karşı köşe – Yeni Dünya https://yenidunya.org Yeni Günün Habercisi Fri, 10 Jul 2026 08:45:29 +0000 tr hourly 1 https://wordpress.org/?v=6.8.8 https://yenidunya.org/wp-content/uploads/2022/02/cropped-YD-ikon-512-1-75x75.png karşı köşe – Yeni Dünya https://yenidunya.org 32 32 NATO karşıtlığı neden mantıksız? https://yenidunya.org/basindan/karsi-kose/34227/nato-karsitligi-neden-mantiksiz/ Fri, 10 Jul 2026 08:45:27 +0000 https://yenidunya.org/?p=34227 Şu an ülkemizde NATO karşıtlığını Solculuk sanmak inanın tutarsız. Solcu ya da Sağcı, demokrat birinin NATO karşıtı olması mevcut konjonktürde mantıksız. Bu karşıtlık başarıya ulaşsa emin olun ülkemizde çok daha fazla muhalif komedyen, gazeteci, sanatçı, akademisyen ve siyasetçi haksız biçimde hapse atılır. Bu tespit ve görüş tabii ki NATO karşıtlarına yapılan ifade özgürlüğü ve hukuk devleti ihlallerini haklı kılmaz. Onun utancı ayrı

İçinde yaşamasak ve dışarıdan seyredebilsek, aslında tanık olunması son derece ilginç olacak şu günlerde ülkemizde birbirine taban tabana zıt iki gelişme yaşanıyor.

İlki, malum NATO zirvesi kapsamında NATO üyesi ülkelerin devlet başkanlarının Ankara’ya gelmesine ve NATO’ya karşı çıkanlar ve onlara yapılan anti-demokratik kamusal müdahaleler, gözaltılar, tutuklamalar vs.

İkincisi, artık iyice sıradanlaşan bir artışla ve iyice çığırından çıkan yoğunlukla gerek ülkedeki siyasal muhalefeti; gerekse iktidara muhalefet eden gazetecileri, akademisyenleri, sanatçıları hatta komedyenleri bile susturmaya, sindirmeye hatta ezmeye yönelik soruşturmalar, tutuklamalar, “kayyımlamalar” vs.

Peki neden bu iki gelişme birbirine taban tabana zıt?

Çünkü NATO karşıtı olmak aslında ülkenin demokrasiden daha da uzaklaşması anlamına geliyor da ondan.

Türkiye NATO üyesi olmasa ve NATO’dan çıksa ülke şimdikinden daha demokrat olmayacak da ondan.

NATO’dan çıkmak, fiilen Rusya’ya ve hatta Çin ve İran gibi çok daha otoriter, çok daha anti-demokrat, evrensel hukuku ve insan haklarını çok daha ayaklar altına alan rejimlere yanaşmak anlamına gelecek de ondan.

NATO’dan çıkan ve arkasından Avrupa’dan dışlanan bir Türkiye, Orta Asya ve Ortadoğu tipi, sadece göstermelik seçimlerin bulunduğu ve kişi özgürlüklerinin ve adaletin sadece iktidardaki muktedirin insafına bırakıldığı utanılası bir 3. dünya ülkesine bürünür de ondan.

NATO mu daha demokrat? Rusya-Çin ekseni mi?

NATO, 2. Dünya Savaşı sonrasında artan Rus/Sovyet tehdidine karşı Batı Avrupa ve Kuzey Amerika arasında (Kuzey Atlantik) bir güvenlik ittifakı olarak 1949 yılında kurulmuş.

Sonrasında Batı Avrupa’da olmasa da Türkiye ve Yunanistan ile Orta ve Doğu Avrupa gibi Rusya’yı coğrafi olarak çevreleyebilecek ve kuşatabilecek ülkeler de dahil olmuş.

Yani gelinen noktada tüm Avrupa ve Kuzey Amerika’nın başta Rusya olmak üzere Doğu’dan gelebilecek tehditlere karşı bir ortak güvenlik örgütü.

Sovyetler’in çökmesinden sonra pek bir pratik işlevi kalmadığı sanılsa da Putin Rusyası’nın saldırgan politikaları ve tehditleri (Kırım ve Ukrayna, Polonya, Finlandiya vs) ve hatta daha uzaktaki potansiyel Çin tehdidi Batı dünyasının bu ortak savunma örgütünün yakın ve orta gelecekte de önemini koruyacağını gösteriyor.

Gerçi savunma harcamalarının paylaşılması konusunda ABD ile Batı Avrupa arasında ciddi anlaşmazlıklar bulunması, yani ABD’nin işin maliyet kısmında Avrupa’nın elini cebine daha çok atmasında ısrarlı olması İttifakın geleceği açısından şimdilik ciddi bir soru işareti olarak duruyor.

Yani zaten belki de NATO pratikte pek bir işlevi ve etkinliği bulunmayan bir “kağıttan kaplan” olacak veya buna dönüşecek.

NATO’ya karşı çıkmak zaten belki de boşa kürek çekmek anlamına gelecek.

Ne var ki demokrat Batı dünyasının stratejik menfaati sanki bu İttifakın anti-demokratik Doğu’ya karşı kalkan görevi görecek daha etkin konumda olmasında gibi görünüyor.

Bizim de yerimiz burada demokrat Batı dünyası tarafında olmalı bence.

Demokrat dünya mı? Otokrat dünya mı?

Sonuçta bir seçim yapmak gerekirse, üyelerinin tümünün (belki sadece biz hariç) dünyanın en gelişmiş demokrasilerinden oluştuğu NATO’yu, demokrasinin ve hukuk devletinin yerinde yeller esen Rusya’ya bin kere tercih ederim.

NATO kurucu antlaşmasının “Başlangıç” (Preambul) maddesinin, tüm üyelerin “demokrasi, kişi özgürlükleri ve hukuk devleti ilkeleri”ni benimsemesini öngördüğünü ve 4. maddesinin bir üye ülkede “siyasi bağımsızlık” tehlikeye düştüğünde diğer üye ülkelerin, siyasi bir baskı aracı olarak, ortak istişareye başvurabilmesini mümkün kıldığını ve 9. maddeye göre bu durumda ortak karar (oybirliği) mekanizmasının gerekmeyeceğini de hatırlatayım (9. madde, ortak karar mekanizmasını sadece dışarıdan saldırı halini düzenleyen 3. ve 5. madde için öngörmüş).

Yani demokrasisi kurumsal olarak ve yerleşik biçimde iyice çıtanın altında kalan bir NATO üyesine siyasi baskı kurulması hukuken de mümkün hatta gerekli görünüyor.

NATO’dan ayrılacak ve Rusya-İran-Çin eksenine kayacak bir ülke yönetiminin ise böyle bir demokrasi derdi ve kaygısı olmayacağında hiç kuşku yok.

Ne NATO ne Rusya-Çin ekseni!” demenin ise hiç gerçekçi olmayan, ayakları yere basmayan, “laf ola beri gele” kabilinden boş laf olacağı zaten çok açık.

Demokrasi-otokrasi, hukuk devleti-muktedirin keyfi hukuku, insan hakları-yandaş hakları ikilemlerinde Batı ile Doğu arasında yerimizin/safımızın belli olması şart.

Nemrut‘un Hz. İbrahim‘i attığı ateşi söndürmeye giden karıncanın, “Ağzındaki bir damla suyla mı ateşi söndüreceksin?”diyenlere, “Olsun, maksat safımız belli olsun” demesi gibi.

Bu arada henüz demokrasi, insan hakları ve hukuk devleti Çin’de olmadığına göre, “İlim Çin’de de olsa gidip alın!” sözü şimdilik Batı’yı işaret etmiyor mu?

O halde bir kısmı eski Sovyetler Birliği ve Komünizm özlemindeki demokrasi karşıtı radikal Solcular’dan, bir kısmı ise hiç sorgulamadan, karşı olma fırsatı çıkan her şeye karşı çıkmayı entellik ve ilericilik sayan romantik Solcular’dan oluşan NATO karşıtlarının -bilmeden de olsa- demokrasiye ve hukuk devletine karşı olanların ekmeğine yağ sürdüğü söylenebilir.

Yani şu an ülkemizde NATO karşıtlığını Solculuk sanmak inanın tutarsız.

Solcu ya da Sağcı, demokrat birinin NATO karşıtı olması mevcut konjonktürde mantıksız.

Bu karşıtlık başarıya ulaşsa emin olun ülkemizde çok daha fazla muhalif komedyen, gazeteci, sanatçı, akademisyen ve siyasetçi haksız biçimde hapse atılır.

Bu tespit ve görüş tabii ki NATO karşıtlarına yapılan ifade özgürlüğü ve hukuk devleti ihlallerini haklı kılmaz.

Onun utancı ayrı.

Kaynak: Ali D. Ulusoy / T24

]]>
İran’ın savaşında tarafımız https://yenidunya.org/basindan/karsi-kose/33921/iranin-savasinda-tarafimiz/ Mon, 23 Mar 2026 12:38:24 +0000 https://yenidunya.org/?p=33921 Tane tane gidelim:

1. ABD-İsrail’le kim savaşırsa savaşsın, zafer kazanması için yürekten dua ederiz.

2. Mazlum İran halkının bu savaştan salimen ve zaferle çıkması en büyük dileğimizdir, samimi duamızdır.

3. Allah, işgal altındaki topraklara gönderilen her füzeyi isabet ettirsin.

4. Bir ülke topyekûn saldırı altında iken eski defterleri açmak, düşene tekme atmak doğru değildir, ahlâkî değildir, vicdanî değildir; bunu biliriz.

5. İran saldırı altında iken, gereksiz ve zamansız biçimde eski defterleri açanlar İran’ın bizzat kendisi, Türkiye’deki İrancılar, İran sempatizanları, İran ajanları olmuştur.

6. İran’ın kendisinin, İrancıların, İran sempatizanlarının, İran ajanlarının açtıkları tartışmalara, onların iddialarına cevap vermek, zor zamanında İran’ın karşısında durmak değildir, İsrail-ABD’ye destek çıkmak hiç değildir. İsrail’i eleştirenlere “antisemitist” damgası vurmak ne kadar ahlaksızca bir tavır ise, kendi açtıkları tartışmalarda iddialara cevap verenleri “Siyonist” olmakla suçlamak da aynı derecede ahlaksızca bir tavırdır.

7. Karmaşık meselelere düz mantıkla, kolaycılıkla, kestirme yollarla bakılamaz: Düşmanımızın düşmanı dost değildir.

8. Gelelim Suriye meselesine: İran, Suriye’de İsrail’le savaşmıyordu. İran Suriye’de Rusya ve Esed rejimi ile birlikte Sünni katlediyordu. Suriye’den çıkarılmış olması, İran’ın İsrail’le zaten yapmadığı bir mücadeleyi etkilememiştir.

9. Suriye’nin hava sahasını İsrail’e karşı koruyacak bir kapasitesi yoktur. Esed zamanında da yoktu, İran ve Rusya’nın Suriye’de yaptığı tahribat sonrası böyle bir kapasite hiç kalmadı.

10. İran’ın ABD ile yaptığı iş birliği neticesinde oluşan yeni Irak Hükümeti de hava sahasını İsrail-ABD’ye açmıştır. Dahası, İran’ın kendi hava sahası, Suriye’den daha fazla İsrail ve ABD’ye açıktır.

11. Suriye, halen ayakta ve hayatta kalma mücadelesi vermektedir. Hiç kimsenin Suriye’den İsrail’le savaşmasını istemeye hakkı yoktur. 15 yıldır rejime, Rusya’ya ve İran’a karşı savaşan ve yüz binlerce evladını şehit veren Suriye’den İsrail’le savaşmasını beklemek bencilliktir, ahlaksızlıktır. Suriyeliler kimsenin mayın eşeği değildir.

12. Kasım Süleymani, Ali Laricani, Hamaney, Nasrallah ve daha nicelerinin katledilmesine, bu isimlerin ağır zulmüne uğramış Suriyelilerin sevinmesi haktır ama yine de vakarlarını bozmamışlardır.

13. Gelelim Sünni-Şii meselesine… Şiiliğin varlık nedeni Sünni husumetidir. Şiiliğin yakın düşmanı Sünniliktir. Bu tarih boyunca böyle olmuştur. Yakın tarihte Lübnan’da, Yemen’de, Irak’ta, Afganistan’da, Suriye’de de bu böyle olmuştur. Şia, ehli küfürle savaşmaktan çok Sünnilikle savaşmıştır. Görünen odur ki bu böyle devam edecektir.

14. İran saldırı altında iken bu tatsız tartışmayı açan da Sünniler değil, Şia olmuştur.

15. Şia, Sünnilerin ötekisi değildir, derdi değildir, tarihte de olmamıştır. “Vahdet” ya da “ittifak” ham hayaldir, ütopyadır. Yine de bu hayale, bu ütopyaya inananlar varsa, konuşmaları, hitap etmeleri ve ikna etmeleri gereken taraf Sünniler değil, Şiilerdir.

16. Anadolu’ya yönelik en büyük tehdit, bölünme, ayrışma, Haçlı istilası hatta Siyonizmden önce Şii tehdididir. İran’ın savaşa girmesiyle birlikte Türkiye içinde uyuyan hücreler uyanmış, gereksiz, enerji tüketici, ayrıştırıcı tartışmalar açmışlardır. İran’ın yaşadıkları Türkiye için ibret olmalıdır. Ülke içinde Siyonist ya da Şii yayılmacılığı için fırsat kollayanlara karşı acilen tedbir alınmalıdır.

17. Bölgemizdeki savaşa rengini veren kavramlar Siyonizm, Haçlı zihniyeti, Evanjelizm ve Şiiliktir. Türkiye’nin bu ateş çemberinde Müslüman kimliğini keşfedip onun etrafında kenetlenmek dışında bir seçeneği yoktur.

Bir müjde!

Ersin Çelik ve İsmail Kılıçraslan’la Tv Net ekranlarında yaptığımız ve bir süre ara verdiğimiz Siyaseten programı çarşamba günü kaldığı yerden devam edecek inşallah. Çarşamba akşamı TvNet’te buluşmak üzere.

Kaynak: Aydın Ünal / Yeni Şafak

]]>
Ehl-i Sünnet: Tarih yapma irademiz ve dünyaya söyleyecek s’özümüz https://yenidunya.org/basindan/karsi-kose/33919/ehl-i-sunnet-tarih-yapma-irademiz-ve-dunyaya-soyleyecek-sozumuz/ Mon, 23 Mar 2026 12:34:28 +0000 https://yenidunya.org/?p=33919 Dünyada ruhu olan tek ülke biziz. Dünyanın insanca yaşanacak bir yere dönüştürülmesini sağlayacak ruh bizde var.

Ama biz yokuz.

Biz, “biz” değiliz.

Biz, “biz” değiliz çünkü biz “bizde / kendimizde” değiliz. 

Bizi biz yapan tarihi de, kültürü de, değerleri de yitirdik. 

En vahimi de şu: Var olmadığımızı da, kendimiz olmadığımızı da, kendi dünyamızda yaşamadığımızı da bilmiyoruz bile.

Yok edilmeye çalışıldığımızı bile bilemeyecek kadar yokuz.

İKİ ASIRLIK MANKURTLAŞTIRMA OPERASYONU

İki asırdır büyük bir mankurtlaştırılma operasyonu yiyoruz. Bunun farkında bile değiliz henüz. Duyma, kavrama ve düşünme melekelerimiz yok edildi, zihnimiz felçleştirildi. Hiçbir şeyi anlayacak, kavrayacak ve hakkıyla yorumlayacak ve önümüzü açacak zihin açıcı bir kavram haritası, derinlikli anlam haritası ve emin bir yol haritası çıkaracak durumda değiliz.

İki asırlık tarihimiz yok oluş ve bu yokoluşa direniş tarihi.

Şu an yokuz ama yok edilmiş değiliz.

Mankurtlaştırma projesi bütün hızıyla ve bütün cephelerden uygulanıyor üzerimizde iki asırdır.

Mankurtlaştırma projesini, önce tarih yapma irademizi yok ederek başlattılar. Akîdemizi yani.

Akîdemiz, bizim tarih yapma irademizin kaynağı: Varlık sebebimiz.

Ehl-i Sünnet akîdesi bizim maddî-manevî dayanağımız, tutamağımız, tek kelimeyle söylersek, omurgamız: Hem ruhumuzun kaynağı; hem de tarihte yaptığımız herkesi kendine getirici, diriltici, nefes kesici hakikat medeniyeti yolculuğumuzun gürül gürül akan ve bizi her daim yıkayan, temizleyen, arındıran, yalpaladığımız zaman silkeleyip kendimize getiren arı duru tertemiz pınarı.

BATILILARIN KORKULU RÜYASI ŞİA DEĞİL, EHL-İ SÜNNET’TİR!

Batılıların korkulu rüyası Ehl-i Sünnet’tir, Şia değil.

Ehl-i Sünnet, İslâm’ın ana caddesidir, omurgasıdır, ruhudur, otantik dayanağı ve tutamağıdır (=en sahih kaynağı, en sahici ırmağıdır).

Ehl-i Sünnet, İslâm’ın özü, özsuyudur. Şiilik dahil, Ehl-i Sünnet’in dışındaki bütün oluşumlar, icattır, bidattır, sonradan zuhûr etmiş oluşumlardır.

İslâm’ın en güçlü yanı şudur: İslâm’ın kaynakları muhkemdir, sağlamdır, tarihen de tartışmasızdır. Ehl-i Sünnet’in, ana caddesini, omurgasını ve ruhunu oluşturduğu İslâm’ın kurucu kaynakları yerli yerindedir.

İslâm’ı ve Müslümanları Ehl-i Sünnet temsil etmiş, küffara karşı Ehl-i Sünnet savaşmıştır. Haçlılar o yüzden İslâm’la savaşırken, Ehl-i Sünnet’le savaşmıştır, Şia’yla savaşması sözkonusu bile olmamıştır. Tam tersine, münhasıran 11. yüzyıldan itibaren Haçlı ve Moğol saldırıları Ehl-i Sünnet’in temsil ettiği İslâm’a karşı sözkonusu olmuştur. Bu süreçte Şia da Haşhaşî şebbihalarıyla Ehl-i Sünnet’i içerden çökertecek, fitne fesat tohumları ekecek, Selçuklu sultanlarını, yöneticilerini suikastlarla öldürecek bir düşmanlık beslemiştir Ehl-i Sünnet’e karşı. 

Sözün özü, Ehl-i Sünnet hem küffarla hem de içerideki fitnebazlarla savaşarak İslâm’ın kurucu, konumlandırıcı (istikametini yitirmemesini sağlayıcı) ve koruyucu kaynağı olduğunu ispatlamıştır.

Ama öte yandan da İslâm, başkalarına zarar vermediği sürece, insanın seçimleri sonucu benimsediği hiçbir inancı ve inanç sahibini kınamaz.

Bu iki paradoksal durum, hangi coğrafyada veya tarihte olursa İslâm’ın insanlığın haysiyetine yapılan saldırılara karşı nasıl muhkem bir direnç noktası ve diriltici bir diriliş kaynağı olduğunu gözler önüne seren dikkat çekici, sui generis / nev-i şahsına münhasır bir durumdur.

FİÎLÎ İŞGAL DEĞİL ZİHNÎ İŞGAL

Emperyalistler, özellikle de İngilizler, iki asırdır kaleyi içeriden ele geçirerek, devleti ve entelijansiyasını kontrol altına alarak veya kendine “bağlayarak” hilâfetin kaynağı ve İslâm dünyasının birliğinin, dirliğinin ve kardeşliğinin membaı Osmanlı’nın Ehl-i Sünnet gücünü önce etkisiz hâle getirmeye, sonra da ona ölümcül darbeyi indirmeye çalışarak Müslümanların tarih yapma iradelerini ve güçlerini yok ettiler neredeyse.

Ehl-i Sünnet’in, hilâfet ve Osmanlı’nın yok edilmesiyle birlikte, tarih yapan bir irade ve aktör olma özelliği yok edilmeliydi. Son iki asırda Osmanlı üzerinde uygulanan ve Cumhuriyet’te de devam eden mankurtlaştırma (laiklik üzerinden İslâmî değerlerimizi ve anlam haritalarımızı hayatımızın her alanından tasfiye ederek bizi fiilen ele geçirmek yerine zihnen ele geçirme) yoluna başvurarak bunu başardılar.

Ehl-i Sünnet’in tarih yapma iradesinin adı ve adresi Osmanlı durdurulunca, küresel pagan kapitalist sistemin önündeki yegâne engel de kaldırılmış oldu.

Dün olduğu gibi bugün de, İslâm’ın düşmanları Şia ile ittifak yaparak veya Şia’nın önünü açarak İslâm’ın önünü tıkamaya çalışıyorlar.

TARİH YAPMA İRADEMİZ VE DÜNYAYA SÖYLEYECEK SÖZÜMÜZ

Emperyalistlerin, ABD-İsrail haydudunun İran’a yaptığı savaşı ve İran halkına verdiği zararı şiddetle kınıyorum. Ama küresel sistemin iki asırdır Ehl-i Sünnet’i tarihten silmeye ve Şia’nın önünü açmaya çalıştığını görüyoruz. Hedef büyük Şiî-Sünnî savaşı çıkarmak, Şiiliğin önünü alabildiğine açmak ve Sünniliğe ölümcül darbeyi vurmak. Ama bunu başaramayacaklar.

Şia’nın devleti var ama Ehl-i Sünnet’in devleti yok. Şiilerin devlet kurmasına izin verdiler, ama Sünniliğin iki kalesinde de -Türkiye ile Mısır’a- darbe üstüne darbe yapıyorlar!

Humeyni’nin Şii devleti yarım asırdır dimdik ayakta. Sünnî Mursi’ye 1 sene bile tahammül edemediler, adamcağızı mahkemede canlı canlı öldürdüler!

Körfez ülkelerini, Suudi Amerika’yı filan Sünnî devletler olarak gören ya salaktır ya da asalak! Körfez ülkeleri vehabbîleştirilmiş İngiliz icadı ABD-İsrail uşaklarıdır.

Gerçek Sünniliğin iki önemli kalesi Mısır ve Türkiye’dir. 

Mısır, darbelerle esir alınmıştır, Türkiye de laiklikle mankurtlaştırılarak Batı hegemonyası önünde tehlike olmaktan uzaklaştırılmıştır.

Ama Türkiye laiklikle teslim alınsa da, Türkiye’nin ruhu, Ehl-i Sünnet iradesi ve kudreti yok edilememiştir.

Türkiye, Osmanlı ruhuna (adalet, hakkaniyet ve merhamet ilkelerinden oluşan Osmanlı dinamiğine, tarih yapma iradesine) sahip olduğunu ve sahip çıktığını mevcut siyasî konjonktürde çok iyi ispat etmiştir. Ehl-i Sünnet’te köklenen ve bu toprakları vatan yapmamızı sağlayan, hiç kimseyi dışlamayan kuşatıcı Osmanlı ruhunu yeşerten İslâm medeniyet mefkûresi, hem bizim hem İslâm dünyasının hem de insanlığın insanca bir dünyaya kavuşabilmesinin şifrelerini barındıran yegâne iddiamız, gücümüz ve dünyaya söyleyecek sözümüzdür.

Vesselâm.

Kaynak: Yusuf Kaplan / Yeni Şafak

]]>
İran’a uluslararası müdahale https://yenidunya.org/basindan/karsi-kose/33748/irana-uluslararasi-mudahale/ Mon, 02 Feb 2026 08:25:25 +0000 https://yenidunya.org/?p=33748 İran’daki teokratik diktatörlük rejimi, sözde “seçimlere” katılım oranlarının gösterdiği gibi, halk desteğini büyük ölçüde yitirmiştir.

2024 yılında “seçimlere” katılım oranı yüzde 39 idi. Sadece sözde “dini lider” Ali Hamaney’in kontrolündeki bir konseyin onayladığı adayların yarışabildiği sözde “seçimlere” katılım oranındaki düşüklük, halkın teokratik rejimi boykot ve protesto eylemiydi.

Halkın verdiği mesajı anlamamakta ısrar eden rejim ise, baskılarından vazgeçmedi, ayrıca ekonomik krizi de çözemeyince, halk kitlesel protesto eylemlerini, ülkenin dört bir yanında sokaklara taşıdı.

Ancak yönetim bu eylemleri de umursamadı, halkın üzerine ateş açarak, iki günde binlerce insanı katletti. İran hükümeti ölenlerin sayısını 3 bin 117 olarak açıklarken, bağımsız insan hakları örgütleri, katledilenlerin sayısının en az 10 bin kişi olduğunu açıkladılar!

Bu, İran’ın tarihindeki en büyük katliam ve insanlık tarihindeki en büyük katliamlardan birisi olarak tarihe geçti. İsrail hükümetinin Gazze’de son iki yılda 70 bin Filistinliyi katletmesine veya 1995 yılında Bosna-Hersek’in Srebrenica kentinde bir ay içinde 8 bin kişinin katledilmesine tepki verenlerin birçoğu, İran hükümetinin iki günde 10 bin kişiyi katletmesi karşısında sessiz kaldı!

***

İran’daki teokratik diktatörlüğün dış müdahaleyle değil, sadece iç dinamiklerle yıkılması gerektiğini savunanlar yanılmaktadırlar.

Demokrasiye doğru atılacak bir adımın salt iç dinamiklerle çözülmesi elbette ideal olan durumdur. Tarihe bakıldığında bu birçok ülkede olanaklı olmuştur.

Ancak bazı ülkelerde ve durumlarda ne yazık ki, iç dinamiklerle birlikte dış dinamikler de etkili olmadan, sonuç almak olanaklı değildir. Salt iç dinamikle bir sonuç alınabilmesi için öncelikle etkili bir iç dinamik potansiyelinin bulunması gerekir.

İran’da olduğu gibi, bir ülkede diktatörlük rejimi, devletin tüm kurum ve kuruluşlarını egemenliği altına almışsa, halkın tüm nefes borularını ve örgütlenme olanaklarını ortadan kaldırmışsa, sokakta protesto eylemi yapan göstericileri bile katletmek yoluna girmişse, ordunun ve güvenlik güçlerinin içinde halkla işbirliği yapacak güç odakları da yoksa, dışarıdan müdahaleyle iç dinamiklerin harekete geçirilmesi tek seçenek olabilir.

Almanya’daki faşist Nazi rejimi gecikmeli olarak da olsa ancak böyle durdurulabilmişti. Adolf Hitler 1932 seçimlerinde halkın yüzde 33’ünün oyunu alarak hükümeti kurmuş, birkaç ay içinde bir diktatörlük rejimi kurmuş, Alman halkı ise bu diktatörlüğe 12 yıl boyunca son veremediği için, Avrupa halkı büyük bir felaket yaşamış, İkinci Dünya Savaşı’nda yaklaşık 50 milyon insan yaşamını yitirmişti.

Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin, Amerika Birleşik Devletleri’nin ve Britanya’nın dışarıdan askeri müdahalesi olmasaydı, Nazi rejimi ve yaşanan katliamlar, soykırımlar sona ermeyecekti!

Bosna-Hersek’e ve Sırbistan’a uluslararası bir askeri müdahale olmasaydı, Boşnaklar uzun bir süre daha katliam kurbanı olacaklardı!

***

Burada önemli olan, İran’a yönelik bir uluslararası müdahalenin, emperyalizmin merkezi olan ABD’nin ve İsrail’in öncülüğünde ve tekelinde gerçekleşmemesi, uluslararası müdahale dışında bir seçenek kalmamışsa, bu müdahalenin Birleşmiş Milletler’in öncülüğünde, Avrupa Birliği’nin, Britanya’nın, Rusya’nın ve Çin’in de desteğiyle gerçekleşmesidir.

Ancak Rusya’nın ve Çin’in, İran halkının yararını ve geleceğini umursamaması, sadece kendi stratejik hesaplarıyla meşgul olması, bunu olanaksız kılmaktadır.

ABD ve İsrail de, İran’da demokratik ve laik bir cumhuriyetin kurulmasını umursamamakta, sadece İran’ın nükleer ve askeri altyapısını çökertmeyi, İran’ın Afganistan, Irak, Suriye ve Libya gibi bölünüp parçalanmasını amaçlamaktadır.

AB’nin “İran devrim muhafızları”nı terör örgütü listesine alması ise olumlu bir gelişmedir, ancak yetersizdir.

İran halkı ne yazık ki, “süper güçlerin” bencilliği yüzünden, büyük bir yalnızlığın içindedir.

]]>
Gazze ve hicret https://yenidunya.org/basindan/karsi-kose/32415/gazze-ve-hicret/ Fri, 11 Apr 2025 06:03:20 +0000 https://yenidunya.org/?p=32415 Geçtiğimiz cumartesi günü (5 Nisan), sabah namazından hemen sonra, hepsi de İslâm coğrafyasıyla sıkı münasebet içinde bulunan kıymetli insanlarla bir istişare halkasındaydık. Temel müzakere konumuz, Gazze’nin bugün geldiği durumdu. Herkes kendi durduğu yerden baktığı için, meseleye farklı açılımlar getirdi. Zihinlerde konuyu çok yönlü olarak netleştirmek adına, işaret edilen temel noktaları -bir diyalog akışı içinde- aktarmak istiyorum:

– Gazze’deki insanları başka bir coğrafyaya taşımayı artık konuşmamız gerekiyor. İslâm dünyasının gözleri önünde bir halk yok ediliyor. Toprak mı önemlidir, yoksa insan mı? Elbette insan daha önemlidir. Madem bu insanların öldürülmesine Müslümanlar engel olamıyor, bari kapılar açılsın. Bunun gündeme taşınması lazım.

– Fakat “Gazze’nin boşaltılması” zaten şu anda İsrail ve ABD yönetiminin temel önceliği. Dolayısıyla, böyle bir plana Müslümanlar olarak onay verdiğimizde, Siyonistlerin tezlerine doğrudan destek sağlamış oluruz. Onlar zaten Gazze’yi tahliye etmek ve orada İsrail’le iltisaklı bir yönetim kurmak istiyor. Ayrıca tahliye de çözüm olmayacaktır. Bakın mesela İsrail sadece Gazze’ye saldırmıyor, Batı Şeria ve diğer Filistin bölgelerinde de işgal ağır biçimde devam ediyor.

– Gazze’deki insanların artık dayanacak gücü kalmadı. Müslümanlar hem yaşananları seyrediyor hem de oradaki mazlumlara “Çok güzel direniyorsunuz! Hepimize örnek oluyorsunuz” vb. şeklinde sadece sözle sözde “destek” veriyor. Ancak bu insanlara artık somut bir çözüm sunmamız gerekiyor. Anlaşılıyor ki, İslâm ülkeleri üstüne düşeni yapmadı ve yapmayacak. Bir halkın yok edilmesini izliyoruz.

– Yaşanan süreçte temel problemlerden biri, Arap dünyasının tavrı. Filistin’e komşu ülkeler, Filistinlileri kesinlikle topraklarına kabul etmek istemiyor. Bugün kapılar açılsa dahi, Mısır ve Ürdün, katı bir şekilde Filistinlileri almaya karşı. Şu halde, bu insanların nereye gidebileceğini de düşünmek lazım. Pratikte, Gazze’yi boşaltsak mesela, Filistinliler nereye gidebilecekler?

– İslâm dünyasının farklı ülkeleri, belli kotalarla bu insanları “mülteci” olarak kabul edebilir. Hem böylece Gazze’deki kıyım ve katliam sona erer hem de Müslümanlar arasındaki kardeşlik vazifesi yerine getirilmiş olur. Türkiye, Endonezya, Balkan ülkeleri, Cezayir… Akla gelen birçok alternatif var. Gazzeliler buralarda “hicret” mantığıyla hayatlarına devam ederler.

– Gazze halkının ciddi bir bölümünün, böylesi bir “hicret”e sıcak bakmadığını görmemiz gerekiyor. Onlar adına konuşuyoruz, fakat Gazzeliler gitmek istiyor mu gerçekten? Kapılar açılsa bile, gidenlerin oranı çok küçük miktarlarda kalabilir. Gazze’deki herkes Hamas’ı desteklemiyor, doğru. Hatta Hamas’a yönelik sert eleştiriler de var. Ama bu iş Hamas’ı çoktan aşmış durumda.

– Gazzelilerin önemli bir bölümünün gitmek istemediğini nerden biliyoruz peki? “Hicret” söz konusu olduğunda Gazzeliler adına konuşmayalım diyoruz, ama “Gazze boşaltılmasın” derken onlar adına konuşmakta beis görmüyoruz. İçeriden gelen çığlıklara bakarsak, insanlar artık kurtulmak istiyor. Çarelerden biri de hicret.

– Bu meseleyi soğukkanlılıkla konuşmak gerçekten çok zor. Gazze’de ölüm ve şehadet, insanların hayatlarının doğal bir parçası durumunda. Toprak ve vatan mefhumu da, başka coğrafyalarda ifade ettiğinden çok daha derin manalar taşıyor. Siyonist Yahudilerin işgali, Filistinli nesillerde öylesine keskin travmalar oluşturdu ki, insanların duygusal olarak dışarıdan dayatılan her türlü çözüm ve çareye direndiği bir atmosfer de var. Ayrıca Arap dünyasındaki bazı mahfillerde meselenin ele alınış biçimi hem samimiyetsiz hem de hamasî. Filistin her ülkede aynı zamanda iç siyasetin konusu olduğu için, Gazzelilerle nasıl “baş edileceği” de ayrı bir mesele.

Müzakere bu minvalde devam ederken, benim aklımda tek somut çözüm beliriyordu: İslâm dünyasının öyle veya böyle sözünü dinleyeceği, güçlü ve kararlı bir odak, masaya demir yumruğunu vurarak ve her şeyi göze alarak öne çıkacaktı. Böylesi kriz dönemlerinde hep olduğu gibi. İşgale karşı tek çare, kuvvet ve caydırıcılıktı. Kuvvet ve caydırıcılık olmadan, konuşmalar boşunaydı. Ve tarihte sadece müzakereyle çözülmüş tek bir insanî kriz yoktu.

Kaynak: Taha Kılınç / Yeni Şafak

]]>
Halep’in fethine üzülenler tam liste https://yenidunya.org/basindan/karsi-kose/31451/halepin-fethine-uzulenler-tam-liste/ Mon, 02 Dec 2024 06:56:45 +0000 https://yenidunya.org/?p=31451 Ortadoğu’da saflar, ittifaklar, haritalar her an değişebilir; Halep’in yeniden fethini biraz temkinle ama ondan daha fazla coşkuyla karşıladık. Milletin ezici çoğunluğu Halep’in fethine sevinirken, az bir kısmı kaygılandı, burun kıvırdı, hatta üzüldü. Halep’in özgürleşmesi Türkiye içinde adeta turnusol oldu. İşte milletin coşkusunu ve sevincini paylaşamayıp üzülenlerin tam listesi:

1. CHP: CHP, Türkiye’nin sadece Suriye’de değil, Filistin, Irak, Libya, Somali, Kafkasya ve Balkanlar’daki hatta Rusya-Ukrayna krizi ve Azerbaycan’ın Ermenistan’a operasyonundaki aktif politikalarına karşı. Bunda “yurtta sulh cihanda sulh” anlayışının arkasına gizlenmiş pısırıklığın ve İsmet İnönü’nün ürkek dış politika mirasının etkisi var. Her ne kadar Deniz Baykal “Halep bir Sünni şehridir” dese de önceki CHP Genel Başkanı’nın mezhep taassubu üzerinden Esed muhabbeti de CHP’nin üzerinde bir gölge olarak duruyor. En çok da DEM ile olan sıkı ittifakı dolayısıyla CHP Halep’in Suriyelilerin eline geçmesinden rahatsız.

2. DEM: Halep’in Suriye halkının eline geçmesi en çok PKK/YPG’yi tehdit ediyor. Fırat’ın batısındaki PKK/YPG izole edildi. DEM doğal olarak bu gelişmeden rahatsız. Tuncay Bakırhan gelişmeleri “jeopolitik kurnazlık” olarak nitelendirdi. Halep’in fethi en çok DEM’i rahatsız ediyor.

3. SAADET PARTİSİ: SP, Erdoğan ve AK Parti’ye olan husumetiyle neredeyse mezhep değiştirme noktasına geldi. Suriye krizinde en başından itibaren Esed’in, İran’ın, Hizbullah’ın yanında saf tutuyor. İlgili her meselede istikrarlı şekilde İran’ın Türkiye şubesi gibi hareket ediyor. SP’nin yeni genel başkanı Halep’in alınması sonrası yaptığı açıklamayla meseleyi “mezhep çatışması” olarak gördüklerini belirterek bir kez daha İran’ın safında durdu.

4. DOĞU PERİNÇEK VE ULUSALCILAR: Çin ve Rusya nerede duruyorsa onlar da otomatik olarak orada duruyorlar. Rusya’nın Esed’e tam desteği nedeniyle katil Esed’in yanında saf tuttular. Türkiye’nin çıkarına olan konuda bile Rusya’nın yanındalar. Halep’in fethine en çok onlar üzüldüler.

5. TÜRKİYE NUSAYRİLERİ: Tamamı olmasa da bir kısmı doğal olarak aynı inanca sahip oldukları Esed’in yanındalar. Halep’in fethi onları derinden yaraladı.

6. BİR KISIM ALEVİLER: Kuşkusuz tamamı değil, bir kısmı Halep’in fethiyle yıkıldılar. Sabahat Akkiraz, “Alevileri katlediyorlar; Sivas’tan Halep’e akan kan aynıdır, akıtanlar da aynı” açıklamasını yaptı. Konunun Alevilerle ilgisi yok ama Alevilik-Nusayrilik dayanışması üzerinden Suriye’de milyonları katletmiş Esed’in ve İran’ın yanında duruyorlar.

7. CAFERİLER: Türkiye Caferileri lideri Selahattin Özgündüz, Halep’in fethi üzerine Suriyeli muhalifleri Müslüman olmamak ve İsrail’le işbirliği yapmakla itham etti: “İran mı Türkiye mi?” sorusuna en azından bir kısmı “İran” yanıtını verdiler.

8. SEKÜLER-KEMALİST-SOLCU KESİM: Müslümanların her başarısından rahatsızlar. Gazze’de Müslüman Hamas karşısında nasıl seküler/Batılı sandıkları İsrail’in yanında saf tutuyorlarsa, Suriye’de de “Cihatçı”ların karşısındaki herkesin, hatta İran’ın bile yanında saf tutabiliyorlar. PKK/PYD’ye seküler görüntüsü nedeniyle içten içe sempati duyduklarına da şüphe yok.

9. TÜRKÇÜ IRKÇILAR: Halep’in fethi Suriyelilerin geri dönüşü için bir fırsat kapısı araladı; muhaliflerin içinde başta Türkmenler olmak üzere çok sayıda Türk soylu var ama bunların derdi Türkiye de değil, Türklük de değil. ABD ve İsrail’in çıkarları adına hareket ettikleri için Türkiye’nin lehine bir gelişmeden çok rahatsız oldular.

10. DİĞERLERİ: Fetullahçılar, İrancılar, irapta mahalli olmayan irili ufaklı partiler, bir kısım emekli generaller de Halep’in özgürleşmesine çok üzüldüler.

Sorsanız, hepsi de “biz Erdoğan’ın Suriye politikasına karşıyız” diyecekler; öyle değil, tamamen duygusal, ideolojik ya da mezhebi saiklerle saf belirliyorlar. Türkiye’yle sevinmeyi, Türkiye’yle hüzünlenmeyi beceremiyorlar. Neyse ki toplam nüfus ve seçmen içinde bir yekûn tutmuyorlar.

Kaynak: Aydın Ünal / Yeni Şafak

]]>
Boykot ve iktidar https://yenidunya.org/basindan/karsi-kose/31231/boykot-ve-iktidar/ Fri, 08 Nov 2024 08:14:46 +0000 https://yenidunya.org/?p=31231 Bir Müslüman ve Türk olarak şahsen Silahlı Kuvvetlerimizin hemen şimdi harekete geçmesini, Kudüs’ü fethetmesini, bayrağımızı Kudüs surlarına çekmesini çok ister, çok arzularım ama işler böyle yürümüyor.

Birincisi devletin de bunu benim kadar istemesi gerekiyor. İkincisi devletin bunu gerçekleştirecek güce sahip olması gerekiyor. Üçüncüsü ve en önemlisi milletin de bunu istemesi gerekiyor.

İşte benim idealist, romantik, maceracı duygularım böyle geliyor ve millet gerçeğine toslayıp tuz buz oluyor.

Gazze’de devam eden soykırımın aynı zamanda bir milli mesele olduğuna şüphe yok. Ama yine de millet bir bütün olarak ortak duygularda buluşamayabilir. Hatta Gazze’den bile daha büyük, daha doğrudan etki eden meselelerde bile millet ortak bir duygu geliştirmeyebilir. İstiklal Savaşımızın şeffaf bir tarihi yazılabilse, orada bile milletin bütün olarak aynı fikirde olmadığı, onca kahraman ve kahramanlık destanı yanında “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” ya da “gelen ağam giden paşam” ya da “her koyun kendi bacağından asılır” duygusunun da var olduğu, 110 bin kişilik ordunun en az 10 bin neferinin firar ettiği, İstanbul’da, İzmir’de işgal güçleriyle iş tutulduğu, iş adamlarının işgal gücü temsilcilerinin kuyruğunda ihale kovaladığı, bütün bunların zafer kutlamalarında herkesi ezip öne geçtiği, mesela Ali Kemal’in linç edilmese, benzerlerine bakınca, belki de Cumhuriyet Gazetesi’nin kurucusu ve sahibi olup en radikal Kemalist olacağı gerçekleriyle yüzleşebilirdik.

İsrail ürünlerine ve soykırıma destek veren markalara yönelik boykotta da böyle bir acı gerçeğe çarpıyoruz. Boykotu umursamayan ya da önemsemeyen önemli bir kitle var. Sadece İsrail sempatizanları, seküler vs. kesim değil, adına ne derseniz deyin, muhafazakarlar, dindarlar içinde dahi boykotu bir mesele edinmeyenler var. Beş vakit namazını camide cemaatle kılıp, dükkanında boykotlu ürünler satan, iftar sofrasında orucunu Coca Cola ile açan, abdestiyle McDonalds’tan, Burger King’ten, Starbucks’tan rahatça yiyip içenler var. Evet, acı gerçek bu.

Anne-babaların, çocukların, en yakın dostların uymadığı, önemsemediği bir boykota, ülkenin yarısının oyunu almış bir iktidarın tamamen uymasını beklemek de hayal kırıklığından başka bir şey doğurmaz. Çok daha fazlasını yapabilirdi iktidar; örneğin Rize’deki skandala daha sert tedbir alabilirdi, İsrail’le ticareti savunan genel başkan yardımcısını kenara çekebilirdi, diplomatik ilişkileri sonlandırabilir, İsrail’le ticareti dedikoduya mahal vermeyecek biçimde kesebilirdi. Ama dedik ya, bizim arzularımızla, hassasiyet ölçümüzle iktidarın istikameti her zaman tamı tamına örtüşmeyebilir.

Büyük Filistin meselesini ve Gazze soykırımını alıp, getirip, küçültüp, daraltıp siyasi muhalefetin malzemesine dönüştürmek Filistin’e de, Gazze’ye de fayda sağlamaz, sağlamıyor.

Örneğin, Almanya’nın kucağına oturmuş, Almanya adına Türkiye’ye operasyon çektiği çok açık olan, Gazze soykırımına açıktan silah ve finans desteği sağlayan Almanya’ya karşı tek cümle kuramayan, hatta protesto edilen Kathrin gemisinin Almanya’ya ait olmadığını canhıraş savunup ülkesini aklamaya çalışan, sosyal medya hesabında kendisini “gbt birey” olarak tanıtan, yani cinsi sapkınlığıyla “onur” duyan, dolayısıyla ahlaksız, ilkesiz, güvenilmez birinin, yani Metin Cihan’ın başını çektiği kampanyanın bir Gazze ya da Filistin duyarlılığı içerdiği söylenebilir mi?

Nasıl ortaya çıktıkları, nereden beslendikleri belirsiz bir takım grupların meseleyi sadece siyasete, sadece iktidara indirgemeleri samimi eylemler olarak değerlendirilebilir mi?

Yanlış anlaşılmasın: Bu bir iktidarı aklama, savunma yazısı değil; bütün doğru bilgileri tek tek değerlendirdiğimizden, kimin nerede durduğunu not ettiğimizden, bütün o protestoları, itirazları, eleştirileri canı gönülden desteklediğimizden kimsenin şüphesi olmasın.

Ancak meseleyi salt iç siyasete ve iktidar eleştirisine indirgeyenler “siz bir bardak Starbucks kahveyi protesto ederken bakın birileri deveyi hamuduyla götürüyor” duygusunu besleyerek boykotu kırmaya, kırgınlık, yılgınlık, umutsuzluk oluşturmaya zemin hazırlıyorlar. Haydi Metin Cihan bunu kasıtlı yapıyor da, samimi Müslümanlar bunun farkındalar mı acaba?

Boykota katılanların az olduğunu önce bir kabul edelim. Ama yine de bu boykot, Türkiye’de ve dünyada bugüne kadar yapılanlar arasında en geniş katılımlı boykot. Daha güzel tarafı da şu: Bu boykot, şuurun artmasına neden oldu; çocukların dahi marketlerde boykot ürünü sorguladığına şahit oluyoruz. Azız ama dünden çokuz; görülüyor ki yarın daha çok olacağız. Üstelik boykot da epeyce etkili oluyor.

Kim ne yaparsa yapsın, ne derse desin, başkasını umursamadan, İsrail ürünlerine ve soykırımı destekleyen markalara boykota yıkılmadan, yorulmadan, bıkmadan, usanmadan devam! Bedduamız çok açık: Kim ki yağmurlu havada İsrail’e bir bardak su veriyorsa, eli kurusun, dili kurusun!

Kaynak: Aydın Ünal / Yeni Şafak

]]>
İsrail’in öldürmesini istemezdim https://yenidunya.org/basindan/karsi-kose/31003/israilin-oldurmesini-istemezdim/ Sun, 29 Sep 2024 08:12:12 +0000 https://yenidunya.org/?p=31003 Meksika Sınırı günleriydi. 2008 yılında, Furkan Savaşı sırasında Hasan Nasrallah, birdenbire hepimizin umudu haline gelmişti.

Lübnan Hizbullah’ının bu tuhaf lideri, “lebbeyk ya Hüseyin” diyerek İsrail’le savaşmış, ona ağır kayıplar yaşatmıştı.

İran’ın emperyalist ajandasının henüz bu denli belirginleş-mediği, Hizbullah’ın İran’ın “net aparatı” olmadığı günlerdi. Bir Meksika Sınırı’nı Hasan Nasrallah’ın bir konuşmasıyla açmış, masamızın önüne de bir Filistin bayrağı asmıştık. Umutla “bölgedeki Müslümanların makus talihini kim değiştirirse değiştirsin, baş göz üstüne” demiştik.

Elbette biliyorduk İran’ın kendi çıkarları için Hama’da, Humus’ta, Irak’ta neler yaptığını ama yine de Hizbullah ve özellikle Nasrallah bir çeşit “umut tazeleyici” olmuştu bizim için.

Tabii ki hayallerimizi perişan etti Hizbullah sonrası süreçte. İlk olarak Furkan Savaşı’ndan sonra Lübnan’daki Sünni-Hristiyan-Şii dengesini Şiilere devasa alanlar açacak şekilde organize etti.

Hadi bunu bir bakıma sineye çekerdik de, 2011’de patlak veren Suriye iç savaşında Hizbullah, adını dümdüz koyalım, bir katil sürüsüne, bir katliam makinesine dönüştü.

Suriye iç savaşında ölen insan sayısı hakkında net bir bilgimiz yok. 300 bin, en isabetli tahmin gibi geliyor. Bir katil sürüsü, bir katliam şebekesi olarak İran’ın aralıksız desteklediği Hizbullah, bu ölümlerin en az yarısından sorumlu.

Adına güya “tekfircilerle çarpışma” dedikleri bir konseptte kadın, yaşlı, çocuk demeden çok geniş çaplı bir katliam yürüttü Hizbullah Suriye’de. Ve adını da ister istemez “Hizbullat” koydurttu.

2016 yılında “İsrail ile Hizbullat savaşsa taraf tutmam” yazdığımı net şekilde hatırlıyorum mesela.

Bununla da kalmadı emperyalist İran’ın ve Hizbullah’ın yapıp ettikleri. Yemen’den Nijerya’ya, Irak’tan Afganistan’a değin her coğrafyada “Sünnilerin can düşmanı” haline geldiler.

İran, zaten biliyoruz, “öteki”sini “gâvur” olarak değil “Sünni Müslümanlar” olarak belirleyen bir ideolojik akıl tutulmasına zaten savruldu süreç içerisinde. Türkiye’deki etki ajanlarının tüm karartma çabalarına rağmen açıkça görülüyor ki yürüttükleri ajandada “gâvura karşı olmak” yer almıyor.

Gelelim son duruma.

Bir başka “aklı tutuk” ideoloji olarak Siyonizm, kendisine vaat edildiğine inandığı topraklar açısından cepheyi Lübnan’a genişletti biliyorsunuz. Saldırıların ilk gününde çoğu sivil 650 insanı katletti. Hizbullah, saldırıların ilk gününde “İsrail’e topyekûn savaş açtık” dedi demesine ama İran’dan yediği azarla bu savaş ilanını “yanlış anlaşılma var” diyerek geri çekti.

Ve ben yazıyı yazdığım dakikalarda bir haber düştü gündeme. İsrail, Hasan Nasrallah’ı öldürdüğünü duyurdu. Yine aynı dakikalarda bu tip şovlara çok düşkün olan İran’dan “Hamaney, savaş yüzüğünü taktı” haberleri servis edildi. O en derin komploya gönül indirecek değilim ama hani “İran ile İsrail danışıklı dövüş yapıyorlar” demesem de bu olan biteni herkes gibi çok garipsediğimi de söylemek zorundayım.

İsrail, Hizbullah’ı araçsallaştırarak arz-ı mevudu bir parça daha genişletmenin peşine düşmüş görünüyor. Dolayısıyla bize düşen Hizbullah’ın bir katil sürüsü, bir katliam şebekesi olduğunu hiç akıldan çıkarmadan Lübnan’da İsrail’e yönelecek sağlıklı ve geniş katılımlı bir direnişi organize etmeye çalışmaktır.

Nasrallah’ın ölüm haberine gelince… Bir İsrail kurşunu ya da bombasıyla ölüp gitmesi isteyeceğim son şey olurdu.

Kaynak: İsmail Kılıçaslan / Yeni Şafak

]]>
Suçu önleme ve ıslah için daha çok din eğitimi https://yenidunya.org/basindan/karsi-kose/30995/sucu-onleme-ve-islah-icin-daha-cok-din-egitimi/ Fri, 27 Sep 2024 07:34:21 +0000 https://yenidunya.org/?p=30995 Gencecik bir kızımız, Polis Memuru Şeyda Yılmaz, bir suç makinesi tarafından şehit edildi. Başta ailesi olmak üzere hepimizin başı sağ olsun.

Cinayetin bütün sorumluluğu en başından itibaren yargıya kesildi. Çok sayıda suç kaydı olan birinin elini kolunu sallayarak dolaşmasından yargının mesul olduğu söylendi. Polislerin, katil zanlısını adliyeye götürürken uyguladığı ve 90’ları hatırlatan hukuk dışı muamelesi ile İçişleri Bakanı’nın hukuksuzluk yapan polislere soruşturma açıldığını iddia eden “alçaktır” yönündeki açıklaması sadece meslektaş dayanışması olarak değil, yargıya bir mesaj olarak da okundu.

Sadece bu vakada değil, benzeri birçok olayda “polisin yakaladığı, mahkemenin serbest bıraktığı”, “suçluların ön kapıdan girip arka kapıdan çıktıkları” yönündeki algı çok yaygın.

Gerçekten öyle mi? Suçluların aramızda dolaşması yargının kastı ya da ihmali mi? Hayır. Yüzyıllar içinde tekâmül eden yargı artık çok büyük oranda teknik iş yapıyor. Suç ile yazılı kanunu eşleştirip, eğer eşleşmezse emsal kararlara bakıp, orada da bulunmazsa vicdanıyla karar veriyor. O karar da istinaftan AİHM’ye kadar bir dizi mekanizma tarafından tekrar incelenebiliyor.

Yargı önündeki kanuna göre karar veriyorsa, demek ki asıl suçlu Meclis. Öyle ya, kanunları Meclis yapıyor. Ancak orada da işler o kadar kolay yürümüyor. Her bir madde, uzmanlardan komisyona, gruplardan Genel Kurul’a kadar her aşamada tartışılıyor, en son Cumhurbaşkanı’na gidiyor, orada inceleniyor ve kanunlaşıyor.

Yargı ve Meclis sorumlu olmadığına göre kim sorumlu?

Sorun şuradan kaynaklanıyor: “Suçu önleme”, “ceza” ve “ıslah” konusunda elimizde kesin bir formül, kesin bir çözüm yok. Bu kavramlar insanlık tarihi boyunca tartışılmış. Yunan’ın, Mısır’ın, Hint’in, İslâm dünyasının felsefecileri, hukukçuları bu meseleye kafa yormuş ama kesin bir neticeye varamamış. Kimi diyor ki, suçu işleyene, önüne arkasına bakılmadan ceza verilmeli. Kimi diyor ki, cezanın yanında suçlu ıslah da edilmeli. Psikoloji ve tıptaki gelişmelerle suçlunun beyni üzerinde bir takım işlemler yapılması da savunuldu. Ancak bunların da hem insanî olmadığı, hem çare olmadığı görüldü.

Öyle ya; 3 yıl hapis cezası alan birini, cezasını ertelemeden, infaz indirimi yapmadan hapse attınız. Hapishanelerde de diyelim ki yeterince yeriniz var. 3 yıl sonra çıktığında ne olacak? Topluma intibak sağlayacak mı? Yoksa bugün Türkiye’de ve bütün dünyada olduğu gibi, daha fazla suça meyilli, bir suç örgütünün üyesi olarak mı çıkacak? Haydi idam kesin çözüm; hem ibret-i âlem ceza, hem de ıslaha gerek yok. Ama mesela hırsızlık yapanın bir elini kestiğinizde, yoksulluğun arttığı dönemlerde suç artarsa, toplumda eli kesik, dışlanmış, dilendiğinde bile para verilmeyen bir kitleyle nasıl baş edeceksiniz? Üstelik dünyanın en berbat hapishanelerinde yıllar geçiren mahkûmlar, çıktıklarında yeniden suç işlemekten çekinmiyorlar hatta normal hayata ayak uyduramayıp, hapse dönmek için bile suç işleyebiliyorlar.

Özetle; Türkiye’de ve dünyada, suçluların aramızda dolaşıyor olmasında, polis değil, yargı değil, kanun koyucular değil, hapishane kapasiteleri değil, ıslah konusundaki yetersizlik ve belirsizlik başrolü oynuyor.

Hiç başka yere bakmaya gerek yok, hiç başka diyarlardan formül aramaya, devşirmeye ihtiyaç yok: Suçu önlemede ve suçluyu ıslah etmede yegâne formül, hem dışarda, hem içerde, din eğitimini yoğunlaştırmaktır.

Din, suçu tamamıyla önlemeyecek, bütün suçluları ıslah etmeyecektir ama çok etkili olacağı açıktır.

Din eğitiminin yanında, yine içerde ve dışarda, dini örgütlenmelerin teşvik edilmesi, elbette bunların bir üst şura ile sıkı sıkıya denetlenmesi, bireylerin normal hayatta olsun, hapishanede olsun bir dini halkaya dâhil olması sorunu asgariye indirecektir.

Şimdi birileri bu önerime ve çağrıma, marjinal tek tük örneği de göstererek, iflah olmaz seküler ve plastik duyarlılıklarıyla tepki verecekler. İşte o zaman, ceza alıp hapse girmemiş ya da hapiste yatıp çıkmış suç makinalarının serseri mayın gibi aramızda dolaşmasından rahatsız olmayacaksınız. Çağdaşlaşmanın da bir bedeli var. Daha durun, çağdaşlaştıkça, tengrici, şamanist, ırkçı, anarşist ya da bilmem ne sapıkların toplu katliamları girecek devreye. Türkiye Norveç’e benzedikçe, daha ne toplu cinayetler, ne sapıklıklar göreceksiniz.

Kaynak: Aydın Ünal / Yeni Şafak

]]>
Darbelerin anası olacak bir darbenin ayak sesleri! https://yenidunya.org/basindan/karsi-kose/30906/darbelerin-anasi-olacak-bir-darbenin-ayak-sesleri/ Mon, 02 Sep 2024 10:26:29 +0000 https://yenidunya.org/?p=30906 Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan bütün askerî okullarımızın mezuniyet törenlerine katılıyor ve orada tarihî konuşmalar yapıyor. Bu yıl da aynı şeyi yaptı, 30 Ağustos Zafer Bayramı dolayısıyla. Bir askerî okulun mezuniyet töreninde yaşanan bir hâdise herkesin tepesini attırdı…Cumhurbaşkanı bir cami açılışı yapıyor ve günlerden cuma.

Teğmenler ne yapıyor? İslâm’ın bayraktarlığını yapmış bir ordunun neferleri olacak teğmenleri, cuma günü açılışı yapılan camiyi tıka basa dolduracaklar diye bekliyor bu Müslüman halk, değil mi? 

APOLETLER SÖKÜLECEK! 

Ama ne oluyor?

Devletin en tepesinin alarm zillerinin çalmasına yol açacak tehlikeli bir oyun, bir “isyan” veya provokasyon (artık ne derseniz deyin!) izlenimi oluşturan bir kılıç sallama ve ilkel, ‘bay’an, bayağı sloganlar atma gösterisine şahit oluyoruz.

Bu bir tören hazırlığı olabilir mi?

Milletin iradesine, milletin iradesinin en yetkili temsilcisi, seçilmiş cumhurbaşkanı ve başkomutanına karşı birileri mesaj mı veriyor acaba, diye sormak zorundayız.

Ne mesajı, demeyin!

Kuzey Kore ilkelliğini, diktatoryasını anımsatan böyle ilkel tören hazırlığı olamaz!

Bu çağda, bu zamanda, bu saatte?

Birileri darbe îmâsında mı bulunmak istedi, diye sormak en temel hakkımız!

Bu ülke darbe üstüne darbe yedi çünkü!

Her on yılda bir darbe yedi, yiyor?

15 Temmuz aşağılık darbe ve işgal girişiminin üzerinden henüz 10 yıl bile geçmeden böyle bir girişime soyunanlar olabilir mi, diye asla bir saniye bile düşünürsek, bir de bakmışız her şey alt üst olmuş, ülke kaosun, belirsizliğin ve -hatta Allah muahafaza ama- iç savaşın eşiğine sürüklenmiş!

Olmaz demeyin!

Bu ülkede nice olmazlar oldu.

Olmaz olmaz diyemeyiz artık!

Aklımızı başımıza devşireceğiz!

En küçük darbe imâsında bulunan herkesin apoletlerini teker teker sökecek bu devlet!

Asla merhamet etmeyecek.

Yeter artık! 

PARANOYA DEĞİL, DARBELERİN ANASI TEZGÂHLANIYOR OLABİLİR! 

Birileri habire “paranoya yapmayın!” diye salak salak laf ediyor!

Bakın bendeniz 15 Temmuz darbe ve işgal girişiminden yaklaşık altı ay önce Ülke TV’de canlı yayında “darbe geliyor, lütfen devlet uyumasın! Millet de duysun, ona göre hareket etsin!” demiştim.

O zaman canlı yayına yağmur gibi tepkiler gelmişti, “paranoyak mı bu adam, felaket tellallığı yapıyor!” şeklinde!

Ben Müslüman bir fikir adamı ve yazarım. Felâket tellallığı nasıl yaparım! Ben darbenin gelişini dış medyayı İngilizlerin The Economist dergisi, Amerika’ya hükmeden Yahudilerin haftalık Time ve Newsweek dergilerini, CFR terör organizasyon şebekesinin iki aylık Foreign Affairs gibi dergilerini ve tabiî New York Times, Washington Post ve İngiliz Financial Times gazetelerini düzenli takip ettiğim için bu etkili kaynaklarda yazılıp çizilenlere bakarak görmüştüm! Sadece bu dergi ve gazetelerde yazılan makale ve yorumlara dayanarak “Türkiye’de darbe yapacak bu alçaklar, içimizdeki Kemalist ve laikçi sloganlar atan NATO bağımlısı adamlarını, askerleri kullanarak” demiştim.

Darbe geldi 15 Temmuz’da

Şimdi 15 Temmuz’dan daha büyük ölçekli, Türkiye’de iç savaş çıkaracak, ülkenin bölünmesine yol açacak, Kemalizm sloganları attırarak darbe yaptıracak dış güçler ve içerideki uzantıları her zamankinden daha aktifler ve Türkiye’yi darbe yapılacak bir ülkeye, iç savaşın ve parçalanmanın eşiğine sürükleyecek büyük ölçekli “darbelerin anası” diye adlandırabileceğim büyük bir felâketin, çıkmaz sokağın eşiğine sürüklemeye çalışacaklar!

Bu kez işin içine Filistin’deki soykırımı da katacaklar! Filistin’i haritadan silmeye çalışacaklar! Mescid-i Aksa’yı yıkmaktan ve yerine Yahudi Tapınağı dikmekten çekinmeyecekler: On yıllardır Mescid-i Aksa’nın altını oydular arkeolojik kazı diye diye!

Suudi Arabistan ve İran burada Türkiye’ye karşı birlikte hareket edecekler: İsrail’in önünü açacaklar!

İsrail kudurdu. Ne yapıp edip bu Arz-ı Mev’ud saplantısını hayata geçirmek istiyor. Hem bu teo-politik stratejisinin hem de genelde İsrail’in önündeki en büyük ve tek engel olarak gördüğü Türkiye’nin cezalandırılması için can atıyor! Tayyip Erdoğan’ın başında olduğu Türkiye’nin!

Çok büyük, çok katmanlı ve karmaşık bir felâket tezgâhlanıyor. İç cephe çoktan tahkim edildi. Bütün toplum kesimleri birbirine düşman edildi.

Özgür Özel, Cumhurbaşkanına hakaret eden düşük bir kişiyi yanına, baş köşeye oturttu! Çok çirkin ve tehlikeli bir davranış bu! Özgür Özel, makul bir siyasetçi, etrafındaki ve medyadaki akl-ı selîmden nasibini alamamış provokatör tipli adamlara asla itibar etmemeli. Ve Türkiye’nin eşiğine sürüklendiği felâketi, iç savaş ve parçalanma tezgâhını görmeli ve bu konuda devletle birlikte hareket etmeli, küresel şer şebekelerinin adamlarıyla değil!

Vesselâm.

Kaynak: Yusuf Kaplan / Yeni Şafak

]]>