İlhan Cihaner

basindan_tarih: 
20 Nis 2019

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

2023’e giderken yerel seçim sonuçlarının doğru analizi her politik aktör için hayati önemde olacaktır. Yerel seçimlerin kendine özgü dinamikleri, değişen rejimin iktidara sunduğu yeni olanaklar, belediyelerin içine düşürüldükleri zorluklar ve ekonomik kriz koşulları, en önemlisi de merkezi iktidarı elinde bulunduranların (AKP ve MHP seçkinleri ve sermaye) cüreti ve kırılganlıkları göz ardı edilmeden yapılmalı bu analiz.   İktidar bloğuna kaybettirme stratejisi bu süreçte kazanma stratejisine ve kalıcı bir oy desteğine evirtilmezse bu sonuçlar, Gezi gibi, 7 Haziran gibi, Adalet Yürüyüşü gibi, politik aktörlerin iç siyasetlerine hizmetten ve nostaljik bir övünçten başka bir işe yaramayacaktır. Herkesin -haklı olarak- kutlama sarhoşu olduğu bu günlerde yazdıklarım sevimsiz, farkındayım. Ama her birisi mutlak başarı olan kabul edilen Gezi, 7 Haziran ve Adalet Yürüyüşü’nden bu yana iktidar bloğunun ajandasındaki başta rejimin Anayasal niteliğini değiştirmek olmak üzere hiçbir stratejik adımına engel olunamadı. Ve tüm bu “başarılara” rağmen sömürü, işsizlik, yağma, iş cinayetleri, yoksulluk, uluslararası arenada başarısızlık, ulusal varlıkların yağması vs. derinleşerek devam ediyor. Ancak ezilenlerin politik tercihi toplamda dramatik bir boyutta değişmiyor. Blokların kendi içlerinde oy kayması olarak değerlendirilebilecek oynamaların yol açtığı taktik “başarı” ya da “başarısızlıklar” yaşanıyor. Ayrıca önümüzdeki dönemde muhalefetteki aktörlerin kendi tabanlarını bir kez daha karşıtlık/mecburiyet üzerinden farklı siyasi partilere oy vermeye ikna etmeleri kolay olmayacaktır. En basiti seçime dair İstanbul’daki “hassasiyetin” Doğu ve Güneydoğuya yansıtılmamış ve kriminalleştirmeye karşı cephe alınmamış olması seçmence sorgulanacaktır. HDP oyları düşüldüğü zaman sonuç haritasının ne olacağı da az çok kestirilebilir. Seçmen tercihindeki bu kilitlenmenin/durağanlığın nedeni – birilerinin tüylerini diken diken etse de, birilerini bıyık altından güldürse de – sınıfsal bağlamına oturtulmamış bir mücadele veriliyor olması. Eğer bu yapılmaz ise geçmişte benzeri çok görüldüğü üzere “bizimkilere” bile -anlaşılmaz bir şekilde- pek sevimli ve başarılı (!) gelen Gül, Babacan, Davutoğlu benzeri figürlerin yükselişe geçtiği bir süreç yaşarız. Oysa yerel seçimlerin kendine özgü iklimi ve sonuçları ezilenlerle doğru ve kalıcı bir bağ kurmak için fırsatlar açtı. İşte şu “çay simit hesabı.” Kendileri sonsuz lüks ve şatafat içerisinde yaşarken halka 3 öğün çay ve simidi kâfi gören AKP’linin sınıfsal konumu ve muhtemelen bu konuşma yapılırken Çırağan Sarayındaki düğünün gösterdikleri… En güzel özetini Twitter’da @varcarian hesabı yapmış: “Adamlar ne güzel düzenek kurmuş, düğüne gitmeden hepimiz bir büyük altın taktık”! Evet, katılmadığımız bir düğünün finansmanını üstelik hepimizin gözlerine sokarcasına, caddeleri kapatıp itiraz edenleri dövecek gözü karalıkla ezilenlerden çıkaran bir rejim söz konusu. Bu “rejim” ve sermaye için mücadele veren Yusuf’lar. Yusuf’u hatırlarsınız. AKP’nin propaganda materyallerini dağıtırken bir çeşit sorguya çekilen genç vatandaşımız. AKP elitleri “ezilen” Yusuflara, kendilerini, yıllarca “kurtarıcı” olarak sundular. Yusufların “çaresizliğini” ve “kurtuluş umudunu” –hayasızca- iktidar manivelası olarak kullandılar. Bu düğün, eski ve yeni iktidar sahiplerinin çıkar ilişkilerini en yalın haliyle gösterdi. Seçim sonuçlarının okunmasına ve siyasal hattın inşasına yönelik tartışmayı “sınıf” hattı üzerine kurmak zorundayız. İşte Yusuf’un bu mücadelesinin Çırağan’dakiler o düğünü yapabilsinler diye olduğunu, insanlar üç öğün çay ve simide talim etsinler diye olduğunu bıkmadan usanmadan anlatarak başlayabiliriz.
basindan_tarih: 
22 Mar 2019

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

AKP-MHP koalisyonu altında birleşen elitler, izledikleri politikalar nedeniyle memleketi çıkmaz yola soktular. Ağırlıklı olarak AKP’li elitlerin “malı götürdüğü” yağma döneminin altın çağı sona ererken, zayıflayan halk desteği MHP’nin takviyesi ile telafi edilmek isteniyor. Tabiri caiz ise MHP’li elitler “yemedikleri bir yemeğin faturasına ortak” oldular ama “bir parti iki genel başkan” konumdaki İYİ Parti tarafından “yutulmaktan” kurtuldular. Ellerindeki belediyelerin korunması için AKP desteği ile bürokrasiden pay almak da bonus oldu! İşte bu kadroların benimsediği, dış borç ve özelleştirmelerle finanse edilen, inşaat ve ranta dayanan kof büyüme halkın üzerinde büyük bir borç yükü oluştururken, sermaye sınıfı gelirini sürekli katladı. 12 Eylül’le başlayan “kompradorlaşma” ise zirve yaptı.   O kadar ki komprador figürler doğrudan bakanlar kuruluna dâhil oldular. En somut örneği Tarım Bakanı ile işi yavaş yavaş stand-upa götüren veliaht damat! Şimdilerde takke gitti kel göründü! Tüm tükenmiş iktidarlar gibi sarılabilecekleri son şeye sarılıyorlar: Sahte bir milliyetçilik ve din sömürüsü. Bunun somutlaştığı söylem ise: “Beka!” Beka korkutmasının utangaç destekçileri ve AKP’liler uluslararası ilişkilerin doğasında var olan ve jeo-stratejik konumdan kaynaklı riskleri, doğrudan AKP’nin sorumlu olduğu sorunları, hatta taa Yeni Zelenda’da gerçekleşen alçak saldırıyı gerekçe gösteriyorlar. Zannedersiniz IŞİD’i Mansur Yavaş kurdu, doları Tunç Soyer fırlattı, enflasyonu Komünist Başkan azdırdı, S-400 krizini Alper Taş çıkardı!   Bu korkuyu pompalayan zevata şunu sormak gerek; tehdit saydığınız olaylar bu iktidar zamanında gerçekleşti. Niye engel olamadınız? Hatta çoğu riski bu iktidar arttırdı. Zaten iktidarsınız, buyurun kurtarın bekamızı! Emperyalizmin tarihimizdeki en elverişli aparatı, kompradorlaşmış bir iktidardan anti-emperyalizm eksenli bir beka kurtarıcısı çıkarmak olsa olsa tam tersi “emperyalizmin ajanı” olmaya işaret eder. Neo-Con saldırganlığın Afrika ve Ortadoğu’yu kan gölüne çevirmesine destek veren, yargıyı ve orduyu CIA destekli bir yapılanmaya boğduran, memleketin en üretken ve stratejik kurumları olan Tekel, Şeker Fabrikaları, SEKA, Petkim, Telekom ve daha nicelerini uluslararası sermayeye ve işbirlikçilerine peşkeş çeken, Tank Palet Fabrikası gibi hayati önemde bir fabrikayı, artık irice bir ABD üssü haline gelmiş arkaik Katar’a devreden iktidar bekamızı kurtaracak öyle mi!   Geniş muhafazakâr ve milliyetçi tabanlarını bu söylem üzerinden ikna etmeye çabalıyorlar. Seçimsiz olacağı öngörülen 4 yıllık süreçte meşruiyet tartışmasına yol açmak ve belediyeler üzerinden rant ve yurttaşla temas olanağından yoksun kalmak istemiyorlar. Bunu yaparken aynı zamanda kaybettikleri belediyeleri (Hatta belki de bu söylem üzerine 2023 politikaları inşa edilecek) gasp etmenin, kırıntıları kalmış meşruluk zemininden iyice kopmanın siyasi zeminini de hazırlıyorlar: Belediyeleri bekamıza kastetmiş bu teröristlere mi bırakacağız! Son günlerde medyada yaşananlar ve AKP-MHP adına konuşanların, en basit mantık kurallarından kopuk asgari etik ve meslek kurallarıyla bağdaşmayan, adeta çıldırmış gibi yaptıkları bu kirli propaganda basite alınmamalıdır. Şubat 2018’de yaptığımız “Gelecek İçin Biz” çağrısında özetle; “muhalefetin olağan dönemin siyasi araçları ve yöntemlerine sıkışmaması” gerektiğini vurgulamıştık. Bu uyarıyı muhalefetin karar alıcılarına tekrar hatırlatmakta fayda görüyorum. Ayrıca tüm bu hengâmeyi samimi kaygılarla izleyen tüm yurttaşlarımıza da şunu hatırlatmak isterim: Nerede ise tüm seçmenler için bir “mecburiyet seçimine” dönüşen bu sürecin umutlarınızı yok etmesine izin vermeyin. Potansiyelimiz, yetişmiş insan gücümüz bilgi ve birikimimiz geleceğimizi kurtaracak yeterlilikte. Ülke olarak gücümüz “yeni” olanı kuracak düzeyde. Mevcut aktörlerin birçoğu ortalamamızı bile yansıtmayan kifayetsiz yarım akıllılar. Kendinize inanın, Bizlere inanın!
basindan_tarih: 
08 Mar 2019

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Malum, İslamcı ve milliyetçi elitler koalisyon halinde memleketin dümenindeler. Hepimizin her gün çok çeşitli biçimlerde deneyimlediğimiz üzere, işler uzun süredir hiç de iyi gitmiyor. Kapitalizmin “neoliberal rüyasının” kriziyle birlikte dağıtacak “rant”, inandıracak “hedef” yaratmakta zorlanan iktidar bloğu, hepimizin bugününü ve geleceğini tüketmeye devam ediyor. Tercih ettikleri ekonomi politikalarının sorumluluğuyla yüzleşmemek için “hakikatin” üstünü örtecek “hikâyelere” sarılıyorlar. Hakikati gözlerimizin önünden kaçırmaya çalışırken, arkalarında onarılması zor “toplumsal yaralar” bırakmayı göze alacak kadar da çaresizler. Kendilerine oy vermeyen bütün yurttaşları “terörist” ve “cehennemlik” ilan etmekten imtina etmiyorlar. Öyle anlaşılıyor ki İçişleri Bakanı’nın tek görevi ülke yurttaşlarını “keyfince” terörist ilan etmek!   Koalisyonun milliyetçi ortağı, sıkı sıkıya sarıldığı “beka” söylemiyle, vatandaşın gündelik yaşamında deneyimlediği sorunlara yabancılaşmasını ve katlanmasını talep ediyor. Vatandaş işsiz, aşsız kalmış, ne gam! Sırtını “devlete” yaslayan milliyetçi elitler, iktidarın dertsiz tasasız ortağı olmanın keyfini sürüyorlar. Üç gün önce AKP iktidarıyla “seçim pazarlığına” tutuşurken “beka sorunu” görmüyorlardı. Bu milliyetçi elitler bir kere olsun yoksul halkın “sesi” olmak için mücadele etmediler. Milliyetçi hamaset nutukları atarken, bu toplumun sınıfsal gerçeğini görmezden geldiler. Devlet, millet, beka söylemleriyle toplumsal çelişkileri gizlemeye çalıştılar. Geçinmek için dişini tırnağına takıp çalışan, yarını için umut biriktirmekte zorlanan emekçi genci, işçi kadını, devletin rantını yiyenlerle “eşitlemeye” kalktılar. Bu toplumun kaybedenlerinin, “arka sıradakilerin” insanca yaşam umudunu sömürmekte “mutabık” kaldı AKP’li ve MHP’li elitler. Memleket insanını tanzim kuyruklarında biraz daha ucuz sebze için soğukta beklemeye mahkûm ederken, “yokluk değil varlık kuyruğu bu” diyecek kadar yüzlerini kararttılar. İktidar bloğu, iktidarlarının büyük yara aldığı Haziran günlerinden bu yana, canhıraş bir şekilde hakikati çarpıtmaya çalışıyorlar. Hâlbuki Haziran’ın, yani Gezi’nin iktidara mesajı alabildiğine açık ve barışçıldı. Bu ülkenin gençliği, geleceğinin AKP’yle birlikte giderek karardığının farkındaydı. Aslında yalnızca AKP ile sınırlı kalmayan bir “mesajdı” bu! Kapitalizmin neoliberal ütopyasının “imkansızlığını” bilinçli ya da bilinçsiz biçimde kavrayabilmişti. Gezi, bu memleket gençliğinin “kurucu” isyanıydı. İktidarın aradan geçen yılların ardından Gezi’yi yeniden “yargılamaya” kalkmasının en büyük nedeni, kendi tükenmişliği karşısında Gezi’nin “kurucu ve boyun eğmeyen gücüdür.” Yalnızca yeni bir “öteki”, yeni bir “terörist” yaratmak için Gezi’ye saldırmıyorlar. Gezi, iktidarın gizlemek istediği ne kadar “hakikat” varsa, onları yüzlerine “çarptığı” için şimdilerde bir kez daha yargılanıyor. İktidarın Gezi karşısında Kabataş’ta uydurduğu “hikâye”, geleceğin nasıl şekilleneceğine ilişkin en büyük ipucuydu. O günden bugüne değin iktidar kendi ürettiği “hikâyelere” bizi inandırmak için “zorluyor.” Satın alınmış ekranların ve besleme basının yetersiz kaldığı yerde imdada iddianameler yetişiyor. Hem de mücadele ettiklerini iddia ettikleri Fetullahçı yargının yöntemleriyle. Sadece yöntem de değil, doğrudan onların yarım bıraktığı hukuk dışı delillerle yapıyorlar bunu. Elindeki görünür görünmez bütün şiddet araçlarını anlattığı “hikâyeye” inanmamız için kullanıyor. Ancak unutulmasın, “hakikat” her zaman iktidar olmasa bile, haklılığını hiçbir zaman yitirmez. Bu memleketin toplumsal hafızası, iktidarın yalanına karşı “hakikati” savunacak kadar güçlüdür!
basindan_tarih: 
01 Şub 2019

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Ne demişti Erdoğan? “Biz milletin hakkının hukukunun özgürlüğünün alanını genişletmeye çalıştıkça bunların faşist yüzleri açığa çıkıyor. Bu ülkenin meşrebi duruşu belli olan Cumhurbaşkanını bira içmeye, Mozart dinlemeye zorlamak faşistliğin dik alasıdır…” Haklı! İnsanlık böyle ağır bir faşizm görmemiştir! Bu “özgün” faşizm tanımından 10 gün sonra faşizme teslim olarak klasik müzik konserine gitti Erdoğan. Hem de konseri, bir kaç gün öncesinde kaba bir şekilde, ülkemizi ekonomik olarak çökertmekle tehdit eden ABD’nin müstakbel başkanı ile izledi. İç politikada alabildiğine saldırgan ve düşman bir dil kullanan, pek bi Anti-emperyalist AKP ve yayın organları da tüm kutuplaşma ve gerilimi Kemalistlere ve sola yıkıp, Trump’ın özel temsilcisini görmezden geldiler ve klasik müzik ve uzlaşının, normalleşmenin erdemini keşfettiler. Muhtemelen özel temsilci de “işte çağdaş Türkiye bu!” diyerek dönmüştür.   Nerede ise hiçbir ülkede haber bile olamayacak bir konser olayı enine boyuna tartışıldı. Normalleşme işareti olarak da yorumlandı. Fazıl Say’ın tutumu üzerine de eleştirel çok yorum yapıldı. Ben daha çok Erdoğan’ın tutumunun yüceltilmesi üzerine yazmak istiyorum. Çünkü bu büyük bir sorun bence. Bu tarz jestler, bir yandan iktidarın yaptığı her şeyi temize çekiyor, öte yandan “başarılı” bir politik tutum olarak kabul edilip alkışlanıyor. Hatta “yukarılardaki” bu “köşesizleşme” bakanlara, bürokrasiye giderek siyasi rakiplere karşı da iletişim yöntemini aşan bir politikaya dönüşüyor. Tabii ki küfürleşilmesin, hakaret edilmesin üşman olarak görülmesin. Ama sorun şu ki başta yargı ve güvenlik bürokrasisi olmak üzere tüm gücü elinde bulunduran iktidar küçücük jestlerle bile alkış alırken, muhalefet nerede ise yer yer yalakalığa varan tutumuna rağmen sürekli sopa yiyor! İktidar bileşenlerinin buldukları her fırsatı değerlendirmeleri anlaşılır. “Saray’da” muhalifler kabul edilirken takınılan müstehzi tutum bundan kişisel keyif aldıklarını da gösteriyor. Buna teslim olanların “bana su verdi!” tadında sevindirik tavırları da onların kişiliklerini ilgilendirir diyelim. Ama sabah akşam üyelerine, liderlerine değerlerine, geçmişlerine hakaret edilirken adayların ve yöneticilerin bu tutumu organizasyonları da kişiliksizleştiriyor. Uğruna can verilmiş, özgürlükler harcanmış değerler üstünde üç kağıtçı siyaset erbabı hatta muktedir eskileri, bir dönem karşı safta olanlar hem de değişmeden sörf yapar hale geliyor. Örgütlü mücadelenin olmazsa olmaz unsuru olan dayanışma, ortak hedef, kadro gibi unsurlar anlamını yitiriyor. Daha da önemlisi kökeninde iktidarın siyasal ve sınıfsal tercihlerinin olduğu gerilimler sanki tarafların kullandıkları dilden kaynaklanıyormuş algısı sinsice zihinlere işliyor. Yani karşılıklı sakin bir dil kullanılırsa yağma düzeni, yoksulluk, işsizlik ortadan kalkacakmış, seçime dair şaibeler, haksız tutuklamalar, iş cinayetleri, intiharlar, savaş politikaları, sömürü yok olacakmış gibi davranılıyor. Üstelikte bu “yumuşama” tutumu hep muhalif unsurların tavizi üzerinden değerlendiriliyor! Mesela muhalefetin adayı kaçak Saray’ı meşrulaştırıp abartılı saygı jestleri yapınca alkışlanıyor ama bakanların muhalif liderlere hakaretleri, Erdoğan’ın sabah akşam hedef gösterip hakaret etmesi, yargıya talimat vermesi bu alkış erbabınca görmezden geliniyor. Görmezden gelmek ne kelime, siyasi deha olarak alkışlanıyor. Sanki önümüzdeki yerel seçimde kendilerini aday gösteren muhalefet partilerinin adayları değillermiş de Erdoğan’dan icazet alarak yarışa giriyorlarmış gibi davranan bu adaylardan seçildiklerinde kendi partilerinin politikalarını yürütecekleri beklenebilir mi? Belki de asıl sorun da buradan kaynaklanıyor. Muhalefet partilerinin Erdoğan ve AKP- MHP’sinden farklı bir yerel yönetim ve ülke yönetimi politikaları var da adaylar mı bilmiyor, yoksa böyle bir program yok mu? Erdoğan’ın gücünden duyulan korkunun bir nedeni de sanatçısından adayına, insanların parçası olduklarında kendilerini güçlü ve güvende hissedecekleri bir örgütlenmenin olmaması da olabilir mi?
basindan_tarih: 
11 Oca 2019

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Öteden beri, AKP başta olmak üzere, iktidarların özgürlükleri boğduğu, yağma ve sömürünün arttığı, iç barışın bozulduğu, krizlerin emekçileri ezdiği dönemlerde bir dâhiyane(!) formül dillendirilir: ancak bir merkez sağ parti/lider oyları bölerse iktidar değişebilir! Bir yurttaş böyle düşünürse, en fazla kendi öngörüsünü test etmiş olur. Ama söz konusu siyasi parti ise, hele hele ülke siyasetine müdahale edebilecek bir siyasi parti ise durum değişir. Seçmenin oy tercihinin siyasetle değişmeyeceği ön kabulünün bir sonucudur bu yaklaşım.   Seçmen tercihlerine yön veren dinamikleri ve dünyayı durağan, değişmez gören bu bakış açısının, esasen siyaseti imkânsız ve gereksiz hale getirdiği göz ardı ediliyor. Dönüştürmeye, değiştirmeye ve devrime sırt çevirip, “toplum % 70 muhafazakâr/sağ, % 30 cumhuriyetçi/sol olarak bölünmüş bu da değişmez” dediğinizde, iktidar için önünüzde iki yol vardır: oyları bölecek bir merkez sağ parti/lider ya da sağcılaşmak! Bazen en radikal siyasi faaliyet iktidar içinde kavga izleri arayıp “şu kadar vekil istifa edip yeni parti kuracakmış!”, “falanca sermaye grubu desteğini çekmiş!”, “ABD (ya da falanca ülke) fişini çekmiş!”, “ekonomik kriz götürecek bunları!” türünden zavallı komplo teorileri veya temenniler olabiliyor. Zavallı komplo teorileri çünkü başta AKP, tüm sağ iktidarlar sermaye ve emperyalizmin en sadık partnerleri olmuştur. Defalarca denendiği üzere bu bakış açısıyla üretilen politikalarla, objektif koşulların iktidar değişimini mümkün, hatta mecbur kıldığı durumlarda bile iktidar değişmez. Ne iktidarı belirleyen uluslararası ilişkiler, sınıfsal ve ekonomik yapı (müesses nizam) değişir, ne de kadrolar değişir. En fazla meşruiyet krizinin zorladığı ve işlerin iyice berbat olduğu dönemlerde koalisyon ortağı olup yüklü bir fatura ile muhalefete dönersiniz. Sağ ise “sonsuz esnekliği” ile farklı adlarla kesintisiz iktidarını sürdürür. Rejimin değiştiği, iktidarın cüret ve kabiliyetinin arttığı bu kavşakta sol/sosyal demokrat partilerin aynı bakış açısının özgün ve abartılı bir formuyla malul olduğunu görüyoruz; bir yanda sağ muhafazakâr bir partiyi güçlendirmeye çalışırken diğer yandan kendi kadro, söylem ve politikalarını da iktidara benzetiyorlar. Bu politik tercihte ısrar edilmesi siyasette yer tutmak isteyen kadroları sağdan her anlamda medet umar hale getiriyor. Hatta iktidar partileri ile iltisaklı olanlar tercih edilir hale geliyor. Parti politikalarını anti demokratik bir şekilde yönlendirenlerin tercihlerinin, şu ya da bu seçim için başvurulan taktik bir hamle, iktidar olmak için stratejik bir yönelim değil sahiden ikna oldukları bir ideolojik tercih olduğu anlaşılıyor. Yerel seçim sürecinde aday yapılan ve tartışılan kimi isimler ve izlenen politikaların başka bir açıklaması olamaz. Ancak bu tercihin artık tüm merkez sol ve sosyal demokratların zihnini işgal etmeye başladığını görüyoruz. Seçimde “başarılı” olunsa bile asıl risk burada. Sabah akşam sövenlere abartılı saygı jestleri yapmak, anayasayı göz ardı etmek, vs. iktidar partileri ile farkı sıfırlıyor. Değişen rejimle iki partili yönelimden kaygı duyuluyorken, nerede ise aynı partinin/ideolojinin farklı fraksiyonlarına mecbur kalma riski söz konusu! Oysa etik ve ideolojik olarak “biz kazandık”. Karşımızda tüm iddia ve politikaları iflas etmiş çürümüş bir iktidar var. Çevre, kültür, hukuk, ekonomi, ahlak, inanç, vs. nereye elinizi atsanız elinizde kalıyor. Yaygara, yalan ve açık şiddetle ayakta duruyor. Bu iktidarın karşısına cesur, açık, sahici, kapsayıcı bir sol alternatifle -ki bu kadroları da içerir- çıkmak yeterlidir. Azıcık tutarlılık ve cesaret!
basindan_tarih: 
04 Oca 2019

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

  Bir ilçe adliyesinde arşiv memuru olarak çalışıyorsunuz ve yaşadığınız ilçeye belediye başkanı olmaya niyetlendiniz. Yaklaşık bir ay önce, 1 Aralık 2018 tarihinde istifa etmeniz gerekirdi. Seçimleri etkileyecek, rakiplerinize karşı avantaj sağlayacak bir kamu gücü elinizde değil, buna rağmen 1 Aralık’ta istifa etmediyseniz geçmiş olsun, aday olmazsınız! Çok basit, ahlaki ve mantıki bir gerekçeye dayanır bu engel: Adayların görevleri gereği kamu adına ve lehine kullanmak üzere verilen olanakları, kendi lehlerine/rakiplerinin aleyhlerine kullanma ihtimali. Ayrıca tarafsız icra edilmesi gereken bazı görevlerin siyasi kimlikle bağdaşmaması da bir etken. Yetişmiş insan kaynağının kıt olduğu dönemlerde bile bu ahlaki ilke gözetilmiş. Kökeni çok eskiye gider bu ilkenin. 1876 tarihli Kanuni Esasi’de bile iki görevin (mebusluk ve memuriyet) birleşemeyeceği öngörülmüş. 3 Nisan 1923 tarihli 320 sayılı kanundan bu yana kamu görevlilerinin seçime katılma koşulları şu ya da bu şekilde düzenlenmiş. Ama mutlaka hepsinde kamu görevlilerinin seçimlerden belli bir süre önce görevden ayrılma şartı getirilmiş. Hatta yukarıdaki gerekçe ile halen hâkim, savcı, subay ve astsubay gibi görevlilerin seçilememeleri halinde kamuya dönüşlerine dahi izin verilmez. Yerel seçimlerle ilgili olarak ise 2972 sayılı yasa özel bir istifa çekilme düzenlemesi getirmemiş. Ancak özel hüküm bulunmayan durumlarda diğer seçim kanunlarının uygulanacağı vurgulanmış. Tam da bu hükümlere dayanan Yüksek Seçim Kurulu, 23 Ekim 2018 tarihinde toplanmış ve diğer kanunlara bakmış. Yerel seçimlerde aday olmak için en geç 1 Aralık 2018 tarihinde istifa etmesi gereken kişileri saymış: “Hâkimler ve savcılar, Yüksek yargı organları mensupları, Yükseköğretim kurumlarındaki öğretim elemanları, Yükseköğretim Kurulu, Radyo ve Televizyon Üst Kurulu üyeleri, Kamu kurumu ve kuruluşlarının memur statüsündeki görevlileri ile yaptıkları hizmet bakımından işçi niteliği taşımayan diğer kamu görevlileri, Subay ile astsubaylar, Siyasi partilerin il, ilçe yönetim kurulu başkan ve üyeleri ile Kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ile sendikalar, kamu bankaları ile üst birliklerin ve bunların üst kuruluşlarının ve katıldıkları teşebbüs veya ortaklıkların yönetim ve denetim kurullarında görev alanlar”. Şimdi gelelim TBMM Başkanı’nın durumuna. Anayasanın 94/6. Maddesi açıkça “Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı, Başkanvekilleri, üyesi bulundukları siyasi partinin veya parti grubunun Meclis içinde veya dışındaki faaliyetlerine, görevlerinin gereği olan haller dışında, Meclis tartışmalarına katılamazlar” demektedir. Bu nitelikleri gereği de protokolde ve kamu olanaklarını kullanmada ayrıcalıklı yetkileri vardır. Bu madde ayrıca TBMM başkanları ve vekilleri için özel hüküm (lex specialis) niteliğindedir. Aday tanıtım toplantısına katılması bile Anayasanın açık ihlalidir. Kesin aday listeleri teslim edilinceye kadar sorun ağırlıklı olarak siyasi etik ve meşruiyet sorunudur. İstifa etse bile bunu tamir edemez. Muhalefet partileri “Anayasaya aykırı ama…” diye başlayarak bahane üretemezler, üretmemeliler. Bu kaba ihlale göz yumulamaz. Bu tartışma epeydir unuttuğumuz anayasa, hukuk, adalet ve ahlakı yeniden hatırlatabilir. Bu ihlalin yaptırımı olmadığı doğru değildir. Kesin aday listeleri verildiği anda YSK, açık hüküm bulunmayan diğer görevlilerde olduğu gibi bir değerlendirme yaparak adaylığın “geçersizliğini” tespit edecektir. Tabii hukuk içerisinde kalacaksa ve “Yasalar örümcek ağları gibidir, küçük sinekleri yakalar, eşek arıları ise deler geçer” özdeyişini haklı çıkarmayacaksa! Ama hukuktan bahsetmekten daha çok ahlaki duruma tekrar dikkat çekmek isterim: seçime etki etme şansı olmayan bir memur ayrılarak maaşını dahi bırakmak zorunda. TBMM başkanı ise, rakibi olan bir vekil hakkındaki dokunulmazlık dosyasını gündeme alıp, kendi aleyhine sonuç doğurabilecek soru önergesini geri çevirdikten sonra, partisi lehine bir yasayı öne alıp rakibinin vergisi ile finanse edilen makam arabasına binip trafiğe takılmadan mitinge yetişebilir! Bunu sindiren ve adil bulan bir kimse ile değil aynı gemide, aynı anlam ve hukuk dünyasında bile olamayız!
basindan_tarih: 
17 Kas 2018

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Ekonomik krizle birlikte, bildik klişe tekrar tedavüle sokulmuştu: Hepimiz aynı gemideyiz! Malum, memlekette işler ne zaman sarpa sarsa egemenler tarafından dillendirilir bu deyim. İşler, -tabiî ki iktidar ve sermayenin işleri- yolunda gidiyorken hiç duymayız bu sözü. Krizde faturanın, krizin çıkmasında payı olmayan kişilere yıkılacağının ve sorumlulukların gizleneceğine dair güçlü bir işaretti bu. Nitekim krizin sınıfsal niteliğinin ve sorumlularının gizlenmesine, faturanın halka çıkarılmasına dair işareti alanlar -en azından- gemi benzetmesinin elverişsizliğine rağmen bu üç kağıda karşı çıktılar, karşı çıktık. Haliyle iktidar ve yanaşmaları doğrudan “aynı gemide değiliz!” diyenleri, iktidarın sorumluluğunu, sınıfsal niteliğini ve krizi halka fatura etme girişimlerini eleştirenleri vatan haini ilan ettiler. Bu benzetme üzerine yazılmadık şey kalmadı. Belki bu deyimin bir propaganda sloganının ötesine geçip, muhalefet partilerindeki dönüşüm taleplerini bastırmada kullanılan bir politik yöntem haline geldiği üzerine yazılmalı! Benim yazma niyetim yoktu. Ama dün “aynı geminin yolcuları” TBMM “çatısında” karşı karşıya geldi! İşsizlik bir genci intihar için meclisin çatısına çıkarmıştı. Genci vazgeçirmeye çalışan AKP milletvekillerinin yaklaşımı iktidarın halka nasıl baktığı yanında, sınıfsal durumu ve krizle ilişkisini, kendisini hala sağın aynasından görüp onamı orada arayanlara, bu çelişkiler üzerinden siyaset kurmak yerine siyasetsizliğe sığınanlara çok şey gösterdi. Ya da göstermeli diyelim! Yavuz Oğhan’ın RS FM’deki programına bağlanan AKP’li vekil büyük bir alicenaplıkla (!) ayrıntıları anlattı: “hayırdır niye böyle bir şey yapıyorsun?” diye sorunca sağlık bakanlığı sınavında yedek kaldığını, sahipsiz olduğu için işe giremediğini söyleyince “gel seni bakana götürelim demişler” bakanlar da “Allah razı olsun” bu talepleri “değerlendirmeye” almışlar. Kirasını ödeyemediğini ve “onursuz bir insan olmadığını” söyleyince “belki de duygusal davranıp, tüm borçlarını ödemeyi” teklif etmişler. Eklemişler; “para için değer mi?”. Genç, borçlarını 3-5 bin lira olarak belirtmesine rağmen “10 bin lira vereceğim” demiş. Ne yüce gönüllülük! Oğhan’ın izleyicilerden aktardığı “biz de mi meclise gidelim?” sorusunu ise; “kendimi halka adamış bir insanım… ama her işin olması söz konusu olmayabilir. ..Yeter ki bir kardeşimizin tırnağı kanamsın, servetimi harcarım…ama… İskandinav ülkelerinde bile intihar oluyor” diye cevaplamış. Erdoğan Bayraktar’ın verdiği parayı “ben dilenci değilim!” diyerek iade eden Dilek Özçelik’in davranışı ile benzerliğin hatırlatılması üzerine de; “…ben inanmıyorum ki sayın Erdoğan Bayraktar o kardeşimizin gururunu incitme noktasında…değildir” demiş. Anlaşılıyor ki yaşananlara bizim verdiğimiz anlamı vermekten çok uzak. Kuşkusuz o anda yapılacak ilk iş ne olursa olsun intihardan vazgeçmeye ikna etmekti ve bu insani görevdi. Ancak göreceğiz ki AKP ve muhtemelen kendisini “kahraman” hisseden ve tebrikleri kabul eden vekil, iş görme tarzlarını ve sınıfsal tercihlerini değiştirmeyecekler. Ne liyakate dayalı bir personel politikası ne de krizin alt gelir gruplarında yarattığı yıkıma çözüm bulacaklar. Nitekim “10 bin liralık fatura” ile bir kişiyi intihardan vazgeçiren vekil ve çatıdaki arkadaşları belki de yüzlerce intihara yol açacak ünlü 5. Maddeye evet oyu verdiler. İntihara teşebbüs eden vatandaşımıza ise umarım “intihara kalkışmak sureti ile ekonomik güvenliği tehdit etmekten” soruşturma açmazlar! Peki muhalefet? Tam da yerel seçimlere giderken canı pahasına onurunu korumaya çalışanlara AKP’li vekilin iş vaadi ve parasına inat, bir umut ve mücadele azmi verebilecek mi? Benzetmeye dönelim: Hepimiz aynı çatıdayız ama kimimiz vicdanını rahatlatmak için “sadaka” vermek için, kimimiz ise intihar etmek için!
basindan_tarih: 
09 Kas 2018

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

  Bir an için dünyada “sol” başlığı altına alabileceğimiz rejimleri, iktidarları, hareket ve mücadeleleri yok sayalım. Hatta solun/sosyalizmin/sosyal demokrasinin insanlığa kazandırdıklarını da yok sayalım. Barınma hakkını, emekçilerin çalışma koşullarının iyileştirilmesini, parasız eğitimi, sağlık hakkını, sosyal güvenlik ve insan haklarını, çevre mücadelesini; özetle insanca bir yaşam için, solun yüz yıllardır büyük bedeller ödeyerek insanlığa armağan ettiği tüm “kazanımları” olmamış sayalım. Üstüne dünyadaki ana akım siyasetin gidişatının ırkçılıktan/otoriterlikten/sağ rejimlerden/popüler sağ liderliklerden yana olduğunu kabul edelim. Sonuncusunu Brezilya’da gördüğümüz “yarı meczup” liderlerin yükselişinin devam edeceğini düşünelim. Trump, Bolsonaro, Orban, vs. olduğu gibi... Peki, gidişat böyle olsa bile, “biz” bu gidişata teslim mi olmalıyız? Yanıt(ım)a geçmeden önce; AKP ve bağlaşıklarına karşı mücadele eden/ediyor görünen bir kısım muhalif yapı ve kişi artık “sağ/sol kalmadı” şeklinde özetlenebilecek bir bakışa sahip. Aslında bu siyasi yaklaşıma, şimdilerde mucidinin bile terk ettiği, “liberalizmin, insanlığın ideolojik ve siyasal yönetim arayışının nihai (ve ideal) sonu” olduğu şeklindeki “Tarihin Sonu” tezinin ülkemize özgü bir yansıması diyebiliriz. Bu bakışın uzantısı olarak da “toplumun yüzde 70’i sağ/muhafazakâr, seçimle iktidara gelmek için de sağcılaşmak gerek” şeklindeki dahiyane (!) politikalar ısrarla takip ediliyor. Doğal olarak bir müddet sonra kadro ve izlenen politikalar bakımından aynılaşmaya kadar varıyor: Siyasetin sonu! Daha ilk andaki teşhiste “kalmadı” dedikleri bir toplumsal kesimin varlığını kabul edip, o toplumsal kesime atfedilen yanlış ezberler üzerinden siyaset yapmaya çalışınca, ortaya her politik kavşakta daha derinleşen umutsuzluk ve yenilgiler çıkıyor. Toplumsal muhalefetin ana kitlesini hasbelkader yönlendiren partiler bu yanlış ezberleri tekrar ettikçe geniş kitleler sinsi bir şekilde sağ değerlere ve politikalara hazır hâle getiriliyor. Sol/sosyalist değerlerin mücadelesini verenler ise marjinalleşip iktidarların saldırılarına karşı savunmasız hâle geliyor. Teşhisi ve çözümü ile bir bütün olan bu kaba set/yaklaşım kendi sahte figürlerini, sahte medyalarını ve sahte sollarını üretip duruyor. İşte kenti yağmalayan “solcu” belediye başkanları; göçmen ve sığınmacı karşıtı “devrimci” başkanlar; emperyalizmle flört eden “özgürlük hareketleri”; bağımsızlığı, anti-emperyalizmi, dayanışmayı, laikliği, barışı, sınıfı telaffuz dahi edemeyen sosyal demokratlar… Bir başka çelişki ortaya çıkıyor; toplumsal muhalefetin ana gövdesini oluşturan partilerin yöneticileri sağa doğru giderken, üye tabanlarında ahlaki ve siyasi onam hâlen “sol ve sol değerler” üzerinden gerçekleşiyor. Dünyada da ABD dahil, yabana atılmayacak bir sol/sosyalist direniş ve arayış sürüyor. Esasen neredeyse tüm iddiaları ile iflas ettiği savunucuları tarafından bile dillendirilen sisteme karşı yabana atılmayacak olanaklar açılmış durumda. Eşitlik, özgürlük, adalet, anti-emperyalizm, barış gibi değerlerimiz, kendi seçmenimizi “yakalamak” için sadece seçim süreçlerinde dillendirilen sloganlar olamaz. Özellikle karar mekanizmalarında bulunanlar bu değerlerle uyumlu siyasi bir pratik izlemezlerse, “objektif” olarak mevcut iktidar ilişkilerinin yeniden ve yeniden üretilmesine hizmet eden, kendi koltuklarını düşünen “aparatlar” ve “klikler” hâline dönüşmüşler demektir. Başlangıçtaki sorunun cevabına bağlayarak sonuçlandıracak olursak; dünyada gidişatın sağ ve otoriterlikten yana olduğunu kabul etsek bile teslim olmayacağız. Ülkemiz özelinde de toplumsal muhalefetin kontrolünü elinde bulunduran bu sahte sola ve teslimiyetçi yaklaşımlara değerlerimizi kurban etmeyip her siyasi kavşakta ısrarla bunun kavgasını vereceğiz!
basindan_tarih: 
22 Tem 2016

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Bir uyarıyla başlamak istiyorum; önceki yazımda tahmin olarak belirttiğim ”Olağanüstü hal ya da Sıkıyönetim” riski “3 aylık Olağanüstü Hal ilanı olarak” gerçekleşmiş oldu. Görevden almalar, gözaltılar, tutuklamalar artarak devam ediyor. Daha da artacağı anlaşılıyor. AKP’nin Stratejik ortaklığı/aynılığı sona erdikten sonra bile yap(a)madığı ya da geciktirdiği Fethullahçı yapılanma ile yüzleşme, -maalesef- kanlı bir süreç sonrasında olağanüstü koşullarda yapılacak. Keşke uyarılar dikkate alınsaydı bu hesaplaşma, normal koşullarda topluma bu kadar pahalıya mal olmadan yapılsaydı. Şimdi bu süreçte rol alan hâkimler, savcılar ve yöneticilere bir hatırlatma yapmak istiyorum; 12 Eylül döneminde 5 binden fazla kamu görevlisi Sıkıyönetim Yasası ile işlerinden oldu. 1402’likler olarak anılan bu kişiler daha çok üniversiteden uzaklaştırılan öğretim elemanları olsa da, tiyatro oyuncularından ilkokul öğretmenlerine kadar çok farklı kesimlerden kamu çalışanıydı. Birçoğunun bırakın politik görüşlerini kişisel husumetle yapılan ihbarlar nedeniyle bu muameleye maruz kaldıkları anlaşılıncaya kadar uzun yıllar geçti. İşte1402’liklerden isimleri bilinen bazıları; Üstün Korugan, Taner Barlas, Yakup Kepenek, Sungur Savran, Sencer Divitçioğlu, Orhan Alkaya, Savaş Dinçel, Rona Aybay, İdris Küçükömer, Bahri Savcı, Baskın Oran, Emre Kongar, Alpaslan Işıklı, Haluk Gerger ve daha niceleri… Gene aynı dönemde cezaevlerinde göz altılarda yapılan işkenceler, emir komuta ile yapılan tutuklamalar büyük hukuksuzluklara yol açtı. Kuşkusuz cemaatin çalışma ve örgütlenmedeki yöntemleri ve sayıların büyüklüğü “ayıklama” yapmayı zorlaştırıyor. Ama eğer Adli merciler objektif ve hukuki kriterler temelinde bir “filtre” oluşturmaz ise ortaya çok daha tehlikeli tablolar çıkabilir. En önemlisi de bu yapı ile yapılacak mücadelenin meşruiyeti ortadan kalkabilir. Yapılanmanın ve darbe girişiminin iyi anlaşılması için de, hukuk içinde etkin adil bir süreç işlemelidir. Adli otoritelerin her şey toz duman içinde iken derhal hukuk ve insan haklarına vurgu yapan açıklamalar yapmaları gerekir. Kamuoyuna yansıyan küfür, hakaret, kötü muamele, avukat yardımından yoksun bırakma gibi iddialar soruşturulmalı ve bu uygulamaların önüne geçilmelidir. Yurttaşlarımız da gözaltındakileri/açığa alınanları yok edilmesi gereken “düşmanlar” olarak değil, hukuk önünde hesap verecek belki de beraat edecek “şüpheliler” olarak görmeye başlamalılardır. “Kulaklarını keselim, kadınları helaldir, idam edelim, cenazelerini kaldırmayalım” yaygaraları derhal terk edilmeli. Unutmayın ki birkaç ay öncesine kadar Çanakkale’de işgale gelen askerlerin cenazelerini bağrına basmakla övünülüyordu bu toplum. Ayrıca insan hakları ve usulü güvenceler suç şüphesi altındaki kimseler içindir. Bu uyarıdan sonra tespitlerime devam edeyim; özellikle Cumhurbaşkanı’nın evinin önünde yaptığı açıklamalar, ısrarla idam cezasına vurgu yapıyor olması, bu kanlı kalkışmanın “tanrının bir lütfu” olduğunu söylemesi, tehlikeler barındırıyor. Türkiye’nin aydınlanmacı, laik, çağdaş dünyadan kopmaya karşı, cumhuriyet değerlerine bağlı, sol, sosyalist kesimleri idamın ikincil sonuçlarının da farkındadır. Bu tartışmalar çok yapıldı. Bunu görmek yerine yeni bir kutuplaşma unsurunu devreye sokması ülkeyi daha da gerecektir. Muhalefet, ihtiyaç duyulacak yasalarla ilgili -uzlaşmak kaydıyla- destek vaat etmişken OHAL ilanı, eli değmişken tüm muhalefeti temizleme niyetine işaret ediyor gibi. Umarım yanılırım. İktidarın bu krizi sertleşerek ve önceki idare tarzıyla aşmayı deneyeceği yönünde çok işaret var. İşte Olağanüstü Hal kararını, muhtemelen ülkeyi bu hale getirirken de dinlediği dar grubuyla aldı. Cumhurbaşkanı ile AKP elitleri arasında bir ayrışma zor görünüyor. Ancak bu kadar kırılgan hale gelmiş bir iktidarın yeni ittifaklar kurmadan devamı da mümkün değildir. Cemaati tasfiyesi AKP için aynı zaman da güç kaybı anlamına da gelmektedir. Ordu için tersi söylenebilir. Ama Ordunun rolü ve belirleyiciliği, darbe gözaltıları ve önümüzdeki Yüksek Askeri Şura sonrası şekillenecektir. Sokağa çıkmaya devam eden kitlenin önemli bir kısmı ortalama AKP’liyi de ürkütecek işler yapıyor. Cihat çağrıları, yerli yersiz tekbirler, laiklere yönelik tehditler kırılganlığımızın göstergesi. AKP elitlerinin bu durumdan ders çıkarmalarını umalım. Özgürlük, barış, demokrasi ve adalet ekseninde bir araya gelmenin tam zamanıdır.
basindan_tarih: 
20 Tem 2016

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

1- 15 Temmuz’da yaşananlar kanlı bir darbe girişimiydi. Darbeyi ordu içerisindeki Fethullahçı yapının gerçekleştirdiği anlaşılmaktadır. Yaşananların teknik olarak “Darbe” yerine, “Kalkışma, İsyan, Terör”, vs. olarak adlandırılıp adlandırılamayacağı ikincildir. Darbecilerin başarıya ulaşamamasında ana etken, tüm partilerin ve muhalefetin süratle darbe karşıtı konum alması ve darbenin emir komuta içerisinde yapılmamasıdır. Darbeye angaje yapı, elindeki gücü optimum kullanmaya çalışarak kritik hamleler yapmıştır. TBMM’nin bombalanması, Polis Özel Harekat’ın ve TSK Özel Kuvvetler’in hedef alınması, bazı rehin almalar ve rehin alma girişimleri bunu göstermektedir. 2- Ordu ya da hükümetin darbe girişiminin şu ya da bu aşamasında haberdar olduktan sonraki hamleleri ve hatta “yol vermeleri iddiaları” ancak onların sorumluluğunu gerektirir/tartıştırır. Bu zaten ileride açığa da çıkar. Bu yaşananların bir Fethullahçı kanlı darbe girişimi olduğu gerçeğini değiştirmez. AKP elitlerinin sorumlu oldukları olumsuz durumları bile kendi lehlerine çevirmedeki maharetleri ile doğrudan darbedeki suç ortaklığı karıştırılmamalı. 3- Darbecilerin organizasyonsuzlukları ve sarsaklıkları, girişimin hükümetle danışıklı olarak yapıldığını söylemek için yeterli olamaz. Yargıdaki Fethullahçıların tasfiyesine ilişkin girişimler ve aynı sürecin Yüksek Askeri Şûra’da TSK için de başlatılacağı beklentisi, bu “ya devlet başa, ya kuzgun leşe” girişimini tetiklemiştir. Bunların yanında şu gelişmeler de etkili olmuştur; Erzincan kumpas davasındaki gizli tanıklar hakkında görülen davada Fethullah Gülen Grubunun “silahlı terör örgütü” olduğuna dair karar. Fethullah Gülen hakkında iade sürecinin resmen başlatılması. Yargıtay ve Danıştay yasası ile Fethullahçı yüksek yargıçların tasfiye sürecinin başlayacak olması. Ankara Başsavcılığı’nın ve İzmir Başsavcılığı’nın kamudaki Fethullahçı yapılanmaya karşı çemberi daraltması. Yaklaşık 6 ay önce ordu içinden yapılan şu tahlili de aktarmak isterim: “TSK içerisindeki Fethullahçı grup… bunun farkındadır. Tahmin edilenden daha güçlü olan ve otuz yıldır yerleşmeye çalışan bu grup tasfiye edilememiştir. Bunların tamamı bilinmektedir. Cemaatten olmayıp onlarla birlikte hareket eden üst düzey makama gelenler, Erdoğan’ı operasyonlar ve Suriye’deki teyakkuz nedeniyle bu dönemde tasfiye yapılmasının uygun olmayacağına inandırmışlardır. Cemaatin etkin olduğu Jandarma’da Efkan Ala bunu yapmak istemiş ama nefret edilen bir tip olduğu için tepkiyle karşılanmıştır. Cemaat TSK’nın yaz döneminde zorlanacağı ve bir darbe yapacağı fikrini yaymaktadır.” 4- Türkiye bu yapılanma ile yüzleşip hesaplaşmadığı için yaşandı bunlar. Uyarılara kulak asmayan Cemaatperverlerin, liberal aymazların, bir dönem beraber hareket eden AKP elitlerinin bu hesaplaşmanın bu kadar sert ve kanlı olmasında sorumluluğu vardır. MİT krizi, 17/25 Aralık, MİT TIR’ları gibi ortaklığı bozan olaylar beklenmeden, etkin hızlı adil bir soruşturma yapılmış olsaydı bu kadar can kaybı yaşanmazdı. 5- Şu anda darbe püskürtülmüş gibi görünüyor. Ancak AKP’nin ısrarla camileri de kullanarak dini motifli bir mobilizasyon/halk hareketi yaratma girişimi darbe kadar tehlikelidir. AKP elitlerinin Türkiye gerçeklerini hâlâ iyi okuyamadığı anlaşılmakta. Cumhurbaşkanı’nın dünkü konuşması bu darbe girişimini ülkenin iç gerilimlerini azaltmak ve Cemaat belasını meşru şekilde def etmeyi değil toplumun en az yarısının sinir uçlarına dokunacak bir ajandayı işaret ediyordu. Hatta tabiri caiz ise idam gibi argümanlarla çağdaş dünya ve demokrasiden “kopuş siyasetine” işaret ediyordu. Aynı konuşmada işaret edilen MGK ve Bakanlar Kurulu toplantısı sonrası açıklanacak sürpriz ise muhtemelen “sıkıyönetim” ya da “olağanüstü hâl” ilanıdır. (Çünkü Anayasa’ya göre MGK ve Bakanlar Kurulu referanslı “toptan mücadeleye” işaret edilen tek yöntem budur.) Bu darbe ile meşru ve hukuk içerisinde mücadele argümanlarına önemli ölçüde darbe vuracağı gibi toplumsal desteği de azaltacaktır. 6- Ortadoğu’da bu kadar örselenmiş bir ordusu, istihbaratı, bürokrasisi olan bir ülkenin kıymeti harbiyesi olamaz, hatta bağımsızlığını sürdürmesi imkânsızdır. AKP ya toplumun tamamına dayanarak tüm toplumsal muhalefetle birlikte demokratik bir perspektifte bu krizi aşamayı deneyecek ya da başkanlık ve bir avuç kriminal elitinin bekası için bir yol haritası takip edecek. İkincisi kaos ve ordunun geleneksel refleksleriyle yapacağı Kemalist görünümlü darbe serileri anlamına gelir. Maalesef tercihlerinin ikinciden yana olduğu yönünde güçlü sinyaller var. Devam edeceğim…