Orhan Bursalı

basindan_tarih: 
23 Ağu 2016

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

RTE/AKP ittifaksız ayakta duramaz - 3 Reşat Petek isimli AKP milletvekili Meclis’te FETÖ’yü araştıracak komisyonda AKP’yi temsil edecek. Kendileri eski bir savcıdır, sonra da avukat. Silivri davaları üzerine TV’lerde yapılan açık oturumları anımsıyor musunuz? Petek devamlı konuktu. Bir de yanında yine emekli Yargıtay Başsavcısı Ahmet Gündel vardı. Onlarla birlikte epey oldum. Kapıştım da! Cemaatin iddianamelerinin yılmaz savunucularıydı. FETÖ savcılarının, yargıçlarının arkasındaydılar. Ama nasıl! Hukukçu kimlikleri ardında, bu iddianamelerin ne kadar doğru, mahkemelerin kararlarının ne kadar haklı, darbe iddialarının ne kadar gerçek olduğunu savunup durdular, yıllarca. Hangisi AKP’li, hangisi FETÖ’cü ayırmak mümkün değildi! Yapışık ikizler gibiydiler... Sonra AKP ile Cemaat birbirine girince iki ayrı kampa düştüler! Biri yine ortalıkta, ama diğeri ekranlardan düştü. Gündel’in ve kendisinin yakasına yapışır mı? Petek, Meclis Komisyonu’nda Cemaatin terör faaliyetlerini araştıracakmış. Peki, Cemaat yargısını, davalarını savunan ekranlardaki ve gazetelerdeki Petek’i de araştırır mı dersiniz? “İş ortağı” Ahmet Gündel’in yakasına yapışır mı, “gel buraya bakiim seni gidi FETÖ’cü” diye.. Peki Zaman gazetesine şu demeci veren kendisinin yakasına yapışır mı: “Bazı medya organlarında bir süreden beri ‘F tipi’ tabirini görüyorduk. Dillerindeki baklanın planlı bir şekilde piyasaya sürüldüğü şimdi anlaşılıyor. Millet olarak çok daha uyanık olmak zorundayız.” (2009) Rüşvet operasyonuna 2 hafta kala Çok mu eski tarih? O zaman Aralık 2013’e bakalım (17-25 yolsuzluk operasyonuna iki hafta kala, Star’da): “Petek, Fethullah Gülen Hocaefendi ve AK Parti’yi beraber hedef alan yapıların, AK Parti’nin bu süreçten güçlenerek çıktığını görünce bu kez Cemaat ve AK Parti’yi birbirine düşürmeye çalıştığını söyledi.” (Odatv bir seçki yapmış okuyun) Zamanım olsa da TV’de savunduklarını tefrika etsek... Ne yapacağız şimdi? O zaman zatiâlileri FETÖ’cü müydü acaba? Durumu görünce kamp mı değiştirdi? Yoksa o zaman yapışık ikizlerin AKP sözcüsü müydü, doğrusu bilemem. Bunu ortaya çıkartmak polisin, savcının, AKP’nin işi. Ama ödüllendirilip milletvekili yapıldığına göre! Hepsi FETÖ’cü olacaktı Bu örneği niye verdim? İktidar ortaklıklarının nasıl son ana kadar sürdüğünü anlatmak için. Zaten 2012-2013 tarihli yazılarıma bakarsanız, FETÖ AKP’yi bir “kabul parti” olarak kullandığını, içini AKP’den adım adım boşalttığını, iktidarı ele geçirince de zaten bir siyasi partiye sahip olduğunu ne kadar çok yazmışım görürsünüz. Aralarında en önemli engel RTE idi. İktidar koltuğuna Gülen mi yoksa RTE mi oturacaktı?.. Zaten F. G’nin AKP ile bir derdi yoktu ve hiç olmadı. Çünkü partinin içini epey ele geçirmişti. Eminim, hem ondan hem bundan görünenlerin tümü, sülalesi, RTE devrilseydi FETÖ’cü olacaktı. Şüphesi olan var mı? ŞT dahil! RTE ittifakı bozmazdı! Siyasal analiz olarak söylüyorum: RTE, Gülen ile ittifakını bozmazdı. Paşa paşa ülkeyi dönüştürüp dururlardı. Arkalarında ABD ve AB, karşılarında durulmaz müthiş bir ikili olurlardı. Her ikisinin de sermaye desteği tamamdı. Paraları bol... TÜSİAD’ı da dönüştürürlerdi. TUSKON falan, tam bir Cemaat istilası vardı sermayenin üzerinde! Doğan Medya vb de dayanamazdı. Bugün bunların hiçbirini de yazamazdık. Sen sağ ben selâmet. RTE ittifakı ne zaman bozdu? Gerçekten FETÖ’nün bir ittifak değil, koltuğunu, liderliği ve AKP’yi istediğini net olarak gördüğünde... RTE şu tek seçenekle karşı karşıya kaldı: Koltuğumu, liderliğimi korumak ve AKP’yi elde tutmak için FETÖ’nün kökünü kazımalıyım, tek çare bu!.. Buna kesin ne zaman karar verdi? Ayrıca “RTE/AKP ittifaksız ayakta duramaz” tezinin gerekçesini de yazacağım.
basindan_tarih: 
22 Ağu 2016

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

RTE iktidarının içeride en büyük ittifakı şüphesiz ki FETÖ iledir. Tabii o zamanlar FETÖ demiyorlardı, “alnı secdeye varan Cemaat”, büyük yol arkadaşlarıydı. “Bilmiyorduk, kandırıldık” hikâyesi, bugün yol açtığı sonuçlar bakımından siyasi tarihimizin en büyük yalanlarındandır. FETÖ üzerine 1980’lerden beri onlarca kitap yazıldı. Devlet arşivleri zengindir, 1999 yılında, o dönemin Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin Ankara savcısı Nuh Mete Yüksel’in iddianamesi inanılmaz bir belgedir ve orada öngördükleri bir bir gerçekleşmiştir. Daha o dönem Emniyet’i avucuna alan FETÖ’cüler ilk seks kaseti şantajını da Yüksel’e yaptılar (Çatışmanın Anatomisi’nde öyküsü var). Genelkurmay İstihbarat Dairesi’nin de 2002’de Gülen üzerine kapsamlı bir raporu var. İlk siyasal cinayeti Yine aynı tarihlerde ve hemen sonrasında Emniyet mensubu yöneticilerin geniş bir raporu var. MİT’te neler vardır! Yine o tarihlerde Necip Hablemitoğlu’nun Köstebek kitabı ve yazıları.. Necip Bey, evinin önünde vurularak öldürüldü. Bu cinayetin FETÖ’nün belki de ilk siyaseti cinayeti olduğunu varsayabiliriz. Ya güçlü oldukları Emniyet’ten bir müritlerine işlettiler ya da ordudaki askerlerine... MİT’te o sırada adamları var mıydı? Herhalde! Hablemitoğlu cinayeti aydınlatılmalı... Bakın neler çıkar. O tarihlerde devlet, tüm cemaatçi güçleriyle, FETÖ’nün devlet içindeki karanlık yüzünü deşifre eden herkese, Türkan Saylan dahil, alçakça saldırdı... ‘İkimizin de başı secdeye eriyor’ AKP iktidara gelince, hazır bir müttefiki elinin altında bulmuştu. Bakmayın siz “Devlette kadroları yoktu, mecburen Gülen kadrolarını kullandı” gibi söylemlere! AKP, devleti zaman içinde tamamen dönüştürecekti ve kısa vadede operasyonel güç olarak FETÖ güçlüydü. Bu bir salt FETÖ’yü “kullanma” amaçlı politika mıydı yoksa Cumhurbaşkanı’nın belirttiği gibi, o da Müslüman biz de Müslüman, ikimizin de başı secdeye eriyor, ikimiz de Kemalist devletin yerine İslami devleti geçirmek istiyoruz, inancı mı? Peki 2004’te yapılan Milli Güvenlik Kurulu toplantısında kabul edilen ve Fethullahçı örgütlenmeyi tehlikeli gören belgenin altında imzaları olmasını nasıl açıklayacağız? Asker kanadını sakinleştirmek, bakın biz onlardan değiliz, o gerçekten tehlikeli, mesajını vermek için mi? FETÖ en güçlü müttefiki Fakat biliyoruz ki, AKP “bu tehlikeli örgüt”e karşı hiçbir şey yapmayacak, tam tersine “Ne istediler de vermedik” deyişlerinde dile geldiği gibi tüm kurumları adım adım FETÖ’ye teslim edecekti. Neden? FETÖ örgütlü ve güçlü. Ancak FETÖ ile beraber biz bu devleti ve toplumu dönüştürebiliriz siyaseti ön plana çıkacaktı. İçeride, hiçbir destek, sandık dahil, FETÖ ile ittifaktan daha önemli ve üstyapıyı dönüştürmek için daha güçlü değildi. Bu ittifak şüphesiz ki daha sonra ortaya çıkacak olaylarda gördüğümüz gibi ucu darbeye kadar uzanan bir “suç ortaklığı”na dönüşecekti. FETÖ olmasaydı, AKP ayakta kalabilir miydi? Bu tartışılması gereken temel sorudur. Tüm Silivri davaları süreci ortaklık halinde gelişti. AKP bunu FETÖ’süz gerçekleştiremezdi. Çünkü FETÖ demek aynı zamanda kanaatsizlikten kırılan liboş takımının da yoğun desteği demekti... AKP ve FETÖ, sahip oldukları tüm parasal - vitrinsel olanakları bunlara sundular ve hepsini tepe tepe kullandılar. Bir dönüştürme ve darbeye hazırlık aracı olarak... Bu süreç çok ilginçtir, AKP kadroları da kısmen FETÖ’leşti. Arınç’lar, Çelik’ler ve daha niceleri FETÖ’nün gücünden etkilenen siyasetçilerdi. FETÖ’cülüğün AKP içinde her kademede bu kadar yaygın olmasının temel üç nedeni olabilir. a) Gerçekten, kalpten FETÖ’cüler. b) Büyük ittifakın yarattığı koruma kollama siyaseti.. c) RTE altında ezilip dışlananların büyük bir iktidar güç odağı ve seçeneği olarak Fethullahçılığa sığınmış olmaları.. Umut orada filizlendi! Ayrışmanın nedeni? FETÖ ile RTE ve dar ekibi arasında patlayan ve somut kökeni 2011’e ulaşan savaş, şüphesiz ki bir iktidar-RTE’nin koltuğunu F.G’ye kaptırmama savaşıdır. Gülen, ver iktidarı bana dedi, RTE vermem dedi. İşin özünde ve dibinde şüphesiz ki bu var. Bir koltuğa iki örgüt - iki lider sığamazdı, oraya kim oturacak savaşı patladı. Fakat bu saptama “bize ne, iki İslamcının savaşı” noktasına götürürse siyasetten uzaklaşırız. Yarın devam.
basindan_tarih: 
21 Ağu 2016

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

RTE’nin bir yıldır ordu ile ittifak içinde olduğunu yazıp duruyorum. Özellikle darbe girişiminin şoku ile bu yeni politikası biraz daha şekillendi. “Birlik-beraberlik”, “Ulus-millet olma” vurguları ön plana çıktı. Bir yıl önceye kadar izlediği “kamplaştırma” politikalarının üstü örtülmüş gibi. Kimi büyük teorisyenler bunun bir aldatma, kimi politik analizciler tamamen göstermelik davrandığını ve bunun darbede yalnız kalmasının bir kısa sonucu olduğunu söylüyor.  Yani kısa bir süre sonra RTE “titreyip kendine dönecek”!  Yeni durumda, RTE’nin demokrat olduğunu söyleyen yok. Otoriter bir kişiliğe sahip olduğu tescilli.  Yarın nasıl ve ne zaman değişeceğini şimdiden bilemeyiz.  Ama kesin olan şu: 1) Koşullar değişti, önemli olaylar yaşandı; 2) RTE de politika değişimine gitti gözüküyor. Bunu saptamadan analiz edemeyiz, bugüne kadarki anlayışımıza saplanıp kalırız, dünya döner, biz bakarız.  Bugün RTE iktidarının ittifak politikalarına bakacak ve ittifaksız ayakta kalamayacağını savunacağım. İki dış güç, yani üst akıl ile büyük ittifak RTE iktidarını her zaman ittifaklar üzerine kurdu. Politikalarını, hedeflerini hep bu ittifaklarla gerçekleştirdi.  Nasıl iktidara geldiklerini anımsıyor musunuz?  1) Partisini, küs veya aldanmış sosyal demokrat, merkez sağ politik aydınlar, yenilikçi milli görüşçülerle birlikte kurdu. Bu Özal’ınki gibi bir “geniş cephe” parti kuruluşuydu. Bir yeni “kitle partisi” için normal.  2) Ama en büyük ittifakını ABD, Bush ile yaptı. Milli Görüş’ün “büyük şeytan”ı, RTE’nin en büyük kaldıracı oldu, öyle bir kaldırdı ki, iktidara oturttu.  3) AB tabii ki en büyük iktidar destekçilerinden oldu. Bu iki “dış güç”, bugünkü tanımla lanetli “üst akıl”, RTE’nin iktidara giderek daha büyük bir oy oranıyla tırmanmasını sağladılar. Birlikte Türkiye’nin defterini dürdüler  4) Bu süreçte RTE’nin içeride en büyük destekçisi, devletin hemen her organında üst düzey ve alt düzey yapılanma içinde olan Fethullahçı Terör Örgütü idi. FETÖ, aynı zamanda ABD’nin de çok önemli bir ittifakıydı. Yani ABD Türkiye’yi bu “sivil” ikili ile kontrol ediyordu.  5) AKP’nin içeride önemli bir ittifakı da, aptal solcu kılıklı, aydın etiketli, liberal, Türkiye’den de nefret eden “kanaatsiz güruh” oldu. Bu güruh, AKP’nin yanı sıra FETÖ‘nün de en büyük müttefikiydi.  6) RTE, Türkiye’yi dönüştürme sürecini, ABD+AB+FETÖ+Liberal güruhla sürdürdü, gerçekleştirdi.  7) Bunun için toplumda büyük kamplaşma, ayrışma zorunluydu ve RTE bunu başarıyla gerçekleştirdi. Birbirinden nefret eden, parça parça bir ülke yaratıldı. Millet millet olmaktan çıktı, kamplar ayrı bir Cumhuriyet gibi davrandı. Kimler kaybetti?  8) ABD+AB+FETÖ+Liberal güruh ittifakı, neler yaptı:  • Orduyu yalan ve komplolarla parçalayıp yok etti. FETÖ’nün orduyu ele geçirmesinin yolunu açtı.  •“Kemalist” Kurucu Düşünce yerle bir edilmeye çalışıldı.  • Atatürk Cumhuriyeti yok sayıldı ve “bir reklam arası” diye ortadan kaldırılmaya çalışıldı. (Tarihçi kılığında soytarılar “resmi tarih dışında” uyduruk tezleriyle bu değirmene su taşıyıp durdu.)  • CHP en büyük saldırıya uğrayan parti oldu. Olur olmaz yalanlarla Cumhuriyet tarihi karalandı.  • ABD+AB+FETÖ+Liberal güruh ittifakı, tüm muhalefete savaş açtı, Silivri davaları, gazeteciler... Özgürlüklerin düşmanı güruh  • ABD+AB+FETÖ+Liberal güruh ittifakı, medya özgürlüğünün ve diğer demokratik hak ve özgürlüklerin bir kafese sokulmasının destekçileri oldular. Her şey RTE ittifak ve iktidarının yükselişi içindi... Her şeye hâkim olması içindi... Tek otoriter liderin iktidarı içindi.  Yaklaşık 2011-2012’ye kadarki süreçteki ittifakları böyleydi.  Sonra büyük parçalanma dönemine girildi...  Yarın...
basindan_tarih: 
09 Ağu 2016

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Amerikan hükümet yetkilileri yemin billah... Biz bu olayın içinde yokuz, diyerek. Kanıt da kanıt diye tutturuyorlar. Hükümet olarak yokturlar da, ABD’de tek “hükümet” yok ki... Çok kollu bir yönetim, hükümet içinde “alt hükümetler”den geçilmez... CIA’sı var, daha çok Dışişleri Bakanlığı’yla eşgüdüm içinde çalışan.. FBI’ı var, İç Güvenlik Bakanlığı’nın en önemli kolu... Ordu İstihbarat, bilmem ne istihbarat... Var oğlu var. Barış Pehlivan Barış Terkoğlu’nun Wikileaks belgelerinden tarayıp derledikleri kitapları (Sızıntı, Mahrem) karıştırırsanız, F.G. ve adamlarını nasıl gözetim altında tuttuklarını ve onlarla ilgili ana gelişmeleri sürekli rapor ettiklerini görürsünüz. Barış Pehlivan, baktım Amerikalılara yardımcı olmuş. Kitapta F.G. ile ilgili gizli yazışmaları derleyip toplamış ve Odatv’de haber yapmış. Benzer bir çabayı da Hürriyet’in Pazar ekinde gördüm. Yeşil kart, CIA ve FBI Ayrıca pek çok kitapta ve yazıda, F. Gülen’in ABD’den nasıl olup da oturma-çalışma izni aldığının serüveni heyecanla anlatıldı. Çatışmanın Anatomisi’nde bir bölüm ayrılmış konuya, siyasi analiziyle birlikte. CIA’nın dört koldan F. Gülen ve adamlarını sardığı net. Karşımızda ABD’nin “Büyük Otorite’sini kabul etmiş”, artık Terör başı düzeyine yükselmiş bir Amerikancı lider var. Bütün yazışmaların finalinde, artık rapor verme aşamasına gelindiğinde dikkati çeken bir nokta var: FBI ve Göçmen Dairesi / Savcılık, Gülen’i tehlikeli buluyor ve yeşil kart verilmesinin reddini istiyor. CIA ve Dışişleri Bakanlığı ise yeşil kartın verilmesini istiyor, Gülen’in önemine dikkat çekiyor, bunun Amerikan çıkarlarına uygun olduğunu belirtiyor. İki ayrı gücün savaşı İki ayrı güç adeta birbiriyle savaşıyor ABD’de! Sanki iyi polis kötü polis.. Ama değil tabii ki. Her iki güç de kendi “çıkarları/görevleri” için birbiriyle mücadele halinde. FBI’cılar iç güvenliğe önem veriyor. CIA’cılar da Gülen ve örgütünü hem dünyadaki yayılışını kendi amaçları için kullanmaya, hem de Türkiye’de ulaştığı güç bakımından iyi bir araç olarak gerektiğinde kullanmaya önem veriyor. CIA ve Dışişleri, operasyonları için neden ellerinden kaçırsınlar bu örgütü!   Tüm Türkiye CIA’cıları Gülenci! Kimlerin CIA ile birlikte hareket ettiğine bakarsanız, zaten olayı net görürsünüz: Türkiye üzerinde çalışan ne kadar CIA’cı ve danışmanlık eden bilim adamı kılıklı tanınmış kişi varsa, Graham Fuller’lerden tutun geniş bir yelpazeye kadar, hepsi, referans mektuplarıyla, Gülen’in ABD’de kalmasını sağlama peşinde.. Öyle ki FBI, Gülen’in uluslararası faaliyetlerini “CIA’nın finanse ettiğini” bile söylüyor mahkemede! Mahkeme sonunda, CIA/Dışişleri Bakanlığı’nın çıkarları yönünde karar veriyor ve F.G. ABD’de kalıcı oluyor. Bu bile başlı başına heyecanlı bir öykü! 15 Temmuz darbe girişimine kadar uzanan! Yaratılan tablo Amerikalı ve Avrupalı ana akım gazeteleri derin hayal kırıklığı yaşıyor. Erdoğan’ın yarattığı ülke içi otoriter, demokratik hak ve özgürlükleri hiçe sayan eylemleri, tüm kuvvetleri elinde toplama politikası, Türkiye’nin zaten kısıtlı demokrasisini hepten rafa kaldırma aşamasına getirmiş... Tabii dış politikada yanlışlıkların tecrit ettiği bir Türkiye... Ve tüm bunlardan sorumlu bir Cumhurbaşkanı. İktidarın çökmesini istedikleri açık seçik. Bu darbe girişimi bir araçtı, onların RTE rejimi ile birlikte aslında Türkiye’nin de çökeceği umurlarında değildi. Hatta belki de daha iyi olacak, diye de düşündüler. Dani Rodrik bile isyanda, Amerikan medyasının Gülen yanlısı tutumundan.. Beni bile neredeyse RTE’ci yapacaklar, diye isyan ediyor. NOT: Kılıçdaroğlu mitingde konuştu, iyi oldu. Kaybettiği bir şey yok, bu miting zaten yapılacaktı, ama kazandığı çok şey var. Konuşması dört dörtlüktü. Cesur bir karardı...
basindan_tarih: 
03 Ağu 2016

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Dün koca bir Cumhuriyet çınarı eğitimci hocam, bizi aldatıp duruyorsun diye sataştı, hem gazetecilik üzerine hem darbe ve Kemalistler üzerine yazacağım yarın diye anons ediyorsun, sonra ise biri var biri yok... Zor bir durum, sanki bu iki Önemli konunun bir makaleye sığmayacağını bilmiyor muyum... Üstelik kalemi gevezeleşmiş biri olarak! İşte şimdi ordudaki darbe girişimine “Fethullahçılardan başka katılımlar” da olduğuna ilişkin yaygınlaştırılmak istenen görüşlere değineceğim. Onlara göre, darbe girişiminde evet Fetocular var, ama sadece onlar değil, çeşitli kesimler... Belki de Kemalist sayılacak subaylar. Yani söylenmek istenen, geniş bir koalisyonun imzası var girişimde... Darbe planlamada kim var? Öyle düşünmüyorum. Daha doğrusu bunu destekleyecek ciddi veri yok elimizde. Bazı istisnalar, mesela bir veya birkaç kişi sürüklenerek katılmış olabilir. Ama bu tiplerin varlığı, darbenin geniş bir koalisyona dayandığının kanıtı değil. İstisnai durumların genellemede etkisi sıfırdır. Bir “koalisyon” girişimi olması için, merkezi planlamada ortaklığı gerektirir. Oysa tüm veriler, olayın Fethullahçı örgüt tarafından planlanıp harekete geçildiğini gösteriyor. Haydii darbe var, katılalım! Olayın dışında bir subayın, vayy darbe mi oluyor, nerede hareket orada bereket diyerek kuyruğa takılacağını kabul mu edeceğiz? Şüphesiz ki ordu içinde ülkenin gidişinden hoşnut olmayan kitleler vardır. Fakat “gizli örgüt”ün bunlara daha önceden haber verip katılımlarını sağlaması, yani darbeyi “faş etmeleri” gerekir. Kendi bazı adamlarına bile en çok “bir gün” önce haber verildiği bir gizlilikten bahsediyoruz!.. Ne yani darbe yapıyoruz diye mahallede davul mu çalacaklar! Boş verin şu geniş koalisyon masalına. Gelelim şu Kemalistler de vardı uydurukluğuna... ‘Kemalistler’ neden katılsın ki! Kişilerle uğraşmıyorum, biliyorsunuz. Siyasal analiz yapıyoruz. Şu aşamada ciddi ve büyük bir dış desteği olmayan hiçbir hiyerarşik darbe başarıya ulaşamaz. Bunu çok yazıp çizdim. Kaldı ki, gerekli dış desteğe sahip hiyerarşik olmayan bir girişim de başarısız oldu. Peki, Kemalistler de girişime katılmış olamaz mı? Bu komik soruya sadece şu soruyla yanıt veririm: Fethullahçıların darbesine mi? Veya Amerika’nın 2003’te başlarına çuval geçirip derdest ettiği, 2007’den itibaren de yiyip parçalamaları için ikili iktidar kurtlarının önüne attığı “Kemalist yapı” mı darbe yapacak? Peki, ama niçin? Amacı ne olabilir “Kemalist yapı”nın bu darbede? ‘Kemalist yapı’ var mı? Önce soru: Ordu içinde bir “Kemalist yapı” var mı? Kemalist ordu lafını bir kenara bıraksanız iyi olur. Yarısından fazlası Fethullahçıların eline geçmiş bir ordu... Önemli bir kesimi de tarafsızlaşan... Varsa bile iyice zayıflamış olarak vardır. Çekirdek. Peki, bunlar olayı tam da anlatmıyor diyecekseniz, o halde siyasi analizimi yineliyorum: Bütüncül bir Kemalist yapı varsaymak koşuluyla, bu yapı için en önemli şey nedir şu yaşadığımız günlerde? ‘Kemalist yapı’ - RTE ittifakı Evet bildiniz... Ülkenin üniter birliğinin korunması ve buna en büyük tehdit PKK ile savaş. Bunu RT Erdoğan yapıyor. Bir yıldır en büyük ittifakı yaşıyoruz “Kemalist yapı/ordu” ile RTE arasında! Bu yapının “demokratik ülke” gibi sorunları entelektüel uğraş gördüğüne eminim. Asker için her zaman bir öncelikler sıralaması vardır. Bugüne kadar da askerin öncelikleri arasında demokrasi gibi bir konu da olmamıştır (27 Mayıs dışında). ABD ile “Kemalist yapı” arasında tam bir uyumsuzluk var. Zaten ABD, bir darbe girişimi için artık “Fetocu yapı”ya oynadı! Yani “Kemalistler” üzerinden darbe tarifine kalkışanlar, birkaç kilometre açığa düşer. *** Geçenlerde sormuştum: RTE aralanan yeni kapıdan nereye bakıyor, demokrasiye mi, fırsatçılığa mı? Cumhurbaşkanı’nın ordunun yapısı üzerinde kararları, Beştepe’nin fiili başkanlığını güçlendiriyor. Genelkurmay bir vitrin süsüne dönüştü, hiyerarşik yapı parçalandı, RTE veya başbakan doğrudan kuvvet komutanlarına veya herhangi bir kademeye, derhal gerçekleştirmesi için emir verebilecek. Dünyada görülmemiş bir yapı oluştu.
basindan_tarih: 
24 Tem 2016

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Cemaatin RTE’ye karşı bir askerî darbe düzenleyebileceğini yazdım. Tarih 20 Mart 2012. Bir ay önce Cemaat yargı yoluyla MİT/Hakan Fidan üzerinden RTE’ye saldırmıştı. MİT olayından hemen önce de, “Gülen- RTE amansız kapışacaklar” demiştim. Bütün bu kapışma, Çatışmanın Anatomisi kitabımda belgelenmişti. Ordu üzerine çok iyi bir bölüm var kitapta.. O kitabı okuyanlara, Gülen’in bu son askerî saldırısıyla son barutu atması beklenen bir şeydi… Hiç alçakgönüllü olmadan, 4 yıl önceki yazıyı sunuyorum.. *** ‘Erdoğan’a Askeri Darbe?’ Yoo hayır, bu kez, başka bir “fantezi” üzerinde düşünmeye çağırıyorum: Cemaat, denetlemeye başladığı TSK’yi, Erdoğan’a karşı kullanır mı? Erdoğan’a karşı MİT Darbe Girişimi’ni, bu kez Askerî Darbe Girişimi izler mi, nasıl ve ne zaman izler? Bu köşe “fantezi” üretir oldu. Cemaat, denetlediği özel yargılama güçleriyle Erdoğan’a hukukun mızrağını gösterir mi, diye sorduk, bir ay geçti geçmedi MİT üzerinden Erdoğan’ı silkelediler! Bu güçler, tıpkı yargı mekanizmasında olduğu gibi, uzun zamandır orduyu da denetim çabası içindeler.. Kayseri’deki dava ile ilgili belgeleri okuyunca, birden Ergenekon ve Balyoz davaları konusundaki tutumları üzerine Tanrı’nın ışıkları düşüverdi! İşte bu, dedim! *** Cemaatin keskin kalemlerinin neden dört tahliye oldu diye, “dikkat Ergenekoncular güçleniyor” toplu yayınına giriştikleri anlaşıldı! Sorun sadece Odatv değil, hatta hiç değil.. Odatv, onların yarattıkları sadece bir korku havasıydı, fosladı! Cemaatçiler için esas sorun ise Ergenekon ve Balyoz! Hele hele Balyoz! Bu davada amiralinden generaline, 365 subay yargılanıyor, 249’u tutuklu! Burada tahliyeler çorap söküğü gibi gelirse, bir de beraatlar olursa diye korkuyorlar. Balyoz davasının, normal bir mahkeme ve yargılamada, iler tutar tarafı sıfır, bir iki kişi ceza alır mı tali şeylerden, o bile meçhul.. Davadaki hızlanmaya bakılacak olursa, bu tahliye ve beraat olanaklarını ortadan kaldırmak için, hemen ceza yağdırılacak bir sürece gidiliyor gibi.. Çünkü ceza alırsa yargılanan subaylar, ordudan tasfiye olacaklar. Yerlerine ise yeni ordu güçleri yükselecek. Yani, Cemaatin ordu içindeki stratejisinin ilkesi, suçlu-suçsuz değil, hızlı tasfiye! Ergenekon ve Balyoz’da mahkûmiyetler, cemaate kendi güçlerini yükseltme fırsatını doğuruyor. *** Kayseri’deki dava dedim, o da ne diyeceksiniz.. O dava, Hava Kuvvetleri Başsavcısı Zeki Üçok davasıdır. Üçok, cemaatçi 3 astsubayın 2009’da “TSK sistemine girerek bazı belgeleri kopyalayarak birlik dışına çıkarttıklarını” saptar ve olayın soruşturmasını sürdürür. Dava avukatı Hüseyin Ersöz şöyle diyor: “Soruşturma derinleştikçe bu kişilerin bir cemaatle bağlantılı oldukları tespit edilir. Bu bağlantılarını kabul eden şüpheliller, ifadeleri alındıktan sonra tutuklanır. Hiçbir kötü muamele görmediklerine ilişkin Adli Tıp ve GATA Raporları da dahil 39 sağlık raporu bulunmasına karşın, Başsavcı Zeki Üçok hakkında işkence yaptığı gerekçesiyle Kayseri Ağır Ceza Mahkemesi’nde dava açılır. İddia o ki, şüpheli ifadeleri ‘hipnoz’ yöntemiyle alınmıştır! Kayseri Ağır Ceza Mahkemelerinde talep ettiğimiz tanık dinlenmesi, keşif vs. taleplerin hiçbiri kabul edilmeksizin, Savcılık esasa ilişkin mütalaasını Mahkemeye sundu. Zeki Üçok bu soruşturmanın ardından önce Sahte Çürük Çetesi Soruşturması’nda tutuklandı. Sonrasında 1. sınıf hâkimliği düşürüldü. Sonra Balyoz davasında da tutuklandı. Bir başka ifade ile ‘dokunan yanar’ durumu...” Yani Üçok hakkında, bir dizi uydurma suç oluşturuldu, Rusya’dan kadın getirip pazarladığı dahil!!! Dava ile ilgili belgeleri okudum, astsubay ifadelerini, Cemaat ilişkilerini, TSK bilgisayar sistemine nasıl girdiklerini, nasıl dışarıdan dosya eklediklerini, çıkardıklarını… Üçok’un savunmasını okudum.. Belgelere, iddialara baktım… Bir “sahte belge üretim çetesi veya merkezi” sırıtıyordu. Siz de bakabilirsiniz http:// wp.me/pPwBF-1r9 . Tam illegal komünist partilerin gizli hücre örgütlenmesi taktiğiyle TSK içinde ilerleyenler var.. *** Ergenekon ve Balyoz davasında yargılanan subayların hepsi süründürülmeli.. Zamana oynuyorlar.. Suçsuzluklarının ileride ortaya çıkmasının önemi yok, o zamana kadar yükselen güdümlü kadrolar “malı götürecek..” *** Peki, bu durumun, “Başbakana askerî darbe ile ne ilgisi var”, diye sorar gibi bazılarınız.. Poliste ve yargıda örgütlenmelerinin, Başbakan ve hükümetle ne ilgisi varsa, aynı ilgi var! Erdoğan ve (AKP) ile F. Gülen arasında savaş, yeraltında yerüstünde sürüyor.. TSK üzerinde denetim ve yönlendirme, Cemaatçiler için, yılbaşı ikramiyesi önemindedir! En büyük joker, yani! *** Erdoğan bunun farkında (mı)!? Hukukun mızrağı.. derken gelecek zamanda ordunun mızrağı… Şimdi bir yarış var: Cemaatçiler hızlı bir mahkûmiyet yarışında!.. Bir an önce, hemen! Erdoğan ve iktidarı ise, özel yetkili mahkemelerle ilgili yasada bir an önce değişiklik isteğinde.. Bakalım kim kazanacak!..
basindan_tarih: 
21 Tem 2016

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Darbecilerin köprü işgali ve arkasındaki büyük kahramanlık öyküsü “Bunlar benim tanklarım birliklerim, köprü üzerinde ne arıyorlar...” Yavuz Türkgenci, tümen komutanı, evinde, bizler gibi ekranda köprüler üzerinde trafiğin kesildiğini seyrederken askerlerini görüyor. Hey ne oluyor orada diye ayağa fırlıyor, birden fark ediyor ki tümeni neredeyse elinden gitmiş, bazı birlikleri harekete geçmiş... “Askerlerimin ne işi var köprüde, yol kesmelerinde!” Belli ki bir kalkışma yaşanıyor, hemen silahını kuşanıyor, telefona sarılıyor ve Balmumcu’daki lojmanından koşarak köprüye iniyor... Ki ordu komutanı ise çoktan köprüde, olay yerinde. Acil telefon konuşmalarından anlaşılıyor ki tümenine ait iki tugay elden gitmiş. Tulum halinde darbe harekâtına katılmışlar. Cemaatçi bir kalkışma ile karşı karşıya oldukları üzerinde fikir birliğindeler. Güvendiğin komutanları ara O sırada Sapanca’da bir kurmay albay. Nedim Ulusan. 66. Mekanize Tugayda komutan yardımcısı. O sırada görevli değil. Yurtdışına görevlendirilmiş ama henüz gitmemiş. Balyoz’da yargılanıp orduya dönen subaylardan. Tugayı darbe halinde. Tümen komutanı Türkgenci’yi arıyor, Cemaatçiler darbe yapıyor komutanım diyor. Kalkıp İstanbul’a gelmek için izin istiyor. Ama zaman yok. Komutan, orada kal ve güvendiğin kim varsa ara, emirlerimi bekle. İki tugay geri alınmalı, bunun örgütlenmesinde çalış, diyor. Birinci Ordu’nun komutanı Ümit Dündar, Türkgenci, Vali ve Emniyet Müdürü ile birlikte. İsyancıları ikna etmeye çalışıyorlar. Sait Ertürk Albay vuruluyor Nedim Ulusan ise güvendiği arkadaşlarını arıyor. Herkes, tüm darbe karşıtı cemaatçi olmayan subaylar ilişki içinde müdahale için harekete geçiyorlar. İki kurmay albay, Sait Ertürk ve Davut Ala. Emniyetten aldıkları araba ile 66. Mekanize Tugay’a yollanıyorlar. O sırada bir otobüs dolu silahlı asker kışlaya girmek istiyorlar. Üstleriyle konuşuyorlar “Sokmayın içeri, vurun, gerekeni yapın” talimatı alıyorlar. Daha sonra oradan bir zırhlı araçla esas isyan merkezi Topkule Kışlası’na gidiyorlar. Nizamiyedekileri de yanlarına alıp içeri girmeye çalışıyorlar. Bakıyorlar ki kışlaya konan bir helikopterden silahlı akademi öğrencileri iniyor. Bekliyorlar, kuvvet istiyorlar. Daha önce gittikleri tugaydan gelen çevik kuvvet polisleriyle birlikte içeri giriyorlar ve çatışma başlıyor. Önce bir polis memuru vurulup şehit oluyor. Arkasından Sait Ertürk Albay vurulup düşüyor ve orada şehit oluyor. ‘Vuruldum Nedim!’ Ama çatışa çatışa tugay komutanlığına giriyorlar. Saat gece 02’yi geçiyor. Komutanlık boş, Davut Albay, Nedim Albay’a “Bu hain kaçmış, burada yok” diye sesleniyor telefonda. Cemaatçi komutan, darbenin başarısızlığını görünce, bu iş bitti diyerek, çocuklarını da alıp arabasıyla kayıplara karışmış, halen aranıyor. Ama içeride çatışma sürüyor. Davut Albay ateş altında kalıyor. Bir kurşun karnına, bir kurşun koluna giriyor, biri de parmağını uçuruyor. Düştüğü yerden Nedim Albay’a telefonla “Vuruldum Nedim, ölüyorum, kan kaybediyorum, çocuklarım sana emanet..” diye sesleniyor. ‘Tutuklayın haini’ Bu arada diğer isyancı tugayda da çatışma var. Tümen komutanı Kurmay Başkanı Erkan Olgay ve komutan yardımcısı Hançeri Sayat güvendikleri adamlarla ve polis desteğiyle tugayı basıyorlar. Orada da omuz omuza savaşıyorlar ve bu ikinci tugay komutanını yakalıyorlar. Komutanlarına telefon ediyorlar, aldıkları emir: “Tutuklayın haini”. *** Eşzamanlı olarak köprü üzerinde cemaatçi tank ve birliklerin teslim olmaları için uğraşlar sürüyor. Tutuklanan komutanın görüntülü resimlerini gösteriyorlar: “Tugay komutanlarınız elimizde, artık teslim olun, yoksa hepinizi havaya uçururuz” diye sesleniyorlar. Gün ışımış köprü üzerinde, insanlar öldürülmüş. Orayı işgal için gelmişler ama fare kapanına sıkışıp kalmışlar. Darbe girişimi bitmiş. Başından itibaren darbeye karşı dimdik ayakta duran ordu komutanı ve tümen komutanının son teslim olun çağrısına uymaktan başka çareleri kalmıyor. *** Biz evde saat 22.15’ten itibaren birinci köprü üzerinde trafiğin kapatılması üzerine görüntüleri izler ve haberlere kulak verirken, kimimiz Ankara’daki bombalamaları seyrederken, İstanbul’daki girişim de yurtsever subaylar tarafından inlerinde böyle bastırılıyordu. Tugaylar ele geçirilmeseydi, İstanbul çok büyük olaylar yaşayacaktı. Balyoz’dan yargılanıp orduya geri dönen subaylar, jandarma albaylar ve generaller, bilinen 5’i de darbenin bastırılmasında fiilen görev alıyor. '45mekli olanlar da beylik tabancalarıyla isyan edenleri ikna için gece yollara dökülüyor. İstanbul isyanının bastırılmasında büyük katkısı olanlardan bazı isimler: Erkan Olgay, Hançeri Sayat.. Yavuz Türkgenci.. Sait Ertürk, şehit. Davut Ala, kahramanlardan, hastanede durumu iyi gidiyor. Ahmet Yavuz, Balyoz emeklisi tümgeneral, Anadolu yakasında sahilde darbeci birlikleri ikna etmek için çabaladığını biliyordum. Öykünün kısasını ondan dinledim, ama ayrıntılarını başkalarından. Geride şehit Sait Ertürk’ün kızının “İki gün önce babamı aldılar benden” diye başlayan yürekleri darmadağın eden mektubu kalıyor, okuyunuz: (www.ulusalkanal. com.tr/m/?id=112556)
basindan_tarih: 
01 Tem 2016

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Eğer Atatürk Havalimanı’ndaki terörü yapanların kimlikleri değişmezse, iktidarın IŞİD sevdalı politikasına kesin son nokta kondu... Epey önce konmuştu da, AKP içindeki çağdaş uygarlığa karşı IŞİD’ci kafaların buna uyum sağlaması zaman alacak... İsrail, Rusya politikalarına geri dönüldü. Putin, özür dileyince, RTE’yi düştüğü yalnızlık çukurundan tutup çıkardı. ABD ile de daha sıcak ilişkiler kuracaklardır. Mısır’la yeni süreç başladı… Esad ile el bile sıkışılacaktır! Eyy Rusyaaa! Eyy Sisiiii! Eyy Amerikaaa! Eyy AB! Eyy bebek katili İsrail!.. gibi üst perdeden politikaların sonu... Bunların bir kısmı kısık sesle dile getirilebilir henüz. Başka? Müslüman Kardeşler’i (İhvan) Ortadoğu ülkelerinde iktidar yapma politikası sona erdi. Mısır’da, Suriye’de, diğer ülkelerde... Bu politika, AKP’yi sürekli iktidarda tutmanın bir çimentosu olduğu kadar, RTE’yi de “Müslüman dünya”nın, yani “Ümmet”in lideri yapma içerikliydi. Bunların da hepsi bitti.. Esas sona eren nedir derseniz... Ata’nın büyük öngörülü politikası “Yurtta barış, dünyada barış”ı pasif bularak reddeden ve bunun yerine geçirilen sözde “aktif barış” politikası. Aslında buna “pasif savaş”, isteyen ise “aktif savaş” politikası da diyebilir. Atatürk’ün politikası bunlara az geliyordu, bu politika Türkiye’yi süper devlet-ülke, bölge lideri, Müslüman dünyanın baştacı ülke ve dünyada yıldızı parlayan ülke yapamazdı... Davutoğlu (erken göçtü) ve RTE ikilisi, ancak aktif müdahale ve gerekirse savaş politikası ile buna ulaşabileceklerine inanıyordu! Bu politikalarına zemin hazırlayan en önemli ortam ise, Türkiye’ye 2005 2012 döneminde, dünyanın dolarizasyonu, dünyayı kasıp kavuran büyük ekonomik kriz sayesinde dünyadaki müthiş dolar istilası oldu. Trilyonlar aktı ülkeye. Bu dış kaynaklar, büyük bir istikrar kazandırdı AKP’ye... “Bu adamlar bu işi biliyorlar” kararlılığı yarattı seçmende. Ekonomik zorluk diz çöktürdü Aslında bir açıdan bakıldığında, RTE ve iktidarının dış politikada iflasında esas etken de tüm siyasi ve ideolojik hedeflerin bir bir çökmesinin yanı sıra, ekonomik iflasın ucunun görünmesi de etkin oldu. • Turizm sektöründe büyük çöküş... • Rusya’ya bağlı ekonominin tam çöküşü ve büyük mağduriyet... • Sanayi büyümesinde gerileyiş... • İhracatta gerileme ve konan hedeflerin rüyalar sınıfına kayması... • Yüzde 34 arasındaki büyümeye rağmen, ülkenin nüfus ve ihtiyaçlarını karşılayamaz durumda kalması... • Adam başına düşen milli gelirin sürekli düşerek 9 bin dolara çakılması... • 500 milyar doları aşan dış borçların ve tüketici borçlarının yarattığı yeni kriz durumu... • İktidarın yakaladığı büyük dış sermayeyi hovardaca tüketime harcaması ve ekonominin katma değer yaratan, kullanan bir yapıya dönüştürülmemesi... Tüm bunlar, iktidarın yutturduğu “Büyük Türkiye” öyküsünü birer masala dönüştürdü. Dış politikanın iflasının bu zeminde gerçekleştiğinin de altını çizelim. Örtüşme tam, tartışmasız, kesin ve bilimsel! Yani ekonomi de iktidara siyasi olarak diz çöktürdü. Neyle yükseldiyse, onunla alçaldı... Ama ekonomik yönden bu süreç sürüyor, daha büyük sorunlar yaşayacağız. “Tüketim Toplumu” ile siyasi rant elde etme modeli her yönden zorda. Türkiye’ye maliyeti büyük Tüm bu politikaların ülkeye maliyeti büyük. Güvenlik açısından en büyük kaybı iki yıldır yaşıyoruz, havalimanı saldırısı her şeye tüy dikti, bu Türkiye’nin en büyük çıkmazı, terör, her şeyi çökertir. IŞİD’i ülkenin mayasında önemli bir fikri ve fiziki güç haline getirdiler. Davutoğlu “Nasıl tutuklayalım, canlı bomba eylemini gerçekleştirmeden, hukuk var...” sözleriyle iktidarın IŞİD’i koruma politikasını özetlemişti. AKP’nin trollerine ve yandaşlara bakın, bu IŞİD mayasının iktidar yapısındaki varlığını görün. IŞİD’in ülkemizde epey kökü var, bu zemin daha çok canlı bomba üretir. İlginç olan, istihbaratın bu konuda yeteneksizliği, ama bunun arkasında siyasi körlüğü de arayın. Ortadoğu’da tecritlik... Suriye politikasında iflasın yarattığı ve ülkeye tehdit olan olguların ortaya çıkması... Türkiye her açıdan tehlike içinde...
basindan_tarih: 
09 Haz 2016

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

İhaleleri adamlarına dağıta dağıta doyuramıyorlar... İktidarın sözde “barış ve çözüm süreci” göz boyaması ile, PKK’nin üç yıllık silah ve cephane yığınağına, dahası ilan ettiği özyönetim örgütlenmesine bile göz yumması sonucu terör bugünkü dehşet boyutuna ulaştı. Şüpheniz olmasın, arka planda “biz nasıl olsa onları toptan hallederiz...” gibi bir mantık da yürürlükteydi. Bu mantık, “siyasi kazanç” olasılığı ile birleşti ve bu sütunda “şehir terörü gelecektir” diye çok kez işaret ettiğimiz zamanları yaşar olduk. “Barış” mı? Şüphesiz ki ülkenin en çok ihtiyacı olduğu şey. Fakat barışı, Kaf Dağı’nı aşıp ardına baksanız bile göremezsiniz. PKK ve siyasi yardakçılarının, yanı başımızdaki PKK’severlerin dayattıkları hep ayrılık çözümü oldu. “Kimlik”li, ayrı yapı, ayrı Meclis, ayrı savunma, özerk yönetim... falan. Burada yine yazdım: Birlikte yaşanamayacak durumun faturası çok ağırdır, ama bu mutlak bir kaçınılmazlık ise, az ağrılı olarak uzun zaman içinde olabilir. Ama Türk’ü, Kürt’ü bu topraklarda öyle karışmıştır ki, birlikte yaşamaktan başka da şansları çok azdır. Batı’da yerleşmiş bir Kürt’ü kessen Doğu’ya zor gönderirsin. Bunu PKK görmez olur mu... Ama Ortadoğu’da yakaladıklarını düşündükleri Suriye’de PKK devleti-üssü olasılığı ve ABD/Batı askeri-siyasi desteği, terörü kentlerde büyük boyutlara taşımasına vesile oldu. Şüphesiz, Doğu’da “özyönetim” altyapısının parçalanması da PKK’yi kent kısasına yönlendirdi. Halk sıfır güvenlik içinde Bu çapta bir terörün ve savaşın ana sorumlusu, başta dediğimiz gibi siyasi iktidardır. Devlet ve kurumlarının elinden, kentlerde terör ve elemanlarını denetim olasılığı sanki tamamen yok gibidir. Siyasi sorumlular her ne kadar “neler yakalıyoruz bir bilseniz..” deyip dursunlar.. İrili ufaklı bir şeyler yakalamış olsalar bile, millet için önemli olan yakalayamadıkları, önleyemedikleridir. Bir terör heyulası İstanbul ve tüm Türkiye’de esmektedir. Terör, bir daha asla birlikte yaşanamayacak bir ortamın başarılı kışkırtıcısıdır. Amacı bu, ama Kürtler hiç de PKK gibi düşünmüyor. O halde niçin ve ne amaçla bombalıyorsun.. İntikam için mi? Ya tutarsa diye mi? Bunları bir kenara bırakalım ama siyasi hedefleri var: Bıktırıp “dize getirme” stratejisinin uygulamasına geçtiler. PKK’yi bu noktalara getiren, tonlarca bomba yüklü araçları bile saptayabilecek yetenekten ve terör ağını dağıtmaktan yoksun siyasi iktidar, politikalarıyla halkı teröre kırdırıyor; sıfır güvenlik, korkunç bir yalnızlık... CHP anayasası Nihayet, burada yazıp çizdiğimiz konuyu çok geç olsa da gündemine aldı CHP, özgürlükçü anayasa taslağı hazırlıyormuş ve AKP’nin başkanlık anayasasına karşı seçenek olarak Meclis’e sunacakmış. Bu amaçla, parti tüzüğü çalışması ertelenmiş. Anayasanın 5 önemli niteliği de şöyle olacakmış: Laik, demokratik, özgürlükçü, hukukun üstünlüğüne dayalı ve sosyal devlet. Hadi hayırlısı! İktidara yine ihale kıyağı Saray’ın damadı Enerji Bakanı için ihale yasası yine değiştirildi. Kaçıncı kez? Bakanlığın alımları vb Kamu İhale Yasası’nın dışına çıkartıldı. İhaleleri artık yandaşlarına dağıtmanın yeni bir yolunu da açtılar. Bir diş teknisyeni şirketin yöneticisi ile konuşuyorum. “Orhan Bey, devlet hastanelerinden tek bir ihale almak mümkün değil. En uygun fiyatı verseniz bile.. Tümü, tamamen iktidarın doğrudan adamlarına veriliyor. Düşünün, İstanbul’dan katılıyor İzmir’deki ihaleyi kazanıyor..” Türkiye böyle bir dönem yaşamadı, bir daha da yaşamayacak..
basindan_tarih: 
21 Nis 2016

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Hayır, kastettiğim, çoğunlukla Güneydoğu’da süren PKK ile silahlı çatışma değil. Bunun adı konmuş. Silahlı çatışma, dahası silahlı iç savaş denmiş... Başka bir şeyden bahsediyorum, daha doğrusu hepimizin bildiği, tek tek karşı çıktığımız veya teşhir ettiğimiz, örneğin 23 Nisan Çocuk Bayramı’nı iptal etmek, Cumhurbaşkanı’nın uçağından ATA adını silmek gibi olayların adını doğru düzgün koymak gerekliliğinden... Yaşadıklarımızı bir kavram olarak bilince çıkartmazsak... ...eh işte bir iktidarın işgüzarlığı.. bak bunu da yaptı terbiyesizler.. bunlar Atatürk’e zaten karşı, daha ne bekliyordunuz.. kadına bak “reklam arası” dedi 90 yıllık Cumhuriyete.. gibi ucuz tanımlamalarla geçiştirirsek yaşadıklarımızı, içinde bulunduğumuz süreci hiç anlamamış oluruz. Sanırız ki bunlar devrilecekler nasıl olsa, her şey eskisine döner, Cumhuriyet ayakları üzerine oturur... Yıkılan ve çökenleri görmüyoruz! Öyle ucuz bir süreç yaşamıyoruz. Şiddetli, yıkımlı bir süreç içindeyiz. Yıkılan, 96 yıllık Cumhuriyetin üzerinde yükseldiği taşıyıcı kolonlarıdır, direkleridir, ana ilkeleridir, abc’sidir, kurucu iradesidir... Bugüne kadar görülmemiş bir şiddetle yaşıyoruz her şeyi, aslında sürekli deprem sarsıntıları içindeyiz, ama yerlerde yıkıntıları, çökenleri, yere düşen insanları, yıkılan kurumları görmüyoruz... Cumhuriyet kimsesizlerin, çocukların esirgeyicisiydi... Bebelerimizin başları sözde melekleri çağrıştıran beyaz türban ve şallarla örtülüyor; 23 Nisan, Kuran okuma yarışlarına dönüştürülüyor. Eğitim parçalandı, çocuklarımız dinci kurumların evlerine peşkeş çekiliyor. Devletin çocukların eğitimi üzerindeki koruyucu görevi, sorumlulukları kaldırıldı. Kapatılması gerekirken Daha önce de çocuklarımız, iktidarın kasıtlı olarak üzerine düşen görevi yapıp yurtlar, parasız kaliteli kurslar açmadığı için cemaatlere, evlerine, yurtlarına, kurslarına, okullarına peşkeş çekilmişti. İktidar o cemaati yıkarken, onun işlevini kendi dinci kurumlarına, adamlarına devrediyor! Ayrıca milletin malı mülkü birilerine, çatısı altında çocuk istismarcılarının cirit attığı, normal koşullarda çoktan kapatılması gereken Ensar gibi dinci oluşumlara, hanedan evlatlarının uyduruk vakıflarına peşkeş çekiliyor. Dikkat edin, sözde eğitim kurumlarının görevi daha önce tanımlanmıştı: “Kindar ve dindar nesil yetiştireceğiz...” Kindar ve dindar bir toplum Bu tanımlama, çocuk eğitimi için yapılmadı sadece. Yarattıkları ve yeniden yapılandırmak istedikleri toplumun niteliğini de belirlemişlerdi: Kindar ve dindar bir toplum... Bu toplum bölücülüğünün ortada dolaşan adı “kamplara ayırmak” olarak günlük dile geçti. Hiç durmadan.. hiç bıkmadan.. birbirine siyasi ve ideolojik düşman kampların yaratılması politikası. Kurucu iradenin toptan ve bütünüyle yok edilme stratejisi gündemde. Cumhuriyetin özgür yurttaş oluşturma ve milletin egemenliği sistemi, tam tersine işletiliyor: Kindar ve dindar, kör inançlı bir toplum ve yerle bir edilen hanedanlık rejiminin altyapısının kuruluşu. Havaalanı duvarlarındaki resim Atatürk şimdilik havaalanlarında, bu rejim liderlerinin basın toplantısı yaptıkları salonun arka duvarını süsleyen anlamsız bir fotoğraf. Kurumlar yok. Barolar Birliği diye bir şey var ama düşman. Anayasa Mahkemesi şimdilik, iktidara uyduğu sürece orada. Hukuk, rejimin özel mahkemelerinin elinde, siyasi olarak insan hayatını ve özgürlükleri dürüp içeri tıkma çarkı. Medya, iktidarın elinde inanılmaz yalan ve rüsva makinesi olarak işliyor. Bunların zamanı gelince tüm varlığıyla hesabının asla sorulmayacağı inancı içinde. Başkanlık rejimiyle perde inecek Cumhuriyetin en temel birlikte yaşam ilkesi yerle bir edildiği gibi, dünya ile barış içinde yaşama ilkesi gitti, yerini “aktif savaş” ilkesi aldı. İktidardalar 14 yıldır, ama her gün beş posta muhalif olarak kim varsa sayıp sövme, hapse atma, kötüleme, saldırma politikasını topluma yerleştirdiler. Başkanlık rejimine geçtiler mi, perde inecek... Bunun için de yaşayacağımız çok alametler olacak! Ne yaşadığımızın adını koyalım: Şimdilik silahın sanki ortalıkta görünmediği, devleti ve tüm kurumlarını ele geçirenlerin her gün bir meydan savaşı ile yıktıkları bir toplum ve Cumhuriyet var. Bunun adı tek taraflı sivil bir iç savaştır. Bir ideolojik sapkınlığın, eline geçirdiği her cihazla sürdürdüğü. Tepeden son yıllarda şiddetlenerek hukukla, polisle, tehditle, boyun eğdirmeyle, ekonomik el koymayla sürdürülen bir sivil iç savaş...

Sayfalar