Mehmet Ali Güller

basindan_tarih: 
06 Nis 2020

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

  NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, NATO dışişleri bakanları video konferans toplantısından sonra yaptığı açıklamada, “Ukrayna ve Gürcistan ile ortaklığı daha güçlü bir şekilde derinleştirme kararı aldıklarını” ilan etti (2.4.2020). Stoltenberg, bu iki ülkeye yapılacak destek paketlerinin içeriğini de açıkladı: Tatbikatlar düzenleme, NATO eğitim ve öğretim programına daha fazla erişim sağlama ve bölgenin hava sahasında nelerin olup bittiğini daha iyi anlamak için radar verilerinin değişimi… Stoltenberg’in açıkladığı bu paketler, ABD’nin Rusya’yı (ve aslında Türkiye’yi de) Karadeniz’den sıkıştırma ve çevreleme siyasetini zorlayacağını gösteriyor. Erdoğan’ın NATO’yu daveti 2008’deki Gürcistan yenilgisinden sonra ABD, Doğu Karadeniz hedefini belli ölçülerde rafa kaldırmış ancak bölgesel ilişkilerdeki çatlaklardan yararlanmak üzere pusuya yatmıştı. O çatlaklardan en önemlisi, Rus uçağının düşürülmesiyle Ankara-Moskova ilişkilerinin krize girmesi oldu. Erdoğan, Rusya’yı sıkıştırmak adına ABD’ye oyun alanı açtı ve NATO’yu Karadeniz’e çağırdı: “Ziyareti sırasında kendisine (Stoltenberg’e) söyledim: Bakın dedim, Karadeniz’de görünmüyorsunuz. Karadeniz’de görünmeyişiniz Karadeniz’i adeta Rusya’nın bir gölü haline dönüştürüyor” (11.5.2016). Erdoğan’ın çağrısını fırsata çeviren ABD, 8-9 Temmuz 2016’da Varşova’da yapılan zirvede, NATO’nun Karadeniz’deki varlığının artırılması kararı aldırdı! Ardından yayımlanan “NATO: Gelecek İçin Hazır” adlı belgeyle NATO’nun Karadeniz’deki varlığını artıracağı ilan edildi. Ve NATO Nisan 2019’da Karadeniz’i “mücadele alanı” olarak belirledi. AKP’nin Kanal İstanbul ısrarı İlginçtir, Erdoğan’ın “Kanal İstanbul” projesi bu süreçte yeniden gündem oldu. Kanal İstanbul’un Montrö’yü delme riski taşıdığını, sözleşmeyi tartışmaya açacağını ve bu nedenle Kanal İstanbul’un aslında Karadeniz’e NATO yolu olacağını çokça yazdık. ABD’nin, Karadeniz’e “sınırsız” girebilmek için Montrö’yü yıllardır delmeye çalıştığını belirttik. ABD’nin Karadeniz’i; batısında Bulgaristan ve Romanya’yı AB ile NATO’ya üye yaparak, doğusunda Gürcistan’ı NATO’ya üye yapmaya çalışarak, kuzeyinde Ukrayna’yı AB ve NATO’ya üye yapmaya çalışarak çevrelemeye çalıştığına dikkat çektik. Ancak iktidar ABD’ye Karadeniz yolu açacak Kanal İstanbul projesinden vazgeçmemekte ısrarlı. Öyle ki, şu salgın günlerinde, 26 Mart 2020’de Kanal İstanbul için ilk ihale bile yapıldı. Gerçi 28 Mart’ta Ulaştırma Bakanı’nın görevden alınmasını bu ihaleyi yapmasına bağlayanlar var, ancak Erdoğan’ın ihaleden çok değil, iki hafta önce ihaleyi bizzat duyurduğunu da unutmamak gerekiyor: “Kanal İstanbul projesi en yakın zamanda ihaleye çıkıyor” (8.3.2020). AKP’nin Gürcistan hamlesi Karadeniz’in kıyıdaş ülkelerin denizi olarak kalması ve ABD’nin bu denizden uzak tutulması, Rusya kadar Türkiye’nin de ulusal çıkarıdır. Böyle olduğu için de Soğuk Savaş yılları boyunca Montrö Sözleşmesi korunmuştur. Ankara, o yıllarda bile Moskova’yla Karadeniz konusunda ölçülü bir ilişki yürütmüştür. Bu tarihsel gerçekliğe rağmen AKP hükümeti, Karadeniz’i Rusya’yla ilişkilerinde bir kart olarak kullanmaya çalışmaktan geri durmuyor. Sadece uçak düşürme krizinde değil, İdlib krizinde de benzeri yaşandı. 2016’da Erdoğan, NATO’yu Karadeniz’e davet etmişti; 2020’de de Çavuşoğlu, Gürcistan’a NATO üyeliği çağrısı yaptı! Çavuşoğlu, Davos’taki “NATO’nun Geleceği” oturumunda aynen şöyle dedi: “Gürcistan’ı neden (NATO’ya) davet etmediğimizi anlayamıyorum. Batılı dostlarımız Rusya’yı provoke etmeme bahanesiyle Gürcistan’ı davet etmek üzere anlaşmıyor. Gürcistan’ın bize, bizim de Gürcistan gibi bir NATO müttefikine ihtiyacımız var.” (23.1.2020) Ne yapmamalı? Karadeniz konusu, Türkiye’nin Rusya’ya, Rusya’nın Türkiye’ye karşı kullanabileceği bir koz kartı değildir. Karadeniz’in güvenliği her iki ülkenin de ortak çıkarıdır. Karadeniz’i koz kartı olarak kullanmaya kalkmak, ABD’ye yarar. O nedenle Ankara’nın, ABD’nin Karadeniz stratejisine fırsatlar yaratan taktik hamleleri bir kenara bırakarak bütünlüklü bir strateji geliştirmesi gerekir: 1. Ankara, Gürcistan’ın NATO üyeliğini desteklememelidir. 2. Ankara, Ukrayna’nın AB ve NATO üyeliğini desteklememelidir. 3. Ankara, Montrö Sözleşmesi’ni tartışmaya açacak Kanal İstanbul projesini iptal etmelidir. Kaldı ki ABD hegemonyasının inişe geçtiği, neo-liberal küreselleşme sisteminin işe yaramadığının korona salgını günlerinde daha net anlaşıldığı koşullarda, NATO üyeliği Gürcistan ve Ukrayna’ya güvenlik değil, bölgeyle düşmanlık kazandıracaktır!
basindan_tarih: 
04 Nis 2020

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Vaka sayısına göre koronavirüsün merkezi artık ABD. Üstelik ABD’nin “özel sağlık” anlayışı bu sorunla baş edebilmeyi güçleştiriyor. Yetersiz tıbbi ekipman feryatları Beyaz Saray’ın kapılarını vuruyor… İşte bu şartlardaki ABD, bir yıldan fazla süre önce yaptığı ama başaramadığı Venezüella’da darbe girişimini, farklı yöntemlerle sürdürüyor. ABD, Venezüella’nın parasını çaldı Anımsayalım: Ocak 2019’da ABD darbenin düğmesine bastı ve Chavez’in kamucu programını sürdüren Maduro’yu devirmeye girişti. Washington, desteklediği “serbest piyasacı” Guaido’nun başkanlığını tanıdığını ilan etti ve dünyadan da Maduro yerine Guaido’yu tanımasını istedi. Fakat Maduro, Venezüella halkının desteğiyle darbeyi püskürttü. ABD, bunun üzerine dünyaya “Maduro ile ticareti bitirin” çağrısı yaptı, Venezüella’nın ABD’deki mal varlıklarının kontrolünü Guaido’ya devretti! Dahası ABD, Venezüella petrol şirketinin 7 milyar doları dahil, mal varlıklarına el koydu! İngiltere Merkez Bankası, hesaplarındaki Venezüella’ya ait altınlara el koydu! Kısacası paralarını çalarak Venezüella ekonomisini boğacaklarını, böylece halkın Maduro’ya desteğini keseceğini sandılar ama başaramadılar. Uzatmayalım: Bir kez de Aralık 2019’da satın aldıkları askerlerle darbe girişiminde bulundular ama yine başaramadılar. Darbeci askerler önce Panama Büyükelçiliği’ne sığındı, ardından da ülkeden kaçtı. ‘Irkçı Kovboy’un tezgâhı Paralarına el konulan, petrol ticareti baltalanan, ağır ambargo altındaki Venezüella, koronavirüsle mücadele edebilmek için IMF’den 5 milyar dolar kredi istemek zorunda kaldı. Ancak IMF, “Venezüella hükümetinin uluslararası toplum tarafından tanınması konusunda netlik yok” diyerek kredi vermedi (17.3.2020). Çünkü ABD Maduro hükümetini tanımıyordu! Venezüella halkını koronavirüse mahkûm etmeye çalışan ABD, 10 gün sonra yeni bir hamle daha yaptı. ABD Adalet Bakanlığı “uluslararası uyuşturucu kaçakçılığı” suçlamasıyla Maduro hakkında iddianame hazırladı (26.3.2020). Darbesi ve ambargosu başarılı olmayan ABD, bir de uyuşturucu komplosu deniyordu yani! Oysa en iyi bilinen gerçektir, dünya uyuşturucu ağının kontrolü CIA’dadır! CIA buradan elde ettiği gelirle de denetimindeki terör örgütlerini finanse eder! Bu arada ABD Dışişleri Bakanlığı bir açıklama yayımlayarak Maduro’nun tutuklanması ya da yakalanması için bilgi paylaşan kişilere 15 milyon dolara kadar ödül vereceğini ilan etti! Başına ödül konulan Maduro’nun Kovboy’a yanıtı şu oldu: “Trump hükümeti, aşırı derecede bağnaz, bayağı, sefil bir hareketle bir dizi sahte suçlama başlattı. Tıpkı 19. yüzyılın ırkçı kovboyları gibi, savaşmaya hazır olan devrimcilerin başına ödül koyuyorlar.” (27.3.2020) ABD’nin yakalanan silah sevkıyatı Maduro ABD’nin neden yeniden bir komploya yöneldiğini de açıkladı: Uyuşturucu kaçakçılarıyla işbirliği yaptığı ortaya çıkan General Cliver Alcala, hakkında başlatılan soruşturma nedeniyle ülkeden kaçmış ve ABD Uyuşturucuyla Mücadele Dairesi tarafından kullanılmaya başlamış. Alcala, bu süreçte ABD’nin desteklediği Guaido ile anlaşarak silahlı eylem için ülkeye silah sokmaya çalışmış ancak başaramamış. Çünkü silahlar 24 Mart’ta ele geçirilmiş. Alcala Kolombiya’da katıldığı bir radyo programında, yakalanan silahların Maduro hükümetine karşı silahlı eylem yapılması amacıyla gönderilmesini yönettiğini itiraf etmiş, bunun ABD destekli Guaido ile arasındaki anlaşmaya dayandığını belirtmiş ve hayatının tehlikede olduğunu açıklamış. Bir girişimi daha başarısız olan ABD ise bunun üzerine iki gün sonra, üstelik kendi adamı Alcala’nın uyuşturucu kaçakçılarıyla fotoğrafını kullanarak Maduro’ya karşı uyuşturucu komplosu tezgâhlıyor! ‘Irkçı Kovboy’un utanmazlığı Washington şimdi bir hamle daha yaptı: ABD Dışişleri Bakanı Pompeo, yaptırımların kalkması için Maduro’nun yerini bir “geçiş hükümetine” bırakmasını şart koştu. (31.3.2020) Tam bir emperyalist utanmazlık! Sanki ABD salgınla iyi mücadele edebiliyormuş gibi Pompeo, “Maduro rejiminin koronavirüs salgınına yeterince hazırlık yapmadığı ortaya çıktı, geçiş hükümeti teklifimiz bunun için” diyebiliyor! Nafile! Venezüella ve kamuculuk kazanacak, ırkçı kovboylar kaybedecek!
basindan_tarih: 
02 Mar 2020

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Suriye’de tablo artık şöyledir: ABD PKK/YPG’den, Rusya Şam yönetiminden (Esad), AKP hükümeti de cihatçı örgütlerden vazgeçmeyecek...  IŞİD, ABD’nin PKK’yi “meşru aktör” yapabilmek için yararlandığı “kullanışlı düşman”dı.  Benzer şekilde Nusra da (yeni ismiyle HTŞ) AKP’nin ÖSO’yu iç ve dış kamuoyuna onaylatabilmek için yararlanmaya çalıştığı “radikal grup”tur...  AKP’nin paralı ordusu: ÖSO Dahası AKP’nin son süreçte içeriye “Kuvayi Milliye”, dışarıya da “Suriye Milli Ordusu” diye yutturmaya çalıştığı “çokuluslu” ÖSO, sahadaki görevi bakımından da artık uluslararasılaşmıştır... ÖSO, AKP’nin Libya’dan Bosna’ya, Kafkaslar’dan Sincian’a uzanan coğrafyada “profesyonel savaşçılık” yapan cihatçıları Esad’ı devirmek üzere ithal ettiği alt örgütlerden oluşan bir çatı örgüttü. Bundan böyle İdlib’de de, Trablus’ta da daha yüksek fiyat veren çıkana kadar AKP’nin paralı ordusudur! ÖSO Libya’da Ankara’nın ÖSO’yu Suriye’den sonra Libya’da da kullandığı artık resmi bir durumdur:  Erdoğan bu durumu “uluslararası hukuki sorun” olup olmadığını umursamadan 22 Şubat’ta ilan etmiştir: “Gayrimeşru Hafter’e, ücretli, lejyoner Hafter’e karşı biz yönetici kahraman askerlerimiz ve Suriye Milli Ordusu’ndan ekiplerimizle beraber oradayız ve mücadeleyi orada sürdürüyorlar. Tabii birkaç tane şehidimiz var.” Ve Erdoğan üç gün sonra 25 Şubat’ta da, ÖSO’nun Libya’da olduğunu bir kez daha belirtti: “Bizim Libya’da iki tane şehidimiz var. Suriye Milli Ordusu’ndan şu anda orada bulunanlar var. Suriye Milli Ordusu’ndan oraya gidenlerin ortak paydaları var.” Önemle belirtelim: Paralı askerleri başka ülkelerin de kullanıyor olması, AKP hükümetine bu konuda bir haklılık ya da meşruiyet sağlamaz. Günü geldiğinde bu konu ülkemizin önüne farklı şekillerde getirilir maalesef...  ÖSO’nun kışkırtıcı faaliyetleri ÖSO, AKP’nin iç kamuoyuna karşı yutturmaya çalıştığı bir “Kuvayi Milliye” örgütlenmesi değildir. Kuvayi Milliye, bir ulusun emperyalist işgale karşı içinden çıkardığı silahlı direniş örgütlenmesiydi. Bir kere ÖSO üyelerinin tamamı Suriyeli bile değil! Dahası vatan savunması yapmıyor, tersine vatanını savunan Esad yönetimine karşı ücret karşılığında savaşıyor! Yazık ki Ankara ders almıyor, anımsayın: Kırşehir’de eğit-donat programından geçirilip, üstüne kamuflaj, sırtına tüfek, cebine para konulan ilk grubun üyelerinin büyük kısmı, sınırı geçer geçmez örgüt değiştirmişti! Ve bugün: ÖSO’nun Türk ordusu ile Suriye ordusunu karşı karşıya getirmek için bu yılın başından beri girdiği kışkırtıcı faaliyetlerin “Z Raporu”, siyasi iklim değiştiğinde arşivden çıkacaktır mutlaka... Stratejideki yanlışlık Bu Z Raporu’nu şundan çıkardık:  AKP hükümeti hâlâ Moskova’nın Türkiye’yi kaybetmeyi göze alamayarak son dakikada da olsa fren yapacağını ve İdlib’i kendisine bırakacağını umuyor! Benzer durum ABD ile de yaşanmıştı. Öyle ki Erdoğan defalarca ABD’ye “benden yana mısın, PKK’den yana mı” diye sormuş, yanıtı sahada almasına rağmen sormaya devam etmişti...  Türkiye elbette çok değerli. Ancak yukarıda belirttiğimiz gibi stratejisi değişmediği müddetçe Washington PKK’den, Moskova da Şam’dan (Esad) vazgeçmeyecek! Türkiye yanlış stratejisini, Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı ve Barış Pınarı gibi kısmen doğru olan taktik hamlelerle düzeltemedi.  Ankara stratejisini düzeltmediği sürece, bulunabilecek en doğru taktik bile işe yarayamayacaktır. Ankara, Şam’ı düşman gören, Esad yönetimini devirmeyi esas alan yanlış stratejisini değiştirmediği sürece maalesef bölge kaybedecek! Ne yapmalı? Strateji, taktik gibi konular öyle zor ve karışık değildir. Ve bakmasını bilince, aslında siyasi tablo da çok sadedir. Şöyle: Esad’ı devirme stratejisi belirlenmeden önce Türkiye’nin Suriyeli sığınmacı sorunu da, Suriye’nin kuzeyinde YPG koridoru sorunu da, IŞİD sorunu da yoktu! Nokta!
basindan_tarih: 
20 Şub 2020

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Türkiye ile Rusya’yı, Türk ordusu ile Suriye ordusunu karşı karşıya getiren ve ABD-İsrail ikilisinin büyük memnuniyet duyduğu İdlib krizinin nasıl çözüleceği, Astana Platformu’nun geleceğinden Türk-Amerikan ilişkilerine kadar pek çok konuyu etkileyecek. AKP’den ABD’ye yapılan çağrılara ve kamuoyunda oluşturulmaya çalışılan “yeniden Amerikancılığa” ve hepsinden önemlisi AKP ve MHP saflarında Suriye ile doğrudan savaş çığırtkanlığı yapılmasına rağmen, Ankara’nın Moskova’yla hareket etme yolunu koruyarak bir “yeni çözüme” razı olma olasılığı hâlâ yüksek… Üstelik Erdoğan’ın konuşmalarına hâkim olmaya başlayan tona rağmen…  Erdoğan’ın ‘çözümü’ Erdoğan, İdlib krizine “çözümünün” ne olduğunu önceki gün açıkladı: “İdlib’deki çözüm, rejimin saldırganlığının bir an önce durdurulması ve daha önce varılan anlaşmalardaki sınırlara ‘çekilme’sidir.” Açık ki bu bir çözüm değil, eski “çözümsüzlüğe” dönüştür. Zira son kriz, tam da “Soçi Mutabakatı’nın gereği yapılmıyor” diyerek Rusya desteğinde Suriye ordusunun o gereği yerine getirmeye başlaması nedeniyle çıktı. Zira 17 Eylül 2018 tarihli Soçi Mutabakatı’nın 3. maddesine göre 15-20 km’lik silahsızlandırma bölgesi kurulacak, 6. maddeye göre 10 Ekim 2018’e kadar ağır silahlar, 5. maddeye göre de 10 Ekim 2018’e kadar radikal terörist gruplar bu silahsızlandırma bölgesinden çıkarılacaktı. 8. maddeye göre de M-4 ve M-5 otoyolu, 31 Aralık 2018’e kadar trafiğe açılacaktı. Ancak bunlar yapılmadı. Tersine İdlib “radikal terörist” Nusra’dan (HTŞ) temizlenecekken, Nusra/HTŞ İdlib’de kontrol ettiği alanı büyüttü. Rusya Genelkurmay Başkanlığı bu gelişmeye dikkat çeken bir rapor açıkladı: “İdlib’de El Nusra güç topluyor, bölgenin yüzde 99’u onların kontrolünde” (26.4.2019). Bu rapor üzerine önce Putin’in Suriye Temsilcisi Lavrentyev, “Türkiye’nin İdlib’de kontrolü kaybetmesi hayal kırıklığına yol açtı” (26.04.2019) dedi, ardından da Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov, “Rusya’nın İdlib’deki Nusra varlığını kabullenmeyeceğini” ilan etti (29.04.2019) Ve Moksova, 2019’un mayıs ayından itibaren, Soçi Mutabakatı’nın hedeflerinin gerçekleşebilmesi için zaman zaman Suriye ordusuna yeşil ışık yaktı. O tarihten bu yana süreç büyük kazaya yol açmadan iki ileri bir geri şeklinde götürüldü, ta ki bu yılın başında ortaya çıkan son krize kadar… ‘Rejim yıkma’ hayaline sarılma hatası Hal böyleyken Erdoğan’ın, çözümü Suriye ordusunun eski sınıra çekilmeye bağlaması krize çözüm getirmez, eski çözümsüzlüğün sürdürülmesi anlamına gelir ki Moskova artık bunun mümkün olmadığını ve siyasi çözüme geçebilmek için “radikal teröristlerin” temizlenmesi gerektiğini savunuyor. Oysa Hulusi Akar’ın geçen haftaki “Radikaller dahil ateşkese uymayanlara karşı zor kullanılacak, her türlü tedbir alınacak” (13.02.2020) açıklaması, Ankara’nın sahadaki pozisyonunu, HTŞ’yi terörist kabul ettiği resmi pozisyonuna uyumlu hale getireceği şeklinde yorumlandı. Ki doğrusu da budur. Ancak Erdoğan’ın önceki gün yaptığı ve yukarıda “İdlib’de çözüm”e dair olanını verdiğimiz açıklamaları, hükümetin Türkiye’yi daha da sıkıntılı bir noktaya götürebileceğinin işaretlerini veriyor maalesef. Erdoğan, “Suriye’yi terör örgütlerinden ve rejimden temizlemeden bize huzurla uyumak haramdır” diyerek Türkiye’nin önüne yeniden “rejimi yıkma” hayalini/hedefini koymuştur maalesef! Ve Erdoğan, yeniden belirlediği bu hedefle ilgili olarak da Astana ortağı Rusya’yı uyarmaktadır: “Rusya’nın kendi halkına düşman bir rejime toprak kazandırma çabası, suni solunumla onun ömrünü uzatma gayretinden başka bir şey değildir. Bir süre sonra suni solunum da işe yaramayacak, rejim tümüyle bir celsede inşallah cesede dönüşecektir” (15.2.2020). “Toprak kazandırma çabası” ne demek? O topraklar zaten Suriye toprağı değil mi? Vahim… Önemle belirtelim: Şam rejiminin yıkılması üzerine inşa edilen her strateji çökmeye mahkûmdur. Ahmet Davutoğlu stratejisinin çöküşünden ders almayan AKP’nin yeniden aynı hatta girmeye eğilimli tavrı, Türkiye’yi bu kez daha da büyük bir sorunla karşı karşıya getirecektir. Soçi Mutabakatı’na güncelleme Soçi Mutabakatı hâlâ yürürlüktedir ve sahada güncellenebilecek esnekliktedir: Güncelleme İdlib krizine bölge yararına çözüm getirecektir. 1. Türkiye Suriye ordusunun kendi topraklarındaki egemenlik tesis etme çabasına karşı çıkmamalı, tersine önünü açmalıdır. 2. M-4 ve M-5 otoyolları trafiğe “tamamen” açılarak Şam’ın Halep ve Lazkiye’yle bağlantısının sağlanmasına destek verilmelidir. 3. Nusra/HTŞ’ye karşı Türk, Rus ve Suriye orduları işbirliği yaparak terörle mücadele etmelidir. 4. Türkiye, İdlib’in güneyindeki gözetleme noktalarını kuzeye çekmeli ve bunları Rusya ve Suriye ile eşgüdüm halinde göçe karşı bir tampon oluşturmanın aracı haline getirmelidir.
basindan_tarih: 
07 Şub 2020

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

İdlib, sürekli ötelenen bir “düğüm” sorunuydu.  İdlib’le ilgili Soçi Mutabakatı 17 Eylül 2018’de imzalandı: 5. maddeye göre radikal terörist gruplar 15 Ekim 2018’e kadar; 6. maddeye göre ise çatışan taraflara ait ağır silahlar 10 Ekim 2018’e kadar “silahsızlandırma bölgesinden” çıkarılacaktı.  Yani aslında mutabakat daha 16 Ekim 2018’de boşa düşmüştü. Ancak belirttiğimiz gibi İdlib, ötelenen bir “düğüm” sorunuydu. Düğümün yanlış çözülmesi, tüm dengeleri altüst edebilirdi. Moskova, Ankara’yı Washington’a itmemek için düğümü çözmeyi zamana bırakıyordu. Ara ara Suriye ordusuna operasyon için yeşil ışık yakıyor ancak Ankara’nın ateşkes çağrısına kayıtsız kalmayıp, meseleyi uzun vadeye bırakmayı sürdürüyordu. Ankara da aslında zamana oynuyordu; Afrin’de tutunabilmek için İdlib düğümünü çözmek/kestirip atmak istemiyordu. Ve ABD, gelişmekte olan Türk-Rus stratejik ilişkisinin zayıf karnı olarak gördüğü İdlib düğümünün yanlış çözülmesinin pususunda bekliyordu hep...  Wolters’ın çantasında ne vardı?  30 Ocak 2020 günü ABD’nin Avrupa’daki en üst düzey komutanı olan Org. Tod Wolters Türkiye’ye geldi.  ABD’nin Avrupa Müttefik Kuvvetler Yüksek Komutanı Org. Wolters’ın ziyaretinden önce gündeminin Suriye ve İdlib olduğu açıklandı. Başka ayrıntı yoktu.  Org. Wolters, Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ve Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Güler ile görüştü. Ancak bu görüşmelerle ilgili her iki taraftan da doyurucu bir açıklama yapılmadı.  Ne konuşuldu? İdlib konusu ABD’yi neden ilgilendiriyordu? ABD bir şey mi önerdi? Türkiye ne dedi? Bilinmiyor... ABD taziye sırasının başında  3 Şubat 2020 sabahının ilk saatlerinde Türkiye’yi yasa boğan şehit haberi geldi...  TSK, 28 Ocak’tan itibaren İdlib’e askeri sevkıyat başlatmıştı. 3 Şubat günü boyunca bu sevkıyatlarla ilgili Rusya’ya haber verilip verilmediği polemik konusu oldu. Her iki başkentten de karşılıklı suçlama geldi.  Pusuda bekleyen ABD ise bu süreçte taziye sırasının en önüne koştu. “Esad rejimi, Rusya ve İran’ın İdlib halkına saldırısını” kınayan ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Morgan Ortagus, “Müttefikimiz Türkiye’nin yanındayız” dedi. Sözcünün ardından ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo da mesaj verdi: “ABD, Türkiye’nin İdlib’de kendini savunan eylemlerini destekliyor.”  Pentagon’un Wolters’a verdiği görev  Akar ve Güler’le ne konuştuğunu bilmiyoruz ama Wolters’ın üç ay önce Türkiye’yle ilgili çok önemli açıklamalar yaptığını biliyoruz.  Wolters, Türk-Amerikan ilişkilerinde yaşanan sorunları “küçük anlaşmazlıklar” diye niteleyerek, yağsa bile altında yürümek zorunda olduğu yağmura benzetiyor ve şöyle diyordu: “Biz bir aileyiz. Bir ailede kardeşler, anne ve babalar arasında da anlaşmazlıklar olur.” “Türk mevkidaşlarının kendilerine hep silah arkadaşı gibi muamele ettiğini, hatta kan bağı varmış gibi davrandığını” anlatan Org. Wolters görevini ise şöyle açıklıyordu: “Ben, Savunma Bakanı (Mark Esper) ve Başkan (Donald Trump) tarafından hem NATO Komutanı hem de ABD’nin Avrupa Komutanı olarak bu güçlü ilişkiyi devam ettirmek için elimden geleni yapmakla görevlendirildim.” Wolters bu görevi nasıl yapacağının ipuçlarını da veriyordu: Örneğin ABD ile Türkiye’nin Akçakale’de kurduğu Müşterek Harekât Merkezi etkili şekilde çalıştırılacaktı! SADAT’ın İdlib’deki rolü  İki konuyu anımsatarak bitirelim: Birincisi, saraya fikir üreten SETA, 3 Şubat’tan önce ABD ve AB’nin İdlib’de devreye girmesi için çağrı yapmıştı. İkincisi, Pentagon’a 276 sayfalık rapor hazırlayan RAND, Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ı, Türk-Amerikan ilişkilerinde “anahtar muhatap” ilan etmişti. Ve ekleyelim: Türkiye’nin İdlib’de gözlem noktası kurmasına TSK’nin karşı çıktığı; komutanların, gözlem noktalarıyla yapılacak işin İHA’larla yerine getirebileceğini savunduğu belirtiliyor. Ancak sarayın (eski) askeri başdanışmanı SADAT’çı Adnan Tanrıverdi ve ekibinin gözlem noktalarında ısrar ettiği ve Erdoğan’a kabul ettirdiği söyleniyor.  Ve not edelim: Teyit ettiremediğim ham bilgiye göre ise Wolters, Akar ve Güler’e Suriye’nin kuzeyi için yeni bir işbirliği planı önerdi! Son noktayı koyalım: Türkiye, ABD’nin stratejik hedefi durumundadır. Amerikan çengeline takılarak Türkiye’yi yeniden ABD planlarına eklemleyenler büyük hata yaparlar!
basindan_tarih: 
03 Şub 2020

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

“Türkiye’nin Rusya’yla işbirliği ve Fırat Kalkanı Harekâtı, AKP hükümetini Şam yönetimiyle işbirliğine mecbur edecek” denilen günlerden, Erdoğan’ın Şam karşıtlığını sürdürebilmek için Rusya’yla işbirliğini bozabilmeyi göze aldığı günlere geldik… Ancak baştan belirtelim: Rusya’yla işbirliği Türkiye’nin dış politikadaki en değerli kartlarının başında gelmektedir ve Türkiye için Rusya’yla işbirliğini bozmanın maliyeti çok yüksektir. Ankara, iktidara rağmen bu riski almaktan kaçınacaktır. AKP’nin hedefi: ÖSO koridoru Çok yazdık: Türkiye’nin çıkarı, ABD’nin inşa ettiği PYD koridorunu dağıtmaktı; AKP ise PYD koridoru yerine ÖSO koridoru inşa etmek istiyordu. O nedenle içeride müttefik kazanmak için meseleyi “PYD koridorunu dağıtmak” şeklinde sundu hep. Oysa kontrolün sağlandığı Suriye topraklarına kaymakam, vali atamaktan o topraklarda Türk ve ÖSO bayrakları dalgalandırmaya kadar pek çok olgu, AKP’nin esas niyetine işaret ediyordu. Kuşkusuz Moskova bu gerçeğin farkındaydı. Ancak Moskova, Türkiye’yi ABD’nin yanına itmemek için meseleyi zamana bıraktı. Nasılsa son tahlilde ÖSO koridoru kurulamayacak ve AKP iktidarı da Suriye topraklarından çekilmek zorunda kalacaktı. Meselenin düğümlendiği yer ise İdlib’di. Moskova, Suriye ordusunun burada tutunmaya çalışan terörist grupları dağıtmasını ve İdlib’de egemenlik tesis etmesini istiyordu. AKP iktidarı ise o grupların İdlib’de tutunabilmesi için sivilleri bahane ediyordu. Meselenin esası ise şuydu: AKP biliyordu ki, İdlib’i verirse, Afrin’de tutunamayacak! Erdoğan’ın Astana’yı dağıtma mesajı AKP’nin Libya’da Rusya ile belli ölçülerde karşı karşıya gelmesi, İdlib konusunu yeninden ısıttı. Rusya Suriye ordusuna operasyon için yeşil ışık yaktı. Türkiye’nin gözlem noktalarından birinin çevresi daha Suriye ordusunun kontrolüne geçti. Erdoğan bunun üzerine Moskova’ya üç mesaj verdi: 1) “Rusya şu an Astana’ya da Soçi’ye de sadık değil.” 2) “Astana süreci diye bir şey de kalmadı.” 3) “Rusya ya Suriye ile ya da Türkiye ile olan süreci farklı yürütecek, başka yolu yok.” Yani Erdoğan Rusya’nın ya Türkiye’yle ya Suriye’yle hareket etmesi gerektiğini söylüyor ve bunun için gerekirse Soçi’yi değil, Astana’yı da kurban edebileceğini belirtiyordu. SETA’dan ABD ve AB’ye çağrı Elbette bu gelişigüzel bir tepki değildi, planlıydı… Dışişleri Bakanı’ndan SETA kurmaylarına kadar etkili bir çevre, Moskova’yı sıkıştırmaya yönelik mesajlar veriyordu. Saray’ın en önemli akıl hocalarından SETA Genel Koordinatörü Burhanettin Duran, Sabah’tan ABD ve AB’ye çağrı yaparak, Moskova’ya mesaj veriyordu: “AB ve ABD, İdlib’de devreye girmeli” diyen Duran, askeri seçeneğin de gündemde olduğunu yazıyordu (1.2.2020). Yine SETA ekibinden Prof. Dr. Kemal İnat da Türkiye gazetesinde “Rusya’nın artık Türkiye için güvenilir ortak olmadığını” yazıyordu (1.2.2020). Yeni Şafak’ın etkili isimlerinden Nedret Ersanel ise şöyle yazıyordu: “İkazlara rağmen, en büyük kartlardan Montrö ve Gürcistan’ın ucu bile gösterilmişken, Rusya Suriye’de bize fazla yaklaşıyor!” (1.2.2020) Oysa Montrö, Rusya’ya gösterilebilecek bir koz kartı değildi. Zira Montrö hem Türkiye’nin hem de Rusya’nın Karadeniz’e girmek isteyen ABD’ye karşı koz kartıydı. Ersanel’in koz kart dediği Gürcistan da son tahlilde Türkiye için değil, Rusya’ya karşı ABD’nin koz kartı olabilirdi. Dışişleri Bakanlığı maalesef bu iki konuyu koz sayarak kendi ayağına kurşun sıkıyordu. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Davos’taki “NATO’nun Geleceği” oturumunda koz sandığı o kartı oynadı maalesef: “Gürcistan’ neden (NATO’ya) davet etmediğimizi anlayamıyorum. Batılı dostlarımız Rusya’yı provoke etmeme bahanesiyle Gürcistan’ı davet etmek üzere anlaşmıyor. Gürcistan’ın bize, bizim de Gürcistan gibi bir NATO müttefikine ihtiyacımız var” (23.1.2020). Jeffrey’den Erdoğan’a çengel AKP iktidarı, ABD’nin en rahatsız olduğu Astana platformunu dağıtmak istiyor, Rusya ve İran’la işbirliğini sorguluyor, AB ve ABD’ye İdlib’de ittifak çağrısı yapıyor, Gürcistan’ın NATO’ya üyeliğini savunuyor, hatta Montrö’yü masaya getiriyor… Washington daha ne isteyebilir ki! Nitekim ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey, hemen çengel atmak üzere Ankara’ya şu mesajı verdi: “Esed rejimi, İran ve Rusya bilmelidir ki bu (İdlib’deki saldırılar) kesinlikle kabul edilemez. Erdoğan deneyimli bir lider. Kendisi bizim ortağımız ve NATO müttefikimiz, onun yanındayız. Kendisine Suriye’de Putin’e güvenemeyeceğini açıkça söylemiştik” (30.1.2020). En değerli kart: Rusya’yla işbirliği Görüldüğü üzere tablo vahimdir: AKP’nin Neo-Abdülhamitçilik dediğimiz, “kendisine Rusya’yla alan açan, bunu ABD’yle pazarlığında kullanan ve ikisini AB’yle dengelemeye çalışan” politikası, Türkiye’yi büyük sıkıntıya sokmaktadır. AKP’nin bir uçtan bir uca savrulan dış politikası, Türkiye’yi sürekli yalnızlaştırmakta ve düşman kazandırmaktadır! Başta da belirttiğimiz gibi, Rusya’yla işbirliği Türkiye’nin dış politikadaki en değerli kartlarının başında gelmektedir; Ankara bu kartı AKP’nin “ajandasına” kurban edemez!
basindan_tarih: 
16 Ara 2019

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

ABD’nin en önemli hedeflerinden biri Karadeniz’e yerleşmektir. Bunun önündeki engel ise 1936 tarihli Montrö anlaşmasıdır. Montrö Sözleşmesi, bölge dışı devletlerin Karadeniz’de bulundurabileceği savaş gemilerini toplam 45 bin tonaj ve 21 günle sınırlamaktadır. Montrö özetle Karadeniz’in güvenliğinin garantisidir ve bu sözleşmeyle Türkiye ve Sovyetler Birliği, Karadeniz’i fiilen Batılı emperyalist ülkelere kapatmıştır. Öyle ki, ABD Soğuk Savaş döneminde bile Türkiye’yi Montrö’yü delmeye ikna edememiştir! ABD’nin Karadeniz’e 4 hamlesi SSCB dağıldıktan sonra kopan devletleri Batı kampına alarak Rusya’yı daha ileriden çevrelemeyi sürdüren ABD, bu süreçte de Karadeniz’e yerleşme planını uygulamaya çalıştı. 1. ABD’nin birinci hamlesi Karadeniz’in batısında kıyısı olan devletleri Atlantik kampına almak oldu. Bulgaristan ve Romanya 2004’te NATO’ya, 2007’de AB’ye üye yapıldı. O zamandan bu zamana ABD bu ülkelere askeri yığınak yapıyor. 2. ABD’nin ikinci hamlesi Kafkaslardan bir gedik açarak Karadeniz’e doğusundan girmekti. Gürcistan’da 2004’te turuncu darbeyle Batıcı Saakaşvili iktidar yapıldı ve Gürcistan’ın NATO üyeliği için düğmeye basıldı. Batı’ya teslim olmaya itiraz eden Osetlerin bağımsızlık girişimini Saakaşvili’nin engellemeye kalkmasına Putin’in Rusya’sı askeri olarak müdahale etti. Saakaşvili kaçtı, Gürcistan’ın NATO üyeliği rafa kalktı ve ABD’nin birinci hamlesi başarısız oldu. 3. ABD’nin Karadeniz’e üçüncü hamlesi ise kuzeyinden, Ukrayna üzerinden oldu. Putin’in karşı hamleyle Kırım’ı Ukrayna’dan koparması, ABD’nin bu hamlesini sonuçlandırabilmesini önledi: Ukrayna’nın NATO üyeliği de rafa kalktı. 4. İşte Kanal İstanbul, ABD’nin Karadeniz’e yerleşebilmesi için fiilen dördüncü hamle olacak! Kanal İstanbul ile Çanakkale ve İstanbul boğazlarını ABD gemilerine sınırlandıran ve Karadeniz’de 21 günden fazla kalmalarını engelleyen Montrö Sözleşmesi devre dışı bırakılacaktır; hem de Türk hükümeti eliyle! Montrö’ye en karşı ülke: ABD Montrö Sözleşmesi’nin devre dışı kalması Washington’ın arayıp da bulamadığı bir olanaktır. Zira geride kalan yıllar içinde Montrö’nün bazı hükümlerini kendi çıkarlarına göre güncelletemeyen ABD, Kanal İstanbul ile tamamından kurtulma fırsatı yakalamış olacak! Montrö Sözleşmesi normalde 20 yıllıktı ve 1956’da sona erecekti. Ancak bunun için taraf devletlerden birinin sözleşmeyi sona erdirme isteği bildiriminde bulunması gerekiyordu. Karadeniz’i bölge denizi yaparak bölge dışı devletlere kapatan özelliği ve yararı nedeniyle bugüne kadar hiçbir taraf devlet sözleşmeyi sona erdirmek için girişimde bulunmamıştı. ABD bu nedenle, bir de Karadeniz’in “uluslararası su” olduğunu iddia ederek bu denize girmeye çalıştı. Ancak Türkiye bu teze de direndi ve örneğin dönemin Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ şöyle diyerek konuyu kapattı: “Karadeniz, Karadeniz’e kıyısı olan ülkelere ait bir konudur.” Erdoğan’ın NATO’yu Karadeniz’e daveti ABD, son yıllarda NATO üzerinden Karadeniz’de bazı hamleler yapmaktadır. Üstelik bu hamlelerin siyasi dayanağı da Erdoğan’ın NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’e 2016’da yaptığı şu çağrı olmuştur: “Karadeniz’de görünmüyorsunuz. Karadeniz’de görünmeyişiniz Karadeniz’i adeta Rusya’nın bir gölü haline dönüştürüyor. Karadeniz’i tekrar istikrar havzası kılmalıyız” (11.5.2016) 8-9 Temmuz 2016’da Varşova’da yapılan zirvede NATO’nun Karadeniz’deki varlığının artırılması karara bağlandı. Sonuç bildirgesinde Rusya’nın Karadeniz’deki askeri varlığının müttefikler ile diğer ülkelere karşı risk oluşturduğu savunuldu. Ardından NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg imzasıyla yayımlanan “NATO: Gelecek İçin Hazır” adlı belgede, “NATO Standing Naval Forces in the Black Sea”nin 2018 ve 2019’da Karadeniz’deki varlığını artıracağı ve bu denizde yıl boyunca toplam 120 gün bulunmayı hedef aldığı ilan edildi. Ve NATO Nisan 2019’da da Karadeniz’i “mücadele alanı” olarak belirledi. Devlet intiharı Görüldüğü gibi AKP’nin Kanal İstanbul projesi, ABD’nin yıllardır uğraştığı Karadeniz’e yerleşme hedefini kolayca yerine getiriyor. Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin karşısında cephe kuran ve güneyde Türkiye’ye karşı “terör koridoru” inşa eden ABD’yi, AKP hükümeti eliyle bu kez kuzeye, Karadeniz’e yerleştirmek, ancak ve ancak bir “devlet intiharı” olur! Türkiye buna izin veremez!
basindan_tarih: 
11 Kas 2019

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Economist dergisine verdiği röportajda “NATO’nun beyin ölümü yaşadığını” söyledi. Macron’a göre beyin ölümünün nedeni ise birincisi ABD ile AB arasındaki koordinasyon eksikliğiydi, ikincisi ise Türkiye’nin Suriye politikasıydı… Almanya Başbakanı Angela Merkel, Macron’un bu açıklamasını “yersiz bir sözlü saldırı” olarak niteleyerek “Transatlantik ortaklık bizim için vazgeçilmez” dedi. Merkel’in sözleri, kuşkusuz ABD ile AB arasındaki gerilimi artırmamaya dönüktü. Yoksa ABD ile NATO konusunda yaşananlar bakımından Berlin, Paris’ten farklı düşünmüyordu. Avrupa ordusu Amerikan Hegemonyasının Sonu isimli kitabımda ayrıntılı yazdım: Berlin ve Paris, önüne “ABD’ye ve NATO’ya bağımlılığı azaltma” hedefi koymuş durumda. AB ülkeleri bu nedenle 13 Kasım 2017’de savunma alanında daha sıkı işbirliği ve koordinasyon için “Kalıcı Yapılandırılmış İşbirliği Savunma Anlaşması (PESCO)” imzaladı. Dönemin Almanya Savunma Bakanı Ursula von der Leyen, PESCO’nun Avrupa için bir alternatif olacağını belirtti. Diğer yandan AB ülkeleri önlerine “Askeri Schengen Bölgesi” kurma hedefi de koydu. Macron, 6 Aralık 2018’de ABD’ye bağımlı olmayan egemen bir AB ordusu kurmadıkça Avrupalıların güvende olamayacağını söyledi. Macron’dan daha da ileri giden Merkel, Berlin’in “gerçek” bir Avrupa ordusu istediğini belirterek, bunu sağlayabilmek için “Avrupa Güvenlik Konseyi” kurulmasını savundu. Dahası Macron, Avrupa ordusu istedikten kısa bir süre sonra Alman Parlamentosu’nda konuştu ve “ABD’den bağımsız olmayı” birliğin önüne görev koydu. ABD’den bağımsız AB isteği İşte asıl mesele de buydu. AB, ABD’den adım adım bağımsızlaşmak istiyordu. AB ordusu çıkışı bunun içindi… O günlerde hem Berlin’den hem de Paris’ten “bağımsız AB” mesajları geliyordu: Örneğin eski Almanya Başbakanı Gerhard Schröder, “ABD işgali altında gibi olmamalıyız, yeni müttefikler aramalıyız” diyordu. Örneğin Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas, “ABD ile AB ilişkilerinin gözden geçirilmesi gerektiğini” söylüyor, “Washington’a eskisi gibi güvenilmediğini” belirtiyordu. Örneğin Fransa Ekonomi Bakanı Bruno Le Maire, “Almanya’yla birlikte bağımsız Avrupa finans mekanizmasını geliştirme kararı aldıklarını” duyuruyor ve “Avrupa’nın vasal toprak değil, bağımsız kıta olmasını istiyoruz” diyordu. Yeni bir dünya kuruluyor Peki AB, neden ABD’den bağımsızlaşmak istiyor? Bunun belirleyici nedeni ABD’nin hegemonyasının inişe geçmiş olmasıdır. Zayıflayan ABD’nin çekim gücü azalıyor. Dahası ekonomisi zayıflayan ABD, “transatlantik müttefiki” AB’ye ticaret yaptırımları uyguluyor, hatta AB’nin güvenliğini sağladıklarını belirterek, NATO’ya olan borçlarını ödemesini istiyor! Berlin ABD’ye rağmen Çin’le İpek Yolu, Rusya’yla enerji anlaşmaları imzalıyor; Berlin ve Paris, ABD’ye rağmen İran’la ticaret yapıyor. Kısacası yeni bir dünya kuruluyor, AB de o dünyada daha bağımsız bir konumda olmak istiyor! NATO dağılır mı? Peki, NATO dağılır mı? Kuşkusuz NATO sadece bir askeri örgüt değildi, siyasal bir ittifaktır. Dahası ABD’nin üye ülkeleri denetim altında tutmasının da aracıdır. Bu nedenle SSCB ve Varşova Paktı dağıldığında, NATO varlığını sürdürdü. Ancak bugün ciddi ciddi NATO’nun geleceği, üstelik ABD’de sorgulanıyor. Dahası ABD Başkanı Donald Trump açık açık NATO’yu anlamsız bulduğunu söylüyor. Hatta Neo-Conlar bile bu konuda Trump’a destek veriyor. Öyle ki ABD Temsilciler Meclisi, bir oldubittiyle karşılaşmamak için bu yılın başında ABD’nin NATO’dan çıkmasını yasaklayan bir tasarıyı bile geçirdi! Nitekim ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo da, “NATO beyin ölümü yaşıyor” diyen Macron’un sözleri üzerine NATO’nun değişmesi ve gelişmesi gerektiğini, aksi takdirde ittifakın hükümsüz olma riski taşıdığını belirtti! Tabii bugünden yarına NATO’nun dağılması söz konusu değil, ama NATO üyelerinin günden güne “bağımsız” hareket etmeye başladığını da önemle belirtelim. Emperyalist savaş aygıtı NATO’nun dağılması, tün dünya için çok yararlı bir gelişme olacaktır!  
basindan_tarih: 
30 Eyl 2019

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

  CHP’nin düzenlediği “Suriye’de Barışa Açılan Kapı” temalı Uluslararası Suriye Konferansı’na dair gözlemlerimi dün Cumhuriyet’te kısaca yazmıştım. Bugün o gözlemlerimin üzerinden meselenin esasını tartışacağım. ‘Katil Esad’ yanlışı! Konferansın katılımcılarının çoğunlukla dile getirdiği görüş özetle şuydu: “Esad diktatördü, katildi, halkına zulüm yaptı. Suriyeliler o nedenle ülkelerini terk etmek ve Türkiye’ye sığınmak zorunda kalmışlardı.” AKP’nin de savunduğu bu tez, CHP’nin konferansının öne çıkan görüşü oldu maalesef. Tespit bu olunca, yani sorunun kaynağı Esad olunca, örneğin AKP açısından teşhis şu oluyor haliyle: Esad rejimi devrilmeli! Gerçi AKP “katil Esad” lafını aslında Suriye’deki hedefine ulaşmanın propaganda malzemesi olarak kullandı en başından beri… Fakat CHP’nin konferansına katılanlar ise ciddi ciddi “katil Esad” söylemine inanıyorlar! ‘Suriyeliler Türkiye’de kalmalı’ yanlışı! Bir kez sorunun kaynağını Esad olarak koyduğunuzda da Türkiye’ye sığınmış Suriyeliler konusunda çözümünüz şu oluyor: AKP, örneğin son ABD’yle “güvenli bölge” anlaşmasında olduğu gibi, Suriyeli Arapları, Türkiye Kürtleri ile Suriye Kürtleri arasında tampon yapmaya kalkıyor; CHP konferansına katılan liberal sosyologlar ise Esad’ın devrilmeyeceğini de gördükleri için Türkiye’deki Suriyelilerle uyum içinde yaşamayı savunuyor! CHP konferansının konuşmacılarından bazıları, ciddi ciddi “Suriyelileri yeniden Suriye’ye göndermemeliyiz, çünkü orada izole olurlar; en iyi çözüm burada bizimle uyum içinde yaşamalarıdır” diyorlar! Bir kez sorunun kaynağını yanlış olarak Esad diye teşhis ettikleri için, o sosyologların kafasında Suriyelileri vatanlarına kavuşturma perspektifi de olamıyor! Suriyeliler Esad’dan değil, cihatçılardan kaçtı! Oysa o liberal sosyologlar yıl yıl gelenlerin sayılarına ve hangi olay üzerine geldiklerine baksalar, Türkiye’ye gelen 4 milyon Suriyelinin çok büyük çoğunluğunun Esad’dan değil, cihatçılardan kaçtığı gerçeğini görecekler! Görmek istemeyenler, bari ilk gelen Suriyelilerin arşivlerde kayıtlı olan şu sözlerini hatırlasalar: “Esad 6 ay sonra devrilecek, geri döneceksiniz diyerek gelmemizi teşvik ettiler.” Evet, Türkiye’ye ilk gelen Suriyeliler, Esad’ı 6 ayda devirme hedefi olanların teşvikiyle geldiler. Ardından gelenler ise sınırların açılmasıyla Suriye’ye Esad’ı devirmeye giden/gönderilen Bosnalı, Çeçen, Afgan, Uygur kökenli cihatçıların teröründen kaçarak geldiler. ABD’nin PYD’yi meşrulaştırmak için savaştırdığı “kullanışlı düşman” IŞİD’den kaçarak geldiler. Gerçek budur, “katil Esad” söylemi ise bu gerçeğin üzerini örten perdedir! Emperyalizmin derdi insan değil, para! Meselenin esasına gelecek olursak… 2011 yılında Suriye’nin başında Esad değil de, bizim liberal sosyologlarımızı tatmin edecek ölçüde “demokrat” olan bir devlet başkanı olsaydı; Suriye’de bu yaşananlar olmayacak mıydı? ABD Suriye’ye “demokrasi” için mi geldi? ABD Irak’ı “demokrasi” için mi işgal etmişti? ABD Libya’ya “demokrasi” için mi saldırmıştı? ABD, Irak’taki, Libya’daki, Suriye’deki halkların daha demokratik bir düzende yaşamasını sağlamak için mi milyonları öldürdü? Geçiniz! ABD Basra’dan Doğu Akdeniz’e uzanan bir enerji koridoru inşa etmek için bölgemizde; Kürtlerin kara kaşı kara gözü için değil! ABD enerji hatlarını Çin ve Rusya’ya karşı denetiminde tutmak için bölgemizde; Arap sevgisinden değil! ABD, etnik ve mezhep üzerinden bölgedeki etkili ulus devletleri bölerek kontrolünde tutmak için bölgemizde; Türklere, Kürtlere, Araplara, İranlılara demokrasi getirmek için değil! Sorunun kaynağı Esad değil, ABD! Milyonların kanını döken ABD’yi değil de, sorunun kaynağı olarak vatanını savunan Esad’ı görenler, haliyle yanlış öneriler sunuyor. Sorunun kaynağı ABD emperyalizmi ve onun işbirlikçileridir. Sorun bu olunca, çözüm de bellidir: ABD emperyalizmine karşı bölgesel işbirliği! Bunun da pratikteki ilk ifadesi, Ankara’nın Şam’la işbirliğine geçmesidir! İşte her şeye rağmen CHP’nin konferansı bu ana mesajı vermesi bakımından Türkiye ve Suriye için yararlı olmuştur. Zira Suriye’de barış, Türkiye’de barıştır!
basindan_tarih: 
30 Ağu 2019

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

İdlib sorununun kritik bir evreye geldiği süreçte Erdoğan’ın Putin tarafından günübirlik Moskova’ya davet edilmesi, Rusya açısından iki nedenle önemliydi: 1. Sorun kangrenleşmeden ve Astana Formatı’na zarar vermeden çözülmeliydi. 2. Türkiye ile güvenli bölge anlaşması yapan ABD’ye koza dönüşmeden ele alınmalıydı. Moskova’nın bu hedefleri açısından bakıldığında, görüşme soruna “kesin” bir çözüm getirmese de iki önemli “getirisi” oldu: 1. Ankara ve Moskova, işbirliği konusunda “ortak zemin” hedefini sürdürecek. 2. Ankara ve Moskova, İdlib konusunda pozisyonlarını koruyarak ortak bir noktaya ilerleyecek. Şoygu: Alınacak tedbirler bildirildi MAKS-2019 Uluslararası Havacılık Fuarı vesilesiyle Erdoğan ile Putin’in Moskova’da buluşması, uçak ve helikopter satışından ortak parayla ticarete, Rus turistlerin güvenliğinden enerji konusuna kadar pek çok konuya sahne oldu. Ancak esas konu, elbette İdlib sorunuydu! Nitekim bunun böyle olduğunu, görüşmenin sonucunu şu sözlerle özetleyen Rusya Savunma Bakanı Sergey Şoygu da belirtti: “Bugün tek bir gerilimi azaltma bölgesi kaldı. Bu bölge çalışıyor ama görüşüme göre gergin, sıkıntılı, karmaşık çalışıyor. Ortak devriye faaliyeti yapılıyor, gerilimi azaltma bölgesi içinde Türk devriyeler dışında bizim devriyelerimiz de geziyor. Ama bu gerilimi azaltma bölgesinin güney kısmından sürekli saldırılar olduğunu görmezden gelemezdik, bu yüzden hangi tedbirleri aldığımız ve almaya devam edeceğimiz konusunda Türk meslektaşlarımıza bilgi verdik.” Şoygu’nun mesajı çok yönlüydü: Birincisi, İdlib’in Suriye’nin egemenliğine henüz geçmeyen son gerilimi azaltma bölgesi olduğunu belirtiyordu. İkincisi, bu bölgenin sorumlusu olan Türkiye’nin yapılması gerekenleri yapmadığına dikkat çekiyordu. Üçüncüsü Türkiye’nin sorumluluğu olan bölgeden sürekli terörist saldırı düzenlendiği vurgulanıyordu. Dördüncüsü Putin-Erdoğan buluşmasında bunun değişmesi için birtakım adımlar atılacağının Ankara’ya iletildiğinin altı çiziliyordu. Evet, Moskova’nın verdiği en önemli mesaj buydu: Durum bu şekilde devam etmeyecek ve birtakım adımlar atılacaktı! Gelelim ortak basın toplantında tarafların sorulara verdiği yanıtlarda ortaya çıkan mesajlara ve bu mesajların anlamına... Putin: İdlib’de ek tedbirler alınacak Erdoğan: “Rejimin terörizmle mücadele bahanesiyle sivillere karadan ve havadan ölüm yağdırması kabul edilemez. Soçi Mutabakatı ile üzerimize düşen sorumlulukları ancak rejimin saldırılarına son verilmesiyle yerine getirebiliriz.” Anlamı: Ankara, aslında Soçi Mutabakatı’nın gereğini yapmadığını belirtmiş oluyor. Diğer yandan Ankara, Suriye ordusunun kendi topraklarına egemen olma çabasını ve terörle mücadelesini maalesef hâlâ “rejim saldırısı” olarak değerlendirmeye devam ediyor. Putin: “İdlib gerilimi azaltma bölgesinin teröristlerin sığınma bölgesi olmaması ve teröristler tarafından yeni saldırılar düzenleyecek bir platform olarak kullanılmaması gerektiğine inanıyoruz. Bu bağlamda Erdoğan’la İdlib’deki terör yuvalarının etkisiz hale getirilmesi ve bölgedeki ve sonrasında Suriye’deki durumun normalleşmesi için ek önlemler alınmasını kararlaştırdık.” Anlamı: Moskova, İdlib’in teröristlerin sığınma bölgesi olmaktan çıkarılması için Ankara’dan bazı adımlar atmasını istedi. Şoygu’nun da belirttiği bu ek tedbirlerin ne olduğunu uygulamada göreceğiz. Askeri işbirliğini derinleştirme arzusu Putin: “Erdoğan’la Suriye Anayasa Komitesi konusunu da ele aldık ve komitenin en kısa sürede Cenevre’de çalışmalarına başlamasını umuyoruz.” Anlamı: Suriye Anayasası’nın Cenevre’de “çalışılacak” olması, her halükârda sorunlu bir yöntem olarak duruyor... Putin: “Türkiye’nin güney sınırlarında bir güvenli bölge oluşturması, Suriye’nin toprak bütünlüğü açısından önemli bir adım.” Anlamı: Moskova açısından her konu, Suriye’nin toprak bütünlüğüne endekslidir. Putin: “Türk pilotların Su-30SM avcı uçaklarıyla uçmalarını organize etmeye de hazırım. Hafif helikopterleri olumlu buldular. Tıbbi amaçlarla kullanılabilir. Sadece askeri alandaki işbirliğinden bahsetmedik. Su-35 konusunda ortak çalışma yürütülebilir. Su-57 uçağı üzerine de işbirliği yapabiliriz. Ortak üretim için de potansiyelimiz var.” Anlamı: Moskova, Ankara ile askeri ilişkileri derinleştirmek istiyor ve bunun için de teknoloji transferi ve ortak üretimi de içerecek esnekliği kabul ediyor. Sahada ‘çözüm’ zorlanacak Sonuç: İdlib sorununa kangrenleşmeden müdahale edilmesi Astana Formatı’nın geleceği açısından çok önemliydi. Kuşkusuz Suriye’nin kendi toprağı olan İdlib’de egemen olması, herkes için gerçekte en yararlı çözümdür. Moskova’nın mesajlarından anlaşılan, önümüzdeki dönemin, işte o çözümün kabulünün zorlanacağı bir süreç olacağıdır.

Sayfalar