Orhan Bursalı

basindan_tarih: 
05 Eyl 2019

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Suriye’den yine göç dalgası; yüz binler Türkiye’ye doğru yürüyüşe geçmiş, bir kısmı da bize küfrederek.. Durdurmaya çalışıyormuşuz. Ve tabii suçladığımız Şam! Halbuki Şam topraklarını, ülkesini, kentlerini, İdlib eyaletini kurtarmaya çalışmasa, köktenci teröristleri kovalamasa göç olmayacak; ama İdlib eyaleti, Şam ve Esad karşıtı cihatçıların yönetiminde Suriye’den kopartılmış kalacak. Ne kadar uzun “çatışmasızlık ortamı” sürerse, o kadar Suriye’nin daha kesin parçalanması gerçekleşecek. Hesaplar bunun üzerinde... Peki Şam savaşmasa ülkesini istilalardan nasıl kurtaracak? Taksim’deki anıtın anlamı Bir ülke düşünün, parçalanması için emperyalistler saldırıyor. Oraya baktığımda adeta milli kurtuluş savaşı veren tanıdık “bir ülke” gözümün önünde canlanıyor. Bu size bir şeyler anımsatıyor mu? Bizim geçmişimizle ilgili? İrili ufaklı bir dizi isyancı, hilafetçi, etnikçi ve tabii ki emperyalist işgalci ülkenin üzerine çökmüş.. Şurası senin, burası benim aralarında paylaşmaya çalışıyorlar ve 3-4 yıl süren bir savaş ve ulusal kurtuluş! Ve bu Kurtuluş Savaşı’nın başarıya ulaşması için o zaman Ekim Devrimi’yle yönetime gelen Bolşeviklerin, Lenin’in desteği büyük. Para, silah ve askeri düşünce desteği dahil. Bu işbirliğinin anıtsal vefası, Taksim’deki Cumhuriyet Anıtı’na heykel olarak kazınmıştır. Anıt 1928’de bugünkü yerine konmuştur. (Anıtı gözden kaçırmak ve büyüklüğünü küçültmek için bu iktidarın çabalarını unutmayalım!) Anıtta iki de Rus generali Mustafa Kemal’in hemen yanındadır: Büyük Rus komutanı General Mihael Vasiliyeviç Frunse ve General Kliment Voroşilov. Rusya o zamanki savaş tarihinin en büyüklerinden... Suriye’ye kurtuluş desteği Şu an bir dejavu-bir aydınlanma yaşıyor musunuz? Ruslar bu kez Suriye’nin “Kurtuluş Savaşı”na, sahada fiilen destek veriyor. Hayır, ne Rusya’nın Sovyet geçmişini tartışıyorum ne de başka bir şeyi. Sadece salt iki olay anımsatıyorum. Düz bir gerçek! Bir aydınlanma daha: 1920’lerde Rusya ve Türkiye, Batı emperyalist sömürgeci saldırısıyla karşı karşıyaydı... Rusya hep Avrupalıların saldırısına uğradı.. Napolyon’dan tutun Hitler’e kadar.. İkinci Dünya Savaşı’nın Rusya’ya bedeli tarihin en ağır faturalarından birini oluşturur; insan, kent, istila, büyük trajediler, büyük maddi kayıp... Soğuk Savaş, “kapitalizm-sosyalizm” savaş etiketi altında, yine Rusya- Batı arasında sürdü. Türkiye, savaşın aleti yapıldı Ve Türkiye bu savaşın en büyük aletlerinden biri yapıldı, NATO üyeliğiyle.. Bunun bedelini biz ülkemizi Batı’ya peşkeş çekerek ödedik; insan yaratıcı, üretici yeteneğimizi de devrettik. Bugün demokrasiye geçemediysek henüz, NATO’nun ülkemizdeki on yıllarca süren askeri yönetiminin sonucudur. Kendine don biçemeyen-seçemeyen bir ülkeye hâlâ Batılı emperyalistler “ılımlı İslam” elbisesi giydiriyor ve iktidara getirebiliyor. Başımıza ne geldiyse, adam gibi kendi ayakları üzerinde duramamaktan, dışarıya yamanmaktan, onların işbirlikçilerinden geldi. Ertuğrul Özkök askerin sır odasına girip F-35’lerin Rus Su-47’lerden ne kadar üstün olduğuna yönelik raporları okuyor. Alt metninde, ne pahasına olursa olsun bedelini ülkece ödeyip F-35’leri alalım düşüncesi yatıyor. Bu hikâyeyi çok iyi biliyoruz. Bugün de Batı-Rusya sürekli karşı karşıya. Sanki hiç bitmeyecek tarihsel bir süreç.. *** Türkiye, Kurtuluş Savaşı veren bir ülke olarak, Kurtuluş Savaşı veren Suriye’ye destek vermelidir. Yoksa kendi tarihine ihanet eder.. Yoksa ediyor muyuz?!
basindan_tarih: 
18 Ağu 2019

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Adamın söylediği tek doğru, madenin kaymağını yiyecek, üç beş kuruş da taş öğütmekte, hafriyat yapmakta, dağı altüst etmekte, kazmakta, taşımakta çok usta olan Türklere de çöpçülük işleri karşılığında verecek ve sonra basıp gidecek. Gözümün önünde 1960’larda Almanya’ya giden Türk işçilerinin konumu canlandı. Kendi ülkende süpürücü, temizleyici ağır işçi pozisyonu almak, iktidar ve adamlarına dokunur mu?! Ulan burada da mı yabancı şirketlere uşaklık yapacağız mı diyeceklerdi.. Bir sürü iktidar şirketi hazır hamallığa! Sadece hamallık yaptırmayacaklar.. Aynı zamanda “bizimkilere” 20 ton siyanür ürettirecekler, onları taşıttıracaklar, havuzları hazırlattıracaklar.. Sadece altın değil gümüşleri de ayrıştırtacaklar.. Süreç içinde ortaya çıkacak başka ağır metalleri de.. Yani tüm pis işleri Türklere yaptıracaklar.. Yılda 100 milyon dolar cebe Kendileri de sadece beş yıllık sürecin sonunda 514 bin ons altın ve 3.5 milyon ons gümüşü kasalara doldurup dünya piyasalarına sürecekler. Yanlış hesap yapmadımsa, altının onsu yaklaşık 1500, gümüşün ise 17 küsur dolar. Yani kaba hesapla 850 milyon dolara yakın bir değer.. Tabii bu tahmini olarak ve sanırım milyar doları aşma olasılığı yüksek.. Kasasında Alamos Gold’a ne ne kadar kalır bilmiyorum.. Ama 5 yılın sonunda 500 milyon dolar kalsa, yıl başına 100 milyon dolar eder. Bizim toprağımız, dağlarımız, zenginliğimiz elimizden uçup gidiyor, geride ot bile yetişmeyecek ölü topraklar, rezil edilmiş dağlar kalacak. Ayrıca, 1 gr. altın için 4 ton su kullanılacak, düşünün zehirlenecek suların miktarını.. Kaz Dağları su deposu, bölge halkının yaşam damarı.. Düşük sermaye yüksek gelir Alamos Gold, şirket politikasını kendi internet sitesinde Kirazlı bölümünde açıklıyor: “..düşük sermaye ve üretim giderlerine sahip, ancak getirisi son derece yüksek..” Alamos Gold CEO’su McCluskey adındaki yalancı, tek bir doğru bilgi veriyor: Türkler taş toprak öğütmede, hafriyatta çok usta, yabancı işçi çalıştırmıyoruz.. Bizde bir bakan söylemişti: Bizden sadece ara eleman yetişir.. Tam işbirlikçi kafa böyle düşünür. Alamos’un patronu da öyle düşünüyor, bunu demek istiyor zaten.. CEO, siyasi kışkırtıcılık da yapıyor göstericiler karşısında: “Ben tüm bu saldırının gerçekte, çevreci bir kılıfa sokulmuş, çok derin bir siyasi gündem olduğuna inanıyorum... Kargaşa çıkarma amaçlı siyasi saldırılar”. Yani diyor ki, “Ey iktidar, bu gösteriler ve göstericiler senin düşmanın, Kaz Dağları’nı korumak bahane, amacı seni yıkmak, şunları yok et!” Bunun arkasında söylemek istediği şu da var: Biz işbirliği yaptık, maden ruhsatı falan için durmadan iktidarlarınızı ve çeşitli makamlardaki elemanlarını doyurup durduk. Bizim işbirlikçimizsiniz, şimdi bizi koru.. Adam iktidarı tanıyor, Taksim Gezi Parkı olaylarını ve iktidarın tutumunu öğrenmiş... Bu soytarıya haddini bildirmek gerekir.. Yalanlarının bini bir para “Altı buçuk yıl sonra yeniden ağaçlandırmaya odaklanılacak. Bir 10 yıl ya da biraz daha uzun bir süre sonra da bölge yeniden orman gibi görünecek..” “Siyanür sızıntısı imkânsız” bile diyor.. Utanmaz adam! Çocuk kandırıyor! Kaz Dağları ormanlarına biçtiği değer de 5 milyon dolar.. “Peşin ödedik hükümete, ağaç diksinler diye.. Bunu da takdir etmeniz gerekir”.. Bir yalan da tabii ki kestikleri ağaç sayısında: 15 bin ağaç kesmişler. Oysa ÇED raporunda kesilecek ağaç sayısı 45 bin gözüküyor. Ama hesaplamalara göre gerçek sayı 195 bin! Alamos Gold’un yalanlarının doğrulayıcısı da tüm bu izinleri veren devletin memurları, halkına yalan söylemeyi gelenekselleştirmişler: 15 bin ağaç, diyor.. Hiç olmazsa ÇED raporuna bak ve 45 bin de! Ama işbirlikçilik böyle bir şey, patronunun tüm yalanlarını tekrar etmek zorunda kalırsın! *** Hey McCluskey! Sana bu millet yaptığın harcamaların parasını peşin öder, kuyruğunu toplar, basar gidersin ülkeden!
basindan_tarih: 
06 May 2019

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

AKP kaç kez üst üste seçim kazandık diyordu? 7 mi, 8 sekiz mi? Bu seçimi de kazandık demiyorlar mı, diyorlar. Ama 7- 8 büyükşehri kaybettiler mi, evet. İstanbul’u da kaybedince kıyamet koptu. Kaybettiler... Kaybettiklerini biliyorlar, ama sindiremiyorlar, yediremiyorlar kendilerine.. Ankara dukalıkları yıkılınca, İstanbul kadar kıyameti koparmadılar. Hımmm. İstanbul büyükşehrin, iktidar ve avanelerine, milletin merkezi ve yerel hazinelerine kene gibi yapışan, hortumlar döşeyen, her türden örümcek ağlarına aktarılan 800 milyon TL nakitin yanı sıra bol arsa, binaya baktığınızda, hımmm’ın anlamı açıklığa kavuşur. Mahkeme bu bilgilere erişimi yasaklamış! Anlayın artık. Mahkemeler neye dayanarak bu şeffaf bilgilere erişimi yasaklayabiliyor? Hangi yasa ahlakı ile?! İktidarın, büyükşehrin utanacağı bir şeyler mi var? Bu utanmanın da ötesinde! Bu yasak bile, iktidar ile adalet arasındaki eşgüdümü, güdümlülüğü net ortaya koyuyor.   ‘Mahduma bir ihale lütfen’ İstanbul için kıyamet kopuyor. Çünkü böylesine bir varlık peşkeşini, dünyanın hiçbir yerinde göremezsiniz. Sadece bu değil, tüm belediye ihalelerinin verildiği insanlara, şirketlere bakın. Tüm bunlar sayıp dökülmeli ve istatistiki bilgiler tüm milletle paylaşılmalı. Şöylesi de var: - Efendim bizim oğlan, kız, hayata atılacak, ona bir küçük sermaye gerek, acaba bir ihale versek de bir başlangıç yapsa can suyu alsa? Böyle kaç tane iş uyduruldu ve kaç bin kişiye iş aktarıldı? İhalelerin verildiği şirketlere, hayata yeni başlayacak “taşaron”lara ne kadar iş verildi ve bunlar kimlerdir? Yoksa düş mü kuruyor, senaryo mu yazıyorum!? ‘Biz seçim kaybetmeyiz!’ Bu bir dönem değil, iki dönem değil.. 5 dönem = 25 yıl! İstanbul’un - İstanbulluların kanını eme eme büyüyenler, servet sahibi olanlar için büyük bir süreklilik! Ülke tarihinin hiçbir döneminde böyle bir “servet aktarımı sürekliliği” yaşanmamıştır. Kaybedilmiş İstanbul’un arkasından kopan hıçkırıkların, 1 ayı aşkın bir zamandır kazanılmış bir belediye başkanlığını vermemek için, bugüne kadar hiçbir seçimde görülmemiş uyduruk ve yasadışı sayılabilecek bahanelerle süreci uzatmalarının ve YSK üzerinde görülmemiş baskı uygulamalarının nedenlerini anlayın. Bugün iktidarın ortaya koyduğu gerçek şudur: Biz asla seçim kaybetmeyiz, kaybettiğimizi sanırsınız sadece, ama allem eder kallem eder kazanırız. Bin kez hayır! Hayır! Ben YSK’nin, iktidarın bu açık saçık sandık sonuçlarına büyük tasallutuna, tacizine, sandığın ve dolayısıyla İstanbulluların iradelerinin ırzına geçme çabalarına boyun eğeceğini hiç mi hiç düşünmüyorum. YSK, iktidar canavarlarının doymak bilmez iştahlarının dinmesi için “inceliyoruz, tüm iddialara bakıyoruz, yasallığını araştırıyoruz” diyerek, aslında, seçimleri İmamoğlu kazandı sonucuna varacak. Başka türlü, yasadışı, siyasetin iradesi doğrultusunda bir karar açıklaması mümkün değil. Ülkesini seven, milletinin iradesine saygılı, vatansever, sandık ve seçim üzerine oyunlara hayır diyecek tek karar budur. İktidar gerçekten ülke sathına üfürdükleri uyduruk iddiaları YSK’nin kabul etmesini istiyor mu? Hayır, bin kez hayır. Sandığın devrilmesi, seçimlerin artık yok sayılması zamanına daha var, henüz iktidardalar, 4 yıl sonrasına bakalım hele.. esas kıyamet o zaman kopacak. Ben YSK’nin vatansever karara varacağına inanıyorum. YSK’nin kendi varlık nedenini ortadan kaldıracak bir karara imza atarak kendini asacağına zerre ihtimal vermiyorum. Herkes işinin başına!
basindan_tarih: 
28 Nis 2019

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

YSK’nin Ekrem İmamoğlu’nun İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nı iptal etme ve seçimleri yenileme olasılığı var mı? Yüzde 99 yok. Yazdım, YSK yasaya hukuka uygun davranırsa, hükümetçe başına bir şey gelmez. Bu konuda rahat olsun kurul üyeleri. AKP ve liderleri kaybettiklerini biliyorlar. Bunu da kabul etmiş durumdalar, her ne kadar kabul etmemiş görüntüsü verseler de. YSK, önceki kararlarına, kurallara aykırı olarak kendisine yapılan başvurular hakkında inceleme kararı verse de, (mesela Maltepe, MHP başvurusu!), sonuçta hukuki davranacak ve başvuruları “titizlikle” inceledikten sonra reddedecek veya reddetme durumunda kalacak. Politik akılla arzu çatışıyor İncelemesi, uzatması konuyu, iktidarın üzerindeki baskılar nedeniyledir. “Neden başvurularımızı ayrıntılarıyla incelemedin” baskısını boşa çıkarmak durumundadır. En sonunda kendisini bağlayan yasalar var ve bunlara dayanarak hükümler verdiğini açıklayabilir. Yüzde 1 olasılık işin içine hurufilerin karışmasıdır. Ancak böyle bir durumun yaratacağı toplumsal ve ekonomik kaosu bence iktidar bile istemeyecektir. İstanbul’un tüm kaosa değebileceğini düşünen, şüphesiz ki AKP odakları vardır. Ama politik akıl, bugünkü koşullarda İstanbul kaybını sineye çekmesini gerektirmektedir veya dayatmaktadır. Unutmayın ki AKP 17 yıl boyunca bugüne kadarki en zayıf zamanında bulunuyor. Ekonomik krizin büyük dalgalarının henüz önümüzde durduğunu, giderek yükseldiğini, bu yılın şiddetli dalgalarının AKP iktidarında yarıklar açma olasılığının çok yüksek olduğunu görüyoruz. Pembe masallar Ekonominin başındaki zat, pembe masallar anlatıyor. En son masalı da İstanbul’un “finans merkezi” olacağı masalıdır. Bu masalı 10 yıldan beri dinliyoruz, Ataşehir’de birtakım binalar inşa edilmiştir, edilmektedir. Fakat “finans merkezi” olayının “bina inşa etmekle” ilgisinin bulunmadığını bilmezler mi, belki de.. İstanbul’un Türkiye’de “paranın” merkezi, ekonomiye, projelere para pompalayacak merkez olabilmesi, Türkiye’nin para içinde yüzmesiyle ilgilidir. Oysa ülke borç içinde yüzüyor; işsizlik içinde, ekonomik kriz içinde, iflaslar içinde yüzüyor. Türkiye, dışarıdan “para transferi” yapan bir ülke iken ve bu durumun değişmesi için en küçük bir işaret ortalıkta yokken, kendi para stokunuz eksi 60 milyarlardayken (normal faaliyetteki cari açık; borçlar bir kenara), iktidarın “finans merkezi olacağız” masalı acaba kimler içindir? Sandık ve gayri meşruluk Bu koşullarda “demokrasi bakın işliyor, işte kazandılar devrettik” görüntüsü, içinde bulunduğumuz aşamada kendilerine çok gereklidir. Tersi bir durum, demokrasi görüntüsü olarak ortada tek kalan sandığın da tekmelenmesi anlamına gelir... Bunu ne kadar isterler doğrusu bilmiyorum. İktidarda şu söylem hâkim mi? “Nasılsa iktidar bizde, 4 yıl daha ülkeyi şekillendireceğiz, yöneteceğiz; sandığı tekmelersek şimdi, önümüzdeki 4 yılın toplumsal ve ekonomik kaosla geçmesini önleyemeyiz...” Ayrıca, sandığı tekmelerlerse, daha iktidardayken, gayri meşru duruma düşerler, ki bunun politik akıl, mantık, yarar ile ilişkisi koskoca sıfırdır. İkinci ve daha büyük bir tehlike, yenilenecek bir seçimin iktidara politik, ekonomik ve sosyal maliyetinin daha büyük olarak kesilmesidir; ki işte böyle bir durum iktidarın varlığını tartışma konusu yapar. YSK endişe etmesin, hata da yapmasın, kuralları işletsin, hukuka bağlı kalsın ve İstanbul seçimlerini sonuçlandırsın. Bir an önce!
basindan_tarih: 
18 Şub 2019

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Arifiye’deki tank fabrikasının satılışına, özelleştirilmesine vb. burada hiç girmedim, oysa notlarımda duruyor hâlâ, iki yönüyle paylaşıp geçeyim: 1) “Yerli ve milli” edebiyatının altının boş olduğunu gösteren bir iktidar eylemi. İşin ilginci, eski genelkurmay başkanı ve şimdinin savunma bakanı da özelleştirmeci ve satıcı; acaba ordudaki generaller albaylar ne diyor bilmiyoruz, bir araştırma yapılsa “genç subaylar rahatsız” gibi bir sonuç çıkar ve başımız vayyy darbe mi istiyorsun diye derde girer! Kendisine en büyük kumpasların kurulduğu ve yüzlerce subayının başına çuval geçirilerek tasfiye edildiği, genelkurmay başkanının da tutuklandığı ve bu durumda bile darbe yapamayan ordu için şimdi bile kalkar böyle derler utanmazca, şüpheniz olmasın... Ama söyleyeyim: Ordu rahatsız... ‘Yerli ve milli’ suskunluk! Kılıçdaroğlu’nun “Tank fabrikasının satılmasına ne diyorsun, yoksa bu savunma açısından can alıcı fabrika ‘yerli milli’ değil miydi” sorusuna MHP liderinin verdiği yanıtı biliyorsunuz, senin köklerin dışarıda benzeri laflar! Dam üstünde saksağan bile değil! Ama vereceği yanıtı mı vardı?.. Bu ülkenin “milli ve yerli” beyinlerinin yarattığı stratejik bir tesisin satılmasına bile ses çıkartamadığına göre MHP, AKP’nin politikasına tam eklemlendi, kılık değiştirdi demektir. Zaten önceki gün yayımladıkları “Cumhur İttifakı” bildirisi bu yolda atılmış güçlü bir adım. Birbirleri olmadan var olamayacak iki parti. 2) Katar ne? ABD’nin de kucağında bir ülke. Orada üsleri var. Amerikan askerleri var, ortak politikaları var. Katar’a satmak, aynı zamanda tank fabrikasının sırlarını da ABD ile paylaşmak demek. Yerli ve milli, öyle mi! Gizli saklı, ihalesi bile yapılmadan, kaça gittiği bilinmeden devredilen bir değer. Herkes sorsun, çünkü güçlü bir toplumsal tepki, protesto olmadı: Ne karşılığı? Neden? Ülkeye milyarlarca dolar para mı akıtıyor Katar? Yoksa orası milyarlarca doların bir oraya bir buraya gidip geldiği ve cari açığa, kaynağı bilinmeyen kalemlere yardım eden bir trafik ülkesi mi? Hiçbir şey bilmiyoruz.. Ve muhalefet olarak bunun izini süren de yok... 20 milyar dolar mı? CHP Bilim Platformu’nun hazırladığı raporda, fabrikanın değerinin 20 milyar dolar olduğu yazılı. Bilemeyiz. Fakat iktidar tam bir şirket kayırıcılığı yapıyor. Kendisine büyük bir sevgi ilan eden BMC şirketinin sahibi Ethem Sancak iktidarın en çok kayırılan işadamlarından. Tam bir iktidar ortağı. Çok önemli bir savunma şirketinin sessiz sedasız devredilmesi kendisini hukuken de rahatsız etmiyor. Kapalı kapılar arkasında verilen kararlar, gün gelir açık kapılar önünde sorgulanır. Ülkede “yerli sanayici”ye kapıları kapatacaksın, kimsenin haberi olmadan bir ulusal değeri iki dudağının arasından çıkan bir kararla devredeceksin. Kirli siyaset finansmanı Türkiye’de şüphesiz geçmiş iktidarlar döneminde de büyük kayırmacılıklar vardı.. Demirel’in Aile Fotoğrafı’nda kimler vardı, anımsıyor musunuz? Siyasetin -iktidara gelme- finansmanı ülkemizde hep kirli. Karanlık gibi, ama her şey ortada gün ışığında yapılıyor. Bu dönemin belki de en önemli farkı, al - ver ilişkilerinin siyasetin finansmanını da aşmış olması. Siyasetçinin varlık finansmanı da olaya dahil oldu. Yakın geçmişte ortaya dökülen belgeler de bunu net gösteriyordu. Türkiye siyasetin - siyasetçinin finansmanında hiçbir kuralı olmayan bir ülke. Dünyanın en karanlık ülkelerinden biri...
basindan_tarih: 
25 Eyl 2018

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Daha 15 gün önce adada deniz kenarında küçük arkadaşım Aylin fotoğrafta giydiğim tişörtteki yazıları okuyup ne demek diye sordu. Ona Burdur kentinde büyük ve çok güzel bir göl olduğunu ama gölün, yıllar içinde suyunun azalması ile küçüldüğünü ve kurumaya yüz tuttuğunu anlattım. Gölün Burdur’a hayat verdiğini, “Göl Yoksa Burdur da yok”, dedim. “Göl kurumasın” diye haykırdı! Tabii sordu da, göl niye kuruyor? Hey iktidar, devlet, su işleri, Burdur’daki devlet! Gelin Aylin’e anlatın, Burdur Gölü niye kuruyor? Daha doğrusu gölü niye kurutuyorsunuz, lütfen anlatın..   Yıllardır kuruya kuruya... Doğa Derneği’nden 2012’de davet alınca hemen gittim. Burdur Gölü’nün kuruduğunu ve farkındalık yaratmak istediklerini söyledilerdi. Bir grup gazeteciydik. O zamanki CBT’de yazdık. Tişörtü de hediye ettiler, saklarım ve bazen de giyerim. En son Aylin kardeşime denk geldi tişört. Gölde yaşayan Dikkuyruk kuşu da vardı, çok güzel Dikkuyruk rozeti de vermişlerdi, kaybettim. Kuşları gölde seyrettik. Hürriyet’te Selim Uzun’un haberini okuyunca yeniden yazmak şart oldu. 2002’de gölün kuruyan çok geniş arazisinde arabalar gidip geliyordu. Oradan Isparta’ya havaalanına kadar dümdüz bir arazi! Yani çöl! Habere ve fotoğrafa bakıyorum, çöl büyümüş, tabii ki göl de daha küçülmüş. 2002’de her şeyi yazmışız. Üçte bir küçüldüğünü ve nedenlerini... Haberde benim için yeni olan ise Prof. İskender Gülle’nin tüyleri ürperten korkutucu çığlığıydı: Göldeki su azalması kritik noktayı aştı, artık eski haline dönmesi mümkün değil! El fatiha! Başka şeyler de söylüyordu Gülle: 10 yılda tuzluluk oranı artarak deniz suyunu geçecek. Toz ve tuz yerleşim yerlerine akacak, bu durum solunum yolu hastalıklarını, kanser türlerini, kalp ve damar hastalıklarını artıracak. Kuş türleri azalacak, ekoloji mahvolacak. Yazın sıcaklar, kışın don olayları artacak. Gülle’ye göre, suyun azalmasında yüzde 10 doğal, yani buharlaşma gibi, yüzde 90 da aşırı su kullanımı etkili. Burdur Belediye Başkanı Ali Orkun Erengiz de çaresiz haykırıyor. Yapılabilecek şey ise gölün ömrünü uzatmak, diyorlar. Hayır bunu bile yapamazsınız. Göl, çok daha hızlı küçülecek artık ve çevreyle birlikte insanlar da daha çok ölecek. Çünkü oradaki hayat göle göre biçimlenmişti. En iyisi Burdurlular şimdiden nerelere göç edeceklerini planlamaya başlasalar iyi olur. Gölü kurutarak öldüren ülkeyi de öldürür. Zaten doğayı öldürme planları tüm hızıyla sürmüyor mu ülkede! Doğayla birlikte hayat da insan da ölüyor, ama kimse farkında değil. İktidar fazla su çekilmesine göz yumuyor, karışamıyor, çünkü ülke oy sandığına göre yönetiliyor. Şahit olduklarım, yazdıklarım 75 kilometrekaresini kaybeden, 15 metre kadar azalan göl çevresinde meyve sebze üretimi var. 2002’de Doğa Derneği yöneticilerinin verdikleri bilgiye göre, 1000 ruhsatlı, bir o kadar da ruhsatsız kuyu vardı. Gölü besleyen yeraltı sularını bitiriyorlardı. *Gölü besleyen su kaynakları göle ulaşamıyor. Yağışlarda bir azalma yok, ama göl küçülüyor.. *Göl seviyesindeki azalmanın başlıca nedeni, 1970 yılından bu yana gölü besleyen akarsuların üzerine inşa edilen baraj ve göletler. Akarsular göle ulaşamıyor. *Kış ve ilkbahar döneminde görülen yüksek miktarda yağış ile gerçekleşen akış da büyük ölçüde baraj ve göletlerde depolanıyor. Gölü besleyen en büyük olan Bozçay üzerinde 14 baraj ve gölet var. Karaçal Barajı’nın da su tutmasıyla birlikte artık Bozçay’dan Burdur Gölü’ne su ulaşmıyor. * Tarım faaliyetlerinde kullanılan su, damla sulama gibi tasarruflu yöntemlerin uygulanmaması halinde heba oluyor. Ne yapılması gerektiği de açıktı: Havzada gölü etkileyen tüm faaliyetleri kapsayacak şekilde zaten hazırlanmış yönetim planı.. Yeraltı suyu rezervlerinin belirlenmesi ve sondaj kuyularının göle olumsuz etkilerinin azaltılması. Burdur Gölü ile ilişki içinde yasayan herkesin, gölün, Burdur’da yaşamın devam edebilmesi için vazgeçilmez olduğunu hatırlaması. Hem Burdurluların pek çoğu ile işbirliği halinde, devlet, iktidar ve bağlı herkes, tabii ki su işleri, gölü öldürüyor. Bir cinayet işleniyor herkesin gözü önünde.
basindan_tarih: 
06 Eyl 2018

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

  Bölge için en önemli gerçek şu: Suriye Ordusu İdlib’e dayandı ve yurdunu vatanını kurtarmak, ülkesini bütünleştirmek istiyor. Arkasındaki Rusya, Suriye sonsuza kadar parçalanmış kalamaz, diyor. İkinci gerçek de şu: ABD Suriye’nin bölünmüş kalmasını istiyor. İdlib için provokasyonlar hazırlıyor. İki nedenle: İdlib Şam yönetimi altına girerse, sıra Amerikan yönetimi altındaki Fırat’ın doğusuna gelecek. Suriye’nin kendi topraklarını kurtarması, bölgenin sonsuza kadar birbirini yiyenlerin coğrafyası olarak kalması, ülkelerin birbirine düşürülmesi, Rusya ve İran’a karşı Suriye’nin parçalanmışlığını koz olarak sürekli kullanmak isteği. İsrail lehine! Türkiye’nin gerçeği: İdlib’de varlığım ne olacak derdinde: Boşuna mı oraya gir-dik! Ankara İdlib’deki statükoyu korumak istiyor. Ama bunun olasılık dışı olduğunu da biliyor. Durdu durdu, İdlib’deki en büyük terör örgütünü sonunda listesine almak zorunda kaldı. Ankara’nın Suriye’nin bütünlüğünü sağlamasına yardım için güçlü bir gerekçesi var aslında: Baştan ilan etmişti, toprakları işgal için orada değiliz diyerek. O hâlde bir mesele yok. Bazı aklıevvel iktidar silahşörleri, hâlâ Esed, İdlib vb. diye yazıyor. Kafaları geçmişte kaldı, gerçeklerden kopmuş durumdalar. Sanıyorlar ki Davutoğlu zamanındaki gibi “orası Osmanlı, yani bizim toprağımızdı, aldık... ve orada kalmalıyız”. Aralarında tek çark eden, imkânsızı denemenin ne büyük bedeli olabileceğini fark eden Mehmet Barlas oldu. Şam ve Rusya, İdlib’de, teröristlerin egemenliğinde ne bir yapının varlığına, ne de onlarla bir “federatif yapı”ya izin verirler. Yarınki üçlü zirve Yarın Türkiye -Rusya -İran arasında üçlü zirve var. Umarız Erdoğan gerçekçi bir politika izler. Buna ülkenin, hele hele şimdi ekonominin şiddetle ihtiyacı var. Türkiye için temel mesele, şimdilik Fırat’ın batısından ülkeye bir terör tehdidi gelmemesi. Bunun önlenmesi. Üçlü zirvede Türkiye açısından tartışılması ve kesin güvenceye alınması gereken konu budur. Bu koşullar altında Türkiye, İdlib’in en barışçıl bir şekilde Suriye ile bütünleşmesine yardımcı olursa, yüz binlerin yeniden göçü önlenebilir. Ankara, ABD’nin, Suriye’nin parçalanmış olarak kalmasına yönelik politikalarından medet umamaz, ummamalı.. bu hem Ankara’nın politikasına ters olur, hem de Türkiye’nin ve Ortadoğu’nun çıkarlarına zarar verir. TV’lere bakıyorum da, o kadar askerî -sivil güvenlik uzmanlarının hepsi de sorunu böyle net olarak ortaya koymaktan kaçınıyor.. Ne-den acaba? Korkuyorlar mı? Gerçekleri dile getiren bir iki emekli asker var sadece. “İki” bile fazla! Can Dündar meselesi Önceki günkü yazıma Can Dündar sosyal medyadan maydanoz oldu. Güya Ahmet Altan’a yargısız infaz yapıyormuşum, farklı görüşlere karşıymışım.. uyduruktan nağmeler. Metin okuma becerisini sıfırlamış diye düşündüm. Dünkü yazımın odağında aslında tek bir konu vardı: Cumhuriyet Vakfı’nın ve yönettiği gazetenin, Vakıf senedindeki ilkelere bağlı kalarak yaşamını sürdürme hakkını savunuyordum. Vakıf ve gazete yönetimini bağlayan en önemli konu budur. Bir vakfın varoluş nedenine aykırı bir yönetim gösterilemez. Gösterilmemeli. O zaman Vakfın ve gazetenin bu senede dayanarak varoluş hakkını ortadan kaldırmış oluyoruz. Bu tamamen etik dışı olduğu gibi, aslında hukuki bir meseledir de! Cumhuriyet’in çağın gelişmesine paralel olarak kendini yenilemesi, her açıdan çağdaşlığı savunması başka; senet ilkelerine karşı olan birilerinin gazetede yazı yazması başka. Cumhuriyet’i bir canlı varlık olarak düşünün, kendi varoluş nedeni ile yaşamasını savunmalıyız. Bunların ne olduğunu hatırlatmalı mıyım? Bir not daha: Can Dündar zamanında Cumhuriyet büyük bir israf politikasına girdi, 26 sayfa gazeteler, Sokak isimli yine sayfalarca dergiler.. Hedef en az 70 bin gazete satmaktı ve Can “Milliyet’ten okur alacağız” diyordu. Bir hüsran oldu ve gazete borçlarını ödemek için mal varlıklarını satmak zorunda kaldı. Şimdilik bu kadar.  
basindan_tarih: 
22 May 2018

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

  Geçen perşembe, dünyada 164 trilyon dolarlık borcu ne temizler, bir savaş mı, diye sormuştum.. Bu kez dünya silah harcamalarının rakamları geldi. İsveç’te bulunan ve dünyada silahlanma ile ilgili verilerin en önemli kaynağı olan SIPRI (Stockholm Barış Araştırmaları Ensititüsü) tarafından, 2017’nin silah harcamaları açıklandı. Hemen bildireyim: 2016’ya göre silah harcamaları yüzde 1.1 artarak toplam 1.739 trilyon Amerikan Doları’na ulaştı. Harcamalar, 10 yıldır düzenli bir şekilde artarak, soğuk savaş yıllarının düzeyini aştı. Dünyada ekonomik krizlerle birlikte hegemonya için rekabet de şiddetlenince, bu durumun silah harcamalarına yansıması da tipiktir. Türkiye 15. sırada Önce en çok harcama listesini vereyim. Sol taraftaki yüzdeler, silah harcamalarının ülke milli gelirindeki payını, sağ taraftaki oranlar ise dünya ülkelerinin toplam silah harcamalarındaki oranını - payını gösteriyor. Listedeki sıralama ise görüldüğü gibi, sağ taraftaki paylara göre düzenlendi. (Not: Çin ve Suudilerin harcamaları tahminlere dayanıyor.) % Ülke % 3.1 ABD 35 1.9 Çin 13 10 Suudi Ar. 4 4.3 Rusya 3.8 2.5 Hindistan 3.7 2.3 Fransa 3.3 1.9 İngiltere 2.7 0.9 Japonya 2.6 1.2 Almanya 2.5 2.6 G. Kore 2.3 Brezilya (11. sırada) İtalya (12. sırada) Avustralya (13. sırada) Kanada (14. sırada) Türkiye (15. sıradaki yerini korudu. 18.2 milyar dolar harcadı, milli gelirinin yüzde 2.2’si) Kişi başı 230 milyar dolar Buna göre silah harcamalarının dünya toplam gelirindeki payı yüzde 2.2’ye denk düşüyor. Bu da kişi başına 230 dolar harcama demek. Bir grafiğe bakıyorum, 230 dolar kazanmak için yoksul ülkelerde, mesela Kamboçya’da 2 ay, Kongo’da 6 ay çalışmalı. Yine bir hesaba göre silah harcamalarının yüzde 15’i ile, yani yılda 267 milyar dolar ile 2030 yılına kadar dünyada açlığın önü alınabiliyor. Neyse bu bir kenar notu olsun, biz esasa bakalım: Silah harcamaları bölgesel olarak büyük farklılıklar gösteriyor. Mesela Çin’in harcamaları önceki yıla göre yüzde 5.6 artarak 228 milyar dolara yükselmiş. Fakat bu artış, milli gelire göre yükseliyor. Tabii dünya liderliği için rekabet de belirliyor. ABD ile harcamada boy ölçüşecek kimse yok henüz (610 milyar dolar). Ortadoğu’da büyük artışlar var. Suudiler, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar büyük harcama yapan ülkeler. Suudilerin İran ve Yemen’le “savaş hali”ni düşünün. ABD pompalıyor bu ülkeye. Buna karşılık İran’da artış makul düzeyde. Orta Avrupa’da artış büyük: Yüzde 12. Batı Avrupa’da ise yüzde 1.7. Suudiler, Rusya’nın üzerine yükseldi. Güvensizlik artıyor Güvensiz bir dünyada yaşıyoruz, ne olacağı belli değil, savaşa hazır olalım düşüncesi, komşularla sorunlar, bölgesel krizler ve savaşlar, dünya hegemonya rekabeti, ekonomik zorlukların doğurduğu sorunlar, hükümetlerin kendi halklarına karşı da silahlanmaları, gelecek konusunda belirsizlikler... Daha pek çok neden silah harcamalarını artırıyor. Türkiye’nin dünya toplam silahlanmasındaki payını vereyim: Yüzde 1. Dünya aynı dünya. Küreselleşme ülkeleri yakınlaştırdı derken, büyük gelir farklılıkları ve bölgesel savaşlar dünyada kitlesel göçleri de teşvik ediyor ve güvensizlik büyüyor. Aklımdaki; dünyadaki toplam 164 trilyon borç ne olacak acaba, silahlanmanın artışı ile bu borç arasında bir ilişki var mı? Şu kadarını söyleyeyim, dünyada borç oranı - miktarı, silahlanmadan katbekat hızlı artıyor.
basindan_tarih: 
12 Şub 2018

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

  Dün, Amerika ve Rusya’nın Suriye savaşında pozisyonlarını yazmıştım. Okumadınızsa lütfen bakın. Türkiye’nin çıkarı Suriye’nin bütünlüğünün sağlanmasında ve Şam’da kim oturursa otursun, ülkesine egemen olmasındadır. Güneyimizdeki PYD bölgesi, Şam’ın merkezi kontrolü altında olmalıdır. Afrin operasyonu üzerine söylemlere bakıyorum. Bazıları Ya Allah diyerek ABD’nin denetlediği PYD / PKK bölgesini de “fethe çıkıyor”. Ortalık “Bu bir beka sorunu, gerekirse 1 milyon şehit veririz” biçimindeki büyük kıyam senaryolarından geçilmiyor. TV ekranlarında, köşe yazılarında, politikacı söylemlerinde, oy - iktidar hesaplarında atıp tutmak kolay... Türkiye’nin ana meselesi, Suriye tarafından PKK saldırılarının sona erdirilmesi ve ülke içinde de PKK terörünün bitirilmesidir. Afrin operasyonuna bu gözle bakmalıyız: Bu operasyon ile ihtiyacımız olan bu sonucu elde edebilir miyiz? Bana mümkün gözüküyor ABD’nin Suriye’deki pozisyonunu “Türkiye’yi bölmek amaçlı” gibi uç noktada yorumlamazsak ve artık PKK / PYD üzerinde tam kontrol kurduğunu, ağababalığını üstlendiğini görürsek, yeni bir durumun ortaya çıktığı varsaymalıyız... ABD, Suriye’de varlığını, İran ve Rusya’ya karşı inşa ediyor. Biz şüphesiz ki asla bu stratejinin bir parçası olamayız. ABD için Türkiye hâlâ “NATO kampı içinde” tutulması gereken bir ülke ise, Türkiye’nin terörü sona erdirmek isteğine yeni yaklaşımda bulunabilir. Çünkü ABD, Suriye’de PKK / PYD’nin himayesini bizzat üstlenerek, onların bize karşı terör faaliyetlerinden de artık sorumlu hale gelmektedir. Ankara, Afrin operasyonunu, ABD’yi bu açıdan baskılamak için kullanmalıdır. ABD’yi, tüm terörün bitirilmesini sağlamaya zorlamalıyız.   Savaş, barış hedefi için bir araç Fırat Kalkanı harekâtı 6 ay sürdü, dümdüz arazide TSK aşağı kadar indi. IŞİD kolaydı, 72 şehit verildi. Naim Babüroğlu’nun dediği gibi, Afrin bölgesi ise dağlık, ormanlık; üstelik PYD / PKK 5 yıldır bölgede savunma hatları kuruyor. Yani Fırat Kalkanı operasyonundan çok daha büyük zaman gereklidir. PKK / PYD’yi Afrin’den sürüp atmak için sadece askeri aracı düşünmek şüphesiz ki eksik olur. Operasyon, siyasi hedeflere ulaşmanın aracıdır. Uzun operasyon sürecinin yaratacağı sorunlar belirsizdir ve yeni zorluklar doğurur.   ‘Barış’ı zorlamak Öte yandan da Suriye’nin ülke birliğini sağlamaya yönelik tüm politikalara destek vermeliyiz. Burada da baş rol oyuncusu Rusya’dır. Rusya’nın, PKK / PYD’yi Suriye’nin bütünlüğünün bir parçası olmaya zorlayan politikaları, Türkiye’nin lehinedir. Rusya bu politikasıyla ABD üzerinde baskı yaratıyor. Türkiye, Rusya ve Suriye ile birlikte daha ciddi ve ilkesel temelde görüşerek hareket ederse, ABD üzerinde baskıyı yoğunlaştırabilir. Ankara zorlamalıdır: ABD, PKK / PYD üzerindeki büyük kontrolü sayesinde, Türkiye’ye karşı tüm terör eylemlerini bitirtmelidir. Afrin’e yapılan operasyona, böyle bir politik bakışımız ve hedefimiz var mı?
basindan_tarih: 
11 Şub 2018

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

  Rusya’nın Soçi kentinde, biliyorsunuz Suriye’deki neredeyse tüm tarafların katıldığı toplantı yapıldı. Rusya, taraflardan biri olan Türkiye’ye yönelik terör faaliyetlerinin altında imzası olan PKK/PYD tarafını da davet etti. Türkiye bunu şiddetle reddetti. Ankara öteden beri bunu reddediyor. Peki haklı mı? Rusya ne yapmak istiyor? “Teröristlerle aynı masaya oturmayız” gibi yaklaşımlar, iyi incelenmeden, bir “ülke politikası” olarak dokunulmaz kabul edilirse gerçeklikten uzaklaşabiliriz. Bu nedenle bu konuyu irdelemeliyiz...Çünkü Ankara’nın daha başından yanlış politikasını kabul etmek zorunda değiliz, bugün de Suriye politikası, tıpkı 6 yıl önceki gibi, yanlış seyrediyor ve Ankara Türkiye’yi giderek daha büyük açmazlara sürüklüyor. Tarafların durumlarına bakalım. ABD’nin en güvenilir üssü Bu konuda bir tartışma yok: IŞİD’e karşı politika bahanesi altında, bir PKK/PYD bölgesi yarattı. Esas amacı da budur. IŞİD en yoğun iki bölgede sıkışıp kaldı. Ama bir sıkımlık canı olan IŞİD’in oralarda varlığını sürdürmesine göz yumuyor. Dahası, mesela Esad ordusunun IŞİD’e karşı girişimlerine bile karşı çıkabilir. IŞİD varlığı, ABD’nin PKK/PYD ittifakına meşruluk kazandırması için gereklidir. Tüm ABD liderlerinin ağzında, Türkiye’nin bastırmalarına karşı, “güçlerimizi IŞİD’e yoğunlaştıralım” sakızı çiğneniyor. ABD PKK/ PYD’yi koruması altına aldı. Generallerinin, Münbiç’e Türkiye’den bir saldırı gelirse karşılık veririz açıklaması bu kararlılığın ifadesidir. Yani Türkiye-ABD savaşına gönderme yapıyor: “Karşında kim var, bir bak...” ABD’nin orada sıkı durmasının iki nedeni var. 1) Tamamen kontrol altında tuttuğu ve istediği gibi kullanacağı bir siyasi-askeri güç. 2) Bir güç kullanımı, Suriye’nin kesin bölünmesi için. Suriye’nin bölünmesi ABD politikasının esasıdır. Araç da PKK’dir. Neden bölünme? Sünnileri 2011’de Esad’a karşı kışkırtmasıyla başlayan iç savaş çıkarma Amerikan politikasının bir devamı. Rusya’nın (ve İran’ın) Esad ile askeri ittifakına karşı bir pozisyon. İsrail de savaşın ana tarafı Bu bağlamda, Suriye’nin parçalanması, İsrail’in de güvenliği açısından gerekli. ABD’nin tüm Ortadoğu politikasının köşe taşlarından biri hep İsrail’dir. Bunu unutmayın. Nitekim İsrail de, Şam’ın ülkesine egemen olmaya başlamasıyla, Suriye güçlerini bombalamaya kalkışıyor. Yani İsrail aslında Suriye’deki savaşın ana unsurlarından biri. Gerektiğinde daha büyük saldırılara girişebileceğinin işaretlerini verdi. 3) PKK/PYD’nin varlığını öylesine kendine bağladı ki, artık emperyalizmin anagücü haline getirdi. PKK/PYD istese bile ABD’nin kontrolü dışında davranamaz. Bu gücü, gerektiğinde İran’a karşı da güçlendiriyor. 4) ABD Ortadoğu’yu sürekli bir savaş bataklığı içinde tutacaktır. Mesela Barzani’nin güçlerini öyle istediği gibi kullanabileceğini sanmıyorum. Özetlersek, ABD’nin ana politikası Suriye’yi parçalamak. PKK/PYD’yi büyük bir askeri güce büyüterek, bu bölünmeyi sürekli hale getirecek. Rusya: Kaybetti ama pes etmedi Moskova’nın ana politikası Suriye’nin bütünlüğü. Soçi politikası bunun bir göstergesiydi aynı zamanda. PKK/PYD üzerinde, ABD ile bir rekabet var şüphesiz. Amerikan emperyalisti, bu rekabeti kazandı: PKK/PYD’yi ağır silahlarla donatarak, himayesi altına alarak, "gerekirse senin için savaşırım" işaretlerini vererek... PKK/PYD’nin, böyle bir himaye olmadan orada tutunması çok zor. ABD, bu rekabeti kazandı ama Rusya pes etmedi. Rusya tüm savaşan tarafları, bu arada PKK/PYD’yi de Soçi’ye davet ederek bu gücü Suriye’nin bütünlüğünün bir parçası içinde tutmak, görmek istiyor. Esas olan Suriye’nin birliği bütünlüğüdür. PKK/PYD bu birliğin bir parçası olursa bu gerçekleşir ve ABD’nin bölme politikası boşa çıkabilir. İktidar yanlıları Rusya’ya saldırıyor: İkili oynuyor, Moskova’da bürolarını açık tutuyor, koruyor. TV’lerde yorumda bulunan “uzman stratejistler” de böyle konuşuyor. Rusya’ya göre, PKK/PYD Suriye’nin birliği içinde varlıklarını sürdürürlerse, Amerikan politikası boşa çıkar. Suriye’nin birliği federasyon biçiminde mi olur, kantonlar biçiminde mi ama mutlaka Şam’ın kontrolü altında olmalıdır. Böyle bir çözümde, Türkiye de sınır saldırılarında muhatabının kim olduğunu bilir: Şam!

Sayfalar