İlhan Cihaner

basindan_tarih: 
12 Tem 2019

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Siyaset üstü bir tutum mümkün müdür? Ya da verili koşullarda siyaset üstü bir dil ya da tutum kimlerin yararınadır? Bu soruya aranacak yanıt önemli görünüyor. Çünkü esasen neoliberal çöküşün bir tezahürü/semptomu olarak ortaya çıkan siyasi krizin (özel olarak temsil krizinin) dayattığı siyaset alanının yeniden düzenlenmesi sürecinde en etkili kavramlardan birisi olacak. Hemen tüm Siyasi partilerin iç gerilimlerinde ve kongre, kurultay, ayrılma, yeni parti kurma gibi süreçlerde de belirleyici olacak. O nedenle tekrara düşme pahasına siyaset üstülük iddiasının nasıl sinsi bir tehlike içerdiğini vurgulamakta fayda var.   Siyaset üstü olma iddiasıyla, açıkça böyle telaffuz edilmese bile doğrudan siyasetin konusu olan alanlar siyaset dışı/üstü gibi sunulmaya çalışılıyor. Toplumsal yaşamı belirleyen mücadele alanları sanki insanın müdahale edemeyeceği, değiştiremeyeceği kanunlarla belirlenmiş gibi sunuluyor. Terörle mücadele mi? Siyaset üstüdür! Ulusal güvenlik mi? Siyaset üstüdür! Hukuk sistemi? Tabii ki hukuk da siyaset üstüdür! Dış politika? Hem de nasıl siyaset üstü! Sığınmacılar? Eğitim? Sağlık? Tarım? Merkez Başkanının görevden alınma tartışmalarında gördüğümüz gibi ekonomi bile siyasetin dışına itilmeye çalışılıyor. Hatta kişiler, mesela Fetullah Gülen bile siyaset üstü ilan edilmişti! Tüm bu alanlar değiştirilemez kurallar ve tercihlerle belirlenir gibi tarif edilir oldu. Ya da toplumsal kesimlerin tamamının sorunun tanımı ve çözümünde uzlaştıkları ve çıkarların çelişmediği kabul edilir oldu. Böyle olunca “siyasetsizlik” denilen tutum ana siyasi faaliyet olarak kalmış oluyor. Bu kadro ve politika tercihlerini önemsizleştiriyor. Şunu bilelim bir konuda siyaset üstü nitelemesi yapılıyorsa, o alanı belirleyen iktidar ilişkileri onaylanıyor ve yeniden üretiliyordur. Toplumsal ilişkilerde herkesin, her çıkarın eşit olduğu bir sıfır noktası/doğa durumu olamayacağına da göre bu, mevcut statünün devamından yana sinsi bir tutumdur. Ve alabildiğine siyasidir. Terörle mücadele mi? Kim terörden yana olabilir ki, dolayısı ile devletin mücadelesi siyaset üstüdür. Haa bu arada Yoksul Türk ve Kürt gençleri ölmeye devam etsin, silah tüccarları ve despotik iktidar odakları ve Emperyalizm işini görsün! Ulusal güvenlik mi? Beton lobisi tüm sınırı boydan boya duvarla örsün. Sağlığa, eğitime, beslenmeye ayıracağımız parayı, kime, neye ve ne zaman kullanacağımız belli olmayan silahlara harcayalım. Bunun muhasebesi TBMM’de bile yapılmasın. Ne de olsa siyaset üstü! Hukuk mu? Ah bir hukuk güvenliğini sağlasak da sermaye ürkmeden gelebilse! Tutuklanan parti liderleri, avukatlar, aydınlar, bilim adamları mı? Siyaset yapmayın! Tekrarlanan İstanbul seçimlerinde de başarıyı, işte bu “siyaset üstü” tutumun/siyasetsizliğin ve onun iletişim dilinin getirdiği gibi bir yanılgı var. Yüz elli yıllık aydınlanma ve 90 yıllık eşitlik, özgürlük, adalet mücadelesini berhava eden bu yaklaşım en azından sorgulanmayı hak ediyor. Bu yaklaşım, siyaseti ve iletişim dilini birbirine eşitleyip siyaset alanını alabildiğine egemenlere terk eden, tabanları da buna ikna eden bir yaklaşım. Alabildiğine siyasi olan bu “siyaset” özellikle muhalefet partilerinin genel politikası haline getirilmek isteniyor. Bunun muhalefet partilerindeki karşılığı düzenden ve egemen iktidar ilişkilerinden yana güçlü bir sağ sapma olacaktır. AKP den kopma hazırlığındaki figürlerin de böyle “çiçek böcek, ortak akıl, insan odaklı, istişare” diyerek aynı “dili” kullanacakları anlaşılıyor. Daha çok konuşuruz ama şimdilik sadece Babacan’ın “Irak’a ilk bomba düştüğünde 8,5 Milyar dolar hesaba geçecek” başlığıyla verilen açıklamasını hatırlatayım. İşte ahlaki sorumluluk, işte insan odaklı politikacıların geçmişi! Ha tabii bir de hem Davutoğlu, hem Babacan işte o yılların vizyonu ve misyonundan kopulduğu için ayrıldıklarını açıklıyorlar! Başlangıçta belirttiğim kriz ve güzel bir geleceğe dair inanç tazelenmesi, ait oldukları siyasi yapıları dönüştürmek isteyen kanatlara, kişilere ve gruplara fırsat açacaktır. Bu fırsatın heba edilmemesi için şimdiden kolları sıvamak gerek.
basindan_tarih: 
31 May 2019

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

  Siyasetimizde öteden beri çok da sorgulanmadan benimsenen bir tespit var: Mağduriyet kazandırır! Ölçülmüş ya da bilimsel olarak temellendirilmiş bir tespit olduğunu sanmıyorum. İktidar ilişkilerini ve tarihin motoru olan toplumsal çelişkileri ikincilleştiren bir yaklaşım… İnsanın bilinçli eylemi ile ve mücadele ederek değiştirebileceği statüleri ancak rastlantısal ya da bireysel durumlara bağlayan bir safsata.  Mağduriyet yaratan eylem zorunlu olarak iktidardan kaynaklandığına, iktidar da kendisine tehdit olarak gördüğüne saldıracağına göre zaten uzak/yakın alternatif haline gelmiş kişi ya da yapının “mağduriyetler” yaşaması kaçınılmaz. Dolayısı ile mağduriyet ilk ve belirleyici etken değil ancak bir sonuç olabilir. Asıl belirleyenin “mağduriyet” olduğunu düşünenlere göre; “AKP’nin iktidara gelişinde temel belirleyen Erdoğan’ın -kendilerince haksız yere- aldığı ‘hapis’ cezasıdır. O ceza sonrası oluşan ve 28 Şubat sürecinde yaşanan ‘mağduriyet algısı’ AKP’yi iktidara getiren ana etkendir.” Böyle kabul ettiğinizde bir yandan AKP’nin içeride dayandığı, başta Fetullahçılar olmak üzere cemaatler ağını, öncesindeki karşı devrim sürecini, sermayenin tercihini gözlerden saklamış olursunuz. Aynı zamanda emperyalizme “yeşil kuşak” planından bu yana uyumlu şekilde eklemlenen siyasal islam projesini ve darbeler eliyle nasıl palazlandırıldıklarını da yavaş yavaş unutturursunuz. Uluslararası finans kapitalin “küreselleşme” için en elverişli partner olarak AKP’yi seçtiğini de artık hatırlamazsınız.  En kötüsü de bunun sonucu olarak iktidarı bu mağduriyet üzerinden belirlenen karşı çıkılamaz aşkın bir varlığa ya da bir karizmaya indirgersiniz. Baş etmek için de tersinden mağduriyetler peşine düşersiniz. Elde ettiğiniz arızi başarıların bile arkasında belki de yüz yıllık eşitlik özgürlük adalet mücadelesinin ve yaşamları pahasına bu mücadeleyi verenlerin olduğunu gözardı edersiniz.  “Mağduriyete” bu kadar başat rol verirken tarihin daimi ve gerçek mağdurları olan ezilenlere, sola, sosyalistlere iktidar yolunun mağduriyet üzerinden açılmadığı gerçeği, bize asıl belirleyenin ne olduğunu gösteriyor.  23 Haziran öncesi de, öteden beri siyasetsizleşme olarak adlandırdığımız sürecin özgün bir görünümü olarak daha önceden olmadığı kadar yeniden siyaset arenasına oturdu “mağduriyet”.  Unutmayalım ki mağdur olmak haklı olmak anlamına gelmez. AKP’nin, önce kaybedip sonra gasp ederek tekrarlattığı İstanbul yerel seçimine giderken ana stratejisinin mağduriyet propagandası olduğu anlaşılıyor. Hem de bugüne kadar genellikle mağdur sıfatı dışarıdan verilirken AKP adayının hemen 31 Mart sonrası doğrudan kendisini mağdur ilan etmesi ile başladı bu süreç. 31 mart sonrası tüm performansı AKP’nin temelsiz iddialarına hukuki gerekçe uydurmak olan YSK eliyle mağdur edildiğini söylüyor. Yenildiği bir seçimi tekrarlama fırsatı  tanıyan YSK mağdur etmiş! Başbakanlığı ve TBMM Başkanlığı sona erdiği halde bu görevlerin ayrıcalıklarını ve tüm devlet olanakları arkasına alıp “mağdur” olunuyorsa eminim “biraz da biz mağdur olalım!” diyecek milyonlar vardır! Kamu görevi sırasında biriktirilen devasa servet de ayrı bir mağduriyet olsa gerek! Siyaseti imkansız ve gereksiz hale getiren mağduriyet söylemini terk etmek ve işlevsel halden çıkarmak gerek.  Mağduriyet üzerinden kurulacak başarı kalıcı olamaz. Ancak daha büyük bir mağdur çıkana kadar idare edersiniz. Ama illa da bir mağduriyetin tarafı ve kavgacısı olacaksak, ister iftar yapsın ister yapmasın, ister AKP ye oy versin ister CHP ye oy versin çocuğuna pantolon alamadığı için intihar edenlerin, plastik öğütme makinesine düşerek can verenlerin, çaresizlikten kendilerini yakanların, barış istediği için soruşturulanların, sürülenlerin, savaştan kaçıp gelip emekleri ve bedenleri sömürülenlerin, işsizlerin, gelecek umudunu yitiren gençlerin, kapitalizmin çarkları arasında ezilenlerin tarafında ve kavgalarında yer alalım. Hem 23 Haziran’ı kazanmanın hem de geniş kitlelerle kalıcı bağ kurmanın yegâne yolu budur. 
basindan_tarih: 
20 Nis 2019

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

2023’e giderken yerel seçim sonuçlarının doğru analizi her politik aktör için hayati önemde olacaktır. Yerel seçimlerin kendine özgü dinamikleri, değişen rejimin iktidara sunduğu yeni olanaklar, belediyelerin içine düşürüldükleri zorluklar ve ekonomik kriz koşulları, en önemlisi de merkezi iktidarı elinde bulunduranların (AKP ve MHP seçkinleri ve sermaye) cüreti ve kırılganlıkları göz ardı edilmeden yapılmalı bu analiz.   İktidar bloğuna kaybettirme stratejisi bu süreçte kazanma stratejisine ve kalıcı bir oy desteğine evirtilmezse bu sonuçlar, Gezi gibi, 7 Haziran gibi, Adalet Yürüyüşü gibi, politik aktörlerin iç siyasetlerine hizmetten ve nostaljik bir övünçten başka bir işe yaramayacaktır. Herkesin -haklı olarak- kutlama sarhoşu olduğu bu günlerde yazdıklarım sevimsiz, farkındayım. Ama her birisi mutlak başarı olan kabul edilen Gezi, 7 Haziran ve Adalet Yürüyüşü’nden bu yana iktidar bloğunun ajandasındaki başta rejimin Anayasal niteliğini değiştirmek olmak üzere hiçbir stratejik adımına engel olunamadı. Ve tüm bu “başarılara” rağmen sömürü, işsizlik, yağma, iş cinayetleri, yoksulluk, uluslararası arenada başarısızlık, ulusal varlıkların yağması vs. derinleşerek devam ediyor. Ancak ezilenlerin politik tercihi toplamda dramatik bir boyutta değişmiyor. Blokların kendi içlerinde oy kayması olarak değerlendirilebilecek oynamaların yol açtığı taktik “başarı” ya da “başarısızlıklar” yaşanıyor. Ayrıca önümüzdeki dönemde muhalefetteki aktörlerin kendi tabanlarını bir kez daha karşıtlık/mecburiyet üzerinden farklı siyasi partilere oy vermeye ikna etmeleri kolay olmayacaktır. En basiti seçime dair İstanbul’daki “hassasiyetin” Doğu ve Güneydoğuya yansıtılmamış ve kriminalleştirmeye karşı cephe alınmamış olması seçmence sorgulanacaktır. HDP oyları düşüldüğü zaman sonuç haritasının ne olacağı da az çok kestirilebilir. Seçmen tercihindeki bu kilitlenmenin/durağanlığın nedeni – birilerinin tüylerini diken diken etse de, birilerini bıyık altından güldürse de – sınıfsal bağlamına oturtulmamış bir mücadele veriliyor olması. Eğer bu yapılmaz ise geçmişte benzeri çok görüldüğü üzere “bizimkilere” bile -anlaşılmaz bir şekilde- pek sevimli ve başarılı (!) gelen Gül, Babacan, Davutoğlu benzeri figürlerin yükselişe geçtiği bir süreç yaşarız. Oysa yerel seçimlerin kendine özgü iklimi ve sonuçları ezilenlerle doğru ve kalıcı bir bağ kurmak için fırsatlar açtı. İşte şu “çay simit hesabı.” Kendileri sonsuz lüks ve şatafat içerisinde yaşarken halka 3 öğün çay ve simidi kâfi gören AKP’linin sınıfsal konumu ve muhtemelen bu konuşma yapılırken Çırağan Sarayındaki düğünün gösterdikleri… En güzel özetini Twitter’da @varcarian hesabı yapmış: “Adamlar ne güzel düzenek kurmuş, düğüne gitmeden hepimiz bir büyük altın taktık”! Evet, katılmadığımız bir düğünün finansmanını üstelik hepimizin gözlerine sokarcasına, caddeleri kapatıp itiraz edenleri dövecek gözü karalıkla ezilenlerden çıkaran bir rejim söz konusu. Bu “rejim” ve sermaye için mücadele veren Yusuf’lar. Yusuf’u hatırlarsınız. AKP’nin propaganda materyallerini dağıtırken bir çeşit sorguya çekilen genç vatandaşımız. AKP elitleri “ezilen” Yusuflara, kendilerini, yıllarca “kurtarıcı” olarak sundular. Yusufların “çaresizliğini” ve “kurtuluş umudunu” –hayasızca- iktidar manivelası olarak kullandılar. Bu düğün, eski ve yeni iktidar sahiplerinin çıkar ilişkilerini en yalın haliyle gösterdi. Seçim sonuçlarının okunmasına ve siyasal hattın inşasına yönelik tartışmayı “sınıf” hattı üzerine kurmak zorundayız. İşte Yusuf’un bu mücadelesinin Çırağan’dakiler o düğünü yapabilsinler diye olduğunu, insanlar üç öğün çay ve simide talim etsinler diye olduğunu bıkmadan usanmadan anlatarak başlayabiliriz.
basindan_tarih: 
22 Mar 2019

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

AKP-MHP koalisyonu altında birleşen elitler, izledikleri politikalar nedeniyle memleketi çıkmaz yola soktular. Ağırlıklı olarak AKP’li elitlerin “malı götürdüğü” yağma döneminin altın çağı sona ererken, zayıflayan halk desteği MHP’nin takviyesi ile telafi edilmek isteniyor. Tabiri caiz ise MHP’li elitler “yemedikleri bir yemeğin faturasına ortak” oldular ama “bir parti iki genel başkan” konumdaki İYİ Parti tarafından “yutulmaktan” kurtuldular. Ellerindeki belediyelerin korunması için AKP desteği ile bürokrasiden pay almak da bonus oldu! İşte bu kadroların benimsediği, dış borç ve özelleştirmelerle finanse edilen, inşaat ve ranta dayanan kof büyüme halkın üzerinde büyük bir borç yükü oluştururken, sermaye sınıfı gelirini sürekli katladı. 12 Eylül’le başlayan “kompradorlaşma” ise zirve yaptı.   O kadar ki komprador figürler doğrudan bakanlar kuruluna dâhil oldular. En somut örneği Tarım Bakanı ile işi yavaş yavaş stand-upa götüren veliaht damat! Şimdilerde takke gitti kel göründü! Tüm tükenmiş iktidarlar gibi sarılabilecekleri son şeye sarılıyorlar: Sahte bir milliyetçilik ve din sömürüsü. Bunun somutlaştığı söylem ise: “Beka!” Beka korkutmasının utangaç destekçileri ve AKP’liler uluslararası ilişkilerin doğasında var olan ve jeo-stratejik konumdan kaynaklı riskleri, doğrudan AKP’nin sorumlu olduğu sorunları, hatta taa Yeni Zelenda’da gerçekleşen alçak saldırıyı gerekçe gösteriyorlar. Zannedersiniz IŞİD’i Mansur Yavaş kurdu, doları Tunç Soyer fırlattı, enflasyonu Komünist Başkan azdırdı, S-400 krizini Alper Taş çıkardı!   Bu korkuyu pompalayan zevata şunu sormak gerek; tehdit saydığınız olaylar bu iktidar zamanında gerçekleşti. Niye engel olamadınız? Hatta çoğu riski bu iktidar arttırdı. Zaten iktidarsınız, buyurun kurtarın bekamızı! Emperyalizmin tarihimizdeki en elverişli aparatı, kompradorlaşmış bir iktidardan anti-emperyalizm eksenli bir beka kurtarıcısı çıkarmak olsa olsa tam tersi “emperyalizmin ajanı” olmaya işaret eder. Neo-Con saldırganlığın Afrika ve Ortadoğu’yu kan gölüne çevirmesine destek veren, yargıyı ve orduyu CIA destekli bir yapılanmaya boğduran, memleketin en üretken ve stratejik kurumları olan Tekel, Şeker Fabrikaları, SEKA, Petkim, Telekom ve daha nicelerini uluslararası sermayeye ve işbirlikçilerine peşkeş çeken, Tank Palet Fabrikası gibi hayati önemde bir fabrikayı, artık irice bir ABD üssü haline gelmiş arkaik Katar’a devreden iktidar bekamızı kurtaracak öyle mi!   Geniş muhafazakâr ve milliyetçi tabanlarını bu söylem üzerinden ikna etmeye çabalıyorlar. Seçimsiz olacağı öngörülen 4 yıllık süreçte meşruiyet tartışmasına yol açmak ve belediyeler üzerinden rant ve yurttaşla temas olanağından yoksun kalmak istemiyorlar. Bunu yaparken aynı zamanda kaybettikleri belediyeleri (Hatta belki de bu söylem üzerine 2023 politikaları inşa edilecek) gasp etmenin, kırıntıları kalmış meşruluk zemininden iyice kopmanın siyasi zeminini de hazırlıyorlar: Belediyeleri bekamıza kastetmiş bu teröristlere mi bırakacağız! Son günlerde medyada yaşananlar ve AKP-MHP adına konuşanların, en basit mantık kurallarından kopuk asgari etik ve meslek kurallarıyla bağdaşmayan, adeta çıldırmış gibi yaptıkları bu kirli propaganda basite alınmamalıdır. Şubat 2018’de yaptığımız “Gelecek İçin Biz” çağrısında özetle; “muhalefetin olağan dönemin siyasi araçları ve yöntemlerine sıkışmaması” gerektiğini vurgulamıştık. Bu uyarıyı muhalefetin karar alıcılarına tekrar hatırlatmakta fayda görüyorum. Ayrıca tüm bu hengâmeyi samimi kaygılarla izleyen tüm yurttaşlarımıza da şunu hatırlatmak isterim: Nerede ise tüm seçmenler için bir “mecburiyet seçimine” dönüşen bu sürecin umutlarınızı yok etmesine izin vermeyin. Potansiyelimiz, yetişmiş insan gücümüz bilgi ve birikimimiz geleceğimizi kurtaracak yeterlilikte. Ülke olarak gücümüz “yeni” olanı kuracak düzeyde. Mevcut aktörlerin birçoğu ortalamamızı bile yansıtmayan kifayetsiz yarım akıllılar. Kendinize inanın, Bizlere inanın!
basindan_tarih: 
08 Mar 2019

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Malum, İslamcı ve milliyetçi elitler koalisyon halinde memleketin dümenindeler. Hepimizin her gün çok çeşitli biçimlerde deneyimlediğimiz üzere, işler uzun süredir hiç de iyi gitmiyor. Kapitalizmin “neoliberal rüyasının” kriziyle birlikte dağıtacak “rant”, inandıracak “hedef” yaratmakta zorlanan iktidar bloğu, hepimizin bugününü ve geleceğini tüketmeye devam ediyor. Tercih ettikleri ekonomi politikalarının sorumluluğuyla yüzleşmemek için “hakikatin” üstünü örtecek “hikâyelere” sarılıyorlar. Hakikati gözlerimizin önünden kaçırmaya çalışırken, arkalarında onarılması zor “toplumsal yaralar” bırakmayı göze alacak kadar da çaresizler. Kendilerine oy vermeyen bütün yurttaşları “terörist” ve “cehennemlik” ilan etmekten imtina etmiyorlar. Öyle anlaşılıyor ki İçişleri Bakanı’nın tek görevi ülke yurttaşlarını “keyfince” terörist ilan etmek!   Koalisyonun milliyetçi ortağı, sıkı sıkıya sarıldığı “beka” söylemiyle, vatandaşın gündelik yaşamında deneyimlediği sorunlara yabancılaşmasını ve katlanmasını talep ediyor. Vatandaş işsiz, aşsız kalmış, ne gam! Sırtını “devlete” yaslayan milliyetçi elitler, iktidarın dertsiz tasasız ortağı olmanın keyfini sürüyorlar. Üç gün önce AKP iktidarıyla “seçim pazarlığına” tutuşurken “beka sorunu” görmüyorlardı. Bu milliyetçi elitler bir kere olsun yoksul halkın “sesi” olmak için mücadele etmediler. Milliyetçi hamaset nutukları atarken, bu toplumun sınıfsal gerçeğini görmezden geldiler. Devlet, millet, beka söylemleriyle toplumsal çelişkileri gizlemeye çalıştılar. Geçinmek için dişini tırnağına takıp çalışan, yarını için umut biriktirmekte zorlanan emekçi genci, işçi kadını, devletin rantını yiyenlerle “eşitlemeye” kalktılar. Bu toplumun kaybedenlerinin, “arka sıradakilerin” insanca yaşam umudunu sömürmekte “mutabık” kaldı AKP’li ve MHP’li elitler. Memleket insanını tanzim kuyruklarında biraz daha ucuz sebze için soğukta beklemeye mahkûm ederken, “yokluk değil varlık kuyruğu bu” diyecek kadar yüzlerini kararttılar. İktidar bloğu, iktidarlarının büyük yara aldığı Haziran günlerinden bu yana, canhıraş bir şekilde hakikati çarpıtmaya çalışıyorlar. Hâlbuki Haziran’ın, yani Gezi’nin iktidara mesajı alabildiğine açık ve barışçıldı. Bu ülkenin gençliği, geleceğinin AKP’yle birlikte giderek karardığının farkındaydı. Aslında yalnızca AKP ile sınırlı kalmayan bir “mesajdı” bu! Kapitalizmin neoliberal ütopyasının “imkansızlığını” bilinçli ya da bilinçsiz biçimde kavrayabilmişti. Gezi, bu memleket gençliğinin “kurucu” isyanıydı. İktidarın aradan geçen yılların ardından Gezi’yi yeniden “yargılamaya” kalkmasının en büyük nedeni, kendi tükenmişliği karşısında Gezi’nin “kurucu ve boyun eğmeyen gücüdür.” Yalnızca yeni bir “öteki”, yeni bir “terörist” yaratmak için Gezi’ye saldırmıyorlar. Gezi, iktidarın gizlemek istediği ne kadar “hakikat” varsa, onları yüzlerine “çarptığı” için şimdilerde bir kez daha yargılanıyor. İktidarın Gezi karşısında Kabataş’ta uydurduğu “hikâye”, geleceğin nasıl şekilleneceğine ilişkin en büyük ipucuydu. O günden bugüne değin iktidar kendi ürettiği “hikâyelere” bizi inandırmak için “zorluyor.” Satın alınmış ekranların ve besleme basının yetersiz kaldığı yerde imdada iddianameler yetişiyor. Hem de mücadele ettiklerini iddia ettikleri Fetullahçı yargının yöntemleriyle. Sadece yöntem de değil, doğrudan onların yarım bıraktığı hukuk dışı delillerle yapıyorlar bunu. Elindeki görünür görünmez bütün şiddet araçlarını anlattığı “hikâyeye” inanmamız için kullanıyor. Ancak unutulmasın, “hakikat” her zaman iktidar olmasa bile, haklılığını hiçbir zaman yitirmez. Bu memleketin toplumsal hafızası, iktidarın yalanına karşı “hakikati” savunacak kadar güçlüdür!
basindan_tarih: 
01 Şub 2019

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Ne demişti Erdoğan? “Biz milletin hakkının hukukunun özgürlüğünün alanını genişletmeye çalıştıkça bunların faşist yüzleri açığa çıkıyor. Bu ülkenin meşrebi duruşu belli olan Cumhurbaşkanını bira içmeye, Mozart dinlemeye zorlamak faşistliğin dik alasıdır…” Haklı! İnsanlık böyle ağır bir faşizm görmemiştir! Bu “özgün” faşizm tanımından 10 gün sonra faşizme teslim olarak klasik müzik konserine gitti Erdoğan. Hem de konseri, bir kaç gün öncesinde kaba bir şekilde, ülkemizi ekonomik olarak çökertmekle tehdit eden ABD’nin müstakbel başkanı ile izledi. İç politikada alabildiğine saldırgan ve düşman bir dil kullanan, pek bi Anti-emperyalist AKP ve yayın organları da tüm kutuplaşma ve gerilimi Kemalistlere ve sola yıkıp, Trump’ın özel temsilcisini görmezden geldiler ve klasik müzik ve uzlaşının, normalleşmenin erdemini keşfettiler. Muhtemelen özel temsilci de “işte çağdaş Türkiye bu!” diyerek dönmüştür.   Nerede ise hiçbir ülkede haber bile olamayacak bir konser olayı enine boyuna tartışıldı. Normalleşme işareti olarak da yorumlandı. Fazıl Say’ın tutumu üzerine de eleştirel çok yorum yapıldı. Ben daha çok Erdoğan’ın tutumunun yüceltilmesi üzerine yazmak istiyorum. Çünkü bu büyük bir sorun bence. Bu tarz jestler, bir yandan iktidarın yaptığı her şeyi temize çekiyor, öte yandan “başarılı” bir politik tutum olarak kabul edilip alkışlanıyor. Hatta “yukarılardaki” bu “köşesizleşme” bakanlara, bürokrasiye giderek siyasi rakiplere karşı da iletişim yöntemini aşan bir politikaya dönüşüyor. Tabii ki küfürleşilmesin, hakaret edilmesin üşman olarak görülmesin. Ama sorun şu ki başta yargı ve güvenlik bürokrasisi olmak üzere tüm gücü elinde bulunduran iktidar küçücük jestlerle bile alkış alırken, muhalefet nerede ise yer yer yalakalığa varan tutumuna rağmen sürekli sopa yiyor! İktidar bileşenlerinin buldukları her fırsatı değerlendirmeleri anlaşılır. “Saray’da” muhalifler kabul edilirken takınılan müstehzi tutum bundan kişisel keyif aldıklarını da gösteriyor. Buna teslim olanların “bana su verdi!” tadında sevindirik tavırları da onların kişiliklerini ilgilendirir diyelim. Ama sabah akşam üyelerine, liderlerine değerlerine, geçmişlerine hakaret edilirken adayların ve yöneticilerin bu tutumu organizasyonları da kişiliksizleştiriyor. Uğruna can verilmiş, özgürlükler harcanmış değerler üstünde üç kağıtçı siyaset erbabı hatta muktedir eskileri, bir dönem karşı safta olanlar hem de değişmeden sörf yapar hale geliyor. Örgütlü mücadelenin olmazsa olmaz unsuru olan dayanışma, ortak hedef, kadro gibi unsurlar anlamını yitiriyor. Daha da önemlisi kökeninde iktidarın siyasal ve sınıfsal tercihlerinin olduğu gerilimler sanki tarafların kullandıkları dilden kaynaklanıyormuş algısı sinsice zihinlere işliyor. Yani karşılıklı sakin bir dil kullanılırsa yağma düzeni, yoksulluk, işsizlik ortadan kalkacakmış, seçime dair şaibeler, haksız tutuklamalar, iş cinayetleri, intiharlar, savaş politikaları, sömürü yok olacakmış gibi davranılıyor. Üstelikte bu “yumuşama” tutumu hep muhalif unsurların tavizi üzerinden değerlendiriliyor! Mesela muhalefetin adayı kaçak Saray’ı meşrulaştırıp abartılı saygı jestleri yapınca alkışlanıyor ama bakanların muhalif liderlere hakaretleri, Erdoğan’ın sabah akşam hedef gösterip hakaret etmesi, yargıya talimat vermesi bu alkış erbabınca görmezden geliniyor. Görmezden gelmek ne kelime, siyasi deha olarak alkışlanıyor. Sanki önümüzdeki yerel seçimde kendilerini aday gösteren muhalefet partilerinin adayları değillermiş de Erdoğan’dan icazet alarak yarışa giriyorlarmış gibi davranan bu adaylardan seçildiklerinde kendi partilerinin politikalarını yürütecekleri beklenebilir mi? Belki de asıl sorun da buradan kaynaklanıyor. Muhalefet partilerinin Erdoğan ve AKP- MHP’sinden farklı bir yerel yönetim ve ülke yönetimi politikaları var da adaylar mı bilmiyor, yoksa böyle bir program yok mu? Erdoğan’ın gücünden duyulan korkunun bir nedeni de sanatçısından adayına, insanların parçası olduklarında kendilerini güçlü ve güvende hissedecekleri bir örgütlenmenin olmaması da olabilir mi?
basindan_tarih: 
11 Oca 2019

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Öteden beri, AKP başta olmak üzere, iktidarların özgürlükleri boğduğu, yağma ve sömürünün arttığı, iç barışın bozulduğu, krizlerin emekçileri ezdiği dönemlerde bir dâhiyane(!) formül dillendirilir: ancak bir merkez sağ parti/lider oyları bölerse iktidar değişebilir! Bir yurttaş böyle düşünürse, en fazla kendi öngörüsünü test etmiş olur. Ama söz konusu siyasi parti ise, hele hele ülke siyasetine müdahale edebilecek bir siyasi parti ise durum değişir. Seçmenin oy tercihinin siyasetle değişmeyeceği ön kabulünün bir sonucudur bu yaklaşım.   Seçmen tercihlerine yön veren dinamikleri ve dünyayı durağan, değişmez gören bu bakış açısının, esasen siyaseti imkânsız ve gereksiz hale getirdiği göz ardı ediliyor. Dönüştürmeye, değiştirmeye ve devrime sırt çevirip, “toplum % 70 muhafazakâr/sağ, % 30 cumhuriyetçi/sol olarak bölünmüş bu da değişmez” dediğinizde, iktidar için önünüzde iki yol vardır: oyları bölecek bir merkez sağ parti/lider ya da sağcılaşmak! Bazen en radikal siyasi faaliyet iktidar içinde kavga izleri arayıp “şu kadar vekil istifa edip yeni parti kuracakmış!”, “falanca sermaye grubu desteğini çekmiş!”, “ABD (ya da falanca ülke) fişini çekmiş!”, “ekonomik kriz götürecek bunları!” türünden zavallı komplo teorileri veya temenniler olabiliyor. Zavallı komplo teorileri çünkü başta AKP, tüm sağ iktidarlar sermaye ve emperyalizmin en sadık partnerleri olmuştur. Defalarca denendiği üzere bu bakış açısıyla üretilen politikalarla, objektif koşulların iktidar değişimini mümkün, hatta mecbur kıldığı durumlarda bile iktidar değişmez. Ne iktidarı belirleyen uluslararası ilişkiler, sınıfsal ve ekonomik yapı (müesses nizam) değişir, ne de kadrolar değişir. En fazla meşruiyet krizinin zorladığı ve işlerin iyice berbat olduğu dönemlerde koalisyon ortağı olup yüklü bir fatura ile muhalefete dönersiniz. Sağ ise “sonsuz esnekliği” ile farklı adlarla kesintisiz iktidarını sürdürür. Rejimin değiştiği, iktidarın cüret ve kabiliyetinin arttığı bu kavşakta sol/sosyal demokrat partilerin aynı bakış açısının özgün ve abartılı bir formuyla malul olduğunu görüyoruz; bir yanda sağ muhafazakâr bir partiyi güçlendirmeye çalışırken diğer yandan kendi kadro, söylem ve politikalarını da iktidara benzetiyorlar. Bu politik tercihte ısrar edilmesi siyasette yer tutmak isteyen kadroları sağdan her anlamda medet umar hale getiriyor. Hatta iktidar partileri ile iltisaklı olanlar tercih edilir hale geliyor. Parti politikalarını anti demokratik bir şekilde yönlendirenlerin tercihlerinin, şu ya da bu seçim için başvurulan taktik bir hamle, iktidar olmak için stratejik bir yönelim değil sahiden ikna oldukları bir ideolojik tercih olduğu anlaşılıyor. Yerel seçim sürecinde aday yapılan ve tartışılan kimi isimler ve izlenen politikaların başka bir açıklaması olamaz. Ancak bu tercihin artık tüm merkez sol ve sosyal demokratların zihnini işgal etmeye başladığını görüyoruz. Seçimde “başarılı” olunsa bile asıl risk burada. Sabah akşam sövenlere abartılı saygı jestleri yapmak, anayasayı göz ardı etmek, vs. iktidar partileri ile farkı sıfırlıyor. Değişen rejimle iki partili yönelimden kaygı duyuluyorken, nerede ise aynı partinin/ideolojinin farklı fraksiyonlarına mecbur kalma riski söz konusu! Oysa etik ve ideolojik olarak “biz kazandık”. Karşımızda tüm iddia ve politikaları iflas etmiş çürümüş bir iktidar var. Çevre, kültür, hukuk, ekonomi, ahlak, inanç, vs. nereye elinizi atsanız elinizde kalıyor. Yaygara, yalan ve açık şiddetle ayakta duruyor. Bu iktidarın karşısına cesur, açık, sahici, kapsayıcı bir sol alternatifle -ki bu kadroları da içerir- çıkmak yeterlidir. Azıcık tutarlılık ve cesaret!
basindan_tarih: 
04 Oca 2019

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

  Bir ilçe adliyesinde arşiv memuru olarak çalışıyorsunuz ve yaşadığınız ilçeye belediye başkanı olmaya niyetlendiniz. Yaklaşık bir ay önce, 1 Aralık 2018 tarihinde istifa etmeniz gerekirdi. Seçimleri etkileyecek, rakiplerinize karşı avantaj sağlayacak bir kamu gücü elinizde değil, buna rağmen 1 Aralık’ta istifa etmediyseniz geçmiş olsun, aday olmazsınız! Çok basit, ahlaki ve mantıki bir gerekçeye dayanır bu engel: Adayların görevleri gereği kamu adına ve lehine kullanmak üzere verilen olanakları, kendi lehlerine/rakiplerinin aleyhlerine kullanma ihtimali. Ayrıca tarafsız icra edilmesi gereken bazı görevlerin siyasi kimlikle bağdaşmaması da bir etken. Yetişmiş insan kaynağının kıt olduğu dönemlerde bile bu ahlaki ilke gözetilmiş. Kökeni çok eskiye gider bu ilkenin. 1876 tarihli Kanuni Esasi’de bile iki görevin (mebusluk ve memuriyet) birleşemeyeceği öngörülmüş. 3 Nisan 1923 tarihli 320 sayılı kanundan bu yana kamu görevlilerinin seçime katılma koşulları şu ya da bu şekilde düzenlenmiş. Ama mutlaka hepsinde kamu görevlilerinin seçimlerden belli bir süre önce görevden ayrılma şartı getirilmiş. Hatta yukarıdaki gerekçe ile halen hâkim, savcı, subay ve astsubay gibi görevlilerin seçilememeleri halinde kamuya dönüşlerine dahi izin verilmez. Yerel seçimlerle ilgili olarak ise 2972 sayılı yasa özel bir istifa çekilme düzenlemesi getirmemiş. Ancak özel hüküm bulunmayan durumlarda diğer seçim kanunlarının uygulanacağı vurgulanmış. Tam da bu hükümlere dayanan Yüksek Seçim Kurulu, 23 Ekim 2018 tarihinde toplanmış ve diğer kanunlara bakmış. Yerel seçimlerde aday olmak için en geç 1 Aralık 2018 tarihinde istifa etmesi gereken kişileri saymış: “Hâkimler ve savcılar, Yüksek yargı organları mensupları, Yükseköğretim kurumlarındaki öğretim elemanları, Yükseköğretim Kurulu, Radyo ve Televizyon Üst Kurulu üyeleri, Kamu kurumu ve kuruluşlarının memur statüsündeki görevlileri ile yaptıkları hizmet bakımından işçi niteliği taşımayan diğer kamu görevlileri, Subay ile astsubaylar, Siyasi partilerin il, ilçe yönetim kurulu başkan ve üyeleri ile Kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ile sendikalar, kamu bankaları ile üst birliklerin ve bunların üst kuruluşlarının ve katıldıkları teşebbüs veya ortaklıkların yönetim ve denetim kurullarında görev alanlar”. Şimdi gelelim TBMM Başkanı’nın durumuna. Anayasanın 94/6. Maddesi açıkça “Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı, Başkanvekilleri, üyesi bulundukları siyasi partinin veya parti grubunun Meclis içinde veya dışındaki faaliyetlerine, görevlerinin gereği olan haller dışında, Meclis tartışmalarına katılamazlar” demektedir. Bu nitelikleri gereği de protokolde ve kamu olanaklarını kullanmada ayrıcalıklı yetkileri vardır. Bu madde ayrıca TBMM başkanları ve vekilleri için özel hüküm (lex specialis) niteliğindedir. Aday tanıtım toplantısına katılması bile Anayasanın açık ihlalidir. Kesin aday listeleri teslim edilinceye kadar sorun ağırlıklı olarak siyasi etik ve meşruiyet sorunudur. İstifa etse bile bunu tamir edemez. Muhalefet partileri “Anayasaya aykırı ama…” diye başlayarak bahane üretemezler, üretmemeliler. Bu kaba ihlale göz yumulamaz. Bu tartışma epeydir unuttuğumuz anayasa, hukuk, adalet ve ahlakı yeniden hatırlatabilir. Bu ihlalin yaptırımı olmadığı doğru değildir. Kesin aday listeleri verildiği anda YSK, açık hüküm bulunmayan diğer görevlilerde olduğu gibi bir değerlendirme yaparak adaylığın “geçersizliğini” tespit edecektir. Tabii hukuk içerisinde kalacaksa ve “Yasalar örümcek ağları gibidir, küçük sinekleri yakalar, eşek arıları ise deler geçer” özdeyişini haklı çıkarmayacaksa! Ama hukuktan bahsetmekten daha çok ahlaki duruma tekrar dikkat çekmek isterim: seçime etki etme şansı olmayan bir memur ayrılarak maaşını dahi bırakmak zorunda. TBMM başkanı ise, rakibi olan bir vekil hakkındaki dokunulmazlık dosyasını gündeme alıp, kendi aleyhine sonuç doğurabilecek soru önergesini geri çevirdikten sonra, partisi lehine bir yasayı öne alıp rakibinin vergisi ile finanse edilen makam arabasına binip trafiğe takılmadan mitinge yetişebilir! Bunu sindiren ve adil bulan bir kimse ile değil aynı gemide, aynı anlam ve hukuk dünyasında bile olamayız!
basindan_tarih: 
17 Kas 2018

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Ekonomik krizle birlikte, bildik klişe tekrar tedavüle sokulmuştu: Hepimiz aynı gemideyiz! Malum, memlekette işler ne zaman sarpa sarsa egemenler tarafından dillendirilir bu deyim. İşler, -tabiî ki iktidar ve sermayenin işleri- yolunda gidiyorken hiç duymayız bu sözü. Krizde faturanın, krizin çıkmasında payı olmayan kişilere yıkılacağının ve sorumlulukların gizleneceğine dair güçlü bir işaretti bu. Nitekim krizin sınıfsal niteliğinin ve sorumlularının gizlenmesine, faturanın halka çıkarılmasına dair işareti alanlar -en azından- gemi benzetmesinin elverişsizliğine rağmen bu üç kağıda karşı çıktılar, karşı çıktık. Haliyle iktidar ve yanaşmaları doğrudan “aynı gemide değiliz!” diyenleri, iktidarın sorumluluğunu, sınıfsal niteliğini ve krizi halka fatura etme girişimlerini eleştirenleri vatan haini ilan ettiler. Bu benzetme üzerine yazılmadık şey kalmadı. Belki bu deyimin bir propaganda sloganının ötesine geçip, muhalefet partilerindeki dönüşüm taleplerini bastırmada kullanılan bir politik yöntem haline geldiği üzerine yazılmalı! Benim yazma niyetim yoktu. Ama dün “aynı geminin yolcuları” TBMM “çatısında” karşı karşıya geldi! İşsizlik bir genci intihar için meclisin çatısına çıkarmıştı. Genci vazgeçirmeye çalışan AKP milletvekillerinin yaklaşımı iktidarın halka nasıl baktığı yanında, sınıfsal durumu ve krizle ilişkisini, kendisini hala sağın aynasından görüp onamı orada arayanlara, bu çelişkiler üzerinden siyaset kurmak yerine siyasetsizliğe sığınanlara çok şey gösterdi. Ya da göstermeli diyelim! Yavuz Oğhan’ın RS FM’deki programına bağlanan AKP’li vekil büyük bir alicenaplıkla (!) ayrıntıları anlattı: “hayırdır niye böyle bir şey yapıyorsun?” diye sorunca sağlık bakanlığı sınavında yedek kaldığını, sahipsiz olduğu için işe giremediğini söyleyince “gel seni bakana götürelim demişler” bakanlar da “Allah razı olsun” bu talepleri “değerlendirmeye” almışlar. Kirasını ödeyemediğini ve “onursuz bir insan olmadığını” söyleyince “belki de duygusal davranıp, tüm borçlarını ödemeyi” teklif etmişler. Eklemişler; “para için değer mi?”. Genç, borçlarını 3-5 bin lira olarak belirtmesine rağmen “10 bin lira vereceğim” demiş. Ne yüce gönüllülük! Oğhan’ın izleyicilerden aktardığı “biz de mi meclise gidelim?” sorusunu ise; “kendimi halka adamış bir insanım… ama her işin olması söz konusu olmayabilir. ..Yeter ki bir kardeşimizin tırnağı kanamsın, servetimi harcarım…ama… İskandinav ülkelerinde bile intihar oluyor” diye cevaplamış. Erdoğan Bayraktar’ın verdiği parayı “ben dilenci değilim!” diyerek iade eden Dilek Özçelik’in davranışı ile benzerliğin hatırlatılması üzerine de; “…ben inanmıyorum ki sayın Erdoğan Bayraktar o kardeşimizin gururunu incitme noktasında…değildir” demiş. Anlaşılıyor ki yaşananlara bizim verdiğimiz anlamı vermekten çok uzak. Kuşkusuz o anda yapılacak ilk iş ne olursa olsun intihardan vazgeçmeye ikna etmekti ve bu insani görevdi. Ancak göreceğiz ki AKP ve muhtemelen kendisini “kahraman” hisseden ve tebrikleri kabul eden vekil, iş görme tarzlarını ve sınıfsal tercihlerini değiştirmeyecekler. Ne liyakate dayalı bir personel politikası ne de krizin alt gelir gruplarında yarattığı yıkıma çözüm bulacaklar. Nitekim “10 bin liralık fatura” ile bir kişiyi intihardan vazgeçiren vekil ve çatıdaki arkadaşları belki de yüzlerce intihara yol açacak ünlü 5. Maddeye evet oyu verdiler. İntihara teşebbüs eden vatandaşımıza ise umarım “intihara kalkışmak sureti ile ekonomik güvenliği tehdit etmekten” soruşturma açmazlar! Peki muhalefet? Tam da yerel seçimlere giderken canı pahasına onurunu korumaya çalışanlara AKP’li vekilin iş vaadi ve parasına inat, bir umut ve mücadele azmi verebilecek mi? Benzetmeye dönelim: Hepimiz aynı çatıdayız ama kimimiz vicdanını rahatlatmak için “sadaka” vermek için, kimimiz ise intihar etmek için!
basindan_tarih: 
09 Kas 2018

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

  Bir an için dünyada “sol” başlığı altına alabileceğimiz rejimleri, iktidarları, hareket ve mücadeleleri yok sayalım. Hatta solun/sosyalizmin/sosyal demokrasinin insanlığa kazandırdıklarını da yok sayalım. Barınma hakkını, emekçilerin çalışma koşullarının iyileştirilmesini, parasız eğitimi, sağlık hakkını, sosyal güvenlik ve insan haklarını, çevre mücadelesini; özetle insanca bir yaşam için, solun yüz yıllardır büyük bedeller ödeyerek insanlığa armağan ettiği tüm “kazanımları” olmamış sayalım. Üstüne dünyadaki ana akım siyasetin gidişatının ırkçılıktan/otoriterlikten/sağ rejimlerden/popüler sağ liderliklerden yana olduğunu kabul edelim. Sonuncusunu Brezilya’da gördüğümüz “yarı meczup” liderlerin yükselişinin devam edeceğini düşünelim. Trump, Bolsonaro, Orban, vs. olduğu gibi... Peki, gidişat böyle olsa bile, “biz” bu gidişata teslim mi olmalıyız? Yanıt(ım)a geçmeden önce; AKP ve bağlaşıklarına karşı mücadele eden/ediyor görünen bir kısım muhalif yapı ve kişi artık “sağ/sol kalmadı” şeklinde özetlenebilecek bir bakışa sahip. Aslında bu siyasi yaklaşıma, şimdilerde mucidinin bile terk ettiği, “liberalizmin, insanlığın ideolojik ve siyasal yönetim arayışının nihai (ve ideal) sonu” olduğu şeklindeki “Tarihin Sonu” tezinin ülkemize özgü bir yansıması diyebiliriz. Bu bakışın uzantısı olarak da “toplumun yüzde 70’i sağ/muhafazakâr, seçimle iktidara gelmek için de sağcılaşmak gerek” şeklindeki dahiyane (!) politikalar ısrarla takip ediliyor. Doğal olarak bir müddet sonra kadro ve izlenen politikalar bakımından aynılaşmaya kadar varıyor: Siyasetin sonu! Daha ilk andaki teşhiste “kalmadı” dedikleri bir toplumsal kesimin varlığını kabul edip, o toplumsal kesime atfedilen yanlış ezberler üzerinden siyaset yapmaya çalışınca, ortaya her politik kavşakta daha derinleşen umutsuzluk ve yenilgiler çıkıyor. Toplumsal muhalefetin ana kitlesini hasbelkader yönlendiren partiler bu yanlış ezberleri tekrar ettikçe geniş kitleler sinsi bir şekilde sağ değerlere ve politikalara hazır hâle getiriliyor. Sol/sosyalist değerlerin mücadelesini verenler ise marjinalleşip iktidarların saldırılarına karşı savunmasız hâle geliyor. Teşhisi ve çözümü ile bir bütün olan bu kaba set/yaklaşım kendi sahte figürlerini, sahte medyalarını ve sahte sollarını üretip duruyor. İşte kenti yağmalayan “solcu” belediye başkanları; göçmen ve sığınmacı karşıtı “devrimci” başkanlar; emperyalizmle flört eden “özgürlük hareketleri”; bağımsızlığı, anti-emperyalizmi, dayanışmayı, laikliği, barışı, sınıfı telaffuz dahi edemeyen sosyal demokratlar… Bir başka çelişki ortaya çıkıyor; toplumsal muhalefetin ana gövdesini oluşturan partilerin yöneticileri sağa doğru giderken, üye tabanlarında ahlaki ve siyasi onam hâlen “sol ve sol değerler” üzerinden gerçekleşiyor. Dünyada da ABD dahil, yabana atılmayacak bir sol/sosyalist direniş ve arayış sürüyor. Esasen neredeyse tüm iddiaları ile iflas ettiği savunucuları tarafından bile dillendirilen sisteme karşı yabana atılmayacak olanaklar açılmış durumda. Eşitlik, özgürlük, adalet, anti-emperyalizm, barış gibi değerlerimiz, kendi seçmenimizi “yakalamak” için sadece seçim süreçlerinde dillendirilen sloganlar olamaz. Özellikle karar mekanizmalarında bulunanlar bu değerlerle uyumlu siyasi bir pratik izlemezlerse, “objektif” olarak mevcut iktidar ilişkilerinin yeniden ve yeniden üretilmesine hizmet eden, kendi koltuklarını düşünen “aparatlar” ve “klikler” hâline dönüşmüşler demektir. Başlangıçtaki sorunun cevabına bağlayarak sonuçlandıracak olursak; dünyada gidişatın sağ ve otoriterlikten yana olduğunu kabul etsek bile teslim olmayacağız. Ülkemiz özelinde de toplumsal muhalefetin kontrolünü elinde bulunduran bu sahte sola ve teslimiyetçi yaklaşımlara değerlerimizi kurban etmeyip her siyasi kavşakta ısrarla bunun kavgasını vereceğiz!

Sayfalar