seçtiklerimiz – Yeni Dünya https://yenidunya.org Yeni Günün Habercisi Sun, 10 May 2026 08:18:00 +0000 tr hourly 1 https://wordpress.org/?v=6.8.5 https://yenidunya.org/wp-content/uploads/2022/02/cropped-YD-ikon-512-1-75x75.png seçtiklerimiz – Yeni Dünya https://yenidunya.org 32 32 Rakamlardan mısralara 9 Mayıs: Şan olsun faşist ahtapotu parçalayanlara! https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/34046/rakamlardan-misralara-9-mayis-san-olsun-fasist-ahtapotu-parcalayanlara/ Sun, 10 May 2026 08:16:09 +0000 https://yenidunya.org/?p=34046 E.H. Carr vaktiyle şöyle yazmıştı:

“Bir tarihçi, Ortaçağ köylüsünün gündelik hayatıyla ilgili birkaç satırlık güvenilir bilgi bulmak için pek çok şeyi feda etmeye hazırdır.”

Ortaçağ ve daha ötesi bize artık çok uzak; sadece kemikleri değil adı da kalmamış insanların yaşadıkları toplumu nasıl kavradıklarını öğrenmek güç iş. Ama Carr’ın sözleri gene de revizyona muhtaç; bırakın onca uzakları, çoğu zaman dünün olayı bile bugünün hegemonyası altında öyle bir kararır ki hatırlamak için özel bir çaba gerektirir.

Hatırlayalım.

Savaş boyunca celbi çıkan toplam 31.812.158 Kızıl Ordu askerinden 11.944.100’ü geri dönemedi. Bunların 6.329.600’ü muharebelerde aldıkları yaralarla öldü; 555.500’ü muharebelerin dışında hayatını kaybetti; 5.059.000’inden bir daha haber alınamadı — başka deyişle, cesetleri de bulunamadı. Sovyetler Birliği’nden faşist işgalcilerin def edilmesindeki ölümlerden başka, 1.099.465 Kızıl Ordu askeri de Mançurya’nın kurtarılması sırasında can verdi. Çok kabaca, Avrupa’nın kurtarılması sırasında hayatını kaybeden Kızıl Ordu askerlerinin sayısı 4 milyon kadardır; bu sayı Almanya’yı katmazsak şöyle bölünebilir: Romanya’da 69 bin, Polonya’da 600 bin, Yugoslavya’da 8 bin, Avusturya’da 26 bin, Çekoslovakya’da 140 bin, Macaristan’da 140 bin, Norveç’te 3 bin. 7.420.379 sivil Sovyet vatandaşı, faşist işgalciler tarafından işgal bölgelerinde bilinçli şekilde öldürüldü. 2.164.313 sivil, köle olarak götürüldükleri Almanya’da toplama kamplarında veya zorunlu çalışmalarda öldü. 4.100.000 sivil işgal yüzünden ortaya çıkan açlık, hastalık ve tedavi yetersizliği yüzünden hayatını kaybetti. Çok kabaca, Sovyetler Birliği vatandaşlarından: 3,3 milyon kişi kurşuna dizildi, 5,7 milyon kişi esir düştükten sonra öldü; 2,2 milyon kişi toplama kamplarında yok edildi. Son verilere göre ülkenin sivil kayıpları 13.684.692 kişiydi; bunlara asker kayıpları da eklenince Sovyetler Birliği’nin toplam insan kaybı 26,6 milyona ulaştı. 1945’te Türkiye’nin nüfusu 18.790.174 kişiydi; demek ki Sovyetler Birliği’nin asker kaybı, Türkiye’nin kadın, erkek, çocuk, yaşlı… bütün nüfusunun neredeyse yüzde 65’ini bulmuştu; Sovyetler Birliği’nin toplam insan kaybı ise, Türkiye bütün insanlarıyla birlikte haritadan silinmiş olsaydı uğrayacağı kaybın 1,4 katıydı. Savaş boyunca toplam 15 milyon Sovyet vatandaşı yaralandı; 2,6 milyon kişi sakat kaldı. Sadece Ukrayna’da 334 köy ve kasaba faşist Alman işgalcileri tarafında içinde yaşayanlarla birlikte ateşe verildi. Faşist Almanya, 22 Haziran 1941 saat 04:00’te Sovyetler Birliği’ne saldırdığında Avrupa’da 3 milyon kilometrekareden fazla bir alanı bizzat veya işbirlikçileri aracılığıyla yönetiyordu; 290 milyon insan Reich’ın savaş makinesi için çalışıyordu. Buna karşılık, savaşın ilk altı ayında Sovyetler Birliği’nin batısında bulunan toplam 2.593 büyük sanayi işletmesi, 100 milyon insan, 8,5 milyon büyükbaş hayvan Urallara taşındı. Sayılan işletmelerin yüzlercesiyle aynı ölçekli olan tek biri, Zaporojstal ancak 8.000 vagonla taşınabilmişti. Sadece Moskova’daki Yak uçak fabrikası, 1,5 ayda Sibirya’ya taşındıktan üç ay sonra Moskova’daki üretimine yetişmiş, 11 ay sonra üretimini 11 katına çıkarmıştı. Böylece, 1942 sonuna gelindiğinde Sovyetler Birliği tank üretiminde faşist Almanya’nın 3,9, savaş uçaklarında 1,9, bütün diğer ağır silahlarda 3,9 katı üretim yapabilir hale gelmişti. Sovyetler Birliği 4 yıl boyunca toplam 136 bin savaş uçağı, 103 bin tank, 360 bin ağır silah, 300 bin havan, 20 milyon piyade silahı ve 8 milyon ton mühimmat üretti. Bu sayılar, cephe gerisindeki çabanın büyüklüğü hakkında bir fikir verebilir. Faşist Almanya, Sovyetler Birliği’ne karşı 4 yıl içinde toplam 560 tümen ve 85 tugayla savaştı. Buna karşılık batı Avrupa’da en çok 75, İtalya’da 26, kuzey Afrika’da 9 tümen bulundurdu. Sovyetler Birliği faşist Almanya’ya karşı dört yıl içinde toplam 661 tümen ve 670 tugayla, keza mevcudu 1 milyona yaklaşan toplam 6.000 partizan (gerilla) birliğiyle savaştı. Buna karşılık Sovyetler Birliği’nin bütün müttefiklerinin dört yıl içinde toplam 141 tümen ve 60 tugayı vardı.

Halkın ölümsüzlüğünü ölümleriyle ödeyip aldılar!

Şan olsun!

***

Yıllar önce, bir 9 Mayıs gecesi bakışlarımız gökyüzüne dikili “salyut” izlerken, gözleri yaşlı dostum bana döndü ve şöyle dedi:

“Her kıvılcımda bir insan varmış gibi geliyor bana.”

Her kıvılcımdaki insan bakışı, Simonov’un mısralarıyla yakınlaşır belki bize.

***

Bekle beni

Bekle beni, döneceğim ben de,

Yalnız çok bekle,

Bekle, sarı yağmurlar

Hüznü getirirken,

Bekle, kar tipiye dönerken,

Bekle, sıcakken,

Bekle, başkaları

Dünü unutup beklemezken.

Bekle, uzak yerlerden

Mektuplar gelmezken.

Bekle, seninle bekleyen

Herkes bıkmışken beklemekten.

Bekle beni, ben de döneceğim,

Hayır dileme ezberden bilip de

Unutmak vaktidir, diyene.

Varsın inansın oğlum, anam,

Benim de yitip gittiğime,

Dostlar, beklemekten

Varsın yorulsunlar,

Ateş başına otursunlar,

Acı şarabı yutsunlar,

Maziyi yad ederken…

Bekle. Onlarla birlikte

İçmekte acele etme sen.

Bekle beni, ben de döneceğim,

Bütün ölümlere nispet.

Beklemez olanlar beni

Varsın “Talihliymiş,” desin.

Beklemeyen ner’den bilsin,

Senin bekleyişinin

Ortasındayken ateşin

Kurtardığını beni?

Bir sen bileceğiz bir de ben

Nasıl olup ölmediğimi —

Yeter ki bil, kimsenin

Beklemediği gibi beklemeyi.

***

Şan

Beş dakika geçti geçmedi,

Kaput eriyen karı emdi.

Dermansız kaldırmış elini

Uzanmış da yatıyor yerde.

Ölü. Tanıyanı yok. Yalnız.

Ama daha yarı yoldayız,

Ölülerin şanıdır esinleyen

İlerlemeye karar vermişleri.

İçimizde hürriyet amansız:

Figansa da anaların kaderi

Halkımızın ölümsüzlüğünü

Ölümle ödeyerek almalı.

***

Yoldaş

Batıya doğru, beş gün, adım adım

Yürüdük izini sürüp düşmanın.

Ağır ateş altında, beşinci günü

Düştü yoldaş, batıya dönük yüzü.

Yürüdü, koşar adım, öyle öldü,

Kar içinde, öldü de buza döndü.

Bir de geniş açmış ki kollarını

Sanırsın kucaklayacak vatanı.

Ağlayacak anası nice acı günler,

Heyhat! Geri vermez ki oğulu zafer!

Ama bilsin, daha yeğindi ölümü

Oğluna, batıya dönükken yüzü.

Kaynak: Hazal Yalın / Harici

]]>
“Küresel Güney” hükümetleri ABD-İsrail’e neden karşı çıkmıyor? https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/34013/kuresel-guney-hukumetleri-abd-israile-neden-karsi-cikmiyor/ Sun, 26 Apr 2026 14:03:32 +0000 https://yenidunya.org/?p=34013 Çevirmenin notu: Aşağıda çevirisini bulacağınız metin, sömürge ve yarı sömürge ülkelerin ABD-İsrail emperyalist saldırganlığı karşısında içine düştükleri güncel jeopolitik felcin ardındaki yapısal dinamiklere dair isabetli bir kavramsal teşhis sunuyor. Makalenin yazarı Hint marksist Prabhat Patnaik bu eylemsizliğin kökeninde yatan temel kırılmayı sömürgeciliğe karşı mücadelenin doğurduğu direnişçi “ulus” mefhumunun neoliberalizm eliyle tasfiyesi olarak saptıyor. Patnaik’e göre, dekolonizasyonun tarihsel ürünü olan “ulus”, artık emperyalizme karşı mücadele işlevini yitirerek ulus-ötesi sermayeye bütünüyle entegre olmuş, yerli tekelci burjuvazinin “ulusal çıkar” kılıfı altında küresel piyasalara itaati önceleyen, bu uğurda kendi içindeki sınıfsal ittifakları dahi acımasızca harcayan bir aparata dönüşmüş durumda.

“Ulus” mefhumundaki bu sapma, “bağlantısızlık” vizyonunun çöküşüyle de diyalektik bir bütünlük arz ediyor. İhracata dayalı büyüme modelinin dayattığı yeni nesil bağımlılık ilişkileri, bu ülkeleri küresel sermayeyi çekebilmek uğruna birbirleriyle ölümcül bir rekabete sürükleyerek, emperyalizme karşı örülecek ortak cephenin maddi zeminini bütünüyle yok etti. Mevcut işbirlikçi iktidarların “ulusal egemenlik” refleksini tümüyle yitirdiği bu tabloda Patnaik, emperyalist kuşatmaya karşı direnişin ve yarım kalan dekolonizasyon sürecini gerçek anlamda nihayete erdirmenin tarihsel sorumluluğunun, sömürge sonrası devletlerin değil, “Küresel Güney” halklarının omuzlarında olduğuna işaret ediyor. Metindeki köşeli parantezler çevirmene aittir.


Neoliberalizmin Yarattığı İki Kırılma

Prabhat Patnaik
Peoples Democracy
12 Nisan 2026
Çev. Leman Meral Ünal

Hindistan hükümetinin ABD-İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü savaş karşısındaki tutumu, inanılması güç bir korkaklık ve iradesizlik sergilemektedir. Hindistan, Birleşik Krallık tarafından çağrılan ve yaklaşık elli ülkenin katıldığı son toplantıya katılmış, burada İran Hürmüz Boğazı’nı kapattığı gerekçesiyle sert biçimde eleştirilmiş, ancak ABD-İsrail’in İran’a yönelik saldırganlığına karşı tek bir kelime dahi edilmemiştir. Benzer biçimde Hindistan, BM Genel Kurulu’nda Körfez’deki diğer ülkelere saldırdığı gerekçesiyle İran’ı eleştiren bir karar tasarısının destekçileri arasında yer almıştır (oysa İran yalnızca bu ülkelerde bulunan Amerikan askerî üslerini hedef alıyor), fakat bu kararda da ABD-İsrail’in İran’a yönelik saldırganlığını kınayan tek bir ifadeye yer verilmemiştir. Hindistan’ın İran’ın dini lideri Ayetullah Hamaney’e yönelik suikast karşısında herhangi bir üzüntü beyanında bulunması için birkaç gün, Minab’da 175 masum kız öğrencinin alçakça katledilmesi karşısında herhangi bir dehşet ifadesi ortaya koyması için ise haftalar geçmesi ayrıca dikkate değerdir.

Ne var ki bu türden bir korkaklık Hindistan’a özgü değil. Yukarıda sözü edilen dürüstlükten uzak ve ikiyüzlü BM Genel Kurulu kararını destekleyen, aksi takdirde ABD’yi gücendirmekten çekinen tam 135 ülke yer aldı. Nitekim dünya genelinde bir avuç ülke dışında hiç kimse, ABD-İsrail ittifakının İran’a karşı başlattığı, açıkça yasa dışı ve gayri ahlaki savaşı tereddütsüz biçimde kınama cesaretini gösterememiştir. Bu durum son derece endişe vericidir, zira İran’a yönelik saldırı, dekolonizasyon mücadelesinin temel kavramı olan ulusal egemenlik ilkesini fiilen ortadan kaldırmakta ve tüm post-kolonyal düzenin dayandığı zemini tahrip etmektedir. Başka bir deyişle, dekolonizasyonun bizatihi varlık nedenini yok etmektedir.

Üçüncü dünya ülkelerinin sergilediği bu korkaklık aynı zamanda büyük bir şaşkınlık konusudur. Nihayetinde bu ülkeler, bağımsız ve egemen devletler statüsünü elde etmek için uzun ve çetin sömürge karşıtı mücadeleler yürütmüşlerdir. Peki ama başka bir üçüncü dünya ülkesi söz konusu olduğunda, bizzat bu egemenliğin ABD emperyalizminin silahlı gücü tarafından ihlal edilmesine nasıl sessiz kalıyorlar?

Hiç şüphesiz bu sorunun yanıtı karmaşık, fakat yine de neoliberalizmin dünyamızda yarattığı en az iki kırılmayı hesaba katmak zorundayız. Bunlardan ilki, ortaya çıkışı sömürge karşıtı mücadeleyle mümkün olan “ulus” kavramının parçalanmasıdır. Bu “ulus” kavramı, Vestfalya Antlaşmaları sonrasında Avrupa’da gelişen ulus anlayışından en az üç bakımdan temelden farklıydı: Birincisi, kapsayıcıydı ve herhangi bir “iç düşman” tanımlamıyordu. İkincisi, Avrupa milliyetçiliğinin aksine, uzak coğrafyaların kaynaklarına el koymayı hedefleyen emperyal tasavvurlardan kaçınıyordu. Üçüncüsü ise, ulusu halkın üzerinde konumlandırarak ona hizmet etmeyi halkın “görevi” olarak kutsamıyordu.

Bu kapsayıcı “ulus” anlayışının ortaya çıkışı, sömürge karşıtı mücadelenin çok sınıflı bir mücadele olmasının da bir yansımasıydı. Bağımsızlık sonrasında kurulan [devlet] müdahaleci [dirigiste] iktisadi rejim, kapitalist gelişmeyi teşvik etmesine rağmen, “ulusal” kalkınma hedefi adına dizginsiz kapitalizme kısıtlamalar getirmeyi de amaçlamıştır. Bu yaklaşım, o dönemde tekelci kapitalistlerin dahi karşı çıkmadığı çok sınıflı destek tabanını korumanın çıkarlarına uygundu, zira onlar da devletin emperyalizme karşı göreli özerklik kullandığı bir kalkınma modelini arzu ediyorlardı. Büyük bir kamu sektörünün varlığı bu kalkınma hattının ayrılmaz bir parçasıydı. Ayrıca bu müdahaleci rejimler tarafından izlenen bağlantısızlık politikası, emperyalizmden görece özerk olan bu kalkınma arayışını tamamlamıştı. Tanınmış iktisatçı Michal Kalecki, bu tür rejimleri “ara rejimler” olarak nitelendirmekte ve orta sınıfların bu rejimlerde belirleyici güce sahip olduğunu ileri sürmekte yanılmış olsa da, devlet kapitalizmi (kamu sektörü) ile bağlantısızlığı bu rejimlerin en ayırt edici iki özelliği olarak saptarken haklıydı.

Gelgelelim sermayenin küreselleşmesiyle birlikte durum değişti. Yerli tekelci burjuvazi küreselleşmiş sermaye ile bütünleşerek metropolden görece özerk bir kalkınma hattı izleme hedefinden vazgeçti. Çocuklarını metropolde okutmayı ve orada yaşamalarını isteyen üst düzey profesyonel kesimlerin bir bölümü, bu küreselleşmiş sermayenin himayesinde ortaya çıkan neoliberal rejimin destekçileri arasına katıldı. Toprak sahibi zenginler de talihlerini bu yeni neoliberal düzen içinde aramaya yöneldiler. Bu düzen sadece dizginsiz kapitalizmi teşvik etmekle kalmamış, işçilere, köylülere, tarım işçilerine, küçük üreticilere ve alt gelir grubundaki ücretli kesimlere karşı da sert bir saldırı yürütmüştür. Böylece sömürge karşıtı mücadele sürecinde kurulan sınıf ittifakı içinde bir yarılma meydana gelmiştir.

Artık odak noktasında “ulusun metropole karşı mücadelesi” değil, çok uluslu sermaye dahil olmak üzere büyük sermayenin, sadece GSYİH büyüme oranları üzerinden tanımlanan hızlı kalkınma programının önünde engel olarak görülen toplumsal kesimlere karşı mücadelesi yer almaktadır. Büyük sermayenin çıkarları, adeta bir el çabukluğuyla “ulusal çıkar” olarak sunulmuş ve tüm sınıfların görevinin bu çıkarları desteklemek olduğu ileri sürülmüştür. “Ulus” mefhumundaki bu kayma, gerçekte sömürge karşıtı mücadelenin hedeflediği ulusun parçalanması anlamına gelmektedir. Yani ulusun emperyalist tahakkümden kurtulması artık ne temel amaçtır ne de neoliberal bağlam içinde hükümetler açısından arzu edilen ya da anlamlı veya geçerli bir hedeftir.

Yukarıda bahsedilen “kırılma”nın ilk örneği budur işte. Bu kırılma nedeniyle neoliberal bir rejimde hükümetlerin karar alma ölçütü, belirli bir tutumun ulusal egemenliği savunup savunmadığı değil, yeni anlamıyla “ulus” ile özdeşleştirilen büyük sermayenin maddi çıkarlarının ne ölçüde ilerletildiğidir. Küresel Güney ülkelerinde büyük sermayenin çıkarları açısından bakıldığında, saldırıya uğrayan İran’ın yanında durmaktansa ABD-İsrail ittifakıyla aynı safta yer almak doğal olarak daha avantajlı görünmektedir. Bu durum, daha önce değinilen BM Genel Kurulu kararları ve diğer platformlardaki sağır edici sessizliği kısmen açıklayacaktır.

Neoliberal rejimin beraberinde getirdiği ikinci bir “kırılma” daha var. Neoliberalizm, Küresel Güney’e, ihracata dayalı büyümenin önceki müdahaleci döneme kıyasla tüm ülkeler için daha yüksek GSYİH büyüme oranları sağlayacağı vaadiyle pazarlansa da bu iddia bütünüyle asılsızdır. Daha fazla ülke ihracata dayalı büyüme stratejisi izlediğinde, toplam küresel talebinin büyüme oranı artmadığından, bu stratejinin genelleşmesi ülkeleri fiilen birbirlerine karşı Darwinci bir rekabete girmeye, yani “komşunu yoksullaştır” stratejisine zorlamaktadır.

Buradan şu mantıksal sonuç çıkar ki, ihracata dayalı büyüme stratejisi altında bazı ülkelerin eskisinden daha yüksek bir büyüme oranına sahip olması, mecburen halihazırda eskisinden daha düşük büyüme oranı deneyimleyen diğer ülkelerin zararına olmalıdır. Birbirlerini geride bırakma yarışına girmiş ülkelerin “işbirliği” içinde oldukları söylenemez. Dolayısıyla neoliberal stratejinin genelleşmesi, fiilen bağlantısızlık politikasının terk edilmesi anlamına gelmektedir, yani Küresel Güney ülkelerinin emperyalizme göğüs germek için karşı durduğu hat artık terk edildi. Şimdi, her biri daha yüksek GSYİH büyümesi elde etme saplantısına kapılmış ve dolayısıyla neoliberal paradigma içinde bu amaçla daha büyük metropol yatırımları çekme çabası içindeki Küresel Güney ülkeleri, komşularını geride bırakmak uğruna emperyalizme yaltaklanmayı tercih edeceklerdir. Bu, bağlantısızlar hareketinin çözülmesine yol açan ikinci kırılmadır.

ABD-İsrail’in İran’a dönük saldırganlığı karşısında Küresel Güney ülkelerinin çoğunun sergilediği bu sessizlik, ilk bakışta şaşırtıcı görünse de, aslında o kadar da şaşırtıcı değil. Neoliberalizm, epey zamandır hem ulus kavramını hem de bağlantısızlık ilkesini içeriden dönüştürerek, bu kavramların anti-emperyalist özünü aşındırmış ve onların yerine emperyalizme yaranmayı her şeyin önüne koyan alternatif kavramsallaştırmalar yerleştirmiştir. Bugün karşı karşıya olduğumuz tablo bu sürecin doğal sonucudur.

Kapitalizm, kendisine yönelen her türden kolektif pratiğe, bu pratik yalnızca sendikal mücadele biçimini alsa dahi, istisnasız biçimde düşmandır. İktisadi özneleri atomize etmeye dayanır. Dizginsiz ve kontrolsüz kapitalizme geri dönüşü temsil eden neoliberal kapitalizm ise, hem sömürge karşıtı mücadelede oluşmuş sınıf ittifakını parçalayarak hem de Küresel Güney ülkelerinin emperyalist hegemonya karşısındaki kolektif direnişini temsil eden bağlantısızlar hareketini aşındırarak bu atomizasyon eğilimini yeniden güçlendirir.

İran halkıyla dayanışma göstermek, bugün egemen büyük burjuvazinin çıkarlarını gözeten hükümetlere değil, Küresel Güney halklarına düşüyor. Zira İran’ın ABD-İsrail ittifakına karşı yürüttüğü mücadele, Küresel Güney’in egemenliğinin yeniden tesis edilmesi açısından hayati bir öneme sahip.

Kaynak: Harici

]]>
Prof. Mearsheimer: ABD, İran karşısında askeri seçeneklerini tüketti https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/34011/prof-mearsheimer-abd-iran-karsisinda-askeri-seceneklerini-tuketti/ Sun, 26 Apr 2026 14:01:18 +0000 https://yenidunya.org/?p=34011 Chicago Üniversitesinden siyaset bilimci Prof. John Mearsheimer, Norveçli akademisyen Glenn Diesen ile gerçekleştirdiği mülakatta, ABD’nin İran’a yönelik askeri stratejisinin çöktüğünü ve Tahran’ın sahadan zaferle ayrıldığını belirtti.

Chicago Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü Öğretim Üyesi Prof. John Mearsheimer, Norveçli siyaset bilimci Prof. Glenn Diesen ile gerçekleştirdiği kapsamlı mülakatta, ABD’nin Ortadoğu stratejisinin ve İran’a karşı yürütülen savaşın mevcut durumuna dair analizlerde bulundu.

Mearsheimer, Washington yönetiminin askeri açıdan bir çıkmaza girdiğini ve İran’ın bu süreçten galip çıktığını dile getirdi.

Başkan Donald Trump’ın İran savaşında çok zor bir durumda olduğunu ve bir çıkış yolu aradığını belirten Mearsheimer, bu durumun temelinde yatan askeri ve ekonomik gerçeklikleri şu sözlerle ifade etti:

“Trump’ın bir çıkış stratejisine ihtiyacı var. Bu savaşı er ya da geç sona erdirmek zorunda çünkü elinde savaşı kazanmasını sağlayacak hiçbir askeri seçenek kalmadı. Tırmanma merdiveninde yukarı çıkıldığında hakimiyet kuran taraf Amerikalılar değil, İranlılar oluyor.”

“İran savaşı tüm cephelerde kazandı”

Mearsheimer, savaşın başlangıcındaki hedefler ile bugünkü sonuçlar arasındaki uçurumu değerlendirirken ABD ve İsrail’in başarısızlığını şu maddelerle ortaya koydu:

“Rejim değişikliği, İran’ın nükleer zenginleştirme kapasitesinin yok edilmesi, uzun menzilli füzelerin tasfiyesi ve Hamas, Hizbullah ile Husilere verilen desteğin kesilmesi hedeflenmişti. Tüm bu başlıklarda başarısız olundu. Dahası, 28 Şubat öncesinde Hürmüz Boğazı’nı kontrol etmeyen ve burada bir vergi dairesi bulunmayan İran, artık boğazın mutlak hakimi konumunda. İsrail açısından bu felaket bir durumdur; zira İran’ı varoluşsal bir tehdit olarak görüyorlar.”

İsrail ve ABD’deki İsrail lobisinin diplomatik bir çözümü engellemek için Başkan Trump üzerinde yoğun bir baskı kurduğunu kaydeden Mearsheimer, “İsrail ve lobinin görüşü, İran’ı boyun eğene kadar dövmek, eğer boyun eğmezlerse de Gazze’de yapılanı İran’a yaparak ülkeyi bütünüyle yok etmektir. Bu durum, gerçekçi bir barış anlaşmasına varılmasını neredeyse imkansız hale getiriyor” dedi.

“Hava gücü iflas etti, kara harekatı seçenek değil”

Askeri enstrümanların yetersizliğine değinen Mearsheimer; hava, kara ve deniz güçlerinin durumunu tek tek analiz etti. 28 Şubat’ta başlayan hava harekatının İran’ı dize getirmeye yetmediğini ve tarihsel tecrübenin de buna işaret ettiğini belirten profesör, kara gücü seçeneğinin ise masada olmadığını vurguladı:

“İran’ı işgal etmek ciddi bir argüman değil. Bölgede 50 bin civarında askerimiz olduğu söyleniyor ancak bunların çok azı muharip sınıfta. Amerikalılar, İran savaşı için yüksek bir acı eşiğine sahip değil. Bir pilotumuz vurulduğunda bile hayatı için derin endişe duyuyoruz; ceset torbalarının geri geldiği kitlesel bir kara savaşına ne Trump ne de Amerikan halkı tahammül edebilir. Dolayısıyla hava gücü başarısız oldu, kara gücü ise imkansız.”

ABD’nin son çare olarak deniz ablukasına yöneldiğini ancak bunun da bir “zafer silahı” olmadığını söyleyen Mearsheimer, Amerikan donanmasının uzun süreli bir ablukayı sürdürecek gemi sayısına ve yıpranma payına sahip olmadığını dile getirdi. İran’ın bu duruma “kısasa kısas” yöntemiyle yanıt verdiğini ve iki Amerikan gemisini ele geçirerek ablukayı anlamsızlaştırdığını belirtti.

“Dünya ekonomisi uçurumun kenarında”

Savaşın uzamasının küresel ekonomi üzerindeki yıkıcı etkilerine dikkat çeken Mearsheimer, Hürmüz Boğazı ve Kızıldeniz’in tamamen kapanması durumunda yaşanacakları şöyle tarif etti:

“Eğer tırmanma merdiveninde yukarı çıkılırsa, bu dünya ekonomisine indirilen bir balyoz darbesi olur. Sadece petrol ve gazdan bahsetmiyorum; gübre, alüminyum ve helyum gibi kritik emtiaların akışı durur. 1930’lardaki Büyük Buhran’dan daha ağır bir ekonomik çöküş yaşanabilir. Bu durumun ABD içinde Trump için, dünya genelinde ise tüm toplumlar için devasa siyasi ve sosyal sonuçları olacaktır.”

İran’ın stratejik yaklaşımını “Herkesi beraberimizde aşağı çekeriz” mantığıyla açıkladığını belirten Mearsheimer, Tahran’ın bölgedeki tüm Körfez ülkelerini ve dünya ekonomisini felç etme kapasitesine sahip olduğunu, bu nedenle ABD’nin elindeki kartların İran’ınkiler kadar güçlü olmadığını kaydetti.

“Washington Avrupa’dan boşanıyor”

Mülakatın ilerleyen bölümlerinde Ukrayna savaşına ve Pentagon’un yeni yönelimine de değinildi. Savunma Politikalarından Sorumlu Müsteşar Elbridge Colby’nin Avrupa’daki açıklamalarını değerlendiren Mearsheimer, ABD’nin Avrupa ile “askeri bir boşanma” sürecinde olduğunu dile getirdi:

“Colby’nin konuşması, Ukrayna’daki savaşı çözmekle ilgili değil, sorumluluğu tamamen Avrupalıların omuzlarına yıkmakla ilgiliydi. ABD, İran savaşı nedeniyle mühimmat stoklarını, özellikle Patriot ve Tomahawk füzelerini hızla tüketiyor. Envanter boşalmış durumda. Washington artık Avrupa’ya silah veremeyeceğini, bu yükün Avrupalılar tarafından taşınması gerektiğini söylüyor. Bu, ABD’nin asli önceliği olan Doğu Asya’ya ve Çin’i çevreleme stratejisine odaklanma çabasıdır.”

Ukrayna’nın nihai olarak yenilgiye uğrayacağını ve Trump’ın bu başarısızlık için “bize yardım etmeyen zavallı Avrupalıları” suçlayacağını öngören Mearsheimer, ittifak bağlarının kopma noktasına geldiğini ifade etti.

“Kalıcı bir düşmanlık dönemi başladı”

Mearsheimer, hem Avrupa’da hem de Ortadoğu’da güvenliğin zehirli bir hal aldığını ve tarafların birbirini varoluşsal tehdit olarak kodladığı bir döneme girildiğini belirtti.

“Rusya ve Ukrayna birbirini yok oluş nedeni olarak görüyor; aynı şekilde İsrail ve İran da öyle. Bu kadar derin bir güvensizlik ortamında anlamlı bir ateşkes tesis etmek çok zordur” diyen Mearsheimer, mülakatını şu karamsar ama gerçekçi tabloyla tamamladı:

“Çok kutuplu bir dünyada yaşıyoruz ve bu dünya çok tehlikeli. Rusya, Çin ve İran arasındaki iş birliği artarken, ABD’nin bu üç bölgede (Doğu Asya, Avrupa, Basra Körfezi) aynı anda baskın olması mümkün görünmüyor. Gelecekte daha barışçıl bir dünya kurma umudu zayıf. Büyük bir şansa, akıllı politikalara ve üst düzey diplomasiye ihtiyacımız var; ancak mevcut liderliklerle bu sonuca ulaşmak zor görünüyor.”

Kaynak: Harici

]]>
Patruşev: Ukrayna istihbaratı, NATO desteğiyle Rus limanlarına ve ticaret filosuna zarar veriyor https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/33984/patrusev-ukrayna-istihbarati-nato-destegiyle-rus-limanlarina-ve-ticaret-filosuna-zarar-veriyor/ Tue, 14 Apr 2026 08:55:04 +0000 https://yenidunya.org/?p=33984 Rusya Donanması’na ait savaş gemileri, İngiliz ve Fransız deniz kuvvetlerinin korsanvari eylemlerine karşı bir önlem olarak, Manş Denizi’nden geçen Rus petrol tankerlerine refakat etmeye başladı. Rusya Devlet Başkanı Yardımcısı ve Denizcilik Kurulu Başkanı Nikolay Patruşev, Rossiyskaya Gazeta’ya verdiği mülakatta; NATO’nun Karadeniz’de inşa etmeye çalıştığı yeni karşıt mevzileri, Baltık ülkeleri ve Finlandiya’nın hava sahalarını Rusya’ya yönelik insansız hava aracı (İHA) saldırılarına açmasını, Tokyo’nun İkinci Dünya Savaşı’ndan alması gereken ancak bugün unuttuğu dersleri ve tam 85 yıl önce SSCB ile Japonya arasında imzalanan saldırmazlık paktını değerlendirdi.

Nikolay Platonoviç, son haftaların dünya gündemi adeta bir “deniz günlüğü” niteliğinde: Hürmüz Boğazı’ndaki seyir sorunları, tankerlere ve kuru yük gemilerine yönelik saldırılar… Okyanuslar bir muharebe meydanına dönüşmüş gibi görünüyor. Bu geçici bir kriz mi, yoksa prensipte yeni bir döneme mi tanıklık ediyoruz?

Küresel jeopolitik ve ekonomideki bu çalkantı, Dünya Okyanusu üzerinde tahakküm kurmaya çalışan Batı’nın yapay şekilde tırmandırdığı sorunların kaçınılmaz bir sonucudur.

ABD, İngiltere, Fransa ve müttefikleri; stratejik deniz yolları üzerinde siyasi, askeri ve finansal kontrol sağlama arayışındalar. Bunun somut örneklerinden biri, Londra’nın Rusya ile ticaretle uzaktan yakından bağlantısı olan gemiler için Manş Denizi’ni ulaşıma kapatma kararıdır. Görünen o ki İngilizler, kıyıları boyunca süzülen gemilerden korsan yöntemlerle nemalanan atalarının o karanlık şöhretinden bir türlü kopamıyorlar.

Rusya bu tür hamlelere nasıl bir karşılık veriyor?

Batı’nın, Rusya’nın dış ticaret operasyonlarını yürütmesi için hayati önem taşıyan deniz yollarını bloke etme girişimlerine karşı ülkemiz; siyasi, diplomatik ve diğer gerekli tedbirleri almaktadır. Başbakan Starmer’ın, İngiliz Donanması’na Rus ticaret gemilerine el koyma yetkisi verme kararının ardından Moskova, bu tür eylemlerin kabul edilemezliğini açıkça ilan etti. Ancak Londra’nın uluslararası hukuku kendi lehine yorumlamayı alışkanlık haline getirdiği göz önüne alındığında, geçtiğimiz hafta Karadeniz Filosu’na bağlı bir fırkateyn, Rus petrolü taşıyan tankerlerin Manş Denizi’nden geçişine refakat etti. Ticaret filosunun Deniz Kuvvetleri gemilerince korunmasını öngören bu uygulamalar, Rusya Denizcilik Kurulu toplantısında kararlaştırıldı. Gerektiği takdirde, uluslararası sularda seyir güvenliğini sağlamak ve ulusal çıkarlarımızı korumak adına başka adımlar da atılacaktır.

Washington’ın birçok ortağı Basra Körfezi’ndeki askeri operasyona katılmayı reddetti. Buna mukabil NATO’nun Avrupalı üyeleri, Rusya kıyılarında oldukça aktifler. Geçtiğimiz hafta Karadeniz’de, ittifakın Rusya karşıtı mahiyetini gizlemediği yoğun deniz tatbikatları sona erdi.

Kuzey Atlantik İttifakı, nisan başında düzenlenen “Sea Shield 2026” tatbikatı kılıfı altında Karadeniz hattında Rusya karşıtı bir altyapı kurmaya devam ediyor. Romanya, Rusya ile cepheleşmek adına Karadeniz’deki ana sıçrama tahtası olarak seçildi.

Şunu da belirtmeliyim ki NATO ülkeleri, Rusya’dan kaynaklandığı iddia edilen hayali tehditleri bertaraf etmeye yönelik senaryolar üzerinde çalışırken; Karadeniz’de asıl kendilerinin karşı karşıya olduğu gerçek tehditleri görmezden geliyorlar. Bölgedeki terör ve askeri tehlikenin ana kaynağı, Karadeniz sularını mayınlarla ve insansız deniz araçlarıyla dolduran Kiev rejimidir. Odessa ve Nikolayev limanlarından koparak sürüklenen Ukrayna mayınları; Türkiye, Bulgaristan ve Romanya kıyılarına giderek daha yakın noktalarda tespit ediliyor. Nisan başında, Türkiye’de bir plaja sadece 60 metre mesafede bir mayın tesadüfen fark edildi.

Zelenskiy’nin Batı medyasına verdiği son röportaj da dikkat çekici; bugün Karadeniz’deki hareketliliğin deniz dronları sayesinde Ukrayna’nın kontrolünde olduğunu küstahça iddia ediyor. Anlaşılan bu söylemlerin dayanağı, Boğaz girişine 15 kilometre mesafede bir Ukrayna insansız deniz aracının Türk tankeri Altura’ya yönelik saldırısıdır. Bu açıklamalar ve eylemler, Türk Akım ve Mavi Akım doğalgaz bor hatlarına yönelik terör saldırısı girişimlerinde Ukrayna izinin bulunduğunu da teyit etmektedir.

Nisan başında Azak Denizi’nde bir İHA, Rus kuru yük gemisine saldırdı. Ukrayna Silahlı Kuvvetleri’nin Rus sivil filosuna yönelik “avı” sürüyor mu?

Rus limanlarından çıkan veya bu limanlara yönelen gemilere karşı hukuk dışı eylemlerin ve terör saldırılarının riski artıyor. Ukrayna istihbaratı, NATO ülkelerinin koordinasyonu ve keşif desteğiyle, ülkemizin sivil deniz altyapısına ve ticaret filosuna bilinçli olarak zarar veriyor. Hem aileleri ve yakınları hem de vicdan sahibi her insan için bir trajedi olan üç mürettebatın kaybını Kiev, sinik bir tavırla kendi “zaferi” olarak nitelendiriyor. Aynı zamanda, Rus gemilerine yapılan saldırıları kınamaktan imtina eden bir dizi devletin ve uluslararası kuruluşun riyakâr politikasını da not ediyoruz.

Ust-Luga ve Primorsk gibi Baltık limanlarımıza yapılan son saldırılara bakılırsa, Rus limanları da tehlike altında.

Ukrayna İHA’ları Baltık Denizi’ndeki gemilerin güvertelerinden havalandırılsa dahi, komşu devletlerin bu suçların suç ortağı olduğunu düşünüyorum. Şöyle bir değerlendirelim: Ukrayna’nın kuzey sınırlarından Leningrad bölgesine olan mesafe 1.400 kilometreden fazla. Böyle bir rotanın kat edilmesi ciddi bir hazırlık ve en azından o rotanın geçtiği ülkelerin yönetimlerinin rızasını gerektirir. Öte yandan Estonya halkına, gökyüzünde İHA görülebileceğine dair önceden basılmış broşürler ve SMS bildirimleri gönderiliyor. Topraklarında düşen Ukrayna dronları bulunan Finlandiya ise Ukrayna’dan Leningrad bölgesine yönelik saldırılarını durdurmasını talep etmeyeceğini açıkça beyan etti. Buna söylenecek ne var?

Baltık ülkeleri ve Finlandiya’nın hava sahalarını saldırı amaçlı İHA’lara açması, NATO üyesi devletlerin Rusya topraklarına ve altyapısına yönelik saldırılara doğrudan katılımı anlamına gelir. Bunun da kendine has sonuçları ve çıkarımları olacaktır.

İnsansız araçlar konusuna devam edersek; geçtiğimiz hafta bir Japon İHA üreticisinin, Ukrayna ordusunu desteklemek üzere Ukraynalı bir şirketle ortak proje başlattığı öğrenildi. Bugün ise, İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasından iki ay önce, 13 Nisan 1941’de SSCB ile Japonya arasında imzalanan Karşılıklı Tarafsızlık Paktı’nın 85. yıl dönümü. Japonya bugün yeniden bir askeri tehdit kaynağına mı dönüşüyor?

Evet, maalesef öyle. Vaktiyle Rus-Japon paktı, Sovyetler Birliği’nin iki cephede savaşmasını engellemiş, Japonya’ya ise Asya-Pasifik bölgesindeki stratejik planlarını netleştirmesi için zaman kazandırmıştı. Japonya’nın o dönemdeki saldırgan emellerinin 1945’te nasıl sonuçlandığı malumdur.

Ancak bugün Japonya, anlaşılan o ki İkinci Dünya Savaşı sonrasında kendisine getirilen kısıtlamalara artık bağlı kalmadığını düşünüyor. 85 yıl sonra yeniden saldırgan bir askeri-politik oyuncuya dönüşüyor. Japon donanması artık bir “öz savunma gücü” değil; dünyanın en güçlü dördüncü veya beşinci filosu konumundadır. Bünyesinde elliden fazla muhrip, yirmiyi aşkın denizaltı ve hatta geçmişte “helikopter taşıyan muhrip” adı altında kamufle edilen uçak gemileri bulunmaktadır.

Deniz kuvvetleri her yıl daha da gelişmiş denizaltılarla takviye ediliyor. Son modeller Tip-18 ağır torpidolar ve Harpoon gemisavar füzeleriyle donatılmış durumda. Gelecekte Taigei sınıfı denizaltıların, yaklaşık 1.500 kilometre menzilli seyir füzeleriyle teçhiz edilmesi planlanıyor. Şu anda ülke, uzun menzilli füze sistemlerini konuşlandırmaya başladı; lazer silahlarının su üstü gemilerine uyarlanması süreci devam ediyor. Japonya Savunma Bakanlığı, insansız silahların ve yapay zeka temelli sistemlerin donanmaya hızla entegrasyonunu koordine etmek amacıyla nisan ayı içinde özel bir birim kurma kararı aldı.

Bununla birlikte, geçen yıldan bu yana Asuka deney gemisinde, kinetik mühimmatı hipersonik hızlara çıkarabilen elektromanyetik topun yanı sıra bir lazer topunun testleri sürdürülüyor. Bu kadar açık bir silahlanma yarışını artık “adanın öz savunma ihtiyacı” ile açıklamak güç.

Japon otoritelerinin, savunma kapasitesini artırma maskesi altındaki eylemleri, Asya-Pasifik bölgesinin güvenliğini tehdit eden yeni bir militarizasyon politikasından başka bir şey değildir. Bu faaliyetler uluslararası hukuka ve ulusal mevzuata aykırı olduğu gibi, Japonya’nın teslimiyet belgesi hükümlerini ihlal etmekte ve saldırı silahlarının varlığını reddeden anayasasıyla ciddi şekilde çelişmektedir.

Japonya’yı Asya-Pasifik’teki “batırılamaz uçak gemisi” olarak gören ABD, Japonları ordu ve donanmalarını geliştirmeleri için her yönden kışkırtıyor. Aynı zamanda Washington, geçen yıl imzalanan 400 adet Tomahawk füzesi tedarikine ilişkin sözleşmenin, İran’a yönelik askeri operasyonlar nedeniyle tam olarak yerine getirilemeyebileceğini Tokyo’ya iletti. Bunun yerine Amerikalılar Japonlara, seyir ve balistik füzeler de dahil olmak üzere kendi savunma sanayi kapasitelerini artırmaları gerektiğini dikte ettiler.

Japonya’nın ABD ile olan ittifak ilişkisi, iki devletin geçmişi hatırlandığında biraz tuhaf duruyor. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndaki karşı karşıya gelişleri göz önüne alınırsa…

Haklı bir noktaya değindiniz. Japonya, Pasifik’teki mutlak Anglo-Sakson hakimiyetine meydan okuduğu için ABD ve İngiltere ile çatışmıştı. Japon İmparatorluğu’nun denizlerdeki hâkimiyet iddiası Batı’yı ürkütmüştü; zira bu askeri makineyi Rusya ve Çin’e karşı koyması için bizzat kendileri inşa etmiş ve eğitmişlerdi. Bugünkü Japonlar, İkinci Dünya Savaşı sırasında ırkçı ideolojinin Amerikalı mimarlarının, Japonların sözde “doğuştan gelen saldırganlığı ve uzlaşmazlığı” üzerine yayımladığı “araştırmalardan” muhtemelen haberdar değildir.

Ancak Japonya’da pasifist duyguların yeniden hakim olmasını ve Tokyo’nun bu saldırgan stratejiden vazgeçmesini beklemek pek gerçekçi değil, öyle değil mi?

Elbette bu konuda hiçbir illüzyona kapılmıyoruz. Aksine Tokyo’nun, hem tek başına hem de NATO ülkelerinin dahil olduğu geniş koalisyonlar içinde, saldırı odaklı askeri potansiyelini artırmaya devam edeceğini öngörüyoruz.

Öyle görünüyor ki dünyadaki gerilim odakları giderek çoğalıyor. Karadeniz, Akdeniz, Baltık ve Basra Körfezi halihazırda risk altındayken, Pasifik’te de askeri tehdit kaynakları yükseliyor.

Dünya Okyanusu’ndaki durum hızla değişiyor. Uluslararası deniz hukukunun zamanla sınanmış normları ve seyrüsefer özgürlüğü gelenekleri gözlerimizin önünde anlamını yitiriyor. Sağduyulu siyasetçilerin ve iş dünyası temsilcilerinin görevi, uluslararası ilişkiler sisteminin topyekûn bir kaosa sürüklenmesine engel olmaktır. Devletlerarası diyalog, eşitlik ve karşılıklı saygı ilkeleri üzerine inşa edilmelidir.

Kaynak: Harici

]]>
Pax Americana’nın çöküşü: Küresel hegemonyanın İran sınavı https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/33976/pax-americananin-cokusu-kuresel-hegemonyanin-iran-sinavi/ Sat, 11 Apr 2026 08:05:26 +0000 https://yenidunya.org/?p=33976 ❝Dünya artık eskisi gibi olmayacak. Bu köklü değişim, temel bir fikrin, yani o tartışmasız küresel hegemonya düşüncesinin artık geçerliliğini yitirmesiyle gerçekleşiyor.❞

Timofey Bordachev

YDH- Amerika’nın küresel egemenlik projesi bir “tarihsel parantez” idi ve bu parantez, İran gibi kadim direnç odaklarına çarparak kapanıyor. Rusya merkezli bir siyaset bilimci ve dış politika uzmanı Timofey Bordaçev, Russia Today’de yer bulan analizinde, ABD-İran gerilimini askeri bir çatışmanın ötesinde, 2 bin 500 yıllık köklü bir medeniyet direncinin geçici koşullarla yükselmiş bir hegemonya illüzyonunu parçalaması olarak okuyor. Bu hesaplaşma aracılığıyla, Amerika’nın tek kutuplu kontrol gücünün bittiğini ve dünyanın çok merkezli, kadim güç dengelerinin geri döndüğü yeni bir döneme evrildiğini ilan ediyor.

ABD ile İran arasındaki gerilim resmen nasıl noktalanırsa noktalansın, taşıdığı sembolik anlam tüm çıplaklığıyla karşımızda duruyor.

İnsanlık tarihinin en köklü devletlerinden biri olan bu kadim medeniyet, Amerika’nın küresel egemenlik projesinin önündeki son engel olarak boy gösteriyor.

Sadece bu tablo bile, dünyanın nasıl bir yöne doğru evrildiğini bize açıkça anlatıyor.

Tarihçiler için bugünkü Orta Doğu krizinin asıl derinliği, tarihsel yelpazenin tam zıt uçlarında duran bu iki gücün çarpışmasında gizleniyor.

İran, kökleri MÖ 530’a kadar uzanan geçmişiyle muhtemelen dünyanın en eski merkezi devleti olma özelliğini taşıyor.

O günden bu yana da siyasi birliğini hiçbir zaman tam olarak kaybetmedi.

Bu devamlılık gerçekten hayranlık uyandırıyor; çünkü Rusya, büyük Batı Avrupa devletleri, hatta Hindistan ve Çin bile tarihlerinin belli dönemlerinde parçalanma süreçlerinden geçiyor.

Buna karşılık Amerika Birleşik Devletleri, henüz 250 yıllık geçmişiyle büyük uluslar arasında en genç olanlar listesinde yer alıyor.

Tarihine baktığımızda, Pers tarihinden on kat daha kısa bir geçmiş görüyoruz.

Bu açıdan mevcut çatışma; antik çağ ile modern dünyayı, binlerce yıl boyunca ilmek ilmek işlenmiş bir medeniyet ile tarihin sunduğu eşsiz bir fırsatla hızla yükselmiş bir devleti karşı karşıya getiriyor.

Yıkım gücünün sınırları

Meseleye yalnızca askeri güç açısından bakınca, bu tür kıyaslamalar pek bir anlam ifade etmiyor. Amerika Birleşik Devletleri, elinde muazzam bir yıkım gücü tutuyor. Canı isterse İran’ı yerle bir edebiliyor. Ne de olsa ABD, tarihte nükleer silahı sivil halkın üzerinde kullanan tek ülke olarak biliniyor. Sadece bu çıplak gerçek bile, Amerikan gücünün sınır tanımazlığına dair her türlü hayali dizginlemeye yetiyor.

Ancak bu hesaplaşmanın uzun vadeli önemi bambaşka bir noktada yatıyor. Mesele İran’ın Amerika Birleşik Devletleri’ni konvansiyonel anlamda mağlup edip edemeyeceğiyle ilgili değil; asıl düğüm, Amerikan egemenliğiyle şekillenen mevcut uluslararası düzenin işleyişini sürdürüp sürdüremeyeceği noktasında çözülüyor.

Medeniyet mirasının direnç hattı

Modern İran, bir devletten çok daha fazlasını temsil ediyor; o, medeniyet sürekliliğinin canlı bir tezahürü olarak karşımıza çıkıyor. 2.500 yılı aşkın süredir işgallere ve hanedan çalkantılarına göğüs geriyor, buna rağmen kendine özgü siyasi kültürünü ve o sarsılmaz birlik duygusunu koruyor. Tarihteki pek çok hasmı tamamen yok olup giderken, İran varlığını bir şekilde sürdürüyor.

Bu durum onu kuşkusuz yenilmez kılmıyor; ancak sadece askeri bir rakip olarak değil, siyasi ve tarihsel bir aktör olarak da ciddiye alınması gerektiğini kanıtlıyor. İran’ın karar alma mekanizmaları, günümüzde çok az devletin boy ölçüşebileceği bir stratejik düşünce derinliğini yansıtıyor. İran’ı hem müttefikleri hem de hasımları için bu denli zorlu bir muhatap kılan asıl güç, tam da bu köklü niteliğinden geliyor.

İstisnai koşulların ürünü bir yükseliş

Öte yandan Amerika Birleşik Devletleri, uzun süredir kendisini tarihi bizzat dönüştüren bir güç olarak zihinlere kazımaya çalışıyor.

Ancak başarıları, içsel bir dayanıklılıktan ziyade daha çok istisnai koşulların bir getirisi olarak gelişiyor. 20. yüzyıldaki o baş döndürücü yükselişi, birtakım faktörlerin benzersiz bir şekilde bir araya gelmesiyle mümkün oluyor.

İlk olarak, o yüzyıl benzeri görülmemiş bir fikirler çatışmasına tanıklık ediyor.

Tarihte ilk kez küresel siyaset sadece devletler ve çıkarlar üzerinden yürümüyor; her biri evrensel geçerlilik iddiası taşıyan liberalizm, komünizm, sosyalizm ve milliyetçilik gibi rakip ideolojiler dünyayı yönlendiriyor.

İkinci olarak, yüzyıllar boyu dünya meselelerine hükmeden Batı Avrupa, kendi iç çatışmaları yüzünden bitap düşüyor.

Rusya ve Çin ise güçlü olmalarına rağmen, o dönemde küresel bir nüfuz yaymaktan ziyade öncelikle kendi bağımsızlıklarını koruma derdine düşüyor. Bu tablo, Amerika Birleşik Devletleri’nin doldurması için eşsiz bir konumda yakaladığı devasa bir boşluk yaratıyor.

Son olarak, Avrupa imparatorluklarının çöküşüyle birlikte, birçoğu savunmasız kalan çok sayıda yeni devlet doğuyor.

Amerika Birleşik Devletleri büyük güçleri doğrudan dize getirme kapasitesine sahip olmasa da, bu daha küçük ve zayıf ülkeler üzerinde kolayca nüfuz kurabiliyor.

Bu durum, normal tarihsel koşullar altında sürdürülmesi pek de mümkün olmayan küresel bir etki sistemi inşa etmesine imkan tanıyor.

Boşa çıkan güç illüzyonu

Sonuç tam bir paradoksu yansıtıyor: Kalıcı bir medeniyet derinliğiyle değil, elverişli zamanlama ve tesadüfi şartlarla elde edilen bir hegemonya biçimi… Bu durum, bir süreliğine pek çok kişinin Amerika Birleşik Devletleri’nin dünyayı yeniden şekillendirme konusunda eşsiz bir yeteneğe sahip olduğuna inanmasına yol açıyor.

Bu illüzyon artık gün geçtikçe zayıflıyor.

Amerika Birleşik Devletleri, entelektüel ve siyasi açıdan derin bir iç krizle boğuşuyor.

Siyasi sistemi giderek kutuplaşıyor, stratejik düşünce dünyası daralıyor ve tutarlı uzun vadeli politikalar üretme kabiliyeti günden güne kısıtlanıyor. Bu zafiyetler, son dönem yönetimlerin aldığı kararlarda ve düştüğü çelişkilerde açıkça görülüyor.

Bir zamanlar tamamen Amerikan yörüngesinde dönen Batı Avrupa bile artık direnç belirtileri gösteriyor.

Transatlantik ilişkilerin sonsuza dek sarsılmaz kalacağı varsayımı, her geçen gün boşa çıkıyor.

Tek kutbun sınır noktası

Bu bağlamda İran ile yaşanan çatışma, çok daha geniş bir anlam kazanıyor. Bu, sadece herhangi bir bölgesel savaş olarak kalmıyor.

Aksine Amerika Birleşik Devletleri’nin, diğer devletlerin her zaman bildiği bir gerçeğe uyum sağlamaya zorlandığı o büyük sürecin parçası haline geliyor: Hiçbir tekil güç, küresel meseleler üzerinde itiraz edilemez bir kontrol sahibi olamıyor.

İran’ın bu süreçteki rolü birçok açıdan sembolik bir nitelik taşıyor.

İran elbette kusursuz bir devlet değil; Çin’in ekonomik kaynaklarından, Rusya’nın mobilizasyon kapasitesinden veya Batı Avrupa’nın entelektüel geleneklerinden yoksun bulunuyor.

Hatta Amerika Birleşik Devletleri’ne karşı kazanacağı bir zafer bile onu küresel bir hegemon yapmaya yetmiyor.

Yine de İran, bir dönemin kapanmasında belirleyici bir rol oynuyor.

Modern jeopolitiğin “Frankenstein”ı olarak adlandırabileceğimiz ABD öncülüğündeki küresel egemenlik kurma girişimi, artık sınırlarına tosluyor. İran ise bu sınırların en net şekilde ifşa olduğu nokta haline geliyor.

20. yüzyılın gerçek sonu

Bunun sonuçları Ortadoğu’nun çok ötesine uzanıyor. Tehlikede olan sadece belirli bir çatışmanın sonucu değil; uluslararası ilişkilerin genel yapısı bizzat tehlikeye giriyor.

Bir devletin kendi iradesini evrensel olarak dayatabileceği ve küresel düzeni kendi suretinde şekillendirebileceği fikri bugün test ediliyor ve bu sınavda yetersiz kalıyor.

Tarih, böylesi bir tahakküme talip olan güçlerin birçok örneğini sunuyor.

Uzun vadede bakıldığında hiçbirinin başarılı olamadığını görüyoruz. Bu hedefe en çok yaklaşanlar bile nihayetinde aşamadıkları yapısal veya stratejik kısıtlamalarla yüzleşiyor.

Amerika Birleşik Devletleri de bu kuralın bir istisnası sayılmıyor.

Bu illüzyonun sona ermesi; ideolojik hesaplaşmalarla, eşi benzeri görülmemiş bir küreselleşmeyle ve tek bir gücün geçici yükselişiyle damgalanan 20. yüzyılın gerçek kapanışına işaret ediyor.

Ardından gelecek olan ise bize çok daha tanıdık bir tablo sunuyor: Çok sayıda güç merkezinin, birbiriyle yarışan çıkarların ve sürekli değişen ittifakların hüküm sürdüğü bir dünya…

Amerika Birleşik Devletleri ile İran arasındaki bu savaş, işte tam da bu büyük geçişin yaşandığı o kritik anlardan birini temsil ediyor.

Süreç nasıl biterse bitsin, şimdiden bir sonuca varmak mümkün görünüyor: İran, geri adım atmayarak uluslararası sistemin evrimine önemli bir katkıda bulunuyor. Fiilen; aşırı yayılma ve boş bir illüzyon üzerine kurulu o yapıyı çökerten son ağırlık oluyor.

Dünya artık eskisi gibi olmayacak. Bu köklü değişim; yalnızca yaşanabilecek yıkımlar ya da diplomasi yüzünden değil, temel bir fikrin, yani o tartışmasız küresel hegemonya düşüncesinin artık geçerliliğini yitirmesiyle gerçekleşiyor.

Çeviri: YDH

]]>
Türkiye sömürge olmamalı! https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/33962/turkiye-somurge-olmamali/ Thu, 09 Apr 2026 09:16:27 +0000 https://yenidunya.org/?p=33962 Bir ülke nasıl sömürge olur? Soruyu, 2002 yılından beri Türkiye’de yaşananlar ışığında yanıtlayalım.

DOĞAL KAYNAKLAR YABANCILARA TESLİM EDİLİR

Sömürge, doğal kaynaklarını çoğu kez yabancılara teslim eden bir ülkedir.

AKP iktidarı, başta altın olmak üzere, madenleri yabancı şirketlere, onların Türkiye’deki taşeronlarına teslim etmiş, etmeyi de sürdürmektedir. Vahşi madencilikle çıkarılan ve ham olarak ihraç edilen değerli madenlerin (altın, feldspat vb.) bir bölümü, işlenmiş olarak Türkiye’ye dönmekte, böylece sömürü katlanmaktadır.

TARIM ALANLARI, MERALAR, SU HAVZALARI VE ORMANLAR TALAN EDİLİR 

Sömürge ülkelerin ormanları, tarım alanları, meraları, akarsu havzaları ve sulak alanları kirletilir, yok edilir. Yağmur, kar yağmaz olur.

Türkiye’de 24 yıldır büyük bir orman talanı sürüyor. Bu nedenle havadaki nem oranı ve yıllık yağış miktarı azalıyor. Su kaynakları beslenemiyor. Çevre ısısı yükseliyor. Orman yangınları artıyor. Su havzalarının, sulak alanların bozulması, kirlenmesi tarım alanlarını verimsizleştiriyor, meraları küçültüyor.

TARIM, HAYVANCILIK, SANAYİ ÇÖKERTİLİR

Sömürülen ülkelerde tarım ve hayvancılık çökertilir. Ülke dışa bağımlı hale getirilir. Tarım ve hayvancılık alanında kendi kendisine yeten ender ülkelerden biri olan Türkiye’de 2002’den bu yana tahıl üretimi düşmüş, büyük ve küçükbaş hayvan sayısı azalmış, ülke Kanada’dan mercimek, Uruguay’dan canlı hayvan ithal eder hale gelmiştir.

FABRİKALAR, ELEKTRİK, HABERLEŞME SİSTEMLERİ ÖZELLEŞTİRİLİR. YABANCILARA SATILIR 

Sömürge ülkelerinde fabrikalar, elektrik, haberleşme tesisleri özelleştirilir hatta yok pahasına yabancılara satılır.

Cumhuriyetin ilk 15 yılda yoktan var ettiği, 2002 yılına kadar üzerine eklediği hemen bütün sanayi tesisleri, üç kuruşa yabancılara satılmış, elde edilen gelir çarçur edilmiştir. Araştırma-Geliştirme (Ar-Ge) projelerine kaynak ayrılmamış, otomotiv hatta son yıllarda övündüğümüz savunma sanayisi bile, ürünlerin ana unsurları (motor, elektronik vb.) ithal olan, montaj sanayileri olarak kalmıştır.

DIŞ EKONOMİK İLİŞKİLER SÖMÜRÜYÜ ARTIRIR 

Dış dünya ile ekonomik bağlantılar, ülkenin aleyhine işler.

Türkiye-AB Gümrük Birliği Anlaşması, AB’nin diğer ülkelerle serbest ticaret anlaşmalarının Türkiye’ye uygulanmaması nedeniyle Türkiye’nin dış ticaret açığını artırmaktadır. Bu durum kapitülasyonları çağrıştırmaktadır.

LİMANLAR, KARA VE DEMİRYOLLARI, KÖPRÜLER SATILIR 

Sömürgelerin kara ve demiryolları, köprüleri, limanları çeşitli yöntemlerle devletin elinden çıkar. Altyapı tesisleri veya işletme hakları yabancılara verilir.

2002 yılından bugüne, otoyollar, köprüler yabancı şirketlere ve yurtiçindeki ortaklarına yaptırılmış; geçmişte devlet tarafından yapılmış olanlar ise yabancılara veya içerideki ortaklarına satılmıştır. Uzun vadeli sözleşmelerde, örneğin geçiş ücretleri döviz olarak belirlenmiş, yabancı ülkelerin enflasyon oranlarına göre güncellenmesi kabul edilmiştir. Bu sözleşmelerden doğabilecek anlaşmazlıkların çözümü yabancı ülke yargısına bırakılmıştır.

ÜLKE AĞIR BORÇ YÜKÜ ALTINA GİRER

Sömürülen ülkeler büyük borç yükü altındadır. Borçlar, borçla kapatılmaya çalışılır ve ülke iflas eder. Borçların, ülke gelirlerinin alacaklı tarafından doğrudan tahsili yoluyla kapatılması (Düyunu Umumiye) kaçınılmaz olur.

Türkiye son 24 yılda, önceki 80 yılın kat kat üstünde borçlanmıştır. Borçlar, her defasında çok daha yüksek faizli yeni borçlar veya maliyeti çok yüksek sıcak para ile kapatılmaya çalışılmaktadır.

YARGI BAĞIMSIZ DEĞİLDİR 

Sömürge ülkelerde yargı iç ve dış baskı altındadır. Bağımsız değildir. Etki altında, ülkenin yasalarına, usulüne uygun olarak onaylanmış uluslararası sözleşmelere aykırı kararlar verir.

AKP iktidarı anayasaya aykırı davranmakta; Anayasa Mahkemesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları yok sayılmaktadır. Yargı, Türkiye’nin tek imza ile talana açılan kaynaklarını, zeytinliklerini, meralarını, denizlerini korumaya çalışan Akbelen Jeanne d’Arc’ı Esra Işık’ı; görevini yapan gazetecileri susturmak amacıyla kullanılmaktadır. Yabancı ülkelerin talebiyle, Türk yasaları göz ardı edilerek, terör, casusluk, cinayet suçluları ise bir anda uçaklara konularak, talep eden ülkelere gönderilmektedir.

İÇ VE DIŞ POLİTİKAYI DIŞ GÜÇLER YÖNLENDİRİR 

Sömürge ülkelerinin iç ve dış politikasını emperyalizm yönetir.

Türkiye, iç ve dış politikasına dışarıdan yön verilen bir ülke görünümündedir. ABD’nin Ankara Büyükelçisi Barrack’ın, “sömürge valisi” tarzı söylemleri, bu görüntüyü perçinlemektedir.

TÜRKİYE SÖMÜRGE OLMAMALI, OLAMAZ!

Kaynak: Ahmet Süha Umar / Cumhuriyet

]]>
‘CHP’de bilim ve yenilik’ yazısına ciddi bir yanıt https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/33959/chpde-bilim-ve-yenilik-yazisina-ciddi-bir-yanit/ Mon, 06 Apr 2026 11:25:01 +0000 https://yenidunya.org/?p=33959 Bu kez okurun dikkatine, ülkemiz için hayati önemdeki, Bilim ve Yenilik yazıma bir okurdan gelen ilginç yanıtı getireceğim. Sıkılmadan okuyun. Yazan İzmir’den kimya mühendisi, ABD’de yüksek lisan yapmış, büyük tesislerde çalışan, sonra da polimer kimyası üzerine kendi tesisinde 40 yıldır üreten Hüseyin G. Öklem.

***

“Polimer katkı maddeleri üreten ufak bir imalathanem var. Ar-Ge polimer laboratuvarım var. Ayrıca, üniversiteden emekli bir hocam olan kimyager Dr. Kemal ağabeyim ile paylaştığımız bir de kimya laboratuvarımız daha var. Ziraî ve sınaî atıklar üzerine özgün çalışmalarımız var.

“Yakın geçmişte İzmir’de cumartesi günleri SESSİZ ÇIĞLIK toplantıları yapıldı. Bilirsiniz. Daha sonra da yakındaki bir çay evinde katılanların bir kısmı ile toplanılır ve bilgi alışverişinde bulunulurdu. Yine böyle bir gün yaklaşık 10 kişilik bir katılımcı grup bizim yanımızdan geçerek başka bir kafeteryaya giderlerken tanıdığım birisine sordum:

– Orhan Bey hayırdır neden başka yere gidiyorsunuz (kendisi emekli tapu ve kadastro müdürü idi)?

– Bizler CHP’nin İZMİR BİLİM KURULUYUZ. Aylık toplantımızı yapacağız!

– Tamam da içinizde madenci yok, kimyacı yok, matematik ve fizikçi de yok. Sizler emekli iktisatçı, bürokrat ve asker arkadaşlarsınız. Biraz şaka biraz ciddi bu söylediklerime dostum alındı ve uzun süre benimle görüşmedi. Müfit Bey’in notunu görünce bu hatıramı anımsadım.

***

“Çine gittim, işimle ilgili devasa bir fabrikada incelemelerde bulundum. Akşamları mühendisler ve üretim mühendisleri ile görüştüm. Fabrika bir devlet kuruluşu idi ve otoparkta 12 bin bisiklet ve 23 tane otomobil vardı. Çin’de binlerce özel sektör fabrikasına makineler imal ediyordu. Çin’in bu muazzam kalkınma başarısının teknoloji ile ilgili bölümü bilim ve teknolojide ilerlemiş her ülkenin izlediği süreçten farklı değildi: DEVLETİN TEMEL HARCI İLE DESTEKLENEN KURULUŞLARDA BAŞLATILAN AR-GE ÇALIŞMALARI. Allah aşkına bizde de öyle değil miydi?

***

“1988 yılında İran’a 800 ton G035 kodlu AYPE hammaddesi ihraç ettim. O sırada İran’da polimer üretimi yoktu! Bugün bizi geçtiler; çünkü biz Aliağa’da bulunan PETKİM’i sattık ve Yarımca’daki YARPET’i kapattık! Doğu Avrupa’nın o zamanki en büyük petro kimya kompleksini yok ettik!

“Bakın İran bugün polistiren polimerinin ana hammaddesi olan stiren monomeri üretemiyor hâlâ ama biz 40 yıl önce Yarımca’da stiren monomer üretip hem kullanıyor ve hem de ihraç ediyorduk. Deterjanın ana hammaddesi dodesil benzen de öyle.

“Teknolojik ve bilimsel gelişmişliğin dünyadaki gelişim süreci her yerde devlet öncülüğünde oldu. Belli bir seviyeye gelen devasa sınai işletmeler elbette kendi Ar-Ge çalışmalarını özgün ve bağımsız yapar. Ancak başlangıç safhasında devlet desteği ve disiplin vazgeçilmezdir.

***

Özel sektöre parasal teşvik sistemi bilimsel ve teknolojik ilerleme sağlanması düşüncesi son derece yanlıştır. Özel sektörün devletten aldığı Ar-Ge teşvikleri ile neler yaptığı son 40 yıldır ortada, sonuç rezalet! İzmir Kalkınma Ajansı’nı verdiği Ar-Ge teşviklerinden bir örnek vereyim: ‘Karaburun’da zeytin toplama teknikleri’!

***

“Fabrikaları olan arkadaşlarım var; utanmıyor musunuz sahte faturalar ile devleti dolandırmaya dediğimde, sen de yapaydın diyorlar!

“Yalnız Petkim ve Yarpet değil elbette. Aselsan, Usaş, MKE örnek değil mi? Ve elde kalabilen beş veya yedi tane daha. Umut bağlanan akademi ne durumda? Var mı uluslararası bir başarı, bir yeni buluş, bir yeni umut?

***

“Devlet Anadolu’da yolu yapacak, suyu elektrifikasyonu halledecek, sosyal ortamın gereksinimlerini oluşturacak, iletişim sorunlarını çözecek; deneyimli bürokratlarını ve idarecilerini hazırlayacak, özel sektörün kabul görmüş projesini uygulayacak, makinelerini yaptıracak, ekipmanları da olabildiğince yurtiçinden öncelikle temin edecek, üretim hatlarını laboratuvarlarını kuracak, şirketin sermayesini devlet ve özel sektör yan yana temin edecek. Yönetim kurulunda devletin üç özel sektörün de üç temsilcisi olacak.

“Bu şekilde kurulacak üretim tesisleri hem özgün projeler ile üretimi artırabilir ve hem de Ar-Ge çalışmaları ile teknoloji geliştirebilir. Hem de siyasi parti çetelerinin bu gibi devasa boyuttaki tesisleri suistimal etmesi engellenir.

***

“0’dan yenilikçilik ve teknolojik gelişim olmaz ancak üretim esnasında yapılacak Ar-Ge ile yenilikçilik ve yeni buluşlara ulaşılabilir.

“CHP’nin liberalizme bel bağlamadan geçmişimizdeki karma ekonomiyi iyice öğrenmesi gerekir.”

Kaynak: Orhan Bursalı / Cumuriyet

]]>
Nihilizme karşı https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/33956/nihilizme-karsi/ Sun, 05 Apr 2026 08:17:15 +0000 https://yenidunya.org/?p=33956 “Şaşırtıcı olan şu ki, pek çok insan bu oyuna kanıyor. Sinik ve nihilist olmayı, güçlü şirketlerin yanında saf tutmayı gerçekten de sınırları zorlayan, aykırı bir eylem sanıyorlar.”

Küratörün favori yazarlarından Evgenia Kovda, 1990’ların post-Sovyet Rusya’sındaki yıkıcı sinizm ile günümüz Amerika’sındaki yükselen nihilizm arasında hoş bir köprü kuruyor. Kovda, bir zamanlar toplumsal dönüşüm vaadiyle heyecanlanan Batılı gençliğin, Bernie Sanders ve Occupy Wall Street gibi hareketlerin yenilgisiyle birlikte, tıpı 1917 sonrası Rus aydını Olga gibi bir “duyarsızlaşma” evresine girdiğini vurguluyor. Bu yeni dalga, “woke” kültüre tepki gösterme bahanesiyle sağcı ve otoriter bir estetiği kucaklarken, aslında isyan ettikleri müesses nizamın (establishment) en sadık aparatlarına dönüşüyor. Çeşitli internet delilerinden müteşekkil bu arı kovanında; empati ve sosyal adalet arayışı “akıl hastalığı”; hayatta kalma stratejisi olarak “gerçekçilik” maskesi takan bir ahlaki çöküş. Kovda, siyasetin bu denli estetize edilmesinin ve her türlü ulvi değerin alaycı bir dille tasfiye edilmesinin, Walter Benjamin’in de uyardığı üzere, doğrudan faşizme açılan bir kapı olduğunu ifade ediyor.

Nihilizme karşı

Evgenia Kovda
Nefarious Russians
12 Mart 2025

Twitter trolleriyle olan ilk kalem kavgalarımdan ve “Kızıl Tehlike” (1) yosmalarıyla onların pazarladığı dünya görüşüne karşı açtığım savaştan bu yana, sanki kazara bir kayayı yerinden oynatmışım gibi hissediyorum; altından çıkan tüm engerekler, çıyanlar ve haşereler üzerime çullanıp beni sokmaya çalıştı. Ama canım yanmadı; zira bana çoktan o zehrin panzehri zerk edilmişti: Anti-nihilizm.

Benim bu naçizane seferim, sadece “bozuk siyasi fikirleri” olan şu veya bu şahıslarla ilgili değildi. Anlatmak istediğim (ki Twitter bunun için pek de elverişli bir mecra sayılmaz), şehir merkezinin o “havalı” tayfası tarafından gençliğe dayatılan nihilizmin ne yeni, ne aykırı, ne de marjinal olduğuydu. Ömrümün yarısından fazlasını bu nihilizmin hüküm sürdüğü bir toplumda harcadım; benim için bu durum hiçbir zaman bir yeniden doğuşun müjdecisi değil, toplumsal bir çöküşün (2) arazıydı.

1990’ların Moskova’sında, Sovyetler Birliği’nin enkazı üzerinde büyümüş biri olarak, etrafım kinik bir atmosferle çevriliydi. Bu hava, ben henüz idrakine varamadan ruhuma sirayet etmişti. Tanıdığım tek gerçeklik buydu: Her yanı saran sinizm, tepkisizlik ve para kazanmak dışındaki her ulvi değerle alay edilmesi. “İyi niyet” kokan her sloganın ardında gizli bir ajanda olduğu… İnsanlara yardım etmeyi amaçlayan her siyasetin aslında birer dolandırıcılık olduğu inancı her yere yayılmıştı. Her koyun kendi bacağından asılır; dünya böyle dönüyordu işte. İnsanlar böyle düşünüyordu. Bu sırada ülke, dünyanın altıda birinin doğal kaynaklarını bir gecede özelleştiren, palazlanmış Sovyet bürokratları ve hırslı türedi zenginler tarafından yağmalanıyordu.

Çocukluğuma ve gençliğime damga vuran bu sinizm, 2011’de Amerika’ya taşındığımda burada pek de rağbet görmüyor gibiydi. O zamanlar üzerinde derinlemesine düşünmemiştim ama yokluğu insana nefes aldırıyordu. Yirmilerimin başındaydım ve burada akranlarımda bir tür safiyet (3) vardı. Daha iyi bir geleceğe, toplumsal sorunların siyasi çözümleri olduğuna inanıyorlardı. Buraya ilk geldiğimde Wall Street’i İşgal Et (Occupy Wall Street) hareketi zirvedeydi ve bu ilham vericiydi. Tüm bu insanlar bir şeyleri önemsiyor… Bir şeyler yapmak isteyecek kadar dert ediniyorlardı. Hatta Yasha, Los Angeles’taki kamp baskınında tutuklanıp iki gece hapiste yatmış, sonra da bana uyuz bulaştırmıştı. Bu yüzden ben de biraz siperlerdeymişim, bu işin bir parçasıymışım gibi hissediyordum.

Yine de eski kültürümün tortularını üzerimden atamıyordum. Buradaki siyasi iyimserlik ve aktivizm bana safça geliyor, kendimi buna yabancı hissediyordum. Moskova’da tepkisizlik ve “tarihin sonu”(4) retoriğiyle yoğrulduğum için kendimi eksik hissediyordum. Amerika’daki akranlarıma kıyasla daha bezgin ve hayata karşı daha lakayıttım. Onlardan daha havalı ya da bilge olduğumu veya benim haklı, bu iyimser gençlerin haksız olduğunu düşünmüyordum, asla. Sadece Moskova’daki “liberal” çevremin tavrı ile New York ve LA’de tanıdığım insanlar arasındaki bu uçurum kafamı karıştırıyordu.

Memleketteki arkadaşlarımın çoğu sadece kariyerlerini ve mevcut kapitalist dünya düzenine eklemlenmeyi düşünüyordu. Statükoya dair ne bir şüpheleri ne de şikâyetleri vardı; bunun mümkün olan tek dünya olduğuna inanıyorlardı. İşler böyle yürümeliydi ve kapitalist düzenin meşruiyetini sorgulamak, onlara geçmişin o aptalca Sovyet idealizmi gibi geliyordu. Oysa burada, ABD’de, pek çok insan aslında idealistti ve içinde büyüdükleri “kapitalist gerçekçiliği”(5) eleştiriyorlardı. Bunu yaşamanın tek yolu olarak kabul etmeye niyetleri yoktu. Başka bir dünyanın mümkün ve ellerini uzatsalar ulaşabilecekleri mesafede olduğuna inanıyorlardı.

Fakat Amerika değişti ve benim yaş grubumdaki pek çok insan için işler artık çok farklı.

Son dört beş yıl içinde, genç “influencer” zümresi arasında büyük bir kırılma yaşandı. Eskiden sol medyada boy gösteren pek çok isim aniden sağa direksiyon kırdı ve bu manevrayı dünyanın en doğal şeyiymiş gibi pazarlamaya başladılar: Gençlikteki o iyimser Marksist evreden kopup “gerçekçi” yetişkinlere dönüşmenin organik bir süreciymiş bu güya. Bunun orada burada filizlendiğini fark etmiştim ama bu eğilimin ne kadar büyük ve kudretli bir akıma dönüştüğünü ancak yakın zamanda anladım.

Sanırım bu sinizme dönüş; Bernie Sanders hareketinin çöküşü, Kovid süreci ve Demokrat Parti kanadı tarafından dayatılan “woke” liberal kültür ve siyasete duyulan tepkiyle aynı döneme rastladı.

Zaten “woke” liberalizmine hiçbir zaman ısınamamıştım. Hatta on yıl önce CUNY’de kurmaca dışı film yapımı üzerine yüksek lisans yaparken, bu “woke” kültürünün, özellikle medya düzeyinde, aslında ne kadar sinsi ve manipülatif olduğunu fark ettim. O zamana kadar bu konulardan uzaktım. Amerika’da çok yeniydim ve meseleyi tam kavrayamamıştım. Ancak yüksek lisanstaki yakın temasım beni bundan soğuttu ve “woke” bir belgeselciyi hicveden satirik bir film yapmam için bana ilham verdi. Bu yüzden insanların neden bu kültürden nefret ettiğini, neden ondan yüz çevirip onunla alay etmek istediklerini anlıyorum; tıpkı Red Scare’in ilk popülerleşmeye başladığı zamanlardaki gibi.

O zamanlar hayal edemediğim şey, insanların liberal “woke” anlayışından uzaklaşırken sadece karşı tarafa geçiverecekleriydi. Bunu izlemek epey ilginçti. İnsanların bir çırpıda saf değiştirip bu kadar kolay “anti-woke” sağcılara dönüşmelerini… Karşıt egemen kültürel ve siyasi müesses nizamın değerlerini bu denli çabuk benimsemelerini beklemiyordum.

2018’de kendilerine sosyalist ve Marksist diyen, Frankfurt Okulu üzerine paylaşımlar yapıp kapitalist sömürüden dem vuran bu sol medya tipleri; 2025’e gelindiğinde tüm ahlak veya sosyal adalet iddialarını bir kenara bıraktılar. Artık hiçbir şeyin önemi yok, her türlü empati “duygusal manipülasyon” ve dünyayı siyaset yoluyla daha iyi bir yer haline getirme çabası “cringe”(6) ve akıl dışı. Çorap değiştirir gibi siyasi görüşlerini değiştirdiler; şimdi üniseks, hırpani görünüm yerine dantellerin, topuklu ayakkabıların ve dar deri kıyafetlerin peşindeler (7). Bunu yaparken de nefret ettiklerini iddia ettikleri “woke” liberallerle aynı sığ sürü psikolojisine teslim oldular.

Red Scare kadınları, kelimenin tam anlamıyla bu yeni “kızıl korku” dalgasının ön safındalar. Anna K., podcast’ini dinleyen genç beyinlere şu fikri empoze edip duruyor: “Dünyayı daha iyi bir yer yapmak isteyen tüm solcular, aslında kendi ruh hastalıklarını dünyaya yansıtan psikopatlardır”. Her türlü aktivizmin, hatta hümanist bir dünya görüşünün bile patolojik bir vaka olarak gösterilmesi, bu dönüşümün püf noktasını oluşturuyor. Bu, neo-nihilist hareketin özüdür. Red Scare kadınları ve çevrelerindeki diğer medya figürleri, bu kinik hava değişimini havalı ve avangart bir şeymiş gibi… Müesses nizama karşı bir isyanmış gibi bunu yeniden ambalajlıyorlar; oysa Trump ve Cumhuriyetçi Parti bizzat müesses nizamın ta kendisidir. Hem müesses nizamın bir memuru olup hem de yerleşik değerleri çiğneyen biri olamazsınız. Yani… Bu, Kamala Harris’i destekleyen “Öncülük Et” (Lean In) (8) feministlerinin “aykırı” olması kadar gülünç bir durum. Bu nasıl bu kadar aşikâr olmaz?

Ancak şaşırtıcı olan şu ki, pek çok insan bu oyuna kanıyor. Sinik ve nihilist olmayı, güçlü şirketlerin yanında saf tutmayı gerçekten de sınırları zorlayan, aykırı bir eylem sanıyorlar. Buradaki kültür işte böylesine çarpılmış durumda.

Bana kalırsa, gerçekçiliği kucaklama kisvesi altında bu ani nihilizme yöneliş, Amerika’da yaklaşmakta olan büyük bir sismik sarsıntının işareti; belki de o sarsıntı çoktan geldi. Eskiden Rusya’daki o “ilgisiz” geçmişimle gördüğüm paralellikleri artık görmezden gelemiyorum. Belki de hem SSCB hem de ABD, kendi ütopya versiyonlarını kazandırmak için birbirleriyle savaşan iki büyük Aydınlanmacı ütopik proje oldukları için, hayal kırıklıkları da birbirine benzemek zorundadır. SSCB bu süreci 35 yıl önce yaşadı. Ve şimdi Amerika’nın saati geldi…

Rus yazar ve şair Anatoli Marienhof’un Kinikler (9) kitabını çok severim ve ona hep geri dönerim. Yesenin’in arkadaşı ve İmajinizm (10) denilen şiir akımının kurucusuydu. Kinikler, Ekim Devrimi’nden sonraki ilk yılları anlatır. Karanlık ve çok komiktir; her şeye olan inancını yitirmenin, geriye sadece alaycılık ve sinizmin kalmasının ne demek olduğunu çok iyi yakalamıştır. Romanın sonunu açık etmek istemem ama hikâye, Bolşevikler iktidara geldiğinde sınıflarındaki pek çok kişi gibi göç etmek yerine Moskova’da kalan devrim öncesi Rusya’nın burjuva entelektüelleri olan Olga ve Vladimir çifti etrafında döner. Olga’nın başlangıçta devrimci potansiyel karşısında nasıl heyecanlandığını, bu yeni hayata katılmak istediğini; ancak sonra hayal kırıklığına uğrayıp nasıl tepkisizleştiğini ve tanık olduğu dehşetin ruhunu ezmesine… Onu yok etmesine nasıl izin verdiğini yakından görürüz. Vladimir’in başlangıçtaki şevksizliği ve şüpheciliği ise, onun bu yeni hayattan kopmamasını ve hayal kırıklığına uğramamasını sağlamıştır. Zira zaten en başında o kadar da büyülenmiş değildir.

Elbette bu çok uzak bir paralellik; Wall Street’i İşgal Et ve Bernie hareketi, Ekim Devrimi’nin yanına bile yaklaşamazdı. Ancak görünen o ki pek çok Y kuşağı, hatta belki bazı eski Z kuşağı ve genç X kuşağı üyeleri için o hareketin yenilgisi benzer bir etki yarattı. Birçoğu Olga’nın farklı versiyonlarına dönüştü. Rüya bitti. Tüm umutlar tükendi ve hiçbir şey değişmedi. Onlar için bu bardağı taşıran son damlaydı; böylece siniklere, ya da kendi deyimleriyle “gerçekçilere” dönüştüler.

Genç Amerikalıların bu yola girmesi çok huzursuz edici. Sanki 19. yüzyıl Amerika’sına geri dönmek istiyor gibiler; demiryolu baronlarının, çocuk işçiliğinin ve hastalık saçan şehir varoşlarının olduğu… Toplumun ırk temelinde ayrıştırıldığı ve kadınların hiçbir gücünün olmadığı bir zamana. Ve şok edici olan şu ki, bu geriye gidişi; sizi “ibne” veya “mal” dediğiniz için utandıran sıkıcı, ilerici, “woke” dünyadan farklı olarak, aykırı ve eğlenceli bir şeymiş gibi pazarlamaya çalışıyorlar.

“Woke” dünyası kendi içinde sinir bozucu ve baskıcı olabilir. Ancak bu sinik “gerçekçiliğin” ona karşı uygulanabilir veya havalı bir alternatif, hatta bir normale dönüş olduğunu düşünmüyorum.(11)

Eğer Red Scare kadınlarının iddia ettiği gibi sinizm gerçekçilikse, o zaman neden fahişe olmayı arzulamıyorsunuz? Veya kendinizi en yüksek teklifi verene -finans sektöründe çalışan, sizden iki kat yaşlı bir “mutaassıp”(12) kocaya- satmıyorsunuz? Ya da faturalarınızın ödenmesini ve öngörülebilir gelecekte konforlu bir hayatın finanse edilmesini sağlamak için zengin bir adamdan evlilik dışı hamile kalmıyorsunuz? Ha, durun bir dakika, kadınlar burada bunu yapmaya başladılar bile; Elon Musk’ın son “bebek annesi” Ashley St. Clair’i düşünün; hamile kalmayı ve ondan çocuk yapmayı planlamış gibi görünüyor. Bu tür şeyler burada bazıları için hâlâ şok edici ve skandal olabilir. Ama Rusya’da bu ana akım bir davranıştır; etrafımda her zaman gördüğüm şeydir.

Büyük ölçüde bu cinsel-ekonomik birliktelikler/fuhuş pazarlıkları, 1990’ların kapitalist karşı-devriminin ve onu izleyen ülke çapındaki yoksullaşmanın doğrudan bir sonucuydu. Tüm kaynaklar kelimenin tam anlamıyla birkaç adamın elinde toplandığında, kadınlar ne yapsın? Bu yola saptıkları için kadınları suçlamıyorum. Amerika’daki insanları bu kadar sarsan Epstein dünyası, benim büyüdüğüm yerde normaldi. Ve Rusya’daki erkeklerin böyle yaşadıklarını gizlemek için özel bir adaya ihtiyaçları yoktu. Tüm Rusya onların oyun alanıydı. Her şey göz önünde ve toplumsal olarak kabul edilebilirdi. Hâlâ da öyle.

Ve bu “gerçekçilik olarak sinizm” çizgisini dayatan tüm bu medya tiplerinin bana Rusya’yı hatırlatmasının bir nedeni daha var. Benim büyüdüğüm yerde gazetecilik çoğunlukla bir şakaydı. Birkaç kahraman ve şehit dışında, mesleğin ahlakı yoktu; mesele güçlü insanlarla ahbaplık etmek, onlara yaltaklanmak ve parası olan zümre adına propaganda yapmaktı. Çoğu gazeteci için nihai hedef gemiyi terk etmekti; zavallı bir “medya fahişesi” olmaktan çıkıp çok zengin bir “medya fahişesi” olmaya geçmek; bir kapitalist, mülk sahibi, bir petrol/gaz holdinginden temettü alan biri olmak. Yeltsin yıllarında bile -ki şimdilerde insanlar orayı Rusya’nın Putin öncesi “demokratik” evresi diye anıyor-”dördüncü kuvvet13” olma iddiası bile yoktu. Sadece tüm medya kuruluşlarına sahip olan ve bunları birbirleriyle didişmek için kullanan milyarderler vardı. Sonunda bu durum, Putin’in bu oligarklar tarafından iktidara getirilmesine yol açtı. O da sonra onları zekâsıyla alt edip tasfiye etti, gücü kendi elinde topladı ve eski arkadaşlarını yalnızca kendisine borçlu olan yeni oligarklar yaptı.

Amerika da aynı düzene doğru hızla ilerliyor gibi hissettiriyor. Bu kadar çok insanın sosyal adaletten bahsedilmesini tamamen ikiyüzlülük, eziklik ve inanılmaması gereken bir şey olarak görmesi çok endişe verici. Burada işler yolunda gitmiyor.(14)

Ve bir şey daha. Bu yeni yetme nihilist kitle, sahte ve kötü olarak gördükleri sanatın siyasallaşmasını reddediyor. Saf eğlenceyi ve siyasetin estetize edilmesini (15) savunuyorlar; ki bu tutum onları doğrudan, ironi olmaksızın faşizmi kucaklamaya götürüyor. Nazi Almanya’sından kaçan Walter Benjamin, neredeyse bir asır önce Mekanik Yeniden Üretim Çağında Sanat Eseri’nde tüm bunları yazmıştı. Ama kimin umurunda? Hepsi çok sıkıcı. Adam herhalde öyle bir ruh hastasıydı.

1.Kızıl Tehlike / Red Scare: Orijinal: Red Scare broads: “Red Scare”, ABD tarihinde komünizm korkusunun tetiklediği cadı avı dönemlerini (McCartyizm) ifade eder. “Broad” ise İngilizcede kadınlar için kullanılan, hafif aşağılayıcı ve argovari bir tabirdir. Kovda, burada popüler Red Scare podcast’ine ve onun sunucuları Anna Khachiyan ile Dasha Nekrasova’ya atıfta bulunuyor. İronik olan, podcast’in adının bir zamanlar solda duran bu isimlerin şimdi “sağ” bir estetikle komünizm karşıtı veya aşırı sinik bir pozisyon almalarına işaret etmesidir. (ç.n.)

2.Toplumsal Çöküş: Orijinal: Societal collapse: Latinceden gelen collabi (beraber düşmek) kökeninden türeyen bu terim, sistemin aniden ve şiddetli bir biçimde işlemez hale gelmesini anlatır. 1991 sonrası Rusya’da yaşanan “şok terapisi” ekonomisi ve devlet aygıtının çöküşü, nihilist dünya görüşünün temelini oluşturur. (ç.n.)

3.Safiyet: Orijinal: Naïveté: Fransızca naïf (doğal, işlenmemiş) kökenli. Kovda bunu hem bir eksiklik hem de gıpta edilen bir “temizlik” olarak kullanıyor. William Blake’in Masumiyet Şarkılarındaki (Songs of Innocence) o saf, tecrübe edilmemiş bakış açısını anımsatır. Editörün tavsiyesi. (ç.n.)

4.Tarihin Sonu: Orijinal: End of history rhetoric: Francis Fukuyama’nın 1992 tarihli Tarihin Sonu ve Son İnsan tezine doğrudan atıftır. Batılı liberal demokrasinin nihai yönetim biçimi olduğunu ve “ideolojik kavgaların” bittiğini iddia eder. İflas etmiştir. (ç.n.)

5.Kapitalist Gerçekçilik: Orijinal: Capitalist realism: İngiliz akademisyen Mark Fisher’ın Capitalist Realism: Is There No Alternative? adlı eserine atıf. Fisher, kapitalizmin sadece tek geçerli iktisadi sistem değil, aynı zamanda hayal gücünü felç eden bir gerçeklik olarak algılandığını savunur. (ç.n.)

6.Cringe (Eziklik/Utanç Verici): Kelime anlamı “korkuyla büzülmek” olsa da internet jargonunda, başkasının adına duyulan derin sosyal utancı ifade eder. Neo-nihilist kitle için “idealizm”, “cringe” bir durumdur; yani modası geçmiş, sahte ve gülünç bir duygusallıktır. Kovda, bu kelimenin seçilmesini, yeni sağın duygusal kopukluğunu estetize etme biçimi olarak görüyor. (ç.n.)

7.Grungy (Hırpani/Pejmürde): Orijinal: Grungy: 90’ların Seattle merkezli rock kültüründen süzülen, bilinçli bir “bakımsızlık” ve düzene karşı kayıtsızlık estetiği. Burada Kovda, solun bir zamanlar sahip olduğu o gösterişsiz ama sahici estetiğin yerini, sağın “dantel ve topuklu ayakkabı” gibi daha hiyerarşik ve gelenekçi (trad) fetişlerine bıraktığını vurguluyor. (ç.n.)

8.Liderlik Et (Lean In): Facebook yöneticisi Sheryl Sandberg’in kadınların iş dünyasında daha agresif yer almasını savunan kitabı. Kovda bunu, düzen içi, sistemle barışık ve yüzeysel bir feminizm örneği olarak kullanıyor. (ç.n.)

9.Kinikler / Cynics: Antik Yunan’daki Kynikos (köpeksi) okulundan gelir. Modern anlamda ise her türlü değerin sahteliğine inanan kişiyi tanımlar. Marienhof, Rus edebiyatının en sert ve ironik kalemlerinden biridir. Romanın ismi olan Cynics, metinde hem karakterlerin tavrını hem de dönemin ruhunu özetler. (ç.n.)

10.Rus İmajinizmi (İmajinizm), sembolizme tepki olarak doğmuş, nesneyi ve görüntüyü en çıplak, bazen de en kaba haliyle sunmayı amaçlamıştır. Marienhof’un Kinikler romanındaki o keskin, “estetize edilmiş vahşet”, Kovda’nın günümüz sosyal medya kültüründeki “acımasız şıklık” (laces and heels) ile kurduğu estetik paralelliğin anahtarıdır. (ç.n.)

11.TINA (There Is No Alternative): “Başka bir dünyanın mümkün olmadığı” inancı. Faşist Margaret Thatcher’ın ünlü sloganı. Kovda, bu neoliberal doktrinin Rusya’da 90’larda, Amerika’da ise günümüzde “nihilizm” kisvesiyle gençliğin zihnine pranga vurduğunu, hayal gücünü “kapitalist gerçekçilik” ile sınırladığını vurguluyor. (ç.n.)

12.Gelenekçi (Trad): Orijinal: Trad (Traditionalist kelimesinden kısaltma): Özellikle internet kültüründe, 1950’lerin aile değerlerine, katı toplumsal cinsiyet rollerine ve estetik normlarına dönüşü savunan akım. “Trad-wife” (mutaassıp eş) kavramına atıfta bulunur. Kovda bunu, Rusya’daki yoksulluk kaynaklı “zengin koca bulma” zorunluluğunun Amerika’daki gönüllü ve ideolojik ambalajlı hali olarak okuyor. (ç.n.)

13.Dördüncü Kuvvet: Orijinal: Fourth estate: Yasama, yürütme ve yargıdan sonra medyanın sahip olduğu denetleme gücü. (ç.n.)

14.Burada “Homo Sovieticus” (Sovyet İnsanı) kavramına değinmek faydalı olabilir. 1990’ların Moskova’sındaki sinik insan tipi. Aleksandr Zinovyev’in kavramsallaştırdığı bu terim, devletin çöküşüyle birlikte sadece hayatta kalmaya odaklı, derin bir şüphecilikle malul insanı anlatır. Kovda, bu tipolojinin şu an “Amerikan influencer” sınıfında yeniden vücut bulduğunu ima ediyor. (ç.n.)

15.Siyasetin Estetize Edilmesi: Orijinal: Aesthetization of politics: Walter Benjamin’in ünlü makalesinin sonucuna atıf. Benjamin, faşizmin siyaseti estetize ettiğini (ritüeller, görsellik), sosyalizmin ise sanatı siyasallaştırdığını iddia eder. (ç.n.)

Kaynak: Emre Köse / https://emrekose.substack.com

]]>
Emperyalist saldırganlık ve modern sömürgecilik: Tarih ve eleştiri https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/33917/emperyalist-saldirganlik-ve-modern-somurgecilik-tarih-ve-elestiri/ Sun, 22 Mar 2026 06:20:08 +0000 https://yenidunya.org/?p=33917 “Tarih şunu gösterir: Emperyalizm savaşı dayattığında her zaman galip gelmez, ama aynı ölçüde mutlak bir yenilgi de yaşamaz.”

YDH – El-Ahbar gazetesinde yazan Filistinli akademisyen Muhammed Kadan, gündelik bir deneyimden hareketle hakikat ve siyaset ilişkisini tartışmaya açıyor ve bunu tarihsel örneklerle derinleştiriyor. 1956 Süveyş Krizi ve sonrasındaki gelişmeler üzerinden emperyalizmin her zaman açık zafer ya da yenilgi üretmeyen karmaşık bir yapı olduğunu vurgulayan Kadan, Ahmed Afif el-Bizri’nin analizleri aracılığıyla modern sömürgeciliğin iktisadi, askeri ve siyasal boyutlarını birlikte ele alıyor.

27 Şubat Cuma günü ikindi vakti bir arkadaşım beni aradı ve başka bir arkadaşla birlikte Kudüs’e gitmeyi önerdi. Sıradan bir gündü: Oruç tutan, çok dindar sayılmayacak üç genç, teravih namazını kılmak için Mescid-i Aksa’ya gidiyorduk.

Akşam ezanında fazla bir şey yemedik; peynirli birkaç falafel ve Kudüs’e özgü ka’ak (ekmek) yeterli oldu. Teravih namazını bitirdikten sonra ızgara et yemek için el-Bağdadi lokantasına yöneldik.

Orada, müzakerelerin tıkandığını anlatan bir habere gözüm takıldı; bu sırada Donald Trump, sorun olmadığını, görüşmelerin gelecek haftaya ertelenebileceğini söylüyordu.

İçten içe bu adamın yalan söylediğini bilirsin. Siyasi kariyeri, doğru ile yalan arasındaki sınırı aşındırmak üzerine kurulu; bir şey söyler, ardından tam tersini yapar.

Hannah Arendt, Hakikat ve Siyaset başlıklı makalesinde, gerçekliğin iktidarın baskısı karşısında ayakta kalma ihtimalinin son derece zayıf olduğunu yazar. Peki o zaman hakikat nedir? Müzakereler baştan sona bir aldatmaca mıydı? İran bu tuzağa mı düştü?

On iki gün süren savaşın ardından, müzakereler sırasında taraflar arasında eşgüdüm olduğu ve son darbenin bu yüzden İran ve herkes için daha beklenmedik ve sarsıcı geldiği yönünde çok sayıda analiz de ortaya çıktı; özellikle 27 Şubat Cumartesi sabahı gerçekleşen son saldırı bağlamında.

Büyük krizler içinde hakikat ve gerçeklik meselesi açık bir tartışma alanı olarak kalır. Örneğin 1956’da Mısır’daki bölgesel savaşın bununla ilişkisi nedir? Gerçekte ne yaşandı, emperyalizm nasıl devreye girdi ve o anda Sovyet bloğu nasıl bir konum aldı?

Tarih şunu gösterir: Emperyalizm savaşı dayattığında her zaman galip gelmez, ama aynı ölçüde mutlak bir yenilgi de yaşamaz. İkisi arasında bir ara konum, sonuçların şekillendiği gri bir alan vardır.

Bu yüzden emperyalist saldırıyı yalnızca zafer ve yenilgi ikiliği içinde düşünmek yetersiz kalır. Onu anlamak için savaşların güç dengelerinde, siyasal bilinçte ve bölgenin yöneliminde yarattığı dönüşümlere bakmak gerekir.

1956 yılına dönelim. Yazılarımda bu yıla sık sık dönüyorum; neredeyse bir saplantı haline geldi. Çünkü Cemal Abdülnasır liderliğindeki Mısır, Süveyş Kanalı’na yönelik üçlü saldırıyı püskürtebildi.

Aynı dönemde Filistinliler de yeniden olayların merkezinde yer aldı; Gazze’nin işgali ve Refah ile Kefr Kasım gibi katliamlar yaşandı. Bu yazıda, söz konusu saldırının başarısızlığının ortaya çıkardığı sonuçlar üzerinde durmak istiyorum.

1957’de Suriye’de beklenmeyen bir gelişme yaşandı: Sola, hatta komünizme ve Sovyetler Birliği’ne doğru belirgin bir yönelim ortaya çıktı; bu, Amerikan emperyalizmine karşı devrimci bir bağlam içinde gerçekleşti.

Buna rağmen bu yönelim, Nasırcılığa düşmanlıkla birlikte gelmedi. Suriye Genelkurmay Başkanı Ahmed Afif el-Bizri, komünistlere yakın bir isimdi ve Nasır’a yönelik sert eleştirilerine rağmen Cemal Abdülnasır’ın saygısını kazanmıştı; kendisini bu göreve Cumhurbaşkanı Şükrü el-Kuvvetli atamıştı.

Bu gelişmeler büyük bir diplomatik krizi tetikledi ve neredeyse Suriye’ye yönelik emperyalist bir saldırıya dönüşecek noktaya ulaştı. Bizri, Fransa’da askeri eğitim almış, Fransız komünistlerle ilişkiler kurmuş üretken bir entelektüel ve yazardı.

Tarihçi Selim Yakub, 2004’te İngilizce yayımlanan Arap Milliyetçiliğini Dizginlemek: Eisenhower Doktrini ve Ortadoğu adlı kitabında, ABD yönetiminin Truman Doktrini’nden sonra giderek alışılmış hale gelen bir gelenek doğrultusunda Eisenhower Doktrini’ni ilan ettiğini anlatır.

Bu doktrin, Ortadoğu’da herhangi bir komünist gücün yükselişini engellemek ve Sovyetler Birliği karşısında Amerikan nüfuzunu korumak için askeri, siyasi ve iktisadi stratejiler geliştirmeyi amaçlıyordu.

Ancak Yakub’un analizi bunun ötesine geçer. Doktrinin pratikteki anlamı yalnızca komünizmi sınırlamak değil, aynı zamanda bölgede bağımsız bir Arap gücünün yükselişini önlemekti.

Bu nedenle “Arap milliyetçiliği”ne karşı mücadele stratejinin temel unsurlarından biri haline geldi; bu mücadele, Arap kimliğini yeniden tanımlama ve onu siyasal ve kültürel olarak yönlendirme girişimlerini de içeriyordu.

Washington’un Ürdün ve Suudi Arabistan gibi müttefikleri bu süreçte önemli rol oynadı. Bununla birlikte Suudi Arabistan, bazı anlarda Haşimi hırslarından Abdülnasır’dan daha fazla çekiniyordu; bu da tutarlı bir bölgesel ittifak kurmayı zorlaştırıyordu.

1957 krizi, Süveyş Savaşı’nın ardından gelen dönüşümlerin doğrudan bir sonucuydu. Bu çerçevede bölgedeki sonraki krizleri ve savaşları da düşünmek mümkün.

Yenilgi, tek bir askeri olay üzerinden her zaman açıklanamaz; çünkü siyasal dönüşümler bundan daha geniştir. Nitekim 1956’da Mısır’ın direnişi, Suriye’de daha radikal siyasal yönelimlerin ve sola yakınlaşmanın önünü açtı.

Ardından Abdülhamid Serrac’ın Suriye hükümetine girmesi, özellikle ABD’nin Irak Petrol Şirketi için boru hatları döşeme çıkarları nedeniyle Washington ile gerilimi artırdı.

Bu proje ABD için stratejik öneme sahipti; özellikle Suriyelilerin Mısır’a yönelik saldırı sırasında petrol hatlarını sabote etmesinden sonra. Zamanla ABD ile İsrail ve Adnan Menderes liderliğindeki Türkiye arasında işbirliği gelişti ve Suriye bölge için bir tehdit olarak sunuldu.

Sahiden de Suriye’ye yönelik bir işgal planı hazırlandı ve Türkiye sınırda asker yığmaya başladı. Bunun üzerine Sovyet Dışişleri Bakanı Andrey Gromıko sert bir karşılık tehdidinde bulundu.

Soğuk Savaş gerilimlerinin Ortadoğu’da bu düzeye ulaşması beklenmiyordu; ancak bu tehdit yeni bir denge yaratarak savaş ihtimalini sınırladı. Aynı dönemde Cemal Abdülnasır’ın Suriye’ye asker göndermesi de ülkenin siyasi ve askeri yalnızlığını kırdı.

Amerikan emperyalizmi nasıl düşünür?

1962’de Ahmed Afif el-Bizri, emperyalizme karşı Arap bir teori geliştirme çabası içinde önemli eseri Nasırcılık ve Modern Sömürgecilik‘i yayımladı. Bu kitapta, eski sömürgecilik ile modern sömürgecilik arasında ayrım yaparak Arap siyasetini anlamak için eleştirel bir çerçeve sundu.

Eski sömürgecilik doğrudan işgale dayanıyordu; modern sömürgecilik ise petrol, ekonomi ve tekelci kapitalizm üzerine kurulu.

Bizri’nin en önemli vurgusu, modern sömürgeciliğin tüm biçimleriyle Filistin’deki yerleşimci sömürge projesine temel dayanak oluşturduğudur. Bu bağlamda, İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde bölgedeki hegemonik merkezin Britanya’dan ABD’ye nasıl kaydığını açıklar.

Aynı çerçevede Nasırcılığa da eleştirel yaklaşır; bazı anlarda bu hareketin söz konusu dönüşümler karşısında fırsatçı tutumlar sergilediğini belirtir.

Kitabın önemi, emperyalist saldırıyı çok katmanlı bir sistem olarak düşünmeye çağırmasında yatar. Bizri’ye göre modern sömürgecilik, ordulara ve doğrudan işgale dayanmayı bırakmış değildir; aksine askeri güç, daha geniş ekonomik, siyasi, kültürel ve medya ilişkileri ağı içinde yeniden düzenlenmiştir.

Bu anlamda ordu ve savaş, modern sömürgeciliğin yapısında yer almaya devam eder; ancak artık tek araç değildir. Askeri güç her zaman hazırdır, gerektiğinde devreye girer ya da tehdidiyle varlık gösterir; ABD’nin küresel askeri üs ağı bunun bir örneğidir.

Ancak bu güç, daha geniş bir kapitalist sistem içinde işlediği için savaş çoğu zaman diğer hegemonya araçları tükendiğinde başvurulan son seçenek haline gelir.

Ahmed Afif el-Bizri, 1984’te yayımlanan Amerikan Askeriyesi: Çağdaş Köleliğin Çiti adlı eserinde ABD’nin emperyal rolünü askeri, siyasi ve ekonomik boyutlarıyla ele alır.

Kitap, tekelci kapitalizmin ABD ile ilişkileri düzenleyen temel çerçeve olduğunu, emperyalist doktrinin ise yerleşimci sömürge devletleri ve Endonezya ile Suudi Arabistan gibi rejimlerle kurulan ilişkiler üzerinden şekillendiğini ortaya koyar.

Bizri’nin temel vurgusu, ABD’nin küresel güç dengesini kendi lehine korumak ve yeni güç merkezlerinin ortaya çıkmasını sınırlamak için bu sistemi kullandığıdır; İran ve Çin’in son yıllardaki yükselişi bu bağlamda değerlendirilir.

Bu nedenle güç merkezlerini ve ilişkileri korumak hayati önem taşır. Bizri’ye göre ABD’nin bölgeye yönelik düşmanlığı yalnızca petrolle ilgili değildir; aynı zamanda küresel tekelci kapitalist düzenin sürdürülmesiyle ilgilidir.

Bu düzende İsrail ve Suudi Arabistan kritik rol oynar. Kitabın bir bölümü tamamen Amerikan askeri yapısına, üslerine ve küresel ağlarına ayrılmıştır; bunların nasıl işlediği ve nasıl planlandığı ayrıntılı biçimde incelenir.

Amerikan emperyalizmi, Ortadoğu olarak adlandırılan bölgeye yönelik yaklaşımını üç eksen üzerinden kurar: Petrol, hâkimiyet ve İsrail. Bu üç alan üzerinden bölge halklarını hedef alır.

Saldırganlık ve savaş ilanı, bu çıkarları ve askeri üsler ağını koruma amacının bir uzantısıdır. Ancak savaşın bu çıkarları gerçekten koruyup korumadığı ya da daha büyük risklere mi yol açtığı ayrı bir sorudur.

Kurtuluşçu güçlerin bu sorular üzerine düşünebilmesi için kişisel tepkilerden ve geçici saiklerden uzaklaşması gerekir; çünkü bu tür yaklaşımlar düşünme ve eyleme kapasitesini sınırlar. Yapısal bir perspektiften bakmak ise daha geniş bir kavrayış ve bölgeye dair yeni tasavvurlar sunar.

Çeviri: YDH

]]>
İran Savaşı ve küresel düzenin kırılma noktası https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/33888/iran-savasi-ve-kuresel-duzenin-kirilma-noktasi/ Mon, 09 Mar 2026 14:11:03 +0000 https://yenidunya.org/?p=33888 İran sadece kendisi için değil tüm küresel güney ve sömürgeciliğe karşı çıkan onurlu devletler adına da direniyor.

Batı Asya son yıllarda çok sayıda kriz yaşadı. Ancak ABD ve İsrail’in İran’a yönelik müşterek saldırısıyla başlayan süreç, önceki krizlerden farklı bir nitelik taşımaktadır. Çünkü bu savaş yalnızca iki devlet arasındaki askeri bir çatışma değildir. Enerji güvenliğinden küresel ticaret yollarına, finans piyasalarından büyük güç rekabetine kadar uzanan çok katmanlı bir jeopolitik kırılma noktasıdır. Bu nedenle yaşananları yalnızca bölgesel bir savaş olarak değil, küresel sistemdeki dönüşümün bir parçası olarak değerlendirmek gerekir.

Savaşın ilk günlerinden itibaren ortaya çıkan tablo meşruiyet açısından son derece tartışmalıdır. İran ile diplomatik görüşmeler devam ederken askeri harekât başlatılmıştır. Bu durum İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan ve Batı tarafından yıllarca savunulan “kurallara dayalı uluslararası düzen” söyleminin fiilen çöktüğünü göstermektedir. Diplomasi ile askeri güç arasındaki güven ilişkisi ortadan kalktığında uluslararası sistem de anlamını kaybeder. Nitekim ABD yönetiminin savaşın hedefi konusunda ortaya koyduğu söylem bile bu belirsizliği yansıtmaktadır. Bir yandan başlangıçta rejim değişikliği hedeflenmiş daha sonra bunun hedef olmadığı açıklanırken, diğer yandan İran halkı açık biçimde her durumda ayaklanmaya çağrılmıştır. Bir başka gün ise operasyonun amacının yalnızca İran’ın askeri kapasitesini sınırlamak olduğu ifade edilmiştir. Bu çelişkili açıklamalar Washington’da stratejik hedeflerin net olmadığını göstermektedir.

Yapılan anketler Amerikan halkının yalnızca yaklaşık yüzde 25’inin savaşı desteklediğini ortaya koymaktadır. Bu oran modern Amerikan tarihinde bir savaş için görülen en düşük destek seviyelerinden biridir. Özellikle Gazze’de yaşananlar ve İsrail’in uyguladığı askeri operasyonlar Batı kamuoyunda ciddi bir tepki yaratmıştır. ABD’deki genç kuşaklar artık küresel askeri müdahaleleri otomatik olarak destekleyen bir toplumsal taban oluşturmamaktadır. Körfezdeki enerji akışının kesilmesinin Amerikan tüketicisine yansıması arttıkça Trump’a eleştiri dozu artacaktır. Bu arada Epstein dosyalarının Amerikan kamuoyunda yarattığı etki bu savaşın meşruiyetini sorgularken Trump’ın savaşı Epstein dosyasının basıncını azaltmak için başlattığı tezi de göz ardı edilmemelidir.

Modern Savaşın Yeni Biçimi

İran-İsrail geriliminin önemli bir boyutu hibrid savaşın açık çatışmaya dönüşmesidir. 2007 yılından itibaren İran’daki nükleer bilim insanlarına ve askeri yetkililere yönelik suikastlar giderek artmıştır. Bu operasyonların amacı İran’ın nükleer programını geciktirmek, bilim insanlarını ve askeri komuta kademesini zayıflatmak ve İran üzerinde psikolojik caydırıcılık oluşturmaktı. 13 Haziran 2025 saldırılarında bu yöntem çok daha ileri bir boyuta ulaştı. Operasyonlarda mikro kamikaze dronlar, hassas güdümlü mühimmatlar ve ileri teknolojili özel silah sistemleri kullanıldı. Bu tür operasyonlar modern savaşın kara, hava, siber ve bilişsel alanlarının birlikte kullanıldığı yeni bir döneme girildiğini göstermektedir. Algı operasyonları ve propaganda da savaşın önemli bir parçası haline gelmiştir. Batı medyası İran toplumunun çökeceği yönünde sürekli bir anlatı üretirken İran’da büyük protestoların rejime destek amacıyla gerçekleşmesi bu anlatının gerçekliği yansıtmadığını göstermiştir.

Buna karşılık ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth İran’ın neredeyse tamamen imha edildiğini ve savaşın sona yaklaştığını söylemektedir. Trump da savaşın hızlı ve kolay bir zafer olacağını iddia etmektedir. İran yönetimi bu tabloyu doğrulamamaktadır. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ateşkes istemediklerini ve ABD ile müzakere etmeyeceklerini açıklamış, Trump’ın kara harekâtı ihtimali sorulduğunda gülerek “Gelsinler, bekliyoruz” diyerek meydan okumuştur. Eğer İran’ın askeri kapasitesi gerçekten yok edilmiş olsaydı rasyonel davranış içinde ateşkes aramak olurdu. İran’ın müzakereyi reddetmesi savaşma kapasitesinin tamamen ortadan kalkmadığını göstermektedir.

İlk safhada ucuz ve sarfı süratli cephaneyi hava savunma sistemlerini doyuma uğratmak için kullanarak daha sonra balistik ve hiper sonik füze saldırılarına başlamış ve sadece İsrail askeri hedeflerine değil, ABD’nin bölgedeki üslerine, limanlarına komuta kontrol merkezlerine, hava savunma radar ve bataryalarına ciddi zarar vermiştir. Savaşın yükünü körfezdeki zengin Arap ülkelerine yıkarak ve onları da ABD saldırılarına dolaylı ve doğrudan hizmet ettikleri gerekçesi ile hedef haline getirerek savaşın yarattığı sonuçların küresel krize neden olmasının ve ABD ile İsrail’e baskı yapılmasının yolunu açmıştır.

İran’ın Beklenmeyen Direnci

Savaşın askeri boyutuna bakıldığında İran’ın beklenenden çok daha güçlü bir direnç gösterdiği görülmektedir. Savaşın ilk haftasında İran’ın bazı hedeflerine ulaştığı görülmektedir. İran dünyanın en güçlü hava armadası karşısında ilk saldırı dalgasını atlatmış, Körfez ülkeleri ve İsrail’deki bazı radar sistemlerini devre dışı bırakmış, saldırgan koalisyonun pahalı hava savunma füze stoklarını tüketmeye zorlamış ve Hürmüz Boğazı’nı fiilen kapatarak küresel enerji akışını ciddi biçimde etkilemiştir.

İran bu süreçte kademeli bir strateji uygulamış ve ABD İsrail hava üstünlüğüne karşı önce ucuz maliyetli füzeler ve SİHA’lar ile uzun soluklu bir yıpratma savaşını uygulamaya koymuştur. 1980 sonrası son 46 yılda biriktirdiği tecrübe ve hazırlıkları, 13 Haziran 2025 günü başlayan 12 gün savaşının tecrübeleri ama en önemlisi Rusya ve Çin’in teknoloji ve askeri yardımları ile birleştirerek önemli kuvvet çarpanları elde etmiştir. İran’ın yaklaşık yarım yüzyıldır süren bir kuşatma psikolojisi içinde savunma stratejisini geliştirmiş olması ve sürekli bir dış müdahale ihtimaline göre hazırlık yapması önemlidir. İran-Irak Savaşı’nın sekiz yıllık tecrübesi İran askeri sisteminin dayanıklılığını artırmıştır. Bu savaş sırasında İran ağır ambargolar altında savaşmak zorunda kalmış ve asimetrik savaş stratejisini geliştirmiştir. Bu kapsamda yer altında sahip olduğu 150 civarındaki UHPC (Ultra Yüksek Korumalı Beton) füze üsleri İran’ın elindeki en büyük kozdur. Diğer yandan İran’ın üç bin yıllık devlet tecrübesine sahip bir medeniyet olduğu unutulmamalıdır. Bu tür toplumlar dış saldırı karşısında parçalanmak yerine çoğu zaman daha fazla kenetlenme eğilimi gösterir. Nitekim savaşın ilk günlerinden itibaren İran toplumunda bu eğilim görülmüştür.

ABD’nin Lojistik Sorunu

İran’a karşı yürütülen harekâtın ilk haftası modern savaşların ne kadar pahalı ve sürdürülemez hale geldiğini göstermektedir. Amerikalı açık kaynaklara göre ilk dört günlük saldırıların maliyeti yaklaşık 11 milyar dolara ulaşmış durumda. Bu tutarın içinde ABD’den ve Avrupa’daki üslerden Ortadoğu’ya sevk edilen 12’den fazla savaş gemisi ve yaklaşık 100 uçaklık kuvvetin konuşlandırılması, 5,7 milyar dolarlık hava savunma önleme füzesi ve 3,4 milyar dolarlık bomba ile diğer mühimmat harcamaları yer alıyor. Buna personel giderleri, eğitim maliyetleri ve bölgedeki stratejik varlıkların kullanımı dâhil değil. Ayrıca savaşın ilk haftasında ABD’nin kaybettiği veya hasar gördüğü askeri ekipmanın maliyeti de yaklaşık 3 milyar dolar olarak tahmin ediliyor. Bu kayıplar arasında 3 adet AN/TPY-2 füze savunma radarı (birinin tamamen imha edildiği doğrulandı), 3-4 adet F-15E Strike Eagle savaş uçağı, 4 adet MQ-9 Reaper İHA ve Katar’daki bir AN/FPS-132 erken uyarı radarının hasar görmesi bulunuyor. Bunun yanında Kuveyt, Bahreyn ve Katar’daki ABD tesislerine yapılan saldırılarda birçok SATCOM (Uydu Muhaberesi) ve SIGINT (Sinyal İstihbaratı) radomunun da imha edildiği bildiriliyor.

Ancak savaşın asıl stratejik sorunu kayıplardan çok mühimmat üretim kapasitesi. Analizlere göre ABD’nin İran’a karşı yürüttüğü hava savunma operasyonlarında önleme füzeleri hızla tüketiliyor ve stokların uzun süreli bir savaş için yeterli olup olmayacağı tartışılıyor. Özellikle Patriot PAC-3, THAAD ve Aegis sistemlerinde kullanılan SM-2, SM-3 ve SM-6 önleme füzeleri açısından ortaya çıkan tablo modern savaşın yalnız teknoloji değil aynı zamanda stok ve üretim kapasitesi savaşı olduğunu göstermektedir. İran’ın balistik füzeleri ve çok sayıda kamikaze İHA kullanması savunma sistemlerini bir tür yıpratma savaşına sürüklemektedir. Ucuz saldırı araçlarına karşı milyonlarca dolarlık önleyicilerin kullanılması savunma tarafında sürdürülebilirlik sorununu gündeme getirmiştir. İran saldırılarını önlemek için kısa sürede çok sayıda THAAD, Patriot ve SM-3 önleyici füze kullanılmıştır. Bu durum ABD ve müttefiklerinin önleme füze stoklarının hızla azalmasına yol açmaktadır. Bu füzelerin üretimi sınırlı ve pahalı olduğu için stokların kısa sürede yenilenmesi kolay değildir. Aynı zamanda İran saldırılarında hava savunma sistemlerinin çalışması için kritik olan radar ve erken uyarı altyapıları da hedef alınmaktadır. Sensör altyapısının zarar görmesi savunma sistemlerinin etkinliğini ciddi biçimde azaltmaktadır. Bu nedenle ABD donanması ve bölgedeki müttefik kuvvetler hava savunma stoklarını yenilemek için yeni bir lojistik düzen kurmaktadır. Körfez’de görev yapan destroyer ve kruvazörlerin önemli bir bölümü yeniden mühimmat yüklemek için Hindistan veya Diego Garcia’ya yönlendirilmektedir. Bu da gemilerin 7 gün civarında bölgeden uzaklaşmaları anlamına gelmektedir. Bu sistemlerin İran hipersonik füzelerine karşı yetersiz oldukları da ayrı bir gerçektir.

Diğer yandan ABD’nin uzun menzilli hassas saldırı mühimmat stoklarının kritik seviyeye yaklaştığı değerlendirilmektedir. ABD’nin İran’a karşı kullandığı başlıca mühimmatlar yaklaşık 900 deniz mili menzilli savaş gemileri ve denizaltılardan atılan Tomahawk seyir füzesi ile yaklaşık 600 deniz mili menzilli savaş uçaklarından atılan JASSM müşterek hava yer seyir füzeleridir. Açık kaynaklarda yer alan bilgilere göre ABD’nin kullanılabilir Tomahawk stoku yaklaşık 2000–2500 civarına düşmüş olabilir. JASSM stokunun ise yaklaşık 3000 civarında olduğu düşünülmektedir. Kısacası ABD’nin elinde yaklaşık 5000 civarında uzun menzilli seyir füzesi kalmış olabilir. Bu stok bile İran gibi büyük bir ülkeye karşı uzun süreli bir hava harekâtı için sınırlıdır. Ayrıca ABD aynı mühimmatları Rusya veya Çin gibi büyük güçlere karşı caydırıcılık için de rezervde tutmak zorundadır. Böyle bir çatışmada bu stokların birkaç gün içinde tükenebileceği değerlendirilmektedir. Bu nedenle ABD’nin pahalı ve sınırlı seyir füzeleri yerine daha ucuz JDAM (Müşterek Direkt Saldırı Mühimmatı) tipi süzülme bombalarına yönelmesi beklenmelidir. Ancak bu bombaların kullanılabilmesi için uçakların hedefe yaklaşık 30-40 deniz mili mesafeye kadar yaklaşması gerekir ki bu da pilotları yüksek riske durumuna sokar. İran’ın savaşın ilk aşamasında hava savunmasını tamamen kullanmak yerine kritik bölgelerde muhafaza etmiş olabileceği değerlendirilmektedir. Amaç, ABD ve İsrail uçaklarının kısa menzilli mühimmat kullanmak zorunda kalacağı aşamada bu sistemleri devreye sokmaktır. Bugüne kadar uzaktan atılan Amerikan ve İsrail füzelerini vurmak İran için zor olabilir ancak uçaklar çok daha savunmasızdır.

Bir diğer kritik alan da patlayıcı üretimidir. ABD’de neredeyse tüm modern savaş başlıklarının içinde bulunan RDX ve HMX gibi yüksek enerjili patlayıcıların üretim sorunu. ABD, II. Dünya Savaşı sırasında günde 10 üretim hattında yarım milyon ton patlayıcı üretirken bugün yalnızca iki üretim hattıyla çalışmaktadır. Bu ve yukarda açıklanan menfi tabloyu gören Trump yönetimi savunma sanayii şirketleriyle üretimi hızlandırmak için yeni toplantılar yapmaya devam ediyor. Savaşın ilk haftası sonunda Trump, BAE Systems, Boeing, Honeywell Aerospace, L3Harris, Lockheed Martin, Northrop Grumman ve Raytheon yöneticileriyle görüşerek yüksek teknoloji silahların üretiminin hızla artırılması konusunda anlaşmaya varıldığını açıklamıştır. ABD yönetimi orta seviyedeki mühimmat stoklarının yeterli olduğunu savunsa da savaşın uzaması halinde belirleyici unsurun askeri güçten çok üretim kapasitesi yani lojistik faktörler olacağı giderek daha açık hale gelmektedir.

İran’ın Stratejisinin Enerji ve Deniz Ticaretine Etkisi

İran büyük bir gayretle yürüttüğü savaşta doğrudan İsrail’i hedef alırken aynı zamanda ABD’nin bölgedeki askeri ve ekonomik altyapısını hedef alan bir strateji uygulamaktadır. Körfez ülkelerindeki Amerikan üsleri, enerji tesisleri ve lojistik altyapılar bu saldırıların merkezine yerleşmiştir. İran’ın enerji ve ekonomik hedefleri vurması savaşın jeoekonomik boyutunu hızla büyütmüştür. Saldırıdan önce yaklaşık 73 dolar olan petrol fiyatı bir hafta sonra 93 dolar oldu. Ancak bu yalnızca başlangıç olabilir. Çünkü dünya petrol ticaretinin ve LNG sevkiyatının yaklaşık beşte biri Hürmüz Boğazı’ndan geçmektedir. İran’ın bu geçişi fiilen kapaması söz konusu olmasa da boğaz yüksek riskler nedeni ile kapanmıştır. Körfez içinde sıkışan gemiler sigorta sorunları ve personel emniyeti nedeni ile çıkış yapamamaktadırlar. Basra Körfezi’nde 200’den fazla VLCC (Very Large Crude Carrier) petrol tankeri mahsur kalmıştır. Bu durumun bir devam etmesi halinde petrol fiyatlarının 100 doların çok üstüne hatta bazı senaryolara göre 150 dolar seviyelerine çıkması bile mümkündür. Benzer şekilde Katar’ın üretim tesislerine aldığı füze isabetleri sonrası LNG ihracatını kesmesi de benzer etki yaratmıştır.

Avrupa’nın bağımlı olduğu Katar enerjisinin eksikliği, Rus gazının eksikliği ile birleşmiş ve ortaya çok vahim bir tablo çıkmıştır. Enerji piyasasındaki bu kriz küresel finans sistemi üzerinde de büyük bir baskı yaratabilir. Dünya finans sisteminde yaklaşık 220 trilyon dolarlık varlık yöneten yatırım fonları bulunmaktadır. Bu fonların küçük bir bölümünün bile enerji piyasalarına yönelmesi petrol fiyatlarında çok sert bir yükselişe yol açabilir. Bu durum finans piyasalarında dikey fiyat artışlarına neden olabilir. Enerji fiyatlarının yükselmesi modern ekonomilerde doğrudan ekonomik faaliyeti de etkiler. Çünkü sanayi üretiminden taşımacılığa kadar hemen her sektör hidrokarbon enerjisine bağımlıdır. Körfezdeki ticaretin durması diğer yandan havacılık endüstrisinin kullandığı jet yakıt arzını menfi etkilemektedir. Dünya jet yakıtının yarısından çoğu körfez çıkışlıdır ve bu arz kesilmektedir. Aynı durum ticaret gemisi yakıtları için de geçerlidir. Dünya bunker yakıt arzında körfezin kapalı kalması ciddi duraksamalar yaratacaktır.

Uluslararası Denizcilik Örgütüne göre yaklaşık 20.000 denizci Hürmüz Boğazı’nda mahsur kalmıştır. Bölgede rotasını değiştirmek zorunda kalan veya bekleyen konteyner gemisi sayısı 170’e ulaşmıştır. Hürmüz Boğazı’nda trafiğin kesilmesi Körfez’de haftalık 650.000 TEU konteyner trafiğini doğrudan etkilemektedir. MSC, Maersk, CMA CGM ve Hapag-Lloyd gibi dünyanın en büyük konteyner hatları Hürmüz Boğazı’ndaki tüm operasyonlarını askıya almıştır. Bu durum yalnız enerji piyasalarını değil küresel ticaret zincirlerini de etkileyebilecek bir gelişmedir. Gemilerde mahsur kalan denizciler için ciddi güvenlik ve psikolojik riskler bulunmaktadır. Tatlı su, gıda ve yakıt temini kısa sürede önemli bir sorun haline gelebilir. Köprüüstündeki kaptan ve zabitlere büyük sorumluluk düşmektedir.

Küresel Jeopolitik ve jeoekonomik Dengelerin Kayması

ABD’nin İran’a saldırması stratejik bir hatadır. İran coğrafi olarak son derece zor bir ülkedir. Nüfusu yaklaşık 90 milyondur ve büyük bölümü dağlık araziden oluşur. Bu nedenle İran’a yönelik kara harekâtı her ne kadar Trump düşünse de askerî açıdan gerçekçi değildir. ABD’nin İran’ı işgal edebilmesi için gerekli insan gücü ve siyasi destek de bulunmamaktadır. İran ise uzun süreli bir savaş için daha hazırlıklıdır. Savaşın bir diğer önemli sonucu küresel ekonomik dengelerde yaşanacak kaymadır. Körfez ülkeleri uzun süredir güvenli yatırım alanları olarak görülmektedir. Ancak ABD’nin bu ülkeleri koruyamadığı algısı oluşursa bölgeye akan sermaye de risk altına girebilir. Aynı zamanda enerji güvenliği açısından Asya ülkeleri yeni arayışlara girebilir. Enerji krizi özellikle Avrupa açısından büyük riskler yaratmaktadır.

Avrupa son yıllarda Rus enerji kaynaklarından uzaklaşarak kendi kendine bir enerji krizi yaratmıştır. Nükleer santrallerin kapatılması ve pahalı LNG’ye yönelme politikası Avrupa ekonomisini daha kırılgan hale getirmiştir. İran savaşı bu kırılganlığı daha da artırabilir. Bazı ekonomistler Avrupa ekonomisinin resesyondan depresyona doğru ilerleyebileceğini ve yüksek enerji fiyatlarının hiper enflasyon riskini doğurabileceğini belirtmektedir. Avrupa devlet tahvillerinin uluslararası yatırımcılar tarafından satılması durumunda faizler hızla yükselebilir ve ciddi bir finansal kriz ortaya çıkabilir.

İran krizi ile Çin’in Rusya ile enerji iş birliğini artırması, Japonya ve Güney Kore gibi ülkelerin Batı Asya bağımlılığını azaltmaya çalışması muhtemeldir. Bu süreç dünyanın yeniden iki ekonomik blok etrafında bölünmesine yol açabilir. Bir tarafta ABD ve geleneksel Batı ittifakı, diğer tarafta ise Rusya, Çin ve BRICS ülkeleri yer alabilir.

Savaşın kara ayağının Kürt gruplar üzerinden yürütülmesi ihtimali konuşulsa da Trump bu seçenekten son zamanlarda uzaklaşmıştır. Bu çerçevede ABD’nin İran’a karşı Kürt grupları kullanması Türkiye açısından ciddi bir güvenlik riski oluşturabilir. İran da bu ihtimali görmektedir ve PJAK gibi örgütlere karşı sert bir tutum almaktadır. İran’ın kuzeybatısındaki etnik dengeler de bu süreçte önemli rol oynayacaktır. Tebriz’de yapılan gösterilerde Türk kimliğine müspet yönde vurgu yapılması dikkat çekicidir. Türkiye açısından en önemli mesele bölgesel istikrarın korunmasıdır. Azerbaycan’ın İran ile savaştırılması için kışkırtılması da ayrı bir hatadır. Nahcivan’a yollanan SİHA’ların İran tarafından yollanmadığı deklere edildiği halde Aliyev’in açıklamaları son derece yanlış olmuştur. Coğrafi olarak Rusya ve İran arasında sıkışan Azerbaycan’ın İran Azerbaycan’ı ile birleşmesine yönelik ABD ve İsrail hesapları ters tepebilir. İran’ın siyasi elitinin Azerbaycan Türkleri olduğu göz önüne alınmalıdır. Böyle bir senaryoda Türkiye’nin de NATO üyesi olarak savaşa dahil olması ve İran ile savaşması beklenmemelidir. Her ne kadar alternatif planlar buna göre hazırlanmış olsa da Ankara bu tuzağa düşmeyecek kadar tecrübelidir.

Körfezdeki ABD Uçak Gemileri

ABD’nin Akdeniz’deki uçak gemisi grubunu (USS Gerald Ford) Kızıldeniz üzerinden Körfez’e doğru kaydırması kararı dikkate alınmalıdır. Kızıldeniz’den geçiş Husiler nedeniyle riskli olsa da ABD bu riski birkaç amaç için göze alıyor olabilir. Birincisi İran’a karşı uzun menzilden de olsa farklı yönlerden baskı kurabilecek bir hava harekâtı mimarisi oluşturmak. Uçak gemileri Arabistan Denizi, Kızıldeniz ve Doğu Akdeniz’de konuşlanırsa İran’a birden fazla cepheden baskı kurulabilir. İkincisi bu uçakların İsrail’e uzak hava desteği sağlaması olabilir. ABD uçak gemilerindeki uçaklarla muharebe hava devriyesi, erken uyarı desteği vererek İsrail’in yükünü azaltabilir. Üçüncü seçenek ise doğrudan saldırı değil caydırıcılıktır. ABD çoğu zaman uçak gemilerini psikolojik baskı ve güç gösterisi için kullanır. Ancak uçak gemileri İran kıyılarına yaklaşamaz çünkü İran’ın balistik füze, denizaltı, seyir füzesi ve drone kapasitesi ciddi bir tehdit oluşturur. Diğer bir seçenek Husiler (Ansarallah Grubu) fiilen savaş girerse ve Bab El Mendeb Boğazı Hürmüz gibi kapanır ve Hint/Pasifik bölgeden gelen deniz ticareti kesilirse Yemen’e saldırı da düşünülebilir. Bir diğer seçenek de Lincoln Uçak Gemisi darbe grubunu rahatlatmak ve özellikle mühimmatları tükenen refakat grubunu Diego Garcia veya Hindistan limanalrına göndererek ikmal yapmalarını sağlamak olabilir.

Sonuç

Savaş bu satırların yazıldığı günlerde birinci haftasını doldurmuştur. ABD ve İsrail bekledikleri hızlı ve kesin zaferi elde edememiştir. Çatışma giderek kısa süreli bir operasyon olmaktan çıkıp uzun ve yıpratıcı bir savaş niteliği kazanmaktadır. Bu durum Washington yönetimini kamuoyuna yeni bir başarı hikâyesi sunma arayışına itmektedir. Trump’ın son konuşmalarında dile getirdiği “Küba’nın düşmesi artık sadece bir zaman meselesi” ifadesi bu bağlamda dikkat çekicidir. İran cephesinde hızlı bir sonuç alınamaması, daha zayıf bir hedef üzerinden sembolik ve hızlı bir zafer üretme arayışını gündeme getirmiş olabilir.

Hegseth ve Trump anlatılarına rağmen sahadaki gerçeklik farklıdır. İran uzun süredir yıpratma savaşına hazırlanmış bir devlettir ve stratejisinin merkezinde Hürmüz Boğazı bulunmaktadır. Öte yandan ABD ve İsrail’in savaşın ikinci safhasında İran’ın yeraltı sığınaklarını hedef alarak yoğun ateş gücü kullanmasına rağmen sonuç almak kolay görünmemektedir. İran bu derin savunma yapısını kullanarak savaşı uzatmayı ve karşı tarafın askeri, ekonomik ve siyasi maliyetlerini artırmayı amaçlamaktadır. Üstelik ABD’nin şu ana kadar binlerce hassas mühimmat kullanmış olması, bu mühimmatın yeniden üretim süresi göz önüne alındığında savaşın sürdürülebilirliği açısından ayrı bir sorun yaratmaktadır.

Bunun yanında sahte bayrak operasyonlarıyla Azerbaycan ve Türkiye üzerinden NATO’nun savaşa çekilmesi ihtimali de göz ardı edilmemelidir. Ancak Gazze’de yaşananların ve ABD yönetiminin giderek daha kaba güç kullanımına dayanan politikalarının dünya kamuoyunda yarattığı tepki büyüktür. Hükümetler baskı altında kararlar alsa bile halkların desteği giderek zayıflayacaktır. İspanya’da yükselen eleştiriler veya Endonezya’nın Trump’ın Gazze Barış Komitesi’nden ayrılmayı değerlendirmesi bu eğilimin ilk işaretleridir. Bahreyn’de başlayan Şii ayaklanması da dikkatle takip edilmelidir.

Sonuç olarak İran’ın kısa sürede teslim olması beklenmemelidir. Hürmüz krizi yalnızca petrol fiyatlarını etkileyen bir piyasa dalgalanması değil, küresel enerji sisteminin ana lojistik damarına yönelmiş gerçek bir arz şokudur. Bu nedenle İran savaşı yalnızca bölgesel bir çatışma olarak görülemez. Enerji piyasaları, finans sistemi ve küresel güç dengeleri üzerinde derin etkiler yaratabilecek tarihsel bir kırılma noktasıdır. Bugün İran’da yaşananlar da yalnızca bir savaş değil, Batı hegemonyasının çözülmeye başladığı ve dünyanın giderek çok kutuplu bir düzene yöneldiği yeni bir dönemin sancılı habercisidir. İran sadece kendisi için değil tüm küresel güney ve sömürgeciliğe karşı çıkan onurlu devletler adına da direniyor.

Kaynak: Cem Gürdeniz / 12punto

]]>