Orhan Bursalı

basindan_tarih: 
19 Mar 2020

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

  Tam da COV-19 virüsünün dünyada görülmemiş bir hızla insanları esir aldığı bir dönemde, komplo şarlatanlığı yaparak bundan şan şöhret ve para kazanacağını düşünenler çevreye virüs gibi yayıldı. Türkiye’de ve dünyada bilim düşmanlığının, özellikle bilinmezliklerin yarattığı endişelerin arttığı ortamlarda bu endişeleri körükleyenler de tıpkı virüs gibi peydah olur, yayılır ve toplumu etkiler. Bunların en tehlikelilerden biri, içinde bilim düşmanlıkları, sahtekârlıklar, yanlışlıklar, manipülasyonlar ve başkalarının yazdıklarından çalıntılarla dolu yığma kitabı da piyasaya çıkmışken, parayı çok sevdiği için de büyük bir kazanç fırsatını yakaladığını düşündü. Hele her yazdığına hiçbir soru sormadan “mümin gibi” inanan bir okur kitlesinin var olduğuna da inandığı için, atmasyonunu sürdürmekten geri kalmadı. Eleştirilerin hiçbirine yanıt vermedi, çünkü yanıt vermeye kalksa, okurun doğru bilgiden haberi olacak ve inşa ettiği “inanç iktidarı” darbe yiyecekti. Bu açıdan bakıldığında bugünkü iktidardan ve benzeri inanç cemaatlerinden hiçbir farkı olmadığı net anlaşılacaktı. Salgın patladığında virüsün, bilimcilerin, Amerikalıların vb. laboratuvarda üretip dünyaya saldığını duyurdu. Ama bu “büyük buluşu”nun bir kaynağı yoktu, beyninin komplocu kıvrımlarında üretilmişti. Aynı zamanda dünyanın 15 yıl kadar önce yaşadığı SARS virüsü salgını için de “SARS’ın insan yapımı olduğu konusunda şüphe yok” diye yazmıştı. Kimin şüphesi yoktu? Tabii ki kendisinin! Ortalığı ne kadar kirletirse kitabının da o kadar itibar kazanacağını düşünüyordu. ‘Kirli bilgi’ çöpe Son bir yazısında bana ve “çeviri” diye alçakça saldırdığı Herkese Bilim Teknoloji’nin 204. sayısında Prof. Dr. Haluk Ertan, hem COV-19 hem de SARS iddiası üzerine bir araştırma makalesi yayımladı. Orada açık ve net bu kirli bilginin peşine düşüyor ve virüste insan yapımı hiçbir izin bulunmadığını ve tamamen doğal bir virüs olduğunu açıklıyordu. Biz bu yazıyı dergi sayfalarından çıkarıp doğru bilgiye ulaşılması için herkesin erişimine açmıştık: Kaynak: (www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/sinir-tanimayan-komplo-virusleri) Ertan, orada sonuç olarak şöyle diyordu: “SARS-CoV üzerine çalışan uzmanların saygın bilimsel dergilerde yayımladığı makalelerde virüs komplocularını haklı çıkaracak hiçbir bilgi yoktur. Bir kirliliği yayan kişinin adını da vererek ne yazık ki bu tip insanlar, öğrenme tembelliğinin yol açtığı cehaletle beslenip, halkın daha kolay tüketilen şaşırtıcı iddialara olan merakından menfaat sağlamaktadır. Gerçek virüsler mi, yoksa komplocular mı: İnsanlık için hangisi daha zararlı, zamanla görülecektir...” ‘Manipülasyon yok’ Derken dün de dünyanın en saygın bilim dergisi (diğeri Science) Nature’ın çıkardığı Nature Medicine’de yayımlanan bir araştırma, bu komplocu düşünceye de son noktayı koydu, şimdiki virüsün de laboratuvarda üretildiğine veya manipüle edildiğine ilişkin hiçbir göstergenin olmadığını duyurdu. (www.nature.com/articles/s41591-020-0820-9?utm_source=twt_nnc&utm_medium=social&utm_campaign=naturenews&sf231596998=1) Sonuçta diyor ki araştırma: “SARS-CoV-2, insanları enfekte ettiği bilinen yedinci koronavirüstür; SARS-CoV, MERS-CoV ve SARS-CoV-2 ciddi hastalığa neden olurken, HKU1, NL63, OC43 ve 229E hafif semptomlarla ilişkilidir. SARS-CoV-2’nin kökeni hakkında genomik verileri karşılaştırdık. Analizlerimiz açıkça gösteriyor ki SARS-CoV-2 bir laboratuvar yapısı veya amaca yönelik olarak manipüle edilmiş bir virüs değil..” Bilim somut verilere dayanır, buna inanmayabilirsiniz, ama o zaman da kalkar araştırır ve gösterirsiniz ki, hayır öyle değil, laboratuvarda üretildi, bu adamlar yalan söylüyor... Bunu diyemiyorsanız, poponuzdan da üfüremezsiniz. En hakiki mürşit ilimdir, fendir Düşündük, neden bir popüler bilim dergisini kötülüyor diye. Çünkü bizler evrensel bilimin temsilcileriyiz. Ülkemizde bilimsel düşüncenin araştırmaların geliştirilmesine, bilim ve teknoloji üreten ülke olmaya gönül vermişiz. Bilim tektir, evrenseldir, ister kutupta ister Ekvator’da nerede üretiliyorsa insanlığın malıdır, alırız kullanırız, haberdar ederiz, teşvik ederiz. Ülkemizde böyle bir derginin yayımlanıyor olması, ortalığı kirleten sahte bilgi ve kanaatlerin yayılmasının da önünde bir duvardır. Bu kirli kafa, 35 yıldır bu yayıncılığın, haberciliğin ve yazarlığın temsilcilerinden olan beni de hedefe almaktan utanmadı. Bizlere, 30-40 yıldır, Atatürk’ün en hakiki mürşit bilimdir fendir çağdaş öngörüsüne ve özdeyişine göre çalışanlara, üretenlere saldırıyor, dolayısıyla Atatürk’e de, ülkemizin bilimselleşmesi ve halkımızın bilimsel düşünmesine yönelik gayretlerine de. Çünkü bu kafa, bilimi, ürettiği komplocu yazılarının yayılmasında, kafaları esir almasında engel olarak görür. Bu nedenle de saldırır, gözden düşürmeye, tabii komplolarla para kazanmasının yollarının da tıkanmasını engellemeye çalışır... Bize kara kutuyu açtırdı, bakalım içinden bu adamın yüzüne neler fışkıracak?
basindan_tarih: 
16 Mar 2020

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

  Ülkemizde salgın ortamı sürüyor. Sosyal izolasyon varla yok arasında. Kafeler, lokantalar, toplu ulaşım araçları... Gençler, herkes birbiriyle soluk soluğa, kucak kucağa... Aşağıda ilginç ve önemli gördüğüm virüsle ilgili noktalar var. Öncelikle şunu belirteyim: Griple kıyaslanamayacak ölçüde hızda bulaşıyor. Belki 4 katı! - COV-19’dan kurtuldunuz ama acele etmeyin, Çin’de yapılan araştırmaya göre, hastalığın belirtilerinin giderilmesinden sonra virüs en az iki hafta vücutta kalabilir. İyileşen hastalar evlerinde 13 gün karantinada tutuldu. Bu devreden sonra bulaşıcı niteliği çok azalmış, ama bazı hastalar virüsü düşük düzeyde de olsa yayabilir. - Kedi- Köpek ve COV-19: Bazı ekran soytarıları köpeğiniz varsa virüse karşı bağışıklık kazanırsınız, gibi topluma sahte bilgiler yaysa da, durum şu: Bir Pomeranian cinsi köpekte burun ve ağzında, hassas testlerde virüs için “zayıf pozitif” saptandı. Uzman virologlar, “Muhtemelen insandan hayvana bulaşma vakası olacak” diye yazdı. Hayvan sağlığını korumak için… “Enfekte kişileri olan hanelerden köpekler ve kediler de dahil olmak üzere memeli evcil hayvanların karantina altına alınması gerektiğini şiddetle tavsiye ediyoruz” diyorlar. Virüsün henüz insandan diğer memelilere yayıldığını ilişkin bulgu yok: Köpekleri, kedileri ne kadar hasta eder bilmiyoruz, memeliler birbirine benzer, ama virüs onların akciğerlerinde de çoğalır mı bilmiyoruz. COV-19 ile enfekte olan insanlar evcil hayvanlarıyla teması sınırlamalı. Yüzünüzü de yalamalarına izin vermeyin. Eğer evcil hayvanlar enfekte olabilirse rezervuar görevi görebilirler, ama bilinmiyor: Ailenizin hazırlık planına evcil hayvanları dahil edin. - Virüs yoksulları daha çok vuracak. Evde çalışma ve kendini kalabalıklardan tecrit etme durumu olmayan, her gün kalabalıklarla işe gidip gelmek zorunda olanlar en çok tehlike altında. Toplu taşıt araçlarını her gün dezenfekte edebilirsiniz, güzel, fakat bir kalabalık araçta bir kişi hasta ise çevresindekilere bulaştırma riski çok fazla. - Gençler virüs kapmaya çok açık: Tüm kafeler dolu ve herkes burun buruna sohbette, kucaklaşıyor öpüşüyor. En azından Kadıköy’de yol boyunca gözlemim bu. Birçok işyeri ve şehir merkezi virüsün yayılmasını yavaşlatmak için insanları geçici olarak birbirinden ayırarak “sosyal uzaklaşma” önlemleri alıyor - Esnaf lokantaları: Özellikle öğle yemeklerinde esnaf lokantalarında herkes burun buruna. Tabak bıçak, kaşık, garsonlar, para alışverişleri... Salgın için günlük yaşam ortamı çok uygun. Mesela ABD’de 14.4 milyon işçinin enfeksiyonun daha sık görülebileceği işlerde istihdam edildiği hesaplanmış. Peki, bizde çalışan nüfusun ne kadarı salgına en çok açık kesim? Düşük gelirli, iyi beslenemeyen işçiler ve aileleri için risk yüksek. Ya evsiz barksızlar? - Virüs muhtemelen bir laboratuvarda üretildi palavrası hâlâ sürüyor: Virüsün insan yapımı olduğunu gösteren hiçbir kanıt yok. Bu, son yıllarda salgınları tetikleyen diğer iki koronavirüse benziyor, SARS-COV ve MERS-COV ve her üç virüs de yarasa kaynaklı. Yeni COV-19’un özellikleri, hayvanlardan insanlara atlayan doğal oluşan diğer koronavirüsler hakkında bildiklerimizle örtüşüyor - Peki çocuklar? Shenzhen’deki 1500’den fazla kişi üzerine veriler analiz edildi; virüse maruz kalan çocukların enfekte olasılığı yetişkinler kadar yüksek. Yine de çocuklar enfekte olduklarında, şiddetli hastalık geliştirme olasılıkları daha az. Ayrıca ölüm de yok. - Virüs bulaşmış biriyle aynı evde yaşayan insanların, ev dışı ortamlarda virüs kapmış bir kişiyle temas edenlerden altı kat daha fazla enfekte olma olasılığı var. Evlerde dikkat! - Sağlıkçılar tehlike altında: Salgının başladığı Çin’de 3 binden fazla sağlık çalışanı Şubat ayı sonuna kadar virüs kapmış. İtalya’da da.. 
basindan_tarih: 
03 Mar 2020

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Affedersiniz, Rusya’nın Suriye konusunda tutumunu değiştirebileceğini de nereden çıkardınız, umdunuz, hayal ettiniz de, 34 şehit verince birden “Rus düşmanlığı” ayranınız tepe yaptı? Ne Moskoflukları kaldı, ne ayılığı, ne postu.. Tarihsel savaşlarımız sökün etti. Kraliçe Katerina’yı gündeme getiren oldu mu, bilmiyorum. Ama bizdeki bol ayılardan biri Rus kadınları aşağılamaya girişti, ekranlarda! Nefret ki ne nefret! Bu arada, Lenin’in Anadolu İhtilali’ne desteği hiç olmazsa anımsanabilirdi, madem tarihe daldılar iktidar destekçileri olarak.. Ama ne Kurtuluş’u ne Kuruluş’u ne Atatürk’ü sevdikleri için, bu destekten de nefret ediyorlardır! Dostluktan ne anlıyoruz “Dost”luktan ne anladıklarını görüyoruz, adeta karıkoca, ağabey-kardeş, ana baba veya askerlik arkadaşlığı ya da iki sevgili ilişkileri cinsinden... Biz, hegemonyacı güçlerle al takke ver külah olmaya alışığız iktidarlar olarak. Şüphesiz devletler arasında çok yakın ve yoğun dostluklarla dokunmuş ilişkiler olabilir. Gerçekten var mıdır veya varsa süresi ne kadardır? Ama öncelikle tüm komşu ülkeler birbirine saygı, içişlerine karışmazlık, birbirlerine her türlü yardım, her alanda işbirliği ile karşılıklı refahlarına, zenginliklerine katkı ve dayanışma çerçevesi içinde bir ebedi dostluk politikası izlemelidir. Rusya ile de! Ermenistan ile de! Mısır ile de! Yunanistan ile de! Suriye, İran, Irak, Gürcistan ve giderek bir halka daha geniş “komşular” olmak üzere bütün dünya ile de. Atatürk “Yurtta sulh, cihanda sulh” derken bunu kastetmektedir! Ve bunun ilk örnekleri olarak hem doğumuzda hem batımızda paktlar kurma yoluna gitmiştir. Ama Atatürk’ün bu politikasını pasif bulanlar, reddederek çöpe atanlar savaş politikasıyla ülkeyi çıkmazlara götürüyor. Neden Rusya ile ilişki  Rusya ile ilişkiye giriştiniz, çünkü ülkenin, iktidarınızın zamanlık menfaatı o yöndeydi. O yağla bal halinde sarma dolaş olduğunuz, bazen tehditler bazen tavizlerle bezeli, başta size verdiği BOB eşbaşkanlığını da üstlenerek ve İsrail’den cesaret madalyası ile de taltif edildiğiniz zamanlar da yaşayarak geliştirdiğiniz ABD ilişkisi, sonunda sizi Rusya’ya mecbur etti. Aslında bu mecburiyet olmadan doğru ve iyi ilişkiler kurulmuştu ve hızla da geliştirilebilirdi. Bunu yaptınız da. S-400 aldınız, iyi bir adımdı, ABD’ye bir endişe kaynağı yarattınız. Türk Akımı, mal ticaretinde hızlı artışlar, milyonlarca Rus turist, nükleer santral yapımı ve bunun kredisi.. ‘Bırak pay alalım’ Fakat sandınız ki artık Moskova “bunca derin dostluktan sonra” bizim Suriye üzerindeki emellerimizi anlayışla karşılar, Şam’ı tepelememize, Yeni Türkiye için gerekli şart olan ve üstelik bir “Osmanlı artığı”, yani “eskiden bizim” olan Suriye üzerinden pay almamıza izin verir. Yani bir tür “Rus ayısını oltaya” taktığınızı sandınız. Oysa Putin’in temel angajmanının Suriye’nin bütünlüğü üzerine olduğunu görmemek için adeta gözlerinize mil çektirdiniz. Şehit verdikten sonra “anlaşıldı ki Rusya Suriye’nin arkasında durmaktan vazgeçmeyecek” gibi aptal yorumlarla doldu medya.. Ve gelsin tarihsel Rus hayal kırıklıkları! Dahası “Bak Libya’da da zaten karşımızda” gevezelikleri! Cumhurbaşkanı’ndan Rusya’nın Suriye’den ne çıkarı var, bir türlü anlamıyorum, sözlerini duyduk! Suriye politikasını değiştirseydi, büyük dost olacaktı, değiştirmediği için Moskof! Yanlış politikaların şehitleri Şimdi ise Suriye konusunu iyice içinden çıkılmaz hale getirmek ve hatta orada küçük bir dünya savaşı çıkarmak için çaba içinde görevliler, memurlar.. 34 şehidimiz tamamen yanlış siyasi politikaların ve askeri kararların- uygulamaların sonucudur. Bu politikayı düzeltmek ve Suriye’nin, artık bize terör tehditlerinden tamamen arınmış bir merkezi ülke statüsüne gelmesini nasıl sağlarız temel politikasına geri dönmek zorundayız. Tüm komşularla ilişkilerimizi düzeltmenin “sihirli yolu” olarak! Savaş değil barış!
basindan_tarih: 
24 Şub 2020

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

İdlib konusundaki tartışmalar; sahada ne oluyor, Suriye nereleri ele geçiriyor, Ankara geri çekilemez türünden basmakalıp bir sürü laf üzerinde dolaşıyor ekranlarda, hemen hepsi Saray’ın politikalarına desteğe çıkıyor. Dün Rusya’yı ABD’ye karşı savunanlar, bugün bakmışsın ABD ve Batı’yı Rusya’ya karşı savaş çağırıyor. Utanmazlığın, savaş çığırtkanlığının bini bir para.. Dahası, bir Ankara gazetecisi ve temsilcisi demez mi ki “Cumhurbaşkanı bir kez söyledi, eğer rejim (Şam veya Suriye hükümeti) 1 Mart’a kadar Türkiye’nin askeri gözlem sınırlarının ötesine geri çekilmezse, Türkiye’nin tek yapacağı şey saldırmak onları geriye püskürtmektir. Bu devlet sözüdür, eğer onları püskürtmezsek, inandırıcılığımız, devlete olan güven sıfırlanır, artık bu sözden geri dönülemez..”  ‘Rusya bize muhtaç’ gevezeliği Bekledim, “Şam’a kadar da kovalamalıyız” lafı da gelecek mi.. Peki, Rusya Suriye’yi feda eder mi, sorusunun yanıtı yok, Almanya bize destek verirmiş Rusya’ya karşı. Ayrıca Rusya bize muhtaçmış eveleme geveleme ve yanlış değerlendirmeleri..  İdlib üzerinde bir NATO - Rusya savaşı kopartacak. Büyümeye açık bir küçük kıyamet öneriyor ve ülkemizi de ateşin içine atıyor. Neyse ki, söylediklerinin gerçekleşme olasılığı yok şu aşamada. Ama yandaş ekranlar bu laflarla dolup taşıyor. Ne olmalı sorusuna “Türkiye İdlib’den çekilmeli” yanıtına, şüphesiz ki iktidar, muhalefet ve hatta “makul” çevrelerde hiç iltifat yok, hatta “Çekilemeyiz, çekilirsek zayıflığımıza, korktuğumuza yorarlar, masada bir gücümüz olmaz, bunun için sahada olmalıyız” yanıtı geliyor. Hatta utanmazca, “yoksa vatan hainliği” sopasını gösteriyorlar. Hadi oradan! Türkiye’yi, ülkeyi, milleti ateşe atınca mı vatansever oluyorsun! Hatalar zincirinin sonuçlarını benimseme Bir saygın profesör de “Suriye’de izlenen politikayı başlangıçtan itibaren yanlış bulabiliriz, ama gelinen bu aşamada Türkiye geri çekilemez, bizim Arap dünyasında da itibarımız ve gücümüz kalmaz, orada askeri gücümüzü korumalıyız, Doğu Akdeniz’de de sözümüz dinlenmez, masada olmak için orada kalmalıyız” demez mi.. Askeri güç kullanmak, askeri varlık göstermek, çatışmayı göze almak hatta savaşmak, damarlarda dolaşıyor. Bir dizi yanlış düşünce ve inanış bir zincir halinde dönüşüyor ve geliyor Saray’ın “savaşsa savaş” politikasının halkalarına eklemleniyor. Yanlışlıklarla dolu Suriye politikasının ürettiği bu son safhadaki “Rusya/Suriye ile kapışmaksa bundan kaçamayız” yanlış sonucu, düşünce sistematiğini esir alıyor ve uçuruma yuvarlanmayı peşinen kabul ediyor. Bu politik bir laftır! Diyorum ki, Rusya ile savaş olmaz, RTE’nin söylediği “Şubat sonuna kadar çekildi çekildi, yoksa..” lafı, sadece görüşmelerde pazarlık çıtasını yüksekten koymaktır. Ayrıca Cumhurbaşkanı geçmişte böyle çok laf etmiştir, ama hepsi o kadar... Arap dünyasında itibar için demek savaş gücümüzü göstereceğiz. Pardon, yoksa Araplar arasında savaşla askerle korkutacağımız başka ülkeler de mi var! Mesela Mısır’a ne zaman savaş açacağız?! Şunu bile düşünemiyorlar: İdlib meselesini işbirliği ile hızla çözersek Doğu Akdeniz’de zayıflamayız, Suriye ile işbirliği yaparsak Doğu Akdeniz’de güçlenebiliriz?! Bölgede dünya âlem karşımızda! Dün Rusya iyi, bugün gelsin Patriotlar! Ne kadar çok Rusya ile kapışma yanlısı varmış. Düne kadar ABD’ye karşı Rusya’dan askeri alışverişlere alkış tutanlar, şimdi de ABD’den Patriot dilenme durumundalar! “Rusya ebedi düşmanınız, ondan dost olmaz, onlar hep Akdeniz’e inmek isteler” lafları yeniden sökün etti! Bunun arkasında şu yatıyor: “Bak İdlib’i bile bize çok görüyorlar!” Minik emperyalist âşıkları sizi gidi! Ruslar yıllardır Akdeniz’de, haberleri yok! Özellikle gazeteciler ve kanaat önderleri ve topluma fikir vermek ve durum analizi yapmak için ekranlara çıkanlar, iktidarın savaş arabasına asla binmemeli, daha nesnel bir tutum almalı ve sonuçlarını irdeleyici olmalı, farklı görüşlere kapı aramalıdır. Herkesin iktidarın savaş arabasına iliştirilmiş olması kadar kötü bir seçenek olamaz bir ülke için... İdlib’de savaş tamtamları ülkeyi zayıflatır, hele bir ciddi kapışmaya dönerse, sonuçları itibarıyla “vatan haini” suçlamasını yöneltenler birden kendilerini o durumda bulabilirler. *** Neyse ki, Cumhurbaşkanı bile, “Şubat sonuna kadar..” demecini politika gereği söylediğini biliyor. Nitekim, şubat sonu lafını çöpe attı! Liderlerle görüşmelere girişti ve birilerini (ve kendisini) de şubat sonuna kadar lafının geriliminden kurtardı. 5 Mart’ta liderler toplantısı kararlaştırıldı! Duyurulur! Not: Bu yazıyı “Masada olmanın amacı ne” sorusunun yanıtlarını irdelemek için planladım. Artık yarına kaldı!
basindan_tarih: 
20 Şub 2020

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Yıldırım hızıyla gelişen olaylar karşısında şaşkına dönüyoruz... Ve ülkemizin başkomutanı, Saray’ın egemeni, her konuda tek yetkili ve hâkimi Cumhurbaşkanı “Her operasyon gibi bir gece ansızın gelebiliriz diyoruz. İdlib’i bırakmayacağız. İdlib harekâtı an meselesidir” dedi. Ortalık alevlendi! Belki siz bu yazıyı okurken İdlib’de Mehmetçiklerimiz ölüm kalım savaşına girmiş bile olabilirler. Bilmiyoruz. İki seçenek var hâlâ: Birincisi blöf, yani Rusya ile iki gün süren toplantılardan bir sonuç alınamaması üzerine, Erdoğan, geçen hafta yaptığı açıklamaya uygun olarak, Suriye Ordusu’nu (ve Rus desteklerini) İdlib eyaleti sınırlarının ötesine atmak için ne kadar kararlı olduğunu gösteriyor. Bu birkaç gün kazandırabilir RTE’ye; Ruslar RTE’yi şimdilik durdurmak için yeni bir elma şekeri önerirler mi, böylece RTE’ye de operasyonu yapmamak için bir bahane sunarlar mı? Fakat Kremlin hemen tepki verdi, RTE’nin harekât an meselesidir açıklamasını en kötü senaryo olarak nitelendirdi. Moskova’nın bu açıklaması, Rusların karşı kararlılık göstergesi ve “en kötü senaryoyu sen seçtin, karar tercih senin” şeklinde yorumlanabilir. Şam ve Moskova geri adım atar mı? Cumhurbaşkanı’nın daha önce de iki açıklaması olmuştu, operasyonu, “askeri gözetleme kulelerimize bir daha saldırı olursa” şartına bağlı bağlamıştı. Bunu bekler mi şimdi? Şu da vardı: “Şubat sonuna kadar İdlib sınırlarının dışına çıktı çıktı, yoksa biz çıkartırız...”... Bugün ise henüz ayın 19’u, bu kez her an gelebiliriz, diyor. Erdoğan’ın bu son sözleri, Moskova’daki görüşmelerin sonuçsuz kalması üzerine yaptığı açık. Ama Moskova ve Şam, İdlib sınırları ötesine çıkın önerisini Erdoğan’ın yerine gelmeyecek düşü olarak değerlendirdiklerini görüyoruz. Çünkü Suriye kentlerini, topraklarını teröristlerden temizlemekte epey yol aldılar. Halep’i de bütünüyle kurtardılar, M-5 karayolu Rus polisinin denetiminde... En az 6 gözetleme kulesi Şam ordusunun geri aldığı topraklarda kaldı. Suriye ve Rusya geri adım atar mı, sanmıyorum. İdlib kentini alacaklar. Türkiye’ye de anlaşılan sınıra 10-15 km’lik bölgede mültecilerin yerleştirilmesi olasılığını bırakıyorlar. Ruslarla savaşır mıyız? Erdoğan’ın “ansızın gelebiliriz” uyarısının, Ruslarla savaşırız önermesini de içerdiği açık. Ankara’nın, Suriye Ordusu’nu “İdlib’den dışarı süpürme” amaçlı doğrudan bir saldırıya geçeceğini düşünmeli miyiz? Bu zayıf bir olasılık. Ama RTE’nin Suriye Ordusu’nun İdlib kentini ve geri kalan kısımlarını almasını engelleyecek önemli bir askeri güç yığınağı ile yetineceğini varsaymalıyız. Bu şüphesiz ki orduların karşı karşıya gelmesidir. Türkiye’nin bu durumda HTŞ çatısı altındaki teröristlerin de açıkça koruyucusu pozisyonuna itileceği veya resmen bu pozisyonu üstleneceği ortada. Türkiye bir “işgalci” pozisyonuna iteklenecektir. Orada neyi koruyoruz sorusunun yanıtı yoktur... Göç edenler bir bahane olarak kullanılmaktadır. Çünkü esas mesele buysa, Şam ile en kolay halledilecek konu budur. Ama Ankara’nın buna yanaşmaması, bunun bir bahane olduğunu gösteriyor. Göç bir bahane O zaman, üç yazıdır gündeme getirdiğim Yeni Türkiye projesi kapsamı içinde durumu değerlendirebiliriz ancak. Bir çatışma olur ve genişlerse, Rusların devre dışı kalacağını düşünmemek gerekir. Biliyoruz ki Türkiye, Suriye hava sahasında uçamıyor. Hava üstünlüğü karşı tarafta. Fakat umulmadık bir şekilde çatışma olur ve genişlerse, hava kuvvetleri savaşına dönüşür iş. Bu noktaya varacağını hiç sanmıyorum, en kötü olasılığa işaret ediyorum. Rusların ve Şam’ın, S-400 aldı diye, Suriye’nin İdlib eyaletini Türkiye’ye bırakabileceğini düşünen varsa, bilemem. Ama Ankara’da bunun hesaplarını yapan politikadan anlamayan bir sürü danışman ve hatta sivil giyinmiş asker var anlaşılan. Kim kaybeder? Ruslar değil, biz... Rusya’dan gelen milyonlarca turist, tarım ürünlerimiz için büyük bir Rusya pazarı... milyarlarca dolarlık ihaleler alan inşaatçılar... Mesele bu mu diyeceksiniz, şüphesiz ki öncelikle insanımız, askerlerimiz, ekonomimiz, daha büyük dipler ve daha büyük bağımlılıklar... NATO İdlib konusunda tarafsız. NATO’nun doğrudan meselesi değil, Türkiye’nin yarattığı bir sorun olarak görüyorlar. ABD, asla askeri olarak bulaşmaz. Ama kışkırtıcılığı elinden bırakmaz. Zayıf düşmüş bir Türkiye için pusuya yatar. Bakıyorum çevreden yürü diyen yazar çizer türedi... Ankara’yı aklıselime çağıracaklarına, ülkeyi yurdu insanı düşüneceklerine. Yurtsever olacaklarına! Not: Yaşadığımız hukuk ve yargı garabetine giremedim. Fakat ülkede yargının tamamen iktidar bağımlısı olduğunu belgeleyen net bir olay daha yaşadık... Yargı vicdanını siyaset ezip geçti.. Yazık bu ülkeye!
basindan_tarih: 
07 Şub 2020

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

ABD ile iktidar arasında bir ittifak var: Suriye parçalansın. İktidarın hiç seslendirmediği bir konu var: Suriye topraklarını, özellikle İdlib’i işgal altında tutan HTŞ çatısı altındaki uluslararası terör örgütü konusundaki fikriniz nedir? Bu örgütün Suriye topraklarını işgal altında tutmasına karşı çıkan bir açıklamanızı anımsayan var mı? Rusya ve İran ile yaptığınız anlaşmada bu örgütü 1 ay içinde silahsızlandıracağınız sözünü 5-6 ay önce verdiniz, ama hiçbir şey yapmadınız, böylece anlaşmayı bozdunuz. İstiyorsunuz ki, Suriye böyle bölünmüş kalsın. Suriye ise bu terör örgütüyle savaşmak durumunda kalıyor. Olan Türk askerine oluyor, şehitler geliyor. Ne amaçla ve ne uğruna? Savaş her zaman göç yaratır. İktidar ise 1 milyon insan daha Türkiye’ye yürüyor, diyor. Ankara gerçekten bu göçe karşı mı?  Durdurmak istiyor musunuz göçü? O zaman Suriye ile anlaşarak, yeni bir durum yaratmak zorundasınız, oturup bu terör örgütünü ne yapacağını kararlaştıracaksınız. Neden anlaşmaya yanaşmıyor? Ama Şam ile anlaşmaya yanaşmıyor Saray. Politikası açık ve seçik: Suriye’nin bölünmüşlüğü sürsün. Terör tugayı kalsın, kontrol etsin, bir parçası da Ankara’nın güdümündeki ÖSO’nün egemenliğinde kalsın. Suriye’nin bizle olan doğu sınırında ise uzunluğu 440 km. derinliği ise 10 km’lik bir alanın kontrolü de Ankara - ÖSO’nun elinde... Aşağısı, en önemli petrol bölgeleri ise ABD ve PKK’nin denetiminde... Ankara ve Batı Suriye’nin toprak bütünlüğünden bahsediyor, ama hepsi yalan söylüyor. Ana politikaları “bölünmüşlük sürsün, dahası kesinleşsin.” Meseleyi anlamayanlara daha açık yazayım. Ankara’nın politikası şu: “ABD oradan gitmez, bir PKK yapısının oluşması kaçınılmaz. Suriye nasıl olsa bölünüyor, eh ben de o zaman bugün operasyon yaptığım bölgeleri kontrol altında tutarım, vesayetime geçiririm...” Uzun uzun Suriye tahlilleri yazanlar ne tarafların bu niyetlerini dile getirirler ne de İdlib’deki terör tugayına Ankara’nın neden ses çıkarmadığını.. ve neden çözüme yanaşmadığının arka planını... Bol bol laf! Toprak genişletmek Unuttunuz mu Suriye macerasının başlangıcını? Ahmet Davutoğlu kendilerini yeni Osmanlı olarak nitelendiriyor ve Suriye’ye de Osmanlı toprağı olarak bakıyordu. Türkiye’nin arka bahçesi... Türkiye “Osmanlı Milletler Topluluğu” kuracak hayalini yayıyordu. RTE ile birlikte Arap dünyasını fethe çıkmışlardı. Ankara genişlemeci politika izliyor o zamandan beri. Atatürk’ün barış politikasını pasif buluyor ve “aktif dış politika” izliyordu, tabii bu politikanın ana unsuru da asker idi. Saray’ın umurunda değil Suriye’nin bütünlüğü. Suriye’den ne kopartırım, ana politikası. Gelecek sorular Bunu yapamazlarsa ve elde var sıfır ile geri çekilirlerse şu sorulara verilcek hiçbir yanıtları olmayacak: “Neden bu kadar şehit verdik? Neden milyarlarca dolar askeri harekatlar için harcadık, ÖSO’yu besledik? Ve 5 milyon Suriye’liyi ülkeye saldık ve derin toplumsal sorunlar yaşamaya başladık.. Ve üstüne üstlük, Suriye’de bir de ABD güdümünde PKK özerk yapısı yarattınız..” Cumhurbaşkanı’nın Suriye ile yaşanan çatışmada savaşmayı göze alan açıklamalarının arkasında bunlar yatıyor. Yeni Türkiye’nin esası  Başka bir nokta daha var: Suriye’nin bir kısmında vesayet rejimi kurarak, aslında Türkiye Cumhuriyeti’ni ve Atatürk ve arkadaşlarını aşmak istiyor. Yeni Türkiye’nin kendileri için baş anlamı bu. Tüm bunlar için Suriye parçalanmış kalmalı! Bu nedenle, İdlib’de Suriye ile yaşanan çatışmanın ardından Batı’yı ve ABD’yi yardıma ve desteğe çağırıyorlar! Çünkü Suriye’yi parçalayacak olan ana güç Amerikan emperyalistleri. Bu konuda muazzam deneyim sahibidirler. Amerikan emperyalistleri işbirliği çağrısına olumlu yanıt da verdi! ABD’yi yardıma çağırırken, aslında Rusya ile savaşa da çağırdıklarını biliyorlardı. Bu politika Türkiye’nin yararına değil büyük zararına bir politika.. Milli bir politika asla olamaz. Ne Şam, ne Rusya ne de İran, Suriye’nin parçalanmışlığını kabul eder. Bir adım durur, bir adım atar, eninde sonunda ülkesini kurtarır. Biz olsak, ülkemizi kurtarmaz mıyız? Yoksa emperyalistlere peşkeş mi çekeriz?!
basindan_tarih: 
04 Şub 2020

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

ABD ile Rusya arasında sırat köprüsü üzerinde bir Suriye politikasının sürdürülebilir olduğuna ve sonuç vereceğine, bu politikanın sahipleri dışında inanan kimse var mıydı? Ankara, Rusya’dan S-400 savunma füzeleri alarak, gerekirse Rus savaş uçakları da satın alabileceğinin işaretlerini vererek ABD ve AB’nin Türkiye üzerindeki baskısını azaltmaya çalıştı. Mesajı netti: Rusya ile ittifakı ilerletirim. Ama Moskova’dan da isteği vardı: “Suriye ordusu İdlip’de dursun, ÖSO paralı askerlerinin Suriye’deki konumuna ve 30 bin kişilik kadar silahlı külahlı uluslararası teröristin İdlip’de varlığına göz yum..” Yani “Suriye’nin bölünmesini ve bu bölümlerinin Ankara’nın kontrolünde, himayesinde, vesayeti altında kalmasını kabul et... bak sana nükleer santral yapımını da verdim...” Şu Şam da ne yapıyor?! Ankara’nın göz ardı ettiği başka bir güç daha var: Şam, Suriye’nin esas sahipleri! Bir ülke, topraklarının bölünmesini kabul eder mi? Türkiye neden PKK’ye karşı savaşıyor ve Batı’nın PKK üzerindeki vesayetine karşı çıkıyor? ÖSO ve HTŞ çatısı altında bin bir terör grubunun varlığı Şam için ne anlam ifade ediyorsa PKK de Türkiye için benzer anlamı ifade etmiyor mu? Yani “sen beni bölemezsin, ama ben seni bölerim” politikasının şu veya bu biçimde destek bulacağına nasıl inanıyorlar? Hayret ki hayret! Suriye, “bir veya iki adım ileri, bir adım dur” politikasıyla HTŞ’nin elinden topraklarını kurtarıyor mu kurtarmıyor mu? Herkes şapkasını önüne koyup önce bunu düşünsün. Kim onlara, “Bırak vatanın bölünsün, bundan ne çıkar” diyebilir? Ankara imkânsızı ve yanlışı zorladı. Gelinen nokta, ülkemiz için çok daha büyük tehlikelere gebe... Saray politikacıları, şimdi Rusya ve Suriye’ye karşı, ABD ve AB’yi Suriye’de adeta savaşa davet ediyor: Gel İdlip’i vermeyelim! Yani yanı başımızda, daha büyük kıyametler kopartma riski yüksek olan, küçük kıyamete çağrı! Saray’ın dış politika aşçıbaşıları SETA’cılar mı vatansever.. Hepsi savaşsever! Suriye pahasına iyi ilişki! Rusya’nın Ankara ile iyi ilişkilerin sürmesinden yana olacağı şüphesiz ki kesin. Ama yanlış bir hesap yapıyor Ankara, “benim dostluğum önemli” diyor.. Tamam da ne pahasına? Dostluğuna karşı ne istiyorsun? Ankara diyor ki “Suriye pahasına!” Görüyoruz ki dünyada böyle bir alışveriş yok. Hele Suriye üzerinden?! Rusya ve Şam hiçbir zaman böyle bir alışverişe yanaşmadı. İki adım ilerledi, bir adım durdu, sonra yeniden bir adım daha ilerledi. Aylar önce burada sormuştum: Suriye ordusu bizim sınırımıza doğru topraklarına sahip olarak ilerledikçe ve sonuçta TSK ile karşı karşıya gelecek, peki o zaman ne olacak? Erken sorulmuş bir soruydu ama gelişmenin yönü açık ve seçikti. Hiçbir ülke, toprakları üzerinden pazarlığa açık değildir. Bu soruyu niye ta o zaman sorduk? Varılacak çıkmaza işaret etmek için. Şam’sız, işgalci uluslararası terörist tugay karşısında bir çözüm aramadan ve göz yumarak, çözümsüzlükte ısrar ederek bir sonuca varamazsınız, demekti bu. Gelin daha şimdiden Şam ile doğrudan ilişki ile “Suriye’nin kesin toprak ve siyasi birliği çerçevesinde bu konu çözülsün.” ABD, Suriye’yi böldü... 10 km. geri giderek PKK ile ülkenin en zengin petrol bölgelerini kuşattı. ABD ile anlaşmanızın vardığı sonuç, ha sınırımızda ha ötemizde, ama bir PKK yapısını ABD ile işbirliği içinde gayri resmileştirmek oldu. Şimdi aynı politikayı bu kez Batı ile sürdürmek istiyorsunuz. Bedeli, ABD köleliğidir. Sonucu savaştır ve faturası Türkiye’yedir. Rusya’nın eli güçlüdür, hayal görmesin SETA savaş örgütü. Tarım başta bir sürü ihracat, inşaat, işçiler, Rus turistler, doğalgazlar, boru hatları Türk akımı falan. Üstelik bir de Libya var! Bırakın boş, temelden yanlış hayalleri.. Bütün bu yanlış politikaların faturasının kesilmesi hızlandı.
basindan_tarih: 
03 Şub 2020

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Türkiye geçmişte de çok yolsuzluk, hukuk dışılık, kayırmacılık, yasadışılık, adrese ihaleler, ülkenin kaynaklarının doğru yönetilememesi, har vurup harman savurmayı vb. yaşadı. Bunların hepsi iktidar ve yönettikleri belediyeler kaynaklıydı. Tamam. Buna kimse itiraz edemez. Ama 17 yıldır yaşadıklarımız, tüm geçmişteki yaşadıklarımızın hepsini kucaklayacak özellik taşıyor. Yukarıda saydıklarımızın 17 yıllık mali toplamını birileri hesap edebilir mi bilmiyorum. Ama şunu söyleyebilirim, parasal hacim olarak öncekileri katlayacak bir hacim ortaya çıkar. Başlıca nedeni, Türkiye’nin milli gelirindeki artış. Dolayısıyla har vurup harman savrulacak meblağın payı çok yüksek. Kızılay’ı ülkenin vergisini kaçırmak için bir araç olarak kullanan şirket ve aynı yolu kullanan diğer şirketlerin, Ensar adlı iktidarla iç içe vakıflara ve tıpkı FETÖ örgütleri gibi öğrenci devşirmek, avlamak ve iktidarın adamı yapmak için faaliyet gösteren diğer vakıflara aktardığı milyonlarca dolarlar havalarda uçuşuyor. Paraların izini bile süremiyorsunuz. ‘Hadi başka kapıya’ İktidarın belediyeleri, TÜRGEV ve benzerlerine milletin malını mülkünü, parasını peşkeş çekiyor. Bunların haddi hesabı yok. Ankara’nın doğalgazı iktidara yakın şirkete satılıyor. O ihalelere başka birilerinin sokulduğunu düşünmeyin, el altından çoğuna girmeyeceksin talimatı verilmiştir ve ihale adrese teslim edilmiştir. Ucuza! Ama ihaleyi alan şirketin nerelere ne dağıtacağı da belirlenmiştir. Ensar’a şu kadar, şuraya bu kadar, oraya iki katı...bize şu kadar... AKP belediyeleri bir gayya kuyusudur. Muhalefet tüm bunları düzeltirken, yapılan savurganlıkları da durmadan açıklamak zorundadır. Çünkü belediyelerin paraları, babalarının parası değil, kentte yaşayanların hazinesidir. Bütün bu olan bitenleri de utanmazsa ve alabildiğine savunanlara... Hiçbirinin yüzü kızarmıyor! Çünkü tüm bu olan biteni savunanlar da bugünkü rejimin destekleri sayesinde ayakta duruyorlar. İktidar değişince hepsi tepetaklak gidecekler. Onlara destek veren şirketler de kendilerine “hadi başka kapıya artık” diyecek. ‘Erdoğan’ın ülkesi’ ve ‘şahsım’ İçişleri Bakanı, “Tayyip Erdoğan’ın ülkesinde, bugün herkes kendisini ifade ediyor. Kimse korkmuyor, kimse çekinmiyor” dedi. Uzun açıklamaya girmiyorum, sadece “Erdoğan’ın ülkesi” ne menem bir anlayışla ülkenin yönetildiğini, bu ülkenin kimin ülkesi sayıldığını, bu alandaki totaliter anlayışı dışa vurması açısından çok ilginçtir. “Erdoğan’ın ülkesi”... Çok enteresan! Tüm imparatorluk da padişahın malı mülkü sayılırdı, halk da padişahın tebaası. Bakan Bey, geçen ay Cumhurbaşkanı İngiltere’deki temaslarını anlatırken “İngiltere, Fransa, Almanya ve şahsım...” diye konuşmuş ve Türkiye adını söylemeyi gereksiz görmüştü. “Türkiye=Şahsım yani ben...” Bakan Bey dersini iyi çalışmış, “şahsım”ı geliştirmiş ve “Erdoğan’ın ülkesi”ne net bir ifade ile kastedileni doğru tercüme etmiş. Şüphesiz gözüne biraz daha girmiştir Cumhurbaşkanı’nın. Parti içinde zaten kızgın bir rekabet ve yarış vardır. Damat ve Soylu ayrı saflardadır. Soylu, partiyi devralabilecek midir ileride, bilinmez. Ama Erdoğan’ın ailesinden asla vazgeçmeyeceğini öğrenecektir. Yani göze girmek yetmez, ötede her şeyin üzerinde bir kan bağı var. Türkiye kimin ülkesi? Türkiye bir Cumhuriyet, yani burada yaşayan milletin, yurttaşların tümünün ülkesidir. Bunu biliyorlar, ama yeniden öğrenmeye ihtiyaçları var. Bu iktidar ve çevresi gidecek. Türkiye kendine gelecek, toparlanacak, 17 yıl ve daha öncesindeki tüm hata, yanlışlıklardan arınmış, ders çıkarmış, demokrasiyi hukuk devletini bu kez çok sağlam olarak yeniden kurmuş ve geleceği gören, planlayan bir ülke olarak ayakları üzerine kalkacaktır. Bunu söylemek, olayların böyle gelişeceğini öngörmek için kâhin olmak gerekmiyor. Bu ülkenin zorunlu geleceğidir. Asla kaçamayacağı ve kaçınamayacağı...
basindan_tarih: 
17 Ara 2019

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Önümdeki araştırmaya bakıyorum: Çin, dünyada kimya alanında en üst düzeydeki bilim araştırmalarda dünyayı geri bırakmış. Bu çok büyük bir bilimsel atılımın dışavurumudur! Bunu ayrıca yazacağım. İkinci habere bakıyorum: Çin, ABD’nin Çin şirketlerine karşı yasaklar getirmesine, tam bir karşı darbe ile yanıt veriyor! Çin, internette, sosyal iletişim ağlarında, bilgisayarlarda vb. kullanılan tüm yazılımları ve tüm donanımları Çinlileştirme kararını verdi.. Şimdi bu haberi özetleyeyim: Made in China 2025 “Çin, kamu kurumlarında yabancı bilgisayar donanım ve yazılım kullanımına son veriyor. Çin’deki tüm devlet kurumlarına, yabancı ekipman ve yazılımları üç yıl içinde yerli üretim muadilleriyle değiştirme talimatı verildi. Bu karar, Çin’in, yerli teknoloji şirketlerini desteklemek için kamu ve özel sektörü seferber etme çabasının bir parçası. Ülkenin “Made in China 2025” planı, teknoloji bağımsızlığına yönelik özel hedefler de içeriyor. ABD’nin, ulusal güvenlik risklerini öne sürerek Çin menşeli teknolojilerin kullanımına sınırlamalar, telekomünikasyon devi Huawei ve yapay zekâ şirketi SenseTime gibi Çin’in en büyük teknoloji şirketlerine yönelik yasaklar getirmesine karşılık olarak, Çin’in bu hamlesi HP, Dell ve Microsoft gibi Amerikan firmalarına ağır bir darbe vuracak. Gelecek yıl başlayacak süreçte, 20- 30 milyon adet yabancı donanım değiştirilmesi gerekecek. Çin kamu kurumlarındaki ithal bilgisayar donanımlarının yaklaşık yüzde 30’unun 2020’de, yüzde 50’sinin 2021’de ve kalan kısmının ise 2022’de yerli üretim ekipmanlarla değiştirilmesi gündemde. Çin’in Windows ve macOS gibi işletim sistemlerine uygun alternatifler geliştirilecek mi, bilmiyoruz.” Haberin özü bu, arkası ise ABD-Çin arasında ticaret savaşları sürerken, “Made in China 2025” planı ile Çin, ABD’ye 5 yıl içinde özellikle güçlü olduğu bilgi teknolojileri, yazılım ve donanımda ağır bir darbe indirmeye hazırlanıyor. Amerikan Yüzyılı hayalleri İçinde bulunduğumuz yüzyılın Amerikan Yüzyılı olacağı söyleniyordu 1990’lı yıllarda. Yeni bir bin yıla giriliyordu. Bu Millennium’un ilk yüzyılı, 2000’li yıllar başlayacaktı. Bu yüzyılı, Amerikan muhafazakârları, Amerikan Yüzyılı ilan etmişlerdi. Fakat yüzyılın fotoğrafı yıldan yıla netleştikçe üzerinde Çin silueti belirmeye başladı. Yeni muhafazakârların öngörüleri bu kadardı. Onların ufukları Ortadoğu ile sınırlanmıştı, herhalde Kaf dağlarının, Altay Dağları’nın yüksekliğinden olsa gerek, Ortadoğu’nun ötesini, uzakları göremiyorlardı! Egemenlik topun tüfeğin değil, bilimin ucundadır Çin, iktidar gücünün ve dünya egemenliğinin bilim ve teknolojide yattığını görmüştü 1980’lerden itibaren. Hele hele 1990’larda Çin sanayisini tamamen bilim ve teknoloji üretimine dayandırdı. İnsan kaynaklarını geliştirdi, yüz binlerce öğrencisini ABD ve Avrupa’ya saldı, 1990’lı hele 2000’li yıllarda ABD üniversitelerinden mezun olan toplam mühendis sayısında ABD’yi geride bıraktı. Yetişkin ve ucuz işgücü nedeniyle başta Amerikan şirketleri olmak üzere dünyanın gelişmiş ülkeleri üretimlerini Çin’e kaydırmaya başladı. Çin, teknolojisini geliştirdi, taklit etti, Amerikan şirketlerine Çin’in 1.5 milyarlık pazarını göstererek kurallar koydu. Teknolojilerini taklit etti, bilim adamlarını ve teknoloji üreten mühendislerini, tasarımcılarını geliştirdi. Yüksek bir bilim ve teknoloji geliştiren, üreten, tasarlayan sınıf yarattı. Öyle böyle değil, yüz binlerce! Ve, bugün gelinen noktada, yüzyılın tamamen bir Çin Yüzyılı olacağı çok net. ABD, ne kadar çırpınırsa çırpınsın, bu gerçeği değiştiremeyecek. Ve Çin Yüzyılı ayrıca ABD’ninkinden çok çok uzun sürecek.
basindan_tarih: 
18 Eki 2019

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Dün Çavuşoğlu, “Suriye’nin birliğinden yanayız” derken, Cumhurbaşkanı da “Türkiye Suriye’nin toprak bütünlüğüne saygılıdır” açıklamasını yaptı. Bu tür açıklamalar yeni değil, biliyoruz; Suriye’ye yönelik her operasyonda tekrarlanacak sözler.. Fakat Ankara, özellikle Rusya’nın (sınırlı sayabileceğimiz) izniyle topraklarına girdiği Suriye’nin egemeni Şam rejimiyle düne kadar resmi bir ilişki kurmaktan kaçınmıştı. Ne zaman ki Suriye ordusu İdlib’i tamamen kontrol altına aldı ve Türk Silahlı Kuvvetleri ile karşı karşıya geldi ve PYD ile Suriye hükümeti arasında yeni anlaşma sonucu Şam ordusunun sınırlarımız boyunca topraklarını kontrolü gündeme geldi, öğreniyoruz ki, iki ülke arasında bakanlık ve istihbarat örgütleri düzeyinde ikili temaslar başladı. (Ruslar açıklamasa bunu da bilmeyecektik!) Suriye’yi tanımıyor Aslında Ankara, mecbur kaldığı için bu temasları yaptı. Şam’ın ülke topraklarının büyük bir kısmı üzerinde egemenlik kurmasından memnun olduğunu söyleyemeyiz. Bu konuda Ankara’dan tek bir memnuniyet sözü işitilmemiştir. Hatta Ankara’da “en iyi Suriye parçalanmış Suriye”dir düşüncesinin hâlâ revaçta olduğunu görebiliyoruz.. Cumhurbaşkanı Esad’a hâlâ “Esed” olarak sesleniyor.. 10 Ekim’de AK Parti Genel Merkezi’nde düzenlenen partisinin 132’nci Genişletilmiş İl Başkanları Toplantısı’nda Şam hükümetini tanımadığını da şu sözlerle belirtiyor: “Kimsenin itiraz etmeyeceği meşru hükümet kurulduğunda kontrol ettiğimiz bölgeleri kendilerine bırakacağız.” Suriye’nin meşru ve resmi hükümeti işbaşındadır. Birleşmiş Milletler’de temsilcisi vardır, BM üyesidir. Suriye’deki “müttefikleriniz” İran ve Rusya tarafından tanınmaktadır. “Kimsenin itiraz etmeyeceği” lafının hayatta bir karşılığı bulunmuyor. Ama Erdoğan’da karşılığı var, demek ki. Bunun anlamı şu “Ben itiraz ediyorum, o halde kontrol ettiğimiz toprakları ona bırakmayız, yeni bir hükümet kurulsun hele..” Bu düşünce ve tutumun da hayatta karşılığı olmadığı gerçeğiyle, Cumhurbaşkanı aslında karşı karşıya geldi, yarın daha da gelecek. Arka plandaki savaş Aslında Suriye’de adı konmamış bir “Türkiye-Suriye savaşı” da var. Henüz askeri anlamda bir cephe olarak karşı karşıya gelmediler. Fakat gelmemeleri için de Rusya şimdilik devrede. Rusya iki ülke orduları arasında tampon görevinde Rusya, sabırla, Ankara’ya girmesi gereken yolu gösteriyor. Erdoğan’ın şu sözleri aslında Suriye politikasını açıklıyor. Aynı toplantının son paragrafında diyor ki: “Rabbimiz müjdeliyor. Evet, Rabbimin bize inşallah fethi lütfedeceğine inanıyorum ve bu müjdeyle beraber de bizler, evet, Mehmetçiklerimizi uğurladık.” Fetih, fethetmek. Nereyi fethetmek için Mehmetçik Suriye’ye girdi? Bu anlayış 2011’den beri Erdoğan+Davutoğlu’nun Suriye politikasıdır. Kendileri eski yeni “Osmanlı”dır. Suriye ise Osmanlı toprağı! Bu bakış değişmediği için de ister istemez bazı konuşmalardaki süsleri bozarak serbest kalıyor! ‘İslamiyet güneşinin her yerine’ Ayrıca Suriye’ye giden askerlere TV muhabiri soruyor: “Nereye gidiyorsunuz?” Yanıtlar: “İslamiyet güneşinin olduğu her yere gidiyoruz.” İki asker de aynı sözü tekrarlıyor. Ezberlenmiş yanıtlar. Adeta AKP iktidarının. artık AKP devletinin sözleri, anlayışı, askerlere tekrar ettiriliyor: “İslamiyet güneşinin olduğu her yere..” Bu nedir? AKP politikasının bel kemiği! Türk ordusu adeta “Osmanlı ordusu”! Tüm ülkelerde fethe çıkmış! Bu bizim ulusal politikamız değil ve olamaz.. Cumhuriyet döneminin politikası değil ve olamaz. Bir partinin, dahası sadece bir liderin politikasıdır ve kendi içinde amaçları vardır. Cumhurbaşkanı, açmazları olan bir politikayı ısrarla izliyor Esad ile görüşmeyerek. Hava sahasını kapatırsa Güvendiği ise Rusya’nın buna sonuna kadar izin vereceği sanısıdır. Bunun arkasında ise “Rusya bizi kaybetmek asla istemez” düşüncesi yatıyor. Bu politikanın tıkanacağı bir karar vardır: Suriye’nin hava sahasını Türkiye’ye kapatması! Bundan daha kötü bir sonuç olamaz ülkemiz için. Terör meselesini ancak Suriye ile geniş; bir işbirliği ile çözebileceğimiz gerçeği ile karşı karşıya kaldığımız an, zaten bizim için çok geç olacak. Suriye’nin düşmanlığına değil, dostluğuna ihtiyacımız var. Terör, meselesinin Türkiye’nin istediği bir şekilde çözülmesinin tek yolu budur.. *** Özbekistan’da güzel bir gezinin ardından, merhaba yeniden!

Sayfalar