İbrahim Karagül

basindan_tarih: 
13 Şub 2020

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

10 Şubat, İdlib’deki Taftanaz’daki askeri üssümüze bir saldırı oldu. Doğrudan Şam rejimi tarafından yapılan bu saldırı, top atışları, bir rivayete göre de hava saldırısı ile gerçekleşti. 5 askerimiz şehit oldu. Yine 3 Şubat’ta İdlib kentinde rejim unsurlarınca yapılan yoğun topçu atışı sonucu 7 askerimiz ile bir sivil şehit olmuştu. İki saldırı da, Suriye savaşının başladığı günden bu yana ilk kez karşılaştığımız saldırı türü oldu. Bugüne kadar Şam rejimi ile Türkiye destekli Suriye Milli Ordusu arasında devam eden çatışmalarda rejim askeri ile Türk askeri hiç bir zaman doğrudan birbirine saldırmamıştı. TÜRKİYE BUGÜNE KADAR ‘SAVAŞ’ YAPMIYOR, SADECE ‘OPERASYON’ YAPIYORDU. Yine Türkiye, kendi milli güvenliği çerçevesinde, ABD, İsrail, bazı Avrupa ülkeleri ile bazı Arap rejimleri tarafından desteklenen PKK ve DEAŞ’a karşı “operasyon”lar yaptı. Türkiye’nin operasyon yaptığı bölgelerin hiç birinde Şam rejimine bağlı güçler yoktu, o bölgeler zaten işgal altındaydı. PKK, DEAŞ, ABD işgalleri ile Suriye parçalanmış, ülkenin büyük bölümü koparılmıştı. Türkiye sınır boyunca kurulmak istenen terör koridoruna müdahil oldu, savaşı ve tehlikeyi sınırlarından uzağa itti. Bu arada Suriye’nin bölünmesine yönelik çokuluslu haritaya da müdahale etmiş oldu. Türkiye bugüne kadar savaş yapmadı, sadece “operasyon” yaptı. İRAN HER YERDE TÜRKİYE İLE SAVAŞTI. PEKİ MOSKOVA İÇİN NELER DEĞİŞTİ? HER ŞEY BİR OYALAMA TAKTİĞİ MİYDİ? İdlib meselesi, Türkiye ve Rusya arasında, İran’ın da katıldığı bir anlaşma ile şekillendi. Şam rejiminin bu iki ülkenin dışında karar alma yeteneği zaten yoktu. Bir ateşkes, çatışmasızlık bölgesi ilan edildi. Türkiye anlaşma çerçevesinde bölgeye gözlem noktaları kurdu. İşte Rusya, İran ve Şam rejimi şimdi burada Türkiye’yi vuruyor. Hem de altına imza attıkları anlaşma çerçevesinde orada bulunan askerimizi vuruyor. Rusya ve İran’ın desteği ya da zımni onayı olmadan Şam yönetiminin bu saldırıları yapma ihtimali asla olamaz. Öyleyse ne oluyor? İran’ı devre dışı bırakıyorum. İran Suriye’de tamamen Türkiye aleyhine hareket etti, el altından Türkiye ile savaştı. Ama Rusya için ne değişti? Moskova, tıpkı ABD’nin yaptığı gibi, PKK’ya zaman kazandırma planı gibi, Şam yönetimine zaman kazandırmak için mi Türkiye ile anlaştı? Şimdi zamanın geldiğini ve Türkiye’nin çekilmesini mi istiyor? Bu, Türkiye’yi aptal yerine koymak olmuyor mu? SURİYE TÜRKİYE’NİN BİR “İÇ MESELE”SİDİR.ÜLKE İSRAİL VE İRAN İÇİN Mİ HAZIRLANIYOR? Suriye savaşı Suriye’nin savaşı değil, biliyoruz. Çokuluslu, çok cepheli bir savaş ve şartlar çok kızlı değişiyor. Değişmeyen tek bir şey var: Türkiye’nin hissettiği tehdit ve milyonlarca mültecinin ne olacağı… Türkiye’nin bütün güney sınırları tehdit altında, dahası açık saldırı altında. Milyonlarca mülteci Suriye’den sürüldü ve bunları Türkiye koruyor. Dolayısıyla Suriye Türkiye’nin bir “iç mesele”sidir. İran ve Şam rejiminin mezhepçi tutumu ile milyonlarca Suriyeli ülkeden sürüldü. Şimdi İdlib’e sığınan Sünniler de sürülmek ya da katliamla baş başa bırakılmak isteniyor. Bu hem İsrail için ülkeyi işgale hazırlıyor hem İran’ın katı mezhepçi devlet projesine uyuyor. FİLİSTİNLİLER GİBİ EBEDİ SÜRGÜN, İNSANSIZLAŞTIRMA.. TÜRKİYE SUSACAK ÖYLE Mİ? Peki ne olacak bu insanlar? Filistinliler gibi ebediyyen sürgün mü yaşayacak? Rusya ve ABD bu insanların “vatan” ihtiyacına ne cevap veriyor? Moskova’nın buna bir çözümü var mı? Hem Türkiye’nin güney sınırları vurulacak, hem milyonlarca Sünni Suriyeli sürgün edilecek, ülkenin kuzeyinde demografik arındırma yapılacak, insansızlaştırma projeleri uygulanacak hem de bizzat Şam rejimi tarafından doğrudan askerlerimize saldırı yapılacak. Ve biz susacağız, sineye çekeceğiz öyle mi? SALDIRININ ARKASINDA NE VAR? LİBYA MI, DOĞU AKDENİZ Mİ? 1967 ARAP-İSRAİL SAVAŞINDAKİ İSRAİL TAKTİKLERİNE BENZİYOR! Kimse bize Suriye’nin toprak bütünlüğünden söz etmesin. Bunu bozan ABD, PKK, Rusya ve İran’dır. Suriye’yi işgal eden onlardır. Bu kadar işgaller varken doğrudan Türkiye’ye saldırmanın altında başka ne hesaplar yatıyor? Ve bu hesapların Suriye ile sınırlı olduğunu sanmıyorum. En kestirmeden, Türkiye’yi İdlib’le meşgul edip Libya’da hareket edemez hale getirmek. Türkiye’yi İdlib’le ve Şam rejimi ile uğraştırıp Doğu Akdeniz ve Akdeniz’de oyun çevirip paylaşımlar yapmak. 1967 Arap-İran Savaşı’nda, Irak ordularının Birleşik Arap ordusuna katılımını engellemek için Irak’ın kuzeyinde Kürt isyanı çıkarılmıştı. Bunu İsrail yapmış, Şah dönemi İran üzerinden Irak’ın kuzeyine ağırsevkiyat yapılmıştı. Bu isyanlarla uğraşmak zorunda kalan Irak ordusu, Birleşik Arap ordusuna katılamadı. İsrail bir ülkeyi, bu kadar basit bir yöntemle cepheden uzaklaştırdı. Benzer bir oyun mu oynanıyor? ÇOK TEHLİKELİ BİR OYUN OYNUYORLAR VE BİZ BUNUN CEVABINI VERECEĞİZ. İsrail, Fransa, Rusya, BAE, Mısır, S. Arabistan ve Yunanistan, Türkiye’yi Libya’dan uzak tutmak için İdlib kartını kullanıyor. Ve bunu açıkça, Türk askerine saldırarak yapıyor. Çok tehlikeli bir oyun kurgulanıyor. Yine aynı ülkeler, Türkiye’yi Akdeniz’de boğmak için İdlib’le, Suriye’nin kuzeyi ile meşgul etmek istiyor. Yani Türkiye karşıtı cephe, İran sınırından Akdeniz’e ve Libya’ya kadar uzanmış durumda. Ve bütün bunlar aslında tek bir cephe. Türkiye bu oyunu gördü. Rusya’nın bu halde Türkiye’ye karşı bir samimiyet borcu vardır. Türkiye’nin, İdlib dahil, Suriye’nin kuzeyindeki terör haritası dahil, yaygın bir operasyon imkanı da gücü de vardır. Ve bunu er ya da geç yapacaktır. Şam yönetiminin Türkiye karşısında durması mümkün değildir. ŞAM DÜKALIĞI’NI, LAZKİYE AZINLIK HÜKÜMETİNİ DEĞİL, SURİYE’Yİ SAVUNUYORUZ. Suriye diye bir şey kalmadı. Parçalanan, paylaşılan bir ülke var. Biz bu kaosun içinde ülkemizin güneyini fırtınalara karşı koruma derdindeyiz. Bu durumda en meşru savunma hakkına sahip ülke Türkiye. Yüzlerce kilometrelik sınır terör örgütlerine devredildi ve tek yaptıkları bu ülkeye saldırmak. Suriye’nin toprak bütünlüğünü elbette savunuyoruz. Ama Suriye halkını da savunuyoruz. Nüfusunun üçe ikisine savaş açan bir rejimi, Şam Dükalığı’nı değil, Lazkiye azınlık hükümetini değil, Suriye’yi ve Suriye halkını savunuyoruz. Türkiye’nin milli çıkarları ile Suriye’nin bütünlüğü örtüşüyor. Ülkeye müdahil olan hiçbir gücün böyle bir derdi yok. LAZKİYE VE HALEP’DEN, KAMIŞLI’YA.. ARTIK OPERASYON DÖNEMİ KAPANDI. Türkiye asla geri adım atmaz. Masaya önem verse de, yeri geldiğinde çok ağır, hesap bozucu müdahaleler yapacaktır. Lazkiye ve Halep’ten, Kamışlı’ya kadar her yer hedeftir. Artık operasyon dönemi kapandı. Savaş dönemi başladı. Türkiye’yi “operasyon”la sınayanlar çok ciddi hesap hatası yaptı.
basindan_tarih: 
22 Haz 2019

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Ekrem İmamoğlu bir “proje”dir. Bunu bugün anlamayanlar yarın mutlaka anlayacak ve acı çekecektir. Ülkelerine duydukları sevgi yüzünden acı çekecektir. Bu yazılanların bir seçim meselesi olduğunu sananlar acı çekecektir. Türkiye’nin hamurundan değil, Türkiye’yi hırpalamaya çalışanların gücünden beslenmektedir. Onların bugüne kadar koruyup gizlediği, hazırladığı, aday gösterdiği, kampanyasını yürüttüğü, İstanbul senaryosunun figüranı, tetikçisidir o. O bir CHP’li değildir. CHP adayı değildir. Bir FETÖ adayıdır. FETÖ’yü Türkiye’nin başına bela edenlerin projesidir. 15 Temmuz’da milletimizi kurşuna dizenlerin projesidir. KİŞİLİK PROFİLİ, DAVRANIŞ KALIBI, SES TONU, SÖYLEMİ, RİYAKARLIĞI, ARSIZLIĞI, YALANCILIĞI, UKALALIĞI.. Kişilik profili, davranışları, ses tonu, söylemi, riyakarlığı, arsızlığı, takiyye ve yalanda profesyonelliği, çok kolay manevra yapabilmesi, her türlü kişiliğe bürünebilmesi, iddiaları, agresiflikleri, ezberletilenin dışına savurulunca dağılması, kendi cümlelerinin bulunmaması, özgül ağırlığının olamaması, hepsi bir projenin, çok iyi bir çalışmanın ürünüdür. Yalanı gerçekle aynı ciddiyetle söyleyebilen böyle bir adam görmedim. Tam bir profesyonel.. Arka arkaya, insanların gözüne baka baka ya da televizyon ekranlarında, hiç tedirgin olmadan, “insanlar ne der” diye hiçbir endişe duymadan yalanlarını sıralıyor. Kurduğu cümlelerin hangisinin doğru, hangisinin yalan olduğunu anlamaya çalışırken yüz ifadelerinden hiçbir ipucu yakalayamıyorsunuz. Açıkça, milyonların doğru bildiği bir şeyi bile “hayır öyle değil” diye reddedebiliyor. Bir arsızlık, bir küstahlık, bir kibir, bir ukalalık.. Türk siyasetinde ciddi bir çöküş örneği. ULUSLARARASI KORUMA ALTINDA. NEDEN PEKİ? Uluslararası koruma altındadır. ABD’den, AB ülkelerinden, onların Türkiye içindeki uzantılarından destek almaktadır. Bugüne kadar Türkiye’ye, ülkemizin bugünkü yürüyüşüne, yükselişine karşı kim sahaya sürülmüşse hepsinin ittifak halinde onun arkasında yer alması tesadüf değildir. 15 Temmuz’da FETÖ’ye kim destek vermişse, bugün hala o izden kimler gidiyorsa, kimler Türkiye’den intikam almaya çalışıyorsa, bugün aynı çevreler, siyasi kimliklerine bakılmaksızın İmamoğlu’nun arkasında konumlandırılmıştır. Asıl çokuluslu proje İmamoğlu değil, bu ittifaktır. Bu ittifak üzerinden Türkiye’ye yönelen tehlikeli dalgadır. İÇERİDE DE KORUNUR. FETÖ DOSYALARI GİZLENİR, NEDEN? Avrupa’yla gider, Yunanistan’a gider, KKTC’ye gider, Türkiye’nin tezlerine tam karşıt açıklamalar yapar. S400 konusunda bile Türkiye’ye ayar verir. Bir belediye başkan adayının ötesinde, “sahiplerinin” cümlelerini tekrarlar. Onun üzerinden milletimize, ülkemize uyarılar yapılır. Asıl çokuluslu proje budur. O sadece bir kukladır. İçeride de korunmaktadır. O vesayetçi çevreler, iktidar çevreleri, sermaye çevreleri tarafından korunmaktadır. FETÖ dosyaları gizlenmektedir. Yolsuzluk davaları gizlenmektedir. Ortağı olduğu şirketlerin FETÖ soruşturmaları bir gizli el tarafından boşa çıkarılmakta, o şirketler aklanmaktadır. FETÖ KİMLERE DÜŞMANSA ONLARLA KAVGALIDIR, NEDEN? O VERİLERİ KİME GÖNDERECEKTİ? FETÖ bu ülkede kimleri düşman bilmişse, devletin hangi kurumlarıyla çatışmışsa İmamoğlu da o çevrelerle, o kurumlarla didişmiştir. FETÖ kimi düşman kimi dost bilmişse o da onları dost ve düşman bilmiş ona göre hareket etmiştir. Çok kısa bir süreliğine, hırsızlıkla, İBB Başkanı sıfatını aldığı dönemde bu uygulamalarını belli etmiştir. Gelir gelmez İBB’nin kozmik verilerini kopyalamaya çalışmıştır. Eğer başarsaydı bunları nereye gönderecekti? FETÖ devletin kozmik bilgilerini, istihbarat bilgilerini hangi ülkeye göndermişse oraya gönderecekti. FETÖ hangi ülke istihbarat ağına bağlıysa oraya gönderecekti. ABD’deki davalara malzeme temin edecekti. BU SEÇİM MESELESİ DEĞİL. BELEDİYE MESELESİ DEĞİL. İSTANBUL’U “İKİNCİ KEZ” ELE GEÇİRME GİRİŞİMİDİR. Bu bir seçim meselesi değildir. Belediye meselesi değildir. İBB Başkanı kim olacak meselesi değildir. Binali Yıldırım-İmamoğlu yarışı değildir. Bu, Türkiye’ye karşı yeni çokuluslu operasyonun İstanbul ayağının sahneye sürülmesidir. Milli duyguları, dini duyguları, vatanseverlik duygularını kullanıp bu ülkenin milli direncini kırmaya, aşındırmaya dönük bir operasyondur. Bir çokuluslu proje, FETÖ’den sonra yeniden harekete geçmiş, İstanbul üzerine yoğunlaşmıştır. 15 Temmuz’da İstanbul’a el koyamayanların ikinci kez İstanbul’u tartışmaya açması, ikinci kez İstanbul’u ele geçirmeye çalışmasıdır. Büyük projenin ilk ayağı İstanbul’dur ardından Türkiye gelecektir. İSTANBUL FETÖ’YE TESLİM EDİLECEKTİR, HESAP BUDUR İçeride ve dışarıda çok geniş bir koalisyon ile desteklenip seçimi kazandırılacak, İstanbul FETÖ’ye teslim edilecektir, hesap budur. Ülkenin sinir uçlarıyla oynayan bu adam, çok tehlikeli bir oyunun parçasıdır. FETÖ nasıl bir dış müdahale aracıysa o da bir müdahale aracıdır. Kampanyası hiçbir şekilde yerli değildir. Çünkü kendisi yerli değildir. O, Türkiye ile hesaplaşma aracıdır, Türkiye’ye sıkılacak kurşundur. Sizi demokrasi ile, güzel cümlelerle, “her şey güzel olacak” masallarıyla avutup bağrınıza hançer saplamaya çalışıyorlar, uyanın. O BİR “MİLLİ GÜVENLİK” MESELESİDİR. SOLUĞU PENSİLVANYA’DA ALACAKTIR. Bu bir AK Parti-CHP meselesi değildir. Bu bir iç siyasi kimlik ya da taraf olma meselesi değildir. Bu, yerli olanla çokuluslu cephede yer alanın mücadelesidir. Bu, Türkiye’nin direnci ile dışarıdan müdahale cephesinin mücadelesidir. Bugün bunu kavrayamayanlar yarın mutlaka görecektir ve acı çekecektir. Bu ülke için, milletimiz için, Türkiye’miz için acı çekecektir. İmamoğlu bir milli güvenlik meselesidir. Erdoğan’la hesaplaşma adına önünüze sürülen bu adam aslında Türkiye ile hesaplaşma aracıdır. İstanbul’un 566 yıllık mücadelesinde Ege’nin karşı yakasının, Trakya’nın Batı tarafının tetikçisidir. Seçilse de seçilmese de işin milli güvenlik boyutu peşini bırakmayacaktır. Er ya da geç, soluğu Pensilvanya’da alacaktır. Zaten bu yönde hazırlık da yapmıştır. YOLSUZLUK DOSYALARINI, FETÖ DOSYASINI KİM GİZLEDİ, NEDEN? Şu soruların cevabı bulunmalıdır: - Onu kim aday gösterdi, CHP’ye kim aday olarak dayattı? - Kim gözlerden ırak tutup korumaya aldı, bugüne hazırladı? - 15 Temmuz’dan sonra ona neden dokunulmadı? O saldırıda rolü neydi? - FETÖ dosyası, soruşturması neden açığa çıkarılmadı, neden gizlendi, kim gizledi? - Beylikdüzü’ndeki yolsuzlukları, yolsuzluk davaları, magandalıkları, inşaat basıp adam dövdürmeleri neden ve kimler tarafından hasıraltı edildi? - Kendisine verilen uluslararası desteğe, o destek içinde yer alan Türkiye düşmanı çevrelere, ülkemize kurşun sıkanların arkasında yer almasına neden mercek tutulmadı? Bu yönde tartışmalar neden gündemden uzak tutuldu? NEDEN TÜRKİYE’YE DESTEK VEREN TEK BİR AÇIKLAMA BİLE YAPMAZLAR? - İmamoğlu üzerinden nasıl bir İstanbul tartışması başlatıldı? Bu tartışmanın tarihi, siyasi boyutunun üzerine neden gidilmedi? Hangi PR çalışmalarıyla ve kimlerin yönlendirmesiyle bu yönde şüpheler baskı altına alındı? - Muhafazakar bazı çevreler neden onun yanında yer aldı? Bu talimatı kimler verdi? Onları bu cepheye iten irade nedir? Sadece Erdoğan’a küskünlük mü yoksa çokuluslu bağlantılar mı? - İmamoğlu ve arkasında yer alanlar neden Türkiye’nin menfaatlerine destek yönünde hiçbir açıklama yapmaz? Neden Doğu Akdeniz, Kıbrıs, Ege’deki askeri hareketliliğe tavır almaz? Türkiye’nin çevrelenmesine neden suskunlar? Yoksa onlar da o büyük projenin içerideki ortakları mı? - Peki Ekrem burada ne arıyor? Böyle bir adam İstanbul’un başına nasıl geçecek? Devlete saygısı olmayan, millete saygısı olmayan, Türkiye’nin tarihsel mücadelesinde karşı tarafta yer alan bir adama İstanbul nasıl teslim edilecek? Neden onun adıyla yeniden Konstantinapol tartışması başlatıldı? “TÜRKİYE EKSENİ”’NE KARŞI İMAMOĞLU. SEÇİMDEN SONRA DA DEVAM EDECEĞİZ Seçilse de seçilmese de bu tartışmayı kesintisiz sürdüreceğiz. Seçimin çok ötesinde bir tehdit söz konusudur ve buna göz yummayacağız. Türkiye için nasıl mücadele veriyorsak, İmamoğlu ve arkasındakilere karşı da aynı mücadeleyi sürdüreceğiz. Çünkü biz “Türkiye Ekseni”nde yer alıyoruz. Bu, ülkemiz için en üst siyasi kimliktir. Onlar tarihsel kodlarla üzerimize geliyorsa biz de tarihsel iddialarla önlerine set çekeceğiz. Seçimden sonra devam edeceğiz.
basindan_tarih: 
11 Haz 2019

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

  * Racon kesen adamı bırakın, arkasındaki güçlere bakın! * Ekrem üzerinden İstanbul planı üçüncü kez sahaya sürüldü. * KKTC’ye gönderip “Burayı da kurtaracağız” fotoğrafı verdiler. * Devletin valisine “it” diyen Ekrem, 15 Temmuz’u hatırla! Pensilvanya’da yerin hazır mı?   Arkasındaki güçlerden cesaret alıyor. Onların gücüyle Türkiye’yi hırpalıyor. Onların gücüyle kabadayılık yapıyor. Onların gücü ve talimatlarıyla önüne gelene meydan okuyor. O bir rol adamı. Bir ihale adamı. Bir senaryo yazılmış, oraya oturtulmuş. Ne konuşacağı, nasıl ses tonu kullanacağı, hangi kelimeleri kullanacağı, nasıl giyineceği bile o senaryoda belirtilmiş. Ekrem İmamoğlu diye bir figür yok, çalışılmış bir proje var. Senaryoya göre elverişli bir adam bulunmuş, FETÖ bağlantıları, çokuluslu çevrelerle ilişkileri, içeriden operasyoncularla yakınlıkları hesaba katılmış. Kendisine bugün o rol verilmiş, yarın başka bir rol verilir, belki de devreden çıkarılır, yerine başkası ikame edilir. ONU CİDDİYE BİLE ALMAYIN.. RACON KESEN ADAMI BIRAKIN, ARKASINDAKİ GÜÇLERE BAKIN! Onu ciddiye almayın, sözlerini önemsemeyin, o ahkam kesmeler, o racon kesmeler, o havalı tavırlar, onun tavırları değil. Arkasındaki güçlerin farkında, bunun şımarıklığı, olgunlaşmamış cahil cesareti ile hareket ediyor. Arkasındaki güçler ittifakına, o ittifakın Türkiye ile hesaplaşmasına odaklanın. Asıl mücadele burada. Kimler bunlar, ona bakın. Zihinlerinizi, kalplerinizi karatmalarına, gözlerinizi kör etmelerine izin vermeyin. Onlarla nasıl mücadele edilir ona bakın. Bu mücadele Ekrem’le başlamadı, onunla da bitmeyecek, ona bakın. Partisinden değil, ABD’den, İsrail’den, Avrupa’dan, FETÖ’den, PKK’dan, Türkiye ile hesabı olan ne kadar çevre, örgütlenme, finans çevresi varsa onlardan güç alıyor. O ALAYCI UKALALIK BİR PROJE: SÖZÜ YOK, FİKRİ YOK, KENDİSİ YOK. PROJE DIŞINA ÇIKINCA KIRIP DÖKÜYOR, TEKRAR AYARLANIYOR Onlardan aldığı cesaret ile devlete ayar veriyor, millete ayar veriyor,sokağa ayar veriyor, bu ülkeye ait ne varsa küçümsüyor, bir alaycı ukalalıkla şov yapıyor, yaptırılıyor. Onların sözünü tekrarlıyor. Onların ajandasına göre hareket ediyor. Ekrem’in bir sözü yok, cümlesi yok, fikri yok. Onların davranış modellerine göre hareket ediyor. Onların dediği gibi giyiniyor. Onların söylediği gibi gülümsüyor. Kurduğu cümleleri bile onlar belirliyor. Biraz projenin dışına çıktığında çuvallıyor, kırıp döküyor. Geri çekip hizaya sokuyorlar, sonra tekrar sokağa sürüyorlar. Ekrem İmamoğlu sadece bir seçim projesi değil. Konunun seçimden çok daha öte, milletimize ve ülkemize ağır maliyetler getirecek boyutları var. BÜTÜN FETÖ KADROSU ARKASINDA: 15 TEMMUZ’U KİM YAPMIŞSA, EKREM’İ SAHAYA SÜRENLER ONLAR Arkasında bütün FETÖ kadroları var. Zaten projenin uygulayıcısı onlar. Bugüne kadar gözlerden ırak tutulmuş, saklanmış, hazırlanmış, çalışılmış, FETÖ tarafından “işte bu sizin adamınız, buna yatırım yapın” diye çokuluslu güçlere pazarlanmış, takdim edilmiş bir isim. Şimdi bu senaryoyu da bu figüranı da Türkiye’ye pazarlıyorlar. Mesele seçim değil. Belediye başkanlığı seçimi değil. FETÖ’nün, PKK’nın arkasında kim varsa Ekrem’in arkasında da onlar var. 15 Temmuz’u kim yapmışsa, Ekrem’i sahaya sürenler de onlar. Gezi terörünü kim planlayıp uygulamışsa, Ekrem de öyle bir planlamanın ürünü. Suriye’nin kuzeyindeki cephenin mimarı kimlerse Ekrem de onların planı. KKTC’nin etrafındaki kuşatmayı kim hazırlıyorsa, Ekrem de içerideki kuşatma çevrelerinin bir parçası. Dikkat edin, sahadaki bütün girişimleri bu saydıklarıma paralel şeyler. EKREM ÜZERİNDEN İSTANBUL PLANI ÜÇÜNCÜ KEZ SAHAYA SÜRÜLDÜ. TEHDİT BURADA! Gezi’de İstanbul teröre boğuldu. Bir İstanbul projesi uygulandı. İstanbul uluslararası tartışmaya açılıyordu. Bütün Batı dünyasının desteğiyle, içerideki bağlantılı çevreler bu amaçla harekete geçirilmişti. 15 Temmuz’da İstanbul Anadolu’dan ayrılmak istendi, ciddi ciddi bu amaçla saldırı yapıldı. FETÖ’ye bir Vatikan kurulacak, Türkiye Avrupa’nın dışına itilecek, yüzlerce yıllık bir intikam alınmış olacaktı. İhaneti karşılığı FETÖ ile yapılan pazarlık buydu. İstanbul ikinci kez uluslararası tartışmaya açılıyor, bir hafıza bugüne çağrılıyordu. Bu da İstanbul’u uluslararası bir tartışmaya açma girişimiydi. 563 yıl sonra İstanbul üzerine en büyük senaryo bozguna uğratıldı. Biz bunu bir de 1. Dünya Savaşı sonrası İngilizlerin İstanbul’u işgaliyle yaşamıştık. Şimdi yine İstanbul üzerine üçüncü girişim yapılıyor. Ekrem İmamoğlu üzerinden İstanbul yeniden uluslararası tartışmayla açılıyor. Bu da önceki iki tartışmanın, girişimin devamıdır. Buradan İmamoğlu projesinin Gezi ve 15 Temmuz’la aynı senaryo olduğunu açık biçimde görüyoruz. Yani, 15 Temmuz CHP adayı üzerinden devam ettiriliyor. İşin vahim tarafı bu zaten. VE EKREM DURMUYOR: KKTC’YE GÖNDERİLİYOR: “BURAYI DA KURTARACAĞIZ” FOTOĞRAFI VERİLİYOR 15 Temmuz’u kim yapmışsa, Ekrem’i sahaya sürenler de onlar. Yine dikkat edin, İstanbul ile birlikte Trabzon da aynı tartışmanın içine çekiliyor. Pontus tartışmasını Ekrem’in girişimleri, harita önünde poz vermeleri, Yunan gazetesine açıklamaları başlattı. Rumlarla ilişkileri, karşılıklı sevgileri, tarihi hesapları Ekrem üzerinden yeniden sahaya sürülüyor. Ve Ekrem durmuyor; Doğu Akdeniz kaynarken, KKTC’nin başına çorap örmeye dönük girişimlerin ateşi artarken, bütün Türk donanması orada savunmaya geçmişken Kıbrıs’a gönderiliyor. KKTC’yi hiç bir sıfatı olmadan ziyaret ediyor. Yunanistan’a ve Batılı patronlarına mesaj veriyor. İstanbul’u Konstantinopol yapma, Pontus’u diriltme dışında KKTC’den “Burayı da kurtaracağız” fotoğrafları veriyor. PAPAĞAN GİBİ EZBERLETMİŞLER: “SAKIN HA S-400 ALMAYIN!” SEN KİMSİN, HANGİ ÜLKEDENSİN! Kimse lafı dolandırmasın, bütün bunlar Ekrem’in girişimleri, daha doğrusu onun üzerinden patronlarının niyetleri ve sabotajları. Artık gizli bir şey kalmadı. Ve Ekrem yine durmuyor; Türkiye Suriye’nin kuzeyinden, Doğu Akdeniz’den, Balkan ülkelerinden çevrelenirken, savunmasız bırakılmaya dönük girişimlerde de yerini alıyor. “Sakın ha, S400 almayın” nutukları çekiyor. Hangi sıfatla, yetkiyle ülkeye ayar veriyor? Papağan gibi ezberletip sokağa saldıkları bir adam bu! DEVLETİN VALİSİNE “İT” DİYEN, KARAKOL BASAN, ADAM DÖVDÜREN, YOLSUZLUĞUN DİBİNE BATMIŞ BİR ADAM! Devletin valisine “it” diyen bir adam, Türkiye düşmanlarının telkinleriyle Türkiye’yi vuran bir adam, FETÖ karakteri ayyuka çıkmış bir adam hiç bir yerli, milli bir fotoğrafta yer almayan, tam aksine ülkenin ve milletin sinir uçlarıyla oynayan bir adam. Karakol basıp terör estiren, inşaatlarda adam dövdüren, Beylikdüzü’nü talan eden, tevazu rolü yapıp yüzlerce ev ve dükkan sahibi olan, belediyeden alacaklı olanlara kendi inşaatlarından fahiş fiyata ev verip o parayı belediyeden kendisi iç eden bir adam, ahlaktan, olgunluktan söz etmesin! EVET, BU ADAM MİLLİ GÜVENLİK MESELESİDİR! İstanbul gibi 566 yıl sadakatle korumaya çalıştığımız bir şehri tartışmaya açan adamın Türkiye’nin bütünlüğüne asla saygısı yoktur. Trabzon gibi ülkemizin milli hassasiyetin en güçlü olduğu bir şehrimizi Pontus hafızasını canlandırmaya ayarlı bir adamın milli bütünlüğümüze asla saygısı yok. Daha ilk günden “Bu adam milli güvenlik meselesidir” dedim. “Seçim meselesi, belediye başkanlığı meselesi değildir, Türkiye’ye karşı hazırlanmış bir projedir” dedim. İSTANBUL FETÖ’YE TESLİM EDİLEMEZ. 15 TEMMUZ’U HATIRLA EKREM! PENSİLVANYA’DA YERİN HAZIR MI? “İstanbul asla bu adamlara teslim edilemez, bu Türkiye’nin yüzlerce yıllık siyasi mücadelesine ihanettir” dedim. Her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı İstanbul’a belediye başkanı olur ama “bu başka bir proje, bir müdahale projesi, bir çokuluslu senaryo, 15 Temmuz benzeri bir saldırı hazırlığı” dedim. “İstanbul’u FETÖ’ye teslim etmeyin” dedim, İstanbul’u kurban vermeyin, çağrıları yaptım. Ortada milli güvenliğimizi, ülke bütünlüğümüzü, birliğimizi tehdit edecek bir proje var ve Ekrem bu proje için sahaya sürüldü. Er ya da geç, bu milletin direncinin nasıl bir şey olduğunu o da görecek. Ekrem; 15 Temmuz’u hatırla! Kim bilir, senin de Pensilvanya’da yerin çoktan hazırlanmıştır. Bu millet seni de görecek!
basindan_tarih: 
07 May 2019

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

31 Mart yerel seçimlerinde, Türkiye’ye yönelik bir darbe, bir çokuluslu müdahale yapıldı. 15 Temmuz’u başaramayanlar, PKK ile Suriye üzerinden vuramayanlar, bu sefer seçimler üzerinden bir operasyon yaptı. FETÖ ve PKK unsurları, seçimden aylar önceden başlayarak milletimizin iradesini sabote etmeye dönük kapsamlı bir çalışma, organizasyon yürüttü. PKK’nın arkasında kim varsa, FETÖ’nün arkasında kim varsa, bu planlamanın arkasında da onlar vardı. MESELE SEÇİM DEĞİL, İSTANBUL PROJESİYDİ. İKİNCİ ADIMLARI TÜRKİYE OLACAKTI! Mesele seçim değildi, İstanbul Büyükşehir belediye başkanının kim olacağı değildi, hangi partiden olacağı da değildi. Mesele çok daha büyüktü, İstanbul projesiydi. 15 Temmuz’da İstanbul’u Anadolu’dan ayırma planı yapanlar bu sefer yeniden İstanbul üzerinden bir proje uyguladı. Başarılı olursa ardından Anadolu gelecekti, ikinci adım başlayacaktı. Ekrem İmamoğlu bu proje için önceden belirlenmişti. Bu haliyle İmamoğlu CHP’li bile değildir. Bir çokuluslu iradenin operasyon aracıdır. Operasyon sadece Türkiye’ye yapılmakla kalmamış, CHP’ye, CHP seçmenine de yapılmıştır. ERDOĞAN DÜŞMANLIĞI İLE KÖR OLANLAR, VATANSEVERLİK NEREDE? Erdoğan düşmanlığı ile gözlerini kör eden siyasi partiler, maalesef, Türkiye’yi vuran bu projeye zemin hazırlamış, önünü açmıştır. Özellikle İYİ Parti ve Saadet Partisi’nin “vatansever” seçmeni oyuna getirilmiş, FETÖ ve PKK unsurlarının, onların Batılı patronlarının iradesine teslim edilmiştir. Oysa yüz yıl sonra ayağa kalkan bir milletin iradesi kırılarak, yeniden vesayet altına alınmasına dönük çok büyük, tarihi bir mücadele yürütülürken, bu ülkenin milli unsurlarının bir kısmı da bu şekilde oyuna getirilmiştir. Bu çevreleri PKK ve FETÖ ile aynı cepheye yerleştirip Selçuklu’dan beri devam eden o siyasi genetiği felç etmeye dönük çokuluslu hesaplara kurban edenler ciddi biçimde sorgulanmalıdır. TÜRKİYE’YE, MİLLİ EGEMENLİĞE MÜDAHALE EDİLDİ. İmamoğlu’nu sahaya sürüp aylarca inci ince planlar yapanlar, sandıklara müdahale ederek, sandık kurulu başkanları listesine doğrudan müdahale ederek, kazandı. Bu örgütlü müdahale, demokrasiye, milli iradeye, seçmen iradesine müdahaledir. Türkiye’nin milli egemenliğine, bütünlüğüne, geleceğine müdahaledir. CHP de, İmamoğlu da, seçime müdahaleyi, organize yolsuzlukları başından beri biliyordu. İmamoğlu bizzat örgütlü hırsızlığın içindeydi, merkezindeydi. Türkiye’yi aşan, siyasi partileri aşan bir irade, ülkemize de, milletimize de, geçmişimize ve geleceğimize de saldırıyordu ve bu biliniyordu. CASUSLUK, TERÖR, DARBE VE MİLLİ GÜVENLİK EKSENLİ SORUŞTURMALAR AÇILMALI Bu haliyle; seçim öncesi başlayan, seçim sonuçlanıncaya kadar süren, hatta seçimden sonra bile devam eden örgütlenme, operasyon hakkında casusluk, terör, darbe ve milli güvenlik eksenli derin, kapsamlı bir soruşturma başlatılmalıdır. Bu kapsamda İmamoğlu hakkında da bir inceleme zorunludur. FETÖ ve PKK unsurlarıyla bağlantıları varsa ortaya çıkarılmalıdır. Bu organizasyon ortaya çıkarılmadan hiçbir şey açıklığa kavuşamayacaktır. Böyle bir soruşturmada, ciddi deliller ortaya çıkarsa “İmamoğlu projesi”nin aslında ne olduğu da ortaya çakacaktır. Şahsen; “Baykal kumpası”ndan sonra İmamoğlu’nun CHP’ye yapılan ikinci kumpas olduğuna inanıyorum. Baykal’dan sonra Türkiye’nin kurucu partisi Türkiye ekseninden çıkarıldı ve operasyonun aslında Türkiye’ye yönelik olduğu ortaya çıktı. Bu da öyle olacaktır. 15 TEMMUZ DAVALARI GİBİ SORUŞTURMALAR BAŞLAMALI Meselemiz yerel seçimler kadar masum değildir. Meselemiz siyasi partiler ya da adaylarla sınırlı bir mesele değildir. Çok daha ciddi durumlarla karşı karşıya bu ülke. Dolayısıyla insanlarımız gözünü açmalı, bu oyunu mutlaka ama mutlaka bozmalıdır. Yıllarca sınav sorularını çalıp bu ülkenin çocuklarının haklarını gasp edenler, bu seçimde oy çalıp milli iradeyi gasp etmiş, bir çokuluslu müdahaleyi sahaya sürmüştür. Bu yüzden, 31 Mart seçimlerindeki bu örgütlü müdahale hakkında da 15 Temmuz davaları gibi soruşturmalar açılması zorunludur. Çünkü mahiyeti aynıdır. Hedefi Türkiye’dir. BAKALIM BU SEFER ABD’YE KİMLER KAÇACAK? Yüksek Seçim Kurulu, İstanbul Büyükşehir Belediye başkanlığı seçimini, bu açık hırsızlığı, organizasyonu tespit ederek iptal etmiştir. Türkiye adına, ülkemiz adına doğru bir karar verilmiştir. Hiçbir şey İstanbul’dan ve Türkiye’den üstün değildir. Bu aşamadan sonra sokak hareketine girişenler olursa, doğrudan Türkiye’ye karşı harekete geçmiş olacaklar, işte o zaman seçimler üzerinden yapılan çokuluslu müdahalenin gerçek boyutu da ortaya çıkmış olacaktır. Bakalım, bu sefer kimler ABD’ye kaçacak ya da oralarda koruma altına alınacak! İSTANBUL’A EL KOYDULAR. BİR KEZ DAHA GERİ ALDIK.. Tekrar söyleyelim: 15 Temmuz’da İstanbul’a el koymaya çalışıp da başaramayanlar 31 Mart’ta İstanbul’a el koydu. CHP değil, İmamoğlu değil, PKK ve FETÖ’nün arkasında hangi güçler varsa onlar el koldu. Ve bir kez daha geri alındı. Hani o veri kopyalamaları var ya, işte onlar ABD’de Türkiye aleyhine açılan davalara malzeme sağlamak içindi. Oraya gönderilecekti. Türkiye muz cumhuriyeti değildir.
basindan_tarih: 
18 Nis 2019

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

31 Mart seçimlerinde “organize hırsızlık” resmi olarak da tespit edildi mi? Evet, edildi. Binlerce AK Parti oyunun, ince bir işçilik ve organizasyonla, çalınıp CHP ve başka partilere kaydırıldığı belirlendi mi? Evet, belirlendi. Geçersiz oyların büyük ezici bölümünün AK Parti oyları olduğu belirlendi mi? Evet, belirlendi. AK Parti’nin 15 bin civarında oyunun sistematik bir şekilde çalındığı ortaya çıktı mı? Evet, çıktı. CHP ve Ekrem İmamoğlu, bunları reddedebiliyor mu? Hayır, edemiyor? BU KADAR HIRSIZLIKLA O KOLTUĞA OTURAMAZSIN! Peki, CHP’nin oyları önemli de, kıymetli de, AK parti seçmenin tercihinin bir değeri yok mu? Bu hırsızlığa neden hiçbiri tek bir cümle etmiyor? Neden gürültüyle, bağırıp çağırmayla bir şeylerin üstünü örtmeye, gizlemeye çalışıyor? Şu ana kadarki tespitler bile, 31 Mart İstanbul seçimlerine hile karıştırıldığını ortaya koyuyor mu? Evet, koyuyor. Bu haliyle bile bu seçim şaibeli mi? Evet, şaibeli. Bu durum bile seçimlerin iptalini gerektiriyor mu? Evet, gerektiriyor. Bu hırsızlığa rağmen İmamoğlu o koltuğa oturabilir mi? Hayır, asla oturamaz, oturamamalı. FETÖ’YÜ, PKK’YI, DİĞER ÖRGÜTLERİ SENİN İÇİN KİM ORGANİZE ETTİ? Devam edelim… FETÖ’nün, PKK çevrelerinin, DHKP-C’nin İmamoğlu için organize hareket ettiği ve bu hırsızlığın arkasında olduğu belli değil mi? Evet, belli. Peki, adama sormazlar mı, bu örgütlü desteğe söyleyeceğin bir cümle var mı? Bunları kim senin arkanda topladı, kim örgütledi, nasıl oluyor da bu kadar “örgütlü tehdit” senin peşine takılıyor, seni besliyor, destekliyor? İstanbul’un CHP’ye değil, Ekrem İmamoğlu’na verilmesi için içeriden ve dışarıdan bir organizasyon açık değil mi? Evet, açık. Seçimlerin ötesinde bir “İmamoğlu projesi” uygulandı mı? Evet, uygulandı? Peki, bu kadar şaibeli organizasyonu kim yaptı? Kim bunları İmamoğlu’nun arkasında topladı? Kim sahaya sürdü? Kim bunlar üzerinden toplumsal çatışmaları tahrik ediyor? BİR İSTANBUL PLANI VE YİNE O FOTOĞRAF Belediye başkanlığından öte bir İstanbul planlaması yapılmış mı? Evet, yapılmış. Bir 15 Temmuz intikamı belirdi mi, evet belirdi. Seçim yolsuzluklarının izi, Gezi olayları, 17-25 Aralık ve 15 Temmuz iziyle karıştı mı? Evet, karıştı. Öyle bir fotoğraf ortaya çıkıyor mu? Evet, çıkıyor. FETÖ’cüler ve PKK’lılar canhıraş biçimde “mazbata” diye bağırıp çağırıyor mu? Evet, çağırıyor. Bu çevrelerle ABD ve Avrupa çevrelerinin sevinci ortak mı, evet ortak. Hepsi aynı cümleleri kullanıyor mu? Evet, kullanıyor. Seçim öncesi ve sonrasında sosyal medya ağlarından organize destek var mı? Bu destek yine FETÖ ve aynı çevrelerin ortak çalışması değil mi? Evet, aynen böyle. “SEVGİ KAZANACAK”.. VESAYET KAZANACAK. TÜRKİYE TEHDİT EDİLECEK! Kim, bu kadar hırsızlığı “mağduriyet” gibi gösterip Türkiye’yi tehdit ediyor? Bu tehditle ABD ve Avrupa’dan gelen tehditler neden aynı cümlelerle ifade ediliyor? CHP’nin, İmamoğlu’nun bunlara bir cevabı var mı? Hayır, yok. “Sevgi kazanacak” cümlesinin arkasına gizlenmiş bir “çokuluslu projeyi” hepimize yutturmaya çalışıyorlar. ”145 yıldır demokrasi mücadelesi veriyoruz” cümlesinin arkasında “145 yıldır vesayet için, manda için mücadelesi veriyoruz” cümlesi var. “İmamoğlu’na mazbata vermezseniz Türkiye’yi mahvederiz” türü cümlelerin arkasında; “vesayete direnirseniz, yeni 15 Temmuzlar gelir” tehditleri var. ABD ve Avrupa, daha belediye başkanı olduğu bile kesinleşmeyen bir kişi üzerinden Türkiye’yi nasıl tehdit edebiliyor? Bu nasıl bir dayanışma? Bunu kimse sormaz mı, nedenini sorgulamaz mı? SORU ÇALANLAR “MAZBATA VERİN” GÜRÜLTÜSÜ İLE NELERİ GİZLİYOR? Öyle “mazbata verin” diye bağırıp, organizasyonlar kurup, statları tahrik edip hırsızlığın üstünü örtemezsiniz. Mağdur edebiyatına sığınarak o çirkinliği kamufle edemezsiniz. Sevgi pazarlayarak örgütlü hileleri unutturamazsınız. Soru çalıp binlerce vatan evladının geleceğini yok edenlerin 31 Mart hırsızlıklarını nasıl organize ettiğini inkâr edemezsiniz. Bunu 17-25 Aralık’ta da yaptınız. Dershane olaylarında da yaptınız. Gezi terörü sırasında da yaptınız. 15 Temmuz öncesi ve sonrası yaptınız. Yeni bir ümitle, yeni bir vaatle bir kez daha yapmaya başladınız.. CHP’nin oyları, İmamoğlu’nun oyları değerli de AK Parti seçmenin oylarını çalıp başka partilere yazdırmak hakkaniyet sorunu değil mi? Demokrasi sorunu değil mi? YENİ “ÇEVRELEME” PLANININ İÇERİDEKİ ÇALIŞMASI BU MU? HİÇBİR “YERLİ” TARAFI YOK.. İmamoğlu’nun bir proje olduğu, aday gösterilmesinden oy hırsızlığının organize edilmesine kadar, seçimden sonra provokatif çıkışlarına kadar, açıktır. Daha belediye başkanı bile olamayan bir adam, Türkiye’de kendisinden beklenen büyük tahriklere şimdiden başladı. Mülayim çehrenin altındaki gizli yüz çok erken ortaya çıktı. O çehrenin de söz konusu proje için çalışılmış olduğu belli. Meselenin seçim olmadığı, belediyle başkanlığı olmadığı, bir “Türkiye karşıtı cephe” inşasının söz konusu olduğu artık açıktır. Aday yapılmasından, seçim çalışmalarından, organize hırsızlıktan, seçim sonrası hemen başlayan tahriklerinden, içeriden müdahale şantajlarından o fotoğraf artık net biçimde önümüzde. Konuşmaları da, hareket tarzı da, kullandığı yöntem de, yürüdüğü yol da tam anlamıyla çalışılmış, planlanmış bir proje. Bunun asla “yerli” bir tarafı yok. TEK ÇÖZÜM, İSTANBUL’DA SEÇİMİN TEKRARLANMASI.. Çünkü; biz bu tür projeleri “Baykal Kumpası”nda gördük. Gezi olaylarında gördük. 15 Temmuz’da gördük. Şimdi biraz da “muhafazakâr sos” katılmış olarak bir kez daha görüyoruz. Evet, bu seçimde organize bir yolsuzluk yapılmıştır. Bu ayıp temizlenmeden İmamoğlu’nun belediye başkanı olmasının hiçbir meşruiyeti olmayacaktır. O koltuğa oturursa, “Oy çalarak belediye başkanı olan adam” olarak tarihe geçecektir. Arkasındaki güçler yüzünden bir tür milli güvenlik meselesi olarak tarihe geçecektir. Madem demokrasiye inanıyoruz. Madem milletimizin oyuna değer veriyoruz. Bu yüzden bu seçimin de bir meşruiyeti yoktur. Tek çözüm, İstanbul seçimlerinin yeniden yapılmasıdır. Aksi; İstanbul’u Fetullah Gülen’e vermek, mazbatayı Pensilvanya’ya göndermek demektir! “BU SEÇİM MURDAR OLMUŞTUR” Bugüne kadar süreci olgunlukla izleyen Binali Yıldırım’ın şu ifadeleri her şeyin özetidir. Bu cümlelerin hiçbirini yalanlayamazsınız… “Oylar sandıkta iç edilmiştir, bu kadar açıktır. Bizim oylarımız karşı adaya yazılmıştır. Seçimde yapılan usulsüzlükler, yanlışlıklar, şaibeler, oy hırsızlıklarıyla sınırlı değil. Daha birçok yanlışlar var. Bu seçim başlı başına murdar olmuş bir seçimdir…” Türkiye’nin İmamoğlu’ndan çok daha büyük sorunları var. Akdeniz’den, Suriye üzerinden, Ege’den, Romanya gibi Balkan bölgesinden çevrelenmeye çalışılan, durdurulmaya çalışılan bir Türkiye var. İmamoğlu projesinin de bunun içerideki ayaklarından biri olduğuna dair bir fotoğraf var.
basindan_tarih: 
12 Nis 2019

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Erdoğan’a düşman kim varsa, hangi iç ve dış çevre varsa destek vermek, sadece bu alana odaklanmak, bir fikir, duruş, kimlik ahlaksızlığıdır. Türkiye’nin çetin mücadelesine karşı cephe kuranlara yaranmaya çalışmak, “bize de bir rol verin, bakın hazırız” diye ihaleye girmek, bu sinsiliği vicdan, hak hukuk kavramları ile örtbas etmek ciddi anlamda kişiliksizliktir. “İÇERİDEN NASİHAT” DEĞİL BİLDİĞİN OMURGASIZLIK BU.. Temel değerleri savunur gibi gözükerek, “içeriden nasihat” gibi göstererek, “özeleştiri” sosu ile süsleyerek, kibirli bir akil tavırla ayar vererek, “beni dinleyin, beni görün yoksa işte böyle çökersiniz” havalarına girmek bildiğimiz üçkağıtçılıktır. Aslında CHP’li bile olmayan, bir “proje” olduğu artık açığa çıkmış olan Ekrem İmamoğlu’na, daha belediye başkanı bile olamadan yamanmaya çalışmak, sinyaller göndermek, küçük hesaplara bulanmış bir tür omurgasızlıktır. Büyük lafların, yüceltilmiş ifadelerin altına gizlenmiş ezikliktir. Size; “Durun, o daha size bir şeyler verecek noktada değil, biraz bekleyin” diyen de mi yok! ŞİMDİ NEFRET VE ÖFKE SAÇANLAR, O MAKAMLARA NİYE “HAYIR” DEMEDİ, O ZAMAN NİYE SEVMİŞTİ? En çok nefret edenlerin, en yüksek beklentilerle yazıp konuştuğunu görüyoruz. En çok öfke saçanların, AK Parti iktidarlarından en çok nasiplenenler olduğunu görüyoruz. “İçeriden eleştiri” sosu ile sinsi sinsi örtük operasyonlara katılanların, kişisel hınçlarını görüyoruz. Milletvekili seçilmiş, belediye başkanı olmuş, bürokrasinin en üst noktalarına getirilmiş, bunlar ellerinden gidince de azılı Erdoğan düşmanı olmuşlar, görüyoruz. Şimdi köşe yazılarında nefret saçan bazılarının yıllarca Erdoğan’ın en yakınında nasıl bulunduğunu merak ediyorum. O zamanki sevginiz mi yalandı, bugünkü öfkeniz mi yalan. İki keskin ucu nasıl birarada tutabildiniz? TÜRKİYE’NİN BÜYÜK MÜCADELESİNE BARİYER OLMAK.. O zaman da mı nefret ediyordunuz? Ediyorduysanız oralarda nasıl durdunuz, niye o makamlara “hayır” demediniz. Bunların ikisi de değilse, oralara bir rol, misyon için mi yerleşmiştiniz? Türkiye’nin yol yürüyüşüne, yükseliş dönemine, her ne sebeple olursa olsun, tavır almak, Türkiye karşıtlarına, her ne sebeple olursa olsun kapı aralamak bu milletin yüzlerce yıllık büyük mücadelesine karşı bayrak açmaktır. Geçmişimize bakın, siyasi tarihimize bakın, özellikle Osmanlı’nın son dönemlerine bakın, bu tür çıkışların coğrafyamıza, milletimize, yüzlerce yıllık yürüyüşümüze ne ağır faturalar ödettiğini göreceksiniz. “MUHAFAZAKAR MUHALEFET” “MUHAFAZAKAR MÜDAHALE” AŞAMASINA MI GEÇİYOR? Türkiye’nin yeniden toparlanmaya, tarih ve coğrafya kimliğine sarılmaya başladığı bir dönemde, çevreden kuşatılması, açık savaşla tehdit edilmesi, içeriden darbelerle çökertilmek istenmesi, beklenen bir durumdu. Siyasi tarihimizde ne zaman böyle tarih dönüşleri yaşanmışsa, içeride birileri sahaya sürülmüştür. FETÖ üzerinden 15 Temmuz girişimi böyle bir şeydir. Erdoğan ve Türkiye’nin bugünkü duruşuna karşı pozisyon almak, bir iç muhalefet meselesinin ötesine geçmiştir. FETÖ’den kalan boşluğa bir takım çevrelerin ikame edildiği, bu çevrelerin muhafazakar kimlikte olmasının özellikle tercih edildiği açık bir gerçektir. Çünkü Türkiye’nin muhafazakar yürüyüşünü ancak ve ancak muhafazakar bir bariyerle durduracaklarını biliyorlar. İki yıldır “muhafazakar muhalefet” ve “muhafazakar müdahale” altında yazdığım yazılar işte budur. Burada kastım bir iç müdahale organizasyonudur. HADİ BU SORULARA BİR CEVAP VERİN: NEDEN BU PSİKOLOJİK OPERASYON? Bu çevrelere sormak lazım: Neden Ekrem İmamoğlu üzerinden yürütülen projeye tek laf etmezsiniz? Neden örgütlü seçim yolsuzluğunun üzerine gitmezsiniz? Yolsuzlukta bazı derin yapılanmaların da izi çıktı, neden bunu sorgulamazsınız? AK Parti on beşinci kez bir seçimden birinci çıktı, neden yenilmiş, kaybetmiş gibi bir kamuoyu oluşturursunuz? Neden her gün her gün, bıkmadan usanmadan hükümetin başarısızlığı üzerine yazılar yazıp durursunuz, Neden hiç başka konuları, çevremizde ve dünyada olanları konu edinmezsiniz? Neden ABD ve Avrupa’nın Erdoğan’a ve Türkiye’ye karşı yürüttüğü saldırganlığa tavır almazsınız? NEDEN FIRAT’IN DOĞUSUNA MÜDAHALEYE KARŞISINIZ? Neden S. Arabistan ve BAE’nin açık Türkiye düşmanlığını, PKK ve diğer örgütlere yüz milyonlarca para yardımını yazılarınıza konu etmezsiniz? Neden Türkiye ile meselesi olanlarla özellikle yakın durursunuz? O çevreleri ortak bir alanda toplayanlarla birlikte görünürsünüz? Türkiye’nin son on beş yıldır geldiği seviye sizi neden rahatsız eder, neden tatmin etmez, neden eskiyi özlersiniz? Neden Afrin operasyonuna karşı çıktınız? Fırat’ın Doğu’suna müdahaleye neden tavır alıyorsunuz? Neden bu bölgedeki kuşatma harekatına, ABD’nin Türkiye’yi hedef alan yığınağına tepki göstermiyorsunuz? Fırat’ın Doğu’suna yönelik yeni operasyonları engellemek için de harekete geçecek misiniz? SİZE GÖRE FETÖ DE YOK: ÜSTÜNÜZDEKİ ÖRTÜ SİZİ GİZLEMEYE YETMİYOR! Size bakarsak, FETÖ diye bir şey de yok hatta 15 Temmuz bile neredeyse olmadı. Size bakarsak PKK da yok, HDP ve SDG var. Size bakarsak ABD ve AB Türkiye için ne karar alırsa doğru, suçlu hep Türkiye. Size bakarsak 7 Haziran seçimleri yenilenmemeliydi, CHP ile koalisyon kurulmalıydı, AK Parti CHP üzerinden denetim altına alınmalıydı.. Artık Türkiye Ekseni ve çokuluslu eksen dışında bir siyasi kimlik kalmadı. Dünyadaki gelişmeler ve coğrafyamızda yaşananlar bir çok ülkeyi aynı duruma soktu. Öyleyse kimlerle birlikteyseniz, onlara aitsiniz. Üstünüzdeki örtü, dilinizdeki masum kelimeler sizi gizlemeye yetmiyor artık. Çok açığa düşüyorsunuz… Bu öfke, bu nefret, sizi tahmin bile edemeyeceğiniz yerlere savuracak, göreceksiniz… İMAMOĞLU MEŞRU BELEDİYE BAŞKANI OLAMAZ! SEÇİM YENİDEN YAPILMALI.. NOT: YSK Büyükçekmece’de seçimlerin yenilenmesi görüşmelerini erteledi. İstanbul ve Büyükçekmece görüşmelerini birleştirdi. Şu ana kadarki tespitler bile İstanbul’da seçimlerin yeniden yapılmasını zorunlu kılıyor. Bugüne kadarki darbe girişimlerine karışanların bu seçimlerde de organize çalıştıkları artık bir gerçek. Mesele seçimlerin de ötesinde bir durum arzediyor. İstanbul’da seçimi yeniden yapma dışında kamu vicdanı asla rahatlayamayacak. Bu ayıp giderilemezse, bir çokları şaibe altında kalacak. İmamoğlu asla meşru bir belediye başkanı olamayacak.
basindan_tarih: 
11 Nis 2019

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Artık bu seçimlere “şaibe, hırsızlık” karıştığı kesinleşmiştir. Artık bu ayıbın üstü örtülemez. Şaibe değil tam anlamıyla “örgütlü bir müdahale” olduğu kesindir. Artık İstanbul’da seçimler yolsuzdur, meşru değildir. Yıllarca sınav sorularını çalıp haksız yere adamlarını devletin en mahrem yerlerine yerleştiren yapı, benzer bir ince işçilikle etkin bir şekilde operasyonun merkezindedir. BU BİR MÜDAHALEDİR VE TÜRKİYE’NİN SORUNUDUR Tartıştığımız şey; kimin kazandığı, kimin kaybettiği değildir. AK Parti veya CHP de değildir. Kimin belediye başkanı olup olamayacağı değildir. Çok daha ötesi bir gerçeğin üstündeki örtüyü kaldırmaya çalışıyoruz. Tartıştığımız şey, bir müdahaledir ve bu bütün Türkiye’nin ortak sorunudur. İçeride yürütülen, dışarıda planlanan, bugüne kadarki müdahalelerde kullanılan çevreler üzerinden kurgulanan müdahaledir. Sadece AK Parti seçmenine değil, CHP seçmenine de oyun kurulmuştur. Ekrem İmamoğlu üzerinden CHP’ye de müdahale edilmiştir. Türk demokrasisi yara almıştır, bir el demokrasiye müdahale etmiştir. O eli 15 Temmuz’da kullananlar, İstanbul üzerinden ilk adımı atmıştır. Planlamaları sadece İstanbul değildir, sonraki adımların neler olabileceği az çok ortadadır. ŞU ANA KADAR TESPİT EDİLENLER BİLE SEÇİMİN İPTALİ İÇİN YETERLİ.. Tutanaklardaki kaydırmalar, geçersiz oylar bile binlerce oyun AK Parti’den çalındığını ortaya koydu. Hiçbir şey olmasa bile, on beş bin tane oyun çalındığı ortaya çıkmışsa, bu seçim yolsuzdur. Sadece bu değişiklik bile şaibeyi, vicdanları yaralayan hırsızlığı, örgütlü müdahaleyi açık etmektedir. Bütün oyları düşünün bir de, başka neler olabileceğini tahmin edin. Belki binlerce oya müdahale edildi. Şu haliyle bu kuvvetle muhtemeldir. Sadece şu ana kadarki gerçekler bile bir seçimin iptali için yeterli sebeptir. Hiç kimse bunları masum yanlışlıklar olarak gözlerden ırak tutmaya kalkışmasın, zira bu mümkün değildir. YSK BU TEHLİKEYİ GÖRMELİ Bu yüzden İstanbul’da yeniden seçim yapılması bir zorunluluktur. Kamu vicdanı yaralanmıştır. YSK bu tehlikeyi görmelidir yoksa bu seçimler tarihe şaibeli seçim olarak geçecektir. Ekrem İmamoğlu, bu gerçeklere rağmen, bu haliyle İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı koltuğuna otursa bile hiçbir zaman meşru olmayacaktır, olamayacaktır. “Çalınan oylarla başkan olan biri”tarihe geçecektir. Çünkü açık biçimde İmamoğlu için oy hırsızlığı yapılmıştır. Kendisi lehine sandıklara müdahale edildiği açığa çıkmıştır. ONU KİM ADAY YAPTI, KİM DAYATTI? FETÖ ORGANİZASYONUN NERESİNDE? Şahsen İmamoğlu’nun CHP adayı yapılması, kampanyasının yürütülmesi ve son olarak oy hırsızlığına kadarki sürecin didik didik edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Sadece sandıktaki hırsızlığın değil, seçim öncesi organizasyonların, nasıl ve kimler üzerinden bu planlamaların yapıldığının, FETÖ’nün bu işin neresinde rol üstlendiğinin didik didik edilmesi gerekiyor. Aday olarak belirlenmesi kimin iradesi, kimlerin iradesi, projesiydi? CHP’ye bu ismi kimler dayatmıştı? * Şu ana kadar tespit edilen “hırsızlık” bile seçimin iptali için yeterli kanıt sunuyor. * YSK bu tehlikeyi görmeli. * Seçim yeniden yapılmalı. NEDEN GEZİ ŞANTAJI YAPTILAR? TÜRKİYE’Yİ KİM TEHDİT EDİYOR? Onu aday yapanların seçim öncesi çalışmaları, organizasyonları nasıl yürütüldü? Onu aday yapanlar sandık kurulu başkanları listesine nasıl müdahale etti, nüfus kaydırmalarını nasıl organize etti? Onu aday yapanlar, seçim yolsuzluklarının açığa çıkacağı endişesiyle Gezi benzeri isyan şantajını nasıl öne çıkardı, Gezi dönemi sosyal medya ağlarını nasıl yeniden inşa etti? Ekrem İmamoğlu’nun FETÖ’cü yapılanma ile geçmişte, bugün bir ilişkisi olmuş mu? İmamoğlu ne kadar CHP’li, yoksa bir başka ajanda için proje olarak mı buralara kadar getirildi? Burada İstanbul’da Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nı CHP’nin alması değil, daha öte bir şey planlanmış ve uygulanmış. CHP seçmenini bile şokedecek gerçekler çıkabilir ortaya… BUNDAN DAHA BÜYÜK KANIT OLUR MU? AK Parti dün İstanbul seçiminin yenilenmesini istedi. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, seçimin yenilenmesini istedi.. Gerçekler daha da ortaya çıktıkça kamu vicdanı harekete geçecektir. Şimdilik bunu sadece CHP ve oy zannedenler bakalım o zaman ne diyecekler? Tekrar edeyim: İstanbul’daki “örgütlü hırsızlık”ta şu ana kadarki tespitlerde on beş bin civarında oyun çalındığı netleşti. Bu bile bir ilde seçimin meşru olmadığının, kesinlikle iptal edilmesi gerektiğinin kanıtıdır. YSK için bundan daha büyük kanıt olur mu?
basindan_tarih: 
29 Mar 2018

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Türkiye’nin Afrin’le başlayan ve İran sınırına kadar devam edecek olan operasyonları, küresel ölçekte güç hesaplaşmasının parçasıdır. Çok büyük bir mücadele verilmektedir. Yüz yıllık geçmişin hesabı sorulmakta, gelecek yüz yılın güç haritası biçimlenmektedir. Bu konjonktürel bir çıkış, reaksiyon değil, Türkiye’nin tarihi jeopolitik hamlesidir. Bugünü değil yarını biçimlendirme, Türkiye’nin yeni yükseliş döneminin en güçlü müdahalesidir. Türkiye olmadan coğrafya inşa edilemeyeceğini, Türkiye’yi bir kenara itip bu bölgede tarih yapılamayacağını, harita çizilemeyeceğini bütün dünyaya ilan etmektir. Biz her ne kadar bunu vatan savunması olarak görsek de, ülkemizi güneyden çevreleyen yeni cephe hattını ortadan kaldırma çabası olarak görsek de, bir zamanlar müttefik olan ülkelerin bir NATO üyesini terör örgütleriyle dize getirme girişimi olarak algılasak da, 15 Temmuz saldırısının devamı olan saldırı dalgasına bütün milletimizin ortak bir cevabı olarak bilsek de, o kuşaktaki hesaplaşmanın, küresel ölçekli ne büyük değişikliklere yol açacağını göreceksiniz. Rusya’yı çembere alma: Doğu-Batı savaşı başladı ABD’nin altmış, Avrupa ülkelerinin çoğunun ikişer-üçer Rus diplomatı sınır dışı etme kararı, İngiltere-Rusya kapışmasının giderek Doğu-Batı cephe hattı şeklinde kendini göstermesi, Batı blokunun Rusya’yı parçalama hazırlıkları yapması, açıkça saldırı niyetleri, Rusya’nın da bu tehdidi görüp agresifleşmesi, savunma yerine taarruza geçmesi küresel ölçekte büyük fırtınanın habercisidir. Baltıklardan Doğu Avrupa’ya uzanan hat, Doğu-Batı kırılma noktasıdır, büyük hesaplaşmalar, çatışmalar, belki savaşlar bu fay hattında başlayacaktır. Türkiye’ye yönelik 15 Temmuz saldırısı, bir çokuluslu müdahaleydi. Türkiye’yi güneyden kuşatma, çevreleme, Akdeniz’den İran sınırına kadar yüzlerce kilometre uzunluğunda “Türkiye cephesi” kurma planı da bu büyük küresel hesaplaşmanın parçasıdır. Baltıklar-Doğu Avrupa hattı nasıl bir cephe ise, bu kuşak da öyle bir cephedir. Kırılma hattıdır, hesaplaşma bölgesidir. Bunun gibi büyük hesaplaşmanın başka cepheleri de vardır. Doğu Asya gibi, Kafkaslar gibi, Kızıldeniz’den Güneydoğu Asya’ya uzanan kuşak gibi.. Bir sabah on ülke savaşa girebilir. O kuşak büyük cephelerden biridir İngiltere-Rusya kavgası ciddiye alınmalı. ABD ve Avrupa’dan oluşan Atlantik ittifakı ile Rusya ve yükselen Asyalı güçler arasındaki kriz çok daha büyüyecek. Batı’nın hedefi sadece Rusya değil, Çin ve diğer Asyalı güçler de bir şekilde bu işin içine girecek. Dünya Doğu-Batı olarak belki de ikiye bölünecek. Bir sabah uyandığımızda en az on ülkenin birden bir savaşa girdiğini ya da Baltıklarda Rusya-Avrupa kavgası çıktığını ya da Batı’nın hep birlikte Rusya’ya saldırıya geçtiğini bile görebiliriz. Türkiye, işte bu büyük küresel kavganın tam merkezinde. Hem coğrafya olarak tam merkezinde hem de Türkiye’nin büyük iddiaları açısından tam merkezinde. Biz, Suriye’nin kuzeyinde terörle savaşmıyoruz. Afrin’de, Münbiç’te, Tel Rıfat’ta ya da Sincar’da terör örgütleriyle değil, bu Batılı istilacı ittifakla hesaplaşıyor, onların Türkiye’yi parçalama hesaplarına oralarda cevap veriyoruz. Batı bu yüzyılı kaybedecektir, dünyanın merkezi değişmiştir Kimse bu operasyonları dar, bölgesel bir sorun olarak algılamasın. Çünkü; eğer o kuşak tamamlanırsa Türkiye’yi bir arada tutma imkanımız ortadan kalkacak, 21. Yüzyıl bizim için başlamadan bitecek, biliyoruz. Bizim için bundan daha büyük bir dava yoktur. Bu yüzden buna yüzyılın mücadelesi diyoruz. Dünyanın nasıl bir fırtınaya sürüklendiğini, uluslararası iklimin nasıl sertleştiğini, ABD’nin ve Avrupa’nın dünyanın merkezi olma lüksünü çoktan kaybettiğini, bu kayıp yüzünden nasıl hırçınlaştığını, sadece güvenlik ve siyaset değil sermaye ve teknolojinin de Asya’ya kaydığını, yeryüzünün ana ekseninin değiştiğini, Atlantik ekseninin bir daha yeryüzüne tek başına hakim olma şansını bulamayacağını, bu büyük kırılma ve hareketliliğin sonucu olarak bambaşka ve şaşırtıcı bir küresel güç haritası olacağını okuyarak, bilerek, ölçerek geleceğin dünyasına bakmak bir zorunluluktur. “Türkiye’yi durdurma” planları boşa çıkacak.. Artık kalıcı ittifaklar olmayacaktır. Kalıcı dostluklar ve düşmanlıklar da olmayacaktır. Sarsıcı, değişken, baş döndürücü güçler hareketliliği göreceğiz ve hangi ülke bu ritme hazırlıklıysa, ayak uydurabilecekse o ayakta kalacaktır. Bu acımasız, toleransı olmayan bir güç savaşıdır. ABD ve Avrupa dünyanın geri kalanına söyleyecek sözlerini tükettiği gibi, kredisini, güvenliğini, onların nazarında itibarını da kaybetmiştir. Dolayısıyla, ne kadar yeni ittifaklar, cepheler inşa etseler de başarısız olacaklardır. Türkiye’nin güneyinde Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), S. Arabistan, İsrail ve Mısır üzerinden oluşturdukları, görünüşte İran’ı hedef alan ama asıl niyeti “Türkiye’yi durdurmak” olan yeni cephe de aynı başarısızlığa uğrayacaktır. Rusya’yı parçalama, Asya Bloku’nu zayıflatma, Türkiye’yi durdurma planı Batı’nın Rusya ve Türkiye’ye karşı düşmanca tavırlarında çok ciddi benzerlikler dikkatimizi çekiyor. Rusya’yı bir kez daha parçalayıp kaynaklarını talan etmeye dönük bir Batı girişimi artık açıktır. Bu koca coğrafyayı parçalara ayırma, Rusya’yı denklemden çıkarma, Atlantik ittifakının karşısına dikilen “Asya Bloku”nu zayıflatma, Çin’i Hindistan’la oyalama gibi çok büyük planlar masaya sürülmüştür. Türkiye de, Rusya gibi bir Batı tehdidi hissediyor. Hatta iş tehdidin çok ötesine uzandı, içeriden müdahaleler yapıldı, olmayınca çevreden kuşatma planları yürütülüyor. Batı şuan Türkiye’ye açık biçimde saldırıyor. Türkiye de, Rusya gibi, savunma yerine söz konusu tehditlerle açık arazide çarpışma yöntemine bu yüzden geçmiştir. Suriye’deki yeni yaklaşımımız bu yüzden böyledir. Böyle de devam edecektir. Ankara ve Moskova birbirini beslemeli.. Rusya da, Türkiye de benzer tehditlerle yüzleşiyor, benzer savunma kalkanları oluşturuyor. Avrupa-Rusya krizinin Ankara ve Moskova’yı birbirine daha da yakınlaştıracağını düşünüyorum. Olması gereken de budur. İki ülke, küresel ölçekte tehditleri görerek birbirini beslemek zorundadır. Şu açıktır: Doğu’nun yükselişi başlamıştır ve bu bir hamaset değildir. Batı’nın duraklama dönemine girdiğini, Doğu’nun hızla güç kazandığını, bunun bir tarih dönüşü olduğunu bir yene not edin. Batı bundan sonra insanlığa hiçbir şey veremeyecek. Kaybedişin çılgınlığı ile insan ırkını tehlikelere sürükleme dışında hiçbir şey sunmayacak. Bütün bunları yapan bir ABD ve birkaç müttefiki göreceğiz bundan sonra. Bu da tükenişlerini daha da hızlandıracak. Bence insanlık bu tehlikeye karşı teyakkuza geçmelidir. Yıldırım hızıyla devam etmek: Küçücük zafiyet intihardır.. Türkiye, Afrin’den sonra hiçbir yerde durmamalı, tereddüt etmemeli, oyalama taktiklerine ilgi duymamalıdır. Durduğu an kaybedecektir ve bir daha başlayamayacaktır. “Münbiç’e girer miyiz, Tel Abyad ne olur, Sincar ne olur, Kandil’e kadar ulaşır mıyız” gibi sorular artık abestir. Bu büyük küresel kavganın en keskin cephelerinden birinde, küçücük savunma zafiyeti ölümcül olacaktır. Yıldırım hızıyla hareket edilmeli, bu kuşağın yabancı güçler tarafından doldurulmasına zaman ve fırsat verilmemelidir. Elbette Batı ile bir gerilime, kavgaya ihtiyacımız yok. Ama onlar bize saldırırken, ellerinde “parçalanmış Türkiye” haritalarıyla toplantı üstüne toplantı yaparken kendimizi onların insafına bırakmamız yok oluştur. Böyle bir dönemde Rusya ile yakınlık lehimizedir. Ankara-Moskova ilişkileri daha da geliştirilmelidir. Ne yani? Bir Rus uçağı daha mı düşüreceğiz? Bugün ve bugünden sonra Türkiye’nin kavgası, barışı, dostluğu ya da düşmanlığı günübirlik değildir. Yüzyıllarla beslenmiş bir siyasi hafıza ile önümüzdeki 21. Yüzyıl’ın tamamını kaplayacak büyük iddialarla hareket etmemiz zorunluluktur. Büyük adımlar atmak, büyük iddialarla yol yürümek zorundayız. Geleceğin dünyasının küçük kalmayı tercih edenlere merhameti olmayacaktır. ABD Başkanı Trump’la Fransa Cumhurbaşkanı Emanuelle Macron arasındaki görüşmede, sarfedilen “Türkiye ile Suriye’de işbirliği geliştirilmeli” sözünü bir tuzak olarak görüyorum. ABD ve Avrupa tam da Rusya ile hesaplaşırken Türkiye-Rusya yakınlığını sabote etmek için her yolu deneyecekler. Bunu daha önce yaptılar. Bir FETÖ eliyle Rus savaş uçağının düşürülmesi öyle bir plandı. Ardından Türkiye’ye Suriye’de çok büyük zararlar verdiler. Onların “Suriye’de işbirliği geliştirmesi” benzer bir senaryodur. Ülkemiz bu tuzağa bir kez daha düşmemelidir. Düştüğümüz anda bırakın Afrin sonrası devam etmeyi, Afrin de Hatay da elimizden gidecektir.
basindan_tarih: 
18 Ağu 2017

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

  Düşmanları dost, dostları düşman haline getirecek “yeni bir durum”la karşı karşıyayız. Bütün bölgede kartlar yeniden karılıyor, cepheler yeniden şekilleniyor, ittifaklar yeniden biçimleniyor. Ortadoğu’da yepyeni bir “koalisyon”, “eksen” oluşuyor. Arap Baharı sonrasında olduğu gibi, tamamen Türkiye’yi dışarıda tutan, bölgeden uzaklaştırmaya çalışan, Suriye’nin dışına itmeye çalışan, Arap dünyasıyla bağlarını koparmayı önceleyen bir koalisyon bu. Aslında bunu Katar’ı hedef alan Körfez Krizi ile hissetmiştik. Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Suudi Arabistan, Mısır ve İsrail’in başını çektiği, Muhammed Dahlan gibi operasyonel tetikçilerin kullanıldığı bir koalisyon bu. Sadr depremi, şaşırtıcı çıkışlar Hamas’la yakınlaşarak Filistin yönetimini değiştirmeyi de gündemine alan söz konusu eksenin en radikal çıkışı Iraklı Şii lider Muktada Sadr’ın S. Arabistan’a davet edilmesi oldu. Sadr, Riyad dönüşünden hemen sonra etkin olduğu bölgelerde S. Arabistan’ı hedef alan slogan ve afişleri yasakladı, Riyad’ı “bölgenin babası” ilan etti. Ziyaretin hemen ardından BAE’ye davet edilen Sadr üzerinden bir Arap kimliği öne çıkarılmaya, bu kimlik üzerinden Irak’taki İran etkisi kırılmaya çalışılıyor. Riyad yönetimi, bunlar olurken Yemen’deki savaşı sona erdirmek, 1990 Körfez Savaşı’ndan bu yana kapalı olan Irak’la sınır kapısını açmak, Necef'te konsolosluk açmak ve Bağdat’la yakınlaşmak için şaşırtıcı çıkışlar yaptı. Mezhep kimliği değil, Arap kimliği öne çıktı Şüphesiz bunlar yeni koalisyonun önceliklerine göre atılan oldukça şaşırtıcı adımlardı. İran’la S. Arabistan arasındaki gerilim mezhep kimliğinden uzaklaşıyor, sanki Arap-Fars kimliği üzerinden yeniden şekil alıyordu. S. Arabistan-Mısır-BAE ekseni Arap kimliğini keşfetmişti ve bunu Muktada Sadr üzerinden servis ediyordu. Alışık olmadığımız, yeni ve şaşırtıcı durumlarla karşı karşıyayız. Sanıyorum “eksen”in bundan sonraki adımları bizleri şaşırtmaya devam edecektir. Şüphesiz bölge ülkeleri arasındaki yakınlaşmayı savunmalıyız, teşvik etmeliyiz. Coğrafyamızdaki gerilim/çatışma alanlarının daralması için ne gerekiyorsa yapmalıyız. Hatta İran-Suud krizinin yumuşatılması için de çaba harcamalıyız. Bütün bölgeyi harabeye çevirme potansiyeli taşıyan mezhep krizinden bir an önce kurtulmanın yollarını bulmalıyız. Yeni “eksen”in adımları Irak ve Yemen’de hissedilirken bu ilk bakışta, çatışma değil, yakınlaşma şeklinde kendini gösteriyor. İşin arkasında ABD, İngiliz, İsrail aklı var Ama acaba öyle mi? Bu gelişmeleri bu kadar iyimserlikle mi okumalıyız? Söz konusu gelişmeler bölgesel bir yakınlaşmaya mı yoksa yeni çok çetin bir yeni cephenin açılmasına mı işaret ediyor? Bence tehlikeli bir rüzgar yakınlaşıyor. Riyad ve BAE’nin manevrasının arkasında, daha büyük bir hesap var. Bir Amerikan, İngiliz, İsrail aklı var. Bir bölgesel proje var. Suriye’de ABD planlarını hakim kılmak, İran’ı Güney’den sıkıştırmak,  Türkiye’yi Suriye’den çıkarmak için ince ince işlenmiş bir plan var. Türkiye açıkça hedef alınacak Şüphesiz bu “eksen”in öncelikli hedefi İran. Irak’taki İran nüfuzunu kırmak, Arap kimliği üzerinden Irak’ı da eksenin içine çekmek, Tahran’ın Batı kapılarını kapatmak, ABD ve İsrail ile birlikte Suriye’yi tam denetim altına almak, Suriye’nin kuzeyinde oluşturulan terör koridorunu gerçeğe dönüştürüp Türkiye ile Arap dünyasının bütün bağlantısını koparmak gibi çok daha üst hesaplar var. Bu hesaplar S. Arabistan’ı da, BAE’yi de aşıyor. Bir ABD-İngiliz-İsrail haritalandırması ile karşı karşıyayız. Yani “eksen”in birinci hedefi İran ise ikinci hedefi Türkiye’dir. Türkiye’deki uzantılar ve 2019 senaryosu… Geçtiğimiz hafta 2019 Koalisyonu başlığı altında “eksen”in 2019’dan önce Türkiye içindeki uzantılarının neler olabileceğini anlatmaya çalıştım. PKK/PYD kriptoları, FETÖ artıkları, NATO bağlıları ve muhafazakar muhalifler üzerinden söz konusu eksen çerçevesinde bir senaryo Türkiye içinde uygulanacaktır. Ama şu an daha büyük tehditlerle yüz yüzeyiz. Suriye’nin kuzeyinde oluşturulan haritanın tamamlanmasına çok az kaldı. O harita tamamlandıktan sonra Türkiye’nin yapacağı hiçbir şey kalmayacak. O zaman oturup, savaşın içeriye nasıl taşınacağını, “eksen”n içeride ne tür tezgahlar kuracağını, ne tür siyasi krizler servis edeceğini tahmin etmekten başka çaremiz kalmayacak. ‘Terörle mücadele’ tuzaktır, artık mesele terör değildir Bu bilindiği halde, tehlikenin büyüklüğü, yakınlığı görüldüğü halde müdahale edilememesinin acizlikten, imkansızlıktan kaynaklanmadığına, içerideki uzantıları Türkiye’nin hareketlerini engellediğine, onu oyaladığına, yeni yeni önerilerle siyasi aklı bulanıklaştırdığına inanıyorum. Yani, söz konusu senaryonun içerideki uzantıları daha şimdiden operasyona başlamışlardır! Hala “terörle mücadele” gibi soyut, anlamsız, bir karşılığı olmayan gerçeklikten uzak cümlelerle konuşulmasını anlamak mümkün değildir. Artık “terörle mücadele” diye bir kavram yoktur. Bu kavram tuzaktır. Bugünkü resmi, “terörle mücadele” olarak adlandırıp, bu soyut kavram üzerinden okuyanlar, ona göre hareket edenler, yakın gelecekte büyük bir felakete bilerek ya da bilmeyerek zemin hazırlamış olacaklardır. Terör değil devletler çatışması ile karşı karşıyayız. Nihai kararlar alınmalı: Şam’la anlaşma dahil.. PKK üzerinden ABD gücü kullanılıyor, PKK üzerinden Türkiye bu güçle vuruluyor. Nihai kararlar almak, nihai pozisyonlar belirlemek zorundayız. Suriye’de durduğumuz yeri yeniden tanımlamak durumundayız. Bağdat’la ilişkileri güçlendirmenin yanısıra, Şam yönetimine karşı bütün öfkemizi bastırmak, takıntılarımızdan kurtulmak zorundayız. Burada Esed savunuculuğu yapmıyorum. Daha derin, daha kapsamlı bir şeyden söz ediyorum. Suriye’yi bir bütün olarak tutacak adımlar atmaktan, ülkenin ABD işgaline teslim edilmemesinden, parçalandığı anda Türkiye’nin parçalanma sürecinin başlatılacağından söz ediyorum. Buna şiddetle karşı çıkanların, boş hamaset dışında Türkiye’ye önerdiği hiçbir çözüm yolu yoktur! Cumhuriyet tarihinin en büyük tehdidi bu.. Suriye’nin kuzeyinde PKK üzerinden yürütülen harita terör meselesi değildir. Suriye’deki çatışmalar artık şu grup, bu grup meselesi değildir. Çok daha esaslı bir duruşla, bölgenin tamamı üzerinde bir bakışla hareket etmek gerekmektedir. Çünkü Türkiye, Cumhuriyet tarihinin en büyük tehdidiyle yüz yüzedir. Çünkü ilk kez açıktan çokuluslu bir cephe ile karşı karşıya. Öyleyse İran ve Rusya ve Şam yönetimi dahil, daha kapsamlı, derin, kalıcı anlaşmalara varmayı zorlamak gerekiyor. Suriye olayı bitti. Suriye halkı olaydan dışlandı.  Suriye, devletlerin kapıştığı bir cephedir artık. Talan ediliyor, paylaşılıyor. Öyleyse  önyargılarından, ön kabullerinden bağımsız, rasyonel bir düşünce, politika geliştirmek, Türkiye’ye yönelen büyük tehdide karşı atılacak adımlardan biridir. İran Irak’tan, Türkiye Suriye’den sıkıştırılıyor Son adımlar İran’ı Irak’tan sıkıştırıyor. Bu ABD planıdır, İran’ı baskı altına alıp cepheyi İran sınırına yaklaştırma hesabıdır. İran Irak’ın güneyinden sıkıştırılırken Türkiye Suriye’nin kuzeyinden sıkıştırılıyor. Bu iki hareket üzerinden Araplar, Türkler, Farslar ve Kürtler arasında belki yüz yıl sürecek düşmanlıkların temelleri atılıyor. İşte bu küresel bir akıldır, küresel bir projedir, bir Atlantikçi müdahaledir. Bu kalıcı düşmanlıkların önünü alacak bir şeyler yapmalıyız. Bırakın savaş, sınırın diğer tarafında olsun! İran Genelkurmay Başkanı’nın, kalabalık bir general kadrosuyla başladığı Ankara ziyareti tam da böyle bir döneme denk geldi. İki ülkenin de benzer tehditler hissettiğini düşünüyorum.  Eğer yeni “eksen” başarılı olursa Suriye Amerika’nın olacak. Suriyeliler rehin alınacak, ülke, Türkiye ve İran için batılı orduların saldırı üssüne dönüşecek. Bu yüzden Ankara’daki temaslardan ne çıkacak, büyük bir merakla bekliyorum. Artık bir gün bile bekleme imkanı kalmadı. Türkiye’nin o koridora doğrudan, açık ve güçlü bir müdahalesinden başka seçenek kalmadı. Söz konusu vatansa, Anadolu ise, tehdit ülkemize yaklaşmışsa, savaş Türkiye’ye taşınacaksa ve bu kaçınılmaz hale gelmişse, bırakın bu savaş sınırın diğer tarafında olsun.
basindan_tarih: 
07 Nis 2017

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Türkiye bir tercih yapıyor, dünya sarsılıyor. Türkiye bir karar veriyor, dünya bu karara göre cepheler kuruyor. Türkiye bir yola çıkıyor, Batı dünyası derhal alarm durumuna geçiyor. Türkiye kendine bir hedef belirliyor, onlarca ülke onlarca terör örgütü tek cephe olup bu hedefe ateş etmeye başlıyor? Türkiye kendini güvenceye almak için askeri hareketliliğe girişiyor, bütün “müttefikleri" bir anda düşman oluyor. Türkiye kendi içinde sağlam, esaslı dönüşümler yapıyor, ekonomisini canlandırıyor, en ileri düzeyde reformlara girişiyor, bize yıllarca demokrasi satanlar bile bir kuşkuya teslim olup, histerik reaksiyonlar göstermeye başlıyor. Türkiye yeni dünyanın kurucu ülkesi olacak.. Türkiye, “Artık 20. Yüzyıl bitti. Vesayet dönemleri kapandı. Yeni bir dünya kuruluyor, ben de bu yeni dünyanın kurucuları arasında yer alacağım. Dünyaya söyleyecek sözüm var. İnsanlık ailesine katkılarım olmalı" diyor, müthiş bir düşmanlık dalgasıyla yüzleşiyor. Türkiye, otuz yıldır coğrafyayı lime lime eden, bin yıldır beraber yaşayan insanların zihinlerine kalın duvarlar ören, bütün kimlikleri çatışmaya dönüştüren, şehirlerimizi harabeye çeviren 21. Yüzyılın bölgesel istila planlarına karşı bir “duruş" geliştiriyor, bir söz söylüyor, bu uğursuz rüzgarı tersine çevirecek adımlar atıyor, küresel ölçekte “Turkofobi" rüzgarı hemen şişiriliyor. Baasçılığa iman edenler mücadeleyi anlayamaz Türkiye, “Ben Cumhurbaşkanlığı Sistemine geçeceğim. 20. Yüzyılın orta ölçekli ulus devlet modeli yönetim biçimi artık hızla büyüyen bu ülkeye dar geliyor" diyor, kendisi monarşi olan, kendisi başkanlıkla yönetilen ülkeler bile karşı çıkıyor. Bir tür Baasçılığa iman etmişler, geçmişleri tek adam zorbalıklarıyla dolu siyasi çevreler de onların yönlendirmesiyle harekete geçiyor. Bu kadar düşmanı kim aynı cephede topladı? Ve onlar, içerideki bu siyasi çevrelerle binlikte terör örgütlerini harekete geçiriyor. Avrupa içindeki ırkçıları Türkiye'ye karşı harekete geçiriyor. ABD'nin neoconlarını ve İsrail aşırı sağını harekete geçiriyor. Dikkat edin, o derin irade, o küresel koalisyon, “üst akıl" dedikleri merkez iktidar gücü, bütün bu çevreler arasındaki ortak dili şekillendiriyor. ABD'li neocon Michael Rubin ile CHP'li vekiller, Murat Karayılan ile Avrupa'nın ırkçı liderleri ve Gülen'in terör örgütü işte bu ortak dili kullanıyor. Küresel ölçekte Türkiye karşıtlığı dilini kim, neden üretti? Korktukları 16 Nisan değil, sonrası, biz bunu biliyoruz.. Peki neden bu korku, neden bu panik? Mesele nedir? Türkiye'nin karşı karşıya bulunduğu imtihan nedir? Aşması gereken eşik, üstesinden gelmesi gereken tehlike nedir? 16 Nisan'da, Türkiye'nin Cumhurbaşkanlığı Sistemine geçişi onları neden ilgilendirir? Yoksa bu karşı çıkışlar, 16 Nisan için değil, 16 Nisan sonrası için midir? Türkiye'nin büyük bir güç olarak öne çıkacağından, yıldız ülke haline geleceğinden, ürettiği siyasi dilin Atlantik'ten Pasifik kıyılarına kadar bütün Müslüman coğrafyayı harekete geçireceğinden, oluşacak bu yeni dalganın küresel ölçekte güç haritalarını değiştireceğinden mi endişe ediyorlar? Evet, doğrusu budur! Türkiye etkisi, küresel ölçekte güce dönüşecek Mesele 16 Nisan'dan çok daha büyüktür. Mesele 16 Nisan'ın bir hedeften çok, bir başlangıç olacağının bilinmesidir. İçerideki dönüşümün büyük oranda başarılmış olacağı, Türkiye'nin artık kararlı bir şekilde bölgesine ve dünyaya yöneleceği endişesidir. Ekonomide çılgınca bir dönemin başlaması, coğrafyanın ekonomik dinamizminin Türkiye'de yoğunlaşması korkusudur. Savunmada olağanüstü bir hareketliliğin başlayacak olması, bölgesel güvenlik meselelerinde çok hareketli bir Türkiye'nin geliyor oluşudur. Ama en önemlisi de, siyasi liderlikte, öncülükte bir Türkiye yükselişinin şimdiden okunmasıdır. Ve yine, ülkeleri, toplumları değiştirecek siyasi dilin artık bu ülkede üretiliyor oluşudur. Afrika'nın derinliklerinden Güney Asya'ya ve Ortadoğu geneline kadar yayılan Türkiye sempatisinin, 16 Nisan sonrası somutlaşacak olması, yeni bir güce dönüşecek olmasıdır. 16 Nisan asıl sonucunu dışarıda gösterecek.. Avrupa'nın merkez ülkelerinin, onların etkisi altındaki örgütlerin, onların direktiflerine göre hareket eden içerideki siyasi çevrelerin, Atlantik merkezli istihbarat yapılanmasının talimatlarıyla Türkiye'ye operasyon çeken FETÖ benzeri yapıların, Avrupalı ırkçıların, ABD'li neoconların, İsrail aşırı sağının ortak bir “Türkiye cephesi" kurması, yükselen bir tarihi durdurma çabasıdır. Evet, 16 Nisan'da yapılacak halkoylamasının sonuçları Türkiye'den çok daha fazla dünyada etki gösterecek, bu kesin. Türkiye, kendi içiyle uğraşan, bütün enerjisini içeride harcayan, kökleri dışarıya uzanan yapıların yıpratıcı saldırılarıyla boğuşan, kolay müdahale edilebilen, yüz yıl boyunca başkalarının stratejik değer tanımlarına mahkum ülke olmaktan çıkıp kendi oyununu oynamaya başlayacak, bu da kesin. Onların meselesi 16 Nisan değil, 16 Nisan sonrasıdır Hemen bütün Avrupa ülkelerinin bu işe karşı olması, hemen bütün terör örgütlerinin “Hayır" cephesinde yer alması, coğrafyamıza müdahale eden bütün oyuncuların referandumun Türkiye'nin hareket alanını genişleteceğinden endişe etmesi, içerideki bütün vesayet çevrelerinin Avrupa ülkeleri ve terör örgütleriyle aynı mevziden ateş eder hale gelmesi, aynı dili konuşuyor olması bile, 16 Nisan'ın nasıl da uluslararası güç mücadelesinin parçası haline geldiğinin göstergesidir. Elbette biz, referandumu bu karşıtlıklar üzerinden değerlendirmiyoruz. Onların öfkelerine, reaksiyonlarına göre pozisyon belirlemiyoruz. Biz, kendi tarih yürüyüşümüze göre, varmak istediğimiz yere göre, mücadele kodlarımıza göre duruş belirliyoruz. Milletimiz, Haçlı Seferleri'ne alışkındır, ne yapacağını bilir! Adımlarımızı öyle atıyor, coşkumuzu bu alana yönlendiriyoruz. Meselenin 16 Nisan olmadığını 16 Nisan sonrası olduğunu onlardan daha iyi biliyoruz. İçerideki maksatlı engellemelere takılmadan, kulak asmadan kendimizi işte bu yükseliş dönemine ayarlıyoruz. Onların bir tarih algısı varsa, bir tarih hesabı varsa bizim de var. Onların bizi engellemek için şantajları varsa bizim hedefe ulaşmak için çok güçlü inancımız, bir yol haritamız var. Haçlı Seferleri'ni yaşamış bir milletten, Moğol istilasına tanık olmuş bir ülkeden, Birinci Dünya Savaşı tecrübesine sahip bir devlet geleneğinden söz ediyoruz. Bir milletin uyanışından, tarih sahnesine dönüşünden, bütün hesapların üstündeki hesabı bugüne çağırmasından söz ediyoruz. Evet kararı, bin yıllık tarihe göre verilecek Mesele bu iken, dünya genelinde siyasi iklim alabildiğine sertleşmişken, ülkeler yeniden kendi haritalarına dönerken bunları göremeyip, kendini küçük hesaplara mahkum edenlere ise üzülüyoruz. Biz 16 Nisan'ı böyle görüyoruz. Bu büyük mücadeleyi, hesaplaşmayı göremeyenlerin son bin yıllık siyasi tarihe dikkatle bakmasını öneriyoruz. Eğer göremiyorlarsa talihsizlik onlaradır. Bu yüzden 16 Nisan bir seferberliktir. Bin yıllık tarih yürüyüşünün en önemli adımlarından biridir. Herkes ne kadar bu tarihin içinde, durup kendine bir baksın. Bütün gücümüzle yola devam edeceğiz…

Sayfalar