Orhan Bursalı

basindan_tarih: 
20 Şub 2020

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Yıldırım hızıyla gelişen olaylar karşısında şaşkına dönüyoruz... Ve ülkemizin başkomutanı, Saray’ın egemeni, her konuda tek yetkili ve hâkimi Cumhurbaşkanı “Her operasyon gibi bir gece ansızın gelebiliriz diyoruz. İdlib’i bırakmayacağız. İdlib harekâtı an meselesidir” dedi. Ortalık alevlendi! Belki siz bu yazıyı okurken İdlib’de Mehmetçiklerimiz ölüm kalım savaşına girmiş bile olabilirler. Bilmiyoruz. İki seçenek var hâlâ: Birincisi blöf, yani Rusya ile iki gün süren toplantılardan bir sonuç alınamaması üzerine, Erdoğan, geçen hafta yaptığı açıklamaya uygun olarak, Suriye Ordusu’nu (ve Rus desteklerini) İdlib eyaleti sınırlarının ötesine atmak için ne kadar kararlı olduğunu gösteriyor. Bu birkaç gün kazandırabilir RTE’ye; Ruslar RTE’yi şimdilik durdurmak için yeni bir elma şekeri önerirler mi, böylece RTE’ye de operasyonu yapmamak için bir bahane sunarlar mı? Fakat Kremlin hemen tepki verdi, RTE’nin harekât an meselesidir açıklamasını en kötü senaryo olarak nitelendirdi. Moskova’nın bu açıklaması, Rusların karşı kararlılık göstergesi ve “en kötü senaryoyu sen seçtin, karar tercih senin” şeklinde yorumlanabilir. Şam ve Moskova geri adım atar mı? Cumhurbaşkanı’nın daha önce de iki açıklaması olmuştu, operasyonu, “askeri gözetleme kulelerimize bir daha saldırı olursa” şartına bağlı bağlamıştı. Bunu bekler mi şimdi? Şu da vardı: “Şubat sonuna kadar İdlib sınırlarının dışına çıktı çıktı, yoksa biz çıkartırız...”... Bugün ise henüz ayın 19’u, bu kez her an gelebiliriz, diyor. Erdoğan’ın bu son sözleri, Moskova’daki görüşmelerin sonuçsuz kalması üzerine yaptığı açık. Ama Moskova ve Şam, İdlib sınırları ötesine çıkın önerisini Erdoğan’ın yerine gelmeyecek düşü olarak değerlendirdiklerini görüyoruz. Çünkü Suriye kentlerini, topraklarını teröristlerden temizlemekte epey yol aldılar. Halep’i de bütünüyle kurtardılar, M-5 karayolu Rus polisinin denetiminde... En az 6 gözetleme kulesi Şam ordusunun geri aldığı topraklarda kaldı. Suriye ve Rusya geri adım atar mı, sanmıyorum. İdlib kentini alacaklar. Türkiye’ye de anlaşılan sınıra 10-15 km’lik bölgede mültecilerin yerleştirilmesi olasılığını bırakıyorlar. Ruslarla savaşır mıyız? Erdoğan’ın “ansızın gelebiliriz” uyarısının, Ruslarla savaşırız önermesini de içerdiği açık. Ankara’nın, Suriye Ordusu’nu “İdlib’den dışarı süpürme” amaçlı doğrudan bir saldırıya geçeceğini düşünmeli miyiz? Bu zayıf bir olasılık. Ama RTE’nin Suriye Ordusu’nun İdlib kentini ve geri kalan kısımlarını almasını engelleyecek önemli bir askeri güç yığınağı ile yetineceğini varsaymalıyız. Bu şüphesiz ki orduların karşı karşıya gelmesidir. Türkiye’nin bu durumda HTŞ çatısı altındaki teröristlerin de açıkça koruyucusu pozisyonuna itileceği veya resmen bu pozisyonu üstleneceği ortada. Türkiye bir “işgalci” pozisyonuna iteklenecektir. Orada neyi koruyoruz sorusunun yanıtı yoktur... Göç edenler bir bahane olarak kullanılmaktadır. Çünkü esas mesele buysa, Şam ile en kolay halledilecek konu budur. Ama Ankara’nın buna yanaşmaması, bunun bir bahane olduğunu gösteriyor. Göç bir bahane O zaman, üç yazıdır gündeme getirdiğim Yeni Türkiye projesi kapsamı içinde durumu değerlendirebiliriz ancak. Bir çatışma olur ve genişlerse, Rusların devre dışı kalacağını düşünmemek gerekir. Biliyoruz ki Türkiye, Suriye hava sahasında uçamıyor. Hava üstünlüğü karşı tarafta. Fakat umulmadık bir şekilde çatışma olur ve genişlerse, hava kuvvetleri savaşına dönüşür iş. Bu noktaya varacağını hiç sanmıyorum, en kötü olasılığa işaret ediyorum. Rusların ve Şam’ın, S-400 aldı diye, Suriye’nin İdlib eyaletini Türkiye’ye bırakabileceğini düşünen varsa, bilemem. Ama Ankara’da bunun hesaplarını yapan politikadan anlamayan bir sürü danışman ve hatta sivil giyinmiş asker var anlaşılan. Kim kaybeder? Ruslar değil, biz... Rusya’dan gelen milyonlarca turist, tarım ürünlerimiz için büyük bir Rusya pazarı... milyarlarca dolarlık ihaleler alan inşaatçılar... Mesele bu mu diyeceksiniz, şüphesiz ki öncelikle insanımız, askerlerimiz, ekonomimiz, daha büyük dipler ve daha büyük bağımlılıklar... NATO İdlib konusunda tarafsız. NATO’nun doğrudan meselesi değil, Türkiye’nin yarattığı bir sorun olarak görüyorlar. ABD, asla askeri olarak bulaşmaz. Ama kışkırtıcılığı elinden bırakmaz. Zayıf düşmüş bir Türkiye için pusuya yatar. Bakıyorum çevreden yürü diyen yazar çizer türedi... Ankara’yı aklıselime çağıracaklarına, ülkeyi yurdu insanı düşüneceklerine. Yurtsever olacaklarına! Not: Yaşadığımız hukuk ve yargı garabetine giremedim. Fakat ülkede yargının tamamen iktidar bağımlısı olduğunu belgeleyen net bir olay daha yaşadık... Yargı vicdanını siyaset ezip geçti.. Yazık bu ülkeye!
basindan_tarih: 
07 Şub 2020

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

ABD ile iktidar arasında bir ittifak var: Suriye parçalansın. İktidarın hiç seslendirmediği bir konu var: Suriye topraklarını, özellikle İdlib’i işgal altında tutan HTŞ çatısı altındaki uluslararası terör örgütü konusundaki fikriniz nedir? Bu örgütün Suriye topraklarını işgal altında tutmasına karşı çıkan bir açıklamanızı anımsayan var mı? Rusya ve İran ile yaptığınız anlaşmada bu örgütü 1 ay içinde silahsızlandıracağınız sözünü 5-6 ay önce verdiniz, ama hiçbir şey yapmadınız, böylece anlaşmayı bozdunuz. İstiyorsunuz ki, Suriye böyle bölünmüş kalsın. Suriye ise bu terör örgütüyle savaşmak durumunda kalıyor. Olan Türk askerine oluyor, şehitler geliyor. Ne amaçla ve ne uğruna? Savaş her zaman göç yaratır. İktidar ise 1 milyon insan daha Türkiye’ye yürüyor, diyor. Ankara gerçekten bu göçe karşı mı?  Durdurmak istiyor musunuz göçü? O zaman Suriye ile anlaşarak, yeni bir durum yaratmak zorundasınız, oturup bu terör örgütünü ne yapacağını kararlaştıracaksınız. Neden anlaşmaya yanaşmıyor? Ama Şam ile anlaşmaya yanaşmıyor Saray. Politikası açık ve seçik: Suriye’nin bölünmüşlüğü sürsün. Terör tugayı kalsın, kontrol etsin, bir parçası da Ankara’nın güdümündeki ÖSO’nün egemenliğinde kalsın. Suriye’nin bizle olan doğu sınırında ise uzunluğu 440 km. derinliği ise 10 km’lik bir alanın kontrolü de Ankara - ÖSO’nun elinde... Aşağısı, en önemli petrol bölgeleri ise ABD ve PKK’nin denetiminde... Ankara ve Batı Suriye’nin toprak bütünlüğünden bahsediyor, ama hepsi yalan söylüyor. Ana politikaları “bölünmüşlük sürsün, dahası kesinleşsin.” Meseleyi anlamayanlara daha açık yazayım. Ankara’nın politikası şu: “ABD oradan gitmez, bir PKK yapısının oluşması kaçınılmaz. Suriye nasıl olsa bölünüyor, eh ben de o zaman bugün operasyon yaptığım bölgeleri kontrol altında tutarım, vesayetime geçiririm...” Uzun uzun Suriye tahlilleri yazanlar ne tarafların bu niyetlerini dile getirirler ne de İdlib’deki terör tugayına Ankara’nın neden ses çıkarmadığını.. ve neden çözüme yanaşmadığının arka planını... Bol bol laf! Toprak genişletmek Unuttunuz mu Suriye macerasının başlangıcını? Ahmet Davutoğlu kendilerini yeni Osmanlı olarak nitelendiriyor ve Suriye’ye de Osmanlı toprağı olarak bakıyordu. Türkiye’nin arka bahçesi... Türkiye “Osmanlı Milletler Topluluğu” kuracak hayalini yayıyordu. RTE ile birlikte Arap dünyasını fethe çıkmışlardı. Ankara genişlemeci politika izliyor o zamandan beri. Atatürk’ün barış politikasını pasif buluyor ve “aktif dış politika” izliyordu, tabii bu politikanın ana unsuru da asker idi. Saray’ın umurunda değil Suriye’nin bütünlüğü. Suriye’den ne kopartırım, ana politikası. Gelecek sorular Bunu yapamazlarsa ve elde var sıfır ile geri çekilirlerse şu sorulara verilcek hiçbir yanıtları olmayacak: “Neden bu kadar şehit verdik? Neden milyarlarca dolar askeri harekatlar için harcadık, ÖSO’yu besledik? Ve 5 milyon Suriye’liyi ülkeye saldık ve derin toplumsal sorunlar yaşamaya başladık.. Ve üstüne üstlük, Suriye’de bir de ABD güdümünde PKK özerk yapısı yarattınız..” Cumhurbaşkanı’nın Suriye ile yaşanan çatışmada savaşmayı göze alan açıklamalarının arkasında bunlar yatıyor. Yeni Türkiye’nin esası  Başka bir nokta daha var: Suriye’nin bir kısmında vesayet rejimi kurarak, aslında Türkiye Cumhuriyeti’ni ve Atatürk ve arkadaşlarını aşmak istiyor. Yeni Türkiye’nin kendileri için baş anlamı bu. Tüm bunlar için Suriye parçalanmış kalmalı! Bu nedenle, İdlib’de Suriye ile yaşanan çatışmanın ardından Batı’yı ve ABD’yi yardıma ve desteğe çağırıyorlar! Çünkü Suriye’yi parçalayacak olan ana güç Amerikan emperyalistleri. Bu konuda muazzam deneyim sahibidirler. Amerikan emperyalistleri işbirliği çağrısına olumlu yanıt da verdi! ABD’yi yardıma çağırırken, aslında Rusya ile savaşa da çağırdıklarını biliyorlardı. Bu politika Türkiye’nin yararına değil büyük zararına bir politika.. Milli bir politika asla olamaz. Ne Şam, ne Rusya ne de İran, Suriye’nin parçalanmışlığını kabul eder. Bir adım durur, bir adım atar, eninde sonunda ülkesini kurtarır. Biz olsak, ülkemizi kurtarmaz mıyız? Yoksa emperyalistlere peşkeş mi çekeriz?!
basindan_tarih: 
04 Şub 2020

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

ABD ile Rusya arasında sırat köprüsü üzerinde bir Suriye politikasının sürdürülebilir olduğuna ve sonuç vereceğine, bu politikanın sahipleri dışında inanan kimse var mıydı? Ankara, Rusya’dan S-400 savunma füzeleri alarak, gerekirse Rus savaş uçakları da satın alabileceğinin işaretlerini vererek ABD ve AB’nin Türkiye üzerindeki baskısını azaltmaya çalıştı. Mesajı netti: Rusya ile ittifakı ilerletirim. Ama Moskova’dan da isteği vardı: “Suriye ordusu İdlip’de dursun, ÖSO paralı askerlerinin Suriye’deki konumuna ve 30 bin kişilik kadar silahlı külahlı uluslararası teröristin İdlip’de varlığına göz yum..” Yani “Suriye’nin bölünmesini ve bu bölümlerinin Ankara’nın kontrolünde, himayesinde, vesayeti altında kalmasını kabul et... bak sana nükleer santral yapımını da verdim...” Şu Şam da ne yapıyor?! Ankara’nın göz ardı ettiği başka bir güç daha var: Şam, Suriye’nin esas sahipleri! Bir ülke, topraklarının bölünmesini kabul eder mi? Türkiye neden PKK’ye karşı savaşıyor ve Batı’nın PKK üzerindeki vesayetine karşı çıkıyor? ÖSO ve HTŞ çatısı altında bin bir terör grubunun varlığı Şam için ne anlam ifade ediyorsa PKK de Türkiye için benzer anlamı ifade etmiyor mu? Yani “sen beni bölemezsin, ama ben seni bölerim” politikasının şu veya bu biçimde destek bulacağına nasıl inanıyorlar? Hayret ki hayret! Suriye, “bir veya iki adım ileri, bir adım dur” politikasıyla HTŞ’nin elinden topraklarını kurtarıyor mu kurtarmıyor mu? Herkes şapkasını önüne koyup önce bunu düşünsün. Kim onlara, “Bırak vatanın bölünsün, bundan ne çıkar” diyebilir? Ankara imkânsızı ve yanlışı zorladı. Gelinen nokta, ülkemiz için çok daha büyük tehlikelere gebe... Saray politikacıları, şimdi Rusya ve Suriye’ye karşı, ABD ve AB’yi Suriye’de adeta savaşa davet ediyor: Gel İdlip’i vermeyelim! Yani yanı başımızda, daha büyük kıyametler kopartma riski yüksek olan, küçük kıyamete çağrı! Saray’ın dış politika aşçıbaşıları SETA’cılar mı vatansever.. Hepsi savaşsever! Suriye pahasına iyi ilişki! Rusya’nın Ankara ile iyi ilişkilerin sürmesinden yana olacağı şüphesiz ki kesin. Ama yanlış bir hesap yapıyor Ankara, “benim dostluğum önemli” diyor.. Tamam da ne pahasına? Dostluğuna karşı ne istiyorsun? Ankara diyor ki “Suriye pahasına!” Görüyoruz ki dünyada böyle bir alışveriş yok. Hele Suriye üzerinden?! Rusya ve Şam hiçbir zaman böyle bir alışverişe yanaşmadı. İki adım ilerledi, bir adım durdu, sonra yeniden bir adım daha ilerledi. Aylar önce burada sormuştum: Suriye ordusu bizim sınırımıza doğru topraklarına sahip olarak ilerledikçe ve sonuçta TSK ile karşı karşıya gelecek, peki o zaman ne olacak? Erken sorulmuş bir soruydu ama gelişmenin yönü açık ve seçikti. Hiçbir ülke, toprakları üzerinden pazarlığa açık değildir. Bu soruyu niye ta o zaman sorduk? Varılacak çıkmaza işaret etmek için. Şam’sız, işgalci uluslararası terörist tugay karşısında bir çözüm aramadan ve göz yumarak, çözümsüzlükte ısrar ederek bir sonuca varamazsınız, demekti bu. Gelin daha şimdiden Şam ile doğrudan ilişki ile “Suriye’nin kesin toprak ve siyasi birliği çerçevesinde bu konu çözülsün.” ABD, Suriye’yi böldü... 10 km. geri giderek PKK ile ülkenin en zengin petrol bölgelerini kuşattı. ABD ile anlaşmanızın vardığı sonuç, ha sınırımızda ha ötemizde, ama bir PKK yapısını ABD ile işbirliği içinde gayri resmileştirmek oldu. Şimdi aynı politikayı bu kez Batı ile sürdürmek istiyorsunuz. Bedeli, ABD köleliğidir. Sonucu savaştır ve faturası Türkiye’yedir. Rusya’nın eli güçlüdür, hayal görmesin SETA savaş örgütü. Tarım başta bir sürü ihracat, inşaat, işçiler, Rus turistler, doğalgazlar, boru hatları Türk akımı falan. Üstelik bir de Libya var! Bırakın boş, temelden yanlış hayalleri.. Bütün bu yanlış politikaların faturasının kesilmesi hızlandı.
basindan_tarih: 
03 Şub 2020

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Türkiye geçmişte de çok yolsuzluk, hukuk dışılık, kayırmacılık, yasadışılık, adrese ihaleler, ülkenin kaynaklarının doğru yönetilememesi, har vurup harman savurmayı vb. yaşadı. Bunların hepsi iktidar ve yönettikleri belediyeler kaynaklıydı. Tamam. Buna kimse itiraz edemez. Ama 17 yıldır yaşadıklarımız, tüm geçmişteki yaşadıklarımızın hepsini kucaklayacak özellik taşıyor. Yukarıda saydıklarımızın 17 yıllık mali toplamını birileri hesap edebilir mi bilmiyorum. Ama şunu söyleyebilirim, parasal hacim olarak öncekileri katlayacak bir hacim ortaya çıkar. Başlıca nedeni, Türkiye’nin milli gelirindeki artış. Dolayısıyla har vurup harman savrulacak meblağın payı çok yüksek. Kızılay’ı ülkenin vergisini kaçırmak için bir araç olarak kullanan şirket ve aynı yolu kullanan diğer şirketlerin, Ensar adlı iktidarla iç içe vakıflara ve tıpkı FETÖ örgütleri gibi öğrenci devşirmek, avlamak ve iktidarın adamı yapmak için faaliyet gösteren diğer vakıflara aktardığı milyonlarca dolarlar havalarda uçuşuyor. Paraların izini bile süremiyorsunuz. ‘Hadi başka kapıya’ İktidarın belediyeleri, TÜRGEV ve benzerlerine milletin malını mülkünü, parasını peşkeş çekiyor. Bunların haddi hesabı yok. Ankara’nın doğalgazı iktidara yakın şirkete satılıyor. O ihalelere başka birilerinin sokulduğunu düşünmeyin, el altından çoğuna girmeyeceksin talimatı verilmiştir ve ihale adrese teslim edilmiştir. Ucuza! Ama ihaleyi alan şirketin nerelere ne dağıtacağı da belirlenmiştir. Ensar’a şu kadar, şuraya bu kadar, oraya iki katı...bize şu kadar... AKP belediyeleri bir gayya kuyusudur. Muhalefet tüm bunları düzeltirken, yapılan savurganlıkları da durmadan açıklamak zorundadır. Çünkü belediyelerin paraları, babalarının parası değil, kentte yaşayanların hazinesidir. Bütün bu olan bitenleri de utanmazsa ve alabildiğine savunanlara... Hiçbirinin yüzü kızarmıyor! Çünkü tüm bu olan biteni savunanlar da bugünkü rejimin destekleri sayesinde ayakta duruyorlar. İktidar değişince hepsi tepetaklak gidecekler. Onlara destek veren şirketler de kendilerine “hadi başka kapıya artık” diyecek. ‘Erdoğan’ın ülkesi’ ve ‘şahsım’ İçişleri Bakanı, “Tayyip Erdoğan’ın ülkesinde, bugün herkes kendisini ifade ediyor. Kimse korkmuyor, kimse çekinmiyor” dedi. Uzun açıklamaya girmiyorum, sadece “Erdoğan’ın ülkesi” ne menem bir anlayışla ülkenin yönetildiğini, bu ülkenin kimin ülkesi sayıldığını, bu alandaki totaliter anlayışı dışa vurması açısından çok ilginçtir. “Erdoğan’ın ülkesi”... Çok enteresan! Tüm imparatorluk da padişahın malı mülkü sayılırdı, halk da padişahın tebaası. Bakan Bey, geçen ay Cumhurbaşkanı İngiltere’deki temaslarını anlatırken “İngiltere, Fransa, Almanya ve şahsım...” diye konuşmuş ve Türkiye adını söylemeyi gereksiz görmüştü. “Türkiye=Şahsım yani ben...” Bakan Bey dersini iyi çalışmış, “şahsım”ı geliştirmiş ve “Erdoğan’ın ülkesi”ne net bir ifade ile kastedileni doğru tercüme etmiş. Şüphesiz gözüne biraz daha girmiştir Cumhurbaşkanı’nın. Parti içinde zaten kızgın bir rekabet ve yarış vardır. Damat ve Soylu ayrı saflardadır. Soylu, partiyi devralabilecek midir ileride, bilinmez. Ama Erdoğan’ın ailesinden asla vazgeçmeyeceğini öğrenecektir. Yani göze girmek yetmez, ötede her şeyin üzerinde bir kan bağı var. Türkiye kimin ülkesi? Türkiye bir Cumhuriyet, yani burada yaşayan milletin, yurttaşların tümünün ülkesidir. Bunu biliyorlar, ama yeniden öğrenmeye ihtiyaçları var. Bu iktidar ve çevresi gidecek. Türkiye kendine gelecek, toparlanacak, 17 yıl ve daha öncesindeki tüm hata, yanlışlıklardan arınmış, ders çıkarmış, demokrasiyi hukuk devletini bu kez çok sağlam olarak yeniden kurmuş ve geleceği gören, planlayan bir ülke olarak ayakları üzerine kalkacaktır. Bunu söylemek, olayların böyle gelişeceğini öngörmek için kâhin olmak gerekmiyor. Bu ülkenin zorunlu geleceğidir. Asla kaçamayacağı ve kaçınamayacağı...
basindan_tarih: 
17 Ara 2019

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Önümdeki araştırmaya bakıyorum: Çin, dünyada kimya alanında en üst düzeydeki bilim araştırmalarda dünyayı geri bırakmış. Bu çok büyük bir bilimsel atılımın dışavurumudur! Bunu ayrıca yazacağım. İkinci habere bakıyorum: Çin, ABD’nin Çin şirketlerine karşı yasaklar getirmesine, tam bir karşı darbe ile yanıt veriyor! Çin, internette, sosyal iletişim ağlarında, bilgisayarlarda vb. kullanılan tüm yazılımları ve tüm donanımları Çinlileştirme kararını verdi.. Şimdi bu haberi özetleyeyim: Made in China 2025 “Çin, kamu kurumlarında yabancı bilgisayar donanım ve yazılım kullanımına son veriyor. Çin’deki tüm devlet kurumlarına, yabancı ekipman ve yazılımları üç yıl içinde yerli üretim muadilleriyle değiştirme talimatı verildi. Bu karar, Çin’in, yerli teknoloji şirketlerini desteklemek için kamu ve özel sektörü seferber etme çabasının bir parçası. Ülkenin “Made in China 2025” planı, teknoloji bağımsızlığına yönelik özel hedefler de içeriyor. ABD’nin, ulusal güvenlik risklerini öne sürerek Çin menşeli teknolojilerin kullanımına sınırlamalar, telekomünikasyon devi Huawei ve yapay zekâ şirketi SenseTime gibi Çin’in en büyük teknoloji şirketlerine yönelik yasaklar getirmesine karşılık olarak, Çin’in bu hamlesi HP, Dell ve Microsoft gibi Amerikan firmalarına ağır bir darbe vuracak. Gelecek yıl başlayacak süreçte, 20- 30 milyon adet yabancı donanım değiştirilmesi gerekecek. Çin kamu kurumlarındaki ithal bilgisayar donanımlarının yaklaşık yüzde 30’unun 2020’de, yüzde 50’sinin 2021’de ve kalan kısmının ise 2022’de yerli üretim ekipmanlarla değiştirilmesi gündemde. Çin’in Windows ve macOS gibi işletim sistemlerine uygun alternatifler geliştirilecek mi, bilmiyoruz.” Haberin özü bu, arkası ise ABD-Çin arasında ticaret savaşları sürerken, “Made in China 2025” planı ile Çin, ABD’ye 5 yıl içinde özellikle güçlü olduğu bilgi teknolojileri, yazılım ve donanımda ağır bir darbe indirmeye hazırlanıyor. Amerikan Yüzyılı hayalleri İçinde bulunduğumuz yüzyılın Amerikan Yüzyılı olacağı söyleniyordu 1990’lı yıllarda. Yeni bir bin yıla giriliyordu. Bu Millennium’un ilk yüzyılı, 2000’li yıllar başlayacaktı. Bu yüzyılı, Amerikan muhafazakârları, Amerikan Yüzyılı ilan etmişlerdi. Fakat yüzyılın fotoğrafı yıldan yıla netleştikçe üzerinde Çin silueti belirmeye başladı. Yeni muhafazakârların öngörüleri bu kadardı. Onların ufukları Ortadoğu ile sınırlanmıştı, herhalde Kaf dağlarının, Altay Dağları’nın yüksekliğinden olsa gerek, Ortadoğu’nun ötesini, uzakları göremiyorlardı! Egemenlik topun tüfeğin değil, bilimin ucundadır Çin, iktidar gücünün ve dünya egemenliğinin bilim ve teknolojide yattığını görmüştü 1980’lerden itibaren. Hele hele 1990’larda Çin sanayisini tamamen bilim ve teknoloji üretimine dayandırdı. İnsan kaynaklarını geliştirdi, yüz binlerce öğrencisini ABD ve Avrupa’ya saldı, 1990’lı hele 2000’li yıllarda ABD üniversitelerinden mezun olan toplam mühendis sayısında ABD’yi geride bıraktı. Yetişkin ve ucuz işgücü nedeniyle başta Amerikan şirketleri olmak üzere dünyanın gelişmiş ülkeleri üretimlerini Çin’e kaydırmaya başladı. Çin, teknolojisini geliştirdi, taklit etti, Amerikan şirketlerine Çin’in 1.5 milyarlık pazarını göstererek kurallar koydu. Teknolojilerini taklit etti, bilim adamlarını ve teknoloji üreten mühendislerini, tasarımcılarını geliştirdi. Yüksek bir bilim ve teknoloji geliştiren, üreten, tasarlayan sınıf yarattı. Öyle böyle değil, yüz binlerce! Ve, bugün gelinen noktada, yüzyılın tamamen bir Çin Yüzyılı olacağı çok net. ABD, ne kadar çırpınırsa çırpınsın, bu gerçeği değiştiremeyecek. Ve Çin Yüzyılı ayrıca ABD’ninkinden çok çok uzun sürecek.
basindan_tarih: 
18 Eki 2019

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Dün Çavuşoğlu, “Suriye’nin birliğinden yanayız” derken, Cumhurbaşkanı da “Türkiye Suriye’nin toprak bütünlüğüne saygılıdır” açıklamasını yaptı. Bu tür açıklamalar yeni değil, biliyoruz; Suriye’ye yönelik her operasyonda tekrarlanacak sözler.. Fakat Ankara, özellikle Rusya’nın (sınırlı sayabileceğimiz) izniyle topraklarına girdiği Suriye’nin egemeni Şam rejimiyle düne kadar resmi bir ilişki kurmaktan kaçınmıştı. Ne zaman ki Suriye ordusu İdlib’i tamamen kontrol altına aldı ve Türk Silahlı Kuvvetleri ile karşı karşıya geldi ve PYD ile Suriye hükümeti arasında yeni anlaşma sonucu Şam ordusunun sınırlarımız boyunca topraklarını kontrolü gündeme geldi, öğreniyoruz ki, iki ülke arasında bakanlık ve istihbarat örgütleri düzeyinde ikili temaslar başladı. (Ruslar açıklamasa bunu da bilmeyecektik!) Suriye’yi tanımıyor Aslında Ankara, mecbur kaldığı için bu temasları yaptı. Şam’ın ülke topraklarının büyük bir kısmı üzerinde egemenlik kurmasından memnun olduğunu söyleyemeyiz. Bu konuda Ankara’dan tek bir memnuniyet sözü işitilmemiştir. Hatta Ankara’da “en iyi Suriye parçalanmış Suriye”dir düşüncesinin hâlâ revaçta olduğunu görebiliyoruz.. Cumhurbaşkanı Esad’a hâlâ “Esed” olarak sesleniyor.. 10 Ekim’de AK Parti Genel Merkezi’nde düzenlenen partisinin 132’nci Genişletilmiş İl Başkanları Toplantısı’nda Şam hükümetini tanımadığını da şu sözlerle belirtiyor: “Kimsenin itiraz etmeyeceği meşru hükümet kurulduğunda kontrol ettiğimiz bölgeleri kendilerine bırakacağız.” Suriye’nin meşru ve resmi hükümeti işbaşındadır. Birleşmiş Milletler’de temsilcisi vardır, BM üyesidir. Suriye’deki “müttefikleriniz” İran ve Rusya tarafından tanınmaktadır. “Kimsenin itiraz etmeyeceği” lafının hayatta bir karşılığı bulunmuyor. Ama Erdoğan’da karşılığı var, demek ki. Bunun anlamı şu “Ben itiraz ediyorum, o halde kontrol ettiğimiz toprakları ona bırakmayız, yeni bir hükümet kurulsun hele..” Bu düşünce ve tutumun da hayatta karşılığı olmadığı gerçeğiyle, Cumhurbaşkanı aslında karşı karşıya geldi, yarın daha da gelecek. Arka plandaki savaş Aslında Suriye’de adı konmamış bir “Türkiye-Suriye savaşı” da var. Henüz askeri anlamda bir cephe olarak karşı karşıya gelmediler. Fakat gelmemeleri için de Rusya şimdilik devrede. Rusya iki ülke orduları arasında tampon görevinde Rusya, sabırla, Ankara’ya girmesi gereken yolu gösteriyor. Erdoğan’ın şu sözleri aslında Suriye politikasını açıklıyor. Aynı toplantının son paragrafında diyor ki: “Rabbimiz müjdeliyor. Evet, Rabbimin bize inşallah fethi lütfedeceğine inanıyorum ve bu müjdeyle beraber de bizler, evet, Mehmetçiklerimizi uğurladık.” Fetih, fethetmek. Nereyi fethetmek için Mehmetçik Suriye’ye girdi? Bu anlayış 2011’den beri Erdoğan+Davutoğlu’nun Suriye politikasıdır. Kendileri eski yeni “Osmanlı”dır. Suriye ise Osmanlı toprağı! Bu bakış değişmediği için de ister istemez bazı konuşmalardaki süsleri bozarak serbest kalıyor! ‘İslamiyet güneşinin her yerine’ Ayrıca Suriye’ye giden askerlere TV muhabiri soruyor: “Nereye gidiyorsunuz?” Yanıtlar: “İslamiyet güneşinin olduğu her yere gidiyoruz.” İki asker de aynı sözü tekrarlıyor. Ezberlenmiş yanıtlar. Adeta AKP iktidarının. artık AKP devletinin sözleri, anlayışı, askerlere tekrar ettiriliyor: “İslamiyet güneşinin olduğu her yere..” Bu nedir? AKP politikasının bel kemiği! Türk ordusu adeta “Osmanlı ordusu”! Tüm ülkelerde fethe çıkmış! Bu bizim ulusal politikamız değil ve olamaz.. Cumhuriyet döneminin politikası değil ve olamaz. Bir partinin, dahası sadece bir liderin politikasıdır ve kendi içinde amaçları vardır. Cumhurbaşkanı, açmazları olan bir politikayı ısrarla izliyor Esad ile görüşmeyerek. Hava sahasını kapatırsa Güvendiği ise Rusya’nın buna sonuna kadar izin vereceği sanısıdır. Bunun arkasında ise “Rusya bizi kaybetmek asla istemez” düşüncesi yatıyor. Bu politikanın tıkanacağı bir karar vardır: Suriye’nin hava sahasını Türkiye’ye kapatması! Bundan daha kötü bir sonuç olamaz ülkemiz için. Terör meselesini ancak Suriye ile geniş; bir işbirliği ile çözebileceğimiz gerçeği ile karşı karşıya kaldığımız an, zaten bizim için çok geç olacak. Suriye’nin düşmanlığına değil, dostluğuna ihtiyacımız var. Terör, meselesinin Türkiye’nin istediği bir şekilde çözülmesinin tek yolu budur.. *** Özbekistan’da güzel bir gezinin ardından, merhaba yeniden!
basindan_tarih: 
05 Eyl 2019

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Suriye’den yine göç dalgası; yüz binler Türkiye’ye doğru yürüyüşe geçmiş, bir kısmı da bize küfrederek.. Durdurmaya çalışıyormuşuz. Ve tabii suçladığımız Şam! Halbuki Şam topraklarını, ülkesini, kentlerini, İdlib eyaletini kurtarmaya çalışmasa, köktenci teröristleri kovalamasa göç olmayacak; ama İdlib eyaleti, Şam ve Esad karşıtı cihatçıların yönetiminde Suriye’den kopartılmış kalacak. Ne kadar uzun “çatışmasızlık ortamı” sürerse, o kadar Suriye’nin daha kesin parçalanması gerçekleşecek. Hesaplar bunun üzerinde... Peki Şam savaşmasa ülkesini istilalardan nasıl kurtaracak? Taksim’deki anıtın anlamı Bir ülke düşünün, parçalanması için emperyalistler saldırıyor. Oraya baktığımda adeta milli kurtuluş savaşı veren tanıdık “bir ülke” gözümün önünde canlanıyor. Bu size bir şeyler anımsatıyor mu? Bizim geçmişimizle ilgili? İrili ufaklı bir dizi isyancı, hilafetçi, etnikçi ve tabii ki emperyalist işgalci ülkenin üzerine çökmüş.. Şurası senin, burası benim aralarında paylaşmaya çalışıyorlar ve 3-4 yıl süren bir savaş ve ulusal kurtuluş! Ve bu Kurtuluş Savaşı’nın başarıya ulaşması için o zaman Ekim Devrimi’yle yönetime gelen Bolşeviklerin, Lenin’in desteği büyük. Para, silah ve askeri düşünce desteği dahil. Bu işbirliğinin anıtsal vefası, Taksim’deki Cumhuriyet Anıtı’na heykel olarak kazınmıştır. Anıt 1928’de bugünkü yerine konmuştur. (Anıtı gözden kaçırmak ve büyüklüğünü küçültmek için bu iktidarın çabalarını unutmayalım!) Anıtta iki de Rus generali Mustafa Kemal’in hemen yanındadır: Büyük Rus komutanı General Mihael Vasiliyeviç Frunse ve General Kliment Voroşilov. Rusya o zamanki savaş tarihinin en büyüklerinden... Suriye’ye kurtuluş desteği Şu an bir dejavu-bir aydınlanma yaşıyor musunuz? Ruslar bu kez Suriye’nin “Kurtuluş Savaşı”na, sahada fiilen destek veriyor. Hayır, ne Rusya’nın Sovyet geçmişini tartışıyorum ne de başka bir şeyi. Sadece salt iki olay anımsatıyorum. Düz bir gerçek! Bir aydınlanma daha: 1920’lerde Rusya ve Türkiye, Batı emperyalist sömürgeci saldırısıyla karşı karşıyaydı... Rusya hep Avrupalıların saldırısına uğradı.. Napolyon’dan tutun Hitler’e kadar.. İkinci Dünya Savaşı’nın Rusya’ya bedeli tarihin en ağır faturalarından birini oluşturur; insan, kent, istila, büyük trajediler, büyük maddi kayıp... Soğuk Savaş, “kapitalizm-sosyalizm” savaş etiketi altında, yine Rusya- Batı arasında sürdü. Türkiye, savaşın aleti yapıldı Ve Türkiye bu savaşın en büyük aletlerinden biri yapıldı, NATO üyeliğiyle.. Bunun bedelini biz ülkemizi Batı’ya peşkeş çekerek ödedik; insan yaratıcı, üretici yeteneğimizi de devrettik. Bugün demokrasiye geçemediysek henüz, NATO’nun ülkemizdeki on yıllarca süren askeri yönetiminin sonucudur. Kendine don biçemeyen-seçemeyen bir ülkeye hâlâ Batılı emperyalistler “ılımlı İslam” elbisesi giydiriyor ve iktidara getirebiliyor. Başımıza ne geldiyse, adam gibi kendi ayakları üzerinde duramamaktan, dışarıya yamanmaktan, onların işbirlikçilerinden geldi. Ertuğrul Özkök askerin sır odasına girip F-35’lerin Rus Su-47’lerden ne kadar üstün olduğuna yönelik raporları okuyor. Alt metninde, ne pahasına olursa olsun bedelini ülkece ödeyip F-35’leri alalım düşüncesi yatıyor. Bu hikâyeyi çok iyi biliyoruz. Bugün de Batı-Rusya sürekli karşı karşıya. Sanki hiç bitmeyecek tarihsel bir süreç.. *** Türkiye, Kurtuluş Savaşı veren bir ülke olarak, Kurtuluş Savaşı veren Suriye’ye destek vermelidir. Yoksa kendi tarihine ihanet eder.. Yoksa ediyor muyuz?!
basindan_tarih: 
18 Ağu 2019

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Adamın söylediği tek doğru, madenin kaymağını yiyecek, üç beş kuruş da taş öğütmekte, hafriyat yapmakta, dağı altüst etmekte, kazmakta, taşımakta çok usta olan Türklere de çöpçülük işleri karşılığında verecek ve sonra basıp gidecek. Gözümün önünde 1960’larda Almanya’ya giden Türk işçilerinin konumu canlandı. Kendi ülkende süpürücü, temizleyici ağır işçi pozisyonu almak, iktidar ve adamlarına dokunur mu?! Ulan burada da mı yabancı şirketlere uşaklık yapacağız mı diyeceklerdi.. Bir sürü iktidar şirketi hazır hamallığa! Sadece hamallık yaptırmayacaklar.. Aynı zamanda “bizimkilere” 20 ton siyanür ürettirecekler, onları taşıttıracaklar, havuzları hazırlattıracaklar.. Sadece altın değil gümüşleri de ayrıştırtacaklar.. Süreç içinde ortaya çıkacak başka ağır metalleri de.. Yani tüm pis işleri Türklere yaptıracaklar.. Yılda 100 milyon dolar cebe Kendileri de sadece beş yıllık sürecin sonunda 514 bin ons altın ve 3.5 milyon ons gümüşü kasalara doldurup dünya piyasalarına sürecekler. Yanlış hesap yapmadımsa, altının onsu yaklaşık 1500, gümüşün ise 17 küsur dolar. Yani kaba hesapla 850 milyon dolara yakın bir değer.. Tabii bu tahmini olarak ve sanırım milyar doları aşma olasılığı yüksek.. Kasasında Alamos Gold’a ne ne kadar kalır bilmiyorum.. Ama 5 yılın sonunda 500 milyon dolar kalsa, yıl başına 100 milyon dolar eder. Bizim toprağımız, dağlarımız, zenginliğimiz elimizden uçup gidiyor, geride ot bile yetişmeyecek ölü topraklar, rezil edilmiş dağlar kalacak. Ayrıca, 1 gr. altın için 4 ton su kullanılacak, düşünün zehirlenecek suların miktarını.. Kaz Dağları su deposu, bölge halkının yaşam damarı.. Düşük sermaye yüksek gelir Alamos Gold, şirket politikasını kendi internet sitesinde Kirazlı bölümünde açıklıyor: “..düşük sermaye ve üretim giderlerine sahip, ancak getirisi son derece yüksek..” Alamos Gold CEO’su McCluskey adındaki yalancı, tek bir doğru bilgi veriyor: Türkler taş toprak öğütmede, hafriyatta çok usta, yabancı işçi çalıştırmıyoruz.. Bizde bir bakan söylemişti: Bizden sadece ara eleman yetişir.. Tam işbirlikçi kafa böyle düşünür. Alamos’un patronu da öyle düşünüyor, bunu demek istiyor zaten.. CEO, siyasi kışkırtıcılık da yapıyor göstericiler karşısında: “Ben tüm bu saldırının gerçekte, çevreci bir kılıfa sokulmuş, çok derin bir siyasi gündem olduğuna inanıyorum... Kargaşa çıkarma amaçlı siyasi saldırılar”. Yani diyor ki, “Ey iktidar, bu gösteriler ve göstericiler senin düşmanın, Kaz Dağları’nı korumak bahane, amacı seni yıkmak, şunları yok et!” Bunun arkasında söylemek istediği şu da var: Biz işbirliği yaptık, maden ruhsatı falan için durmadan iktidarlarınızı ve çeşitli makamlardaki elemanlarını doyurup durduk. Bizim işbirlikçimizsiniz, şimdi bizi koru.. Adam iktidarı tanıyor, Taksim Gezi Parkı olaylarını ve iktidarın tutumunu öğrenmiş... Bu soytarıya haddini bildirmek gerekir.. Yalanlarının bini bir para “Altı buçuk yıl sonra yeniden ağaçlandırmaya odaklanılacak. Bir 10 yıl ya da biraz daha uzun bir süre sonra da bölge yeniden orman gibi görünecek..” “Siyanür sızıntısı imkânsız” bile diyor.. Utanmaz adam! Çocuk kandırıyor! Kaz Dağları ormanlarına biçtiği değer de 5 milyon dolar.. “Peşin ödedik hükümete, ağaç diksinler diye.. Bunu da takdir etmeniz gerekir”.. Bir yalan da tabii ki kestikleri ağaç sayısında: 15 bin ağaç kesmişler. Oysa ÇED raporunda kesilecek ağaç sayısı 45 bin gözüküyor. Ama hesaplamalara göre gerçek sayı 195 bin! Alamos Gold’un yalanlarının doğrulayıcısı da tüm bu izinleri veren devletin memurları, halkına yalan söylemeyi gelenekselleştirmişler: 15 bin ağaç, diyor.. Hiç olmazsa ÇED raporuna bak ve 45 bin de! Ama işbirlikçilik böyle bir şey, patronunun tüm yalanlarını tekrar etmek zorunda kalırsın! *** Hey McCluskey! Sana bu millet yaptığın harcamaların parasını peşin öder, kuyruğunu toplar, basar gidersin ülkeden!
basindan_tarih: 
06 May 2019

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

AKP kaç kez üst üste seçim kazandık diyordu? 7 mi, 8 sekiz mi? Bu seçimi de kazandık demiyorlar mı, diyorlar. Ama 7- 8 büyükşehri kaybettiler mi, evet. İstanbul’u da kaybedince kıyamet koptu. Kaybettiler... Kaybettiklerini biliyorlar, ama sindiremiyorlar, yediremiyorlar kendilerine.. Ankara dukalıkları yıkılınca, İstanbul kadar kıyameti koparmadılar. Hımmm. İstanbul büyükşehrin, iktidar ve avanelerine, milletin merkezi ve yerel hazinelerine kene gibi yapışan, hortumlar döşeyen, her türden örümcek ağlarına aktarılan 800 milyon TL nakitin yanı sıra bol arsa, binaya baktığınızda, hımmm’ın anlamı açıklığa kavuşur. Mahkeme bu bilgilere erişimi yasaklamış! Anlayın artık. Mahkemeler neye dayanarak bu şeffaf bilgilere erişimi yasaklayabiliyor? Hangi yasa ahlakı ile?! İktidarın, büyükşehrin utanacağı bir şeyler mi var? Bu utanmanın da ötesinde! Bu yasak bile, iktidar ile adalet arasındaki eşgüdümü, güdümlülüğü net ortaya koyuyor.   ‘Mahduma bir ihale lütfen’ İstanbul için kıyamet kopuyor. Çünkü böylesine bir varlık peşkeşini, dünyanın hiçbir yerinde göremezsiniz. Sadece bu değil, tüm belediye ihalelerinin verildiği insanlara, şirketlere bakın. Tüm bunlar sayıp dökülmeli ve istatistiki bilgiler tüm milletle paylaşılmalı. Şöylesi de var: - Efendim bizim oğlan, kız, hayata atılacak, ona bir küçük sermaye gerek, acaba bir ihale versek de bir başlangıç yapsa can suyu alsa? Böyle kaç tane iş uyduruldu ve kaç bin kişiye iş aktarıldı? İhalelerin verildiği şirketlere, hayata yeni başlayacak “taşaron”lara ne kadar iş verildi ve bunlar kimlerdir? Yoksa düş mü kuruyor, senaryo mu yazıyorum!? ‘Biz seçim kaybetmeyiz!’ Bu bir dönem değil, iki dönem değil.. 5 dönem = 25 yıl! İstanbul’un - İstanbulluların kanını eme eme büyüyenler, servet sahibi olanlar için büyük bir süreklilik! Ülke tarihinin hiçbir döneminde böyle bir “servet aktarımı sürekliliği” yaşanmamıştır. Kaybedilmiş İstanbul’un arkasından kopan hıçkırıkların, 1 ayı aşkın bir zamandır kazanılmış bir belediye başkanlığını vermemek için, bugüne kadar hiçbir seçimde görülmemiş uyduruk ve yasadışı sayılabilecek bahanelerle süreci uzatmalarının ve YSK üzerinde görülmemiş baskı uygulamalarının nedenlerini anlayın. Bugün iktidarın ortaya koyduğu gerçek şudur: Biz asla seçim kaybetmeyiz, kaybettiğimizi sanırsınız sadece, ama allem eder kallem eder kazanırız. Bin kez hayır! Hayır! Ben YSK’nin, iktidarın bu açık saçık sandık sonuçlarına büyük tasallutuna, tacizine, sandığın ve dolayısıyla İstanbulluların iradelerinin ırzına geçme çabalarına boyun eğeceğini hiç mi hiç düşünmüyorum. YSK, iktidar canavarlarının doymak bilmez iştahlarının dinmesi için “inceliyoruz, tüm iddialara bakıyoruz, yasallığını araştırıyoruz” diyerek, aslında, seçimleri İmamoğlu kazandı sonucuna varacak. Başka türlü, yasadışı, siyasetin iradesi doğrultusunda bir karar açıklaması mümkün değil. Ülkesini seven, milletinin iradesine saygılı, vatansever, sandık ve seçim üzerine oyunlara hayır diyecek tek karar budur. İktidar gerçekten ülke sathına üfürdükleri uyduruk iddiaları YSK’nin kabul etmesini istiyor mu? Hayır, bin kez hayır. Sandığın devrilmesi, seçimlerin artık yok sayılması zamanına daha var, henüz iktidardalar, 4 yıl sonrasına bakalım hele.. esas kıyamet o zaman kopacak. Ben YSK’nin vatansever karara varacağına inanıyorum. YSK’nin kendi varlık nedenini ortadan kaldıracak bir karara imza atarak kendini asacağına zerre ihtimal vermiyorum. Herkes işinin başına!
basindan_tarih: 
28 Nis 2019

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

YSK’nin Ekrem İmamoğlu’nun İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nı iptal etme ve seçimleri yenileme olasılığı var mı? Yüzde 99 yok. Yazdım, YSK yasaya hukuka uygun davranırsa, hükümetçe başına bir şey gelmez. Bu konuda rahat olsun kurul üyeleri. AKP ve liderleri kaybettiklerini biliyorlar. Bunu da kabul etmiş durumdalar, her ne kadar kabul etmemiş görüntüsü verseler de. YSK, önceki kararlarına, kurallara aykırı olarak kendisine yapılan başvurular hakkında inceleme kararı verse de, (mesela Maltepe, MHP başvurusu!), sonuçta hukuki davranacak ve başvuruları “titizlikle” inceledikten sonra reddedecek veya reddetme durumunda kalacak. Politik akılla arzu çatışıyor İncelemesi, uzatması konuyu, iktidarın üzerindeki baskılar nedeniyledir. “Neden başvurularımızı ayrıntılarıyla incelemedin” baskısını boşa çıkarmak durumundadır. En sonunda kendisini bağlayan yasalar var ve bunlara dayanarak hükümler verdiğini açıklayabilir. Yüzde 1 olasılık işin içine hurufilerin karışmasıdır. Ancak böyle bir durumun yaratacağı toplumsal ve ekonomik kaosu bence iktidar bile istemeyecektir. İstanbul’un tüm kaosa değebileceğini düşünen, şüphesiz ki AKP odakları vardır. Ama politik akıl, bugünkü koşullarda İstanbul kaybını sineye çekmesini gerektirmektedir veya dayatmaktadır. Unutmayın ki AKP 17 yıl boyunca bugüne kadarki en zayıf zamanında bulunuyor. Ekonomik krizin büyük dalgalarının henüz önümüzde durduğunu, giderek yükseldiğini, bu yılın şiddetli dalgalarının AKP iktidarında yarıklar açma olasılığının çok yüksek olduğunu görüyoruz. Pembe masallar Ekonominin başındaki zat, pembe masallar anlatıyor. En son masalı da İstanbul’un “finans merkezi” olacağı masalıdır. Bu masalı 10 yıldan beri dinliyoruz, Ataşehir’de birtakım binalar inşa edilmiştir, edilmektedir. Fakat “finans merkezi” olayının “bina inşa etmekle” ilgisinin bulunmadığını bilmezler mi, belki de.. İstanbul’un Türkiye’de “paranın” merkezi, ekonomiye, projelere para pompalayacak merkez olabilmesi, Türkiye’nin para içinde yüzmesiyle ilgilidir. Oysa ülke borç içinde yüzüyor; işsizlik içinde, ekonomik kriz içinde, iflaslar içinde yüzüyor. Türkiye, dışarıdan “para transferi” yapan bir ülke iken ve bu durumun değişmesi için en küçük bir işaret ortalıkta yokken, kendi para stokunuz eksi 60 milyarlardayken (normal faaliyetteki cari açık; borçlar bir kenara), iktidarın “finans merkezi olacağız” masalı acaba kimler içindir? Sandık ve gayri meşruluk Bu koşullarda “demokrasi bakın işliyor, işte kazandılar devrettik” görüntüsü, içinde bulunduğumuz aşamada kendilerine çok gereklidir. Tersi bir durum, demokrasi görüntüsü olarak ortada tek kalan sandığın da tekmelenmesi anlamına gelir... Bunu ne kadar isterler doğrusu bilmiyorum. İktidarda şu söylem hâkim mi? “Nasılsa iktidar bizde, 4 yıl daha ülkeyi şekillendireceğiz, yöneteceğiz; sandığı tekmelersek şimdi, önümüzdeki 4 yılın toplumsal ve ekonomik kaosla geçmesini önleyemeyiz...” Ayrıca, sandığı tekmelerlerse, daha iktidardayken, gayri meşru duruma düşerler, ki bunun politik akıl, mantık, yarar ile ilişkisi koskoca sıfırdır. İkinci ve daha büyük bir tehlike, yenilenecek bir seçimin iktidara politik, ekonomik ve sosyal maliyetinin daha büyük olarak kesilmesidir; ki işte böyle bir durum iktidarın varlığını tartışma konusu yapar. YSK endişe etmesin, hata da yapmasın, kuralları işletsin, hukuka bağlı kalsın ve İstanbul seçimlerini sonuçlandırsın. Bir an önce!

Sayfalar