karşı köşe – Yeni Dünya https://yenidunya.org Yeni Günün Habercisi Mon, 02 Feb 2026 08:25:27 +0000 tr hourly 1 https://wordpress.org/?v=6.8.5 https://yenidunya.org/wp-content/uploads/2022/02/cropped-YD-ikon-512-1-75x75.png karşı köşe – Yeni Dünya https://yenidunya.org 32 32 İran’a uluslararası müdahale https://yenidunya.org/basindan/karsi-kose/33748/irana-uluslararasi-mudahale/ Mon, 02 Feb 2026 08:25:25 +0000 https://yenidunya.org/?p=33748 İran’daki teokratik diktatörlük rejimi, sözde “seçimlere” katılım oranlarının gösterdiği gibi, halk desteğini büyük ölçüde yitirmiştir.

2024 yılında “seçimlere” katılım oranı yüzde 39 idi. Sadece sözde “dini lider” Ali Hamaney’in kontrolündeki bir konseyin onayladığı adayların yarışabildiği sözde “seçimlere” katılım oranındaki düşüklük, halkın teokratik rejimi boykot ve protesto eylemiydi.

Halkın verdiği mesajı anlamamakta ısrar eden rejim ise, baskılarından vazgeçmedi, ayrıca ekonomik krizi de çözemeyince, halk kitlesel protesto eylemlerini, ülkenin dört bir yanında sokaklara taşıdı.

Ancak yönetim bu eylemleri de umursamadı, halkın üzerine ateş açarak, iki günde binlerce insanı katletti. İran hükümeti ölenlerin sayısını 3 bin 117 olarak açıklarken, bağımsız insan hakları örgütleri, katledilenlerin sayısının en az 10 bin kişi olduğunu açıkladılar!

Bu, İran’ın tarihindeki en büyük katliam ve insanlık tarihindeki en büyük katliamlardan birisi olarak tarihe geçti. İsrail hükümetinin Gazze’de son iki yılda 70 bin Filistinliyi katletmesine veya 1995 yılında Bosna-Hersek’in Srebrenica kentinde bir ay içinde 8 bin kişinin katledilmesine tepki verenlerin birçoğu, İran hükümetinin iki günde 10 bin kişiyi katletmesi karşısında sessiz kaldı!

***

İran’daki teokratik diktatörlüğün dış müdahaleyle değil, sadece iç dinamiklerle yıkılması gerektiğini savunanlar yanılmaktadırlar.

Demokrasiye doğru atılacak bir adımın salt iç dinamiklerle çözülmesi elbette ideal olan durumdur. Tarihe bakıldığında bu birçok ülkede olanaklı olmuştur.

Ancak bazı ülkelerde ve durumlarda ne yazık ki, iç dinamiklerle birlikte dış dinamikler de etkili olmadan, sonuç almak olanaklı değildir. Salt iç dinamikle bir sonuç alınabilmesi için öncelikle etkili bir iç dinamik potansiyelinin bulunması gerekir.

İran’da olduğu gibi, bir ülkede diktatörlük rejimi, devletin tüm kurum ve kuruluşlarını egemenliği altına almışsa, halkın tüm nefes borularını ve örgütlenme olanaklarını ortadan kaldırmışsa, sokakta protesto eylemi yapan göstericileri bile katletmek yoluna girmişse, ordunun ve güvenlik güçlerinin içinde halkla işbirliği yapacak güç odakları da yoksa, dışarıdan müdahaleyle iç dinamiklerin harekete geçirilmesi tek seçenek olabilir.

Almanya’daki faşist Nazi rejimi gecikmeli olarak da olsa ancak böyle durdurulabilmişti. Adolf Hitler 1932 seçimlerinde halkın yüzde 33’ünün oyunu alarak hükümeti kurmuş, birkaç ay içinde bir diktatörlük rejimi kurmuş, Alman halkı ise bu diktatörlüğe 12 yıl boyunca son veremediği için, Avrupa halkı büyük bir felaket yaşamış, İkinci Dünya Savaşı’nda yaklaşık 50 milyon insan yaşamını yitirmişti.

Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin, Amerika Birleşik Devletleri’nin ve Britanya’nın dışarıdan askeri müdahalesi olmasaydı, Nazi rejimi ve yaşanan katliamlar, soykırımlar sona ermeyecekti!

Bosna-Hersek’e ve Sırbistan’a uluslararası bir askeri müdahale olmasaydı, Boşnaklar uzun bir süre daha katliam kurbanı olacaklardı!

***

Burada önemli olan, İran’a yönelik bir uluslararası müdahalenin, emperyalizmin merkezi olan ABD’nin ve İsrail’in öncülüğünde ve tekelinde gerçekleşmemesi, uluslararası müdahale dışında bir seçenek kalmamışsa, bu müdahalenin Birleşmiş Milletler’in öncülüğünde, Avrupa Birliği’nin, Britanya’nın, Rusya’nın ve Çin’in de desteğiyle gerçekleşmesidir.

Ancak Rusya’nın ve Çin’in, İran halkının yararını ve geleceğini umursamaması, sadece kendi stratejik hesaplarıyla meşgul olması, bunu olanaksız kılmaktadır.

ABD ve İsrail de, İran’da demokratik ve laik bir cumhuriyetin kurulmasını umursamamakta, sadece İran’ın nükleer ve askeri altyapısını çökertmeyi, İran’ın Afganistan, Irak, Suriye ve Libya gibi bölünüp parçalanmasını amaçlamaktadır.

AB’nin “İran devrim muhafızları”nı terör örgütü listesine alması ise olumlu bir gelişmedir, ancak yetersizdir.

İran halkı ne yazık ki, “süper güçlerin” bencilliği yüzünden, büyük bir yalnızlığın içindedir.

]]>
Gazze ve hicret https://yenidunya.org/basindan/karsi-kose/32415/gazze-ve-hicret/ Fri, 11 Apr 2025 06:03:20 +0000 https://yenidunya.org/?p=32415 Geçtiğimiz cumartesi günü (5 Nisan), sabah namazından hemen sonra, hepsi de İslâm coğrafyasıyla sıkı münasebet içinde bulunan kıymetli insanlarla bir istişare halkasındaydık. Temel müzakere konumuz, Gazze’nin bugün geldiği durumdu. Herkes kendi durduğu yerden baktığı için, meseleye farklı açılımlar getirdi. Zihinlerde konuyu çok yönlü olarak netleştirmek adına, işaret edilen temel noktaları -bir diyalog akışı içinde- aktarmak istiyorum:

– Gazze’deki insanları başka bir coğrafyaya taşımayı artık konuşmamız gerekiyor. İslâm dünyasının gözleri önünde bir halk yok ediliyor. Toprak mı önemlidir, yoksa insan mı? Elbette insan daha önemlidir. Madem bu insanların öldürülmesine Müslümanlar engel olamıyor, bari kapılar açılsın. Bunun gündeme taşınması lazım.

– Fakat “Gazze’nin boşaltılması” zaten şu anda İsrail ve ABD yönetiminin temel önceliği. Dolayısıyla, böyle bir plana Müslümanlar olarak onay verdiğimizde, Siyonistlerin tezlerine doğrudan destek sağlamış oluruz. Onlar zaten Gazze’yi tahliye etmek ve orada İsrail’le iltisaklı bir yönetim kurmak istiyor. Ayrıca tahliye de çözüm olmayacaktır. Bakın mesela İsrail sadece Gazze’ye saldırmıyor, Batı Şeria ve diğer Filistin bölgelerinde de işgal ağır biçimde devam ediyor.

– Gazze’deki insanların artık dayanacak gücü kalmadı. Müslümanlar hem yaşananları seyrediyor hem de oradaki mazlumlara “Çok güzel direniyorsunuz! Hepimize örnek oluyorsunuz” vb. şeklinde sadece sözle sözde “destek” veriyor. Ancak bu insanlara artık somut bir çözüm sunmamız gerekiyor. Anlaşılıyor ki, İslâm ülkeleri üstüne düşeni yapmadı ve yapmayacak. Bir halkın yok edilmesini izliyoruz.

– Yaşanan süreçte temel problemlerden biri, Arap dünyasının tavrı. Filistin’e komşu ülkeler, Filistinlileri kesinlikle topraklarına kabul etmek istemiyor. Bugün kapılar açılsa dahi, Mısır ve Ürdün, katı bir şekilde Filistinlileri almaya karşı. Şu halde, bu insanların nereye gidebileceğini de düşünmek lazım. Pratikte, Gazze’yi boşaltsak mesela, Filistinliler nereye gidebilecekler?

– İslâm dünyasının farklı ülkeleri, belli kotalarla bu insanları “mülteci” olarak kabul edebilir. Hem böylece Gazze’deki kıyım ve katliam sona erer hem de Müslümanlar arasındaki kardeşlik vazifesi yerine getirilmiş olur. Türkiye, Endonezya, Balkan ülkeleri, Cezayir… Akla gelen birçok alternatif var. Gazzeliler buralarda “hicret” mantığıyla hayatlarına devam ederler.

– Gazze halkının ciddi bir bölümünün, böylesi bir “hicret”e sıcak bakmadığını görmemiz gerekiyor. Onlar adına konuşuyoruz, fakat Gazzeliler gitmek istiyor mu gerçekten? Kapılar açılsa bile, gidenlerin oranı çok küçük miktarlarda kalabilir. Gazze’deki herkes Hamas’ı desteklemiyor, doğru. Hatta Hamas’a yönelik sert eleştiriler de var. Ama bu iş Hamas’ı çoktan aşmış durumda.

– Gazzelilerin önemli bir bölümünün gitmek istemediğini nerden biliyoruz peki? “Hicret” söz konusu olduğunda Gazzeliler adına konuşmayalım diyoruz, ama “Gazze boşaltılmasın” derken onlar adına konuşmakta beis görmüyoruz. İçeriden gelen çığlıklara bakarsak, insanlar artık kurtulmak istiyor. Çarelerden biri de hicret.

– Bu meseleyi soğukkanlılıkla konuşmak gerçekten çok zor. Gazze’de ölüm ve şehadet, insanların hayatlarının doğal bir parçası durumunda. Toprak ve vatan mefhumu da, başka coğrafyalarda ifade ettiğinden çok daha derin manalar taşıyor. Siyonist Yahudilerin işgali, Filistinli nesillerde öylesine keskin travmalar oluşturdu ki, insanların duygusal olarak dışarıdan dayatılan her türlü çözüm ve çareye direndiği bir atmosfer de var. Ayrıca Arap dünyasındaki bazı mahfillerde meselenin ele alınış biçimi hem samimiyetsiz hem de hamasî. Filistin her ülkede aynı zamanda iç siyasetin konusu olduğu için, Gazzelilerle nasıl “baş edileceği” de ayrı bir mesele.

Müzakere bu minvalde devam ederken, benim aklımda tek somut çözüm beliriyordu: İslâm dünyasının öyle veya böyle sözünü dinleyeceği, güçlü ve kararlı bir odak, masaya demir yumruğunu vurarak ve her şeyi göze alarak öne çıkacaktı. Böylesi kriz dönemlerinde hep olduğu gibi. İşgale karşı tek çare, kuvvet ve caydırıcılıktı. Kuvvet ve caydırıcılık olmadan, konuşmalar boşunaydı. Ve tarihte sadece müzakereyle çözülmüş tek bir insanî kriz yoktu.

Kaynak: Taha Kılınç / Yeni Şafak

]]>
Halep’in fethine üzülenler tam liste https://yenidunya.org/basindan/karsi-kose/31451/halepin-fethine-uzulenler-tam-liste/ Mon, 02 Dec 2024 06:56:45 +0000 https://yenidunya.org/?p=31451 Ortadoğu’da saflar, ittifaklar, haritalar her an değişebilir; Halep’in yeniden fethini biraz temkinle ama ondan daha fazla coşkuyla karşıladık. Milletin ezici çoğunluğu Halep’in fethine sevinirken, az bir kısmı kaygılandı, burun kıvırdı, hatta üzüldü. Halep’in özgürleşmesi Türkiye içinde adeta turnusol oldu. İşte milletin coşkusunu ve sevincini paylaşamayıp üzülenlerin tam listesi:

1. CHP: CHP, Türkiye’nin sadece Suriye’de değil, Filistin, Irak, Libya, Somali, Kafkasya ve Balkanlar’daki hatta Rusya-Ukrayna krizi ve Azerbaycan’ın Ermenistan’a operasyonundaki aktif politikalarına karşı. Bunda “yurtta sulh cihanda sulh” anlayışının arkasına gizlenmiş pısırıklığın ve İsmet İnönü’nün ürkek dış politika mirasının etkisi var. Her ne kadar Deniz Baykal “Halep bir Sünni şehridir” dese de önceki CHP Genel Başkanı’nın mezhep taassubu üzerinden Esed muhabbeti de CHP’nin üzerinde bir gölge olarak duruyor. En çok da DEM ile olan sıkı ittifakı dolayısıyla CHP Halep’in Suriyelilerin eline geçmesinden rahatsız.

2. DEM: Halep’in Suriye halkının eline geçmesi en çok PKK/YPG’yi tehdit ediyor. Fırat’ın batısındaki PKK/YPG izole edildi. DEM doğal olarak bu gelişmeden rahatsız. Tuncay Bakırhan gelişmeleri “jeopolitik kurnazlık” olarak nitelendirdi. Halep’in fethi en çok DEM’i rahatsız ediyor.

3. SAADET PARTİSİ: SP, Erdoğan ve AK Parti’ye olan husumetiyle neredeyse mezhep değiştirme noktasına geldi. Suriye krizinde en başından itibaren Esed’in, İran’ın, Hizbullah’ın yanında saf tutuyor. İlgili her meselede istikrarlı şekilde İran’ın Türkiye şubesi gibi hareket ediyor. SP’nin yeni genel başkanı Halep’in alınması sonrası yaptığı açıklamayla meseleyi “mezhep çatışması” olarak gördüklerini belirterek bir kez daha İran’ın safında durdu.

4. DOĞU PERİNÇEK VE ULUSALCILAR: Çin ve Rusya nerede duruyorsa onlar da otomatik olarak orada duruyorlar. Rusya’nın Esed’e tam desteği nedeniyle katil Esed’in yanında saf tuttular. Türkiye’nin çıkarına olan konuda bile Rusya’nın yanındalar. Halep’in fethine en çok onlar üzüldüler.

5. TÜRKİYE NUSAYRİLERİ: Tamamı olmasa da bir kısmı doğal olarak aynı inanca sahip oldukları Esed’in yanındalar. Halep’in fethi onları derinden yaraladı.

6. BİR KISIM ALEVİLER: Kuşkusuz tamamı değil, bir kısmı Halep’in fethiyle yıkıldılar. Sabahat Akkiraz, “Alevileri katlediyorlar; Sivas’tan Halep’e akan kan aynıdır, akıtanlar da aynı” açıklamasını yaptı. Konunun Alevilerle ilgisi yok ama Alevilik-Nusayrilik dayanışması üzerinden Suriye’de milyonları katletmiş Esed’in ve İran’ın yanında duruyorlar.

7. CAFERİLER: Türkiye Caferileri lideri Selahattin Özgündüz, Halep’in fethi üzerine Suriyeli muhalifleri Müslüman olmamak ve İsrail’le işbirliği yapmakla itham etti: “İran mı Türkiye mi?” sorusuna en azından bir kısmı “İran” yanıtını verdiler.

8. SEKÜLER-KEMALİST-SOLCU KESİM: Müslümanların her başarısından rahatsızlar. Gazze’de Müslüman Hamas karşısında nasıl seküler/Batılı sandıkları İsrail’in yanında saf tutuyorlarsa, Suriye’de de “Cihatçı”ların karşısındaki herkesin, hatta İran’ın bile yanında saf tutabiliyorlar. PKK/PYD’ye seküler görüntüsü nedeniyle içten içe sempati duyduklarına da şüphe yok.

9. TÜRKÇÜ IRKÇILAR: Halep’in fethi Suriyelilerin geri dönüşü için bir fırsat kapısı araladı; muhaliflerin içinde başta Türkmenler olmak üzere çok sayıda Türk soylu var ama bunların derdi Türkiye de değil, Türklük de değil. ABD ve İsrail’in çıkarları adına hareket ettikleri için Türkiye’nin lehine bir gelişmeden çok rahatsız oldular.

10. DİĞERLERİ: Fetullahçılar, İrancılar, irapta mahalli olmayan irili ufaklı partiler, bir kısım emekli generaller de Halep’in özgürleşmesine çok üzüldüler.

Sorsanız, hepsi de “biz Erdoğan’ın Suriye politikasına karşıyız” diyecekler; öyle değil, tamamen duygusal, ideolojik ya da mezhebi saiklerle saf belirliyorlar. Türkiye’yle sevinmeyi, Türkiye’yle hüzünlenmeyi beceremiyorlar. Neyse ki toplam nüfus ve seçmen içinde bir yekûn tutmuyorlar.

Kaynak: Aydın Ünal / Yeni Şafak

]]>
Boykot ve iktidar https://yenidunya.org/basindan/karsi-kose/31231/boykot-ve-iktidar/ Fri, 08 Nov 2024 08:14:46 +0000 https://yenidunya.org/?p=31231 Bir Müslüman ve Türk olarak şahsen Silahlı Kuvvetlerimizin hemen şimdi harekete geçmesini, Kudüs’ü fethetmesini, bayrağımızı Kudüs surlarına çekmesini çok ister, çok arzularım ama işler böyle yürümüyor.

Birincisi devletin de bunu benim kadar istemesi gerekiyor. İkincisi devletin bunu gerçekleştirecek güce sahip olması gerekiyor. Üçüncüsü ve en önemlisi milletin de bunu istemesi gerekiyor.

İşte benim idealist, romantik, maceracı duygularım böyle geliyor ve millet gerçeğine toslayıp tuz buz oluyor.

Gazze’de devam eden soykırımın aynı zamanda bir milli mesele olduğuna şüphe yok. Ama yine de millet bir bütün olarak ortak duygularda buluşamayabilir. Hatta Gazze’den bile daha büyük, daha doğrudan etki eden meselelerde bile millet ortak bir duygu geliştirmeyebilir. İstiklal Savaşımızın şeffaf bir tarihi yazılabilse, orada bile milletin bütün olarak aynı fikirde olmadığı, onca kahraman ve kahramanlık destanı yanında “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” ya da “gelen ağam giden paşam” ya da “her koyun kendi bacağından asılır” duygusunun da var olduğu, 110 bin kişilik ordunun en az 10 bin neferinin firar ettiği, İstanbul’da, İzmir’de işgal güçleriyle iş tutulduğu, iş adamlarının işgal gücü temsilcilerinin kuyruğunda ihale kovaladığı, bütün bunların zafer kutlamalarında herkesi ezip öne geçtiği, mesela Ali Kemal’in linç edilmese, benzerlerine bakınca, belki de Cumhuriyet Gazetesi’nin kurucusu ve sahibi olup en radikal Kemalist olacağı gerçekleriyle yüzleşebilirdik.

İsrail ürünlerine ve soykırıma destek veren markalara yönelik boykotta da böyle bir acı gerçeğe çarpıyoruz. Boykotu umursamayan ya da önemsemeyen önemli bir kitle var. Sadece İsrail sempatizanları, seküler vs. kesim değil, adına ne derseniz deyin, muhafazakarlar, dindarlar içinde dahi boykotu bir mesele edinmeyenler var. Beş vakit namazını camide cemaatle kılıp, dükkanında boykotlu ürünler satan, iftar sofrasında orucunu Coca Cola ile açan, abdestiyle McDonalds’tan, Burger King’ten, Starbucks’tan rahatça yiyip içenler var. Evet, acı gerçek bu.

Anne-babaların, çocukların, en yakın dostların uymadığı, önemsemediği bir boykota, ülkenin yarısının oyunu almış bir iktidarın tamamen uymasını beklemek de hayal kırıklığından başka bir şey doğurmaz. Çok daha fazlasını yapabilirdi iktidar; örneğin Rize’deki skandala daha sert tedbir alabilirdi, İsrail’le ticareti savunan genel başkan yardımcısını kenara çekebilirdi, diplomatik ilişkileri sonlandırabilir, İsrail’le ticareti dedikoduya mahal vermeyecek biçimde kesebilirdi. Ama dedik ya, bizim arzularımızla, hassasiyet ölçümüzle iktidarın istikameti her zaman tamı tamına örtüşmeyebilir.

Büyük Filistin meselesini ve Gazze soykırımını alıp, getirip, küçültüp, daraltıp siyasi muhalefetin malzemesine dönüştürmek Filistin’e de, Gazze’ye de fayda sağlamaz, sağlamıyor.

Örneğin, Almanya’nın kucağına oturmuş, Almanya adına Türkiye’ye operasyon çektiği çok açık olan, Gazze soykırımına açıktan silah ve finans desteği sağlayan Almanya’ya karşı tek cümle kuramayan, hatta protesto edilen Kathrin gemisinin Almanya’ya ait olmadığını canhıraş savunup ülkesini aklamaya çalışan, sosyal medya hesabında kendisini “gbt birey” olarak tanıtan, yani cinsi sapkınlığıyla “onur” duyan, dolayısıyla ahlaksız, ilkesiz, güvenilmez birinin, yani Metin Cihan’ın başını çektiği kampanyanın bir Gazze ya da Filistin duyarlılığı içerdiği söylenebilir mi?

Nasıl ortaya çıktıkları, nereden beslendikleri belirsiz bir takım grupların meseleyi sadece siyasete, sadece iktidara indirgemeleri samimi eylemler olarak değerlendirilebilir mi?

Yanlış anlaşılmasın: Bu bir iktidarı aklama, savunma yazısı değil; bütün doğru bilgileri tek tek değerlendirdiğimizden, kimin nerede durduğunu not ettiğimizden, bütün o protestoları, itirazları, eleştirileri canı gönülden desteklediğimizden kimsenin şüphesi olmasın.

Ancak meseleyi salt iç siyasete ve iktidar eleştirisine indirgeyenler “siz bir bardak Starbucks kahveyi protesto ederken bakın birileri deveyi hamuduyla götürüyor” duygusunu besleyerek boykotu kırmaya, kırgınlık, yılgınlık, umutsuzluk oluşturmaya zemin hazırlıyorlar. Haydi Metin Cihan bunu kasıtlı yapıyor da, samimi Müslümanlar bunun farkındalar mı acaba?

Boykota katılanların az olduğunu önce bir kabul edelim. Ama yine de bu boykot, Türkiye’de ve dünyada bugüne kadar yapılanlar arasında en geniş katılımlı boykot. Daha güzel tarafı da şu: Bu boykot, şuurun artmasına neden oldu; çocukların dahi marketlerde boykot ürünü sorguladığına şahit oluyoruz. Azız ama dünden çokuz; görülüyor ki yarın daha çok olacağız. Üstelik boykot da epeyce etkili oluyor.

Kim ne yaparsa yapsın, ne derse desin, başkasını umursamadan, İsrail ürünlerine ve soykırımı destekleyen markalara boykota yıkılmadan, yorulmadan, bıkmadan, usanmadan devam! Bedduamız çok açık: Kim ki yağmurlu havada İsrail’e bir bardak su veriyorsa, eli kurusun, dili kurusun!

Kaynak: Aydın Ünal / Yeni Şafak

]]>
İsrail’in öldürmesini istemezdim https://yenidunya.org/basindan/karsi-kose/31003/israilin-oldurmesini-istemezdim/ Sun, 29 Sep 2024 08:12:12 +0000 https://yenidunya.org/?p=31003 Meksika Sınırı günleriydi. 2008 yılında, Furkan Savaşı sırasında Hasan Nasrallah, birdenbire hepimizin umudu haline gelmişti.

Lübnan Hizbullah’ının bu tuhaf lideri, “lebbeyk ya Hüseyin” diyerek İsrail’le savaşmış, ona ağır kayıplar yaşatmıştı.

İran’ın emperyalist ajandasının henüz bu denli belirginleş-mediği, Hizbullah’ın İran’ın “net aparatı” olmadığı günlerdi. Bir Meksika Sınırı’nı Hasan Nasrallah’ın bir konuşmasıyla açmış, masamızın önüne de bir Filistin bayrağı asmıştık. Umutla “bölgedeki Müslümanların makus talihini kim değiştirirse değiştirsin, baş göz üstüne” demiştik.

Elbette biliyorduk İran’ın kendi çıkarları için Hama’da, Humus’ta, Irak’ta neler yaptığını ama yine de Hizbullah ve özellikle Nasrallah bir çeşit “umut tazeleyici” olmuştu bizim için.

Tabii ki hayallerimizi perişan etti Hizbullah sonrası süreçte. İlk olarak Furkan Savaşı’ndan sonra Lübnan’daki Sünni-Hristiyan-Şii dengesini Şiilere devasa alanlar açacak şekilde organize etti.

Hadi bunu bir bakıma sineye çekerdik de, 2011’de patlak veren Suriye iç savaşında Hizbullah, adını dümdüz koyalım, bir katil sürüsüne, bir katliam makinesine dönüştü.

Suriye iç savaşında ölen insan sayısı hakkında net bir bilgimiz yok. 300 bin, en isabetli tahmin gibi geliyor. Bir katil sürüsü, bir katliam şebekesi olarak İran’ın aralıksız desteklediği Hizbullah, bu ölümlerin en az yarısından sorumlu.

Adına güya “tekfircilerle çarpışma” dedikleri bir konseptte kadın, yaşlı, çocuk demeden çok geniş çaplı bir katliam yürüttü Hizbullah Suriye’de. Ve adını da ister istemez “Hizbullat” koydurttu.

2016 yılında “İsrail ile Hizbullat savaşsa taraf tutmam” yazdığımı net şekilde hatırlıyorum mesela.

Bununla da kalmadı emperyalist İran’ın ve Hizbullah’ın yapıp ettikleri. Yemen’den Nijerya’ya, Irak’tan Afganistan’a değin her coğrafyada “Sünnilerin can düşmanı” haline geldiler.

İran, zaten biliyoruz, “öteki”sini “gâvur” olarak değil “Sünni Müslümanlar” olarak belirleyen bir ideolojik akıl tutulmasına zaten savruldu süreç içerisinde. Türkiye’deki etki ajanlarının tüm karartma çabalarına rağmen açıkça görülüyor ki yürüttükleri ajandada “gâvura karşı olmak” yer almıyor.

Gelelim son duruma.

Bir başka “aklı tutuk” ideoloji olarak Siyonizm, kendisine vaat edildiğine inandığı topraklar açısından cepheyi Lübnan’a genişletti biliyorsunuz. Saldırıların ilk gününde çoğu sivil 650 insanı katletti. Hizbullah, saldırıların ilk gününde “İsrail’e topyekûn savaş açtık” dedi demesine ama İran’dan yediği azarla bu savaş ilanını “yanlış anlaşılma var” diyerek geri çekti.

Ve ben yazıyı yazdığım dakikalarda bir haber düştü gündeme. İsrail, Hasan Nasrallah’ı öldürdüğünü duyurdu. Yine aynı dakikalarda bu tip şovlara çok düşkün olan İran’dan “Hamaney, savaş yüzüğünü taktı” haberleri servis edildi. O en derin komploya gönül indirecek değilim ama hani “İran ile İsrail danışıklı dövüş yapıyorlar” demesem de bu olan biteni herkes gibi çok garipsediğimi de söylemek zorundayım.

İsrail, Hizbullah’ı araçsallaştırarak arz-ı mevudu bir parça daha genişletmenin peşine düşmüş görünüyor. Dolayısıyla bize düşen Hizbullah’ın bir katil sürüsü, bir katliam şebekesi olduğunu hiç akıldan çıkarmadan Lübnan’da İsrail’e yönelecek sağlıklı ve geniş katılımlı bir direnişi organize etmeye çalışmaktır.

Nasrallah’ın ölüm haberine gelince… Bir İsrail kurşunu ya da bombasıyla ölüp gitmesi isteyeceğim son şey olurdu.

Kaynak: İsmail Kılıçaslan / Yeni Şafak

]]>
Suçu önleme ve ıslah için daha çok din eğitimi https://yenidunya.org/basindan/karsi-kose/30995/sucu-onleme-ve-islah-icin-daha-cok-din-egitimi/ Fri, 27 Sep 2024 07:34:21 +0000 https://yenidunya.org/?p=30995 Gencecik bir kızımız, Polis Memuru Şeyda Yılmaz, bir suç makinesi tarafından şehit edildi. Başta ailesi olmak üzere hepimizin başı sağ olsun.

Cinayetin bütün sorumluluğu en başından itibaren yargıya kesildi. Çok sayıda suç kaydı olan birinin elini kolunu sallayarak dolaşmasından yargının mesul olduğu söylendi. Polislerin, katil zanlısını adliyeye götürürken uyguladığı ve 90’ları hatırlatan hukuk dışı muamelesi ile İçişleri Bakanı’nın hukuksuzluk yapan polislere soruşturma açıldığını iddia eden “alçaktır” yönündeki açıklaması sadece meslektaş dayanışması olarak değil, yargıya bir mesaj olarak da okundu.

Sadece bu vakada değil, benzeri birçok olayda “polisin yakaladığı, mahkemenin serbest bıraktığı”, “suçluların ön kapıdan girip arka kapıdan çıktıkları” yönündeki algı çok yaygın.

Gerçekten öyle mi? Suçluların aramızda dolaşması yargının kastı ya da ihmali mi? Hayır. Yüzyıllar içinde tekâmül eden yargı artık çok büyük oranda teknik iş yapıyor. Suç ile yazılı kanunu eşleştirip, eğer eşleşmezse emsal kararlara bakıp, orada da bulunmazsa vicdanıyla karar veriyor. O karar da istinaftan AİHM’ye kadar bir dizi mekanizma tarafından tekrar incelenebiliyor.

Yargı önündeki kanuna göre karar veriyorsa, demek ki asıl suçlu Meclis. Öyle ya, kanunları Meclis yapıyor. Ancak orada da işler o kadar kolay yürümüyor. Her bir madde, uzmanlardan komisyona, gruplardan Genel Kurul’a kadar her aşamada tartışılıyor, en son Cumhurbaşkanı’na gidiyor, orada inceleniyor ve kanunlaşıyor.

Yargı ve Meclis sorumlu olmadığına göre kim sorumlu?

Sorun şuradan kaynaklanıyor: “Suçu önleme”, “ceza” ve “ıslah” konusunda elimizde kesin bir formül, kesin bir çözüm yok. Bu kavramlar insanlık tarihi boyunca tartışılmış. Yunan’ın, Mısır’ın, Hint’in, İslâm dünyasının felsefecileri, hukukçuları bu meseleye kafa yormuş ama kesin bir neticeye varamamış. Kimi diyor ki, suçu işleyene, önüne arkasına bakılmadan ceza verilmeli. Kimi diyor ki, cezanın yanında suçlu ıslah da edilmeli. Psikoloji ve tıptaki gelişmelerle suçlunun beyni üzerinde bir takım işlemler yapılması da savunuldu. Ancak bunların da hem insanî olmadığı, hem çare olmadığı görüldü.

Öyle ya; 3 yıl hapis cezası alan birini, cezasını ertelemeden, infaz indirimi yapmadan hapse attınız. Hapishanelerde de diyelim ki yeterince yeriniz var. 3 yıl sonra çıktığında ne olacak? Topluma intibak sağlayacak mı? Yoksa bugün Türkiye’de ve bütün dünyada olduğu gibi, daha fazla suça meyilli, bir suç örgütünün üyesi olarak mı çıkacak? Haydi idam kesin çözüm; hem ibret-i âlem ceza, hem de ıslaha gerek yok. Ama mesela hırsızlık yapanın bir elini kestiğinizde, yoksulluğun arttığı dönemlerde suç artarsa, toplumda eli kesik, dışlanmış, dilendiğinde bile para verilmeyen bir kitleyle nasıl baş edeceksiniz? Üstelik dünyanın en berbat hapishanelerinde yıllar geçiren mahkûmlar, çıktıklarında yeniden suç işlemekten çekinmiyorlar hatta normal hayata ayak uyduramayıp, hapse dönmek için bile suç işleyebiliyorlar.

Özetle; Türkiye’de ve dünyada, suçluların aramızda dolaşıyor olmasında, polis değil, yargı değil, kanun koyucular değil, hapishane kapasiteleri değil, ıslah konusundaki yetersizlik ve belirsizlik başrolü oynuyor.

Hiç başka yere bakmaya gerek yok, hiç başka diyarlardan formül aramaya, devşirmeye ihtiyaç yok: Suçu önlemede ve suçluyu ıslah etmede yegâne formül, hem dışarda, hem içerde, din eğitimini yoğunlaştırmaktır.

Din, suçu tamamıyla önlemeyecek, bütün suçluları ıslah etmeyecektir ama çok etkili olacağı açıktır.

Din eğitiminin yanında, yine içerde ve dışarda, dini örgütlenmelerin teşvik edilmesi, elbette bunların bir üst şura ile sıkı sıkıya denetlenmesi, bireylerin normal hayatta olsun, hapishanede olsun bir dini halkaya dâhil olması sorunu asgariye indirecektir.

Şimdi birileri bu önerime ve çağrıma, marjinal tek tük örneği de göstererek, iflah olmaz seküler ve plastik duyarlılıklarıyla tepki verecekler. İşte o zaman, ceza alıp hapse girmemiş ya da hapiste yatıp çıkmış suç makinalarının serseri mayın gibi aramızda dolaşmasından rahatsız olmayacaksınız. Çağdaşlaşmanın da bir bedeli var. Daha durun, çağdaşlaştıkça, tengrici, şamanist, ırkçı, anarşist ya da bilmem ne sapıkların toplu katliamları girecek devreye. Türkiye Norveç’e benzedikçe, daha ne toplu cinayetler, ne sapıklıklar göreceksiniz.

Kaynak: Aydın Ünal / Yeni Şafak

]]>
Darbelerin anası olacak bir darbenin ayak sesleri! https://yenidunya.org/basindan/karsi-kose/30906/darbelerin-anasi-olacak-bir-darbenin-ayak-sesleri/ Mon, 02 Sep 2024 10:26:29 +0000 https://yenidunya.org/?p=30906 Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan bütün askerî okullarımızın mezuniyet törenlerine katılıyor ve orada tarihî konuşmalar yapıyor. Bu yıl da aynı şeyi yaptı, 30 Ağustos Zafer Bayramı dolayısıyla. Bir askerî okulun mezuniyet töreninde yaşanan bir hâdise herkesin tepesini attırdı…Cumhurbaşkanı bir cami açılışı yapıyor ve günlerden cuma.

Teğmenler ne yapıyor? İslâm’ın bayraktarlığını yapmış bir ordunun neferleri olacak teğmenleri, cuma günü açılışı yapılan camiyi tıka basa dolduracaklar diye bekliyor bu Müslüman halk, değil mi? 

APOLETLER SÖKÜLECEK! 

Ama ne oluyor?

Devletin en tepesinin alarm zillerinin çalmasına yol açacak tehlikeli bir oyun, bir “isyan” veya provokasyon (artık ne derseniz deyin!) izlenimi oluşturan bir kılıç sallama ve ilkel, ‘bay’an, bayağı sloganlar atma gösterisine şahit oluyoruz.

Bu bir tören hazırlığı olabilir mi?

Milletin iradesine, milletin iradesinin en yetkili temsilcisi, seçilmiş cumhurbaşkanı ve başkomutanına karşı birileri mesaj mı veriyor acaba, diye sormak zorundayız.

Ne mesajı, demeyin!

Kuzey Kore ilkelliğini, diktatoryasını anımsatan böyle ilkel tören hazırlığı olamaz!

Bu çağda, bu zamanda, bu saatte?

Birileri darbe îmâsında mı bulunmak istedi, diye sormak en temel hakkımız!

Bu ülke darbe üstüne darbe yedi çünkü!

Her on yılda bir darbe yedi, yiyor?

15 Temmuz aşağılık darbe ve işgal girişiminin üzerinden henüz 10 yıl bile geçmeden böyle bir girişime soyunanlar olabilir mi, diye asla bir saniye bile düşünürsek, bir de bakmışız her şey alt üst olmuş, ülke kaosun, belirsizliğin ve -hatta Allah muahafaza ama- iç savaşın eşiğine sürüklenmiş!

Olmaz demeyin!

Bu ülkede nice olmazlar oldu.

Olmaz olmaz diyemeyiz artık!

Aklımızı başımıza devşireceğiz!

En küçük darbe imâsında bulunan herkesin apoletlerini teker teker sökecek bu devlet!

Asla merhamet etmeyecek.

Yeter artık! 

PARANOYA DEĞİL, DARBELERİN ANASI TEZGÂHLANIYOR OLABİLİR! 

Birileri habire “paranoya yapmayın!” diye salak salak laf ediyor!

Bakın bendeniz 15 Temmuz darbe ve işgal girişiminden yaklaşık altı ay önce Ülke TV’de canlı yayında “darbe geliyor, lütfen devlet uyumasın! Millet de duysun, ona göre hareket etsin!” demiştim.

O zaman canlı yayına yağmur gibi tepkiler gelmişti, “paranoyak mı bu adam, felaket tellallığı yapıyor!” şeklinde!

Ben Müslüman bir fikir adamı ve yazarım. Felâket tellallığı nasıl yaparım! Ben darbenin gelişini dış medyayı İngilizlerin The Economist dergisi, Amerika’ya hükmeden Yahudilerin haftalık Time ve Newsweek dergilerini, CFR terör organizasyon şebekesinin iki aylık Foreign Affairs gibi dergilerini ve tabiî New York Times, Washington Post ve İngiliz Financial Times gazetelerini düzenli takip ettiğim için bu etkili kaynaklarda yazılıp çizilenlere bakarak görmüştüm! Sadece bu dergi ve gazetelerde yazılan makale ve yorumlara dayanarak “Türkiye’de darbe yapacak bu alçaklar, içimizdeki Kemalist ve laikçi sloganlar atan NATO bağımlısı adamlarını, askerleri kullanarak” demiştim.

Darbe geldi 15 Temmuz’da

Şimdi 15 Temmuz’dan daha büyük ölçekli, Türkiye’de iç savaş çıkaracak, ülkenin bölünmesine yol açacak, Kemalizm sloganları attırarak darbe yaptıracak dış güçler ve içerideki uzantıları her zamankinden daha aktifler ve Türkiye’yi darbe yapılacak bir ülkeye, iç savaşın ve parçalanmanın eşiğine sürükleyecek büyük ölçekli “darbelerin anası” diye adlandırabileceğim büyük bir felâketin, çıkmaz sokağın eşiğine sürüklemeye çalışacaklar!

Bu kez işin içine Filistin’deki soykırımı da katacaklar! Filistin’i haritadan silmeye çalışacaklar! Mescid-i Aksa’yı yıkmaktan ve yerine Yahudi Tapınağı dikmekten çekinmeyecekler: On yıllardır Mescid-i Aksa’nın altını oydular arkeolojik kazı diye diye!

Suudi Arabistan ve İran burada Türkiye’ye karşı birlikte hareket edecekler: İsrail’in önünü açacaklar!

İsrail kudurdu. Ne yapıp edip bu Arz-ı Mev’ud saplantısını hayata geçirmek istiyor. Hem bu teo-politik stratejisinin hem de genelde İsrail’in önündeki en büyük ve tek engel olarak gördüğü Türkiye’nin cezalandırılması için can atıyor! Tayyip Erdoğan’ın başında olduğu Türkiye’nin!

Çok büyük, çok katmanlı ve karmaşık bir felâket tezgâhlanıyor. İç cephe çoktan tahkim edildi. Bütün toplum kesimleri birbirine düşman edildi.

Özgür Özel, Cumhurbaşkanına hakaret eden düşük bir kişiyi yanına, baş köşeye oturttu! Çok çirkin ve tehlikeli bir davranış bu! Özgür Özel, makul bir siyasetçi, etrafındaki ve medyadaki akl-ı selîmden nasibini alamamış provokatör tipli adamlara asla itibar etmemeli. Ve Türkiye’nin eşiğine sürüklendiği felâketi, iç savaş ve parçalanma tezgâhını görmeli ve bu konuda devletle birlikte hareket etmeli, küresel şer şebekelerinin adamlarıyla değil!

Vesselâm.

Kaynak: Yusuf Kaplan / Yeni Şafak

]]>
Akılcı bir girişim olmayan S-400’lerin alınması Türkiye’ye neler kaybettirdi?.. https://yenidunya.org/basindan/karsi-kose/30892/akilci-bir-girisim-olmayan-s-400lerin-alinmasi-turkiyeye-neler-kaybettirdi/ Thu, 29 Aug 2024 14:39:38 +0000 https://yenidunya.org/?p=30892 “Ankara kulislerinde, NATO üyesi Türkiye’nin, müttefiki ABD’den bir filo F-35, bir filo da F-35B istediği ve Rusya yapımı hava savunma sistemi S-400’ler içinse “Kutulara koyalım, siz denetleyin” önerisinde bulunduğu konuşuluyor. Rusya’dan 2.5 milyar dolar harcanarak alınan ve ABD ile krize neden olan S-400 hava savunma sistemlerinin halen depolarda bekletildiği belirtiliyor. Kulislere göre Türkiye; F-35 programına tekrar katılmak için ABD’nin koşulu olan S-400 sorununu çözmek amaçlı bir teklifi masaya getirdi. Cumhuriyet’in ulaştığı ABD’nin Ankara Büyükelçiliği’nden üst düzey bir yetkili ise iddiaları yalanlamadı ve ‘Top artık Türkiye’nin sahasında. Türkiye’nin F-35 alımına ilişkin gereklilikler iyi bilinmektedir’ ifadelerini kullanarak Washington’ın F-35 satışına yönelik şartlarını anımsattı. 
★★★
ABD, S-400 hava ve füze savunma sistemi tedariki sebebiyle Türkiye’ye yaptırım getirerek F-35 savaş uçağı teslimatlarını askıya almıştı. Türkiye için üretilen 6 adet F-35A savaş uçağı, o tarihten beri depolarda tutuluyor. Lockheed Martin tarafından üretilen bir adet F-35’in maliyetinin ise ortalama 130 milyon dolar olduğu basına yansıyor. Öte yandan Türkiye’nin F-35 programına tekrar dahil edilmesi için ‘S-400’lere bir çözüm bulması gerektiği’ koşulu ABD tarafından uzun zamandır öne sürülürken Ankara’nın Rus hava savunma sistemlerini üçüncü bir ülkeye satabileceği şeklindeki görüşler Amerikan basınında yankı bulmaya devam ediyor. 
ABD merkezli Forbes dergisinde Türkiye’nin ‘Rusya’yı da kızdırmadan S-400’leri üçüncü ülkelere satabileceğine’ ilişkin bir makale yayımlandı. ‘Pakistan veya Hindistan, Türkiye’nin Kullanılmayan Rus S-400 Füzelerini Neden İsteyebilir?’ başlıklı makalede eski Bakan Cavit Çağlar’ın “Pakistan ve Hindistan, Türkiye’nin beş yıl önce teslim aldığı ancak kullanmadığı bu füzeleri, farklı nedenlerle olsa da edinmek isteyebilir” sözlerine atıf yapıldı.”
★★★
Buraya kadar okuduğunuz satırları Cumhuriyet Gazetesi’nden, Doğa Öztürk’ün haberinden alıntıladım.
Şimdi biraz gerilere dönelim ve tüm öngörüleri doğru çıkan emekli Büyükelçi Şükrü Elekdağ ile 6 Eylül 2017 tarihinde bu köşede yayımladığımız “RUSYA İLE YAPILAN S-400 ANLAŞMASI AKILCI DEĞİL!..” başlıklı söyleşiyi hatırlayalım:
★★★
ŞÜKRÜ ELEKDAĞ: (…) Dönemin Savunma Bakanı Fikri Işık 4 Temmuz’da TRT Haber’e şunları söylemişti: “Alacağımız S-400’leri NATO’ya entegre etmemiz mümkün değil. İlke olarak birinci tercihimiz NATO üyesi ülkeler tarafından üretilen sistemleri almak ve bunları NATO’ya entegre etmekti. Ancak ABD ve Avrupalı ülkeler anlayışlı davranmadılar. Verdikleri teklifler rekabetçi olmaktan çok uzak olduğu gibi, teknoloji transferini de içermiyordu. Öyle ki sistemin cıvatasına dahi dokunmak yasaktı. Böyle bir anlayışı bizim kabul etmemiz mümkün değildi!.. S-400’e yönelmemiz bu zorunluluktan kaynaklanmıştır. S-400’ü alarak acil ihtiyacımızı karşılayacağız. Ayrıca kendi milli füze ve hava savunma sistemimizi geliştireceğiz. Bunu yaparken çok güçlü bir ekip oluşturduk, bu ekip Fransızlarla, İtalyanlarla ve Amerikalılarla da görüşüyor. Şu anda Fransız ve İtalyanlar -EUROSAM- ile prensip anlaşmasına vardık. Bu anlaşma tedarik değil, sistemin geliştirilmesinde işbirliğini öngörüyor.” 
Bunlar yetkililerin yaptıkları açıklamalar… Ancak ben, Rusya’nın S-400 teknolojisini Türkiye ile paylaşacağına ve Türkiye ile S-400’lerin ortak üretimini yapacağına katiyen inanmıyorum!.. Çünkü Ruslar, özellikle emsaline nazaran yüksek performanslı bir silah sistemi söz konusu olunca, son derece değerli teknolojik sırları bir NATO üyesi olan Türkiye’ye vermezler. Bu kesin!..
(…) Şimdi en can alıcı noktaya geliyorum. S-400’lerin, NATO’ya entegre olmadan kendi radar sistemleri ile münferiden (stand alone) kullanıldıkları takdirde, seyir füzelerini ve balistik füzeleri durdurma kabiliyetleri sınırlıdır!.. Yani S-400’ler, Türkiye’nin karşı koymak istediği tehdidi karşılama yeteneğine sahip değil!..
UĞUR DÜNDAR: Ortak üretimini yapamayacaksak ve balistik füze önleme ihtiyacımızı da karşılamıyorsa, o zaman S-400’leri neden alıyoruz?
ŞÜKRÜ ELEKDAĞ: Bu tutumun temelinde Ankara’nın, Washington’a karşı, PYD’yi silahlandırması, Kuzey Suriye’de Kürtlerin devletleşme hareketine destek vermesi ve FETÖ’yü iade etmemesi nedenleriyle duyduğu öfkenin bulunduğu anlaşılıyor.  
(…) Türkiye, Rusya ile karşılıklı saygı ve yarara dayalı dengeli ilişkiler kurarken -ki bunu kuvvetle destekliyorum- bu gerçekleri ve Rusya’nın genlerinde yayılmacılık, bölgede tekel oluşturma ve sıcak denizlere çıkma tutkularının bulunduğunu unutmamalıdır. S-400’ler Türkiye tarafından uçaklara karşı bir savunma sistemi olarak kullanılabilecek ise de Rusya kendisine yakın bir devletten ülkemize böyle bir tehdidin vuku bulması halinde, sistemin yazılımına müdahale ile Türkiye’nin S-400’leri kullanmasını engelleyebilir. Sonuç olarak, S-400’lerin tedarikini akılcı bir karar olarak görmüyorum.
★★★
Son olarak 17 Kasım 2019 tarihinde yaptığımız “ABD S-400’LERİ DEPODA TUTMAMIZI İSTİYOR!..” başlıklı söyleşimize bir göz atalım:
ŞüKRÜ ELEKDAĞ: (…) Middle East Eye sitesinin verdiği bilgilere göre, Türkiye’nin yaptırımlara maruz kalmaması için Trump, (Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yazdığı) mektupta şu üç şartı ileri sürüyormuş: 1) S-400 sisteminin operasyonel hale getirilmemesi, yani depoda tutulması. 2) Amerikalı denetçilerin sistemin durumunu kontrol etmek için düzenli olarak Türkiye’ye gelmeleri. 3) Türkiye’nin gelecekte yeni Rus yapımı silah almayacağı taahhüdünde bulunması. Trump, bu şartların kabulü halinde Türkiye’nin F-35 programına yeniden kabul edileceğini ve 100 milyar dolarlık ticaret anlaşmasını imzalayacağını, aksi takdirde ise kısa süre içinde Türkiye’ye yaptırım uygulamak zoruna kalacağını belirtiyormuş. İddialar böyle.
★★★
Peki, tüm uyarılara rağmen S-400’lerin alınmasındaki ısrar ülkemize neler kaybettirdi?
-Kullanılamayan bu füzelere 2,5 milyar dolar ödendi.
-Proje ortağı Türkiye F-35 uçaklarının yaklaşık bin parçasını üretiyor ve ülke ekonomisine 10 milyar dolara yakın bir katkı sağlıyordu.
-Ayrıca Türkiye için üretilen 6 adet F-35A savaş uçağı, o tarihten beri depolarda tutuluyor. Bir adet F-35’in maliyetinin ise ortalama 130 milyon dolar olduğu basına yansıyor…
-Bunların hepsi gittiği gibi ABD, tüm ısrarlara rağmen F-16’ları da vermiyor.
★★★
S-400’lerin alınması halinde yaşayabileceğimiz sorunları dile getirdiğimiz söyleşileri Türkiye’nin yüksek çıkarları için yaptığımızda bizleri linç edenlere duyurulur!..

Kaynak: Uğur Dündar / Sözcü

]]>
Azerbaycan-Ürdün neden yakınlaşmalıdır? https://yenidunya.org/basindan/karsi-kose/30573/azerbaycan-urdun-neden-yakinlasmalidir/ Sat, 27 Jul 2024 06:07:35 +0000 https://yenidunya.org/?p=30573 Azerbaycan rejiminde bir düşünce kuruluşu olan Topchubashov Center’da yayımlanan makalenin yazarı, Ürdün-İsrail ilişkileri üzerine çalışan Joseph Şumunov, Azerbaycan ve Ürdün’ün, İran’a karşı ortak muhalefetlerinden ve İsrail ile artan askeri ilişkilerinden hareketle stratejik bir ittifak kurma yolunda olduklarını vurguluyor.

YDH- Bir politika enstitüsü olarak kurulan Topchubashov Center’da yayımlanan makale, “Şii Hilali” nosyonunu ve bunun Orta Doğu üzerindeki etkilerini tartışıyor, İran’ın Orta Doğu’daki potansiyel tesirine karşılık olarak Azerbaycan ve Ürdün arasında bir tür hizalanmanın meydana gelebileceğini öne sürüyor.

Şii Hilali 7 Ekim sonrası dolunaya giriyor

Ürdün Kralı İkinci Abdullah, 2000’li yılların başında Teröre Karşı Küresel Savaş sırasında, İran’ın Tahran’dan Şam’a uzanan bir Şii imparatorluğu yaratmaya yönelik büyük ölçekli ve geniş kapsamlı ideolojik silahlı mücadele stratejisini tanımlamak için “Şii Hilali” terimini ortaya attı.  İsrail-Hamas Savaşı, İran destekli milis grupların bölgenin güvenlik ve istikrarı açısından ne kadar tehlikeli olduğunu açıkça ortaya koyduğu için, bu tanımlama da ancak kendi kendini gerçekleştiren bir kehanet olarak nitelendirilebilir.

Levant bölgesinde, Şii liderliğindeki Hizbullah ve daha az ölçüde de olsa Tahran tarafından desteklenen Sünni bir ağ olan Hamas, Tahran’ın Yahudi Devletini ortadan kaldırma planını uygulayarak İsrail ile savaş halindedir. Fırat boyunca, Hareket el-Nüceba milisleri ve el-Sadr Hareketi gibi Şii gruplar Irak hükümetini kıskaca alarak devleti hukuken İran’ın uydusu haline getirdi. Körfez’de ise Husi hareketinin korsanlık faaliyetleri ve uluslararası nakliye gemilerine yönelik saldırıları Kızıldeniz’deki deniz ticaretini tamamen istikrarsızlaştırdı, öyle ki Süveyş Kanalı üzerinden yapılan ticaret 2023-2024 yılları arasında yüzde 50 oranında azaldı. 

Şii Hilali’nin İzinde

Haşimi monarşisi altında ve nüfusunun çoğunluğu Sünni olan bu Hilal, Ürdün Krallığı için varoluşsal bir tehdittir. Ülke dışarıdan Lübnan, Suriye ve Irak’taki Şii çoğunluklu bölgelerle, özellikle de Nisan ayında “12 bin savaşçıya hafif ve orta silahlar, zırh önleyici rampalar, taktik füzeler… sağlamaya hazır” bir “Ürdün İslami Direnişi” hazırladığını duyuran Kataib Hizbullah ile çevrilidir ki bu sayede Filistinli kardeşlerini savunmak için tek el olabilsinler. Kataib Hizbullah, Ocak ayında bir Amerikan askerinin ölümüyle sonuçlanan, ülkenin doğusundaki bir ABD askeri üssüne insansız hava aracı saldırıları düzenleyerek Ürdün’deki Batı destekli monarşiyi hedef aldı. Ayrıca örgüt, Amman’daki hücrelere sınır ötesi silah ve uyuşturucu kaçakçılığı da yaptı. 7 Ekim’den bu yana, Katip Hizbullah, Ürdün’ü İsrail’e yönelik saldırılar için bir fırlatma rampası olarak kullanamasa da, gerçekleştirdiği diğer eylemler bunlardır. 

Krallık, Tahran’ın Mayıs ayında İsrail’e yönelik eşi benzeri görülmemiş saldırısı sırasında, ABD’nin diğer Arap ortaklarıyla birlikte gerilimi düşürmek için füzeleri tek başına vurmaya karar verdiğinde tehdidin boyutunu hissetti. İsrail’in Gazze’deki eylemlerini kınadığı göz önüne alındığında Ürdün’ün katılımı dikkat çekiciydi ancak Kral İkinci Abdullah bu kararın Ürdün’ün İsrail-İran vekalet savaşında bir “savaş alanına” dönüşmesini engellemek için alındığını yineledi. Ürdün, Yahudi Devleti ile olan soğukkanlı ve jeostratejik ilişkisiyle, İran’ın ”Direniş Ekseni’nin gözünde bir başka ’küçük Şeytan” olmaya devam edecektir ve buna göre muamele görmelidir.

İran’ın kuzey komşusu Azerbaycan, Ayetullahlar tarafından “ikinci İsrail” olarak adlandırılmanın nasıl bir his olduğunu çok iyi biliyor. Tahran, on yıllar boyunca Bakü’ye karşı düşmanca bir yaklaşım sergileyerek mümkün olan her fırsatta Azerbaycan’ın istikrarını ve toprak bütünlüğünü tehlikeye atmaya çalıştı. Bu durum en çok, İsrail’in Azerbaycan’a verdiği desteğe karşılık İran’ın Karabağ Sorunu sırasında Ermenistan’a verdiği güçlü mali ve askeri destekte kendini gösterdi. İran, 2023 yılında Tahran’daki Azerbaycan Büyükelçiliği’ne düzenlenen ve bir kişinin ölümü ve iki kişinin yaralanmasıyla sonuçlanan silahlı saldırı, Bakü’deki İsrail Büyükelçiliği’ne İran vatandaşı bir Afgan tarafından düzenlenen başarısız saldırı ve Haziran ayında Azerbaycan Ulusal Petrol Şirketi SOCAR’ın İstanbul’daki ofislerine karşı düzenlenen bin kişilik protestoya verdiği destek gibi, ezeli düşmanıyla olan stratejik ilişkileri nedeniyle Azerbaycan’ı kışkırtmaya devam etti.

Ürdün gibi Azerbaycan da İran destekli Şii milis grubu Azerbaycan İslami Direniş Hareketi ya da 2019’da kurulan Hüseyniyun ile mücadele ediyor. İran, laik ve egemen bir devleti istikrarsızlaştırmak ve radikalleştirmek için devrimini Azerbaycan’a ihraç ediyor. 1990’larda İran Kudüs güçlerinin Bakü’ye girmesiyle başlayan bu süreç, Şii terör hücrelerinin yıkım oluşturmasıyla devam ediyor. Hem Azerbaycan hem de Ürdün güvenlik güçleri İran’ın kendi topraklarındaki taktiklerini başarılı bir şekilde izliyor ve engelliyor. Ancak Azerbaycan’ın 2020 Karabağ Savaşı’ndaki zaferi ve ardından gelen barış görüşmelerinin yanı sıra Bakü’nün Türkiye tarafından desteklenen ve Rusya tarafından saygı duyulan bölgesel bir askeri güç olarak yeni konumunun ardından İran donmuş ilişkilerini çözmeye karar verdi. Bu da 15 Temmuz 2024’te Tahran’da Azerbaycan’ın yeni, anıtsal büyükelçiliğinin açılmasıyla somutlaştı ve karşılıklı saygı ve iyi komşuluk adına yani işbirliğinden çok, zorunlu bir temasla yeniden açıldı.

Birbirinin aynısı 

Azerbaycan ve Ürdün, Şii terörünün yayılmasına karşı bir ortak ve ABD liderliğindeki güvenlik şemsiyesinin bir uydusu olan İsrail ile örtülü bölgesel gücü ve yabancı varlıkları kendi topraklarını harap edebilecek haydut bir devlet olan İran ile ilişkileri arasında ip üzerinde yürüyen iki devlettir. Ayrıca her ikisi de NATO’nun kilit ortaklarıdır: Ürdün, “terörizm ve şiddet içeren aşırılıkçılık da dahil olmak üzere ulus ötesi tehditlerle mücadelede… hem bölgesel hem de küresel bağlamda bir istikrar feneri” olmak için başkentinde bir NATO ofisi açtı; Azerbaycan ise yaklaşık otuz yıldır, Bakü’nün NATO standartlarında askeri güce ulaşmasını sağlayan Türkiye ile ittifakı gibi “çeşitli NATO müttefikleriyle giderek daha yakın ilişkiler geliştiriyor”.

Batı’ya dönük, güvenlik odaklı bu iki devletin doğal dost olacağı düşünülebilir, ancak ilişkilerini gerçekten geliştirmek için ikili olarak pek bir şey yapılmadı. Amman onlarca yıldır Karabağ konusunda Azerbaycan’ın toprak bütünlüğünü destekledi ve hatta 1990’larda Ermeni ayrılıkçılar tarafından gerçekleştirilen Hocalı katliamına ilişkin bir karar bile kabul etti. Buna karşılık, Azerbaycan silahlı kuvvetlerinden temsilciler uzun zamandır Amman’daki Özel Harekat Kuvvetleri Fuarı ve Konferansı’nın (SOFEX) ziyaretçileri ve Azerbaycan Uluslararası Savunma Fuarı’nda (ADEX) Ürdünlü silah şirketleri yer alıyor. Genel olarak, ilişki sadece ismen “stratejik” idi.

Yakın dönem işbirliği

Ancak İsrail-Hamas Savaşı, hem Azerbaycanlı hem de Ürdünlü devlet adamları için mükemmel ortaklığın tam önlerinde olduğuna dair kırmızı bir bayrak oldu. 7 Ekim’den sonra Ürdün Kralı 2. Abdullah, 22 Şubat 2023’te Azerbaycanlı mevkidaşı Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’i Bakü’de ziyaret etti ve bu ziyaret iki ülke arasında 2020 öncesinden bu yana gerçekleşen en üst düzey ikili görüşme oldu. İki lider, Kral Abdullah’ın Bakü ile ilişkileri üst düzey ve kardeşçe olarak nitelendirdiği “Orta Doğu’da barışı sağlama, güvenlik ve istikrarı güçlendirme çabalarını” birbirlerinin ordularıyla koordinasyon içinde geliştirme konusunu ele aldı.

İlişkiler Nisan 2024’te Azerbaycan Savunma Bakanı Albay General Zakir Hasanov’un Ürdün Silahlı Kuvvetleri Genelkurmay Başkanı Tümgeneral Yousef Huneiti ile Amman’da bir araya gelmesiyle bir üst seviyeye taşındı. İkili, askeri-teknik alanları geliştirecek ve çeşitli zorlukların ve güçlüklerin üstesinden gelmek için bir model teşkil edecek bir savunma işbirliği anlaşması imzaladı. Savunma Bakanı Hasanov daha sonra Kral İkinci Abdullah ile bir araya gelerek iki ülkenin savunma danışmanlığı, karşılıklı savunma operasyonları ve askeri eğitim modülleri arasında ikili bir görüşme gerçekleştirdi.

Şii Hilalini engellemek için atılacak adımlar

Azerbaycan-Ürdün ilişkileri hala olması gerektiği yerde değil. İsrail-Hamas Savaşı ve Hizbullah’a karşı yaklaşan savaş, olası Irak ve Suriye’nin de katılımıyla, Hilal’in genişlemesine karşı olan ülkelerin birleşmesi için bir sahne oluşturuyor. Bakü ve Amman’ın artan ikili askeri ilişkileri, İsrail ile stratejik ilişkileri ve İran’a karşı duydukları nefret göz önüne alındığında, doğal müttefiklerinin kim olduğu, yani kendileri olduğu konusunda hiçbir şüphe yok.

Jeostratejik açıdan önemli konumlarda bulunan bu iki ülke, duyarlı bir askeri istihbarat aracılığıyla birbirlerine bağlanırlarsa İran’ın provokasyonlarını hafifletmeye yardımcı olabilirler. Bir tarafta Ürdün, İran’ın müttefiki Suriye ve Irak arasında sıkışmış durumda ancak İran’ın İsrail’e saldırısı sırasında Batı’nın askeri kurumlarına bağlılığını kanıtlayan daha büyük ve askeri açıdan daha üstün ortağı Suudi Arabistan ile işbirliği yaparak istikrarsız konumunu telafi ediyor. Diğer taraftan Azerbaycan, İran’ın Güney Kafkasya’daki yayılmasını engellemekte ve İran’ın, NATO destekli bölgesel rakibi Türkiye ile ittifakı sayesinde gerek yumuşak gerek sert güç saldırılarını uzak tutmaktadır.

Azerbaycan ve Ürdün arasında daha güçlü bir askeri ortaklık gerekiyor; iki ülke liderleri, bu ortaklığın gerekliliğini anlamalı. Son zamanlarda iki ülkenin askeri güçleri arasında yapılan yeni işbirliği anlaşmaları umut verici olsa da İran Ortadoğu’ya sonun başlangıcı mahiyetindeki saldırısını gerçekleştirdiğinde Azerbaycan ve Ürdün doğal olarak daha da yakınlaşacak ve uyumlu bir ortaklığa geçeceklerdir. 

Kaynak: Joseph Şumunov / YDH

]]>
Nerede bu cemaatler, vakıflar, dernekler? https://yenidunya.org/basindan/karsi-kose/30522/nerede-bu-cemaatler-vakiflar-dernekler/ Mon, 22 Jul 2024 11:16:48 +0000 https://yenidunya.org/?p=30522 Kilis’te görev yapan doktor arkadaşım, Kayseri’de Suriyelilere linç girişimi olduğu gece hastanede nöbetçi olduğunu, çok sayıda Suriyelinin dövülmüş, yara bere içinde acile geldiğini, korku ya da ümitsizlikle hiçbirinin şikâyetçi olmadığını, “düştüm” diyerek olayı geçiştirdiğini söyledi.

Kilis’teki gibi, Türkiye’nin başka il ve ilçelerinde o gece ve sonrasında Suriyelilere neler yapıldığını bilmiyoruz. Bildiğimiz şu: Toplum, Suriyeli misafirlere karşı kışkırtılmaya çok müsait bir noktaya geldi. Kayseri kıvılcımının sebep olduğu yangındaki hasarı bilmiyoruz ama yeni bir kıvılcımın gözlerini kan bürümüş caniler eliyle büyük bir cadı avına, korkunç bir katliama dönüştürülmesi an meselesi.

Suriyeli misafirlerimizle ilgili hakikatin tersyüz edildiği bir algı cehenneminde yaşıyoruz.

Ulusalcılar, Türk ve Kürt ırkçıları, mezhep taassubuyla Esed ve rejimini savunanlar, İrancılar, Esed ve İran’ınkiler başta olmak üzere ajan-provokatörler Suriyeli misafirlere kategorik olarak karşılar ve en başından beri aleyhte yoğun propaganda yapıyorlar. Toplumun geniş kesimleri de bu propagandanın etkisinde kalarak bir kıvılcımı yangına dönüştürecek öfke ve nefret biriktiriyorlar.

Defalarca yazdım ve söyledim, tekrar edeyim: Suriyeli misafirler Türkiye’ye yük değil, tam tersine yük alıyorlar.

Suriyeli misafirler, örneğin, Türkiye ekonomisine eşsiz katkı sağlıyorlar. Suriyelileri bugün toptan gönderseniz, sanayi, küçük ölçekli işletmeler, tarım ve hayvancılık ciddi işgücü krizine girer.

Suriyeli misafirler asıl demografik yapımızda denge unsuru oluyorlar. Bakmayın Türk gibi, Türkçü gibi görünüp toplumu kışkırtanlara. Türklüğün; terörle desteklenen Kürt ırkçılığına, İran’ın Şii yayılmacılığına, Batılılaşma adı altındaki asimilasyona karşı muhafazasında Suriyeli misafirler yanımızda duruyorlar. Her Müslüman Türk değildir ama Türk, Müslümansa Türk’tür. Türk olduğunu iddia eden bir ateist, Şamanist, Tengrici vs karşısında, Müslüman bir Suriyeli, tıpkı Müslüman bir Kürt gibi bize daha yakındır, çok daha fazla bize benzer, çok daha fazla bizdendir. Vicdanınıza sorun: Türk olduğunu iddia eden, ateist, Şamanist ya da Tengrici, kalbi kararmış, kötülük hücrelerine işlemiş, zır cahil biriyle, dürüst ve Müslüman bir Suriyeliyi yan yana koysanız ve tercih yapmak zorunda olsanız hangisini seçerdiniz? Tercihte zorlanmayacağınıza eminim ama yine de zorlanan varsa, Selçuklu’ya, Osmanlı’ya bakabilir, ya da Cumhuriyet dönemi mübadele tercihlerini inceleyebilir.

Suriyeli misafirlerimizle ilgili olarak ümmet bilinci, kardeşlik hukuku, ortak kültür, ortak tarih, ortak inanç gibi hususları hatırlatmaya bile gerek yok.

Peki, bütün bunlara rağmen, kötülüğün algısı neden hakikati ve iyi olanı bastırıyor?

Suriyeli misafirlerin muhafazası konusunda cemaatlerin, vakıfların, derneklerin, kanaat önderlerinin, matbuatımızın, edebiyatımızın, eli kalem tutanlarımızın neden ağzını bıçak açmıyor?

O kadar imkâna, güce ve etkiye rağmen, meydan neden bir avuç ırkçıya, birkaç ajan-provokatöre bırakılıyor?

Sadece ümmet anlayışı, Müslümanların bir elin parmakları gibi birbirinin kardeşi olması hakikati bile harekete geçmeye yeterliyken, saydığım o kadar faydayı da gözeterek, neden çıkıp cesaretle topluma telkinde bulunulmuyor, gerçekler anlatılmıyor?

Mesela Diyanet İşleri Başkanlığı bu meselede neden daha etkin olmuyor?

Mesela siyasetçiler, bakanlar, milletvekilleri neden Suriyeli misafirler konusunda tek başına mücadele veren Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan yük almıyor?

Linçten mi korkuluyor? Sosyal medyadan gelecek küfürlerden mi çekiniliyor? Hani Allah yoluna, hakikat yoluna can feda idi? Bugün konforundan taviz vermeyen, yarın ihtiyaç olursa canını gerçekten verir mi?

Suriyeli misafirler bizim için büyük ve eşsiz imkân. En başta büyük Türkiye sofrasının bereketini artırıyorlar. Her misafir gibi, bir alırlarsa on bırakıyorlar. Allah bize onları misafir etmek ve korumak gibi gerçekten büyük bir rütbe bahşetmiş. Bu hakikati görmeyen ve gereğini yapmayan ziyan içindedir.

Suriyeli misafirlere karşı toplumda gerilim bilinçli, planlı şekilde yükseltiliyor. Allah’a ve “bereket” kavramına inancı olan herkes, bu tehlikeyle mücadele etmek zorundadır.

Kaynak: Aydın Ünal / Yeni Şafak

]]>