seçtiklerimiz – Yeni Dünya https://yenidunya.org Yeni Günün Habercisi Sun, 22 Mar 2026 06:20:10 +0000 tr hourly 1 https://wordpress.org/?v=6.8.5 https://yenidunya.org/wp-content/uploads/2022/02/cropped-YD-ikon-512-1-75x75.png seçtiklerimiz – Yeni Dünya https://yenidunya.org 32 32 Emperyalist saldırganlık ve modern sömürgecilik: Tarih ve eleştiri https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/33917/emperyalist-saldirganlik-ve-modern-somurgecilik-tarih-ve-elestiri/ Sun, 22 Mar 2026 06:20:08 +0000 https://yenidunya.org/?p=33917 “Tarih şunu gösterir: Emperyalizm savaşı dayattığında her zaman galip gelmez, ama aynı ölçüde mutlak bir yenilgi de yaşamaz.”

YDH – El-Ahbar gazetesinde yazan Filistinli akademisyen Muhammed Kadan, gündelik bir deneyimden hareketle hakikat ve siyaset ilişkisini tartışmaya açıyor ve bunu tarihsel örneklerle derinleştiriyor. 1956 Süveyş Krizi ve sonrasındaki gelişmeler üzerinden emperyalizmin her zaman açık zafer ya da yenilgi üretmeyen karmaşık bir yapı olduğunu vurgulayan Kadan, Ahmed Afif el-Bizri’nin analizleri aracılığıyla modern sömürgeciliğin iktisadi, askeri ve siyasal boyutlarını birlikte ele alıyor.

27 Şubat Cuma günü ikindi vakti bir arkadaşım beni aradı ve başka bir arkadaşla birlikte Kudüs’e gitmeyi önerdi. Sıradan bir gündü: Oruç tutan, çok dindar sayılmayacak üç genç, teravih namazını kılmak için Mescid-i Aksa’ya gidiyorduk.

Akşam ezanında fazla bir şey yemedik; peynirli birkaç falafel ve Kudüs’e özgü ka’ak (ekmek) yeterli oldu. Teravih namazını bitirdikten sonra ızgara et yemek için el-Bağdadi lokantasına yöneldik.

Orada, müzakerelerin tıkandığını anlatan bir habere gözüm takıldı; bu sırada Donald Trump, sorun olmadığını, görüşmelerin gelecek haftaya ertelenebileceğini söylüyordu.

İçten içe bu adamın yalan söylediğini bilirsin. Siyasi kariyeri, doğru ile yalan arasındaki sınırı aşındırmak üzerine kurulu; bir şey söyler, ardından tam tersini yapar.

Hannah Arendt, Hakikat ve Siyaset başlıklı makalesinde, gerçekliğin iktidarın baskısı karşısında ayakta kalma ihtimalinin son derece zayıf olduğunu yazar. Peki o zaman hakikat nedir? Müzakereler baştan sona bir aldatmaca mıydı? İran bu tuzağa mı düştü?

On iki gün süren savaşın ardından, müzakereler sırasında taraflar arasında eşgüdüm olduğu ve son darbenin bu yüzden İran ve herkes için daha beklenmedik ve sarsıcı geldiği yönünde çok sayıda analiz de ortaya çıktı; özellikle 27 Şubat Cumartesi sabahı gerçekleşen son saldırı bağlamında.

Büyük krizler içinde hakikat ve gerçeklik meselesi açık bir tartışma alanı olarak kalır. Örneğin 1956’da Mısır’daki bölgesel savaşın bununla ilişkisi nedir? Gerçekte ne yaşandı, emperyalizm nasıl devreye girdi ve o anda Sovyet bloğu nasıl bir konum aldı?

Tarih şunu gösterir: Emperyalizm savaşı dayattığında her zaman galip gelmez, ama aynı ölçüde mutlak bir yenilgi de yaşamaz. İkisi arasında bir ara konum, sonuçların şekillendiği gri bir alan vardır.

Bu yüzden emperyalist saldırıyı yalnızca zafer ve yenilgi ikiliği içinde düşünmek yetersiz kalır. Onu anlamak için savaşların güç dengelerinde, siyasal bilinçte ve bölgenin yöneliminde yarattığı dönüşümlere bakmak gerekir.

1956 yılına dönelim. Yazılarımda bu yıla sık sık dönüyorum; neredeyse bir saplantı haline geldi. Çünkü Cemal Abdülnasır liderliğindeki Mısır, Süveyş Kanalı’na yönelik üçlü saldırıyı püskürtebildi.

Aynı dönemde Filistinliler de yeniden olayların merkezinde yer aldı; Gazze’nin işgali ve Refah ile Kefr Kasım gibi katliamlar yaşandı. Bu yazıda, söz konusu saldırının başarısızlığının ortaya çıkardığı sonuçlar üzerinde durmak istiyorum.

1957’de Suriye’de beklenmeyen bir gelişme yaşandı: Sola, hatta komünizme ve Sovyetler Birliği’ne doğru belirgin bir yönelim ortaya çıktı; bu, Amerikan emperyalizmine karşı devrimci bir bağlam içinde gerçekleşti.

Buna rağmen bu yönelim, Nasırcılığa düşmanlıkla birlikte gelmedi. Suriye Genelkurmay Başkanı Ahmed Afif el-Bizri, komünistlere yakın bir isimdi ve Nasır’a yönelik sert eleştirilerine rağmen Cemal Abdülnasır’ın saygısını kazanmıştı; kendisini bu göreve Cumhurbaşkanı Şükrü el-Kuvvetli atamıştı.

Bu gelişmeler büyük bir diplomatik krizi tetikledi ve neredeyse Suriye’ye yönelik emperyalist bir saldırıya dönüşecek noktaya ulaştı. Bizri, Fransa’da askeri eğitim almış, Fransız komünistlerle ilişkiler kurmuş üretken bir entelektüel ve yazardı.

Tarihçi Selim Yakub, 2004’te İngilizce yayımlanan Arap Milliyetçiliğini Dizginlemek: Eisenhower Doktrini ve Ortadoğu adlı kitabında, ABD yönetiminin Truman Doktrini’nden sonra giderek alışılmış hale gelen bir gelenek doğrultusunda Eisenhower Doktrini’ni ilan ettiğini anlatır.

Bu doktrin, Ortadoğu’da herhangi bir komünist gücün yükselişini engellemek ve Sovyetler Birliği karşısında Amerikan nüfuzunu korumak için askeri, siyasi ve iktisadi stratejiler geliştirmeyi amaçlıyordu.

Ancak Yakub’un analizi bunun ötesine geçer. Doktrinin pratikteki anlamı yalnızca komünizmi sınırlamak değil, aynı zamanda bölgede bağımsız bir Arap gücünün yükselişini önlemekti.

Bu nedenle “Arap milliyetçiliği”ne karşı mücadele stratejinin temel unsurlarından biri haline geldi; bu mücadele, Arap kimliğini yeniden tanımlama ve onu siyasal ve kültürel olarak yönlendirme girişimlerini de içeriyordu.

Washington’un Ürdün ve Suudi Arabistan gibi müttefikleri bu süreçte önemli rol oynadı. Bununla birlikte Suudi Arabistan, bazı anlarda Haşimi hırslarından Abdülnasır’dan daha fazla çekiniyordu; bu da tutarlı bir bölgesel ittifak kurmayı zorlaştırıyordu.

1957 krizi, Süveyş Savaşı’nın ardından gelen dönüşümlerin doğrudan bir sonucuydu. Bu çerçevede bölgedeki sonraki krizleri ve savaşları da düşünmek mümkün.

Yenilgi, tek bir askeri olay üzerinden her zaman açıklanamaz; çünkü siyasal dönüşümler bundan daha geniştir. Nitekim 1956’da Mısır’ın direnişi, Suriye’de daha radikal siyasal yönelimlerin ve sola yakınlaşmanın önünü açtı.

Ardından Abdülhamid Serrac’ın Suriye hükümetine girmesi, özellikle ABD’nin Irak Petrol Şirketi için boru hatları döşeme çıkarları nedeniyle Washington ile gerilimi artırdı.

Bu proje ABD için stratejik öneme sahipti; özellikle Suriyelilerin Mısır’a yönelik saldırı sırasında petrol hatlarını sabote etmesinden sonra. Zamanla ABD ile İsrail ve Adnan Menderes liderliğindeki Türkiye arasında işbirliği gelişti ve Suriye bölge için bir tehdit olarak sunuldu.

Sahiden de Suriye’ye yönelik bir işgal planı hazırlandı ve Türkiye sınırda asker yığmaya başladı. Bunun üzerine Sovyet Dışişleri Bakanı Andrey Gromıko sert bir karşılık tehdidinde bulundu.

Soğuk Savaş gerilimlerinin Ortadoğu’da bu düzeye ulaşması beklenmiyordu; ancak bu tehdit yeni bir denge yaratarak savaş ihtimalini sınırladı. Aynı dönemde Cemal Abdülnasır’ın Suriye’ye asker göndermesi de ülkenin siyasi ve askeri yalnızlığını kırdı.

Amerikan emperyalizmi nasıl düşünür?

1962’de Ahmed Afif el-Bizri, emperyalizme karşı Arap bir teori geliştirme çabası içinde önemli eseri Nasırcılık ve Modern Sömürgecilik‘i yayımladı. Bu kitapta, eski sömürgecilik ile modern sömürgecilik arasında ayrım yaparak Arap siyasetini anlamak için eleştirel bir çerçeve sundu.

Eski sömürgecilik doğrudan işgale dayanıyordu; modern sömürgecilik ise petrol, ekonomi ve tekelci kapitalizm üzerine kurulu.

Bizri’nin en önemli vurgusu, modern sömürgeciliğin tüm biçimleriyle Filistin’deki yerleşimci sömürge projesine temel dayanak oluşturduğudur. Bu bağlamda, İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde bölgedeki hegemonik merkezin Britanya’dan ABD’ye nasıl kaydığını açıklar.

Aynı çerçevede Nasırcılığa da eleştirel yaklaşır; bazı anlarda bu hareketin söz konusu dönüşümler karşısında fırsatçı tutumlar sergilediğini belirtir.

Kitabın önemi, emperyalist saldırıyı çok katmanlı bir sistem olarak düşünmeye çağırmasında yatar. Bizri’ye göre modern sömürgecilik, ordulara ve doğrudan işgale dayanmayı bırakmış değildir; aksine askeri güç, daha geniş ekonomik, siyasi, kültürel ve medya ilişkileri ağı içinde yeniden düzenlenmiştir.

Bu anlamda ordu ve savaş, modern sömürgeciliğin yapısında yer almaya devam eder; ancak artık tek araç değildir. Askeri güç her zaman hazırdır, gerektiğinde devreye girer ya da tehdidiyle varlık gösterir; ABD’nin küresel askeri üs ağı bunun bir örneğidir.

Ancak bu güç, daha geniş bir kapitalist sistem içinde işlediği için savaş çoğu zaman diğer hegemonya araçları tükendiğinde başvurulan son seçenek haline gelir.

Ahmed Afif el-Bizri, 1984’te yayımlanan Amerikan Askeriyesi: Çağdaş Köleliğin Çiti adlı eserinde ABD’nin emperyal rolünü askeri, siyasi ve ekonomik boyutlarıyla ele alır.

Kitap, tekelci kapitalizmin ABD ile ilişkileri düzenleyen temel çerçeve olduğunu, emperyalist doktrinin ise yerleşimci sömürge devletleri ve Endonezya ile Suudi Arabistan gibi rejimlerle kurulan ilişkiler üzerinden şekillendiğini ortaya koyar.

Bizri’nin temel vurgusu, ABD’nin küresel güç dengesini kendi lehine korumak ve yeni güç merkezlerinin ortaya çıkmasını sınırlamak için bu sistemi kullandığıdır; İran ve Çin’in son yıllardaki yükselişi bu bağlamda değerlendirilir.

Bu nedenle güç merkezlerini ve ilişkileri korumak hayati önem taşır. Bizri’ye göre ABD’nin bölgeye yönelik düşmanlığı yalnızca petrolle ilgili değildir; aynı zamanda küresel tekelci kapitalist düzenin sürdürülmesiyle ilgilidir.

Bu düzende İsrail ve Suudi Arabistan kritik rol oynar. Kitabın bir bölümü tamamen Amerikan askeri yapısına, üslerine ve küresel ağlarına ayrılmıştır; bunların nasıl işlediği ve nasıl planlandığı ayrıntılı biçimde incelenir.

Amerikan emperyalizmi, Ortadoğu olarak adlandırılan bölgeye yönelik yaklaşımını üç eksen üzerinden kurar: Petrol, hâkimiyet ve İsrail. Bu üç alan üzerinden bölge halklarını hedef alır.

Saldırganlık ve savaş ilanı, bu çıkarları ve askeri üsler ağını koruma amacının bir uzantısıdır. Ancak savaşın bu çıkarları gerçekten koruyup korumadığı ya da daha büyük risklere mi yol açtığı ayrı bir sorudur.

Kurtuluşçu güçlerin bu sorular üzerine düşünebilmesi için kişisel tepkilerden ve geçici saiklerden uzaklaşması gerekir; çünkü bu tür yaklaşımlar düşünme ve eyleme kapasitesini sınırlar. Yapısal bir perspektiften bakmak ise daha geniş bir kavrayış ve bölgeye dair yeni tasavvurlar sunar.

Çeviri: YDH

]]>
İran Savaşı ve küresel düzenin kırılma noktası https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/33888/iran-savasi-ve-kuresel-duzenin-kirilma-noktasi/ Mon, 09 Mar 2026 14:11:03 +0000 https://yenidunya.org/?p=33888 İran sadece kendisi için değil tüm küresel güney ve sömürgeciliğe karşı çıkan onurlu devletler adına da direniyor.

Batı Asya son yıllarda çok sayıda kriz yaşadı. Ancak ABD ve İsrail’in İran’a yönelik müşterek saldırısıyla başlayan süreç, önceki krizlerden farklı bir nitelik taşımaktadır. Çünkü bu savaş yalnızca iki devlet arasındaki askeri bir çatışma değildir. Enerji güvenliğinden küresel ticaret yollarına, finans piyasalarından büyük güç rekabetine kadar uzanan çok katmanlı bir jeopolitik kırılma noktasıdır. Bu nedenle yaşananları yalnızca bölgesel bir savaş olarak değil, küresel sistemdeki dönüşümün bir parçası olarak değerlendirmek gerekir.

Savaşın ilk günlerinden itibaren ortaya çıkan tablo meşruiyet açısından son derece tartışmalıdır. İran ile diplomatik görüşmeler devam ederken askeri harekât başlatılmıştır. Bu durum İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan ve Batı tarafından yıllarca savunulan “kurallara dayalı uluslararası düzen” söyleminin fiilen çöktüğünü göstermektedir. Diplomasi ile askeri güç arasındaki güven ilişkisi ortadan kalktığında uluslararası sistem de anlamını kaybeder. Nitekim ABD yönetiminin savaşın hedefi konusunda ortaya koyduğu söylem bile bu belirsizliği yansıtmaktadır. Bir yandan başlangıçta rejim değişikliği hedeflenmiş daha sonra bunun hedef olmadığı açıklanırken, diğer yandan İran halkı açık biçimde her durumda ayaklanmaya çağrılmıştır. Bir başka gün ise operasyonun amacının yalnızca İran’ın askeri kapasitesini sınırlamak olduğu ifade edilmiştir. Bu çelişkili açıklamalar Washington’da stratejik hedeflerin net olmadığını göstermektedir.

Yapılan anketler Amerikan halkının yalnızca yaklaşık yüzde 25’inin savaşı desteklediğini ortaya koymaktadır. Bu oran modern Amerikan tarihinde bir savaş için görülen en düşük destek seviyelerinden biridir. Özellikle Gazze’de yaşananlar ve İsrail’in uyguladığı askeri operasyonlar Batı kamuoyunda ciddi bir tepki yaratmıştır. ABD’deki genç kuşaklar artık küresel askeri müdahaleleri otomatik olarak destekleyen bir toplumsal taban oluşturmamaktadır. Körfezdeki enerji akışının kesilmesinin Amerikan tüketicisine yansıması arttıkça Trump’a eleştiri dozu artacaktır. Bu arada Epstein dosyalarının Amerikan kamuoyunda yarattığı etki bu savaşın meşruiyetini sorgularken Trump’ın savaşı Epstein dosyasının basıncını azaltmak için başlattığı tezi de göz ardı edilmemelidir.

Modern Savaşın Yeni Biçimi

İran-İsrail geriliminin önemli bir boyutu hibrid savaşın açık çatışmaya dönüşmesidir. 2007 yılından itibaren İran’daki nükleer bilim insanlarına ve askeri yetkililere yönelik suikastlar giderek artmıştır. Bu operasyonların amacı İran’ın nükleer programını geciktirmek, bilim insanlarını ve askeri komuta kademesini zayıflatmak ve İran üzerinde psikolojik caydırıcılık oluşturmaktı. 13 Haziran 2025 saldırılarında bu yöntem çok daha ileri bir boyuta ulaştı. Operasyonlarda mikro kamikaze dronlar, hassas güdümlü mühimmatlar ve ileri teknolojili özel silah sistemleri kullanıldı. Bu tür operasyonlar modern savaşın kara, hava, siber ve bilişsel alanlarının birlikte kullanıldığı yeni bir döneme girildiğini göstermektedir. Algı operasyonları ve propaganda da savaşın önemli bir parçası haline gelmiştir. Batı medyası İran toplumunun çökeceği yönünde sürekli bir anlatı üretirken İran’da büyük protestoların rejime destek amacıyla gerçekleşmesi bu anlatının gerçekliği yansıtmadığını göstermiştir.

Buna karşılık ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth İran’ın neredeyse tamamen imha edildiğini ve savaşın sona yaklaştığını söylemektedir. Trump da savaşın hızlı ve kolay bir zafer olacağını iddia etmektedir. İran yönetimi bu tabloyu doğrulamamaktadır. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ateşkes istemediklerini ve ABD ile müzakere etmeyeceklerini açıklamış, Trump’ın kara harekâtı ihtimali sorulduğunda gülerek “Gelsinler, bekliyoruz” diyerek meydan okumuştur. Eğer İran’ın askeri kapasitesi gerçekten yok edilmiş olsaydı rasyonel davranış içinde ateşkes aramak olurdu. İran’ın müzakereyi reddetmesi savaşma kapasitesinin tamamen ortadan kalkmadığını göstermektedir.

İlk safhada ucuz ve sarfı süratli cephaneyi hava savunma sistemlerini doyuma uğratmak için kullanarak daha sonra balistik ve hiper sonik füze saldırılarına başlamış ve sadece İsrail askeri hedeflerine değil, ABD’nin bölgedeki üslerine, limanlarına komuta kontrol merkezlerine, hava savunma radar ve bataryalarına ciddi zarar vermiştir. Savaşın yükünü körfezdeki zengin Arap ülkelerine yıkarak ve onları da ABD saldırılarına dolaylı ve doğrudan hizmet ettikleri gerekçesi ile hedef haline getirerek savaşın yarattığı sonuçların küresel krize neden olmasının ve ABD ile İsrail’e baskı yapılmasının yolunu açmıştır.

İran’ın Beklenmeyen Direnci

Savaşın askeri boyutuna bakıldığında İran’ın beklenenden çok daha güçlü bir direnç gösterdiği görülmektedir. Savaşın ilk haftasında İran’ın bazı hedeflerine ulaştığı görülmektedir. İran dünyanın en güçlü hava armadası karşısında ilk saldırı dalgasını atlatmış, Körfez ülkeleri ve İsrail’deki bazı radar sistemlerini devre dışı bırakmış, saldırgan koalisyonun pahalı hava savunma füze stoklarını tüketmeye zorlamış ve Hürmüz Boğazı’nı fiilen kapatarak küresel enerji akışını ciddi biçimde etkilemiştir.

İran bu süreçte kademeli bir strateji uygulamış ve ABD İsrail hava üstünlüğüne karşı önce ucuz maliyetli füzeler ve SİHA’lar ile uzun soluklu bir yıpratma savaşını uygulamaya koymuştur. 1980 sonrası son 46 yılda biriktirdiği tecrübe ve hazırlıkları, 13 Haziran 2025 günü başlayan 12 gün savaşının tecrübeleri ama en önemlisi Rusya ve Çin’in teknoloji ve askeri yardımları ile birleştirerek önemli kuvvet çarpanları elde etmiştir. İran’ın yaklaşık yarım yüzyıldır süren bir kuşatma psikolojisi içinde savunma stratejisini geliştirmiş olması ve sürekli bir dış müdahale ihtimaline göre hazırlık yapması önemlidir. İran-Irak Savaşı’nın sekiz yıllık tecrübesi İran askeri sisteminin dayanıklılığını artırmıştır. Bu savaş sırasında İran ağır ambargolar altında savaşmak zorunda kalmış ve asimetrik savaş stratejisini geliştirmiştir. Bu kapsamda yer altında sahip olduğu 150 civarındaki UHPC (Ultra Yüksek Korumalı Beton) füze üsleri İran’ın elindeki en büyük kozdur. Diğer yandan İran’ın üç bin yıllık devlet tecrübesine sahip bir medeniyet olduğu unutulmamalıdır. Bu tür toplumlar dış saldırı karşısında parçalanmak yerine çoğu zaman daha fazla kenetlenme eğilimi gösterir. Nitekim savaşın ilk günlerinden itibaren İran toplumunda bu eğilim görülmüştür.

ABD’nin Lojistik Sorunu

İran’a karşı yürütülen harekâtın ilk haftası modern savaşların ne kadar pahalı ve sürdürülemez hale geldiğini göstermektedir. Amerikalı açık kaynaklara göre ilk dört günlük saldırıların maliyeti yaklaşık 11 milyar dolara ulaşmış durumda. Bu tutarın içinde ABD’den ve Avrupa’daki üslerden Ortadoğu’ya sevk edilen 12’den fazla savaş gemisi ve yaklaşık 100 uçaklık kuvvetin konuşlandırılması, 5,7 milyar dolarlık hava savunma önleme füzesi ve 3,4 milyar dolarlık bomba ile diğer mühimmat harcamaları yer alıyor. Buna personel giderleri, eğitim maliyetleri ve bölgedeki stratejik varlıkların kullanımı dâhil değil. Ayrıca savaşın ilk haftasında ABD’nin kaybettiği veya hasar gördüğü askeri ekipmanın maliyeti de yaklaşık 3 milyar dolar olarak tahmin ediliyor. Bu kayıplar arasında 3 adet AN/TPY-2 füze savunma radarı (birinin tamamen imha edildiği doğrulandı), 3-4 adet F-15E Strike Eagle savaş uçağı, 4 adet MQ-9 Reaper İHA ve Katar’daki bir AN/FPS-132 erken uyarı radarının hasar görmesi bulunuyor. Bunun yanında Kuveyt, Bahreyn ve Katar’daki ABD tesislerine yapılan saldırılarda birçok SATCOM (Uydu Muhaberesi) ve SIGINT (Sinyal İstihbaratı) radomunun da imha edildiği bildiriliyor.

Ancak savaşın asıl stratejik sorunu kayıplardan çok mühimmat üretim kapasitesi. Analizlere göre ABD’nin İran’a karşı yürüttüğü hava savunma operasyonlarında önleme füzeleri hızla tüketiliyor ve stokların uzun süreli bir savaş için yeterli olup olmayacağı tartışılıyor. Özellikle Patriot PAC-3, THAAD ve Aegis sistemlerinde kullanılan SM-2, SM-3 ve SM-6 önleme füzeleri açısından ortaya çıkan tablo modern savaşın yalnız teknoloji değil aynı zamanda stok ve üretim kapasitesi savaşı olduğunu göstermektedir. İran’ın balistik füzeleri ve çok sayıda kamikaze İHA kullanması savunma sistemlerini bir tür yıpratma savaşına sürüklemektedir. Ucuz saldırı araçlarına karşı milyonlarca dolarlık önleyicilerin kullanılması savunma tarafında sürdürülebilirlik sorununu gündeme getirmiştir. İran saldırılarını önlemek için kısa sürede çok sayıda THAAD, Patriot ve SM-3 önleyici füze kullanılmıştır. Bu durum ABD ve müttefiklerinin önleme füze stoklarının hızla azalmasına yol açmaktadır. Bu füzelerin üretimi sınırlı ve pahalı olduğu için stokların kısa sürede yenilenmesi kolay değildir. Aynı zamanda İran saldırılarında hava savunma sistemlerinin çalışması için kritik olan radar ve erken uyarı altyapıları da hedef alınmaktadır. Sensör altyapısının zarar görmesi savunma sistemlerinin etkinliğini ciddi biçimde azaltmaktadır. Bu nedenle ABD donanması ve bölgedeki müttefik kuvvetler hava savunma stoklarını yenilemek için yeni bir lojistik düzen kurmaktadır. Körfez’de görev yapan destroyer ve kruvazörlerin önemli bir bölümü yeniden mühimmat yüklemek için Hindistan veya Diego Garcia’ya yönlendirilmektedir. Bu da gemilerin 7 gün civarında bölgeden uzaklaşmaları anlamına gelmektedir. Bu sistemlerin İran hipersonik füzelerine karşı yetersiz oldukları da ayrı bir gerçektir.

Diğer yandan ABD’nin uzun menzilli hassas saldırı mühimmat stoklarının kritik seviyeye yaklaştığı değerlendirilmektedir. ABD’nin İran’a karşı kullandığı başlıca mühimmatlar yaklaşık 900 deniz mili menzilli savaş gemileri ve denizaltılardan atılan Tomahawk seyir füzesi ile yaklaşık 600 deniz mili menzilli savaş uçaklarından atılan JASSM müşterek hava yer seyir füzeleridir. Açık kaynaklarda yer alan bilgilere göre ABD’nin kullanılabilir Tomahawk stoku yaklaşık 2000–2500 civarına düşmüş olabilir. JASSM stokunun ise yaklaşık 3000 civarında olduğu düşünülmektedir. Kısacası ABD’nin elinde yaklaşık 5000 civarında uzun menzilli seyir füzesi kalmış olabilir. Bu stok bile İran gibi büyük bir ülkeye karşı uzun süreli bir hava harekâtı için sınırlıdır. Ayrıca ABD aynı mühimmatları Rusya veya Çin gibi büyük güçlere karşı caydırıcılık için de rezervde tutmak zorundadır. Böyle bir çatışmada bu stokların birkaç gün içinde tükenebileceği değerlendirilmektedir. Bu nedenle ABD’nin pahalı ve sınırlı seyir füzeleri yerine daha ucuz JDAM (Müşterek Direkt Saldırı Mühimmatı) tipi süzülme bombalarına yönelmesi beklenmelidir. Ancak bu bombaların kullanılabilmesi için uçakların hedefe yaklaşık 30-40 deniz mili mesafeye kadar yaklaşması gerekir ki bu da pilotları yüksek riske durumuna sokar. İran’ın savaşın ilk aşamasında hava savunmasını tamamen kullanmak yerine kritik bölgelerde muhafaza etmiş olabileceği değerlendirilmektedir. Amaç, ABD ve İsrail uçaklarının kısa menzilli mühimmat kullanmak zorunda kalacağı aşamada bu sistemleri devreye sokmaktır. Bugüne kadar uzaktan atılan Amerikan ve İsrail füzelerini vurmak İran için zor olabilir ancak uçaklar çok daha savunmasızdır.

Bir diğer kritik alan da patlayıcı üretimidir. ABD’de neredeyse tüm modern savaş başlıklarının içinde bulunan RDX ve HMX gibi yüksek enerjili patlayıcıların üretim sorunu. ABD, II. Dünya Savaşı sırasında günde 10 üretim hattında yarım milyon ton patlayıcı üretirken bugün yalnızca iki üretim hattıyla çalışmaktadır. Bu ve yukarda açıklanan menfi tabloyu gören Trump yönetimi savunma sanayii şirketleriyle üretimi hızlandırmak için yeni toplantılar yapmaya devam ediyor. Savaşın ilk haftası sonunda Trump, BAE Systems, Boeing, Honeywell Aerospace, L3Harris, Lockheed Martin, Northrop Grumman ve Raytheon yöneticileriyle görüşerek yüksek teknoloji silahların üretiminin hızla artırılması konusunda anlaşmaya varıldığını açıklamıştır. ABD yönetimi orta seviyedeki mühimmat stoklarının yeterli olduğunu savunsa da savaşın uzaması halinde belirleyici unsurun askeri güçten çok üretim kapasitesi yani lojistik faktörler olacağı giderek daha açık hale gelmektedir.

İran’ın Stratejisinin Enerji ve Deniz Ticaretine Etkisi

İran büyük bir gayretle yürüttüğü savaşta doğrudan İsrail’i hedef alırken aynı zamanda ABD’nin bölgedeki askeri ve ekonomik altyapısını hedef alan bir strateji uygulamaktadır. Körfez ülkelerindeki Amerikan üsleri, enerji tesisleri ve lojistik altyapılar bu saldırıların merkezine yerleşmiştir. İran’ın enerji ve ekonomik hedefleri vurması savaşın jeoekonomik boyutunu hızla büyütmüştür. Saldırıdan önce yaklaşık 73 dolar olan petrol fiyatı bir hafta sonra 93 dolar oldu. Ancak bu yalnızca başlangıç olabilir. Çünkü dünya petrol ticaretinin ve LNG sevkiyatının yaklaşık beşte biri Hürmüz Boğazı’ndan geçmektedir. İran’ın bu geçişi fiilen kapaması söz konusu olmasa da boğaz yüksek riskler nedeni ile kapanmıştır. Körfez içinde sıkışan gemiler sigorta sorunları ve personel emniyeti nedeni ile çıkış yapamamaktadırlar. Basra Körfezi’nde 200’den fazla VLCC (Very Large Crude Carrier) petrol tankeri mahsur kalmıştır. Bu durumun bir devam etmesi halinde petrol fiyatlarının 100 doların çok üstüne hatta bazı senaryolara göre 150 dolar seviyelerine çıkması bile mümkündür. Benzer şekilde Katar’ın üretim tesislerine aldığı füze isabetleri sonrası LNG ihracatını kesmesi de benzer etki yaratmıştır.

Avrupa’nın bağımlı olduğu Katar enerjisinin eksikliği, Rus gazının eksikliği ile birleşmiş ve ortaya çok vahim bir tablo çıkmıştır. Enerji piyasasındaki bu kriz küresel finans sistemi üzerinde de büyük bir baskı yaratabilir. Dünya finans sisteminde yaklaşık 220 trilyon dolarlık varlık yöneten yatırım fonları bulunmaktadır. Bu fonların küçük bir bölümünün bile enerji piyasalarına yönelmesi petrol fiyatlarında çok sert bir yükselişe yol açabilir. Bu durum finans piyasalarında dikey fiyat artışlarına neden olabilir. Enerji fiyatlarının yükselmesi modern ekonomilerde doğrudan ekonomik faaliyeti de etkiler. Çünkü sanayi üretiminden taşımacılığa kadar hemen her sektör hidrokarbon enerjisine bağımlıdır. Körfezdeki ticaretin durması diğer yandan havacılık endüstrisinin kullandığı jet yakıt arzını menfi etkilemektedir. Dünya jet yakıtının yarısından çoğu körfez çıkışlıdır ve bu arz kesilmektedir. Aynı durum ticaret gemisi yakıtları için de geçerlidir. Dünya bunker yakıt arzında körfezin kapalı kalması ciddi duraksamalar yaratacaktır.

Uluslararası Denizcilik Örgütüne göre yaklaşık 20.000 denizci Hürmüz Boğazı’nda mahsur kalmıştır. Bölgede rotasını değiştirmek zorunda kalan veya bekleyen konteyner gemisi sayısı 170’e ulaşmıştır. Hürmüz Boğazı’nda trafiğin kesilmesi Körfez’de haftalık 650.000 TEU konteyner trafiğini doğrudan etkilemektedir. MSC, Maersk, CMA CGM ve Hapag-Lloyd gibi dünyanın en büyük konteyner hatları Hürmüz Boğazı’ndaki tüm operasyonlarını askıya almıştır. Bu durum yalnız enerji piyasalarını değil küresel ticaret zincirlerini de etkileyebilecek bir gelişmedir. Gemilerde mahsur kalan denizciler için ciddi güvenlik ve psikolojik riskler bulunmaktadır. Tatlı su, gıda ve yakıt temini kısa sürede önemli bir sorun haline gelebilir. Köprüüstündeki kaptan ve zabitlere büyük sorumluluk düşmektedir.

Küresel Jeopolitik ve jeoekonomik Dengelerin Kayması

ABD’nin İran’a saldırması stratejik bir hatadır. İran coğrafi olarak son derece zor bir ülkedir. Nüfusu yaklaşık 90 milyondur ve büyük bölümü dağlık araziden oluşur. Bu nedenle İran’a yönelik kara harekâtı her ne kadar Trump düşünse de askerî açıdan gerçekçi değildir. ABD’nin İran’ı işgal edebilmesi için gerekli insan gücü ve siyasi destek de bulunmamaktadır. İran ise uzun süreli bir savaş için daha hazırlıklıdır. Savaşın bir diğer önemli sonucu küresel ekonomik dengelerde yaşanacak kaymadır. Körfez ülkeleri uzun süredir güvenli yatırım alanları olarak görülmektedir. Ancak ABD’nin bu ülkeleri koruyamadığı algısı oluşursa bölgeye akan sermaye de risk altına girebilir. Aynı zamanda enerji güvenliği açısından Asya ülkeleri yeni arayışlara girebilir. Enerji krizi özellikle Avrupa açısından büyük riskler yaratmaktadır.

Avrupa son yıllarda Rus enerji kaynaklarından uzaklaşarak kendi kendine bir enerji krizi yaratmıştır. Nükleer santrallerin kapatılması ve pahalı LNG’ye yönelme politikası Avrupa ekonomisini daha kırılgan hale getirmiştir. İran savaşı bu kırılganlığı daha da artırabilir. Bazı ekonomistler Avrupa ekonomisinin resesyondan depresyona doğru ilerleyebileceğini ve yüksek enerji fiyatlarının hiper enflasyon riskini doğurabileceğini belirtmektedir. Avrupa devlet tahvillerinin uluslararası yatırımcılar tarafından satılması durumunda faizler hızla yükselebilir ve ciddi bir finansal kriz ortaya çıkabilir.

İran krizi ile Çin’in Rusya ile enerji iş birliğini artırması, Japonya ve Güney Kore gibi ülkelerin Batı Asya bağımlılığını azaltmaya çalışması muhtemeldir. Bu süreç dünyanın yeniden iki ekonomik blok etrafında bölünmesine yol açabilir. Bir tarafta ABD ve geleneksel Batı ittifakı, diğer tarafta ise Rusya, Çin ve BRICS ülkeleri yer alabilir.

Savaşın kara ayağının Kürt gruplar üzerinden yürütülmesi ihtimali konuşulsa da Trump bu seçenekten son zamanlarda uzaklaşmıştır. Bu çerçevede ABD’nin İran’a karşı Kürt grupları kullanması Türkiye açısından ciddi bir güvenlik riski oluşturabilir. İran da bu ihtimali görmektedir ve PJAK gibi örgütlere karşı sert bir tutum almaktadır. İran’ın kuzeybatısındaki etnik dengeler de bu süreçte önemli rol oynayacaktır. Tebriz’de yapılan gösterilerde Türk kimliğine müspet yönde vurgu yapılması dikkat çekicidir. Türkiye açısından en önemli mesele bölgesel istikrarın korunmasıdır. Azerbaycan’ın İran ile savaştırılması için kışkırtılması da ayrı bir hatadır. Nahcivan’a yollanan SİHA’ların İran tarafından yollanmadığı deklere edildiği halde Aliyev’in açıklamaları son derece yanlış olmuştur. Coğrafi olarak Rusya ve İran arasında sıkışan Azerbaycan’ın İran Azerbaycan’ı ile birleşmesine yönelik ABD ve İsrail hesapları ters tepebilir. İran’ın siyasi elitinin Azerbaycan Türkleri olduğu göz önüne alınmalıdır. Böyle bir senaryoda Türkiye’nin de NATO üyesi olarak savaşa dahil olması ve İran ile savaşması beklenmemelidir. Her ne kadar alternatif planlar buna göre hazırlanmış olsa da Ankara bu tuzağa düşmeyecek kadar tecrübelidir.

Körfezdeki ABD Uçak Gemileri

ABD’nin Akdeniz’deki uçak gemisi grubunu (USS Gerald Ford) Kızıldeniz üzerinden Körfez’e doğru kaydırması kararı dikkate alınmalıdır. Kızıldeniz’den geçiş Husiler nedeniyle riskli olsa da ABD bu riski birkaç amaç için göze alıyor olabilir. Birincisi İran’a karşı uzun menzilden de olsa farklı yönlerden baskı kurabilecek bir hava harekâtı mimarisi oluşturmak. Uçak gemileri Arabistan Denizi, Kızıldeniz ve Doğu Akdeniz’de konuşlanırsa İran’a birden fazla cepheden baskı kurulabilir. İkincisi bu uçakların İsrail’e uzak hava desteği sağlaması olabilir. ABD uçak gemilerindeki uçaklarla muharebe hava devriyesi, erken uyarı desteği vererek İsrail’in yükünü azaltabilir. Üçüncü seçenek ise doğrudan saldırı değil caydırıcılıktır. ABD çoğu zaman uçak gemilerini psikolojik baskı ve güç gösterisi için kullanır. Ancak uçak gemileri İran kıyılarına yaklaşamaz çünkü İran’ın balistik füze, denizaltı, seyir füzesi ve drone kapasitesi ciddi bir tehdit oluşturur. Diğer bir seçenek Husiler (Ansarallah Grubu) fiilen savaş girerse ve Bab El Mendeb Boğazı Hürmüz gibi kapanır ve Hint/Pasifik bölgeden gelen deniz ticareti kesilirse Yemen’e saldırı da düşünülebilir. Bir diğer seçenek de Lincoln Uçak Gemisi darbe grubunu rahatlatmak ve özellikle mühimmatları tükenen refakat grubunu Diego Garcia veya Hindistan limanalrına göndererek ikmal yapmalarını sağlamak olabilir.

Sonuç

Savaş bu satırların yazıldığı günlerde birinci haftasını doldurmuştur. ABD ve İsrail bekledikleri hızlı ve kesin zaferi elde edememiştir. Çatışma giderek kısa süreli bir operasyon olmaktan çıkıp uzun ve yıpratıcı bir savaş niteliği kazanmaktadır. Bu durum Washington yönetimini kamuoyuna yeni bir başarı hikâyesi sunma arayışına itmektedir. Trump’ın son konuşmalarında dile getirdiği “Küba’nın düşmesi artık sadece bir zaman meselesi” ifadesi bu bağlamda dikkat çekicidir. İran cephesinde hızlı bir sonuç alınamaması, daha zayıf bir hedef üzerinden sembolik ve hızlı bir zafer üretme arayışını gündeme getirmiş olabilir.

Hegseth ve Trump anlatılarına rağmen sahadaki gerçeklik farklıdır. İran uzun süredir yıpratma savaşına hazırlanmış bir devlettir ve stratejisinin merkezinde Hürmüz Boğazı bulunmaktadır. Öte yandan ABD ve İsrail’in savaşın ikinci safhasında İran’ın yeraltı sığınaklarını hedef alarak yoğun ateş gücü kullanmasına rağmen sonuç almak kolay görünmemektedir. İran bu derin savunma yapısını kullanarak savaşı uzatmayı ve karşı tarafın askeri, ekonomik ve siyasi maliyetlerini artırmayı amaçlamaktadır. Üstelik ABD’nin şu ana kadar binlerce hassas mühimmat kullanmış olması, bu mühimmatın yeniden üretim süresi göz önüne alındığında savaşın sürdürülebilirliği açısından ayrı bir sorun yaratmaktadır.

Bunun yanında sahte bayrak operasyonlarıyla Azerbaycan ve Türkiye üzerinden NATO’nun savaşa çekilmesi ihtimali de göz ardı edilmemelidir. Ancak Gazze’de yaşananların ve ABD yönetiminin giderek daha kaba güç kullanımına dayanan politikalarının dünya kamuoyunda yarattığı tepki büyüktür. Hükümetler baskı altında kararlar alsa bile halkların desteği giderek zayıflayacaktır. İspanya’da yükselen eleştiriler veya Endonezya’nın Trump’ın Gazze Barış Komitesi’nden ayrılmayı değerlendirmesi bu eğilimin ilk işaretleridir. Bahreyn’de başlayan Şii ayaklanması da dikkatle takip edilmelidir.

Sonuç olarak İran’ın kısa sürede teslim olması beklenmemelidir. Hürmüz krizi yalnızca petrol fiyatlarını etkileyen bir piyasa dalgalanması değil, küresel enerji sisteminin ana lojistik damarına yönelmiş gerçek bir arz şokudur. Bu nedenle İran savaşı yalnızca bölgesel bir çatışma olarak görülemez. Enerji piyasaları, finans sistemi ve küresel güç dengeleri üzerinde derin etkiler yaratabilecek tarihsel bir kırılma noktasıdır. Bugün İran’da yaşananlar da yalnızca bir savaş değil, Batı hegemonyasının çözülmeye başladığı ve dünyanın giderek çok kutuplu bir düzene yöneldiği yeni bir dönemin sancılı habercisidir. İran sadece kendisi için değil tüm küresel güney ve sömürgeciliğe karşı çıkan onurlu devletler adına da direniyor.

Kaynak: Cem Gürdeniz / 12punto

]]>
İran neden parçalanmayacak? https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/33875/iran-neden-parcalanmayacak/ Mon, 02 Mar 2026 07:07:58 +0000 https://yenidunya.org/?p=33875 Valday Tartışma Kulübü Program Direktörü Timofey Bordaçev, dış politikadaki stratejik adımların coğrafi determinizm ve kültürel kodlar tarafından nasıl şekillendirildiğine dair keskin bir jeopolitik okuma sunuyor. ABD’nin “ada devleti” karakterine atıfta bulunan Bordaçev, Washington’un Ortadoğu’daki çatışmalara bir beka meselesi olarak değil, küresel rakiplerini zayıflatmaya yönelik taktiksel bir diplomasi alanı olarak baktığını ifade ediyor. İran’ın tarihsel olarak defalarca yıkıma uğramasına rağmen devlet geleneğinin sürekliliğine dikkat çeken Bordaçev, ülkenin olası bir çatışmada Suriye veya Libya gibi kolayca parçalanmayacağını öngörüyor. Bordaçev, ABD yönetiminin, uzun vadeli stratejik derinlikten ziyade, seçim dönemi ve günlük taktiksel kazanımlara odaklandığına dikkat çekiyor. Nihayetinde Bordaçev, Rusya açısından ise asıl meselenin Ortadoğu’nun kaotik atmosferinde kaybolmak değil, nükleer caydırıcılığı korumak ve Ukrayna sorunu gibi kendi varoluşsal meselelerine odaklanmak olduğunu belirtiyor.


İran neden parçalanmayacak ve ABD neden buna kayıtsız kalacak?

Timofey Bordaçev
Vzglyad
1 Mart 2026

Uluslararası siyaset, coğrafya ile kültürün karşılıklı etkileşimde bulunduğu bir uzamdır. Bir devletin coğrafi konumu, onun dış dünyadaki stratejisini en çok belirleyen unsurdur. Jeopolitik denen siyasi düşünce akımı da işte bu temelden meydana gelir.

Devletlerin dış politika doğası için önem arz eden ikinci unsur ise, kelimenin en geniş manasıyla kültürdür: İnsanların kendileri için mümkün olanın hudutlarını tayin ettiği, diğer halklarla ünsiyet kurmak adına biçimler ve semboller yarattığı inançlar ve pratikler yekûnu.

ABD ve İsrail’in 28 Şubat 2026’da İran’a karşı başlattığı bu savaşta, ülkelerin dış politika reflekslerini besleyen bu iki kaynağın nasıl iç içe geçtiğine dair çarpıcı bir emsale şahit oluyoruz. Ana aktörlerin her biri, kendi devlet bekaları için neyin ehemmiyet taşıyıp neyin taşımadığına dair şahsi tasavvurlarına göre hareket ediyor. Gerek ABD’nin gerekse İran’ın mevcut ve müstakbel politikaları hususunda hayallere kapılmamak adına bu durumu idrak etmek elzemdir.

Afganistan, Irak ve Libya’daki hezimetlerin ve şaibeli başarıların ABD’nin menfaatlerine ciddi halel getirdiği genel kabul görür. En azından terör tehdidinin tırmanmasına, genel bir istikrarsızlığa ve bölgesel kalkınmanın öngörülemez bir hale gelmesine zemin hazırladıkları için…

Şüphesiz ki her üç vaka da ne bu ülkelerin ahalisi ne de bölgenin bütünü için hayırlı bir netice doğurdu. Ne var ki, Ortadoğu’daki uzun vadeli istikrarın yahut mutlak kaosun ABD için ontolojik bir anlam ifade ettiğini düşünmek külliyen hatadır. Ve onları bunlarla korkutmaya yeltenmek de bir o kadar beyhudedir.

Yakın ve Ortadoğu’dan binlerce kilometre uzakta konumlanan ABD için, oradaki fiili durumun hiçbir ehemmiyeti yoktur. Zira bu durum, Amerikan devletinin güvenliğine ve bekasına zerre kadar tesir edemez.

Ada devletleri -ki yakınlarında kayda değer hiçbir komşuları bulunmadığından ABD de esasen bir adadır [1]- “boğazın ötesindeki” sorunların kahir ekseriyetine bir beka meselesi olarak değil, salt bir diplomasi meselesi olarak bakarlar.

Amerikalılar için asıl mühim olan, yalnızca kendi “yumuşak karınlarındaki” -Karayip havzasındaki- durumdur. Ekim 1962’deki Küba Füze Krizi’nin dünyayı nükleer savaşın eşiğine getirmesinin sebebi de tam olarak buydu; zira SSCB, tarihte ilk kez ABD’nin bekasına yönelik doğrudan bir tehdit oluşturmuştu. Amerikalılar böyle bir şey uğruna topyekûn bir savaş başlatmayı sahiden de göze almışlardı.

Dünyanın geri kalanı ise onların umurlarında bile değildir [2]; hani üç beş kuruş, hatta yüklü miktarda para kazanamasalar ne çıkar? Amerikan devletinin sarsılmazlığına yönelik bir tehdit doğmayacaktır. Kendi evinde zaten hatırı sayılır kaynaklara sahip olan ABD eliti, dünyadaki tüm çatışmalara yalnızca diplomasinin icra edileceği bir satranç tahtası olarak bakar.

Böylesi bir oyunun sınırları dahilinde ABD, siyasi ve merkantilist çıkarlarını harmanlayabilir. Siyasi hedeflerin başında, muhtemelen İsrail’in Ortadoğu’daki yegâne ve asıl hasmını oldukça uzun bir süreliğine oyun dışı bırakma gayesi gelir. Bu durum, Amerikalıların bir süreliğine vaziyeti stabilize etmelerine ve dost Arap hükümetlerinin bir yandan İsrail’i kendilerine denk görüp onun askeri tahakkümünü kabullenirken, diğer yandan onunla iktisadi bağlarını güçlendirmelerine olanak tanıyacaktır. Ki bu tahakkümün, hepimizin gayet iyi idrak ettiği üzere, Amerikan kudretinin bir uzantısından ibaret olduğunu ve o olmadan varlık gösteremeyeceğini biliyoruz.

İktisadi zaviyeden bakıldığında da ABD’deki muktedir çevreler, Araplar ile İsrailliler arasındaki muvakkat bir barıştan epeyce nemalanabilir, ciddi kazanımlar elde edebilirler. Ve aynı zamanda başlıca stratejik rakipleri olan Rusya, Çin ve Hindistan’ın imkânlarını bir nebze olsun kısıtlayabilirler.

Bu kazanımların ne kadar uzun vadeli olacağının özünde pek bir ehemmiyeti yoktur. Evvela, günümüz Batı siyasetinde hiç kimse birkaç aydan ötesini tahayyül etmez. Ki o birkaç aya da şükür. Üstelik Washington’daki muktedir ekibin meclis seçimleri yaklaşıyor. Saniyen, siyasette “uzun vade” dediğimiz şey nihayetinde taktiksel zaferlerin veya hezimetlerin toplamından ibarettir.

Bu yüzden Washington için Rusya ve Çin’e taktiksel bir darbe vurmak, diğer herhangi bir dış politika meselesini kökten çözmekten çok daha mühimdir. Oradakiler, ABD’nin Moskova, Pekin, kısmen Yeni Delhi ve genel olarak özgürlüğe susamış tüm insanlığın baskısına karşı göstereceği uzun vadeli direncin, taktiksel zaferlerden müteşekkil olduğuna inanabilirler. Bu gidişatı tersine çevirmeye muktedir değillerdir, fakat İran’ı ciddi şekilde zayıflatırlarsa, kendi savunma hatlarına fazladan bir siper eklemiş olurlar. Ve şayet 10-15 yıllık bir vadede tasarladıkları bu yapı yerle yeksan olursa, mevcut ABD yönetiminin zerre kadar umrunda olmayacaktır.

Hatta bir süre sonra İsrail ve müstakbel hasımları nükleer silahlarla birbirlerini küle çevirseler [3] bile Amerikalıların kılı kıpırdamaz. Muhtemelen sadece varlıklı mültecileri kabul etmekle yetinirler. Yeri gelmişken, dünya siyasetindeki itibarın da pek bir ehemmiyeti yoktur; şayet olsaydı, herkes çoktan ABD’den köşe bucak kaçardı.

Dolayısıyla bugün ABD, kendisine nispeten ciddi bir zarar verebilecek yegâne şeyin, ağır kayıplara yol açacak devasa ve ani bir askeri hezimet olduğu gerçeğinden hareket etmektedir. Muazzam güç farkı göz önüne alındığında, bu da pek ihtimal dâhilinde değildir.

İran’ın jeopolitik konumu ise bambaşkadır. Tarih boyunca daima son derece kırılgan olmuştur. Ülke tarihi boyunca dört kez istilacıların yıkıcı akınlarına maruz kalmıştır: İki kez doğudan, birer kez de güney ve batıdan. Ve İran tarihindeki acı mağlubiyetlerin sayısı, şanlı zaferlerinden bir nebze daha fazladır. Bu durum, esnek fakat tarihsel perspektifte son derece dirençli bir ülke olan İran’ın siyasi kültürünü belirler.

Çatışmanın ne kadar süreceğini ve Tahran açısından nasıl bir netice vereceğini şu an için kesin bir dille söylemek kabil değil. Fakat ABD’nin şimdilik yine de askeri senaryoyu tercih etmiş olmasına bakılırsa, Washington’da muhtemel bir direnişin kendileri açısından ağır kayıplara yol açmayacağına dair yüksek bir özgüven mevcut. Hasımlarımızın on yıllardır aktif ve yoğun bir şekilde varlık gösterdikleri bir coğrafyadaki analitik ve istihbari kabiliyetlerini hafife almamak gerekir.

İran ve Fars medeniyeti uzmanlarının hemfikir olduğu yegâne husus, devlet kurumlarının çökme ve ülkenin kaosa sürüklenme ihtimalinin düşüklüğüdür. 2500 yılı aşkın tarihi boyunca İran devlet geleneği, Avrupa, Rus veya Çin tarihinde görüldüğü türden bir “Fetret Devri” [4] tecrübe etmemiştir. İran, yöneticilerin değişebildiği, ecnebi işgalcilerin gelebildiği ama “herkesin herkese karşı savaştığı” bir durumun asla yaşanmadığı, son derece bütüncül bir siyasi medeniyettir.

Bu nedenle, İran hükümeti için en trajik senaryonun gerçekleşmesi hâlinde dahi ülkenin Suriye, Irak veya Libya’ya benzemesi son derece şüphelidir. Ve bu hâliyle Rusya’nın Orta Asya’daki dostları ve müttefikleri dâhil olmak üzere komşuları için bir tehdit oluşturmayacaktır.

Dolayısıyla, İran hükümetinin ve halkının dirayetine olan inancımız göz önüne alındığında, savaşın neticesi ne olursa olsun orada bir kaos ihtimalinin bulunmaması son derece sevindirici bir haberdir. Fakat İran elitleri her hâlükârda o meşhur “Önce can, sonra canan” [5] düsturuyla hareket edeceklerdir. Ve onlar için devletin bekası, daima her türlü sembolden ve dış taahhütten daha mühim olacaktır.

Peki tüm bunlar Rusya ve onun menfaatleri için ne ifade ediyor? Kanaatimce, şu an Ortadoğu’da cereyan eden herhangi bir gelişme, bizzat Rusya’nın bekası için elzem olan hususlarla (ABD ile nükleer paritenin muhafazası ve Ukrayna meselesinin peyderpey çözümü) yalnızca dolaylı yoldan ilintilidir. Güç bakımından bize denk olan yegâne hasmımızın Rusya’yı askeri bir hezimete uğratmaktan aciz olması ve tüm çevresindeki en mühim coğrafyanın kontrolü, hâlihazırda bizzat bizim kültürümüzün ve coğrafyamızın hususiyetlerine yanıt vermektedir.


[1] ABD bir adadır: Orijinal: …а США – это остров… (…a SŞA – eto ostrov…): Jeopolitik teoride “Deniz Güçleri” (Thalassocracy) ve “Kara Güçleri” (Tellurocracy) ayrımı vardır. ABD ve İngiltere deniz gücü (ada), Rusya ise kara gücü temsilcisidir. Bordaçev, ABD’nin kıtasal yalıtılmışlığını felsefi bir “ada” kavramı üzerinden okuyor. (ç.n.)

[2] Orijinal: им абсолютно фиолетово (im absolyutno fioletovo): Motamot tercümesi “onlar için tamamen mordur”. Rus argosunda ve günlük konuşma dilinde bir şeyin hiç umursanmadığını, ehemmiyetsiz olduğunu belirtmek için kullanılır. Kökeninin, turnusol kâğıdının nötr asitlik ortamında mor renk almasından (yani tepkime vermemesinden) geldiği düşünülür. (ç.n.)

[3] Küle çevirseler: Orijinal: испепелят (ispepelyat): Пепел (pepel – kül) kökünden gelir. Nükleer bir savaşın yaratacağı o apokaliptik yıkımı ve geriye kalacak “kül yığınını” imgeleyen çok güçlü bir edebi fiildir. (ç.n.)

[4] Fetret Devri: Orijinal: смутного времени (smutnogo vremeni): Rus tarihinde Rurik hanedanının sonu ile Romanov hanedanının başlangıcı arasındaki (1598-1613) büyük siyasi kaos, kıtlık ve yabancı işgali dönemine verilen isimdir (Smuta). Bordaçev, İran’ın devlet aklının Rusların yaşadığı türden böyle bir mutlak anarşi dönemi yaşamadığını kıyas yoluyla anlatıyor. (ç.n.)

[5] “Önce can, sonra canan” / “Kendi gömleği tenine daha yakındır”: Orijinal: своя рубашка ближе к телу (svoya rubaşka blije k telu): Motamot tercümesi “İnsanın kendi gömleği vücuduna daha yakındır” anlamına gelen meşhur bir Rus atasözüdür. Kişinin veya devletin önceliğinin daima kendi varlığını ve çıkarlarını korumak olduğunu ifade eder. (ç.n.)

Kaynak: Emre Köse / Harici

]]>
İsrail, otomobilleri birer casus bilgisayara dönüştürdü https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/33830/israil-otomobilleri-birer-casus-bilgisayara-donusturdu/ Wed, 18 Feb 2026 06:46:43 +0000 https://yenidunya.org/?p=33830 İsrail merkezli siber şirketlerin geliştirdiği “CARINT” teknolojisiyle modern otomobiller, lastik sensörlerinden mikrofonlarına kadar her bileşeniyle devasa birer casus cihaza dönüşüyor.

YDH- Haaretz gazetesi tarafından yürütülen derinlikli bir araştırma, otomotiv dünyasındaki dijitalleşmenin sivil mahremiyet ve ulusal güvenlik için nasıl devasa bir tehdit yüzeyine dönüştüğünü belgeledi. 

“CARINT” (Araç İstihbaratı) adı verilen bu yeni alanda faaliyet gösteren İsrailli şirketler, otomobillerin ayrılmaz parçası haline gelen SIM kartları, GPS ünitelerini ve multimedya sistemlerini kullanarak kapsamlı bir gözetleme ağı kurmuş durumda.

Araştırmanın en çarpıcı detaylarından biri, eski İsrail Başbakanı Ehud Barak ve eski ordu siber şefi Tuğgeneral Yaron Rosen tarafından kurulan Toka şirketinin faaliyetleri. Toka, otomobillerin eller serbest (hands-free) sistemlerindeki mikrofonlara ve araç içi kameralara uzaktan erişim sağlayan “ofansif” bir siber araç geliştirdi. 

İsrail Savaş Bakanlığı tarafından satış onayı verilen bu teknoloji, belirli bir üreticinin spesifik bir modelini hedef alarak aracın konumunu anlık izleyebiliyor ve içerideki konuşmaları gizlice dinleyebiliyor.

Her ne kadar şirket 2026 ürün yol haritasında bu ürünü artık satmadığını iddia etse de, teknolojinin varlığı otomobillerin birer siber silah haline getirildiğini kanıtlıyor.

Gözetim süreci yalnızca doğrudan sızmalarla sınırlı değil. Rayzone ve iştiraki TA9, araçlardan gelen sinyalleri (Bluetooth, Wi-Fi, SIM) ticari reklam verileriyle harmanlayarak “tam istihbarat kapsamı” sunuyor. 

Öte yandan Ateros ve Netline ortaklığı, istihbarat dünyasında çığır açan bir yöntem uyguluyor: Lastik basınç sensörleri. Her lastiğin sürekli sinyal yayan benzersiz tanımlayıcısı (ID), Ateros’un GeoDome sistemi tarafından bir “dijital parmak izi” olarak kullanılıyor. 

Bu sayede, araca herhangi bir yazılımsal sızma yapılmasa dahi, sadece lastiklerin yaydığı sinyaller üzerinden hedef araç on binlerce otomobil arasından tespit edilip takip edilebiliyor.

Otomobillerin birer “IoT (Nesnelerin İnterneti) Truva Atı”na dönüşmesi, devletleri radikal önlemler almaya zorluyor. İsrail işgal ordusu, 2026’nın ilk çeyreği itibarıyla yaklaşık 700 Çin menşeli aracı (başta Chery Tiggo 8 Proolmak üzere) ordudan tamamen çıkarma kararı aldı. 

“Sterilizasyon” çabalarının başarısız olması ve araçların topladığı 360 derecelik yüksek çözünürlüklü görüntülerin dış sunuculara sızma riski, bu kararın temelini oluşturuyor.

Sonuç olarak; sürüş deneyimini iyileştirmek için tasarlanan her dijital özellik, bugün Siyonist siber istihbarat firmaları tarafından birer sızma noktasına dönüştürülmüş durumda.

Uzmanlar, modern otomobillerin artık sadece bir ulaşım aracı değil, küresel kapitalist gözetim sisteminin ve askerî-endüstriyel kompleksin en mahrem yaşam alanlarına sızan tekerlekli casus bilgisayarları olduğunu vurguluyor.

]]>
Geri çekilme yanılsaması https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/33814/geri-cekilme-yanilsamasi/ Sun, 15 Feb 2026 07:58:21 +0000 https://yenidunya.org/?p=33814 Editörün notu: Göç Sosyolojisi, Sosyal Coğrafya ve Çatışma Çalışmaları alanlarında uzmanlaşmış bir doktora adayı olan Nel Bonilla tarafından İngilizce olarak “Worldlines – The threads connecting geopolitics” başlıklı Substack bülteninde ve Almanca olarak NachDenkSeiten portalında yayımlanan bu analiz, Trump yönetiminin İran’a yönelik son dönemdeki yumuşama emarelerinin bir geri çekilme değil, aksine daha sürdürülebilir ve acımasız bir hibrit savaş modeline geçiş olduğunu vurguluyor. Bonilla’ya göre Washington, büyük çaplı askeri bir işgal yerine deniz kontrolü aracılığıyla ekonomik boğma, gizli sabotajlar ve hedefli suikastları içeren Sığınak Devleti (Bunker State) stratejisini benimsiyor. Bu yeni modelde yaptırımlar ve petrol tankerlerine yönelik fiili ablukalar, kalıcı bir savaş mekanizması olarak yapısal hale getirilirken; bölgedeki ABD askerleri olası bir gerilimde meşru müdafaa gerekçesi yaratacak tökezleme telleri olarak konumlandırılıyor. Bonilla, Venezuela ve Küba örnekleri üzerinden, ABD’nin çok kutuplu dünya düzenine eklemlenen kilit düğüm noktalarını istikrarsızlaştırarak Avrasya bağlantısallığını kesmeyi hedeflediği tespitini yapıyor. Sonuç olarak Bonilla, mevcut durumu bir gerilimi düşürme hamlesi değil; çok kutuplu bir düzenin inşasını engellemek amacıyla yürütülen, resmen başlamayan ve hiç bitmeyen sessiz bir savaş biçimi olarak nitelendiriyor..


Geri çekilme yanılsaması

Batı’nın İran’a yönelik “gerilimi düşürme” hamlesi neden sadece daha sessiz bir savaştan ibaret?

Nel Bonilla
Worldlines – The threads connecting geopolitics
10 Şubat 2026

Giderek zemin kazanan bir anlatı var: Artan riskler ve İran’ın uyarılarıyla karşı karşıya kalan Trump yönetiminin, Tahran ile yüzleşmekten geri adım attığı iddia ediliyor. Bir uçak gemisi grubunun kısmen geri çekildiğine dair haberler, Umman’ın başkenti Maskat’taki görüşmeler ve ABD’nin yumuşayan tonu; itidal, yeniden kalibrasyon ve hatta Washington’da yeni bir gerçekçiliğin işaretleri olarak yorumlanıyor. Ancak bu okuma, tehlikeli derecede miyopça. Atlantik sistemine şu an hükmeden stratejik mantığı, benim Sığınak Devleti (Bunker State) olarak adlandırdığım şeyi yanlış anlıyor. Gerilimi düşürme (de-escalation) gibi görünen şey, bu mantık dahilinde, sadece daha sürdürülebilir ve daha acımasız bir savaş biçimine geçişten ibaret. Transatlantik sistemi, kendi çöküş emarelerini uzun vadeli yönetebilmek için en uygun yönteme kayıyor: Deniz kontrolü yoluyla ekonomik boğma, örtülü istikrarsızlaştırma operasyonları ve ihtiyat kuvveti olarak tutulan kinetik vuruşlar. Savaşın biçimi değişti. Amacı ise değişmedi.

Ana akım analizlerin çoğu hâlâ 20. yüzyıla ait bir şablon kullanıyor: Tırmanış (escalation), görünür askeri yığınak, kitlesel bombardıman ve işgal ya da en azından bu tür operasyonların hazırlığı anlamına gelir. Bunları durdurun ya da kamuoyu önünde tehdit etmeyi kesin; işte size “gerilimi düşürme”. Bu mercekten bakıldığında, son gelişmeler gerçekten de bir geri çekilme gibi görünüyor: USS Abraham Lincoln‘ün Umman Denizi’nden kısmen yeniden konumlandırıldığına dair haberler. Umman’ın başkenti Maskat’taki dolaylı görüşmelerin diplomatik koreografisi ve yenilenen yaptırımları, İran’a karşı yürütülen fiili bir savaş çabasının parçası olarak değil de bir pazarlık kozu olarak çerçeveleyen haberler.

Fakat bu okuma, abluka hazırlıklarının ve yaptırım mimarisinin tamamen yerinde durduğunu, gevşetilmek bir yana genişletildiğini görmezden geliyor. Dahası, İran’a yönelik örtülü ve finansal savaş yavaşlamıyor, aksine şiddetleniyor. Son olarak ve en önemlisi, Körfez’deki ABD güç duruşu, İran füzelerinin menzili içindeki 30 bin ila 40 bin askerden oluşuyor ve bu durumda anlamlı bir değişiklik yok. Dolayısıyla hikâye bir geri çekilme hikâyesi değil; Transatlantik sistemin artık tercih ettiği kalıcı hibrit savaş koşullarına yönelik açık bir hazırlık hikâyesi.

Hava saldırılarından ekonomik savaşa: Asli silah olarak abluka ve kuşatma

Savaşı yalnızca bombalar düştüğünde ya da parlamentolar resmen ilan ettiğinde gerçekleşen bir şey olarak tanımlarsak, İran’a yönelik hibrit savaşın halihazırda tüm şiddetiyle devam ettiği gerçeğini kaçırırız. 2025’in sonlarından bu yana Washington’ın aldığı tedbirler, mevcut yaptırımlara enerji akışlarının fiziksel kontrolünü de ekledi.

Aralık 2025’te Trump, Venezuela’ya giden veya Venezuela’dan gelen yaptırımlı petrol tankerlerine yönelik tam kapsamlı bir deniz ablukası emri verdi; bu, klasik uluslararası hukuk tanımlarına göre açıkça bir “savaş nedeni” (casus belli) niteliği taşır. İran örneğinde ise aynı yönetim, (henüz) resmen ilan edilmiş bir “topyekûn abluka” değil, hızla daralan bir fiili petrol ablukası yürütüyor: Şubat 2026’nın başlarında Umman’daki nükleer görüşmeler tıkandıktan sonra Washington, İran ham petrolü ve petrokimya ürünlerinin ticaretini yapan firmaları ve aracıları hedef alarak İran’ın petrol sektörüne ek yaptırımlar getirdiğini duyurdu. Buna paralel olarak Dışişleri Bakanlığı, İran’ın “gölge filosunu” sistematik olarak parçalamaya başladı. Şubat 2026 tarihli bir açıklamada, gölge filoya ait 14 tankeri bloke edilmiş varlık olarak tanımladı ve İran menşeli petrol, petrol ürünleri veya petrokimya ürünlerinin taşınması veya ticaretine karışan 15 kuruluşa ve 2 kişiye yaptırım uygulayarak “nakliyeciler ve tüccarlar ağına karşı harekete geçmeye devam edeceğini” taahhüt etti. Dahası, ABD güçleri fiziksel olarak birden fazla tankere el koydu: İzlanda yakınlarındaki Atlantik sularında iki haftalık bir takibin ardından Marinera; Karayipler’de iki milyon varil Venezuela ham petrolü taşıyan Sophia ve İran’ın gölge filosuyla bağlantılı diğer gemiler.

Bu hedef odaklı bir çaba ve sadece sembolizmden ibaret değil: İran, günde yaklaşık 1,3 ila 1,8 milyon varil petrol ihraç ediyor ve bunun kabaca yüzde 90’ını Çin’e satıyor. Bunun önemli bir kısmını kesmek, işlevsel olarak İran ekonomisinin ana arterlerine yönelik sürekli saldırılarla eşdeğerdir.

“İran’ı yeniden güçsüz bırakmak”

Trump yetkilileri ne yaptıkları konusunda alışılmadık derecede açık sözlü davranıyor. Hazine Bakanı Scott Bessent, maksimum baskı kampanyasının İran’ın zaten bükülmekte olan ekonomisini çökertmek, “İran petrol ihracatını çökertmek” ve “İran petrol sektörünü kapatmak” için tasarlandığını övünerek anlattı. Sonuçları ise kutladı: Para biriminin değer kaybı, banka iflasları, dolar kıtlığı, ithalat felci; ve ardından ekledi:

“İnsanlar işte bu yüzden sokağa döküldü… Bu, ekonomi idaresi sanatıdır. Tek kurşun atılmadı.”

Mart 2025’te New York Ekonomi Kulübü’nde Wall Street’e hitap eden Bessent, bunu daha da net bir dille ifade etti: Amaç İran’ı yeniden parasız bırakmaktı. Finansçılarla dolu salon bu sözleri alkışladı.

Yapısal savaş olarak yaptırımlar

İzlediğimiz şey, yaptırımların kalıcı bir savaş hali olarak yapısallaştırılmasıdır. Dünya Bankası ve BM insan hakları verileri net bir örüntü ortaya koyuyor: 2015 JCPOA nükleer anlaşması kapsamında yaptırımlar hafifletildikten sonra, 2016 yılında İran enflasyonu yaklaşık yüzde 7’ye düştü. Trump 2018’de anlaşmayı tek taraflı olarak yırtıp atıp BM Güvenlik Konseyi kararını ihlal ederek yaptırımları yeniden uygulamaya koyduğunda, enflasyon tekrar yüzde 40-50 bandına fırladı ve orada kaldı. BM özel raportörleri, ABD’nin İran, Küba ve Venezuela’ya yönelik tek taraflı yaptırımlarının uluslararası hukuku ihlal ettiği ve açlık ile temel haklardan mahrumiyet gibi muhtemel sonuçlarla “insan yapımı insani felaketlere” yol açma riski taşıdığı konusunda defalarca uyarıda bulundu.

Elbette, yaptırımların kullanımı açısından bunların hiçbiri kavramsal olarak yeni değil. Küba üzerine 1960 tarihli bir Dışişleri Bakanlığı notu, yol haritasını zaten dile getirmişti: Ambargonun amacı Küba’nın ekonomik hayatını zayıflatmak ve “açlığa, umutsuzluğa ve hükümetin devrilmesine yol açmaktı.” Yeni olan şey, bu mantığın Sığınaklaşmasıdır (Bunkerization): Bir zamanlar politika seçeneği olarak ele alınan planlar, artık çok kutuplu direnci mümkün kılan herhangi bir devlete varsayılan olarak uygulanan yerleşik bir yapı (standing structure) haline gelmiştir.

Bir test vakası olarak Venezuela: Güvenlik bürokrasisi ve çok kutupluluk savaşı

Venezuela’da 3 Ocak 2026’da yaşananlar, ne bir sapma ne de kısa vadeli iç olayların tetiklediği ani bir tırmanış olarak görülmelidir. Bu düşünceden oldukça uzaktı. Aksine, bir süredir entelektüel, kurumsal ve doktrinel olarak hazırlanan jeopolitik bir operasyonun icrasıydı. O gün yaşananları jeopolitik bir darbe olarak adlandırmak yerinde bir tanım olacaktır. Venezuela, Hugo Chávez’in Soğuk Savaş sonrası yarımküreye dayatılan itaat zincirini kırmasından bu yana çeşitli kuşatma biçimleri altında yaşadı. Ancak mevcut evre niteliksel olarak farklı. Bu evre, ABD üstünlüğünün artık garanti görülmediği, Batı kontrolü dışındaki büyümenin otomatik olarak çöküşe (ya da daha doğrusu çökertilmeye) yol açmadığı ve çok kutuplu ittifakların Batılı güç elitleri için sadece ideolojik değil, yapısal bir meydan okuma oluşturduğu bir dünyada gerçekleşiyor. Bu tırmanışı körükleyen endişe, alternatif finansal, diplomatik ve güvenlik ilişkilerinin varlığını sürdürebilmesi ve büyüyebilmesidir. Gücü giderek artan bir şekilde zorlayıcı kaldıraca dayanan, düşüşteki bir hegemon için bu tahammül edilemez bir durumdur.

Bu mantığın en ifşa edici ifadelerinden biri, ABD Ordu Harp Akademisi Stratejik Araştırmalar Enstitüsü’nde (SSI) Latin Amerika Araştırma Profesörü olan R. Evan Ellis’in çalışmalarında karşımıza çıkıyor. Eylül 2025 tarihli “Nihayet Venezuela İçin Oyunun Sonu mu?” başlıklı makalesitırmanışın nasıl gelişebileceğini modelliyor. Günümüz jeopolitik bağlamında güç, kinetik eylemin bir iletişim biçimine dönüştüğü bir sinyal mekanizması haline geliyor. En azından ABD cephesinden bakıldığında.

Ellis, son operasyonları “önceki kısıtlamaların ötesine tırmandırma istekliliğinin” göstergesi olarak tanımlıyor; bu ifade, tırmanışı eşiklerin iteratif bir testi olarak ele alıyor. Sembolik güç başarısız olursa, sınırlı vuruşlar takip eder. Onlar da başarısız olursa, tırmanış devam eder; ta ki 1989 Panama işgali ve Noriega’nın yakalanmasına açıkça atıfta bulunulan “Just Cause (Haklı Davan) benzeri bir operasyona” kadar. Yarımkürede egemenlik, şarta bağlı olarak iptal edilebilir bir statü olarak çerçeveleniyor:

“Sürat teknesine yapılan son saldırı, ABD hükümetinin önceki kısıtlamaların ötesine tırmandırma istekliliğinin bir göstergesidir. ABD’nin önünde, bu güç gösterisinin Maduro’nun ABD’nin endişelerini gidermesini sağlamaya yetip yetmediğini görmekten, ek ve sınırlı vuruşlara, hatta Maduro ve yandaşlarını Manuel Noriega’ya yapıldığı gibi Amerika Birleşik Devletleri’nde adalete teslim etmek için Just Cause benzeri bir operasyona kadar uzanan bir dizi seçenek bulunmaktadır.”

Aynı zamanda Ellis, okuyucularına uzun vadeli bir işgalin amaçlanmadığını; toplanan gücün sürdürülebilir bir kontrol için yetersiz olduğunu garanti ediyor. Bu, Irak ve Afganistan sonrası dönemin, bulaşmadan sonuç alma, sorumluluk almadan kontrol etme kısıtlamalarını yansıtıyor. Rejim değişikliğinden sonra şiddetli parçalanma, suç rekabeti ve sabotaj öngörüyor; ancak bunları müdahaleye karşı belirleyici argümanlar olarak değil, “yönetilmesi” gereken dışsallıklar olarak çerçeveliyor. Kaosun sorumluluğu Venezuelalı aktörlere veya Rusya, Çin ve Küba gibi dış “oyun bozuculara” (spoilers) yükleniyor. İstikrarsızlaştırma hem tahmin ediliyor hem de sahiplenilmiyor.

Ellis’i özellikle önemli kılan şey, ABD savunma aygıtının içindeki konumudur. 2014’ten bu yana Ordu Harp Akademisi SSI araştırma profesörü ve Dışişleri Bakanlığı Politika Planlama Ekibi’nin eski bir üyesi olarak, istihbarat, operasyonlar ve stratejik anlatının kesişim noktasında faaliyet gösteriyor. Analizleri en iyi, planlama ekosisteminin kendi içinden doğan, önceden yapılandırılmış biliş (pre-structured cognition) olarak okunabilir.

Latin Amerika’da Çin üzerine kaleme aldığı (Latin Amerika’da Çin Halk Cumhuriyeti’nin Askeri Eylemlerine Hazırlık başlıklı) paralel bir yazısında Ellis, Çin’in yarımküredeki güvenlik faaliyetlerinin ampirik olarak mütevazı kaldığını kabul ediyor: Silah hibeleri, eğitim değişimleri, sınırlı liman ziyaretleri. Yine de Pentagon için bunların “potansiyel olarak oluşturdukları tehditler merceğinden” yorumlanması gerektiğinde ısrar ediyor. Ampirik tevazu önemsizleşiyor; önemli olan gizli potansiyel. Ticari projeler çift kullanımlı (dual-use) olarak, diplomatik angajmanlar ön konumlandırma olarak, sivil altyapı ise geleceğin muharebe sahası olarak yeniden kodlanıyor.

Birlikte okunduğunda, Venezuela ve Çin çalışmaları güvenlikokrasi zihniyetini (securitocratic mindset) örneklendiriyor: Toplumlar, bozulması, istikrara kavuşturulması veya rakiplere kapatılması gereken sistemler olarak anlaşılıyor. Demokrasi bu anlayışta sadece bir değişken, egemenlik ise koşullu bir statü.

ABD Hava ve Uzay Kuvvetleri için hazırlanan 2023 tarihli RAND raporu Great Power Competition and Conflict in Latin America (Latin Amerika’da Büyük Güç Rekabeti ve Çatışma), bunu açıkça ortaya koyuyor: Bölge stratejik bir geri cephe olarak ele alınıyor, siyaset askeri gerekliliğe tabi kılınıyor. Temel görevler; vekilleri (proxies) desteklemek, Çin’in bölgedeki çift kullanımlı varlıklarını caydırmaya veya kullanmasını engellemeye hazırlanmak ve “bölgede ABD Hava Kuvvetleri varlıklarına artan talebe” hazırlanarak diplomasi yerine askeri seçeneği tercih etmek.

Venezuela örneğinin gösterdiği şudur: Bir devlet üzerindeki Sığınak (Bunker) baskısının yoğunluğu ve biçimi, o devletin bir düğüm veya boğum noktası olarak konumsal değerine ve ABD güç merkezlerine olan mesafesine bağlıdır. Dolayısıyla örneğin Meksika, Küba ve Venezuela, Amerikan sığınağının iç halkasında yer alırken; İran, kuşatmanın hâlâ mümkün olduğu ancak daha fazla çekişmeye sahne olan bir dış halkada yer alıyor. Düğüm noktası ne kadar yakınsa, otonom gelişim için o kadar az alan vardır. Bu nedenle Venezuela, Küba ve Meksika; ABD güvenlik çeperi ve yarımküre stratejisindeki konumları nedeniyle ablukaya alınması daha kolay, sızılması daha kolay ve Washington’a yüksek kinetik maliyet çıkarmadan cezalandırılması daha kolay oldukları için daha zayıf bir pozisyondadır. Bu durum, yukarıda bahsedilen RAND raporunda açıkça belirtilmiştir.

Bu bölgede, mesafe (çok kısa), projeksiyon kapasitesi (maksimal) ve tarihsel hak iddiasının (“bizim” yarımküremiz) birleşimi; İran’ın ve hatta Rusya’nın asla tam olarak aynı şekilde deneyimlemediği özel bir baskı modeli üretir. Nitekim Latin Amerika, tedarik zincirlerini yarımkürede yerelleştirme, Çin’e bağımlılığı azaltma ve Washington’daki Çin şahinlerinin 2030 civarında gerçekleşeceğini açıkça takvimlendirdiği bir savaşa hazırlanma stratejisinin bir parçasıdır. Dolayısıyla baskı sadece ticaret yapmak için değil, ulusal kalkınmayı ABD’nin yeniden silahlanma ihtiyaçlarıyla hizalamak içindir. Latin Amerika’nın geri cephe olarak kodlandığı güvenlikçi bir mantıkta, ticari bağımlılık kırılganlığı derinleştirecektir. Örneğin Meksika örneğinde; mineralleri, lojistiği ve üretimi ABD savaş planlaması için ne kadar merkezi hale gelirse, Meksika’nın seçimleri Washington’ın beklentilerinden saptığı anda gelecekteki müdahaleler o kadar meşru görünecektir.

Öte yandan İran, kısmen farklı bir mesafede ve harekat alanında bulunduğu, sert caydırıcı araçlara ve bunları geliştirme fırsatına (örneğin füzeleri, Hürmüz Boğazı) sahip olduğu ve Rusya ile Çin üzerinden Avrasya destek ağlarına bağlanabildiği için daha dirençli. ABD deniz ve finansal hakimiyeti altındaki Latin Amerika ülkeleri bu tür stratejileri basitçe kopyalayamaz. Yine de İran için çıkarılacak ders nettir: Karayip havzasında test edilen yöntemler -abluka, başsız bırakma (decapitation), dış baskı altında elitlerin yeniden yapılandırılması- şimdi Basra Körfezi’ne uyarlanıyor. Sığınak Devleti, laboratuvar protokolünü çok kutuplu bağlantısallığın bir düğümünden diğerine ihraç ediyor.

ABD’li ve İsrailli analistler, bu Venezuela modelini İran için bir şablon olarak açıkça tartışıyor. Ocak 2026 tarihli bir CNN analizi, “rejim değişikliği olmaksızın lider kadronun tasfiyesinden” (leadership decapitation) açıkça bahsetti ve Washington’ın İran için seçenekleri planlarken “Venezuela’yı bir örnek olarak referans alabileceğini” öne sürdü. Bu arada İsrail istihbarat servisi, İran içinde eşsiz bir erişim gücüne sahip olduğunu kanıtladı: Haziran 2025’teki “Operasyon Yükselen Aslan” sırasında Mossad ve müttefik birimler, Tahran yakınlarındaki İran füze fırlatıcılarını ve hava savunma sistemlerini imha etmek için önceden yerleştirilmiş silahları ve örtülü ekipleri kullandı; aynı zamanda en az 14 nükleer bilimciye ve çok sayıda İslam Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) komutanına suikast düzenledi. Araştırmalar, Mossad’ın hassas silahları ve patlayıcıları İran’a soktuğunu, aylarca veya yıllarca zulalarda sakladığını ve ekipleri Tahran’ın derinliklerinde koordine ederken İran güvenlik güçlerinden kaçabildiğini gösteriyor.

İranlı yetkililer Ocak 2026’da, Mossad ile bağlantılı; çeşitli eyaletlerdeki petrol, gaz, elektrik ve telekomünikasyon altyapısını hedef alan yeni sabotaj planlarını bozduklarını duyurdu; bu da söz konusu gizli ağın aktif olduğunu ve geçmişte kalmadığını kanıtlıyor. Bu, İran’a karşı Venezuela tarzı bir “başsız bırakma” girişimini yeniden üretmek için gereken örtülü yıpratma ve hedefli lider suikastları için tam da ihtiyaç duyulan türden bir altyapıdır. Buna göre amaç tam işgal değil; sürdürülebilir bir yıpratma baskısı oluşturmak, komuta zincirinin bütünlüğünü parçalamak ve hayatta kalan bir “artık hükümeti” (rump government) “stratejik boyun eğmeye” zorlamaktır; yani nükleer ve füze programlarının sökülmesini, enerji egemenliğinin teslimini ve dış politikanın ABD çizgisiyle hizalanmasını kabul etmektir.

Yavaş boğulma

Neden bu yöntem tercih ediliyor? Mevcut ABD askeri stratejisi, kesin sonuçlu ve siyasi açıdan maliyetli savaşlara göre kurgulanmamıştır. Kalıcı kriz yönetimi ve kalıcı yıpratma üzerine inşa edilmiştir. Bu mantık dahilinde şunlar geçerlidir: İran’a karşı büyük, açıkça ilan edilmiş bir savaş riskli, pahalı ve iç politika açısından patlayıcı olacaktır. Öte yandan abluka, yaptırımlar, sabotaj ve aralıklı vuruşların bir kombinasyonu; daha ucuz, inkâr edilebilir ve çok daha esnektir.

Nitekim bu yavaş boğma süreci içinde diplomatik kafa karışıklığı, yıpratmanın bir parçasıdır. ABD temsilcileri bir “anlaşma” ihtimalini sallandırırken, sudaki gerçeklik, korsanlık ve gemilere el koymanın acımasızca tırmandığı bir durum olacaktır. Bu kafa karışıklığı, hedef alınan ulusların içinde hizipsel bir çatışma yaratmayı amaçlar: “Anlaşma yanlısı” bir elit kesim, sahte rahatlama vaatleriyle cezbedilirken, sahadaki (veya denizdeki) askeri gerçeklik ilmeği daraltır. ABD stratejisi, Rusya, Çin ve İran’dan gelecek birleşik bir tepkiyi geciktirmek için bu diplomatik sis perdesini kullanmakta; “denizdeki savaşın”, onlar ortak bir deniz savunması üzerinde anlaşamadan ticaret rotalarını parça parça sökmesine olanak tanımaktadır.

Boğulan bir İran, İran petrolüne bağımlı olan ve Tahran’ı ayakta tutmak için para ve siyasi sermaye yatırmak zorunda kalacak olan Çin’i kanatır. Dahası, kilit bir ortağını kaybetmemek için silah, teknoloji ve diplomatik koruma sağlamak zorunda olan Rusya’yı zayıflatabilir. Küresel Güney’i benzer bağımsız projeler izlemekten caydırır. Son olarak, böyle bir yaklaşım, Körfez’deki ABD askerî varlığı için sonsuz bir bahane sunarak bütçeleri ve iç güvenlikleştirme politikalarını meşrulaştırır. Bu, Batı’daki düzensizliği hızlandırabilecek siyasi geri tepmelere yol açacak dramatik bir bombardıman kampanyasına kıyasla, daha düşük riskli ve daha yüksek getirili bir stratejidir.

Tökezleme teli mantığı: Feda edilebilir varlıklar olarak 40 bin asker

Bunun bir gerilimi düşürme hamlesi olmadığının en çarpıcı göstergelerinden biri güç duruşudur. Kuveyt, Bahreyn, Katar, BAE ve Umman’daki üslere dağılmış yaklaşık 30 bin ila 40 bin ABD askeri hâlâ orada; hepsi de İran’ın kısa menzilli füzelerinin ve İHA’larının menzili içinde. Konvansiyonel bir perspektiften bakıldığında bu deliliktir: Eğer tırmanıştan korkuyorsanız neden bu kadar çok gücü açık hedefte bırakasınız? Mevcut ABD askeri stratejisi perspektifinden bakıldığında ise bu durum kasıtlı olabilir.

Bu askerler birer tökezleme teli (tripwire) işlevi görüyor. Eğer İran ablukaya veya sabotajlara bu üslere füze saldırılarıyla karşılık verirse, Washington anında kitlesel “meşru müdafaa” operasyonları için iç meşruiyet kazanır. Ne de olsa Transatlantik işlevsel elitleri, Batı hakimiyetinin daha geniş mimarisini korumaya yardımcı olacaksa, yüzlerce hatta binlerce askeri kaybı tolere etmeye giderek daha istekli görünüyor. ABD askerleri burada, çok kutupluluğu dondurmak veya yavaşlatmak amacıyla feda edilebilir vekiller (sacrificial proxies) olarak kullanılıyor.

“Az kaynak”

Nispeten mütevazı bir görünür askeri angajmanın -tek bir uçak gemisi grubu, fazladan birkaç filo, kitlesel seferberlik yok- İran’la yüzleşmek için ciddi bir niyet taşımadığına işaret ettiği varsayılabilir. Ancak küçük ayak izi, stratejinin doğasına dair bir ipucudur: Potansiyel bir ekonomik abluka, ayrıca bir petrol ambargosunun uygulanması ve halihazırda devam eden tankerlere el koyma tedbirleri; armadaları değil, devriyeleri gerektirir. Bir deniz ablukası altı uçak gemisi gerektirmez. Ticari nakliyenin, sigortacıların ve üçüncü devletlerin ABD’nin “yaptırım uygulamalarına” boyun eğmesini sağlamaya yetecek kadar varlık ve ölümcül güç gerektirir. Gördüğümüz ölçek tam da budur. Örtülü sabotaj siyasi olarak hiçbir maliyet getirmez; inkâr edilebilir istihbarat ekipleri ve siber birimler uydu görüntülerinde görünmez. Lider kadroyu tasfiye vuruşları (decapitation strikes) zırhlı tümenleri değil, özel kuvvetleri gerektirir.

Genel olarak, ekonomik bağlantısallığın kalıcı olarak çevrelenmesi (containment), işgal gerektirmez; sadece uzun vadeli yatırım ve entegrasyonu cazibesiz ve riskli hale getirecek kadar tehdit ve istikrarsızlık gerektirir. Son olarak yapısal düzeyde, 2009 tarihli Which Path to Persia? (Hangi Yol İran’a Çıkar?) başlıklı Brookings raporu, deniz baskısı, yaptırımlar ve hava saldırılarını, rasyonel bir hegemonun aralarından seçim yapabileceği ayrı seçenekler olarak ele alıyordu. Bugünkü durumda bu seçenekler katılaşarak bir yapıya dönüştü: Kilit düğüm noktaları (Hürmüz, Karayipler, Meksika Körfezi) çevresinde gemiler, üsler ve ambargo mekanizmalarından oluşan neredeyse kalıcı bir duruş. USS Abraham Lincoln uçak gemisi orada, çünkü ABD hükümeti artık İran’ın denizde çevrelenmesinin varsayılan bir koşul olduğunu varsayıyor.

Başka bir deyişle: Bu ABD operasyonu, Washington’ın İran’ı istikrarsızlaştırma ilgisini kaybettiği için değil; seçilen savaş yönteminin abluka ve örtülü eylemlerle istikrarsızlaştırma olması nedeniyle kaynak açısından hafif (resource-light). ABD gücünün “zafer” için yetersiz olduğu gerçeği, amacın süregelen bir yıpratma (ongoing attrition) olduğunun sinyalidir.

Politika değil, yapı

Şu anda yaşananların hiçbiri kavramsal olarak “yeni” değil. 2009 tarihli Brookings raporu Which Path to Persia?, seçenekleri zaten kataloglamıştı: Yaptırımlar, örtülü eylemler, vekalet savaşı, hava saldırıları ve işgal. Bugünkü araçların birçoğu orada taslak olarak yer alıyordu. Ancak, niteliksel bir değişimi ayırt edebiliriz: 2009’da bunlar politikaydı; maliyet-fayda hesabına göre seçilen, birleştirilen veya elenen menüdeki pozisyonlardı. 2020’lerin ortalarına gelindiğinde ise bunlar sertleşerek yapıya dönüştü. Anti-entropik mantık -“çok kutuplu entegrasyonu ne pahasına olursa olsun durdurmalıyız“- bir kez kabul edildiğinde; yaptırımlar, ablukalar ve örtülü istikrarsızlaştırma, çürüyen tek kutuplu düzenin kalıcı enstrümanları haline gelir.

Dolayısıyla mesele, İran’ı Çin, Rusya ve Küresel Güney arasında istikrarlı bir köprü işlevi göremeyecek kadar uzun süre zayıf tutmaktır. Daha temel amaç sistemsel bozunumdur: İran’ı kronik olarak istikrarsız, ekonomik olarak tükenmiş, siyasi olarak parçalanmış bir alana; uzun vadeli Avrasya bağlantısallığı için kötü bir bahse dönüştürmek.

Küba ve Venezuela üzerindeki maksimum baskının altında da tam olarak aynı mantık yatmaktadır: Her ikisi de ideolojik düşman ve jeostratejik boğum noktasıdır; Küba Meksika Körfezi’nin girişinde, Venezuela ise Karayip enerji sahasında. Onların egemen işlevselliğini parçalamak, Meksika, Brezilya ve diğerleri için seçenekleri daraltır ve Batı’nın deniz yolları ve bölgesel lojistik üzerindeki pençesini sıkılaştırır. Bu açıdan bakıldığında, kilit düğüm noktalarına (İran, Küba, Venezuela ve potansiyel olarak diğerleri) alternatif bir ağa tam olarak bağlanıp güçlenmeden önce kontrollü düzensizlik uygulanarak yapılan acımasız ama tutarlı bir jeopolitik triyaja (geopolitical triage) tanıklık ediyoruz.

İki mantığın savaşı

Bütün bunlar, sanayisizleşme, borç yükü, siyasi kutuplaşma ve silinen meşruiyet nedeniyle ABD’nin azalan maddi ve sembolik gücünün fonunda gerçekleşiyor. Ortaya çıkan askeri stratejiler, bu zayıflığa uyum sağlamanın bir semptomudur. İran ile yüzleşme, dolayısıyla iki örgütleyici ilke arasındaki daha geniş bir mücadelenin sahnesidir: Bir yanda, hiyerarşinin korunmasını diğer ülkelerin parçalanması ve zorlayıcı kontrolü yoluyla dayatmaya ve denetlemeye çalışan bir mantık. Diğer yanda ise, bağlantısallık ve çeşitlendirme yoluyla egemenliği teşvik ederek bu ABD liderliğindeki statükoyu tehdit eden çok kutuplu mantık.

Düşüşteki hegemonun mantığı, iç çatlakları silahlaştırır. Jeopolitik analist John Helmer’in uyardığı gibi, ABD tarafı; bağlantısız dünyanın yönetici elitlerinin arasına ölümcül bir kama sokmak için ayrımcı gümrük tarifelerini ve denizdeki fiziksel savaşı kullanan bir “gangster” haraç mantığını benimsemiştir. Helmer, her kilit başkentte -Tahran, Moskova, Pekin ve Yeni Delhi- ABD’nin, “işler yürüsüncü” (business-as-usual) hizip (bir anlaşma yapmak ve ekonomik baskıyı hafifletmek için çaresiz olan oligarklar ve teknokratlar) ile “Direniş” hizbi (herhangi bir tavizin Washington’ı sadece el yükseltmeye teşvik edeceğini savunan ordu ve istihbarat servisleri) arasında aktif olarak bir bölünmeyi körüklediğini gözlemliyor. ABD, ulusları ayrımcı acılarla bireysel olarak hedef alarak, çok kutuplu ittifakı sürdürmenin maliyetini boyun eğmenin bedelinden daha yüksek hale getirmeyi; esasen anlaşma yanlısı hiziplerin kendi iç ekonomilerini kurtarmak için stratejik ortaklıklarını nihayetinde yırtıp atacağına oynamayı amaçlıyor. Dolayısıyla bu hibrit savaş, zamana karşı bir yarıştır: İş dünyası hizipleri ekonomik boğulmaya teslim olmadan önce, direniş hizipleri ittifakın savunmasını tahkim edebilecek mi?

İran, bu çok kutuplu mantık dahilinde şimdiden karşılık veriyor. İran, köşeye sıkıştırılırsa ABD üslerini vurma ve potansiyel olarak Hürmüz Boğazı’nı kapatma istekliliğinin sinyalini veren bir önleyici savunma doktrini benimsedi; aynı zamanda yaptırımlara karşı can simidi olarak Moskova ve Pekin ile ekonomik ve askeri bağlarını derinleştiriyor. ABD güç elitleri, İran gibi kilit düğüm noktalarına, kendi iç çelişkileri (toplumsal çatlaklar, ekonomik tükenmişlik, siyasi kriz) kendilerini yıkmadan önce, bu yeni ağın bütünlüğünü kıracak kadar hızlı ve yeterli acıyı verebileceklerine bahse giriyor. Kritik bilinmeyen kırılma noktasıdır: Maliyetlerin kimin için daha önce sürdürülemez hale geleceği.

Geri çekilme yanılsaması

Michel Foucault, Hapishanenin Doğuşu (Vintage Books, 1991). Bu pasaj, hedefin artık kesin zafer kazanmak değil, herhangi ülkeyi kontrol altındaki nesne gibi yöneten “kalıcı boğma ekonomisi” kurmak olduğunu ortaya koyuyor.

Son notlar: Savaş sahne değiştirdi

Mevcut evreyi İran’dan “geri adım atmak” olarak tanımlamak, modern emperyal gücün doğasını yanlış okumaktır. Bu güç, gürültülü işgallere ya da televizyonda yayınlanan bir “Şok ve Dehşet” (Shock and Awe) kampanyasına ihtiyaç duymaz. Çürüyen hegemon; ekonomik boğma (yaptırımlar, ablukalar, finansal dışlama), parçalama (sabotaj, suikastlar, siber saldırılar) ve her meşru müdafaa eylemini saldırganlık olarak çerçeveleyen anlatı savaşı (provokasyon, tepki ve meşrulaştırma döngüleri) yoluyla sessiz, acımasız bir savaş yürütebilir ve yürütecektir. Ve bunu zaten yapıyor. Kinetik eylem ve operasyon seçeneğini açıkça ve görünür bir şekilde masada bırakarak.

Nükleer silahlar, terörizm ve insan haklarına dair emperyal yüzeysel anlatı, yalnızca asıl tehlikede olan şeyi gizlemeye yarar. Yani: İran’ın bir Avrasya kara köprüsü olarak temsil ettiği bağlantısallık; dolarsızlaşma tehlikesisi; alternatif devlet ideolojileri ve toplum örgütlenme biçimleri; ve nihayetinde bir demonstrasyon etkisi; ABD hegemonuna karşı direnişin başarılı olabileceğine dair kanıt. Amaç barışın veya istikrarın sağlanması değil, çok kutuplu bir dünyanın konsolidasyonunun önlenmesidir.

Buna “gerilimi düşürme” demek, savaş başka araçlarla yürütüldüğünde ona kendi adıyla hitap etme sorumluluğundan kaçmaktır. Zira amaç, Doğu ile Batı arasındaki her türlü köprünün -çok kutuplu bir düzenin işleyen her türlü bağ dokusunun- imhası veya devre dışı bırakılması olarak kalmaya devam ediyor. Değişen tek şey biçimdir: Ayrık siyasi seçeneklerden kalıcı bir işletim yapısına; başlayan ve biten savaşlardan, resmen hiç başlamayan ve resmen hiç bitmeyen savaşlara. Bu, ölmekte olan bir hegemonik düzenin, kendi yerini alacak olanın altyapısına karşı savaşıdır.

Kaynak: Harici

]]>
Olimpiyat oyunları, spor, sahtekârlık ve başka şeyler https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/33798/olimpiyat-oyunlari-spor-sahtekarlik-ve-baska-seyler/ Wed, 11 Feb 2026 22:11:20 +0000 https://yenidunya.org/?p=33798 1) Şartın ihlali

2019’da formüle edilen olimpizmin temel ilkelerinin 4’üncü maddesi şöyledir:

“Spor yapmak bir insan hakkıdır. Her birey, herhangi bir ayrımcılığa maruz kalmaksızın; dostluk, dayanışma ve fair play ruhuyla, karşılıklı anlayış gerektiren olimpiyat ruhu içerisinde spor yapma imkânına sahip olmalıdır.”

5’inci madde şöyle başlar:

“Olimpiyat hareketi içindeki spor organizasyonları, sporun toplum çerçevesi içinde gerçekleştiğinin bilinciyle, siyasi tarafsızlık ilkesini uygulayacaklardır.”

6’ncı madde:

“Bu olimpiyat şartında belirtilen hak ve hürriyetlerden yararlanılması, ırk, renk, cinsiyet, cinsel yönelim, dil, dini, siyasi veya diğer kanaatler, milli veya sosyal köken, mal varlığı, doğum veya diğer herhangi bir statüye dayalı hiçbir ayrımcılık olmaksızın güvence altına alınacaktır.”

Bu genel ilkelerin dışında, “olimpizm şartının” diğer maddelerinden:

2/5: “Uluslararası Olimpiyat Komitesi’nin rolü… siyasi tarafsızlığı korumak ve sürdürmek…” 2/11: “sporun ve atletlerin siyasi ve ticari istismarına karşı durmak…” 16/1.3 (Uluslararası Olimpiyat Komitesi üyelerinin yemininden): “Ticari ve siyasi menfaatlerden, keza her tür ırksal ve dini mülahazalardan daima bağımsız davranacağıma…” 50/2: “Hiçbir olimpiyat köyü, mahalli veya başka alanlarda hiçbir gösteri veya siyasi, dini veya ırksal propagandaya izin verilmez.” 55/3: “Olimpiyat oyunları boyunca… herhangi bir devletin temsilcisi veya kamu otoritesi yahut herhangi bir siyasetçi tarafından… hiçbir konuşma yapılamaz.”

Bütün bunların mütemadiyen ihlal edilmekte olmasına girmeyelim hiç. Sadece pervasızlığın ve sinik ikiyüzlülüğün özel bir biçimi üzerinde durmakla yetinelim.

Şarttan anlaşılıyor ki, hiçbir sporcunun oyunlara katılmasına engel olunamaz. Bir devletin uyruğu olan sporculara yönelik menetme uygulaması ise ancak şu hallerde meşru kabul edilebilir: 1) söz konusu devlet ayrımcılık üzerine kuruluysa ve bu şekilde uyruğu olan sporcularının oyunlara katılmasına engel oluyorsa; 2) söz konusu devlet milli olimpiyat komitelerinin sportif bağımsızlığını engelliyorsa.

Gerçekten de olimpiyat tarihinde bu ikisinin de örnekleri (olması gerekenden çok az ise bile) vardır: eğer 1948’e kadar birinci ve ikinci dünya savaşlarının çalkantılar dönemi ayrı kabul edilirse, Güney Afrika ırkçı yönetimde 30 yıl menedilmiştir; Rodezya (bugünkü Zimbabve) ırkçılık nedeniyle 1972’de menedilmiştir; Afganistan (öyle bir devlet varken) 2000’de kadın hakları ihlalleri yüzünden menedilmiştir; Katar 2016’da milli olimpiyat komitesine müdahale yüzünden menedilmiştir.

Rusya ve Belarus için ırkçılık veya milli komiteye müdahale gibi gerekçeler yok. Uluslararası Olimpiyat Komitesi Rusya milli komitesinin üyeliğini 2022’de askıya aldığında gerekçesi, Donbass’taki spor kulüplerini üye yapmış olmasıydı, böylece (UOK öyle diyordu) Ukrayna milli olimpiyat komitesinin “toprak kapsamı” bozmuştu. Bu “toprak kapsamı” hikayesi şartın 30/2’nci maddesine dayandırılıyordu; oysa o maddeye dayanarak, bugün Rusya’ya karşı uygulanan “tedbirlerin” aslında yıllardır Kiev rejimine karşı uygulanması gerektiği de pekâlâ ileri sürülebilir: “Bir milli olimpiyat komitesinin adı ülkesinin toprak kapsamını ve geleneğini yansıtmalıdır.”

Üstelik UOK sadece Rusya milli olimpiyat komitesinin üyeliğini kendi olimpiyat şartını çiğneyerek düşürmekle kalmadı; şartta savaş halini ve sporcuların savaşa karşı tutumlarını ilgilendiren bir şart bulunmadığı halde sporcuların ahlaki, vicdani ve siyasi kanaatlerini de katılım kriteri olarak gösterdi.

Demek ki, tersten bakıldığında, Donbass’taki spor kulüplerinin uluslararası müsabakalarda temsil edilmeleri ihlal nedeniydi ama Kiev rejiminin başta Donbass olmak üzere Ukrayna’da yaşayan Ruslara ve Rusya konuşanlara uyguladığı ayrımcılık meşruydu.

2) Kırım, doping ve Coca Cola

Rusya’nın olimpiyat oyunlarına katılımı 2014’te Kırım’ın Rusya’ya katılmasından bu yana sürekli engellere takıldı. Engellemelerin ilk döneminde bunların görünürdeki nedeni olan doping skandalıyla Kırım meselesi arasında en azından bugün itibariyle ortaya çıkmış kesin bir nedensellik yok; hem zaten skandal da iki yıl sonra, 2016’da patlak vermişti; ancak (nedeni ne olursa olsun) bu skandalın arkasından Rusyalı sporcuların uluslararası müsabakalara alınmamaları Rusya’nın diplomatik izolasyonu çabalarıyla öyle bir çakıştı ki insan şüphelenmeden edemiyor.

Doping skandalının arkasındaki bütün soruşturma ve karar eğip bükmelerine, manipülasyonlara ve muhtemelen yalanlara rağmen neticede cezasız ve temiz sporcular 2024 Paris olimpiyatlarına kadar yaz ve kış olimpiyat oyunlarına katıldılar. 2016’da Rio’da, 2020’de Tokyo’da ve 2022’de Pekin’de Rusya Olimpiyat Komitesi formasıyla, Çaykovski melodisiyle ve “tarafsız sporcu” statüsüyle yarıştılar; 2018’de PyeongChang’da kış oyunlarına ise “Rusya’dan olimpik atletler” olarak katıldılar. Bu, bana kalırsa, olimpiyatların ruhuna çok daha uygun bir yöntemdi ve dahası, aslında pek de beklenen sonucu vermedi, hatta tam tersine, Rusya ülke olarak oyunların dışında tutulmasına rağmen seyirciler açısından olimpiyat bayrağı Rusya’nın bayrağı olup çıktı.

Rusya’yı 2024 Paris ve 2026 Milano-Cortina oyunlarının tamamen dışında bırakma hesapları ise, öyle anlaşılıyor ki, Ukrayna çatışmasıyla birlikte pişirilmeye başlanmıştı. Daha 2022 temmuzunda şu uluslararası spor federasyonları Rusya’nın uluslararası sportif organizasyonlara katılmasına yasak koymuşlardı bile: Dünya softbol, kayak, badminton, basketbol, voleybol, atletizm, rugby, paten, hokey federasyonları; Avrupa Ligler Federasyonu, Avrupa Basketbol Ligi, Uluslararası Paralimpik Komitesi, uluslararası biatlon, golf, tenis, jimnastik, halter federasyonları; Özel Olimpiyat Komitesi; FIFA, UEFA. Bunların dışında, şu federasyonlar da Rusya’da kararlaştırılmış turnuvaları iptal etmişlerdi: Uluslararası Satranç Federasyonu, Formula 1, erkekler voleybol şampiyonası, Profesyonel Tenis Birliği turnuvası, Şampiyonlar Ligi finali, Avrupa carling şampiyonası, Avrupa atıcılık şampiyonası, NHL.

Ancak en önemli çıkış ertesi yılın başında geldi: Britanya hükümeti (bu sırada başbakan, GoldmanSachs bankeri Rishi Sunak’tı) 2023 martında olimpiyat oyunlarının en büyük sponsorlarına 2024’te Paris’te yapılacak oyunlara Rusya ve Belarus’tan sporcuların kendi ülkelerinin bayrakları altında katılmaması için nüfuzlarını kullanması talebiyle mektup göndermişti. Mektubun alıcıları arasında Coca Cola, Intel, Samsung ve Visa gibi dev şirketler vardı. Nedense o zaman çok dikkat çekmedi bu mektuplar, belki de tüzüklerdeki parlak bağımsızlık laflarının hiçbir anlamı olmadığı zaten herkes tarafından bilindiğinden; ancak oyunların gerçekte büyük ölçüde büyük tekellerin reklam ve vergi kaçakçılığı faaliyeti olduğunu ve onlar olmadan hiçbir şey olmayacağını gösteren karakteristik bir olaydı bu.

3) Bir uluslararası şantaj hikâyesi

2023 kasımında Rusyalı sporcuları Rusya devletinin eylemlerinden sorumlu tutan ve düpedüz ayrımcılığa maruz tutarak cezalandıran ama İsrailli sporcuların hükümetlerinin faaliyetinden sorumlu tutulamayacağı için ayrımcılığa uğramasının kabul edilemeyeceğini açıklayan Uluslararası Olimpiyat Komitesi, 2024 yaz ve kış Rusya’da yapılması planlanan Dünya Dostluk Oyunlarına katılmamaları için milli olimpiyat komitelerini uyardı. Uyarı tehdit kokuyordu; böylece laf dinlemeyip katılacak ülkelerin sporcularının olimpiyat oyunlarından menedilmesinin önü açılıyordu. UOK’nin “uyarı” gerekçesi, oyunların “siyasi bir kuruluşun” himayesi altında düzenlenecek olmasıydı. Hangi siyasi kuruluş? Rusya hükümeti. Ev sahibi ülkenin “himayesinin” siyasi amaç güttüğü, dolayısıyla olimpiyat ilkeleriyle çeliştiği öylesine sinik bir iddia ki, bu mantıkla bütün uluslararası spor etkinliklerinin ve ulusal spor etkinliklerinin de büyük bölümünün yasaklanması gerekir.

Neticede 2024 oyunları önce 2025’e ertelendi; daha sonra da bir başkanlık kararnamesiyle “yeni bir karar alınıncaya kadar” ertelendi.

Böylece, tıpkı Dünya Sağlık Örgütü’nün pandemi kararlarıyla emperyalist ilaç tekellerine, Dünya Ticaret Örgütü’nün gümrük kararlarıyla emperyalist ülkelere, Avrupa Enerji Ajansı’nın Amerikan enerji kaynaklarına bağımlılığa, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun İran’ın bombalanmasına, Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu’nun yenisömürgeciliğin dayatılmasına ve devamına, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’nın Kiev rejiminin Donbass provokasyonlarına, Ruanda’da BM barışgücünün Orta Afrika’daki katliamlara ve bu bölgenin istikrarsızlaştırılmasına, Trump’ın Barış Konseyi’nin Filistin’in yağmalanmasına… cevaz verdikleri ve ön ayak oldukları gibi, Uluslararası Olimpiyat Komitesi de sporun politize edilmesinin baş vasıtasıydı.

4) İhlalin kısa tarihi

2023 aralığında Uluslararası Olimpiyat Komitesi Rusyalı (ve Belaruslu) sporcuların 2024 Paris olimpiyat oyunlarına “bireysel tarafsız sporcu” statüsünde katılmasına karar verdi. Bu, oyuncuların (olimpiyat bayrağı dahil) hiçbir bayrak taşıyamayacaklarından başka madalya sıralamasında da görülmeyeceği anlamına gelir. Üstelik bu durumda bile sporcuların sayısı neredeyse sıfırlanmıştı: Paris’e ve Milano’ya ancak kulüpsüz ve sadece kendi spor dallarında kalifiye olmuş sporcular katılabilirdi. Kim karar verecekti bu kalifikasyona? UOK elbette; ve bunların sayısı, UOK’nin açıklamasına göre (olimpiyatlara genellikle 200-300 sporcuyla katılan) Rusya’da sadece 8, (olimpiyatlara genellikle 100-200 sporcuyla katılan) Belarus’ta da sadece 3’tü. Dahası, Ukrayna harekâtını destekleyen veya kolluk kuvvetleriyle ilişkisi olan sporcular da olimpiyatlara gidemeyeceklerdi. İkinci şart resmi olarak kanıtlanamayacağına göre keyfilik için üretilmişti; birinci şart ise sosyal medya ve diğer internet uygulamalarında sporcuların peşine düşmekten başka bir şeyin daha önünü açmaya hazırlanıyordu: pişmanlık dilekçelerinin.

2024 şubatında Rusya Olimpiyat Komitesi, 2024 olimpiyat oyunlarına Uluslararası Olimpiyat Komitesi’nin dayattığı şartlarda ve tarafsız statüde katılacak Rusyalı sporcuların Rusya kanunlarını ihlal edebileceği konusunda uyardı. Bu sırada Rusya’da tartışmanın tarafları ya devlet kararıyla oyunlara katılmama ya da aşağılanmayı sineye çekip katılma seçenekleri etrafında kamplaşmıştı. Bu arada Uluslararası Olimpiyat Komitesi bütün diğer hukuksuzluklardan başka Rusyalı sporcuların açılış törenlerine katılmasını da yasakladığını ilan etmekle kalmamış, üstüne üstlük başta Britanya ve ABD’nin baskısıyla bir tür “pişmanlık dilekçesi” imzalatmaya bile kalkmıştı.

İlk bakışta bunca aşağılanmaya karşı oyunları boykot etmekten yana olanlar haklı görünüyordu; ama bu durumda yıllarca ter dökmüş ve benzersiz emekler harcamış binlerce sporcunun teri ve emeği topluca anlamsız kılınmış olacaktı; oysa bunların en kötü durumda bile seçilmiş 10-15 kişinin arasında yer alma ihtimali vardı. Böylece 2024 martında Rusya Olimpiyat Komitesi, oyunları boykot etmeyeceklerini ama sporculara “bu şartların kabul edilemez olduğunu bildireceklerini” açıkladı. “Pişmanlık dilekçesi” şartının artık her tür çizmeyi aşmak anlamına geldiği anlaşılıp Uluslararası Olimpiyat Komitesi bundan cayınca, Putin 2024 nisanında kararın sporcuların ve federasyonların kendi bağımsız iradesine bırakılması yönünde irade bildirdi.

Mart ayında Uluslararası Olimpiyat Komitesi Rusya’dan sadece 12 sporcunun oyunlara “tarafsız statüde” ve bayrak taşımadan katılmasına izin vermişti, sonra bu sayı 15’e çıktı.

5) Hidayet alametleri

Hava Trump’la birlikte değişmeye başladı.

Ne var ki unutmamak gerek: Trump, ABD’deki iktidar çekişmelerinin görünür yüzünden ibaret; neocon çekiştirdikçe bir uca, MAGA çekiştirdikçe diğer uca savruluyor.

Geçen yıl ağustos ayında spora da el attı ve FIFA başkanı Infantino’yu hizaya çekti; ona, bu yıl “neler olacağına bağlı olarak”, ABD’de yapılacak dünya futbol şampiyonasına Putin’in de katılabileceğini söyledi. Infantino’nun yüz ifadesi görmeye değerdi; böylece hidayete erdi. Geçen hafta, Milano oyunlarının hemen arifesinde, Rusya futbol takımlarının uluslararası turnuvalara katılmasına getirilen yasağın hiçbir olumlu sonuç getirmediğini, “sadece daha fazla hayal kırıklığı ve nefret doğurduğunu” söyleyiverdi. 2022’de getirdikleri yasağı kaldırmayı düşünüp düşünmedikleri sorulduğunda da “kaldırmak zorundayız,” cevabını verdi. Ayrıca “kuralları” “hiçbir ülkede futbol oynamayı siyasi liderlerinin eylemleri yüzünden yasaklamamak” yönünde değiştirmek gerektiğini de belirtti. Dikkat edin: “kuralları” dedi — böyle kurallar varmış gibi. “Kurallara dayalı düzendeki” kuralların aynısıydı bunlar; yani gerçekte benim lafım ayettir kuralları. Gene de, UEFA başkanının 2023 nisanında, Ukrayna harekâtı bitene kadar Rusya kulüplerinin Avrupa turnuvalarına katılmasının mümkün olmadığını söylediği hatırlanırsa eğer, Infantino’nun hidayeti epey parlaktı; ama Kiev’de ödülünü almakta gecikmedi: Kiev rejimi, FIFA başkanını “barış gücü” sitesine koydu. Bu sitenin rejimin (ölüm değilse eğer) düşman listesi olduğu biliniyor.

6) Sinik alçaklık

Ama biz olimpiyatlara geri dönelim; malum, Milano’da oyunlar devam ediyor. Rusya 2010 kış olimpiyat oyunlarına 187; 2018’de “Rusya’dan olimpiyat atletleri” statüsüyle 168, 2022’de Rusya olimpiyat komitesi formasıyla 71 sporcuyla katılmıştı. 2026’da 13.

Doğrusu şükran duymak gerek — ama alicenaplıktan ötürü değil de küstahlıktan ve pervasızlıktan ötürü.

Geçen eylülde İspanya başbakanı Pedro Sánchez Uluslararası Olimpiyat Komitesi’ne, yeryüzündeki milyarlarca insanın gönlünden geçen soruyu yöneltmişti (ve sözümona Avrupa demokrasileri ve kendinden menkul “İslam dünyası” içinde bir tek o bu soruyu yöneltmişti): “Sportif örgütler kendilerine, İsrail’in müsabakalara katılmaya devam etmesinin etik olup olmadığı sorusunu yöneltmelidirler.” Tahmin edileceği gibi, İsrail’de faşist Netanyahu hükümeti küplere bindi, Sánchez’i antisemitizmle suçlama yarışına girdiler. Yalnız, takdire şayandır, UOK başvuruyu cevapsız bırakmadı ve aynen şu cevabı verdi: “İsrail ve Filistin milli olimpiyat komiteleri UOK tarafından tanınmaktadırlar ve eşit haklara sahiptirler. Her ikisi de olimpiyat şartına uymaktadır ve biz, mevcut çatışmanın sporcular üzerindeki etkilerini hafifletmek için onlarla çalışmaya devam ediyoruz.”

Ne harika, öyle değil mi?

Suçtan muafiyet İsrail’in faşist hükümetiyle sınırlı değil elbette. Match TV geçen ayın ortasında UOK’ne sorduğu bir soru ve aldığı cevabı yayınladı. Soru şöyleydi:

“UOK ABD’nin Venezuela’daki eylemlerini nasıl değerlendiriyor? ABD bu yüzden, 2026 olimpiyat oyunları da dahil herhangi bir müsabakadan uzaklaştırılabilir mi?”

Bu fazlasıyla uzun yazıyı komitenin ikiyüzlülük abidesi saymak gereken cevabıyla bitirebiliriz:

“Çatışmalar ve anlaşmazlıklarla sarsılan bir dünyada, Uluslararası Olimpiyat Komitesi, sporun umut ışığı olması gerektiğine — dünyayı barışçıl rekabette birleştiren bir güç olduğuna — sıkı sıkıya inanmaktadır. Bu, olimpiyat hareketinin temelinde yatar ve olimpizmin temel prensiplerinden kaynaklanır. Bu, eylül 2025’te UOK Yürütme Komitesi tarafından bir kez daha vurgulanmıştır.

“Küresel bir örgüt olarak UOK, karmaşık gerçekliği yönetmek zorundadır. UOK her olimpiyat oyunlarında mevcut siyasi bağlamı ve dünyadaki son olayları dikkate almak zorundadır. Bunu her zaman başarıyla yaptık. Sporcuları kökenlerine bakmaksızın bir araya getirme yeteneği, değerlere dayalı, gerçekten küresel bir sporun geleceği için temel öneme sahiptir; bu spor, dünyaya umut aşılayabilir.

“Bu nedenle UOK, doğrudan siyasi meselelere veya ülkeler arasındaki çatışmalara müdahale edemez, çünkü bu bizim yetki alanımızın dışındadır. Bu, siyasetin alanıdır. Rolümüz, sporcuların kökenlerine bakmaksızın olimpiyat oyunlarına katılma fırsatını sağlamaktır.”

İnsan ister istemez neredeyse fiziksel bir mide bulantısı hissine kapılıyor.

Kaynak: Hazal Yalın / Harici

]]>
Kapitalist Sınıf işte budur: Çin’in kanserin çaresini bulması ABD için “stratejik felaket!” https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/33721/kapitalist-sinif-iste-budur-cinin-kanserin-caresini-bulmasi-abd-icin-stratejik-felaket/ Thu, 29 Jan 2026 18:15:55 +0000 https://yenidunya.org/?p=33721 James Wood

Bu hafta, bir ABD podcast’inden bir bölüm, Çin’de viral oldu ve bunun iyi bir nedeni vardı.

“ChinaTalk” (中国说) adlı bir Amerikan podcast’inde sunucu Jordan Schneider, ABD Kongresi Çin-ABD Ekonomik ve Güvenlik İnceleme Komisyonu’nun eski üyesi Leland Miller’ı Çin-ABD teknoloji rekabetini tartışmak üzere davet etti.

Ortam rahattı, ta ki Schneider yarı şaka yollu şu soruyu sorana kadar: “Eğer Çin kanseri tedavi eden ilk ülke olursa, bu en azından tüm insanlık için iyi bir haber olur, değil mi?”

Miller gülmedi, ciddi bir şekilde cevap verdi: “Hayır. Bu Amerika Birleşik Devletleri için stratejik bir felaket olur.”

O anda internet sessizliğe büründü.

Çünkü aslında söylediği şey basit ve acımasızdı: Eğer Çin kanseri tedavi ederse, Amerika kaybeder.

İnsanlık tıp tarihinin en büyük başarılarından biri olacak bir atılım, umut olarak değil, ABD için bir kabus olarak çerçevelendi. Bu bir dil sürçmesi değildi.

Herkesin görebileceği şekilde açıkça sergilenen bir korkuydu. Hastalıktan korkmak değil, geride kalmaktan korkmak.

Miller daha sonra mantığını net biçimde açıkladı: Eğer Çin bir kanser tedavisini kontrol ederse, ABD hakimiyetini kaybedecekti. Çin “tedarik zincirini kontrol edebilirdi” ve Amerika’nın sağlık sistemi, ilaç endüstrisi ve sermaye piyasaları darbe alırdı.

Başka bir deyişle: Sorun kanserin tedavi edilmesi değil, Amerika’nın bundan kâr elde edemeyecek olmasıdır.

Bu rahatsız edici gerçektir.

On yıllardır, ABD tıp sisteminin bazı bölümleri hayat kurtarmaktan çok, kârlarını artırıp sürdürmeye doğru kaydı.

Kanser artık sadece bir hastalık değil, trilyon dolarlık bir endüstri. İlaç şirketleri ona bağımlı, araştırma kurumları onunla finanse ediliyor ve politikacılar onun etrafında para topluyor.

Bu çıkarlar için gerçek kabus bilimsel ilerleme değil, gelir akışının sonu ve ABD yönetici sınıfı içindeki tepki, Miller’in ağzından bir tür refleks şeklinde geldi. Hatta Amerikalı internet kullanıcıları bile şaşkına döndü.

Bir yorum durumu mükemmel bir şekilde özetledi: “Çin’e yenilmektense kanserden ölmek daha iyidir.”

Bir diğeri şöyle yazdı: “Çin’in kazanmasından korkmuyorlar, Tanrı rolünü oynama gücünü kaybetmekten korkuyorlar.”

Alaycılığın ardında gerçek bir hayal kırıklığı vardı. Eski Amerikan idealizmi, insanlık için bilim filan, tamamen çıkar siyasetiyle boşaltıldı.

İşte bu yüzden bu anektod çok çılgınca geliyor!

ABD bir zamanlar (iddialara göre) insanları Ay’a gönderen, İnsan Genom Projesi’ni başlatan ve her yerden bilim insanlarını kendine çeken ülkeydi. Şimdi, kanseri tedavi etmek bile ulusal güvenlik tehdidi olarak yeniden tanımlanabiliyor.

Evet, kaygı rol oynuyor. Çin’in araştırma kapasitesi artık teorik değil.

Kanser immünoterapisi, gen düzenleme ve hücre tedavisi alanlarında Çin artık sadece takip etmiyor, giderek daha fazla öncülük ediyor. Artık Çin laboratuvarlarından daha fazla makale, daha fazla deneme, daha fazla onay geliyor.

“Amerika her şeye öncülük eder” anlayışına alışmış olanlar için bu gerçek korkutucu.

Çünkü daha derin korku, basitçe yenilmesi değil, insanlığın geleceğini tanımlama hakkını kaybetmesidir.

Bu düşünce ABD teknoloji çevrelerinde yıllardır var: “Eğer biz icat etmediysek, o bir tehdittir.”

Çiplerden elektrikli araçlara, 5G’den aşılara kadar, yabancı inovasyon tehlike olarak yeniden tanımlanıyor.

Şimdi bu mantık tıbba da ulaştı. Çin’in atılımları tebrikleri değil, kısıtlamaları tetikliyor.

Ama işte sorun: bilim sınırları tanımaz ve bilgi yaptırımlardan daha hızlı yayılır. Çin inovasyonuna duyulan korku ne kadar artarsa, bu durum ülke içindeki güven eksikliğini o kadar çok ortaya çıkarır.

Bazı ABD elitleri artık bilimin insanlığa hizmet etmek için var olduğunu bile iddia etmiyor. Hâlâ “özgürlük”, “düzen” ve “insan hakları”ndan bahsediyorlar, ta ki kârlar söz konusu olana kadar. Sonra maske düşüyor.

Bu ulusal güvenlik değil, medeniyetin gerilemesidir. Açık ve net.

Kanser tedavisi jeopolitik bir tehdit haline geldiğinde, bir şeyler çok yanlış demektir.

Bir zamanlar kendini “insanlığın ışığı” olarak adlandıran bir ülke, şimdi meşaleyi başkasının yakmasından korkuyor.

Çin bir gün büyük bir tıbbi atılım gerçekleştirirse, tepki kutlama olmayacak, “Çin’in küresel sağlığa tehdidi” olarak yeniden çerçevelenecektir.

Ancak bu mantık gerçek dünyada çöker. Kimse kanser tedavisini reddetmez ve insanlar bayraklara değil, hayatta kalmaya oy verirler.

Bilim siyasetten emir almaz ve insan hayatları da ulusal markaları tanımaz.

Yani evet, bir gün Çinli bilim insanlarının kansere çare bulduğunu duyarsak, bu Washington’daki bazı insanlara uykusuz geceler ve umarım kabuslar yaşatabilir.

Ama insanlık için bu, tarihin en büyük şafaklarından biri olurdu.

Amerika’nın temel korkusu Çin’in kanseri tedavi etmesi değil, o andan itibaren dünyanın artık Amerika’nın etrafında dönmeyeceği gerçeğidir.

Bu bize her şeyi anlatıyor.

James Wood, Çin’de yaşayan İngiliz-Avustralyalı Jeopolitik Analist ve Yazar

Kaynak: https://hseyinvodinal.substack.com/

]]>
Corc Abdullah: Esarete kafa tutan devrimci bir militan https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/33698/corc-abdullah-esarete-kafa-tutan-devrimci-bir-militan/ Mon, 26 Jan 2026 12:05:02 +0000 https://yenidunya.org/?p=33698 Çevirmenin notu: Lübnanlı devrimci Corc Abdullah, 41 yılını Fransa’da tutsaklıkta geçirdikten sonra geçen temmuzda serbest bırakılmış ve ülkesine dönmüştü. Abdullah, çevirisini verdiğimiz mülakatında, esaret altında devrimci bir militan olarak kendisini nasıl koruyup geliştirdiğini anlatıyor. Abdullah, yoldaşlarının da yardımları sayesinde sadece ülkesini, Filistin direnişini ve kendisini parçası saydığı Arap dünyasını değil, tüm dünyayı takip etmiş ve anti-emperyalist ve anti-faşist mücadelesinin enternasyonal karakterini asla sulandırmamış: Arjantin’den Fransa’ya tüm dünyayı tararken, Filistin ve Lübnan’ın merkezinde yer aldığı Arap devrimci hareketine bağlılığı asla sarsılmamış.

7 Ekim Aksa Tufanı operasyonundan duyduğu sevinci de aktaran devrimci lider, Filistin direnişinin hâlâ Arap devriminin kalbi olduğuna inanıyor. Abdullah’ın, 7 Ekim ile birlikte İsrail’in “Silikon Vadisi” girişiminin baltalandığına ve devlet elinde bankaların 1980’lerin sonundan itibaren özel ellere geçtiğine ilişkin tespitlerine özellikle dikkat çekmek istiyorum. Abdullah’ın sözleri ile, FHKC’nin efsanevi kurucusu Corc Habaş’ın 1988 yılında Siyonizmi Anlamak broşüründe yaptığı tespitler birbirine çok benziyor: Habaş da, siyonist varlığın kuruluşundan 40 yıl sonra, artık yalnızca emperyalizmin hizmetinde bir koloni olmadığına, özellikle içeride üretim kapasitesini artırıp teknolojik atılım yapmasıyla birlikte emperyalizmin de siyonizmin bölgesel emellerine hizmet eder bir konuma yerleştiğine işaret ediyor ve “Büyük İsrail”in ancak bu atılımla mümkün olduğunu söylüyordu. Bu mesele, üzerinde daha çok durulmayı hak ediyor.

Corc İbrahim Abdullah: “Birlikte, sadece birlikte kazanabiliriz.”

El Ahbar
22 Ocak 2026

Corc İbrahim Abdullah, 1951 yılında Lübnan’da doğmuş komünist, anti-emperyalist, anti-siyonist ve enternasyonalist bir militan. Corc, bugüne kadar bir fedai, bir özgürlük savaşçısı, kapitalist dünya sisteminin asla affetmediği sarsılmaz bir direnişin “günahkarı” olmaya devam ediyor. Fransa’da kırk bir yıl hapis yattığı, tecrit işkencesine ve ruhunu kırmaya çalışan burjuva “adaletinin” ağırlığına katlandığı halde, nihayet Temmuz 2025’te serbest bırakıldı ve Lübnan’a sınır dışı edildi. Gittiği gibi geri döndü: disiplinli bir militan. Kendisinin de söylediği gibi: “Ben esaret altındaki bir militandım. Hiçbir zaman militanlık yapmak isteyen bir mahkum olmadım; ben bir militanım ve bu nedenle, mahpusluk gibi olağanüstü bir durumun sınırları içinde bile mücadele ediyorum.”

Corc İbrahim Abdullah’ın hayatı, çok genç yaşta Filistin ve küresel devrimin ön saflarına atılan genç bir Lübnanlının tarihidir. Onun yolculuğu, Lübnan’daki Filistin devriminin yaşayan hafızasıdır: 1967’den sonra alevlenen ve uzlaşmacı siyasi liderlik tarafından ihanete uğramasına rağmen ölmeyi reddeden hareket. Bunun yerine, Gazze, Batı Şeria, Kudüs, 1948 Filistin ve diasporadaki yeni nesil yoksullar tarafından yeniden üretildi ve radikalleşti.

Corc’un yolculuğu 1984’te tutuklanmasıyla başlamadı, 60’lar ve 70’lerin enternasyonalist hücumunun ateşinde şekillendi. Siyasi bilinci, Vietnam’da ABD savaş makinesine karşı küresel mücadele, 1968’de Fransa’da öğrenci-işçi ayaklanmaları ve Che Guevara’nın 1967’deki Üç Kıta Konferansı çağrısı ile şekillendi. Bu güçler bir araya gelerek, sınıfsal inançları yarım asırdan fazla bir süredir emperyalist projenin önündeki aşılmaz bir engel olmaya devam eden bir militan yarattı.

Küresel jeopolitik manzara değişti, fakat sermayenin yapısal krizi ve Corc Abdullah’ın devrimci metaneti değişmedi. Filistin mücadelesinin bölgeyi özgürleştirmek için çözülmesi gereken temel çelişki olduğunu kabul ederek, Arap kurtuluş projesine bağlı kalmaya devam ediyor: “Filistin’in kurtuluşu tarihsel ve stratejik bir değere sahiptir: Arap devrim sürecinin tarihsel kaldıracıdır.”

S: Son kırk yılda ilkeleriniz ve inançlarınız zayıfladı mı? Bunu nasıl dayandınız?

C: Ben esaret altındaki bir militandım. Hiçbir zaman militanlık yapmak isteyen bir mahkum olmadım; ben bir militanım ve bu nedenle, mahpusluk gibi olağanüstü bir durumun sınırları içinde bile mücadele ediyorum. Bu nedenle, benim temel ilgim mücadelenin kendisi ve kişisel durumum ikincil. Kişisel durumum devrimci süreci teyit etmeye izin verdiği ölçüde, ben rahatım. İşte olan bu.

Buna göre, ilkelerim, bu 41 yıl boyunca beni sürekli ziyaret eden yoldaşlar aracılığıyla günlük uygulamaya konuldu. Onlar için benimle dayanışma, Filistin halkı ve onları destekleyen kitlelerle birlikte mücadeleye katılmak için sadece bir bahaneydi. Aynı zamanda, Fransa’daki sınıf mücadelesinde Filistin kitlelerinin konumunun da bir ifadesiydi. İşçiler daha iyi koşullar veya siyasi talepler için harekete geçtiğinde, benimle dayanışan kişiler CGT (Fransa Genel İşçi Konfederasyonu) ve diğer sendikaların gösterilerine doğrudan katıldılar. Her 20 veya 25 günde bir, yazılı bir müdahale de yapardım; onlar gösteri yaparken, bir yoldaş benim adıma bir konuşma yapma görevini üstlenirdi: parmaklıklar ardındaki Filistinli ve Arap militanın açıklaması. Böylece, bir militan olarak zaman, mücadelenin dışında değil, içinde geçer.

Serbest bırakılma koşullarıma gelince, yargıcın kararı temel bir hukuki öncüle dayanıyordu: Corc Abdullah’ın hapisteyken, dışarıda olduğundan daha fazla ulusal güvenliğe tehlike oluşturduğu belirtiliyordu. Bu gerekçeyle serbest bırakıldım. Dolayısıyla, hapisteki varlığım militan bir varlıktı. Esaretimi bir amaç olarak değil, mücadelenin mantığıyla ele aldım. Bu, hapishanede daha iyi koşullar talep ederek, serbest bırakılmayı veya masum olduğumun kanıtlanmasını isteyerek zamanımı geçirmediğim anlamına gelir. Bu tür konular benim için kabul edilemez.

Yargı önüne çıktığımda, Fransa ve Avrupa’daki militan operasyonlarla ilgili temel soruyu ele aldım. Bana isnat edilebilecek hiçbir kanıt yoktu. Beni “isnat edilen” şey, siyasi duruşum. Bu askeri operasyonların doğru olduğunu ve devam etmesi gerektiğini savundum; sadece Fransa’da değil, tüm dünyada, özellikle de 1980’lerden beri halkımıza karşı savaş açan emperyalist sistemin hakim olduğu ve kalbini oluşturan bölgelerde. Bugün durum daha da kötü.

S: Tutuklu kaldığınız süre boyunca dış dünya ile ilişkiniz nasıldı ve gelişen haberler ve olaylarla nasıl başa çıktınız?

C: İlk cevabımda da belirttiğim gibi, ben esaret altındaki bir militanım. Beni ziyaret edenlerin hepsi de militanlardı ve birincil görevleri benim bakış açımı dışarıya aktarmak, ikincil görevleri ise militan olarak konumumu güçlendirmekti. Bu amaçla yoldaşlar, gazetecilik, kültür ve militanlık eğitimim için gerekli tüm materyalleri bana sağladılar. Aslında ihtiyacım olan her şeyi okumak için yeterli zamanım yoktu. Boş zamandan değil, zaman azlığından muzdariptim. Bunu şiirsel olmak ya da abartmak için söylemiyorum. Hakikat bu.

Yoldaşlar her hafta bana sadece basın kupürlerinden oluşan beş dosya sağladılar: Lübnan, Filistin ve Mısır ile ilgili Arapça, Fransızca veya İngilizce yayınlanan her şey. Her dosya yaklaşık 90 sayfaydı: Haftada 450 sayfa sadece Lübnan’daki Filistin mücadelesi, direnişin durumu ve Mısır’daki halk hareketi ile ilgili haberler. Ayrıca tüm Fransız basınına da erişimim vardı: Le Monde ve L’Humanité gibi burjuva basını ve sol partilerin, özellikle de küçük partilerin yayınları. Böylece, mevcut tüm bilgi ve kültür materyallerine kapsamlı bir genel bakışa sahiptim.

Teorik çalışmalarım ise sıkı bir disiplin içindeydi. Günüm saat 8:30’da hapishane hücresinden çıkmamla başlıyordu, saat 10:45’te geri dönüyordum; bu süreyi, tabiri caizse bedenimi “savaşa hazır” tutmak için fiziksel egzersiz yaparak geçiriyordum. 10:45’ten 11:00’e kadar: yıkanma ve duş alma. 11:00’den 16:00’ya kadar: yoldaşlardan gelen mektupları ve notları okuma, bu oldukça zaman alıyordu. 16:00’dan 19:00’a kadar: teorik okumalar. Akşamları teorik notlarla uğraşıyordum: ne yapılmalı ve ne yapılmamalı. Sadece dört saat uyuyor, sabah 4:00’te uyanıyordum. Sabah 4:00’ten 7:00’ye kadar, insanlığımı korumak için “küçük yazışmalar” ile uğraştım. Yani, sevdiklerime, kardeşime veya başkalarına mektuplar yazdım. Basit kelimeler ve selamlar, bir çocuğu gördüğünde gülümseyen, bir çiçeğin güzelliğini gören ve sıradan hayatın basit zevklerini yaşayan sıradan bir insan olarak kendimi korumamı sağladı. Sabah 7:00’de hapishane gardiyanı gelir ve hapishane günü başlardı. İşte bu şekilde, günüm tamamen doluydu.

S: 7 Ekim operasyonuna tepkiniz ne oldu? Haber geldiğinde nasıl karşıladınız? O zaman izlenimleriniz neydi, şimdi ne?

C: Ben Arap, Lübnanlı ve Filistinliyim; bu konuyu Arap vatanındaki herkesi ilgilendiren bir konu olarak ele alıyorum. Ben bir komünistim ve bu nedenle bu olayı küresel etkileri ve Arap ve uluslararası devrimci hareketler üzerindeki etkisi açısından analiz ediyorum.

Askeri operasyon niteliği açısından: gerçekte, 7 Ekim nispeten sınırlı bir operasyondu, büyük çaplı bir operasyon değildi. Filistin devrimi kırk yılı aşkın bir süredir devam ediyor; bin kadar savaşçıyı seferber etmesi, uzun süren mücadelesinin doğal bir sonucu. Benzer operasyonların tekrarlanması beklenirken, 7 Ekim çok çeşitli ve geniş kapsamlı etkiler yarattı.

Sosyo-politik düzeyde, yani kitlelerin anlık tepkisi düzeyinde, Arap halklarının çoğu gibi, bir fedainin bir siyonist askeri kafasından çekerek sürüklediğini gördüğümüzde hepimiz sevinç çığlıkları attık; çok mutlu olduk. Elbette bu, fedailerin tam da bir fedainin yapması gerektiği gibi davrandığını görmekten kaynaklanan spontan bir tepkiydi.

Operasyonu ayrıntılı olarak analiz ettiğimizde, şunun veya bunun daha iyi olabileceğini söyleyebiliriz, fakat yine de herkesin göremeyeceği bir gerçeği ortaya çıkaran, oldukça başarılı bir operasyon olduğu söylenebilir. İsrail, Filistinlilerin şiddetiyle karşı karşıya kaldığında, karakterine uygun bir barbarlıkla karşılık verdi. Gelgelelim, Sermaye’nin bakış açısından, bu tepki tüm bölgeyi güvensiz bir bölgeye dönüştürdü ve bu da meselenin özü.

İsrail varlığının doğasını anlamalıyız. 1970’lere kadar İsrail’in özel finans kurumları yoktu; bankalar, sigorta şirketleri ve büyük finans kuruluşları hâlâ devlet malıydı. 1980’lerin sonunda, Sovyetler Birliği’nden yaklaşık bir milyon yerleşimci Filistin’e geldi ve milyonlarca dolarlık büyük bir para akışı getirdi. Bu milyonlarca dolar, kapitalist standartlara göre bile “yasadışı” sayılan, yani kapitalist üretim biçiminin yasal çerçevesinin dışında kalan, fuhuş, kaçakçılık ve yasadışı ticaretten elde edildi. Bu muazzam sermaye, Sovyet döneminde edinilen bilimsel yeteneklere sahip yerleşimci nüfusla birleşerek, İsrail’in sözde “Silikon Vadisi”ni inşa etmesini sağlayan niteliksel bir sıçrama yarattı.

7 Ekim, bu “Silikon Vadisi”ni ve 1970’lerden beri inşa edilen kurumları tamamen vurdu: bunları fiziksel olarak yok ettiği için değil, silahlı çatışma ortamında sermayenin güvenli bir şekilde akışının mümkün olmadığı için. Bu öngörülemeyen bir durumdu. Bu nedenle İsrail şu anda son günlerini yaşıyor; “Silikon Vadisi” olmadan Netanyahu’nun “Büyük İsrail” vizyonu gerçekçi olmayan bir projeydi. Bu teknoloji merkezi, sadece klasik bir askeri işgale değil, aynı zamanda sözde Körfez Devletleri üzerinde uygulananlara benzer şekilde, tüm bölgenin iktisadi ve idari hakimiyetine de yol açıyordu. Plan, tüm Arap Maşrıkı’nın İsrail hegemonyası altına girmesiydi; 7 Ekim, bu özel boyutu mutlaka farkında olmadan bu projeyi ortadan kaldırdı. 7 Ekim operasyonunun temel boyutu budur.

Elbette, 7 Ekim Suudi Arabistan’ın İsrail ile ilişkilerini normalleştirmesini de engelledi. Gazze’nin devasa bir hapishane olduğunu unutmamalıyız. O zamanki plan bu hapishaneyi genişletmekti, fakat 7 Ekim bu hapishanenin patlaması oldu ve tüm bölge için siyonistlerin planlarını değiştirdi. Emperyalist Batı, barbarlık ve suçluluk rezervuarından sahip olduğu her şeyi boşalttı, fakat Filistin halkı yaralarına rağmen dimdik durdu ve teslim olmadı. İnsanlık daha önce hiç görmediği bir sumud [metanet] modeli sergilediler: Ne Dien Bien Phu’da, ne Stalingrad’da, ne de başka bir yerde hiçbir bir halk, Gazze’nin kahramanları gibi varlıkları için savaşmadı.

Ayrıca, bugün gördüğümüz küresel dayanışma hareketi, Gazze’deki direnişin doğrudan bir sonucu. Kitleler, belirli bir grubu savunmak için ayaklanmıyor; daha çok, barbarlığın canlı örneğini halini görüyorlar. Tarihte ilk kez, bir soykırım canlı olarak yayınlanıyor ve ayrıntılı olaylar saatlik olarak takip ediliyor. Batı kapitalist egemenliğinin tüm tarihi soykırım savaşlarının tarihi olsa da, Arjantinli, Bolivyalı veya Pakistanlı birinin bu soykırımı gerçek zamanlı olarak izleyebilmesi ilk kez oluyor. Gençleri isyana sürükleyen bu. İnsani bir dürtü olarak başlayan bu hareket, yükselen küresel faşizm dalgasına karşı siyasi bir ayaklanmaya dönüşmüştür. Bunu, krizdeki küresel kapitalist düzen bağlamında değerlendirmeliyiz. Emperyalistler arası çelişkilerin körüklediği bir başka Dünya Savaşı’nın eşiğindeyiz. Faşist güçler şu anda Avrupa ve emperyalist Batıda iktidara yükselme sürecindedir.

Bu bağlamda, Filistin kefiyesi ve Filistin bayrağı ulusal sembollerden daha fazlası haline geldi; bir yandan İsrail faşizmine karşı mücadelenin, diğer yandan Avrupa ve dünyada yayılan faşizme karşı öncü mücadelenin evrensel simgeleri haline geldi. Protestolar ilk çıktığında, yetkililer bunları suç saydı. Kefiye takmak tutuklanmak, bayrağı dalgalandırmak ise anti-semitik olarak damgalanmak anlamına geliyordu. Bugün, Filistin bayrağı dünyanın her yerindeki her gösteride dalgalanıyor: sadece halkla dayanışma için değil, kendi ülkelerindeki faşizme karşı bir duruş olarak.

İsrail varlığı, emperyalist Batının organik bir uzantısıdır. Tarihsel olarak, bu Batı bir dizi soykırım savaşıyla oluşmuştur. Amerika Birleşik Devletleri nasıl kuruldu? Kuzey Amerika’da yerli halklar yaşıyordu. Avrupalılar gelip tam bir soykırım gerçekleştirdiler: “Amerika Birleşik Devletleri”ni kurmak için 25 milyondan fazla insan katledildi. Her zaman bu isimle anılmadı; eskiden Kuzey Amerika idi. Onu Avrupalıların kurduğu “Amerika Birleşik Devletleri”ne dönüştürmek için 25 milyon yerli insanın hayatı söndürüldü.

Aynı süreç Orta ve Güney Amerika’yı, yani “Latin” Amerika’yı yarattı. Peki bu “Latinlik” nereden geldi? Ne Mayalar, ne İnkalar, ne de Quechualar Latin’dir. Sermaye’nin onları “Latin Amerikalılar”a dönüştürebilmesi için milyonlarca insan katledildi. Avustralya da dünyadaki en eski halkların vatanıydı; Avustralya “Avustralya” olabilsin diye onlar da katledildi. Böylece, bir dizi soykırım savaşı, emperyalist Batının kurulduğu tarihsel süreç. İsrail, bu Batının en son tezahürü, onun organik uzantısı.

Filistin halkı tarihsel olarak bu soykırım sürecine direnmiştir. Bu süreç Gazze’de başlamadı. 19. yüzyılın sonlarında başladı ve 1948 sadece bu sürecin dönüm noktalarından biriydi. 1948’de Filistinlilerin sayısı bir milyondan azdı. Bugün ise 14 milyonu aşıyor. Bugün tarihi Filistin topraklarında, 7,2 milyon İsrailli yerleşimciye karşılık yaklaşık 7,32 milyon Filistinli bulunmaktadır. Her açıdan bakıldığında, bu soykırım tam bir başarısızlık olmuştur. Bu, varlığın şu anda içinde bulunduğu krizdir. 7 Ekim, bu varlığa şunu söylemek için geldi: “Sınırına ulaştın. Bu senin son faslın.” Bugün Lübnan ve Gazze’de gördüğümüz “zorbalık”, bu son faslın damgası. İsrail artık Batı kitlelerinin gözünde “demokrasinin vahası” veya “insani” bir öncü olarak görünemez. Artık barbarlığın nihai sembolü. Meşruiyet kaynağı olarak bu imaj olmadan, bu varlık başarısızlığa mahkum. Bir süreliğine ona ek silahlar sağlayabilirler, fakat bu tarihsel denklemleri temelden değiştirmeyecek. Bu gezegenin geleceğini insanlar belirler. Filistin halkı, ilkel silahlarıyla dünyanın en gelişmiş silahlarından daha güçlü olduğunu kanıtladı. Tüm Arap Maşrıkı adına soykırıma direndiler. Batının inşa ettiği yerleşimci savaşı sadece Filistin’i değil, “Büyük İsrail” olarak adlandırdıkları tüm bölgeyi hedef aldı. Fakat Maşrık’ın öncüsü olan Filistin halkı, çocuklarının bedenleriyle bedelini ödedi ve kazandı. Kitleler şimdi onlara şöyle diyor: “Başardınız ve biz sizinleyiz.” Ve Filistin’in yanında sadece yerli halk olarak değil, kendi topraklarına sızan faşizme karşı acil mücadelenin kritik bir başlangıç noktası olarak duruyorlar. 7 Ekim’in hakiki etkileri bunlar.

S: Lübnan’daki Filistinli mültecilerin ve kampların koşulları hakkında bilgi verebilir misiniz? Genel olarak Lübnan’ın mevcut durumu hakkında ne düşünüyorsunuz?

C: Lübnan’daki Filistinliler, Lübnan’ın tarihi Arap kimliğinin organik bir parçası. Lübnan’da, uzun ve ortak bir mücadele tarihi paylaşıyoruz. On yıllardır Filistinlilerin ve Lübnanlıların kanlarının dökülmesi, militan kimliğimizin temelini oluşturuyor. Benim neslimin devrimci karakteri, Filistin devrimi ve direniş hareketinin etkileriyle şekillendi. Lübnanlı ve Filistinli direniş partilerimiz arasında derin ve tarihi bir sinerji var.

Kamplarda gördüğüm gerçeklik, Filistin’in Arap devriminin tarihsel katalizörü olmaya devam ettiğini doğruluyor. Size söylediğim gibi, ben Filistinli, Lübnanlı ve Arabım, ama her şeyden önce komünistim. Bu nedenle, tüm bu hareketleri, toplam sömürü sisteminin ortadan kaldırılması perspektifinden değerlendiriyorum. Filistin’in kurtuluşu tarihsel ve stratejik bir değere sahip: Arap devrim sürecinin tarihsel kaldıracıdır. İkisini birbirinden ayıramazsınız.

Antropolojik açıdan bakıldığında, kamp, Filistin kimliğinin en samimi şekilde şekillendiği yer. Bir anlamda, tüm Filistin bir dizi mülteci kampından ibaret. Gazze’de gördüğünüz şey de bir dizi kamp. Bunu anlamak için, bu barınaklardan birinde kısa bir süre yaşamak ve günlük yaşamın nasıl sürdüğünü görmek ve deneyimlemek yeterli. Bu yaşamın 1948’den beri, hatta ondan önce de sürdüğünü fark ettiğinizde, emperyalist-siyonist-gerici güçlerin kampları yok etmeye kararlı olmalarının nedenini anlamaya başlayabilirsiniz: kampı yok etmek, Filistin kimliğini yok etmeye çalışmak demektir.

Yine de kamp, militanlık ve devrimin yıkılmaz kalesi olmaya devam ediyor. Burada bir kampı yok edebilirler, ama Filistinliler başka bir yere taşınıp yeni bir kamp kuracaklar. Mülteci kampları “çölleşme” veya yoksulluk nedeniyle var değildir; kamplarımız var çünkü bir varlık bu insanların yaşadığı toprakları işgal etti. Filistin’de yıkılıp yeniden inşa edilmemiş bir kamp yok.

Lübnan’da kamp, ülkenin yoksulları için birincil sığınak haline gelmiştir. Artık sadece “Filistinli” değildir. Şatila gibi bir yerde, belki sadece %20’si Filistinlidir; geri kalanı Lübnan’ın mülksüzleri: Suriyeliler, Iraklılar ve Lübnanlılar. Burası, emperyalist ve siyonist stratejiyle doğrudan çelişmesinden doğan, nesnel devrim sürecinin odak noktası haline gelmiştir.

Tüm zorluklara rağmen dimdik duran insanlar gördüm. Bizler dünyadaki diğer insanlar gibiyiz; boynuzlarımız ya da kanatlarımız yok. Uzlaşma ve teslimiyete eğilimli toplumsal sınıflarımız var. Ama büyük çoğunluğumuz, kitlelerimiz, Arap rejimleri ve orduları sadece seyirci kalırken, İsrailli askerlerin ağladığını görünce sevinçten çılgına döndü. Bu kitleler, bu devrimci anın taleplerini karşılayacak bir liderlik arıyor. Mevcut liderler bu görevin üstesinden gelemeyebilir, ama sonunda kitleler kendi etkili liderliklerini oluşturacak ve tüm Arap dünyasını dönüştürecek devrimci kıvılcım olacaklar.

Mevcut duruma gelince, Lübnan, Arap ulusunda devrimci bir irade ve “regüle edilmemiş” bir tüfek bulunan tek yer. Sonuç olarak, muazzam bir baskı ile karşı karşıya kalacağız. Tüm emperyalist sistem, İsrail ile bağlantılı güçler ve özellikle Arap gericileri, teslim olmamızı sağlamak için biriktirdikleri tüm nefreti ve gerici kinlerini üzerimize dökecekler. Fakat halkımız teslim olmayacak.

Bu tüfeği koruyacağız. Mısır, Ürdün ve Körfez himayesindeki ülkelerde kitleleri boğan rejimleri patlatan kıvılcım biz olacağız. Lübnan’da bulduğum şey buydu: yaşayan bir devrimci güç. Bir militan için beklenen sıcaklıkla karşılandım ve bunun için minnettarım. Gördüklerimle barışığım: kitleler arasında sonsuz fedakârlığa hazırlık.

Halkımız, kitlelerin sumud kapasitesinin tüm hesaplamaları aştığını kanıtladı. İşgale karşı direniş söz konusu olduğunda, Arap kitlelerimiz, özellikle Filistin ve Lübnan’da, en yüksek bilinç düzeyinde. Filistin halkının tarihsel olarak siyonist yerleşimlerle yüzleşme yükünü taşıdığı gibi, onlar da bu baskıya dayanarak tarihsel rollerini yerine getirecekler. Bu yükü büyük ölçüde tek başlarına taşıdılar. Şimdi, Filistinli ve Lübnanlı kitleler bu aşamanın yükünü taşımalı, böylece Arap kitleleri sonunda ayaklanabilir ve küresel Sermaye hareketiyle organik olarak bağlantılı çıkarları olan zorbalardan kurtulabiliriz.

S: Sosyo-iktisadi durum her zamankinden daha kötü, fakat mücadelenin kesinlikle barışçıl kalması gerektiğini savunan sesler duyuyoruz. Sizin görüşünüz nedir?

C: Küresel düzeyde şunu belirtmeliyiz: durum değişken ve patlamaya hazır. Sermaye hareketi ve kapitalist sistem, muhtelif burjuvazileri birbirleriyle şiddetli çelişkilere sürükleyen, çaresiz bir yapısal krizin içinde sıkışıp kalmış durumda. Bir asırdan kısa bir sürede üçüncü kez, kapitalist krizin doğrudan bir sonucu olarak Üçüncü Dünya Savaşının eşiğindeyiz. Bu herkes için açık.

Ne bekleyebiliriz? Kitleler giderek daha fazla faşizmle karşı karşıya kalacaklar. Kapitalist sistem bir dönüşüm geçiriyor ve bir zamanlar “temsili demokrasi” olarak adlandırdığı şeyi terk ediyor. Bugün, faşistlerin Arjantin ve İtalya’da iktidarı ele geçirdiğini ve Fransa, Almanya ve Amerika Birleşik Devletleri’nde iktidarın kapısında durduğunu görüyoruz. Tüm bu süreç, kitlelerin büyük ölçüde yoksullaşmasına yol açıyor ve bu yoksullaşma daha da derinleşecek.

Acil soru şudur: Faşizmle yüzleşmek için gerekli güçleri başarılı bir şekilde bir araya getirmek için devrimci öncü güçler nasıl oluşturulacak? Bu soruyu cevaplamaya başlamak için, bugün işçi sınıfının bileşiminin 20. yüzyıldakinden farklı olduğunu kabul etmeliyiz. “Mülksüz” sınıf, bugün gezegenin nüfusunun çoğunluğunu oluşturuyor. Bu halk gücü, Arjantin’den Peru’ya ve Fransa’ya kadar faşizmle mücadele edebilecek bir siyasi program çerçevesinde kendini nasıl örgütleyecek?

Devrimci güçlerin –devrimci değişimde maddi çıkarı olanların– toplumsal bileşiminin, mülksüzler, geleneksel işçi sınıfı ve diğerlerinden oluştuğunu savunuyoruz. Bu “halk bloğu” günlük pratiklerle inşa edilir. Çağımızın tarihsel, iktisadi, toplumsal, siyasi ve kültürel çelişkileri içinde şekillenir.

Birlikte, sadece birlikte kazanabiliriz. Birlikte, sadece birlikte ilerleyebiliriz. Her yerde, birlikte zafer kazanırız: Arjantin’de olduğu gibi Beyrut’ta da. Ortak noktalarımızı bulmalı ve kolektif bir devrimci kimlik inşa etmek için hareketimizi güçlendirmeliyiz. Bugün Venezuela ile dayanışma, Filistin, Kanak halkı veya Karayipler halkı ile dayanışma ile aynı. Bu dayanışma, barbarlıktan başka bir şeye yol açmayan küresel Sermaye ile yüzleşmesinde halk bloğunun tarihsel karakterini oluşturan şeydir.

Barbarlık, Sermaye’nin sunabileceği tek şey. Başka hiçbir şeyi yok. Bu barbarlığı Gazze ve Batı Şeria’da görüyoruz; Arjantin’de görüyoruz; açlık çekenlerin gecekondularında görüyoruz; Afrika ve Güneydoğu Asya’da görüyoruz. Ortak hedefler doğrultusunda kolektif olarak çalışmayı başardığımız ölçüde, bu tarihsel halk bloğunun kimliğini oluşturmaya katkıda bulunuruz. Devrimci değişimden çıkarı olan güç bu ve bu güç, mücadelenin dışında değil, içinde oluşur.

Mücadele süreci boyunca, uzlaşmacı burjuva güçler elenecek. Kitleler kendi çıkarlarını anlayacak. Dünyayı değiştirecek olanlar onlar.

Devrimci militanların rolü, bu halk bloğunu şu ilkeye göre harekete geçirmeyi başarmak: Birlikte, sadece birlikte kazanırız.

Birlikte kazanmak istiyorsak, birlikte mücadele etmeliyiz ve devrimci bilincimiz birlikte oluşmalı. Halk bloğunun bilinçli bir güç olarak var olması, onun acil ve tarihsel çıkarlarını kavramasının ve böylece tarihin hareketini anlamasının önünü açar. Gerçek kurtuluş bu: O, bu sürecin içinde bulunur, dışında değil.

S: Son olarak, Latin Amerika’daki yoldaşlara bir mesaj göndermek istiyoruz.

C: Latin Amerikalı militanlara mesajımız açık: aynı savaşı veriyoruz.

Emperyalizmin en büyük korkusu, anti-emperyalist mücadelenin soyut bir slogan olmaktan çıkıp, kitleler tarafından benimsenen somut, meşru bir gerçeklik haline gelmesi.

Birlikte, sadece birlikte, üstesinden gelebiliriz. Tek başımıza kazanamayız; parçalanmış haldeyken hepimiz yeniliriz. Latin Amerika kitleleri Filistin bayrağı altında harekete geçtiğinde, bunu faşizme karşı küresel mücadelenin bir parçası olarak yaparlar. Bu, Filistinli tutuklular ve her devrimci savaşçı ile dayanışmanın en etkili şekli. Bu ilke sadece bir slogan değil, bir gereklilik. Arjantin, Filistin ve Mısır kitleleri, sermayenin barbarlığına karşı ortak çıkarları paylaşıyor. Arjantin’in işçi sınıfı faşizme karşı harekete geçtiğinde, aynı zamanda Filistin’i de savunuyor. Oradaki her zafer, buradaki bir zafer; gezegende emperyalizme karşı kazanılan her zafer, hepimiz için bir zafer. Dünyanın herhangi bir yerinde atılan her adım, küresel devrimci gücü güçlendirir. Arjantin halkı mücadelesinde ilerlediğinde, bu ilerleme bizim ilerlememiz. Aynı şekilde, Filistin’in her zaferi, Arjantin, Peru ve ötesindeki halklar için bir zafer.

Devrimci liderlik, mücadelelerimizin koordinasyona ihtiyaç duyduğunu anlamalıdır. Sermaye’nin küresel ölçekte yaptığı gibi birbirimizle ilişki kurmayı öğrenmeliyiz, fakat onun iç çelişkilerini kopyalamadan. Birlikte, sadece birlikte, üstesinden gelebiliriz. Bu, bugün ve sonsuza kadar sloganımız olmalı. Devrimci değişime tarihsel bir ilgi duyan küresel bir hareketi bu şekilde inşa ederiz. Bu dayanışma sayesinde devrimci bir enternasyonal oluşturulur. Venezuela’yı, Arjantin’i veya herhangi bir ezilen halkı savunmak… mücadele aynı. Küba, Rusya veya başka bir yerde kazanılan her zafer, kolektif bir zafer.

Devrimci liderler, önceliklerini belirlerken bunu göz önünde bulundurmalı. Düşmanımız küresel Sermaye; müttefiklerimiz ise kitleler. Hareketin kimliği, bu koordinasyon sayesinde doğar. Mücadelenin başarısı, liderliğinin kalitesini yansıtır: reformist veya gerici liderler galip geldiğinde, bu tüm halklar için bir yenilgi demek. Fakat Filistin’de devrimci liderlik güçlendiğinde, bu Arjantin için de bir zafer demek.

Bu etkileşim, kapitalist sistemi yıkabilecek küresel bir güç oluşturmamızı sağlar. Bu, soyut konuşmalarla değil, günlük birlik pratiği ile başarılabilir. Filistin’de ve her yerde düşmanla yüzleşmek bizim görevimiz.

Bu röportaj ilk olarak Masar Badil’de yayınlanmış ve Youmna Mroue tarafından Arapçadan çevrilmiştir.

Kaynak: Erman Çete / Harici


]]>
Arjantin hükümetinde toplu istifa dalgası https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/33696/arjantin-hukumetinde-toplu-istifa-dalgasi/ Sun, 25 Jan 2026 16:52:33 +0000 https://yenidunya.org/?p=33696 Arjantin’de Javier Milei hükümeti, kemer sıkma politikaları ve devlet kadrolarındaki kesintiler nedeniyle tarihinin en büyük yönetim krizlerinden birini yaşıyor.

YDH – Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei’nin yürüttüğü neoliberal ekonomik düzenlemeler ve devlet yapısındaki keskin küçülme operasyonları, hükümet içerisinde büyük bir çözülmeye yol açtı.

Arjantin hükümetinden, aralarında ulaşım ve finans sektörünün tepe yöneticilerinin de bulunduğu 520’den fazla yetkili, uygulanan ekonomi politikalarıyla düştükleri görüş ayrılıkları nedeniyle istifa etti.

Siyasi analist Fabián Restivo, teleSUR’a yaptığı açıklamada Milei yönetimindeki işleyiş sorunlarına dikkat çekerek, “Hükümette yolunda gitmeyen pek çok unsur var; bunların başında finansal yönetim geliyor. Ülkenin uluslararası finansmana erişimi kalmadı. Borçları ödemek için her seferinde daha yüksek faizlerle yeni borçlar alınması süreci, en sonunda finans direktörünün istifasıyla sonuçlandı” ifadelerini kullandı.

Stratejik sektörlerde yönetim boşluğu

Hükümetin “asgari devlet” hedefi doğrultusunda aldığı kararlar, ülkenin can damarı sayılan demiryolu taşımacılığını da durma noktasına getirdi.

Restivo, Arjantin’in 36 bin kilometrelik demiryolu ağına sahip ve trenlere bağımlı bir ülke olduğunu hatırlatarak; Buenos Aires, Córdoba ve Santa Fe gibi kritik merkezler arasındaki seferlerin iptal edildiğini belirtti.

Bu kararların ardından aynı gün içinde ulaşım sektöründen dört kritik isim görevi bıraktı. Ulusal Ulaştırma Direktörü, Trenes Argentinos Operasyon Müdürü, Altyapı Direktörü ve Finansal İşler Direktörü’nün eş zamanlı istifaları, hükümetin teknik kadrolarındaki hoşnutsuzluğu göz önüne serdi.

Restivo, Milei ile aynı genel görüşü paylaşan bürokratların dahi bu ölçekteki sert kararları onaylamadıkları için görevlerinden ayrıldıklarını vurguladı.

Toplumsal muhalefete yönelik baskılar şiddetleniyor

Yönetim kademelerindeki bu istikrarsızlığa, sokaktaki protestolara yönelik kolluk kuvvetlerinin artan müdahalesi eşlik ediyor.

TeleSur kanalının aktardığına göre Eyalet Bellek Komisyonu (CPM) tarafından yayımlanan rapor, Milei ve Jorge Macri yönetimindeki Buenos Aires’te güvenlik güçlerinin orantısız güç kullanımının sistematik ve seçici bir hal aldığını ortaya koydu.

Rapora göre, 2024 ve 2025 yılları arasında izlenen 139 protesto eyleminin yüzde 37’sinde güvenlik güçlerinin müdahalesi kaydedildi.

Devlet şiddetinin bir önceki yıla oranla neredeyse iki katına çıktığı belirtilen belgede, “Baskılar sistematik ancak seçicidir. Bu durum, muhalif görüşlerin ifade edilmesini ve kamuoyuna yansımasını kısıtlamayı amaçlayan planlı bir politikanın sonucudur” tespitine yer verildi.

Emekliler ve basın çalışanları hedefte

Son iki yıla ait veriler, devlet müdahalesi sonucunda toplam 2 bin 585 kişinin yaralandığını gösteriyor. 2025 yılında şiddete maruz kalan emeklilerin sayısı, bir önceki yıla göre dört kat artarak 155’e ulaştı.

Müdahaleler sırasında beş çocuk ve gencin kimyasal gaza maruz kaldığı, 184 basın çalışanının ise görevini yaparken şiddet gördüğü kaydedildi.

Keyfi gözaltıların yüzde 77 oranında arttığı Arjantin’de, 2025 yılında 165 kişi protestoların dağılması sırasında gözaltına alındı.

Raporda, bu gözaltıların çoğunlukla eylem sona ererken gerçekleştirildiği; emekliler, seyyar satıcılar, evsizler ve gazetecilerin bu süreçten en fazla etkilenen gruplar olduğu vurgulandı.

Kaynak: YDH

]]>
İran: Avrasya’nın Kilidi https://yenidunya.org/basindan/sectiklerimiz/33690/iran-avrasyanin-kilidi/ Sat, 24 Jan 2026 09:55:00 +0000 https://yenidunya.org/?p=33690 İran’ın coğrafi konumu, ülkeyi adeta stratejik bir menteşe haline getiriyor. Bu menteşe, Rusya’nın güneydeki konumunu sağlamlaştırırken, Çin’e ABD’nin denizdeki kuşatmasından kaçış imkanı sunuyor.

Abbas Al-Zein

ABD’nin stratejik karar alma mekanizmalarında İran artık ayrı bir bölgesel dosya olarak ele alınmıyor. Tahran ile ilişkiler, büyük güçler arasındaki rekabetin ayrılmaz bir parçası haline geldi. İran, Rusya ve Çin arasındaki koordinasyon, konjonktürel bir ittifakın ötesine geçti. Batılı analistlerin artık Washington’un rakip ülkeleri izole etme kabiliyetini zayıflatan bir “sinerji” olarak tanımladıkları bir yapıya dönüştü.

Bu değerlendirme, Carnegie Endowment’ın Amerika’ya Yönelik Gelecekteki Tehditler raporunda ulaştığı sonuçlarla örtüşüyor. Rapor, İran’ı Avrasya kıtasının “merkezi bağlantı noktası” olarak tanımlıyor ve bu bağlantı noktasının Rusya’nın coğrafi izolasyonunu önlerken, Çin’in enerji ihtiyaçlarını ABD’nin denizlerdeki kontrolünün ulaşamayacağı bir noktada güvence altına aldığını belirtiyor.

İran İslam Cumhuriyeti’nde meydana gelebilecek ciddi bir istikrarsızlık, ülke sınırları içinde kalamaz. Bu, hem Çin’i hem de Rusya’yı hedef alan ikili bir stratejik ablukaya dönüşecektir: Avrasya’nın iç kesimlerinde güvenlik kaosunu canlandırırken, yükselen güçlerin tek kutuplu hakimiyeti zayıflatmak için giderek daha fazla güvendiği finans ve enerji platformlarına darbe vuracaktır.

Stratejik derinlik olarak coğrafya

Moskova için İran’ın önemi coğrafyadan başlar. İran, Rusya’ya sınırlarının ötesinde hayati bir jeopolitik kapı açıyor. Valdai Kulübü’nün araştırmalarına göre, İran’ın önemi resmi ittifak politikalarında değil, Avrasya’nın kalbini Uluslararası Kuzey-Güney Ulaşım Koridoru (INSTC) aracılığıyla Hint okyanusuna bağlayan tek kara köprüsü işlevi görmesinde yatar. 

Bu rota, Rusya’ya Baltık Denizi ve Akdeniz’de NATO’nun baskısından korunma imkanı sağlar ve İran topraklarını Rusya’nın güney kanadını koruyan stratejik bir kalkan haline getirir.

Bu karşılıklı coğrafi bağımlılık, taktiksel koordinasyonun ötesine geçen ortak bir siyasi çıkar yaratıyor. İran devletinin istikrarı, Kafkasya ve Orta Asya’nın Ukrayna savaşından önce yaşanan türden bir parçalanmaya sürüklenmesini önleyen bir koruma görevi görüyor. Rusya Uluslararası İlişkiler Konseyi (RIAC) tarafından yapılan araştırma, İran coğrafyasını, Moskova’nın kıtadaki Batı hegemonyasını zayıflatma çabalarının merkezinde yer alan “Büyük Avrasya” kavramının temel taşı olarak tanımlıyor.

İran, Pekin için farklı bir stratejik denklemde benzer bir rol üstleniyor. ABD’nin Pasifik’teki baskısı artarken, Çin’in İran üzerinden batıya doğru uzanabilme imkanı Pekin için değiştirilemez bir nitelik kazanıyor. Dış İlişkiler Konseyi (CFR) tarafından yapılan bir araştırma, İran’ı Kuşak ve Yol Girişimi’nin (KYG) en kritik coğrafi bağlantı noktalarından biri olarak tanımlıyor ve Pekin’e, ABD’nin kontrolündeki deniz yollarını (Tayvan boğazından Akdeniz’e kadar) baypas ederek kara yoluyla Batı Asya’ya uzanan bir koridor sunuyor.

İran’ın Avrasya’nın iç kesimleri ile açık denizler arasında ortadaki konumu, Tahran, Moskova ve Pekin arasında kalıcı bir bağın oluşmasına neden oldu. Bu yapı içinde, siyasi uyum ideolojiden çok coğrafi gerekliliklerden kaynaklanıyor.

İran platosunu istikrarsızlaştırmaya yönelik herhangi bir girişim, Avrasya’nın iç kesimlerinde zincirleme bir şok dalgası yaratarak bölgesel çatışmayı, rakip güç merkezlerinin yükselişini durdurmayı amaçlayan sistematik bir ablukaya dönüştürebilir.

Tampon devlet ve güvenlik duvarı

İran, lojistiğin ötesinde Doğu Avrasya’nın güvenlik mimarisinde istikrarı sağlayan bir tampon görevi görüyor. RAND’ın “Extending Russia” (Rusya’nın Genişlemesi) başlıklı bir araştırma raporunda, rakip güçleri zayıflatmak için bölgesel istikrarsızlığın kullanılmasına vurgu yapan düşmanı tüketme stratejilerinden bahsediliyor. Bu açıdan İran, kritik bir güvenlik duvarı görevi görüyor.

İran’daki istikrarsızlık, Rusya’nın güney çeperindeki, özellikle Kafkasya ve Orta Asya’daki güvenlik koordinasyonunu zayıflatacaktır. RIAC değerlendirmeleri, böyle bir çöküşün radikal ağlara, kıtalar arası kaçakçılığa ve militanların yayılmasına yol açacağı konusunda uyarıyor. Moskova, bu tehditleri defalarca varoluşsal tehditler olarak değerlendirdi.

Çin için asıl endişe kaynağı bu durumun yayılma riski. İran’ın istikrarı, Tahran’ın Şangay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) içinde vazgeçilmez bir güvenlik ortağı olarak faaliyet gösterdiği Orta Asya’nın dağ koridorları üzerinden huzursuzluğun yayılmasını sınırlıyor. Bu rol, Pekin’e bir dereceye kadar güvenlik izolasyonu sağlıyor ve sınır çatışmalarına sürüklenmeden küresel hedeflerini takip etmesine olanak tanıyor.

Enerji ve finansal egemenlik

Ekonomik açıdan İran’ın rolü, geleneksel ticaret mantığının ötesine geçiyor. Rusya ve Çin ile olan ortaklıkları, Batı’nın etkinliğini zayıflatmak için tasarlanmış alternatif bir finans ve enerji yapısının giderek daha fazla parçası haline geliyor.

Pekin’in bakış açısına göre, İran petrolü stratejik bir korunma aracı haline geldi. Veriler, Çin’in günde yaklaşık 1,3 milyon varil İran ham petrolü satın aldığını (deniz yoluyla yapılan petrol ithalatının yaklaşık %13,4’ü) ve İran’ın ihracatının yaklaşık %80’inin doğuya doğru gerçekleştiğini ortaya koyuyor. Dijital Yuan da dahil olmak üzere dolar dışı mekanizmalarla yapılan ödemelerin artması, özellikle Malakka Boğazı gibi darboğaz noktalarında ABD’nin baskısına karşı savunmasızlığı daha da azaltıyor.

The Electricity Hub’ın raporları, Çin’in 2025 yılında 57 milyon tondan fazla İran petrolü ithal ettiğini ve bu petrolün genellikle Malezya gibi aracılar üzerinden sevk edildiğini gösteriyor. Bu rakamlar, jeoekonomik gereklilikler karşısında yaptırımların etkinliğinin azaldığını ortaya koyuyor.

Rusya’nın hesabı, aynı sonuca farklı bir yoldan ulaşıyor. İran ile işbirliği, Moskova’nın SWIFT tabanlı izolasyonu aşmak için en önemli yollardan biri haline geldi. Rusya Federasyonu hükümetinin verileri, Mayıs 2025’te yürürlüğe giren Avrasya Ekonomik Birliği serbest ticaret anlaşmasının ardından ikili ticaretin yüzde 35 arttığını gösteriyor.

Önemli bir değişim para politikasında da yaşandı. İran Merkez Bankası, Ocak 2025’te Rusya’nın MIR ve İran’ın Shetab ödeme sistemleri arasında tam uyum sağlandığını duyurarak korumalı bir finans kanalının oluşturulduğunu açıkladı. Iran Daily’ye göre, ticaret hacminin 2025 yılı sonuna kadar yıllık 30 milyar dolara ulaşması ve İran’ın Rusya’ya ihracatının ilk kez 1,2 milyar doları aşması bekleniyor. Tahran, Rus teknolojileri ve malları için giderek artan bir şekilde yeniden ihracat (reeksport) merkezi olarak işlev görerek Moskova’yı ekonomik yönden izole etme çabalarını boşa çıkarıyor.

Washington’un ayrıştırma stratejisi

Bu bağlamda, ABD’nin stratejisi de değişti. Washington, yalnızca baskı kurma veya açık çatışmaya güvenmek yerine, Batı politika çevrelerinin “ayrıştırma stratejisi” olarak tanımladığı bir yaklaşıma yöneldi. Bu, üçlü blok ile açıktan çatışmak yerine onlara alternatif yollar sunarak Tahran, Moskova ve Pekin arasındaki karşılıklı bağımlılığı zayıflatma çabası.

Çin cephesinde ise enerji, en önemli koz olarak öne çıktı. Dünyanın en büyük petrol ithalatçısı olan Pekin, arz istikrarı ve fiyatlandırma konusundaki hassasiyetini koruyor. ABD’nin Latin Amerika’daki hamleleri, özellikle Venezuela ile ilgili olanlar, büyük petrol rezervlerini Batı’nın düzenleyici çerçeveleri altında küresel pazarlara yeniden entegre etme çabaları olarak yorumlanıyor ve bu da İran’ın Çin’in enerji güvenliği politikasındaki rolünü zayıflatabilir.

Buna paralel olarak Washington, Hint Okyanusu’ndan Batı Pasifik’e uzanan önemli ticaret koridorlarındaki deniz varlığını genişletti. Bu tutum, sadece caydırıcılık olarak değil, denizlerdeki tedarik güvenliğinin ABD liderliğindeki güç dengelerine bağlı olduğunu  hatırlatmak için de sergileniyor.

Rusya cephesinde ise Ukrayna merkezi bir rol oynuyor. Askeri ve ekonomik baskıların Moskova’nın kapasitesini tüketmeyi amaçladığı bir ortamda, aralıklı verilen diplomatik mesajlar Avrupa güvenliği konusunda belli başlı konularda anlaşmaya varılabileceğine işaret ediyor. Bunun altında yatan varsayım, Rusya’nın temel çıkarlarının Avrupa’da kısmen karşılanabileceği ve bu durumun İran ile olan ortaklığının uzun vadeli değerini azaltacağı yönünde.

ABD’nin katılımı, Rusya için stratejik derinlik ve Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi için kritik koridorlar içeren Orta Asya ve Kafkasya bölgelerinde de arttı. Moskova ve Pekin’in bakış açısına göre, bu bölgelerdeki güvenlik ve yatırım bağlarının genişletilmesi, İran’ı coğrafi olarak kuşatma ve Avrasya’nın bağlantı noktası olarak rolünü zayıflatma çabasını yansıtıyor.

Bu bahis neden tutmadı?

Bu çabaların büyüklüğüne rağmen, ayrıştırma stratejisi hem Moskova hem de Pekin’de kökleşmiş güvensizlikle karşılanıyor. İki güç için asıl sorun, sunulan teşviklerin ölçeği değil, uluslararası sistemin yapısı, yaptırımlar, tehditler ve Batı’nın tutarsız taahhütleri konusunda edinilen deneyimler.

Rusya’nın bakış açısına göre, İran ve Ukrayna arasında yapılacak herhangi bir takas stratejik bir tuzak oluşturur. İran, Rusya’nın Hint okyanusuna güneyden erişimini sağlıyor. İran’ın çöküşü, Kafkasya-Orta Asya bölgesini kronik istikrarsızlığa maruz bırakacaktır. Doğu Avrupa’da elde edilecek kazanımlar, yapısal olarak zayıflamış güney kanadını telafi etmeye yetmeyecektir.

Çin’in gerekçesi de benzer nedenlere dayanıyor. Alternatif enerji tedarikçileri, Washington’un etkileyebileceği veya bozabileceği tedarik zincirleri kapsamında kalmaya devam ediyor. Buna karşılık İran petrolü, coğrafi ve siyasi açıdan bir özerklik sunuyor. Değeri, fiyatından çok dayanıklılığında yatıyor.

Son engel

Temelde, İran üzerindeki rekabet iki yaklaşımı karşı karşıya getiriyor. Birincisi, jeopolitik ağların teşvikler ve seçici yeniden düzenlemelerle ortadan kaldırılabileceğini varsayıyor. İkincisi ise, coğrafya, birikmiş deneyimler ve güven aşınmasının, çok kutupluluğa doğru giden bir dünyada bu tür garantilerin kırılgan hale getirdiğini kabul ediyor.

İran’ın çöküşü veya uzun süreli iç istikrarsızlığı, sadece enerji piyasalarını veya bölgesel ittifakları yeniden düzenlemekle kalmayacak. Batı Asya’yı neredeyse tamamen ABD’nin etkisi altında bir bölge olmasını sağlayacak ve Batı Avrasya’da stratejik bir kuşak oluşturacak. Bir asırdan fazla bir süredir, bu bölge imparatorluklar arası rekabetten Soğuk Savaş’a ve günümüzdeki çok kutupluluğa geçiş sürecine kadar küresel güç rekabetinin en önemli sahnesi oldu.

Bu nedenle İran, önemli bir devlet olmaktan çok daha fazlasıdır. Venezuela’nın bir zamanlar Batı Yarımküre’de ABD gücüne karşı direnişin dış sınırını temsil ettiği gibi, İran da şu anda Avrasya’nın kalbinde Amerikan hegemonyasının konsolidasyonuna karşı son jeopolitik engel olarak duruyor.

İran’ın bütünlüğü, sadece kendi ulusal çıkarlarına değil, aynı zamanda Moskova ve Pekin’in paylaştığı daha kapsamlı bir hedefe de hizmet ediyor: Tek taraflı hakimiyeti sınırlamak ve komşu ülkelerde stratejik özerkliği korumak.

Kaynak: The Cradle Türkiye

]]>