direnişi, Faşizme İhtar Eylemleri, Ulusal Demokratik Cephe mücadelesi ve sayısız eylem, grev, direnişte Türkiye toplumunun ve Türkiye işçi sınıfının en ileri düşüncesini ve unsurlarını öne çıkarma ustalığını gösterdiğini görüyoruz.

KEMAL TÜRKLER 100 YAŞINDA

Politikayla Kurulan Sağlıklı Bağlar
Tüm bu süreçlerde Kemal Türkler’in politikayla kurduğu ilişkinin önemi tartışılmaz değerdedir. Sosyalist ülkelerin (özelikle Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğinin) varlığı, dünya işçi hareketi deneyimleri, 60’lı, 70’li yılların politik atmosferi ile yükselen işçi sınıfı hareketi arasında köklü bağlar bulunmaktadır. Tüm diğer komünist partiler gibi özellikle 70’li yıllardaki tarihi Türkiye Komünist Partisi’nin, DİSK’in, Maden-İş’in ve Kemal Türkler’in başarılarına katkısı oldukça önemli düzeydedir. Sendikal hareketin, Türkiye ve dünyadaki süreçlerden yararlanmasını, Kemal Türkleri’in politikayla, politik yapılarla kurduğu sağlıklı bağa borçluyuz.

KEMAL TÜRKLER 100 YAŞINDA

Emek Mücadelesini Sanatla Yoğuran Lider
Türkler okur, şiir yazar, karikatür çizer. Kemal Türkler’in düşünce yapısında ona başka türlü düşünme gücünü verenin de bu sanatsal bakış açısının olduğunu söylemek yerinde olur. Türkler, şiire, tiyatroya, müziğe bir eğlence aracı gibi faydacı bir gözle bakmaz. Sanata hak ettiği değeri verir. İnsanın öz faaliyeti, işçilerin, toplumların gelişiminin, aydınlanmasının doğal unsuru sayar. Kemal Türkler, DİSK’i ve Maden-İş Sendikasını; kalbi ezilenlerden yana atan akademisyenlerin sanatçıların aydınların yuvası haline getirmiştir.

KEMAL TÜRKLER 100 YAŞINDA

Dünümüz Bugünümüz Yarınımız
Metin içerisinde zaman zaman Kemal Türkler ve yol arkadaşları tabirini kullandım. Fakat zaten Türkler dediğimizde İbrahim Güzelce’yi, Rıza Kuas’ı, Kemal Nebioğlu’nu, daha nicelerini ve sayısız işçiyi anlıyoruz. Çünkü Kemal Türkler bir isimin ötesinde bir sendikal-siyasal çizginin, felsefenin, eylemin adıdır. Kemal Türkler Türkiye işçi sınıfının kimliğinin oluşmasında önemli katkıları olmuş bir işçi önderidir. Bu işçi önderlerinin bıraktığı deneyimler, işçi sınıfının, sendikal mücadelenin içine itildiği bunalımından çıkarmak için eşsiz bir rehberdir. Kemal Türkler dünümüz, bugünümüz, yarınımızdır.

KEMAL TÜRKLER 100 YAŞINDA

Kemal Türkler 100 yaşında hepimiz 100 yaşındayız!

]]>
Sınıfın Sınıfa Karşı Görkemli Yanıtı: DİSK’in Doğuşundan 15-16 Haziran Zaferine https://yenidunya.org/yazarlar/tarik-yuce/34135/sinifin-sinifa-karsi-gorkemli-yaniti-diskin-dogusundan-15-16-haziran-zaferine/ Mon, 15 Jun 2026 05:58:00 +0000 https://yenidunya.org/?p=34135 Türkiye işçi sınıfı tarihinin en görkemli ve net sınıf hesaplaşmalarından biri olan 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi, takvim yapraklarında sararıp gitmiş sıradan iki günden ibaret değildir. Bu direniş; fabrikalarda çarkların durduğu, İstanbul ve İzmit sokaklarının üretimi var edenlerin haykırışıyla titrediği, emeğin sermaye karşısında kendi gücünü ve bilincini sokağa nakşettiği tarihi bir dönüm noktasıdır. Türk çalışma hayatını ve sendikal mücadeleyi kökten sarsan bu sürecin arka planını, gelişimini ve sonuçlarını nesnel bir tarihsel perspektifle ele almak, bugünün emek mücadelesini anlamak açısından da kritik bir öneme sahiptir.

1967: DİSK’in Doğuşu ve Sınıf ve Kitle Sendikacılığı İlkeleri
15-16 Haziran’a giden yolun taşları, 13 Şubat 1967’de Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun (DİSK) kurulmasıyla döşenmeye başlanmıştır. O döneme kadar hakim olan uzlaşmacı ve vesayetçi sendikal anlayışın, yani “sarı sendikacılığın” zincirlerini kırmak amacıyla yola çıkan DİSK, bu toprakların bağrından fışkıran sınıf ve kitle sendikacılığının somut ifadesi olmuştur.

Konfederasyonun kuruluş ilkeleri son derece net ve tavizsiz temellere dayanıyordu:
Tam Bağımsızlık: Sendikalar sermayeden ve devletten tamamen bağımsız bir çizgide örgütlenecekti.

Tabanın Söz ve Karar Hakkı: Sendikal bürokrasiye karşı söz, yetki ve karar hakkı doğrudan tabana, yani fabrikada üretimi gerçekleştiren işçinin kendisine ait olacaktı.

Sokak ve Meydanların Birleşik Gücü: Sınıfın çıkarları her şeyin üstünde tutulacak, geniş işçi kitlelerinin birleşik gücü sadece masa başında değil, sokakta da kendini gösterecekti.
Kısa sürede fabrikalarda dalga dalga yayılan bu ilkeler, DİSK’i tüm Türkiye emekçileri için sarsılmaz bir çekim merkezi haline getirmiştir.

Sınıfın Sınıfa Karşı Görkemli Yanıtı: DİSK'in Doğuşundan 15-16 Haziran Zaferine

Direnişe Giden Süreç: 12-14 Haziran
İşçi sınıfının bu hızlı uyanışı ve bilinçlenmesi, sermaye çevrelerinde ve dönemin siyasi iktidarında büyük bir tedirginlik yarattı. DİSK’in örgütlülüğünü kırmak ve işçileri yeniden denetim altındaki uzlaşmacı sendikalara mahkûm etmek amacıyla antidemokratik bir yasa tasarısı hazırlandı. 12 Haziran 1970 günü, DİSK’i fiilen kapatmayı ve işçinin en temel silahı olan “sendika seçme özgürlüğünü” elinden almayı amaçlayan bu tasarı Meclis’ten geçirildi.
Ancak egemenlerin hesaba katmadığı unsur, DİSK bünyesinde yetişen işçilerin örgütlülük düzeyiydi. 13 ve 14 Haziran hafta sonu boyunca fabrikalarda gizli ve yoğun bir hareketlilik başladı. Sınıf ve kitle sendikacılığı bilinciyle harmanlanmış fabrika komiteleri acil toplantılar düzenledi. Türkiye Komünist Partisi (TKP) başta olmak üzere dönemin öncü kadroları işçilerle hızlı bir koordinasyon sağladı. Fabrika koridorlarında ve işçi mahallelerinde alınan karar sarsılmazdı: “Pazartesi sabahı çarklar duracak, sokaklar bizim olacak!”

15 Haziran Pazartesi: Eylemin İlk Günü ve Sınıf Dayanışması
Tarih 15 Haziran Pazartesi sabahını gösterdiğinde, İstanbul’un ana sanayi havzalarında zaman adeta durdu. Saat 09.00 dolaylarında Kartal’dan Maltepe’ye, Eyüp’ten Levent’e kadar uzanan devasa bir hat üzerindeki tüm fabrikalarda şalterler aynı anda indirildi. İşçiler, fabrikalarından çıkarak devasa kollar halinde caddelere akmaya başladı.
Günün ilerleyen saatlerinde, sermaye iktidarının beklemediği büyük bir kırılma yaşandı. Sokaktaki kararlılığı ve haklılığı gören binlerce Türk-İş üyesi işçi de sınıf dayanışmasının bir gereği olarak fabrikalarını boşaltıp yürüyüşe katıldı. Kağıt üzerindeki yapay sendika ayrımları sokaktaki pratik mücadele içinde tamamen silindi. Ankara asfaltı artık işçilerin mutlak denetimi altındaydı ve bu muazzam kenetlenme, sermaye cephesine sınıfın gerçek gücünü ilk günden hissettirmişti.

16 Haziran Salı: Tankları Aşan İrade ve Barikatlar
16 Haziran Salı günü, eylemin boyutu ve şiddeti bir üst aşamaya taşındı; süreç kelimenin tam anlamıyla tarihi bir sınıf savaşına dönüştü. Sabahın erken saatlerinde İzmit ve Gebze havzalarından yola çıkan işçilerin de İstanbul’daki kollara eklenmesiyle sokaklardaki emekçi sayısı 150 bini aştı.

Büyük bir panik yaşayan hükümet, işçi kollarının birleşmesini engellemek amacıyla sert tedbirlere başvurdu:
Galata Köprüsü açtırılarak iki yakanın teması kesilmeye çalışıldı.
Şehir hatları vapur seferleri tamamen iptal edildi.
Kritik noktalara askeri barikatlar, polis hatları ve tanklar konuşlandırıldı.
Ancak bu barikatlar muazzam bir nehir gibi akan işçi selini durdurmaya yetmedi. Eminönü ve Sirkeci hatlarındaki polis barikatları işçilerin kararlılığıyla yarıldı. Anadolu yakasında ise Kadıköy Meydanı tarihi anlara sahne oldu. Yoğurtçu Parkı ve Bağdat Caddesi üzerinden gelen on binlerce işçinin önüne dikilen tanklar, işçilerin üzerlerinden atlayarak barikatları geçmesiyle işlevsiz bırakıldı.
Bu irade karşısında aciz kalan devletin kolluk güçleri, işçilerin üzerine doğrudan ateş açtı. Bu karanlık saatlerde Yaşar Yıldırım, Mustafa Bayram ve Mehmet Gıdak adındaki üç işçi kardeşimiz barikatların önünde şehit düştü.

Sınıfın Sınıfa Karşı Görkemli Yanıtı: DİSK'in Doğuşundan 15-16 Haziran Zaferine

Sonuçlar ve Büyük Kazanım
Çatışmaların ve yürüyüşlerin ardından, 16 Haziran gecesi saat 21.00’de hükümet İstanbul ve Kocaeli’nde sıkıyönetim ilan etti. Takip eden günlerde DİSK yöneticileri ve yüzlerce öncü işçi gözaltına alındı, binlerce işçi tazminatsız olarak işten atıldı.
Baskılara ve sıkıyönetim şartlarına rağmen işçi sınıfı sokakta kazandığı mevziden geri adım atmadı. Fabrikalardaki ve sokaklardaki bu sarsılmaz direnişin yarattığı siyasi ve toplumsal basınç sonucunda egemenler geri adım atmak zorunda kaldı. Anayasa Mahkemesi, işçilerin sokakta çiğneyip geçtiği o antidemokratik sendika yasasını iptal etti. Böylece işçi sınıfı, fiilen ve canı pahasına kazandığı bu büyük savaşı hukuken de tescillemiş oldu.

Sonuç
1967 yılında dikilen sınıf ve kitle sendikacılığı tohumu, 1970 yılının Haziran ayında tankları ve barikatları aşan devasa bir çınara dönüşmüştür. 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi, işçi sınıfının ilkelerine sadık kaldığında, örgütlü ve birleşik bir güç olarak ayağa kalktığında önünde hiçbir barikatın duramayacağını tarihsel bir kanıt olarak önümüze koymaktadır.
Bugün de emeğin haklarını savunma mücadelesinde, “Vatan Cumhuriyet Emek” ekseninde DİSK’i var eden o köklü ilkelere sarılmak, sömürü çarklarına karşı sarsılmaz bir irade göstermek yegane çıkış yoludur. 15-16 Haziran’da tankları aşanların anısı ve deneyimi, bağımsız ve adil bir gelecek mücadelesine ışık tutmaya devam etmektedir.

]]>
AKP/MHP iktidarının ‘Barış, Demokrasi, Kardeşlik’ ve ‘Özgürlükçü Sivil Anayasa’ anlayışı üzerine https://yenidunya.org/yazarlar/selim-dikel/34067/akp-mhp-iktidarinin-baris-demokrasi-kardeslik-ve-ozgurlukcu-sivil-anayasa-anlayisi-uzerine/ Thu, 21 May 2026 17:09:04 +0000 https://yenidunya.org/?p=34067 ‘İleri Demokrasi’ vaadiyle işbaşına gelen AKP iktidarı, göreve geldiğinden bugüne kadar geçen 24 yıllık süre içinde; 21 Ekim 2007, 12 Eylül 2010 ve 16 Nisan 2017 tarihlerinde yapılan üç ayrı referandumla birlikte toplam 12 defa anayasa değişikliği gerçekleştirdi.

Hepsinin gerekçesi aynıydı. Darbe anayasasına karşı sivil anayasa yaparak insan haklarını ve özgürlükleri geliştirmek ve Türkiye’yi daha fazla demokratikleştirmek.

177 maddelik Anayasa’nın 134 maddesinde yapılan düzenlemelerle yasama, yürütme ve yargı erklerinde köklü değişiklikler yapıldı. Kuvvetler ayrılığı ilkesi darmadağın edildi.

12 Eylül 2010 tarihinde, “Askeri vesayet rejimine karşı özgürlükçü, demokratik, sivil Anayasa” vaadiyle yapılan referandum sonucunda; ‘Türk Tipi Başkanlık Sistemi’ adıyla ‘Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçildi. 600 Milletvekilinden oluşan TBMM etkisiz hale getirilerek işlevsizleştirildi. Parlamenter sistem yıkılarak halkın egemenliğine son verildi.

“Askeri vesayet rejimi son bulacak, Başkanlık Sistemi Türkiye’yi şahlandıracak” propagandasıyla TBMM’yi işlevsiz hale getiren AKP/MHP iktidarı, 24 yılda ülkeyi sadece ekonomik iflasın ve yıkımın eşiğine getirmekle kalmadı. Aynı zamanda zaten kısıtlı olan demokratik hak ve özgürlükleri de tamamen yok etti.

Bugüne kadar defalarca değiştirdiği Anayasaya bile uymayan iktidar, bu defa önümüzdeki seçimlerden sonra da iktidarını sürdürebilmek amacıyla, sözde ‘daha özgürlükçü, daha demokratik ve daha da sivil Anayasa’ vaadiyle yeni bir Anayasa değişikliğini gündeme getirmeye hazırlanıyor.

Siyasi iktidarın “özgürlükçü, demokratik ve sivil Anayasa” vaadinde ne kadar samimi olduğunu anlamak için geçmişte yaşadıklarımızı hatırlamak ve hatırlatmak gerekiyor.

2010 yılında 1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanmasına ‘izin’ vererek, “Artık 1 Mayıs Hem Bayram Hem Taksim’de, Kutlu Olsun” diye Taksim Meydanı’na AKP İstanbul İl Başkanlığı imzalı pankart astıran iktidar; Anayasa Mahkemesinin, 1 Mayıs’ın Taksim Meydanı’nda kutlanmasına yönelik yasaklama kararının, “Anayasa’nın 34. maddesinde güvence altına alınan toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkının engellenmesi” olduğu yönündeki kararını görmezden geliyor.

Taksim Meydanı, T.C. Anayasası, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve İLO Sözleşmeleri yok sayılarak 1 Mayıslarda emekçilere yasaklanıyor. Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına rağmen bu yasak hâlâ devam ediyor.

Gezi Direnişinde halka karşı kullanılan onbinlerce gaz bombası, biber gazı, plastik mermiler, içine kimyasal ilaç karıştırılmış tonlarca tazyikli su ve yitirdiğimiz canlar, hâlâ hafızamızda. Yaşananları unutmak mümkün mü?

İşverenlere sendika kurma hakkı tanınmışken; emekli yurttaşların insanca yaşamak için toplu sözleşmeli sendika talebiyle kurdukları emekli sendikaları, “Anayasada Emeklilerin sendika kurma hakkı olmadığı” gerekçesiyle kapatılıyor.

İşçilerin grev yapmaları ‘milli güvenliğe aykırı olduğu’ gerekçesiyle ‘erteleme’ adıyla defalarca fiilen yasaklanıyor.

Sendikaya üye oldukları için işten atılan veya maaşları ödenmediği için haklarını arayan işçilerin karşısına polis barikatı kurularak haklarını aramaları engelleniyor.

Kâr hırsıyla gözü dönmüş bir avuç madenciye karşı köyünü, toprağını, ormanını ve zeytinliklerini korumak için mücadele eden köylü yurttaşlar, jandarma marifetiyle yerlerde sürüklenerek gözaltına alınıyor ve tutuklanıyor.

İktidara muhalif olan güçleri parçalayarak yok etmek amacıyla, Cumhuriyet Halk Partisi’ne ve halkın oylarıyla işbaşına gelen CHP’li belediye başkanlarına yönelik düzenlenen hukuk dışı kumpaslarla halkın iradesi ve milletin egemenliği yok edilmek isteniyor.

Aslında söylenecek ve yazacak daha çok şey var. Fakat fazla söze gerek yok. Emeklilerin sendika kurmasına bile tahammül edemeyen ve bugüne kadar kurulan bütün emekli sendikalarını kapatan bir siyasi iktidar ülkeye demokrasi, barış ve özgürlük getiremez.

İktidarın “Sivil ve Demokratik Anayasa” vaadi tamamen bir aldatmaca ve “Cambaza Bak” oyunudur.

Siyasi iktidar ve TBMM Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nda yer alan muhalefet partileri, eğer Türkiye halkına karşı vaatlerinde samimiyseler; TBMM’de “Emekliler ve Emekçiler İçin İnsanca Yaşam Komisyonu” kurulsun ve halkın gerçek gündemindeki can yakıcı sorunların çözümü için çaba harcansın.

Emekli maaşları ve asgari ücret; ev kiralarının ve faturaların rahatça ödenebileceği, açlık ve yoksulluk sınırının üzerinde insanca yaşanabilecek bir seviyeye çıkarılsın.

Uzun lafın kısası; ayinesi iştir AKP’nin lafa bakılmaz. Yaparsa AK Parti yapar. Ancak bu hep böyle gitmez. Keser döner sap döner, gün gelir hesap döner.

Er ya da geç sandık gelecek devran dönecek, AKP halka hesap verecek. ‘İleri Demokrasi’ yalanıyla kurulan baskı rejimi sona erecek.

Tarih şahittir. Siyasi partiler tarihine dönüp bir bakın. Demokrat Parti, Adalet Partisi, Doğru Yol Partisi, Anavatan Partisi, hepsi tarihin çöplüğünde. Bu defa sıra AKP’de ve MHP’de. Bundan hiç kimsenin kuşkusu olmasın.

İktidarda kalabilmek amacıyla, ana muhalefet partisi üzerinde oynanan hukuk dışı uygulamalarla birlikte, her gün artarak devam eden hayat pahalılığı, işsizlik ve yoksulluk karşısında halkın giderek artan öfkesi ampulü patlatacak.

Erken ya da zamanında yapılacak ilk seçimde siyasi iktidar sandığa gömülecektir.

Yazın bunu bir yere!

NOT: Bu yazı CHP Kurultayı “butlan” kararından önce kaleme alınmıştır.

Fotoğraf: Selim Dikel / 1 Mayıs 2024 Saraçhane

]]>
Kelepçe ve rozet; Ya kelepçe ya rozet üzerine bir onur sınavı https://yenidunya.org/yazarlar/tarik-yuce/34052/kelepce-ve-rozet-ya-kelepce-ya-rozet-uzerine-bir-onur-sinavi/ Tue, 12 May 2026 05:44:04 +0000 https://yenidunya.org/?p=34052
Türkiye, yerel yönetimlerin sadece hizmet birimi değil, iktidarın CHP’yi ve muhalefeti dağıtma hamlesi kapsamında birer “operasyon sahası” olarak görüldüğü karanlık bir dönemden geçiyor.
Özellikle 19 Mart’tan itibaren vites yükselten bu süreç, yargı ve polis gücünün birer siyasi sopa olarak kullanıldığı, muhalefeti bütünüyle tasfiye etmeyi amaçlayan sistematik bir istibdat saldırısıdır. Seçilmiş belediye başkanlarına ve meclis üyelerine dayatılan o keskin yol ayrımı, bugün Türkiye’nin demokrasi sınavıdır: Ya kolundaki kelepçeyi onurla taşıyacaksın ya da yakana takılan o kirli rozetle halkın iradesini teslim edeceksin.

İstibdadın muhalefeti içten dağıtma stratejisi
​Bu saldırı dalgasının asıl hedefi, ana muhalefet partisi CHP’yi yerelde felç etmek ve içten içe parçalamaktır. İktidar, sandıkta kaybettiği mevzileri adliye koridorlarında, sahte delillerle kurgulanmış dosyalarla geri almaya çalışmaktadır. Bu bir “hukuk süreci” değil, muhalefetin nefes aldığı her alanı kurutma ve halkın direnme odaklarını bütünüyle tasfiye etme hamlesidir. Seçilmiş temsilciler; hapis tehdidi, kayyum darbesi ve siyasi yasaklarla kuşatılarak bir “teslimiyet” sınavına sokulmaktadır. Amaç, CHP’yi kurumsal olarak dağıtmak ve seçmeni “oyumun bir hükmü yok” duygusuna hapsederek umutsuzluğa sürüklemektir.

Rozet bir ihanet ve aklanma rüşvetidir
​İktidarın önüne koyduğu o “rozet”, sadece basit bir parti değişikliği simgesi değildir. O rozet, halkın iradesine ihanet etmenin, istibdat rejimine biat etmenin ve karşılığında “hukuki dokunulmazlık” satın almanın bedelidir. Rozeti takanlar için geçmişteki tüm suçlamalar bir gecede buharlaşırken, CHP çatısı altında kalmakta direnenler ağır baskılarla sanık sandalyesine oturtulmaktadır.
​Bu süreçte en vahim tablo ise, halkın oyuyla, CHP’nin listelerinden seçilip de “etkin pişmanlık” kılıfı altında iktidar saflarına sığınanların sergilediği tutumdur. Kendisine bu yetkiyi veren milyonların iradesini bir “pişmanlık” malzemesine dönüştürüp AKP saflarına geçmek, sadece siyasi bir saf değişimi değil, halkın emanetine yönelik bir irade hırsızlığıdır. Meclis sıralarında veya belediye koltuklarında otururken halkın umudunu şahsi bir pazarlık malzemesine dönüştürenler, istibdat rejimine sunulmuş en büyük ödüldür. Bu hamleler yapanı aklamaz; aksine halkın vicdanında ve tarihin önünde mahkûm eder. Rozet takmak; celladına aşık olmak, halkın güvenini iktidarın bekası için kurban etmektir.

Kelepçe ve rozet; Ya kelepçe ya rozet üzerine bir onur sınavı



Kelepçe halkın iradesine vurulan onur nişanıdır
​Kelepçe, bu düzende sadece bir kişinin bileklerine değil, onu oraya seçen milyonların iradesine vurulmaktadır. Toplumsal birliktelikleri ve halkın yerel yönetimlerde söz sahibi olma girişimlerini hedef alan bu baskı rejimi, kelepçeyi bir susturma aracı olarak kullanmaktadır. Ancak baskılara teslim olmayanlar, transfer tekliflerini elinin tersiyle iten ve bu uğurda bedel ödemeyi göze alanların duruşu, Türkiye’nin demokrasi tarihine düşülen en kıymetli nottur. İroni şudur ki; bu çürümüş düzende kelepçe takmak, halkın emanetini satıp “pişmanlık” dilekçeleriyle rozet takmaktan çok daha temiz ve çok daha onurlu bir duruştur. Bileklerdeki o metal, aslında teslim alınamayan bir iradenin kanıtıdır.

Kuşatmaya karşı omuz omuza
​Bu kuşatmayı yarmanın yolu, iktidarın çizdiği o kirli “kelepçe mi, rozet mi?” ikilemine hapsolmak değil, demokratik meşruiyeti ve CHP’ye emanet edilen halk iradesini tavizsiz savunmaktır. Bizim için CHP’yi savunmak, yapılan hatalara göz yummak değil; aksine, o hataların iktidar tarafından birer gedik olarak kullanılmasına karşı en sert eleştiriyi içeriden yaparak, halkın kalesini tahkim etmektir. Seçilmişlerin iradesinin gasp edilmesine karşı durmak, sadece bir partiyi savunmak değil, bizzat halkın egemenliğini ve ülkenin demokratik geleceğini savunmaktır.

Sonuç
​Bugün Türkiye’nin önünde tek bir gerçek vardır: Ne istibdadın kelepçesi bizi yıldırabilir, ne de kirli pazarlıkların rozeti halkın iradesini satın alabilir. Bu karanlık kuşatma, ancak koltuğunu değil onurunu savunanların, rozeti değil halkın emanetini baş tacı edenlerin mücadelesiyle dağılacaktır.
Seçme ve seçilme hakkına sahip çıkanlar, kelepçeyi göze alıp direnenler ile dayanışanlar; bağımsız demokratik laik sosyal hukuk Cumhuriyeti’ni savunanlar; Vatan Cumhuriyet Emek için mücadele edenler kazanacak! Yarının özgür Türkiyesi, bugün bu değerlerden milim sapmayanların eseri olacaktır.

]]>
Emeklilerin uzun yürüyüşü sürüyor https://yenidunya.org/yazarlar/fatih-kaplan/34015/emeklilerin-uzun-yuruyusu-suruyor/ Mon, 27 Apr 2026 08:16:30 +0000 https://yenidunya.org/?p=34015 2021 Tüm Emekliler Sendikası Mersin Şubesinin 3. Olağan Genel Kurulu yapıldı
25 Nisan 2026 tarihinde Eğitim Sen toplantı salonunda yapılan Genel Kurula çok sayıda siyasi parti, sendika ve demokratik kitle örgütü temsilcisi katılarak başarı dileklerinde bulundular. Sendikayı büyük bir özveri ve başarıyla bugüne taşıyan sendika emekçilerine teşekkür edildi, yeni dönemde de aynı kararlılığın devam edeceği belirtildi.

Genel Kurulda yazarımız Fatih Kaplan’ın konuşmasını iletiyoruz.
Sayın üyeler, dostlar, Genel Kurulumuza katılarak emekçi dayanışmasını yükselttiniz, mücadelemize güç verdiniz, hepinizi saygıyla selamlıyorum.

ABD-İsrail barbarlığı
Amerikan emperyalizmi ve uydusu İsrail Siyonizmi İran Lübnan ve Filistin’e yönelik barbar saldırılarında şu ana kadar istedikleri sonucu elde edemediler. Diplomatik görüşmeler sürerken başlattıkları yıldırım harekâtı sert bir direnişle karşılaştı ve ABD ateşkes istemek zorunda kaldı. Emperyalizmin ve Siyonizmin gerilemesi bölgedeki her ülke için halkların yararına sonuçlar doğuracak zemini yaratacaktır.

Emekliler sessiz kalmayacak
2021 Tüm Emekli Sen Mersin Şubesinin bir önceki Genel Kurulunun üzerinden iki yıl geçti. Dolu dolu geçen bu iki yılın ayrıntılı raporunu az sonra arkadaşlarımız Genel Kurula sunacaklar, ben Mersin’in farklı ilçelerindeki şube ve temsilciliklerimizi, eş güdüm içerisinde emekli mücadelesine yaptıkları çok yönlü katkılar için kutluyorum. Sadece 2024 yılının Kasım soğuğunda Mersin’den başlatıp Ankara’ya ulaştırdıkları yürüyüşle bile emekli hareketinde onurlu yerlerini aldılar. Emeklinin haklarının gasbedilmesine sessizce razı olmayacaklarını kanıtladılar.

Emeklilerin uzun yürüyüşü sürüyor

Bir uzun yürüyüş
Ülkemizde emekli mücadelesinin sendikal alana taşınması 1995 yılına dayanır. İktidarlar, Anayasanın ve uluslararası hukukun ruhuna aykırı olarak davranıyorlar. Emeklilerin toplu sözleşmeli sendika hakkını tanımak yerine yolumuza sürekli engeller çıkarıyor, kapatma davaları açarak yılgınlık yaratmaya çalışıyorlar. Emekliler, hangi demokratik yöntem ve araçla mücadele edeceklerine kendileri karar verebilecek bilgeliğe ve yetkinliğe sahiptir. Bugün gerçekleştirmekte olduğumuz 3. Olağan Genel Kurulumuz sendikal mücadelenin devamı yönünde irademizin göstergesi olsun.

Özelleştirme ihanettir
Kaç gündür Bağımsız Maden İş üyesi Doruk Madencilik şirketi işçilerinin haklı eylemlerine tanık oluyoruz. Yüreğimiz yanlarındadır.
Maden gibi stratejik bir alan özel şirketlerin piyasacılığına terk edilince işçilere de güvencesizlik ve sefalet düşüyor. Şirket, ilk sıkışıklıkta en kolay yolu seçerek işçilerin aylıklarını ödemiyor.
AKP iktidarı özelleştirmenin başlatıcısı değil ama açık ara şampiyonudur. Kendisinden önceki tüm iktidarların yaptığı özelleştirmeleri kat kat aştığı hâlde yeni özelleştirmelerin peşindedir. Bunlar yetmezmiş gibi ülkemizin her köşesini vahşi madenciliğe açmak için elinden geleni yapıyor, tarım alanlarını, zeytinlikleri, su havzalarını tarumar edecek bir yol tutuyor. Engel olmazsak bölgemiz Mersin de bu talanın kurbanları arasına girecek. İzin vermeyeceğiz.
Özelleştirme borç faiz döviz borsa ekonomisi bir avuç dolar milyoneri ve milyarderi, buna karşın milyonlarca yoksul üretir. Dayanışma yerine bencillik, emeğe saygı yerine ihale kayırmacılığıyla kolay yoldan para kazanma, atamalarda liyakat yerine parti rozeti geçerli olur. Böyle olunca toplumsal doku parçalanır.

Emeklilerin uzun yürüyüşü sürüyor

Eğitim gençler için umut olmaktan çıkar, umutsuzluk yayılır
Ders olsun. Daha üzerinden ancak on gün geçti, büyük bir acı yüreklerimizi dağladı. Şanlıurfa Siverek’te bir lise öğrencisi, bir gün sonra Kahramanmaraş’ta bir ortaokul öğrencisi kendi okullarına silahlı saldırıda bulundu. Saldırılarda onlarca kişi yaralandı, bir öğretmen ve dokuz öğrenci yaşamını yitirdi.
Akıl bilim çağdaşlık yerine tarikat karanlığı, birlikte üretim ve hakça paylaşım yerine faiz döviz özelleştirme düzeni çıkmaz yoldur. İktidarı bu çıkmaz yoldan döndürmek hepimizin ortak görevidir.

Genel Kurulun fazlaca vaktini almadan bugünlerde yeniden açılan eski dosyalardan söz edeyim. Bakan Akın Gürlek’ten duyduğumuza göre ucu nereye varırsa varsın sonuna kadar gidilecekmiş. Ne güzel. Umarız, dosyalar açıklığa kavuşur, suçlular cezasını bulur. Ama yanıtlanmamış bir kocaman soru ortada duruyor.
Bir yanda CHP ve diğer muhalefet belediyelerine siyasi olduğu besbelli göz altılar, tutuklamalar, yargılamalar, görevden almalar, kayyum atamalar yapılırken, diğer yandan eski dosyalarda adaleti gerçekten aradığınıza nasıl inanacağız. Bu, daha çok adalet konusunda yitirdiğiniz inandırıcılığı geri kazanmak için halkla ilişkiler çalışmasına benziyor.
Hepinize çok teşekkür ediyorum. Birlikte güçlüyüz birlikte değiştireceğiz

]]>
Sermaye Saldırıyor, Emek Direniyor! https://yenidunya.org/yazarlar/tarik-yuce/33978/sermaye-saldiriyor-emek-direniyor/ Sat, 11 Apr 2026 18:40:14 +0000 https://yenidunya.org/?p=33978 Türkiye’de sermaye düzeni, halkın ekmeğine ve doğasına el koyarken karşısında dikilen her iradeyi yargı kıskacıyla boğmaya çalışıyor. Bugün birbiri ardına yükselen bu haksızlık dalgası, artık sadece bir “ifade özgürlüğü” meselesi değil; işçi sınıfının bizzat yaşam hakkına yönelik topyekün bir saldırıdır. 1920 TKP’nin o net tespiti, bugün bizler için artık bir mücadele pusulasına dönüşmüştür: Biz durdurmazsak durmayacaklar.

Bu saldırı silsilesinin ilk hedefi, BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen oldu. Türkmen’i zindana atan süreç, onun şu tespiti dile getirmesiyle başladı: “Fabrikalarda işçiler ölüyor, elleri kolları kopuyor; bir tane patron ifade vermeye bile çağrılmıyor ama bir sendikacı işçinin can güvenliğini savunduğu için tutuklanıyor.” Türkmen’in yürüttüğü çalışma, işçinin yaşamını patronun kâr hırsına kurban etmeyen bir can güvenliği mücadelesidir. Onu hapsedip siyasi yasak istemek, fabrikaları birer köle kampına çevirme niyetinin açık bir ilanıdır. Bu hamleyle, iş cinayetlerinin ve denetimsizliğin üzerini tamamen örtmek, işçiyi ise her türlü savunmadan yoksun bırakmak istiyorlar.

Sermaye Saldırıyor, Emek Direniyor!
BAŞARAN AKSU – MEHMET TÜRKMEN


Onlar durmayacak!
​Sermaye düzeni durmuyor ve durdurulmadıkları için saldırı menzilini genişletiyor. Bir tekstil işçisinin can güvenliği, onu savunan temsilcilerin onuru ve köylünün zeytin ağacı artık aynı ortak kavgada birleşmiştir. Akbelen’de köylünün toprağına ve zeytinine göz koyan Limak Holding, bu sürece itiraz eden isimleri yargı yoluyla saf dışı bırakmaya çalışıyor. Esra Işık, Limak’ın acele kamulaştırma kararlarına ve doğa katliamına karşı dik durduğu için tutuklandı. Vatan toprağını savunmak “suç” hanesine yazıldı. Hemen ardından, Umut-Sen Örgütlenme Koordinatörü Başaran Aksu hedef alındı. Başaran Aksu’yu hapse atan el, aslında Limak’ın dozerlerinin önünü açmak isteyen elin ta kendisidir. Bu tutuklama, sermayenin kâr hırsına karşı örülen barikatı yıkma ve direnen tüm kesimlere gözdağı verme girişimidir.

Silsile, Bağımsız Maden-İş bünyesinde görev yapan Doğukan Akan ile devam etti. Akan, sendika adına yapılan açıklamada Başaran Aksu’nun tutuklanmasına tepki gösterdiği ve bu hukuksuzluğu eleştirdiği için tutuklanarak bu sürece dahil edildi. İşçi temsilcilerini hedef alan bu tutuklamalar, işçiyi hakkını savunacak örgütsel iradeden mahrum bırakma girişimidir. Limak gibi holdingler, kendilerini hukuktan üstün gören bir anlayışla hareket ediyorlar. İşçinin tazminatına el koyan maden baronları ile Akbelen’de ağaç kesenler aynı saftadır. Onlar durmayacak. Biz durdurmazsak; zeytinliklerimiz maden sahasına, fabrikalar ise denetimsiz ölüm çukurlarına dönecek.

Biz durduracağız!
​Toplumcu kurtuluşun yolu, bu ayrı görünen direnişlerin bir yerde buluşmasından geçer. Mehmet Türkmen’in iş cinayetlerine karşı yükselttiği o hayati çığlık, Başaran Aksu ve Doğukan Akan’ın emek verdikleri mücadele, Esra Işık’ın Akbelen’deki inadıyla birdir. Sermaye düzeni; fabrikada işçiyi sakat bırakırken, Akbelen’de nefesimizi keserken kendiliğinden durmayacak. Onları durduracak olan tek güç, bu isimlerin sürdürdüğü yürüyüşe sahip çıkacak olan halkın örgütlü iradesidir. Hukuku holdinglerin kalkanı olmaktan çıkaracak, adaleti ise bu topraklarda emeğin hükmüyle yeniden kuracak olan biziz.

]]>
Emekli örgütlerine çağrı: “Türkiye’nin bütün emeklileri birleşin” https://yenidunya.org/yazarlar/selim-dikel/33930/emekli-orgutlerine-cagri-turkiyenin-butun-emeklileri-birlesin/ Thu, 26 Mar 2026 13:06:32 +0000 https://yenidunya.org/?p=33930 “Sen, ben neyiz ki bu patırtıda?
Hepimiz bir araya gelirsek bir güç oluruz ancak.” Rıfat Ilgaz

“Emeklilerin içinde bulunduğu durum ve yaşadığı sorunlar”

Açlık yoksulluk sınırının ve asgari ücretin altındaki emekli maaşıyla açlığa, yoksulluğa ve sefalete mahkum edilen milyonlarca emekli yaşama savaşı veriyor.

Çarşıda, pazarda ve markette zamlar yağmur gibi yağıyor. Emekli maaşı kiraya ve faturalara yetmiyor. Emeklinin mutfağı alev alev yanıyor.

Milyonlarca emekli, her gün artan hayat pahalılığı karşısında satın alma gücünü tamamen kaybeden emekli maaşıyla karnını doyurabilmek için, Kredili Mevduat Hesabı, Tüketici Kredisi ve Kredi Kartı kullanarak yaşamak zorunda bırakılıyor.

“Ekonomiyi soğutma ve sıkılaştırma politikası” adıyla uygulanan tefeci faizleriyle banka patronları servetlerine servet katarken, emekliler yüksek faizlerle bankalara borçlanarak icra ve haciz tehdidi altında banka kuyruklarında ömür tüketiyor.

Günden güne daha fazla yoksullaşan emeklilerin borcu, zenginlerin serveti artıyor. Hazine garantili Yap-İşlet-Devret ihaleleriyle, Kur Korumalı Mevduat Hesaplarıyla, vergi istisnaları, krediler ve teşviklerle dolar milyarderi ve milyoneri bir avuç holding patronu ve tefeci banker her geçen gün daha fazla zenginleşirken; açlığa, yoksulluğa ve sefalete mahkûm edilen milyonlarca emekli, eş ve çocuklarıyla birlikte cehennem hayatı yaşıyor.

Ömrünün sonbaharında huzur ve güven içerisinde dinlenerek yaşaması gereken emekliler, ilerlemiş yaşına ve hastalıklarına rağmen yaşamını sürdürebilmek için hâlâ çalışmaya ve iş aramaya devam ediyor.

“Emekli sendikalarının ve derneklerin içinde bulunduğu durum”

Sendikalı ve sendikasız milyonlarca emekli yurttaş böylesine ağır sorunlar altında ezilirken; 1995 yılında “Emeklilere insanca yaşam için toplu sözleşmeli sendika hakkı” talebiyle başlayan ve her türlü olumsuzluğa rağmen bugün hâlâ devam eden sendikal mücadele ne yazık ki henüz yasal ve anayasal güvenceye kavuşturulamamıştır.

“Emeklilerin sendika kurma hakkı olmadığı” gerekçesiyle açılan kapatma davaları sonucunda kapatılan emekli sendikaları, başka isimlerle yeniden kurularak fiili ve meşru olarak faaliyetlerini sürdürmektedir.

Ancak ne yazık ki 1995 yılında DİSK çatısı altında tek sendika ile başlayan mücadele sürecinde bugün geldiğimiz noktada çeşitli isimler altında çok sayıda emekli sendikası ve emekli derneği ortaya çıkmıştır.

Daha da vahim olanı ise, mevcut emekli sendikaları ve dernekleri; emeklilerin ortak sorunları ve talepleri için güç ve eylem birliği yaparak ortak mücadele etmek yerine, maalesef birbirleriyle rekabet ve yarış etmeyi tercih etmektedir.

Dolayısıyla, emekli sendikalarının ve derneklerinin halihazırda yaşadığı bölünmüşlük ve parçalanma nedeniyle kısa vadede tek çatı altında örgütlenmek pek mümkün görünmemektedir.

Emekli örgütlerine çağrı: “Türkiye’nin bütün emeklileri birleşin”

Ne yapmalıyız?

Peki biz emekliler, bize dayatılan yaşam koşullarını kabul etmeye ve hep böyle yaşamaya mecbur muyuz? Yapabileceğimiz hiçbir şey yok mu? Tamamen çaresiz miyiz? Elbette ki hayır!

Yapılması gereken şey bellidir. Ortak sorunlarımızın çözümü ve taleplerimizin gerçekleşmesi için ülke çapında güç ve eylem birliği yaparak, sokaklarda ve alanlarda ortak ve birleşik mücadeleyi mutlaka başarmak zorundayız. Emeklilerin kurtuluşunun ve insanca yaşayabilmelerinin başka yolu yok.

Öncelikle ve ivedilikle emekli sendikaları ve dernekleri arasındaki rekabet ve yarışa derhal ve mutlaka son verilerek, tüm emekli örgütleri tarafından güç ve eylem birliği oluşturulmalıdır. Birbirinden bağımsız, ayrı ayrı eylemler yapmak yerine ortak ve birleşik mücadele anlayışı benimsenmelidir.

Mevcut emekli sendikalarının ve emekli derneklerinin tüm üye ve yöneticilerine somut önerim şudur:

Örgütlü ve örgütsüz durumdaki tüm emeklilerin ortak ve birleşik mücadelesine yönelik ilk adım olarak; “Türkiye Emekli Sendikaları ve Dernekleri Güç ve Eylem Birliği Platformu” ya da daha kısa ifade şekliyle “Türkiye Emekliler Güç ve Eylem Birliği Platformu” adıyla veya daha başka bir isimle güç ve eylem birliği platformu oluşturabiliriz.

Platforma katılan sendika ve derneklerden birer temsilciden oluşan Yürütme Kurulu kendi arasında bir “Dönem Sözcüsü” seçerek hemen çalışmalarına başlamalıdır.

Güç ve eylem birliği platformu önderliğinde; kitlesel basın açıklamaları, yürüyüşler ve mitingler düzenlenerek, yıllardan beri insanca onurlu bir yaşam ve toplu sözleşmeli sendika hakkı için mücadele eden binlerce, onbinlerce, yüzbinlerce ve hatta milyonlarca emekliyi, “hak verilmez alınır, haklar örgütlü mücadele ile kazanılır” şiarıyla omuz omuza mücadele içinde alanlarda buluşturabiliriz.

Böylece, daha geniş ve örgütsüz kitleleri kucaklayan yığınsal mücadele ve örgütlenme sürecinin başlatabileceğine ve emeklilerin tek çatı altında sendikal birliğine giden yolun önündeki engelleri hep birlikte aşabileceğimize inanıyorum.

Emeklilerin insanca yaşayabilmelerinin ve bu mücadeleyi zaferle sonuçlandırmanın başka yolu yok. Sorunlarımızın çözümü ve taleplerimizin gerçekleşmesi noktasında bir kazanım elde edilecekse ancak bu şekilde elde edilecektir.

“Gücümüz birliğimizden gelir”

Öğretmen, şair, romancı ve öykü yazarı Rıfat Ilgaz’ın; “Sen, ben neyiz ki bu patırtıda? Hepimiz bir araya gelirsek bir güç oluruz ancak” sözleriyle ifade ettiği gibi, emeğin gücü birliğinden gelir. Ayrı ayrı sendikalarda ve derneklerde kendimizi güçlü hissedebiliriz. Ancak, bir araya gelirsek daha da güçleniriz ve yenilmez oluruz. Kaybeden değil, kazanan olmak istiyorsak, bu gerçeği asla unutmamalıyız.

15-16 Haziran’ı, DGM ve MESS Direnişlerini yaratan Türkiye işçi sınıfının şanlı mücadele bayrağını, emekli mücadelesi içinde geleceğe taşıyarak bu onurlu görevin yerine getirilmesine katkıda bulunanlar, Türkiye işçi sınıfının sendikal mücadele tarihinin şanlı sayfalarında hak ettikleri yeri alacaklardır. Aksi halde, gerekçesi ne olursa olsun bu konuda engel olanları tarih asla affetmeyecektir.

“Türkiye’nin bütün emeklileri birleşin”

Sadece kendimiz için değil; giderek vahşileşen ve acımasızlaşan kapitalist sistem koşullarında, çocuklarımızın ve torunlarımızın gelecekteki sosyal güvenlik haklarını da korumak ve onlara sosyal güvenceli bir gelecek bırakabilmek için hemen harekete geçmeliyiz.

Açlık sınırının altında yaşama savaşı veren milyonlarca emeklinin insanlık onuruna yakışan mutlu ve huzurlu bir yaşama kavuşması için; çocuklarımıza ve torunlarımıza sosyal güvenceli ve güvenli bir gelecek bırakabilmek için; Türkiye’nin bütün emeklileri birleşin.

]]>
ABD-İsrail-İran üçgeninde neler oldu? https://yenidunya.org/yazarlar/mehmet-can-yilmaz/33869/abd-israil-iran-ucgeninde-neler-oldu/ Sun, 01 Mar 2026 20:47:00 +0000 https://yenidunya.org/?p=33869 Öncesinde neler olmuştu?
-26 Şubat’ta İran-ABD müzakereleri, İran’ın askeri gücünü kısıtlamaya yönelik baskılar neticesinde pek de olumlu sonuçlanmamıştı. İran hiç vermemesi gereken “belli tavizleri vermeye hazır olduğu” kozu ile masaya oturduğu halde buna rağmen bir anlaşma sağlanamadı.
-Her ne kadar “önemli bir ilerleme” olduğu söylense de bu açıklamalar sadece İran’a vakit kazandırmaya çalışıyor gibiydi.
-Trump’ın daha önceki “anlaşma sağlanamazsa, İran yola gelmezse saldırırız” minvalindeki açıklamalarının üzerine görüşmelerin 3. turundan da istediği sonucu alamamış olacak ki akabinde kendi vatandaşlarına bir çağrıda bulundu.
-27 Şubat’ta, saldırılardan bir gün önce ABD İsrail’deki vatandaşlarına, Çin ise İran’daki vatandaşlarına ülkeden acil çıkış yapmaları konusunda çağrıda bulunmuştu. ABD ve Çin devletlerinden karşılıklı olarak gelen bu çağrılar bir sonraki gün başlayacak olan gerilimin habercisi gibiydi.

Nasıl başladı/neler oldu?
-28 Şubat sabahı saat 9 sularında İsrail kendisine yönelik tehditleri ortadan kaldırma gerekçesiyle bir “önleyici saldırı” başlattığını açıkladı. Takip eden dakikalarda İran’ın başkenti Tahran’da patlamalar yaşandı.
-İran Dışişleri Bakanlığı yaptığı açıklamada ABD-İsrail’in saldırılarını BM (Birleşmiş Milletler) Şartı’nın ihlali olarak değerlendirirken bu şartın 51. maddesine göre İran’ın vereceği karşılığın da İran devletinin meşru hakkı olduğunu ifade etti.
-Bu saldırıların asıl sorumlusunun ABD olduğunu dile getiren Bakanlık, “bölgedeki, karada ve havada bulunan tüm ABD üsleri ile bu üslere destek sağlayan her türlü tesis İran tarafından hedef alınacaktır” dedi.
-Önce İsrail, Mehrabad Havalimanı’nın hedef alınmasının hemen ardından ise İran hava sahalarını hava trafiğine kapattı.
-İsrail’in ilk saldırısından yaklaşık 1 saat sonra ABD’de İran’a yönelik hava ve deniz yoluyla saldırılar gerçekleştirdiğini açıkladı.
-İsrail ordusu Lübnan’ın güneyinde “Hizbullah’a ait altyapıları hedef aldığı” ve bu bölgeye de saldırdığını söyledi.
-Ardından tüm dünyaya sözüm ona barış ve demokrasi götüren ABD’nin başkanı Trump kendi sosyal medya hesabından (X) şu açıklamaları yaptı:
“Kısa süre önce ABD, İran’a büyük saldırı operasyonu başlattı. Amacımız İran rejiminden kaynaklanan tehditleri ortadan kaldırarak Amerikan halkını savunmaktır”
“İran asla nükleer silaha sahip olmamalı”
“Füzelerini yok edeceğiz ve füze sanayilerini yerle bir edeceğiz. Donanmalarını yok edeceğiz.”
“İran’ın nükleer silah elde etmemesini garanti altına alacağız.”
-Trump her ne kadar kendini dünyanın süper kahramanı rolüne bürümeye çalışsa da yaptığı açıklamalar ABD’nin, İsrail’in ve diğer iş birlikçilerinin emperyalist işgalci, sömürgeci hegemonyasının önünde duracak bir engel istemediğini açıkça gösteriyor.
-İran halkının egemenliğine karşı gerçekleştirdiği bu saldırıları meşru kılmak içinse “İran halkına ihtiyacı olan özgürlüğü getirdiği” vaadinde bulunuyor. Benzer açıklamaları Netanyahu da yaparak gerçekleştirdikleri bu saldırının “İran halkının kaderini kendi ellerine alabilmesi için gerekli koşulları oluşturacağını” söyledi.
-İran İsrail’e onlarca füze fırlattı. İsrail ordusu hava savunma sistemlerinin tüm füzeleri engelleyemediğini kabul etti. İsrail vatandaşlarına İç Cephe Komutanlığı’nın talimatlarına uymalarını hatırlattı.
-İran bu karşı saldırılardan önce ve sonra Orta Doğu’daki tüm ABD ve İsrail varlıklarının kendileri için artık meşru birer hedef olduğunu açıkça söyledi.
-İran’ın karşı saldırılarına karşılık olarak İsrail ülke genelinde 70.000 yedek askeri göreve çağırdı.
-İlerleyen saatlerde ABD-İsrail hem askeri hem diplomatik suikast girişimlerinde ve saldırılarda bulunurken İran bu saldırılara ABD’nin ve İsrail’in stratejik askeri üslerine karşı saldırıda bulunarak karşılık verdi. Emperyalist ABD ve İsrail ise çocuklara dahi saldırmaktan geri durmadı, İran’daki iki ilkokulu bombalayarak 150’den fazla çocuğun canına kıydı.
-28 Şubat’ın akşam saatlerine doğru dini lider Hamaney’in öldürüldüğüne dair iddialar ortaya çıkmaya başladı. İsrail operasyonlar sonucu Hamaney’i öldürdüğünü iddia ederken İran Devleti ise birkaç saat sonra iddiaları doğruladı. Hamaney ve öldürülen diğer İran devlet yetkilileri ise ABD ve İsrail’in nereleri vurduğunu belirten aşağıdaki başlıkta yer alıyor.

ABD-İsrail nereleri vurdu?
-Başkent Tahran’ın yanı sıra Elburz, İsfahan, Loristan, Huzistan, İlam, Sistan-Beluçistan, Kum, Kerec ve Kirmanşah şehirlerinin de hedef alındığı biliniyor.
-Tahran’da saldırı gören bazı noktalar:
.İstihbarat Bakanlığı
.Savunma Bakanlığı
.İran Atomik Enerji Kurumu
.Parchin Askeri Üssü
-Hamaney’e ve İran’ın üst düzey yetkililerine yönelik saldırılar gerçekleştirildi.
-Yapılan son açıklamalara göre dini lider Hamaney, Genelkurmay Başkanı Abdolrahim Mousavi, Savunma Bakanı Aziz Nasirzadeh, üst düzey istihbarat yetkilisi Mohammad Baseri İsrail’in saldırılarında hayatını kaybedenler arasında.
-ABD-İsrail bir diğer cani saldırıyı ise Minab şehrindeki Şeceretü’t-Tayyibe Kız İlkokulu’na gerçekleştirdi. Gözü dönmüş emperyalist katiller, çocukları hedef aldı. Okula 3 füze saldırısı gerçekleştirdi. Saldırının üzerinden geçen her saat kayıp sayısı giderek arttı. 1 Mart sabahı itibarıyla ölü sayısının 148’e ulaştığını söyleyen kaynaklar mevcut.
-Tahran’ın doğusundaki bir başka okula da saldırı düzenlendiği ve saldırıda iki öğrencinin hayatını kaybettiği açıklandı.
-İran Kızılayı’nın açıkladığı rakamlara göre toplamda 200’den fazla ölü 700’den fazla yaralı var.

ABD-İsrail-İran üçgeninde neler oldu?

İran nereleri vurdu?
-İran çevresindeki ABD üslerini, ABD ve İsrail için stratejik açıdan önemli noktaları vurdu.
-Bahreyn’deki ABD Deniz Kuvvetleri Merkez Komutanlığı (NAVCENT) ve ABD 5. Filosu’na ait üssün bulunduğu Juffair bölgesi bombalandı. Bu üs Kızıldeniz ve Arap Denizi genelinde ABD ve müttefiklerinin deniz operasyonları için kilit bir öneme sahip.
-Birkaç dakika sonrasında Birleşik Arap Emirlikleri’nin başkenti Abu Dabi’de de patlama sesleri duyuldu. İran’ın El Dafra Hava Üssü’nü hedef aldığı biliniyor.
-Katar Savunma Bakanlığı da İran’a ait iki füzenin ABD menşeili Patriot hava savunma sistemleri tarafından imha edildiğini açıkladı. Ancak ilerleyen saatlerde Katar’da ABD’ye ait olan 1 milyar değerindeki erken uyarı radar sisteminin İran tarafından vurulduğu belirtildi. Radar sisteminin etkisiz hale getirilmesinin ardından emperyalizmin bölgedeki bir gözü kör edilmiş oldu.
-Saat 12.15 sularında Kuveyt’te de patlama sesleri duyulduğu, ülkede sirenlerin çaldığı belirtiliyor.
-Fransız kaynaklarına göre Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da da patlama sesleri duyulduğu bildirildi.

Emperyalist kuşatmanın ikinci günü
-ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) sabah saatlerinde yaptığı açıklamada İran’a yönelik sürdürdüğü operasyonda 3 askerlerinin öldüğünü 5 askerin ise ağır yaralı olduğunu belirtti. Ayrıca hafif şekilde yaralanan çok sayıda asker olduğu belirtiliyor.
-İran İlk günün akşamında Hürmüz Boğazı’nı deniz trafiğine kapatmıştı. Hürmüz Boğazı özellikle enerji taşımacılığı açısından kritik öneme sahip bir nokta. İkinci gün boğaz açıklarındaki bir tanker gemisinin vurulduğu biliniyor, en az 150 tanker ise boğazın her iki yakasında demir atmış vaziyette.
-Misilleme saldırılarına devam eden İran öğleden sonra da birçok emperyalist üssü vurdu.
-İngiltere Savunma Bakanı’nın yaptığı açıklamaya göre Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ndeki İngiliz üslerine İran tarafından iki füze saldırısı yapıldığı fakat saldırıların başarılı olamadığı belirtildi. İlerleyen saatlerde İran Abu Dabi’deki Fransız askeri üssünü vurdu.
-Bir yandan da ABD ve İsrail ile mücadele eden İran, ABD’nin USS Abraham Lincoln isimli uçak gemisine füzeler ve sihalar ile bir saldırı düzenlediğini açıkladı. ABD’li yetkililer ise füzelerin imha edildiğini ve saldırının gemide herhangi bir hasara yol açmadığını belirttiler.
-Eski İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’ın İsrail saldırıları sonucunda öldüğü iddia edilirken aynı saatlerde İran da İsrail Hava Kuvvetleri Komutanı Tomer Bar’ı düzenlediği suikast sonucunda öldürdüğünü açıkladı.
-İran’a yönelik saldırılarını sürdüren emperyalist ABD, önce İran donanmasına ait bir korveti Umman Körfezi’nde vurarak batırdığı ardından B-2 bombardıman uçaklarıyla İran’ın balistik füze tesislerini bombaladığını söyledi.

Dünya ne söylüyor?
-Rusya ve Çin saldırıları kınarken diplomatik desteğini de sürdürüyor. İki devlet ilk günden BM Güvenlik Konseyi’ne toplanma çağrısı yapmıştı. Konsey toplantısında Rusya ve Çin bu saldırıları İran’ın egemenliğinin ihlali olarak değerlendirirken ABD ve İsrail ise bunun “meşru müdafaa” ve “nükleer tehdidi durdurma” girişimi olduğunu söyledi.
-Rusya halkı ise Hamaney’in öldürüldüğü ve ABD-İsrail’in okulları vurarak onlarca çocuğun ölümüne neden olduğu saldırıların ardından Moskova’daki İran Büyükelçiliği önünde toplanarak gül ve çocuklar için oyuncak bırakarak İran halkına dayanışmasını iletti.
-İsrail Komünist Partisi, İran’a yönelik saldırıları kınayarak bu saldırıların İsrail-ABD ortak saldırısı olduğunu ve İsrail’in mevcut pozisyonunun Amerika’nın emperyalist hegemonyasının yayılmacılığının sadece bir aracı değil aynı zamanda ortağı olduğu açıklamasında bulundu.
-Atina’da da ABD ve İsrail’i protesto eden sol örgütler ve sendikalar ABD Büyükelçiliği önünde toplandı.
-İspanya Başbakanı Pedro Sanchez ABD ve İsrail’in harekatına da İran rejiminin eylemlerine de karşı olduğunu belirterek gerilimin azaltılmasını ve uluslararası hukuka riayet edilmesi talebini dile getirdi. Avrupa Parlamentosu’nda konuşan İspanya Mv. Montero ise Amerika’nın her yere demokrasi götürme vaadine gönderme olacak ki şu cümleleri kurdu: “İran’ın bombalanması ve yaptırımlar kadınlara özgürlük getirmez, Trump’a petrol getirir.”
-İngiltere, Fransa ve Almanya ise ortak bir açıklama ile İran’ın “bölgedeki ülkelere yönelik saldırılarını en sert şekilde kınadıklarını” dile getirdiler. Açıklamanın devamında ise “uluslararası ortaklarla yakın temas halinde” olduklarını söylediler.

]]>
Türkiye Cumhuriyeti’nin İngiltere vatandaşı Maliye Bakanı’nın, enflasyonla mücadele programı üzerine https://yenidunya.org/yazarlar/selim-dikel/33763/turkiye-cumhuriyetinin-ingiltere-vatandasi-maliye-bakaninin-enflasyonla-mucadele-programi-uzerine/ Wed, 04 Feb 2026 18:27:29 +0000 https://yenidunya.org/?p=33763 Türkiye’nin ekonomik durumu hakkında kendisine sorulan bir soruya; “Gözlerime bakın, ne görüyorsunuz? Ekonomi gözlerdeki ışıltıdır” şeklinde yanıt veren eski Hazine ve Maliye Bakanı Nurettin Nebati’nin görevi süresince uygulanan ‘Nas’ ve ‘Heterodoks’ ekonomisinin patlaması sonucunda; Milliyetçi ve muhafazakar AKP/MHP koalisyonu tarafından, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Hazine ve Maliye Bakanlığı görevine getirilen, İngiltere vatandaşı Mehmet Şimşek ile birlikte vites yükselten neoliberal ve özelleştirmeci borç faiz ekonomisine dayalı kapitalist vurgunculuk düzeni, ülkeyi ve halkı gırtlağına kadar borca batırdı.

Ülkemiz tarihin en ağır ekonomik, siyasi ve toplumsal krizini yaşıyor. İşsizlik ve hayat pahalılığı önlenemiyor. Halk yoksullaşıyor. Yoksulların borcu, zenginlerin serveti artıyor. Hazine garantili Yap-İşlet-Devret ihaleleriyle, Kur Korumalı Mevduat Hesaplarıyla, vergi istisnaları, krediler ve teşviklerle dolar milyarderi ve milyoneri bir avuç holding patronu her geçen gün daha fazla zenginleşirken; milyonlarca emekli ve emekçi açlığa, yoksulluğa ve sefalete mahkûm ediliyor.

‘Enflasyonu düşürmek’ bahanesiyle, “ekonomiyi soğutma ve sıkılaştırma politikası” adı verilen aylık yüzde 5 ile başlayan, yüzde 4,5 ve 4,25 ile devam eden tefeci faizleriyle yerli ve yabancı banka patronları servetlerine servet katarken; emekliler ve emekçiler karnını doyurabilmek için, kredi kartıyla, tüketici kredisiyle ve kredili mevduat hesabıyla banka kuyruklarında, icra ve haciz tehdidi altında yaşama savaşı veriyor.

Ülkeyi yönetenler ve çevresinde kümelenmiş bir avuç vurguncu, kamu kaynaklarını har vurup harman savurup lüks ve şatafat içinde cennette yaşarken; işçiler, memurlar, emekliler, çiftçiler, esnaf ve sanatkârlar, işsiz yurttaşlar, şehir ve köy emekçileri cehennem hayatı yaşıyor.

Siyasi iktidar artık ülkeyi yönetemiyor. Kendi yarattığı sorunları çözmek yerine günden güne daha da ağırlaştırıyor. ‘Cambaza bak’ oyunlarıyla ve suni gündemlerle halkı oyalıyor.

Maliye Bakanı, “En yüksek asgari ücret Türkiye’de”, “Emeklilerimizi enflasyona ezdirmedik”, “Kar yağdı böyle oldu”, “Enflasyon tek haneye inecek, ha düştü ha düşecek” diye halkla alay ediyor. “Biraz daha sabredin” diyerek halktan fedakârlık istiyor.

Emperyalist finans kuruluşları tarafından görevlendirilen İngiltere vatandaşı Maliye Bakanının, “sıkılaştırma politikası ve kamuda tasarruf tedbirleri” adını verdiği; yerli ve yabancı tefeci bankerlerin çıkarlarını kollayan, yüksek faizle borçlanmaya dayalı sahte reçeteleri; işçi sınıfının, memurların, emeklilerin, şehir ve köy emekçilerinin yaşadığı sorunları çözemez.

‘Acı reçeteye’ karşı gerçek çözüm, kamucu ve planlı ekonomidir

Bir avuç para babasını daha da zengin ederken orta halli insanlarımızı yoksullaştıran, halkımızın en geniş kesimi olan işçileri, çiftçileri, memurları, küçük esnafı ve emeklileri daha da yoksullaştırırken, işsizleri adeta toplumun dışına iten kapitalist vurgunculuk düzeni iflas etti. Hanelere ateş düştü. Kırk yıldır borç faiz döviz özelleştirme tuzağına mahkûm edilen Türkiye halkı, emperyalizmin işbirlikçisi holdinglerin boyunduruğu altında işsizlikten pahalılıktan yoksulluktan kırılıyor.

Ülkeyi ve halkı gırtlağına kadar borca sokan neoliberal ve özelleştirmeci borç-faiz ekonomisi ile Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik krizden kurtuluşu asla mümkün değildir.

Biz bu filmi daha önce defalarca izledik. Filmin sonunda patronlar hep daha fazla zenginleşti. İşçi sınıfı, emekçi halk ve emekliler ise daha fazla yoksullaştı. Aynı filmi tekrar izlemek istemiyoruz.

İşsizliğe, yoksulluğa ve hayat pahalılığına karşı mücadele ‘acı reçetelerle’ değil, planlı ekonomi ve kamucu önlemlerle olur

Çalışanların, emeklilerin, işsizlerin, alınteri ile geçinen tüm şehir ve köy emekçilerinin refah içinde yaşayabilmesi ve ülkemizin ekonomik iflastan kurtulması için çare vardır.

Türkiye’yi ve emekçi halkın mutfağını yakıp kavuran ekonomi yangınını söndürmek için tek ve gerçek çözüm, kamu öncülüğünde uygulanacak olan planlı ve toplumcu üretim ekonomisidir.

Yaşanan krizin nedenleri tamamen sınıfsaldır. Bu nedenle ekonomik krizin faturası işçilere, memurlara, emeklilere ve emekçi halka değil; krizi yaratan dolar milyarderi ve milyoneri bir avuç holding patronuna kesilmelidir.

Bunun için, öncelikle ve ivedilikle dolar milyarderlerine ve milyonerlerine servet vergisi uygulaması getirilmelidir.

Asgari ücret ve emekli aylıkları ile tüm çalışanların maaşları geçmiş yıllardaki reel enflasyon kayıpları da dikkate alınarak, insanca yaşayabilecek düzeyde artırılmalıdır.

Enflasyona ve vurgunculuğa karşı, temel gıda ve tüketim malları ile kira artışlarına tavan fiyat uygulaması getirilerek, iç piyasa canlandırılmalıdır.

Dövize endeksli ve Hazine garantili Yap-İşlet-Devret ödemeleri Türk Lirasına endekslenmelidir.

Döviz ticareti yasaklanmalı, bankalardaki ve halktaki döviz devlet tarafından uygun bir kurdan Türk Lirasına çevrilmelidir.

Yaratılan kaynaklar ve döviz kamucu ve toplumcu ekonomik anlayış temelinde üretim ve istihdam seferberliği için kullanılmalıdır.

Özelleştirilen tüm kamu işletmeleri yeniden kamulaştırılarak devletleştirilmelidir.

Kamu görevlilerine asıl görevleri dışındaki yönetim kurulu üyelikleri için yapılan birden fazla maaş ödemeleri ile ‘Huzur Hakkı’ ödemeleri iptal edilmelidir.

Hisse senedi, borsa ve kuyumculuk faaliyetlerindeki vergi kayıp ve kaçakları önlenmelidir.

Yerli ve yabancı Holdinglere ve Bankalara yasalarla tanınan Kurumlar Vergisi muafiyeti, istisna ve indirimler kaldırılmalıdır.

Kayıt dışı istihdam engellenerek devletin vergi ve sigorta prim kayıpları önlenmelidir.

Devlet bütçesinin ve Maliye Hazinesinin dolar milyarderi bir avuç holding patronu ve müteahhit tarafından yağmalanması sonucunu doğuran özelleştirmeci ve İMF’ci liberal ekonomik anlayış kesinlikle terk edilmelidir.

Askeri, siyasal, ekonomik, sosyal ve kültürel alanlarda tam bağımsız bir Türkiye için, öncelikli olarak karma ekonomik sistem temelinde, merkezi planlı ekonomiye dayalı, kamucu ve toplumcu ekonomik kalkınma modeli uygulanmalıdır.

Emperyalist finans kuruluşları tarafından görevlendirilen İngiltere vatandaşı Maliye Bakanının, “sıkılaştırma politikası ve kamuda tasarruf tedbirleri” adını verdiği; yerli ve yabancı tefeci bankerlerin çıkarlarını kollayan, yüksek faizle borçlanmaya dayalı sahte reçeteleri; işçi sınıfının, memurların, emeklilerin, şehir ve köy emekçilerinin yaşadığı sorunları çözemez.

Bugüne dek yapılan uygulamalar açıkça göstermiştir ki; işsizliğe, yoksulluğa ve hayat pahalılığına karşı mücadele ‘acı reçetelerle’ değil, planlı ekonomi ve kamucu önlemlerle olur.

]]>
MİGROS depolarında hayat saniyelere bölünerek satılamaz! https://yenidunya.org/yazarlar/tarik-yuce/33757/migros-depolarinda-hayat-saniyelere-bolunerek-satilamaz/ Tue, 03 Feb 2026 08:58:18 +0000 https://yenidunya.org/?p=33757 Türkiye’nin en büyük perakende devlerinden birinin görkemli kâr tabloları, madalyonun sadece bir yüzünü temsil ediyor. Diğer yüzde ise 10 farklı ilde, 12 depoda saniyelerle yarışan 5 bine yakın işçinin DGD-Sen çatısı altında verdiği onur mücadelesi var. Bugün Migros depolarında yükselen ses, sadece bir ücret pazarlığı değildir; insanın, algoritmalar aracılığıyla birer “barkod” haline getirilmesine karşı verilen görkemli bir direniştir.

Modern depo yönetimi, artık ustabaşının göz hapsinden daha ağır bir denetim mekanizmasıyla çalışıyor. İşçinin elindeki el terminalleri; her ürün toplamayı ve iki iş emri arasındaki nefeslenme süresini dijital birer veri noktasına dönüştürüyor. Sistemin belirlediği “ideal hız”ın altında kalan her işçi, yazılım tarafından anında “verimsiz” olarak etiketleniyor. Teknoloji burada işçiyi özgürleştirmek için değil; sömürüyü, insanın biyolojik sınırlarını zorlayan bir kronometreye hapsetmek için kullanılıyor.

İşçinin tepesinde sallanan dijital bir kılıç: Saniye takibi
​Depolarda her saniye bir algoritma tarafından denetlenmektedir. İşçiler, lavaboya gittiklerinde dahi terminali kapatmak zorunda bırakılmakta; sistem bu süreyi anında “pasif zaman” olarak kaydetmektedir. Bu dijital gardiyanlık, işçinin insanca yaşama hakkını %28’lik sefalet zamlarıyla birleştirerek onu açlık sınırının altına itmektedir. Bugün işçilerin net %50 zam talebi, sadece bir rakam değil; fahiş kiralar ve eriyen alım gücü karşısında bir hayatta kalma sınırıdır. Üstelik işçiler, yılın ortasında vergi dilimiyle maaşlarının kuşa dönmesine karşı haklı bir haykırış yükseltiyor: Vergi yükünü patron üstlenmeli, işçinin net ücreti yıl boyu sabit kalmalıdır.

MİGROS depolarında hayat saniyelere bölünerek satılamaz!

Patronun elinde bir rehin alma mekanizması: Barınma hakkı
​Direnişin kararlılığı karşısında panikleyen yönetim, kurumsal imkanlarını bir psikolojik harp aygıtı olarak kullanıyor. 280’den fazla işçinin Kod 46 ile işten çıkarılması yetmezmiş gibi, lojmanlarda kalan emekçiler kışın ortasında hukuksuzca kapı önüne konulmaktadır.
​Burada barınma hakkı, işçinin emeği üzerindeki mutlak denetimin bir uzantısı haline getirilmiştir. İşçinin gecesini geçirdiği lojman, bir yuva değil, patronun elinde bir rehin alma mekanizmasıdır. Hakkını arayan işçiyi evsizlikle tehdit etmek, sadece iş hukukuna değil, en temel insan haklarına saldırıdır. Beykoz’daki malikanelerin önünde atılan sloganlar, aslında bu sınıfsal adaletsizliğin; yani bir tarafta sınırsız mülkiyet konforu, diğer tarafta ise hakkını aradığı için ranzasından atılan işçinin çığlığıdır.
​İşçinin kendi alın teri üzerinden bankaların ödediği banka promosyonlarına dahi el koyan bu sistem, sömürünün ne kadar detaylı ve sistematik bir hal aldığının kanıtıdır. Promosyon işçinin mülkiyetindedir; patronun operasyonel gideri olamaz.

​Sendika seçme özgürlüğüne müdahale: İş kolu sahtekarlığı
​Yönetimin “kadroya geçiş” vaadi altında yürüttüğü iş kolu değişikliği oyunu, işçinin hür iradesine ve sendikal temsil yetkisine yönelik bir operasyondur. İşçileri fiilen yaptıkları depo işinden koparıp “mağaza personeli” gibi göstermek, onları bağımsız sendikal örgütlülüklerinden uzaklaştırma ve belirli bir yapıya mahkûm etme çabasıdır. Bu hamleyle depolardaki yüksek fiziksel riskler kağıt üzerinde hafifletilmekte, işçinin iş kazalarına karşı koruması gasp edilmektedir. İşçiler, fiilen yaptıkları işe uygun olan 16 No’lu iş kolunda kalmakta ve sendika seçme özgürlüğüne sahip çıkmakta kararlıdır.

Hukuk patronun dijital kayıt defterinden büyüktür
​Patronun ‘dijital kayıt defteri’ dediği şey, aslında işçinin canından çekilen saniyelerin dökümüdür. Hukuk, bu iki gerçeklik arasında bir tercih yapmak zorundadır: Ya patronun ruhsuz algoritmalarını koruyacak ya da işçinin insan haysiyetini. Bizim tarafımız bellidir: İnsan makine değildir, hayat saniyelere bölünerek satılamaz!

Not: Direniş devam ediyor, dayanışma yaşatır. Bu sömürü çarkına karşı işçinin sesine ses olalım, haklı taleplerini her mecrada haykıralım ve dayanışmayı büyütelim.

]]>