Hazal Yalın

basindan_tarih: 
22 Şub 2020

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Putin, telefon görüşmesinde Suriye'nin egemenliğine ve toprak bütünlüğüne bağlılığını ve aşırılıkçı tehdidi ezme kararlılığını vurguladı.   YDH- Hazal Yalın, Bugün akşam saatlerinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin arasında yapılan telefon görüşmesini değerlendirdi. *** Bu akşam saatlerinde Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Rusya Devlet Başkanı Putin arasındaki telefon görüşmesi, öyle anlaşılıyor ki, Türkiye tarafının beklentilerine cevap vermedi.  Hatırlanacağı gibi, daha önce cumhurbaşkanı, dışişleri bakanı, savunma bakanı ve AKP sözcüsü tarafından yapılan açıklamalarda "rejim şubat sonuna kadar gözlem noktalarının arkasına çekilmezse vuracağız" vurgusu dikkat çekiyordu.  Erdoğan da bugün telefon görüşmesinden önce yaptığı açıklamada, sahadaki durumu "ben buna savaş diyebilirim" ifadesiyle tanımlamayı tercih etmişti.  Ancak Putin'le telefon görüşmesinin ardından cumhurbaşkanlığı tarafından yapılan ve AA'nın yayımladığı ilk açıklamada, Erdoğan'ın Putin'e, "Suriye rejiminin İdlib'de dizginlenmesi şart" demekle yetindiği anlaşılıyor.  AA'ndan bir saat kadar sonra Kremlin’den de bugünkü telefon görüşmesiyle ilgili açıklama yapıldı. Açıklama şöyle: "Türk tarafının inisiyatifiyle Vladimir Putin ile Türkiye cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan arasında bir telefon görüşmesi yapıldı.  Dikkatlerin odağında yine, İdlib gerilimi azaltma bölgesinde gelişen durum vardı. Putin, aşırılıkçı grupların devam eden saldırgan eylemlerinden ötürü ciddi endişesini belirtti.  Suriye Arap Cumhuriyeti'nin egemenlik ve toprak bütünlüğüne koşulsuz saygı gösterilmesi zorunluluğu vurgulandı. Rusya ve Türkiye devlet başkanları, İdlib konusunda gerilimi azaltmaya, ateşkesi sağlamaya ve terörist tehdidi etkisizleştirmeye yönelik bakanlıklar arasında ikili görüş alışverişinin faal hale getirilmesi hususunda görüş birliğine vardılar.  Askeri organlar arasındaki hattan temasların yoğun biçimde devam etmesi teyit edildi. Keza Libya’daki barış süreci meselesi de ele alındı. 19 Ocak 2020 tarihli Berlin Konferansı kararlarının kesintisiz hayata geçirilmesinin önemine dikkat çekildi." Açıklamada özellikle dikkat çekici olan, egemenlik ve toprak bütünlüğü vurgusuydu. Bu ifadenin iki lider tarafından değil, sadece Putin tarafından kullanıldığı anlaşılıyor. Ancak böyle bir vurgu yapılmış olması, Rusya basınında önemli yorumlara yol açtı.  Yorumlar genellikle, Erdoğan tarafından Suriye'nin bölünmesi teklifi mi yapıldı sorusu etrafında dönüyor. Lenta.ru'nun görüşme haberine bakmak yeterli olacak. Bu prestijli yayın, haberinde şu cümleyi kullanıyor:  "Putin, Erdoğan'la görüşmesi sırasında Suriye'de bölünmeyi reddederek, ülkenin egemenlik ve toprak bütünlüğüne koşulsuz saygı gösterilmesi zorunluluğuna dikkat çekti." Bugünkü telefon görüşmesinin, Rusya'nın tutumuna dair şüpheleri bütünüyle dağıttığı söylenebilir. Görüşmede Rusya, Suriye'nin toprak bütünlüğü ve egemenliğine bağlılığı temelinde terör tehdidini ezme iradesini kesin bir şekilde vurgulamış görünüyor. Rusya'nın cihatçı saldırısına topçu desteği sağladığı iddiasıyla TSK'yı vurma görüntüleri yayınlandı Dün TSK'nın cihatçı saldırısına topçu desteği verdiği esnada Rusya hava kuvvetlerinin saldırısı sonucu 3 tank ve 6 zırhlı vurulmuş, 2 TSK personeli de hayatını kaybetmişti.  AKP sözcüsü Ömer Çelik, yayınladığı tweette, saldırıyı "Suriye rejimi"nin yaptığını ileri sürmüştü.  Ancak Rusya devlet televizyonu, Erdoğan ile Putin görüşmesinin hemen ardından saldırının Rusya hava kuvvetleri tarafından yapıldığını gösteren görüntüler yayınladı.  Fransız-Alman inisiyatifi Moskova'da kabul görmedi Bu sabah YDH'da yayınlanan haberde, dün geç saatlerde Putin ile Fransa Devlet Başkanı Macron ve Almanya Başbakanı Merkel arasındaki görüşmenin ayrıntıları ele alınıyordu. Bu görüşmede iki nokta büyük önem taşıyordu. İlki, Putin tarafından Suriye'nin egemenlik ve toprak bütünlüğü temelinde terörist tehdidinin ortadan kaldırılması kararlılığının bir kez daha ifade edilmiş olması, ikincisi ise, Fransa ve Almanya liderleri tarafından Erdoğan'la birlikte dörtlü bir zirve çağrısı yapılmasıydı.  Putin'in bu çağrıya en azından şimdilik olumsuz cevap verdiği de anlaşılıyordu.  Erdoğan bugün, Putin'le telefon görüşmesi yapacağını duyurduğu açıklamasında, Fransa ve Almanya liderlerinin dünkü görüşmesinden haberdar olduğunu da ifade etti. Erdoğan şöyle dedi:  "Merkel ve Macron, Putin'le yaptıkları görüşmede, İdlib'de çok kararlı bir ateşkesin yapılması için bir daveti kendisine yaptılar. Henüz beklenen bir cevap vardır diyemem. Dörtlü zirve için 5 Mart'ta İstanbul'u teklif ettiler, henüz Putin onlara arzu edilen cevabı vermedi." Bundan kısa bir süre sonra RT Rusça servisi de, Almanya dışişleri bakanlığının, Merkel, Macron ve Erdoğan arasında dün akşam bir telefon görüşmesi yaptıklarını açıkladı.  Bu durum, Almanya ve Fransa liderlerinin muhtemelen Türkiye'nin talebiyle ve ateşkes sağlama hedefiyle Putin'le görüşme yaptıklarını, ancak görüşmede istediklerini alamadıklarını kesin olarak gösteriyor.  Patriot belirsizliği Dün ilk olarak Bloomberg, Türkiye'nin ABD'den Patriot bataryaları istediğini duyurdu. Haber öğle saatlerinde Sputnik Türkçe servisine konuşan bir savunma bakanlığı yetkilisi tarafından yalanlandı; ancak akşam saatlerinde savunma bakanı Akar'ın bir televizyon kanalına verdiği mülakatta doğrulandı.  Bugün TASS, Amerikan hükümetinden bir yetkiliye dayandırdığı haberinde, söz konusu yetkilinin şu ifadeleri kullandığını belirtti:  "Türkiye'de Suriye sınırının yakınına Patriot füzeleri yerleştirilmesi talebinden haberdarız; ancak herhangi bir karar alınmadı." Bununla birlikte biraz önce düşen teyitsiz bir haber, ABD'nin belki de fikir değiştirmiş olabileceğini gösteriyor. Buna göre, ABD'nin Almanya'daki Ramstein üssünden (Avrupa'daki en büyük üssü) Türkiye'ye 5 C-17 kargo uçağı geldiği iddia ediliyor. Kimi kaynaklar, bu uçakların Patriot bataryaları taşıdığını ileri sürüyorlar.  Eğer durum buysa, Türkiye'de Suriye sınırına Patriot bataryaları yerleştirilmesi kararı bizzat Trump tarafından verilmiş olmalı.  Bu ise Erdoğan'la yeni bir telefon görüşmesi ve basına açıklanmayan pazarlıkların sonucu olabilir.  Ne var ki böyle bir girişim, bir felaket senaryosunun prelüdü anlamına gelebilir. Zira, Patriot bataryalarının Suriye hava sahasını hedef almak üzere istendiği hatırlanacak olursa, Rusya'nın buna ne karşılık vereceği, sadece merak değil büyük bir endişe konusu da olmalı. 
basindan_tarih: 
05 Şub 2020

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Rusya hükümetinin resmi gazetesi Rossiyskaya Gazeta'da bugün, Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ile uzun sayılabilecek bir mülakat yayımlandı.  Gazete, mülakata “İdlib düğümü” başlığını atmıştı ve gerek son günlerin gelişmeleri, gerek Lavrov'un mülakatta kendine has diplomatik üslubuyla kurduğu cümleler, gerekse de gene bugün hükümete bağlı TASS ve RİA ile Rusya Savunma Bakanlığına bağlı medya grubunda bulunan devlet kanalı TV Zvezda'da yayınlanan, bizim de yorumlayarak çevirdiğimiz, Nusra Cephesi'nin kuruluşunda Ankara'nın rolüne dair haber, doğrudan doğruya Erdoğan hükümetinin hedef alındığını gösteriyordu.  Gazetenin ilk sorusu, İdlib'de TSK ile Suriye ordusu arasında meydana gelen çatışma haberleri üzerine, Rusya'nın bu gerilimi azaltmaya yardımcı olup olamayacağı şeklinde. Lavrov'un cevabı çok ilginç, zira hiç kimsenin, hatta “son yıllarda Suriye'de barış sürecine yönelik artan köklü olanaklarıyla Rusya'nın bile” bu durumda “tek başına yardımcı olamayacağını” vurguluyor.  Lavrov bunun arkasından, "Suriye Arap Cumhuriyeti’nin meşru hükümetinin" çağrısı ve Rusya'nın asker gönderme kararını tekrar hatırlatarak, o günden bu yana durumun köklü şekilde değiştiğine dikkat çekiyor.  "Şunu da hatırlatırım ki, bu sırada, yani 2015 yazında Batılılardan ve de bizim yabancı ortaklarımızdan hiçbiri, siyasi bir sürecin gereğinden söz etmiyordu.  Herkes, 'Esad rejimi'ne karşı (böyle ifade ediyorlardı) askeri bir zafer bekliyordu. Ve, gerçekte BM'nin tam üyesi bir devletin meşru hükümeti olan bu 'rejim' öncelikle Rusya'nın ve keza (benzer bir meşru talepte bulunduğu) İran'ın yardımıyla ayağa kalkmakla kalmayıp kaybettiği bölgelerin ezici bölümünü savaşarak yeniden kazandığında, tabii o zaman siyasi süreç hakkında konuşmalar, daha önce kimsenin tasarlamadığı yerlerden daha büyük ısrarla seslendirilmeye başlandı."  Lavrov bu sözlerin arkasından, siyasi süreçle ilgili tayin edici rolü Rusya, Türkiye ve İran'ın oynadıklarını hatırlatıyor.  De Mistura zamanında Cenevre görüşmelerinin başlamış olduğunu belirtirken, De Mistura'nın "Batılı devletlerin devasa katkısıyla" Başar Esad'ın düşmanları için çok daha avantajlı şartların pazarlığını yaptığını söylüyor.  Cenevre görüşmelerini özetleyen Lavrov, neticede "bunlardan hiçbir şey çıkmadığını" vurguluyor.  2016 sonunda Astana görüşmelerinin ve bunun arkasından Suriye muhalefetiyle hükümet arasındaki görüşmelerin başarılı olduğunu vurgulayan Lavrov, Astana sürecinin bir yıl geçmeden başarısını kanıtladığını söylüyor ve Soçi'de yapılan Suriye Ulusal Diyalog Kongresini hatırlatıyor.  Şu anda tarafların esas aldığı 12 prensibin bu kongrede tespit edildiğini ifade ettikten sonra da bu sayede BM Genel Sekreterinin Suriye özel temsilcisi tarafından işler bir diyalog mekanizması kurulabildiğini söylüyor.  "Altını çiziyorum: Bu; Rusya, Türkiye ve İran'ın devamlı ve sürekli desteği sayesinde, Anayasa Komitesi oluşumunu baltalamaya çalışan Batılı ülkelerin faaliyetlerine rağmen yapıldı."  Gerilimi azaltma konseptini Astana sürecine bağlayan Lavrov, 4 gerilimi azaltma bölgesi kurulmasında uzlaşıldığını ve bunların meydana getirildiğini belirtiyor. "Üç eski bölgede (bunlar da gerilimi azaltma bölgeleridir) meşru hükümetin otoritesi tesis edildi.  Silahlı muhalefet de siyasi sürece katıldı. Terörist yapıları temsil edenler (bunlar, BM Güvenlik Konseyi tarafından böyle tanımlanmışlardır) İdlib'deki son gerilimi azaltma bölgesinde, keza Halep, Hama ve yakın yerleşim yerleri çevresinde toplandılar.  Bu bölgeye dair Rusya ve Türkiye devlet başkanları arasında varılmış ayrı mutabakatlar vardır. Bu konu eylül 2018'de iki defa, daha sonra da ekim 2019'da ele alındı.  Her iki vesileyle de, Moskova ve Ankara'nın bu 'İdlib' formatının küratorları olarak her şeyden önce sivillerin güvenliğinin sağlanmasına, insani yardımların, gıda, ilaç ve diğer insani yüklerin ulaştırılmasına, çatışmanın durdurulması görüş açısından bütün olarak da güvenliğin tesisine dair sorumluluklarını ortaya koyan somut belgeler kabul edildi.  Ateşkes duyurulmasına dair de bir mutabakat imza edildi; yalnız şu şartla: BM Güvenlik Konseyi’nin listesinde bulunan terörist gruplar, ateşkes rejimine dahil edilmeyecekler ve dahil edilemezler.  Eş zamanlı olarak, bu gerilimi azaltma bölgesi içinde 10-20 kilometrelik bir silahtan arındırılmış bölge kurulmasına dair de mutabakata varıldı.  Bu, İdlib bölgesindeki radikal unsurlardan Suriye hedeflerine (hem askeri, hem sivil, hem de Himeymim'deki Rusya'nın askeri hava üssüne) yönelik saldırı riskini azaltmak için yapıldı. Hiyeymim, onlarca defa insansız hava araçları kullanılarak saldırı hedefi oldu."  Lavrov: Türkiye sorumluluğunu yerine getirmedi Lavrov, ilk soruya cevap verirken sözlerine şöyle devam ediyor:  "Pazartesi günü bir kez daha meslektaşım Türkiye Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile görüştüm; askerlerimiz arasında da sürekli bir temas var.  Ne yazık ki Türkiye tarafı bu aşamada, İdlib meselesini kökten çözmeyi hedefleyen bir çift kilit sorumluluğunu yerine getiremedi.  İlki: Türklerle işbirliği yapan ve hükümetle siyasi süreç çerçevesinde diyaloğa hazır bulunan silahlı muhalefeti, Heyet-i Tahrir el-Şam adıyla maske değiştiren Nusra Cephesi teröristlerinden ayırmak.  Bu her iki örgüt de BM Güvenlik Konseyinin terörist örgütler listesinde, bu nedenle ne Nusracılar, ne de ne de İdlib'de bunlardan türeyenlerle yapacak bir şey yok.  Uzlaştığımız azami şey (bu, 2019 yılındaydı), eğer herkes tarafından saygı gösterilecekse sükunet rejimine uyulmasıydı. Ama Rusya ve Türkiye memorandumu üçüncü defa tekrar ettikten sonra bile sözünü ettiğim haydutlar provokatif eylemlerini kesmediler." "Ve tam olarak iki gün önce, Himeymim'deki üssümüze insansız hava araçlarıyla yeni bir saldırı girişiminde bulunuldu.  Bu, üsteki hava savunma sistemleri tarafından püskürtüldü. İdlib bölgesi çerçevesinde Suriye mevzilerine ve sivil hedeflere silahlı saldırılar ise düzenli olarak devam ediyor.  Bu durumun bir diğer nedeni de, 10-20 kilometre derinliğinde silahtan arındırılmış bir kuşağın kurulmamış olması ki bunu Türkiyeli ortaklarımıza da hatırlattık.  Türk tarafı bize bilgi vermedi Başkanların aldıkları kararların bütün noktalarını gerçekleştirmeye devam edeceğiz. Bu bağlamda, Türk birliklerinin İdlib bölgesinde harekâtlarına, onlarla Suriye ordu birlikleri arasında silahlı çatışmalar başladığına dair bilgiler geliyor.  Genelkurmay tarafından da açıklanmış bulunan bizim elimizdeki bilgilere göre, Türk birlikleri İdlib gerilimi azaltma bölgesi içinde belli hedeflere yöneldiler, ancak bu harekâtlarla ilgili uyarıda bulunmadılar. Bu nedenle biz de Suriye ordusunu uyaramadık.  Saldırı gerçekleşti, Türk tarafı cevabi eylemler tehdidinde bulundu. Bütün bunlar elbette son derece üzücü. Biz, 2018 ve 2019 tarihli İdlib'le ilgili Soçi mutabakatlarını tam anlamıyla yerine getirmeye çağırıyoruz.  İdlib gerilimi azaltma bölgesinden yayılan risk ve tehditlerle ilişkili ikinci bir nokta da, yüzlerce militanın, üstelik dediğim gibi Nusracıların ve Heyet- Tahrir el-Şam militanları da dahil olmak üzere, İdlib gerilimi azaltma bölgesinden, bu ülkedeki askeri eylemlere katılmak için Libya'ya geçmeleri.  Şunun altını bir kez daha çizeceğim: Hatırlayacağınız gibi sözünü ettiğim bütün unsurları hesaba kattığımızda bu problemi Rusya tek başına çözemez. Ama Rusya, İdlib'le ilgili mevcut mutabakatları tam kapsamlı ve koşulsuz iyi niyetli olarak yerine getirebilir. Bununla ilgili Türkiyeli ortaklarımızla da konuşuyoruz." Erdoğan'ın Ukrayna ziyareti ve Kırım meselesi  Rossiyskaya Gazeta'nın, Erdoğan'ın Kırım Tatarları ile ilgili Kiev'de yaptığı açıklamayı sorması üzerine, Lavrov, Türkiye'nin pozisyonunda yeni bir şey olmadığını belirtiyor.  Cumhurbaşkanı Erdoğan, Başkan Putin'le yılda birkaç defa düzenli olarak gerçekleşen görüşmelerinde de aynı tutumu alıyor.  Ankara'nın bu yaklaşımını, bu değerlendirmelerini biliyoruz." Lavrov, Kırım Tatarlarının insan haklarının ihlal edildiği iddialarının yalan olduğunu, Kırım'da yapılan ve NATO üyesi ülkelerden temsilcilerin de katıldığı etkinliklerden söz ederek kesin bir dille yalanlıyor.  "Eğer biri gelmek istiyorsa buyursun gelsin, hiçbir sorun yok. Rusya Federasyonu topraklarından ve muhteşem köprümüzden geçersiniz. İsteyen herkes çoktan yarımadaya gelip gitti, çoktan her şeyi gördüler. Ama bu adamlar ısrarla gözlemcilerin sadece Ukrayna topraklarından geçmesini talep ediyorlar.  Böylelikle de kendi tezgahlarının siyasi niteliğinin altını çiziyorlar. Herhalde suçlu komplocu Cemilev'i ve "Kırım-Tatar Halkı Meclisi"nin diğer liderlerini (bunlar, mayıs ayında Kırım'a doğru yürüyüş başlatacaklarını ve hiçbir şeyin önünde durmayacaklarını duyurdular) destekleyen bu insanlardır.  Aslına bakarsanız Kırım Tatarlarının problemlerine bu bağlamda yaklaşan Batılılar ve genel olarak da yabancılar da çok kötü bitebilecek bu türden girişimleri besliyorlar. Hiç değilse, Kırımlıların güvenliğinin ihlal edilmesine katiyetle izin vermeyeceğiz." Lavrov, Erdoğan'a Kırım'ı Simferopol'de cami açılışı vesilesiyle Kırım'ı ziyaret daveti yapıldığını ve onun da bunu reddetmediğini hatırlatıyor.  Ukrayna'nın Kırım'da hiçbir zaman cami yapmamış olduğunun da altını çiziyor. Keza Kırım Tatar dilinin de Rusça ve Ukraynaca ile birlikte devlet dili olarak kabul edilmesinin, Kırım'ın Rusya Federasyonu'na katılmasından sonra gerçekleştiğini belirtiyor.  Bu nedenle, Kırım'da ne Kırım Tatarlarının ne de başka bir halkın haklarının ihlal edildiğine dair en ufak şikayet olmadığını vurguluyor.  Lavrov, Türkiyeli yetkililerin, Cemilev'in başını çektiği Kırım-Tatar Halkı Meclisi ile ilişkilerini gözden geçirmesi için de diplomatik bir dille çağrıda bulunuyor:  "Ben, Türkiyeli komşularımızın, Kırım'a şiddet kullanımını da içeren bu yürüyüş eylemlerini planlayan milliyetçi siyasetçi-radikallerle oynamayacaklarını, Banderci retoriğe başvurma girişimleri yoluyla benzer tavırları teşvik etmeyeceklerini bekliyorum." Bu ifadelere bakıldığında şunu söylemek mümkün diye düşünüyorum: Rusya'nın Kiev ziyaretine olan tepkisi, bu ziyaretin İdlib'de yaşananlara karşı Rusya'ya tehdit muhtevası taşıyor şeklinde algılanmasından kaynaklanıyor ve Rusyalı yetkililerin bunda yanıldığı söylenemez; ziyarete damgasını vuran selam hadisesi ise, Rusya açısından tamamen tali bir mesele olmasına rağmen, planlı yapıldığı için bunun üzerine tuz biber ekiyor.  Erdoğan’ın Kiev’deki Kırım Tatarları açıklaması Moskova’da öfke yarattı Ancak Kiev ziyaretinin yarattığı öfkenin en temel nedeni Kırım Tatarları meselesi. Kırım Tatar Halkı Meclisi, Rusya'da yasaklı bir örgüt (terörist değil, ancak aşırılıkçı sayılıyor); Kırım Tatarlarını kışkırtmaya dönük her türlü girişim de ulusal güvenlik tehdidi olarak algılanıyor. Türkiyeli yetkililerin Rusya'ya karşı örgütlünün bir hareketle doğrudan ilişki kurmasının, özellikle birinci Çeçen savaşında yaşananları hatırlatıyor olması çok muhtemel. Eğer böyleyse, Rusya'nın tepkisine kararlılıkla devam etmesini beklemek gerek.  Lavrov'la mülakatın son sorusu, ABD'nin doğu Avrupa'da yapmayı planladığı tatbikat. Ancak bu bölüm, her ne kadar büyük önem taşıyor olsa da, İdlib ve Türkiye ile doğrudan ilgili olmadığı için çevirisini ve yorumunu başka bir yazıya bırakmakta fayda var. 
basindan_tarih: 
17 Oca 2020

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Rusya’da iktidar, tekelci burjuvazinin (veya mali oligarşinin) kontrolüne değil, üçlü sacayağından oluşan bir bürokratik birliğe dayanır: başkan, dışişleri, savunma. Bunların üçü de kendi alanlarında Rusya’nın birliğini temsil ederler.Üçünün birliği, tekelci burjuvaziye geniş tavizler veren bir devlet kapitalizmiyle birleşmiştir. Başka bir deyişle emperyalist olmayan ve olamayacak bu ülke, emperyalist-kapitalist sistem içindeki varlığını, bir sömürge çevre ekonomisine dönüşmeden, Sovyetler döneminden de alışkın olduğu gibi, güçlü bir bürokrasi (başta güvenlik bürokrasisi) ve katı bir devlet kapitalizmiyle sürdürüyor; bunu yaparken tekellerle çatışmamaya gayret ediyor, ama orta burjuvazinin yükselmesinin karşısında da güçlü bir engel teşkil ediyor.   Liberal muhalefetin zeminini de bu sınıf teşkil ediyor. Bu üçlü birlik geniş kesimlerin onayını alırken, kötü adam hükümetti; zira hükümet, giderek vahşileşen bir kapitalist düzeni örgütlüyordu.   Medvedev, liberal kesimlerin (Putin’i desteklediği için) öfkeyle karışık desteğine rağmen, bana öyle geliyor ki nefret sıralamasında Gorbaçov ve Yeltsin’in hemen arkasından gelir. Demek ki hükümet, Rusya’da rejimin istikrarının korunmasının önünde engel haline gelmekteydi.   Son birkaç aydır (daha önce Putin’den taraf olmuş ama giderek aleyhine dönen bloglarda yansıyan) zehirli atmosfer giderek kesifleşiyordu. Bana öyle geliyor ki Medvedev’in istifasını tetikleyen olay, Zyuganov’un dün dumada yaptığı konuşmadır.   Bizim memlekette Rusya’yı bilen insan sayısı iki elin parmaklarını zor geçer sanırım; bu yüzden Rusya’da son derece önemli bir figür olan Komünist Partisi liderinin konuşmasının dikkat çekmemesini normal karşılamak gerek.    Zyuganov bu konuşmasında şöyle dedi: “Hükümetin geçtiğimiz yıl tuttuğu yol bütünüyle çökmüştür. Bu yolda devam etmek, Rusya’da barışçıl ve sükunet içinde bir iktidar değişikliği olmayacağı anlamına gelir.”  Zyuganov (benim bildiğim kadarıyla) alışılmışın çok üzerinde sertlikteki bu “yüzde birlik en kurnaz bir kesimin ülkenin bütün zenginliklerinin yüzde 60’ını ele geçirmiş olduğunu” ve “başlıca beş oligarkın, [geçen yıl] fazladan 27 milyar [ruble] daha elde ettiğini, bunun da bütün Rusya yurttaşlarının toplam tasarruflarının üstünde olduğunu” vurguladı. Zyuganov mevcut durumu “haydutça bir oligarşik kapitalizm” diye niteledi. Bununla birlikte hükümetin istifasına giden süreçte en önemli sözleri, parlamentodaki bütün muhalefet liderlerini bir araya gelerek Putin’le görüşmeye çağırmasıydı.   Bu neden önemli? Çünkü aslında son başkanlık seçimlerinde açıkça görüldüğü gibi iktidarın sacayağı da kendisini iktidar partisinden uzaklaştırmaya çalışıyor. Putin’in seçimlere partisiz aday olarak girmesi, bundan kaynaklanıyordu.Bundan sonra ne olabilir?  Benim kanaatime göre, Medvedev’in istifasından başka, Putin’in bugünkü konuşmasında vurguladığı, başkanın siyasi gücünü budamadan parlamentonun yetkilerini artırma, bu kapsamda hükümetin de parlamento tarafından oluşturulması önerisi, Rusya’da parlamentodaki partilerin birlik hükümetleri kurmasıyla sonuçlanabilir (bu amaçla Putin, parlamento dışı liberal muhalefetle bile görüşebilir); bu, sistemin siyasi istikrar kazanması için gerekli sayılıyor olabilir. Rusya’da iktidar, tekelci burjuvazinin (veya mali oligarşinin) kontrolüne değil, üçlü sacayağından oluşan bir bürokratik birliğe dayanır: başkan, dışişleri, savunma. Bunların üçü de kendi alanlarında Rusya’nın birliğini temsil ederler. — Hazal Yalın (@Hazal_Yalin) January 15, 2020
basindan_tarih: 
10 Ara 2019

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

ABD, bölgedeki etnik çoğunluğu teşkil eden Arap nüfusa soykırıma varan uygulamalarda bulunan Kürt teröristlere tam bir hareket özgürlüğü veriyor. Zira “Kürt paravanı”, uluslararası bir suç teşkil eden petrol işini devam ettirmeleri için şart. ABD, Suriye’de petrolü çalmak için Blackwater’ı ve teröristleri kullanıyor Federal Haber Ajansı, ismindeki “Federal” sıfatına rağmen bir devlet kuruluşu değil; ancak RIA’nın eski yöneticileri tarafından kurulan ve öyle görünüyor ki Rusya’da iktidar çevrelerinde kaynakları bulunan önemli bir ajans. Bu ajans, Suriye’de iç savaşla ilgili daima meşru hükümetin yanında oldu; nitekim Şam güvenlik kaynaklarına erişimini de bunun sonucu kabul etmek gerek. Bununla birlikte IŞİD ile çatışmalar boyunca ve yakın zamana kadar Kürt silahlı gruplarına yaklaşımları da mutedil ve saygılıydı. Ancak bu itidal ve saygının yerini, öyle anlaşılıyor ki Moskova’da tartışılan bir öfke almış görünüyor. Bu uzun yazıdaki iddiaları, üslubu ve örtük çağrıyı etraflıca ele almayacağız. Keza, bize göre, özellikle sonuç bölümünde özetlenen görüşler, açıkça “Türkiye sopası” göstermeye yönelik olmakla birlikte, bu sopanın Amerikan petrol hırsızlığını engelleyeceği beklentisi, fazlasıyla naif; hatta tam tersi bir sonuç doğurması da kuvvetle muhtemel. Ancak yazıyla ilgili kendi yorumlarımızı paylaşmak yerine, okurun dikkatini bütün bunların, Moskova’nın Suriye’deki Amerikan işbirlikçisi Kürt gruplara bakışında giderek köklü bir değişikliğin şekillenmekte olduğuna çekmek için, dokunmadan yayınlamayı tercih ediyoruz. https://riafan.ru/1228273-ssha-ispolzuyut-naemnikov-i-terroristov-dlya-krazhi-nefti-v-sirii Kürt teröristin bileğindeki birkaç yüz bin dolarlık saat nereden çıktı, Blackwater paralı askerlerinin bununla ne ilişkisi var ve Amerikalılar çaldıkları Suriye petrolünü nereye satıyorlar? Federal Haber Ajansı kasım ayında, Amerikan özel harp şirketi Academi’den (daha ziyade ilk ismi olan Blackwater diye biliniyor) birkaç bin paralı askerin ABD tarafından Suriye’den yasadışı petrol çıkışını temin etmek için Deyrezzor bölgesine yerleştirildiklerini ortaya çıkarmıştı. Özel harp şirketlerinin kullanılması, ABD’ye, doğu Suriye’nin petrol bölgelerinin işgalindeki askeri birliklerinin geniş varlığını maskeleme ve resmi olarak da, ülke dışına çıkartılan her askere karşılık birkaç Blackwater paralı askeri koymak suretiyle “ABD’nin askeri varlığının sayısında azaltmaya gittiği” beyanında bulunma olanağı veriyor.  [Blackwater paralı askerleri Suriye’ye nasıl giriyorlar?] Irak’taki ABD üssünden özel harp şirketine bağlı birlikler Sincar üzerinden getiriliyor, daha sonra El Sfuka ilçesinden sınırdan geçiriliyor ve Suriye’nin Amerikan işgali altındaki bölgelerine yerleştiriliyorlar. Federal Haber Ajansı tarafından bölgedeki kaynaklardan alınan bilgilerin incelenmesi, ABD’nin Suriye petrolünü nasıl çaldığının ve bu petrolün yasadışı satışından kazanılan gelirin nasıl aklandığının ayrıntılarını anlamaya imkân veriyor. [Blackwater paralı askerleri] ABD’nin binlerce askeri ve paralı askeri Federal Haber Ajansı’nın Suriye Muhaberat’ındaki kaynaklarının elindeki istihbaratlara göre biz bu haberi yayınladığımız esnada [19 Kasım] Deyrezzor bölgesinde ABD’nin 765 ordu mensubu bulunuyor. Teyit edilmiş istihbarada göre ... bu ordu mensupları artık Washington’un Suriye’de işgal altındaki petrol bölgelerinde amaçlarını yerine getirmekte temel rol oynamıyorlar. Federal Haber Ajansı’nın Suriye güvenlik teşkilatındaki kaynağına göre: “Ordu mensuplarından başka paralı askerler de gözlemliyoruz. Bunlar silahlı bir şekilde hareket ediyor ve petrol taşımacılığına refakat ediyorlar. Bunların silahları arasında, ABD ordusu tarafından bırakılmış en az yedi AH-64 Apache helikopteri, birkaç düzine M2 Bradley zırhlı piyade taşıyıcısı, keza birkaç düzine 155 milimetrelik 30 kilometre menzilli M777 havan bulunuyor. Kesin miktarlarını henüz teyit edemedik.” Muhaberat mensubunun sözleri, daha önce sosyal ağlarda yayınlanmış çok sayıda fotoğraf ve video kayıtlarıyla da doğrulanıyor. Bundan başka, Federal Haber Ajansının elinde, sadece Amerikan askeri personelinin değil Blackwater özel harp şirketinin paralı askerlerinin de kullandıkları faal haldeki Amerikan askeri üslerinin kesin koordinatları bulunuyor. Bütün bu askeri yerleşkeler, zengin petrol alanlarının hemen yanında. [Suriye’nin Deyrezzor ve Haseke bölgelerindeki Amerikan askeri üsleri.] Amerikan özel harp şirketi mensuplarının Suriye’nin Deyrezzor bölgesine hareketlerine, ABD’nin Fırat’ın doğusunda yeni köprü başları tesis etmesi için gerekli birkaç inşaat konvoyu da eşlik etti. Federal Haber Ajansı’nın daha önce bildirdiği gibi, şu anda Deyrezzor’un doğusunda El Suvar şehrinin banliyölerinde iki yeni Amerikan askeri tesisinin yerleştirilmesine devam ediliyor. Bu bilgiyi sosyal ağlardaki paylaşımlar kadar Anadolu Ajansı da teyit ediyor. El Suvar’daki yeni üs noktaları, birkaç bin Blackwater paralı askerinin yerleştirilmesi için kuruluyor. Blackwater’in boyunduruğu altında yaşayanlar Federal Haber Ajansı’nın Suriye istihbaratındaki kaynaklarının bildirdiğine göre paralı askerler arasında Amerikan vatandaşı olmayan çok sayıda kişi de var. Daha önce Blackwater saflarında çok sayıda Latin Amerikalı, özellikle Kolombiya ve Uruguaylı; keza Batı Afrikalı, özellikle de Sierra Leoneli paralı asker olduğu biliniyor. Deyrezzor’da özel harp şirketinin 2.500 paralı askeri arasında daha ziyade Irak’tan gelen bir miktar Arap da var. Bunu, Federal Haber Ajansı’nın Fırat’ın doğusundaki Arap kabileleri arasında bulunan kaynakları da doğruluyor. Bunların dediğine göre Amerikan paralı askerleri yerel halkı terörize ediyor ve Suriye’nin Amerikan işgali altındaki bölgelerinde kendi düzenlerini tesis ediyorlar. Federal Haber Ajansı, Amerikalıların bazı kurbanlarına ulaşmayı başardı; şu anda bunlarla özel röportajlar yapıyoruz. Bu kişiler, Blackwater paralı askerlerinin işledikleri suçları anlatıyorlar. Suriye’den Irak’a giden yol Federal Haber Ajansı, Rusya Savunma Bakanlığı’nın daha önce sunduğu verilere ve kendi kaynaklarından edindiği bilgilere dayanarak, ABD’nin Suriye’nin doğusundan komşu Irak’a yazadışı petrol naklinin tam rotasını çıkardı.  [ABD’nin Suriye’den çaldığı petrolün Irak’a yasadışı taşınma yolları] Suriye’den çalınan petrol önce Kamışlı’ya yöneliyor, oradan da tanker konvoyları halinde Suriye - Irak sınırını takip ederek Tel Koçer sınır noktasından Irak’a geçiriliyor. Federal Haber Ajansı’nın, Irak Kürdistanında çalışan petrol şirketlerinden birindeki kaynağının verdiği bilgiye göre, örneğin Suriye’nin El Ömer ve El Cafra petrol sahalarından çıkartılan hafif petrol Erbil’e, Haseke’deki Rumeylan civarında çıkartılan ağır petrol ise Kerkük’e taşınıyor. Bu petrol orada Irak Kürdistanı Bölgesindeki Amerikan petrol şirketlerinin çıkardığı petrolmüş gibi satılıyor. Ayn İsa’daki görüşme ABD’nin yasadışı petrol işi yürüttüğü Suriye ve Irak toprakları, Kürt silahlı gruplarının işgali altında. Dahası Kürt militan grupları sadece medya paravanı rolü oynuyorlar; Amerikalılar ise bu paravanın arkasında Suriye halkına ait olan doğal zenginlikleri kendi hesaplarına paraya çeviriyorlar. Bu yılın baharına kadar, Suriye’nin kuzeydoğusundaki petrol bölgelerini fiilen kontrolleri altında tutan Kürt teröristlerine, ABD’nin yasadışı petrol işinden yaklaşık yüzde 75 pay ayrılıyordu. Ama Pentagon temsilcileri ve Suriye Demokratik Güçleri’nin önde gelen üyeleri nisan ayında Ayn İsa’daki Amerikan askeri üssünde bir görüşme gerçekleştirdiler. Bu görüşmenin gerçekleştiğine dair somut deliller ve görüşmenin muhtevası, Federal Haber Ajansı’nın elinde bulunuyor. Federal Haber Ajansı’nın, Suriye Arap Cumhuriyeti’nin Petrol ve Mineral Kaynaklar Bakanlığı’nın verilerini esas alarak yaptığı hesaplamalara göre, ABD günde 3,3 milyon dolarlık, veya yıllık 1,1 milyar dolarlık petrol çıkartıyor ve satıyor. Ayn İsa’daki görüşmeye kadar bundan kendi hesabına sadece yüzde 25 alıyordu, ancak SDG liderleriyle görüşmelerden sonra ABD’nin yasadışı petrol satışından geliri devasa bir artış gösterdi. İmzalanan mutabakatlara göre, Amerikalılar Kürt teröristlerin liderlerine sadece sadakatlerinin karşılığı olarak ödeme yapmaya başladılar. Şu anda Amerikalılar kendilerine ayda 70-80 milyon dolar ayırıyor, Kürt militanların tepe yöneticileri arasında ise sadece yaklaşık 10 milyon dolar bölüştürüyor. Bir dizi kaynaktan, Suriye Demokratik Güçleri’nin “başkumandanı” Mazlum Abdi’ye, sadece ona ayda beş milyon dolar ödeme yaptıklarını teyit etmeyi başardık. Geri kalan kaynaklar, transport ve lojistikle ilişkili giderleri karşılamaya gidiyor. Aklama şeması ABD’nin, çalınan Suriye petrolünün satışından edinilen parayı aklamak için kendince bir şeması var. Aynı şemayı Mazlum Abdi ile Washington’un diğer başlıca Kürt uyduları da kullanıyor. Bu şemada en önemli rolü Amerikan Union Bank ile Katar’ın Al Baraka Bank oynuyorlar. Bunların Irak’ta, El Kayar ve Kerkük’teki Amerikan üslerinin çok yakınında şubeleri var. Irak’taki Union Bank’ın, uzun zamandır Blackwater paralı askerleriyle çalıştığının bilindiğini de ekleyelim. Federal Haber Ajansı’nın kaynaklarına göre, Erbil’deki petrol şirketlerinden birinde paralı askerler, Suriye enerji kaynaklarının yağmalanmasından elde ettikleri nakitleri Irak’taki bankanın şubesine yatırıyorlar. Daha sonra bu tutar her 10-15 günde bir uçakla ABD’ye, daha ziyade de Missisippi’ye taşınıyor ve üçüncü kimseler tarafından açılmış hesaplardan birine yatırılıyor. Kuşkusuz bütün bu sistem her yere özel yerleştirilmiş kimselerin mutlak kontrolü altında olmasa işleyemez. ABD’nin bu criminal business’i için başlıca dayanaklardan birini SDG içindeki radikal Kürt grupları ve şahsen de “Demokratik Güçler”in başı Mazlum Abdi teşkil ediyor.  [Mazlum Abdi] Amerikan yanlısı Demokratik Suriye Güçleri’nin başı Mazlum Abdi, yirmi yıldır PKK içinde. Öyle görünüyor ki, söz konusu örgütün sadece Türkiye’de değil ama ABD dahil birçok başka ülkede de terörist örgüt kabul edilmekte olması, ne Mazlum Abdi’yi, ne de Washington’u rahatsız etmiyor. Kendini komünist gibi gösteren bu kişinin bir anda 300 bin dolarlık saat kullanmaya başlaması da taraftarlarını rahatsız etmedi. Mazlum Kobani adıyla da bilinen, PKK içinde ise Şahin Çilo diye faaliyet gösteren bu binbir suratlı SDG liderinin gerçek adı Farhad Abdi Şahin. Süriye Kürdü. 1967 doğumlu. Halep Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi almış. Ama Abdi, o yola girmemiş. 1990, kaderinde bir dönüm noktası olmuş. Henüz genç bir adam iken Kürt radikal akımlarının cazibesine kapılmış ve kendini bundan böyle bütün hayatı boyunca bir militan olarak tanımlayıp PKK’ya girmiş. SDG’nin günümüzdeki liderinin daha en baştan sıra erleri arasına katılmadığı biliniyor. Daha bu dönemde “parti”nin itici lideri Abdullah Öcalan ile yakın bir dostluk kurmuş. Kimi Arap ve Türk kaynaklarına göre Çilo, Öcalan’ın sadece dostu değil, evladı gibiymiş. Bu da pek çok şeyi açıklayabilir. Bu dönemde Suriye, PKK’nin başlıca üssüydü. Suriye topraklarındaki yasadışı faaliyetleri yüzünden Abdi devamlı gözaltına alındı. Yetkililer onu toplam beş defa tutukladılar. Suriye’den Türkiye’ye, Avrupa’ya ve Irak’a 1990’lı yıllarda Türkiye’de, esas itibariyle de Hakkari iline bağlı Şemdinli bölgesinde terörist faaliyetler yürüttü. Burada Türk ordusuyla PKK militanları arasında çatışmalar bir dakika bile durmuyordu. PKK militanları sık sık bombalamalar yapıyorlardı; bunlar ordu mensupları gibi sivil halktan da çok can aldı. Farhad Abdi Şahin bu yüzden, PKK’den diğer birkaç düzine teröristle birlikte, Türkiye’de aranan en tehlikeli suçluların bulunduğu kırmızı listede bulunuyor. Bu bölgedeki Kürt gerilla birliklerinin faaliyetlerinin son yıllarda da devam ettiğini belirtmek gerek. Örneğin 9 Ekim 2016’da Kürt radikaller Şemdinli’de bombalı bir otomobili havaya uçurdular. Araçta beş tondan çok patlayıcı bulunuyordu. Sonuçta onlarca Türk askeri ile sivil halktan sekiz kişi öldü. Ayrıca 11’i asker en azından 27 kişi de yaralandı. Şahin Çilo, 2000’lerin başında Avrupa’ya gitti ve PKK’nin başka üst düzey sorumlularıyla, AB’deki propaganda faaliyetlerinin örgütlenmesiyle meşgul oldu. SDG’nin gelecekteki lideri 2003’te kuzey Irak’ın, Mahmur mülteci kampının yolunu tuttu. Ankara’nın muhtelif defalar altını çizdiğine göre burası PKK’nin başlıca dayanaklarından biri. Abdi burada hızla partinin lider kadrosu arasına girdi ve çok geçmeden de YPG’nin özel operasyon kanadının başına atandı. Bu grup Ankara tarafından, 2005’ten günümüze kadar Türkiye topraklarında bir dizi terör eylemiyle suçlanıyor: 31 Ekim 2010’da Taksim meydanında, 2005’te İzmir Çeşme’de, 2016’da Gaziantep’te ve daha pek çok yerde. Abdi, 2014 ağustos ayında Irak’ın Süleymaniye şehrinde ABD ile işbirliği görüşmelerini başlattı. Çok geçmeden de, yeni kurulan “Demokratik Güçler” komutanı unvanıyla ülkesi Suriye’ye döndü.   Mazlum, Suriye petrolünü neye karşılık “takas” ediyor? Mazlum, Amerikan propagandasında neredeyse bir kahraman oldu, sanki bütün Ortadoğu’da özgürlük ve demokrasinin baş savaşçısı oydu. Bütün bu sahte unvanları, vatanı Suriye’nin petrol bölgelerinde mutlak bir Amerikan iktidarının tesisi karşılığında kazandı. Amerikan propagandistleri tarafından parlatılan ve Beyaz Saray’da etkili dostlar kazanan Mazlum Abdi, kendisi için de, şimdi büyük bir hazla yararlandığı pek çok menfaat edindi. Federal Haber Ajansı’nın diasporadaki Kürtlerden öğrendiğine göre SDG şefinin şu anda California ve Florida’da büyük arazileri var. Florida’daki gayrımenkulleri kendisine, Abdi’nin ABD’ye sadakatini koruma vaadi karşılığında Pentagon’daki üst düzey görevlilerin hediye ettiğini de öğrendik. Mazlum Abdi’nin Amerikalılarla işbirliğinden kazandığı mali menfaatleri açığa çıkartan başka kanıtlar da var. [ABD, Mazlum Abdi’yi satın almadan önce. Mazlum Abdi eskiden 22 dolarlık Casio takıyordu. Abdi’nin ABD ile pazarlığından sonra. Abdi, ABD ile pazarlıktan sonra Patek Philippe takmaya ve bunu da kadranını içe çevirerek gizlemeye başladı.] SDG liderinin daha önceki fotoğraf ve videolarında bileğinde ucuz, dijital bir Casio saat görünüyordu. Şimdi ise Abdi’nin bileğini 300 bin dolarlık pahalı bir Patek Philippe süslüyor. Birkaç yeni video röportajında görülebileceği gibi, Kürt komutan, kazandığı bu zenginliği gizlemeye çalışıyor ve saatin kadranlı yüzünü içeri çevirerek mahcup bir şekilde gizliyor. Bir Kürt “komünist”i (kendini öyle sayıyor), pahalı bir saati ve ABD’de gayrımenkulleri nasıl alabilir? Belli ki Çilo, ABD’nin dostu haline gelip Amerikalıların Suriye petrolünü kaçırmalarından kazandıkları yasadışı kazancın bir bölümünü alarak ideallerini şahsi zenginliği karşılığı satalı çok oluyor.   ABD ile dostluk Daha SDG’nin kuruluşundan itibaren Mazlum Abdi ile Washington arasındaki sıkı ilişkilerin varlığı aşikârdı. Amerikalıları başlangıçta, yeni müttefiklerinin Öcalan ile dostluğu ve kendilerinin de terörist örgüt saydıkları PKK üyeliği biraz şaşırtmıştı, ama çok geçmeden, Suriye’nin petrol kaynaklarının çalınması işindeki başarılı işbirliği sayesinde ABD, bu keyif kaçırıcı gerçekten çekinmeyi bıraktı. Daha bu ortaklığın başında, Suriye’deki çatışmaların 2011-2012’deki ilk evresinde, Mazlum Abdi, ABD ile ilişkileri yüzünden kabile üyeleri tarafından sert bir şekilde eleştiriliyordu. Bunu, SDG’nin Türkiye’ye kaçan eski baş temsilcisi Talal Silo anlatıyor. Onun dediğine göre Çilo’nun Amerikalılarla dostluğu, PKK’nin kimi üst düzey yöneticileri, özellikle de Sabri Ok ve Fehman Hüseyin tarafından kesinlikle kabul görmemişti. Washington, 2017’ye gelinirken, PKK’nin başlıca üyelerinden biriyle sıkı ilişkilerini gizlemeyi artık neredeyse tamamen bırakmıştı. Bu yüzden Ankara ile ilişkileri daha da bozulmaya başlamıştı. Türkiye, Irak’ın Sincar ilinde “Pençe” operasyonunu tekrar başlattıktan sonra Abdi de Amerikan özel kuvvetler subaylarıyla birlikte Karaçok dağlık bölgesindeki üslerin tahrip edilmesini teftiş ediyordu. Üst düzey Pentagon yetkilileri, ki aralarında o zamanki Pentagon şefi James Mattis ile basın sekreteri Robert Manning ve CENTCOM şefi Kenneth MacKenzie de vardı, bundan sonra devamlı olarak, “Demokratik Güçler”e ve şahsen de Mazlum Abdi’ye desteklerini ifade edeceklerdi. ABD başkanı Donald Trump, Türk meslektaşı Erdoğan’a skandal mektubunda, onun SDG şefiyle “tanışmasını” dahi önerdi. Türk lider ise bunu reddetti ve Şahin Çilo’nun teslim edilmesini istedi.   ABD, Abdi’nin suçlarını nasıl aklamaya girişti? Ankara, Washington’a devamlı olarak, birçok suça karışmış olan Kürt teröristleri “meşrulaştırmaya” ve Suriye meselesinin ve diğer Ortadoğu meselelerinin çözümünde onları meşru taraflardan biri haline getirmeye çalışmakla sitem ediyordu. Türkiye Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, Trump ile Abdi’nin geçen ay telefonla görüşmelerinden sonra da bunu tekrar etti. Buna rağmen bir grup Amerikalı senatör, dışişleri bakanlığından, Abdi’ye Kongre karşısında konuşma yapmak üzere ABD ziyaretinde bulunması için vize verilmesini istedi. Türkiye Adalet Bakanı Abdülhamit Gül, cevap olarak Abdi ABD topraklarına iner inmez Ankara’nın İnterpol aracılığıyla iade talebinde bulunacağını açıkladı. PKK şefiyle Senatör Lindsey Graham da telefon görüşmeleri yapıyor, dahası bunu gizlemiyor. Son görüşmelerinden birinde, Ankara’nın antiterörist operasyonu “Barış Pınarı”nın bir “etnik temizlik” olduğu noktasında mutabık kaldılar. Amerikalılar böylelikle, başkasının petrolü üzerine kurdukları planları aşkına NATO’daki müttefiklerinden kolaylıkla uzaklaştılar ve Türklerin başlıca düşmanı, uluslararası düzeyde açıkça terörist olarak tanınan kimselerle, PKK üyeleriyle bir koalisyon kurdular.   Sonuç Suriye’nin kuzeydoğusunda ABD işgal bölgesindeki durum, ağır insani problemlerle daha da çözülmez hale geliyor. Petrolü boşaltmakla meşgul olan Amerikalılar, bölgedeki şehir ve köylerde, bu bölgede etnik çoğunluğu teşkil eden Arap nüfusa neredeyse soykırıma varan zalimane uygulamalarda bulunan Kürt teröristlere tam bir hareket özgürlüğü veriyorlar. ABD buna gözlerini kolaylıkla kapıyor, zira “Kürt paravanı”, uluslararası bir suç teşkil eden petrol işini devam ettirmeleri için şart. ABD’nin ve işbirlikçileri Kürt grupların faaliyetleri, bağımsız Suriye Arap Cumhuriyeti’nin, bütün ulusal zenginliğin en önemli kısmını teşkil eden kaynaklarının küstahça soyulmasından başka bir şey değil. Hem resmi Şam yönetimi, hem aralarında Mariya Zaharova, Sergey Lavrov, Aleksandr Malkeviç’in de olduğu Rusya temsilcileri, dünya kamuoyunun dikkatini defalarca, Washington’un Suriye Arap Cumhuriyeti’nde işlediği suçlara çektiler. Ancak büyük uluslararası örgütler, bu kapsamda başlıcası BM olmak üzere, bütün bu olguları gözardı etmeyi tercih ediyorlar. Türkiye’nin antiterörist operasyonu “Barış Pınarı” bu şartlarda, kuzey Suriye’deki belli sahalardan temizlemeye imkân verecek kesinlikle zaruri bir tedbirdir. Kürt militanların şahsında yerel işbirlikçilerini kaybeden Amerikalılar, söz konusu petrol sahalarını yasadışı şekilde sömürmeye devam edemeyeceklerdir. Bundan başka, Ankara da, Washington’dan ve PKK radikallerinden farklı olarak, Suriye Arap Cumhuriyeti’nin en yakın komşusu ve Astana sürecinin de kilit katılımcılarından biri. Eğer Türk kuvvetleri eylem sahasını Suriye’nin 200 kilometre derinine genişletirlerse ve SDG radikalleri Suriye’de, Fırat’ın batısındaki petrol kaynaklarının diğer önemli kısmından da temizlenecek olursa, Türklerle görüşmek, Suriyeliler için bundan sonra daha kolay olacaktır. Federal Haber Ajansı, Suriye’nin kuzeydoğusunda ABD faaliyetlerini gözlemlemeye devam edecek ve yakın zamanda Amerikan Blackwater paralı askerlerinin, bu Ortadoğu ülkesinin işgal ettikleri topraklarında kendi düzenlerini nasıl kurduklarına dair belgeler yayınlayacak.        
basindan_tarih: 
29 Kas 2019

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Estonya parlamento başkanı Henn Põlluaas, geçtiğimiz günlerde, Rusya’dan toprak talebinde bulundu.  Põlluaas bu talebi, Rusya ile yapılan 1920 anlaşmasına dayandırdı; buna göre, 1920 anlaşmasıyla tespit edilmiş olan sınırlar ihlal edilmiş, Estonya’nın toprak bütünlüğü bozulmuş ve yaklaşık 5 bin kilometrekarelik toprakları Rusya’da kalmıştı. Estonya’nın iddiası, iki ülke arasında 2014’te imzalanan sınır anlaşmasını da tanımamak anlamına geliyor. Bu, ilginç bir olay; uluslararası hukukla ilişkileri bakımından bizi de ilgilendiriyor. Biraz daha yakından  bakalım. 1920’den bugüne, kısa bir Estonya tarihi Estonya, bağımsızlık ilanını çok genç bir tarihte, ancak 1918’de yaptı. Estonya’nın bağımsızlığı, 2 Şubat 1920’de imzalanan Tartu anlaşmasıyla ilk defa tanındı. Henüz Sovyetler Birliği’nin kurulmadığı bu tarihte, Rusya Sovyet Sosyalist Federatif Cumhuriyeti, Estonya’da her tür hakkından (çarlık zamanından kalma mülkiyet hakları dâhil) vazgeçti ve Estonya Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını ilk tanıyan ülke oldu. Anlaşma, Estonya’nın SSCB ile birleştiği 1940 yılına kadar geçerliliğini korudu. Bugün Estonya hükümetinin iddiasına göre (bu iddiayı hemen bütün liberal tarihçiler paylaşır), Estonya’nın SSCB’ye katılması, 23 Ağustos 1939 tarihli Molotov – Ribbentrop saldırmazlık paktının sonucu olarak görülür.  Bunda kısmen bir doğruluk payı var: paktın gizli protokolü, Polonya’nın parçalanmasını ve Baltık ülkelerinin Sovyetler Birliği tarafından işgal edilmesini öngörüyordu. Sovyetler Birliği’nin Estonya hükümetine diplomatik, siyasi ve askeri baskıda  bulunduğu da doğrudur. Ancak genellikle gözden kaçırılan “küçük” bir ayrıntı var: Bu sırada Estonya’da, diğer Baltık ülkelerindekinden daha güçlü, Ekim devriminden çok önce kökleşmiş bir Bolşevik hareket bulunuyordu ve bu hareket yasal alanda da etkindi.  Üstelik Sovyetler Birliği, paktın gizli protokolüne rağmen, işgal veya ilhak niyetinde de değildi; bu ülkeleri yörüngesine alarak batı sınırının güvenliğini sağlamak istiyordu. Stalin, Komünist Enternasyonal yöneticisi Dimitrov ile 25 Ekim 1939’daki görüşmesinde şöyle demişti: “Şimdilik sovyetleştirmeye girişmeden bunların [Baltık ülkelerinin – bn.] iç rejimlerini ve egemenliklerini dikkatli biçimde gözlemlemek gerek. [Ancak] … onların bunu kendilerinin yapacağı zaman da gelecektir.” “Kendileri yapmaları” için Sovyetler Birliği şüphesiz her tür desteği sundu; ancak bunun bir devrim ihracı olmamasına kesinkes özen göstererek. Ertesi yıl 22 Haziran’da Sovyet baskısıyla yapılan seçim sonucu yeni oluşan parlamento, SSCB’ye katılma kararı aldı; SSCB Yüksek Sovyeti de 6 Ağustos’ta bu kararı kabul etti. Estonya’nın SSCB içindeki sınırları, 1920 anlaşmasıyla tesis edilmiş olan sınırlardı; ne var ki Estonya’nın Kızıl Ordu tarafından kurtarılması sürecinde SSCB Yüksek Sovyet Prezidyumu, iki ayrı kararla, bugün Estonya tarafından tartışma konusu edilen sınır düzenlemelerini yaptı.  Buna göre, ilkin ağustos ayında (yani tamamen kurtarılmasından yaklaşık bir ay önce) ülkenin güneydoğusunda birkaç yerleşim merkezi Pskov’a (Rusya SSFC), Kasım ayında da kuzeydoğusunda birkaç yerleşim yeri Leningrad oblastına (Rusya SSFC) bağlandı. Bu kararlarda, söz konusu yerleşim yerlerinde neredeyse bütünüyle Rus etnisitesinin yaşıyor olmasından başka, Sovyetler Birliği’nin güvenliği ve Baltık işbirlikçiliğinin temizlenmesi kaygılarının da rol oynadığını biliyoruz. Estonya Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nde, 1988 nisan ayında, şüphesiz Gorbaçov yönetiminin arzusu ve yönlendirmesiyle, Sovyetler Birliği’nin sonunu getirecek olan perestroykayı (yeniden inşa: marksist lafızlar ardında gizlenen kapitalist restorasyonun adı böyleydi) desteklemek üzere Halk Cephesi kuruldu. Estonya SSC Yüksek Sovyeti, 16 Kasım’da Estonya’nın egemenliğini (yerel kanunların, birlik kanunlarının üzerinde olduğunu) kabul etti. 23 Mart 1990’da Estonya Komünist Partisi, seksiyonu olduğu Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nden ayrıldı.  30 Mart’ta Estonya Yüksek Sovyeti, ülkenin 17 Haziran 1940’da Sovyetler Birliği tarafından işgal edilmesinin, daha önceki Estonya Cumhuriyeti’nin hukuki varlığını sona erdirmediği, dolayısıyla Estonya SSC’nin varlığının yasadışı olduğu kararı alarak birlik öncesi Estonya Cumhuriyeti’nin yeniden tesis edildiğini duyurdu. Sovyetler Birliği’ni oluşturan cumhuriyetlerin ayrılık hakları anayasa tarafından güvence altına alınmıştı, dolayısıyla birliği oluşturan ülkelerin (Estonya’nın da) ayrılık ilanında bir hukuksuzluk yoktu; yalnız gene de, Estonya SSC’nin anayasal yasama organı durumundaki Yüksek Sovyetin, eski devleti yeniden tesis edebilmesi, en azından tuhaf görünüyor; zira işin normali şöyle olmalıydı: Estonya SSC ayrılır, yeni bir kurucu meclis tesis ve yeni anayasal düzen bu kurucu meclis tarafından tespit edilir. Ne var ki o günlerde bu tuhaflığı tartışacak kimse yoktu. 12 Ocak 1991’de, o sırada Rusya SSFC Yüksek Sovyeti başkanı olan Boris Yeltsin’in Talin ziyaretinde “Rusya SSFC ve Estonya Cumhuriyeti arasında devletler arası ilişkinin temelleri hakkında anlaşma” imzalanarak, iki taraf da birbirlerini mevcut sınırları içerisinde egemen devletler olarak tanıdılar. Aynı yıl 20 Ağustos’ta (yani Moskova’daki darbe günlerinde) Estonya Yüksek Sovyetinden, Estonya’nın bağımsızlığı kararı geçti; 6 Eylül’de ise SSCB Devlet Konseyi, Estonya’nın bağımsızlığını tanıdı. SSCB Devlet Konseyi de anayasal bir organ değildi, yani hukuken böyle bir karar alamazdı; ama o günlerde kimse bunu da düşünmüyordu. Neticede Estonya, 1944’te yapılan sınır düzenlemeleriyle sahip olduğu topraklar üzerinde bağımsız bir devlet olarak kuruldu. Estonya milliyetçiliğinin dönemsel tırmanışlarıyla birlikte bu sınır tartışmaları gündeme getirildi (örneğin AB’ye üyelik sürecinde); ancak ilk defa böyle üst seviyeden bir açıklamayla, Rusya Federasyonu’ndan toprak talebinde bulunuluyor. “Tarihi haklar” denilen şey Ne var ki “tarihi haklar” diye başlayan konuşmalar ve toprak talepleri tehlikeli şeylerdir. Bir defa bu talepte bulunursanız, koyduğunuz sınır, hem tarihi hem coğrafi olarak her defasında daha ileriye veya geriye çekilebilir.  Bir ülke, başka bir ülkeden toprak talebini, her zaman, kimi tarihi hak iddiaları ve kimi eski anlaşmaların ortaya çıkarılmasıyla gündeme getirir. Tarihe dayanan hak iddialarının sınırı yoktur: kimileri beş bin, kimileri beş yüz, kimileri elli sene öncesine dayandırabilir.  Eski anlaşmalar ise, adı üzerinde, eski anlaşmalardır; bir anlaşma, uluslararası hukuk tarafından meşru kabul edilen devamcı devlet tarafından yapılan daha sonraki anlaşmalarla tadil ve tashih edilmiş olabilir. Yeniyi kabul etmeyerek eskiyi ortaya sermek, karşı tarafa ve diğer herkese de aynını yapmak hakkını verir. Henüz yayınlanmayan, 1945’te Sovyetler Birliği’nin Boğazlarda üs ve birlik cumhuriyetlerinden Gürcistan ve Ermenistan’ın Türkiye’den toprak taleplerini incelediğim bir çalışmada, o dönemin meşhur “Gürcü akademisyenlerin mektubu” hakkında şöyle yazmıştım:   Tarihteki haksızlıkları düzeltmeye ne zamandan başlayacağız? Milattan önce üç bininci yıldan mı? Yoksa Gürcistan yöneticileri gibi yüce gönüllülük yapıp milattan sonra 1500’lerden başlatmayı kabul mü edeceğiz? Gerçekten bir haksızlık olup olmadığı bir tarafa, tarihteki bütün haksızlıkların düzeltilmesi talebi, komünistlerin talebi değildir. Bu, altında başka niyetler yatmıyor, başka nedenlerle koşullanmıyorsa düpedüz budalalıktır. Bu talep, mesela kuzey ve güney Amerika topraklarının yerlilere geri verilmesi, Türklerin Moğolistan’a geri göçmeleri, Arapların Arap yarımadasına ve Rusların kuzey Volga vadisine çekilmesi vb. anlamına gelir. Kararlı bir antikomünist olan Sarper’in virgülüne kadar doğru olan şu sözleri, böyle bir kepazelik karşısında gerçekten de Marksist bir tını taşımıyor mu: “Tarihteki her türden adaletsizliğin telafisini aramanın ne sınırı vardır, ne de bunun faydası.”   Sarper bu sözleri 18 Haziran 1945’te Molotov’a söylemişti. Uluslararası hukuk, bu hukukta temel önem taşıyan toprak bütünlüğü, dokunulmazlık gibi kavramlar, tam da burada anlam kazanır. Mevcut sınırlar dokunulmazdır. Toprak bütünlüğü temel bir ilkedir. Bu bütünlük, ancak ilgili tarafların meşru devlet olmalarından kaynaklanan temel haklarını lehte veya aleyhte kullanmak istemeleri üzerine anlaşma yoluyla bozulabilir.  Sovyetler Birliği’nde ayrılma hakları olan cumhuriyetlerin ayrılmalarında, veya Sovyetler Birliği’nin kuruluşu yahut genişlemesi esnasında birleşmelerinde, veya İskandinavya’da barışçıl sınır düzenlemelerinde yahut Çekoslovakya’da olduğu gibi. Bir ülkenin başka bir ülkeden toprak talebi, bunun dışındaki her tür durumda, düpedüz hukuksuzdur. Bir ülkenin kendi toprak bütünlüğü içinde parçalara ayrılması ise, eğer ulusal hakları tanıyan bir devrim gerçekleşmemişse, çoğu zaman ancak silahla olur. Rusya da Estonya’nın tamamını ister mi? Yalta düzeni Estonya’nın durumu da böyle. Estonya’nın Rusya’dan, 1940’dan itibaren geçersizleşmiş bulunan 1920 anlaşmasına dayanarak toprak talebi, Rusya’ya da daha önceki anlaşmaları hatırlatma hakkını verir.  Baltık ülkeleri, Büyük Pyotr zamanında İsveç krallığından, bütün toprakları, taşınmazları ve hatta hayvan sürüleriyle birlikte parayla satın alınmıştı. O zamanın parasıyla Rusya imparatorluğu 2 milyon altın ruble ödemişti; bugünün parasıyla yaklaşık 350 milyar dolar yapar. Hukuksuz bir toprak talebi, geriye doğru aynı ölçüde hukuksuz tazminat veya toprak taleplerini doğurur. Başka bir deyişle, Estonya hükümeti’nin 5 bin kilometrekare civarında bir toprak parçasını hukuksuz ve temelsiz şekilde istemesi, Rusya’nın da Estonya’nın tamamını istemesi sonucunu pekâlâ doğurabilir. Faraza, elbette. Yoksa Rusya, Yalta düzeninin devamcısı bir ülke; bu tür toprak taleplerinde uluslararası hukuku kesin bir şekilde gözetecektir.
basindan_tarih: 
22 Ağu 2019

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

8 Ağustos’ta meydana gelen nükleer kazayla ilgili olarak Rusya Savunma Bakanlığının 9 Ağustos’ta yaptığı ilk açıklamasında yalnızca bakanlığa ait bir tesiste deney sırasında patlama yaşandığı ve 5 Rosatom teknisyeninin hayatını kaybettiği duyuruluyordu.   İlkin, Arhangelsk’in Severodvinsk ilçesine bağlı Nyonoks köyündeki kazayla başlayalım. 8 Ağustos’ta meydana gelen kaza çokça konuşuldu ve elbette bizde de, Batı medyasının yönlendirmesiyle “yeni Çernobil mi?” başlığı altında yazılıp çizildi.  Patlamanın görüntüleri, büyüklüğüne de tanıklık ediyor: gerçekten ürkütücü bir kaza bu, dolayısıyla “ne oldu?” veya “gerçekten tarafların dediği mi oldu?” sorularını hak ediyor. Patlamanın Savunma Bakanlığına ait bir tesiste meydana gelmiş olması, hemen herkesin kafasında, “acaba bir şeyler gizleniyor mu?” sorusunu uyandırmış olmalı; bu yüzden muhalif yayınlara bakmak daha anlamlı olabilir. Aşağıdaki özet, esas olarak bu yayınlardan (başta da Eho Moskvı ve Novaya Gazeta’dan) derlenmiştir. Kaza 8 Ağustos’ta meydana geldi. Savunma Bakanlığının 9 Ağustos’ta yaptığı ilk açıklamasında hemen hiçbir ayrıntı bulunmuyordu; yalnız bakanlığa ait bir tesiste deney sırasında patlama yaşandığı ve 5 Rosatom teknisyeninin hayatını kaybettiği duyuruluyordu.  Bakanlık açıklamasında bir roket denemesi yapıldığından söz ediliyor; ancak hangi roket olduğu da bildirilmiyordu. ABD’nin istihbarat faaliyetinin kapsamını göstermesi bakımından şu bilgi yararlı olabilir: İlk gün, kazaya sebep olan roket sisteminin (Rusya tarafından gayiresmi olarak) Zirkon (3M22) olarak gösterilmesine rağmen ABD, yene 9 Ağustos’ta, bunun Burevestnik (Albatros; NATO envanterinde SSC-X-P) olabileceğini bildirdi ve uydu fotoğraflarıyla da bunu destekledi. Bu fotoğraflarda, denemenin yapıldığı yer de kesin olarak gösteriliyordu. Zirkon mu, Burevestnik mi sorusu önemli; şundan ötürü: Düşman gemilerine karşı geliştirilen Zirkon, itici jet motorlarıyla fırlatılıyor; ancak Burevestnik, itici nükleer yakıt motorlarıyla fırlatılıyor. Bu durumda kazayı bir nükleer kaza olarak nitelemek mümkün; ancak büyüklüğünü tartışmak gerekir. Rosatom’un 10 Ağustos’ta yaptığı açıklama, bu ikinci varsayımı doğrular nitelikteydi. Açıklamanın en önemli cümlesi, kazanın, radyoizotop kaynakların sıvı yakıt beslemesiyle ilişkili bir çalışma sırasında meydana geldiği şeklindeydi.  Bu ne demek? Şu: roket, nükleer iticilerle, başka bir deyişle küçük çaplı bir reaktörle uçuyor. Yani Rosatom, fiilen, hem de kazanın üzerinden sadece 36 saat geçmişken, nükleer boyutu da bulunan bir kaza olduğunu açıklıyordu. Ertesi gün Rusya Federal Nükleer Merkezi de “askeri amaçla kullanılan küçük bir nükleer reaktörde” patlama meydana geldiğini, “kısa süreli bir radyoaktif yayılma” olduğunu, bu yayılmanın kaza yerinden 30 kilometre uzaktaki Severodvinsk’te radyasyon seviyesini normalin iki katına çıkardığını bildirdi. Bütün bunlar, pek görülmemiş şeyler; askeri bir kazanın nükleer boyutu da bulunduğunun itiraf edildiğine ben şimdiye kadar tanık olmadım. Hatta bu tür kazalar genellikle sürekli bir sır perdesi altında bırakılır. ABD, İngiltere ve Fransa gibi “açık demokratik” toplumlarda bu karanlığın örnekleri yaygın. Kaldı ki, Burevestnik’in itici gücünü küçük çaplı bir nükleer reaktörün sağladığı da gizli bir bilgi değildi. Putin geçtiğimiz yılın başlarında yeni silah kapasitesini duyururken sunduğu çizimlerde ve video görüntülerinde bu açıkça görülüyordu. Nitekim, Rusya’da liberal muhalefetin koçbaşı rolünü oynamaya çalışan Novaya Gazeta da bu ilginç duruma dikkat çekti. 10 Ağustos’ta gazetede şöyle deniyordu: “İlginç, Rosatom yalan söylemeye bile kalkmadı.” Aynı yazıda çok ilginç bir cümle daha var. Novaya Gazeta, bütün anti-komünistliğine rağmen şöyle yazıyor: “Nükleer motorlu roket SSCB’de yapılmadı; beyinleri yetmediği için değil, uçan bir Çernobil konseptinin çok tehlikeli olmasından ötürü.” Tekrar edelim. Rosatom’un açıklamasıyla açıkça ortaya konulduğu gibi, bunun bir nükleer kaza, veya en azından nükleer sonuçları da olan bir kaza olduğuna şüphe yok. Bu durumda soru şu olmalı: Bu nükleer kaza, Çernobil ile karşılaştırılabilir mi, veya etkisi ne oldu? Kazadan sonra iki saat süreyle üssün kurulu olduğu bölgede radyasyon oranı normalin 11 katına çıktı. Bu bilgi ilkin belediyenin basın bürosundan duyuruldu ve internet sitesinde de yayınlandı; ancak kısa bir süre sonra siteden çıkartıldı.  Ancak Severodvinsk sakinleri de sosyal medya hesaplarından dozimetrelerinin fotoğraflarını paylaşmakta gecikmediler (herhalde nükleer ölçüm yapmak için dozimetre bulundurmak, normal bir davranış değildir; ilçe sakinlerinin nükleer risklerden haberdar oldukları anlaşılıyor).  Ne var ki bir kez daha, Rosatom’un belediyeden hemen sonra yaptığı açıklama doğrulandı: Rosatom, atmosfere zehirli madde saçılmadığını bildirdi; nitekim Severodvinskliler de birkaç saat sonra dozimetrelerindeki bütün ölçümlerin normale döndüğünü açıkladılar. Belediyenin yaptığı resmi açıklama da bu yöndeydi: radyasyon seviyesi 1.5 saat kadar normalin çok üzerinde seyretmiş, ancak 11.50-12.30 arasında normal seviyeye geri dönmüş, 14.00 itibariyle de kabul edilen maksimum mikrozivert seviyesi olan saatte 0.6’nın da çok altına, 0.11’e düşmüştü. Bu bulgu da Severodvinsk sakinlerinin dozimetreleriyle doğrulandı. (Norveç Nükleer Güvenlik Ajansı, akşam saatlerinde aynı bilgiyi teyit edecekti.) Patlamada 7 Rosatom teknisyeni öldü. Üste bulunan görevlilerin radyasyona maruz kalma ihtimalleri de yüksek; zira bunlar (muhtemelen hepsi) Moskova’da özel bir nükleer tıp merkezinde bakım altına alındılar. 13 Ağustos’ta olay hararetlendi. İki nedenle. Birincisi, köyün tahliyesi gündeme geldi. İkincisi de, Beyaz Saray’dan “olay aslında daha büyük, Rusya olayı gizliyor,” mealinde bir açıklama yapıldı. Birincisine bakalım. Ertesi gün, köyün tahliyesinin aslında tahliye olmadığı anlaşıldı. Savunma Bakanlığı, aynı tesislerde yeni bir deneme daha yapmak istemiş, ama daha sonra bu girişimden vazgeçilmişti. Öyle görülüyor ki ilk patlama gerçekten sınırlı ve tesise bütün olarak zarar da vermemiş. Dahası, köylülerin söylediklerine göre, daha öce de benzer şeyler olmuş; yani riskli denemelerden önce köylüler bilgilendirilip dilerlerse köyden ayrılabilecekleri söylenirmiş. Bunun ne sıklıkla olduğu belirsiz, ancak bilgilendirme yaptıkları anlaşılıyor. İkincisinin nedeni ise malum; bunu bir de Navalnıy-Sobol neoliberal (aslında, Aydın Sezer’in isabetle hatırlattığı gibi, Navalnıy’ın ırkçı açıklamalarını da hiç akıldan çıkarmamak gerek) çevresiyle bağlayıp “totaliter Rusya, çağdaş demir perde, kanlı diktatörlük,” olduğu “kanıtlanacak”. Çernobil faciasının Sovyetler Birliğinin yıkılmasındaki etkisi, pek çok çalışmaya konu olmuştur. Doğrudur da bu; ne var ki bu etki, kitlelerin Sovyet devletine olan güveninin sarsılmasıyla ilişkilidir.  Bugün birçoğu unutulmuş olsa da, 80’li yılların bir dizi felaketi de aynı etkiyi büyütmüştür ve bunlar, bu yüzden, toplum hafızasında derin izler bırakan travmalar haline gelmiştir.   Bir psikolojik travma ancak kabul edildiği takdirde aşılabilir. Bu nedenle benim kişisel kanaatim şudur: Rusya bu tür travmatik olayları gizlemeyecektir. Gizleyemeyeceğinden değil (neticede, Batı’daki örneklerini çokça gördüğümüz gibi, her şey gizlenebilir); halka karşı sorumluluklarını dikkate aldığından da değil (dünyada hemen hiçbir rejimin bunu dikkate aldığını düşünmüyorum) ama tarihi tecrübeleriyle, gizlememesi gerektiğini öğrendiğinden. Bunun bir diğer nedeni, Rusya halkının (sanılanın veya iddia edilenin tersine) açık bir toplum oluşudur. Severodvinsk faciası, hızla ortaya çıkan kamuoyu tepkisi ve öğrenme ihtiyacı, sosyal ağların yoğun bir şekilde kullanılması vb. de hükümeti bu açıklığa zorluyor.   13 Ağustos’ta aslında çok ilginç bir başka olay daha yaşandı; ama o da pek ilgi uyandırmayı başaramadı. Savunma Bakanı Sergey Şoygu’nun uçağı Baltık Denizi üzerinden geçerken NATO F18 uçakları engelleme yapmaya kalktılar. Bunun üzerine Rus uçakları da havalandı ve havada it dalaşı oldu. NATO, dün akşama doğru, uçağın Şoygu’yu taşıdıklarını bilmediklerini; ancak NATO sınırına çok yaklaştığı için engellediklerini açıkladı.  Putin-Lavrov-Şoygu troykasını Rusya’dan iktidarın çelik çekirdeği diye nitelediğimi kimi okurlar hatırlayacaktır; bu nedenle Şoygu’ya yönelik böyle bir girişim, özellikle dikkat çekici.   Patlama anı Patlamanın yaşandığı yer  
basindan_tarih: 
04 Haz 2019

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

  Geçen hafta Kosova'da yaşananlar uluslararası ilişkilerde hukukun yerini bütünüyle haydutluğun almakta olduğunun apaçık bir işaretiydi. Geçen hafta Kosova’da yaşananlar, seçim tartışmalarının gürültüsü arasında dikkatten kaçtı. Oysa yaşananlar çok önemliydi ve uluslararası ilişkilerde hukukun yerini bütünüyle haydutluğun almakta olduğunun da apaçık bir işaretiydi. Yugoslavya savaşı, NATO bombardımanı, Kosova ve Sırbistan üzerine YDH’da daha önce de çeşitli defalar yazmıştım. YDH’nın takipçileri arasında bu meseleye özel bir ilgi duyan okurlar, özellikle “Yugoslavya’nın Yok Edilişinin Kısa Tarihi”ni hatırlayacaklardır. Orada, Kosova’nın bugünkü muteber yöneticilerinin, isimleri Lahey Adalet Divanı’nın eski başsavcısı Carla del Ponte’nin soruşturma dosyalarına girmiş kriminal haydutlar oldukları ve bu haydutların, özellikle Avrupa’nın sosyal demokratları tarafından Yugoslavya’nın parçalanması senaryosu içinde muteber kılındıkları anlatılmıştı. Carla del Ponte, Kosova’nın bugünkü yöneticileri hakkındaki insanlığa karşı işledikleri suçlardan dolayı açtığı soruşturmaların, o sırada (1999-2001) Kosova’da BM temsilcisi sıfatıyla bulunan ve daha sonra Fransa’nın en popüler dışişleri bakanlarından olan Bernard Kouchner tarafından engellendiğini açıklamıştı. Geçen hafta Kosova’da neler oldu? 28 Mayıs günü Kosova özel kuvvetleri, Sırp nüfusun yaşadığı birkaç köye saldırı düzenledi ve 19 yerel polis ile 9 sivil rüşvet ve kaçakçılık suçlamasıyla gözaltına alındı. Gözaltıların hemen arkasından Sırplar sokaklara çıkarak barikatlar kurdular. Geniş çaplı çatışmalar ve yeni gözaltılar oldu. Olay, ilk bakışta olağan görülebilir; ancak Kosova özel kuvvetlerinin saldırı düzenlediği bölgeye girmesi, ancak Kosova’da NATO komutasındaki uluslararası KFOR’un rıza vermesi halinde mümkündü. KFOR’a önceden bilgi sunulup rıza alınmış olması çok şüpheli, ancak KFOR komutanlığı, bekleneceği gibi, hemen hemen devlet başkanı (Carla del Ponte’ye göre savaş suçlusu) Taçi ile aynı şeyleri söyledi: Operasyon sadece Sırplara karşı yapılmamıştı, Kosova savcılığının uzun süredir devam eden bir soruşturması vardı, özel kuvvetlerin baskını meşruydu. Olay, Sırbistan’da infial uyandırdı ve Sırp kuvvetleri alarm durumuna geçti. Ne var ki Taçi, arkasındaki NATO (ABD) desteği sayesinde şöyle demekten çekinmedi: “Sırbistan devlet başkanı, orduyla Kosova’ya yürüyemeyeceğini çok iyi bilir.” Gene tahmin edilebileceği gibi, AB, taraflara sükûnet ve itidal telkin etmekle yetindi. Sırbistan’la yakın ilişkileri bulunan Rusya ise sert tepki gösterdi. Rusya’nın, Yugoslavya’nın NATO tarafından bombardımanı, arkasından tamamen parçalanmasının travmasını çok derin yaşadığını, bu olayın Rusya’da iktidar değişikliğinde etkili olduğunu ve Rusya dış siyasetinde bir dönüm noktası teşkil ettiğini hatırlayalım. Moskova ilk açıklamasında, Kosova’nın Batılı hamilerini de, “Kosovalı radikallerin aklını başlarına getirip çatışmanın öngörülemez sonuçlar doğuracak şekilde büyümesini önlemeye” çağırdı. Bu sırada Kosova özel kuvvetlerinin, BM misyonunda görevli Rusya diplomatı Mihail Krasnoşçokov’u da gözaltına aldıkları henüz bilinmiyordu. Olay birkaç saat sonra açığa çıktı. Haşim Taçi’ye göre Rusya diplomatı, “polisin çalışmasını engellemeye çalışırken” gözaltına alınmıştı. Kosova polis şefi ise, BM misyonundan Kosovalı bir kişiyi daha gözaltına aldıklarını açıkladı. Moskova, bunun üzerine, Kosova’daki BM misyonundan Rusya diplomatının derhal serbest bırakılmasını sağlamak için azami çaba göstermesini istedi. Bu defa ilginç bir şekilde, bu kukla ülkedeki BM misyonunun başı, Afganistanlı Zahir Tanin de aynı çağrıyı yineledi. İlginç olduğunu özellikle vurguladık; zira, aslında hiçbir ilginçlik bulunmaması gereken bir şey, Kosova’nın Batı’nın engin hoşgörüsünden yararlanan muteber haydutları söz konusu olduğunda gayet ilginç görünüyor. Bütün bunların aynı gün içinde olduğunu tekrar hatırlatmak gerek. Sonuçta Kosova’nın eski UÇK, şimdiki devlet ricali, o gün öğleden sonra Krasnoşçokov’u serbest bıraktılar. Yeri gelmişken. Sırbistan’ın tepkisi göstermelik miydi, bilmiyoruz. Sırbistan Devlet Başkanı Aleksandr Vuçiç, Krasnoşçokov’un serbest bırakılmasından kısa bir süre sonra, “uluslararası toplumun baskısıyla” (Rusya’yı kastettiği çok açıktı) Kosova özel kuvvetlerinin bölgeden çekildiğini açıkladı. Ancak Vuçiç’in yakın çevresinden, isminin açıklanmaması kaydıyla Kommersant’a açıklama yapan bir danışmanı, başkanın AB’ye girmek için Kosova ile ilişkileri yumuşatmaktan yana olduğunu, bunun için karşı taraftan küçük de olsa taviz beklediğini açıkladı. Danışman, buna rağmen ne Batı’da ne de Priştine’de böyle bir taviz havası olmadığını da vurguladı. Ama Sırbistan’ın AB’ye girmesinin önündeki tek engel Kosova meselesi değil. Rusya ile ittifak ilişkisine son verip Rusya’ya yönelik ambargolara katılmadıkları sürece, Sırbistan’ın  Kosova meselesi hallolsa bile, Sırbistan’ın AB üyeliği gündüz düşü. Kaldı ki, Sırbistan’da Batı karşıtı hareket epeyce güçlü. Bu hareket, genel olarak Rusya yanlısı görünse bile, tamamen öyle olduğunu söylemek, ta 19. yüzyıl ortalarından beri Rusya-Sırbistan ilişkilerinin tarihinden kaynaklanan nedenlerle, kolay değil. Ama biz, haftanın olaylarına devam edelim. Üst düzey bir diplomatının dövülerek gözaltına alınması, başlı başına önemli bir olay. Ancak olayı daha da önemli kılan yanı, şu: gerek NATO’nun, gerekse de Kosova tarafının yaptığı açıklamalardan açıkça anlaşılıyor ki, operasyonu çok önceden planlamışlardı. Bu durumda, “Rusya diplomatının gözaltına alınması da özellikle mi planlanmıştı?” sorusu ortaya çıkıyor. Bu, küçük bir şüphe değil; bu yönde istihbarat olduğu imaları da var. Örneğin Regnum yazarı Eduard Birov, 31 Mayıs’ta şöyle yazıyor: “İçimde bir şey, bütün operasyonun Sırplara karşı olmaktan ziyade bir Rusya vatandaşına zarar vermek hedefiyle planlandığını fısıldıyor.” Bu iddianın doğruluğunu teyit etmek mümkün değil; ama Rusya’nın Kuzey Akım projesinin önündeki engellerin birer birer kalkması, AB ile iyi ilişkiler ve AB tarafından Rusya yaptırımlarını boşa çıkartmak üzere yapılan açıklamalar karşısında, Rusya’nın Balkanlara müdahalesini provoke edecek bir girişim, doğrusu ABD’nin pek işine gelebilir. Lavrov, olayların ertesi günü yaptığı açıklamada, doğrudan doğruya NATO ve AB ülkelerini suçladı ve bu provokasyonu, Rusya’nın çevresinde NATO güvenlik çekme girişiminin parçasıydı; Batı, Sırbistan’ı Kosova’nın bağımsızlığını tanımaya ve böylelikle NATO’nun yeni bölgelere açılmasını kolaylaştırmaya çalışıyordu. Kosova tarafı ise gerilimi tırmandırmaktan kaçınmadı. 31 Mayıs günü, yani olaylı 28 Mayıs’tan üç gün sonra, Kosova içişleri bakanlığı, Rusya diplomatı Krasnoşçokov’u istenmeyen adam ilan etti ve Kosova’yı terk etmesini istedi. Başbakan ise, “BM çalışanı maskesi altında casus” olmakla suçladı. Ancak Rusya diplomatı bu sırada zaten, Kosova özel kuvvetlerinden gördüğü şiddetli müdahale yüzünden Belgrad’da bir hastanede travma tedavisi görüyordu. Kosova, bununla kalmadı; AB’ye de meydan okudu. Haşim Taçi, AB Kosova’yı izole etmeyi sürdürecek olursa, bir parlamento kararı veya referandumla Arnavutluk ile birleşebileceklerini bildirdi. Hatta daha ileri gitti: Bu birleşik Arnavut devleti, Preşova vadisini de topraklarına katacaktı. Preşova vadisi, Sırbistan’da. Bu proje yeni değil. Taçi, bir hafta önce de muhalefet lideri İsa Mustafa’ya bir açık mektup göndererek, Preşova’nın Kosova ile, Kosova’nın da Arnavutluk ile birleşmesi gerektiğini söylemişti. Taçi’ye göre, bu iş BM’nin ortaklık şemsiyesi altında olursa ne âlâ idi, değilse de Arnavut şemsiyesi altında birleşmeliydiler. Genel görüş, Taçi’nin bu lafları, düşen popülaritesini tekrar yükseltmek ve AB’ye şantaj yoluyla Kosova’nın üyeliğini hızlandırmak için ettiği şeklinde. Ne var ki geçmişi ve başının üzerindeki NATO (ABD) şemsiyesi dikkate alındığında, Taçi’nin böyle bir girişime kalkışması da, hiç şaşırtıcı olmaz. Sırbistan, Kosova ve Arnavutluk üçgeni, Batılı ülkelerin Sırbistan’ı bütünüyle işbirlikçileştirme hedefi, Rusya’nın kırmızı çizgileri ve tarihsel ilişkiler, bu bölgeyi daha yakından incelemeyi gerektiriyor. Ancak şimdilik, Sırbistan’da Rusya askeri üssü (hatta üsleri) kurulması üzerine bir takım tartışmaların sürdüğüne dikkat çekerek, ayrıntıları başka bir yazıya bırakalım. Hazal Yalın. Çoğunluğu klasik Rus edebiyatından kırka yakın çevirisi var. Aralarında Tolstoy, Dostoyevski, Saltıkov-Şçedrin, Gogol, Turgenyev, Puşkin, Zamyatin, Kuprin, Gonçarov, Leskov, Grin, Zoşçenko, Strugatski Kardeşler gibi yazarların bulunduğu çeviriler, Kitap, İthaki, Helikopter, Remzi gibi yayınevlerinde yayınlanıyor. @Hazal_Yalin
basindan_tarih: 
08 May 2019

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Leontiy Georgiyeviç Bızov Bızov’un bu önemli analizinde iktidarın yıkılmanın eşiğinde olduğu öngörüsü çok abartılı ve yanlış görünüyor, ne var ki analizine temel teşkil eden düşünceler, büyük ölçüde doğrudur. Bu düşüncelerdeki temel sorun, sınıfsal bakıştan yoksun olmasıdır; ancak bu da Bızov gibi liberal oryantasyonlu bir düşünür için doğaldır.   Çeviriye kısa bir giriş Ben, Rusya’nın liberal şablonlarla anlaşılamayacağı, anlamak için tanımak, bilmek, öğrenmek ve kafa yormak gerektiğini düşünenlerdenim. Liberal şablonlara kapılanlar, dünyanın hiçbir yerini anlayamazlar gerçi, ama Rusya söz konusu olduğunda, anlamamak bir tarafa, bütün öngörülerinin boşa düşmesi, söylediklerinin de gerçeklikle en ufak şekilde örtüşmeyecek kadar gülünç olması kaçınılmazdır. Bu nedenle, aşağıdaki makalenin çok önemli olduğu kanaatindeyim. Bızov, liberal kanattan bir düşünürdür (liberal kanattan düşünür çıkması bize şaşırtıcı gelse de, başka yerlerde oluyor); zaten makalede de sosyalizmin yıkılmasını ve kapitalist restorasyonu “demokratik bir toplum ve iktisadi modernizasyonun formasyonuna yönelik evrensel bir eğilim” olarak gördüğü, dolayısıyla ilerici sayarak olumladığı; keza liberalleri “toplumsal memnuniyetsizliğin en aktif ve eğitimli katmanı” saydığı anlaşılıyor. Ancak bu onda yeni bir eğilim değil; Bızov daha 1992-1993’te, Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının hemen arkasından anayasa komisyonunda çalışmaya çağrılacak kadar liberal çevrelerin güvenini kazanmış biriydi. Dolayısıyla, Bızov’un Rusya’da mevcut yönetime ve onun her türlü olası sol alternatifine siyaseten karşı olduğu açık. Ne var ki bilimsel bir namusa sahip olduğu da aynı ölçüde açıktır. Bu makalede göreceğiniz gibi, karmaşık olmakla birlikte güçlü şekilde temellendirilmiş bir analiz yapıyor. Bu analizinde iktidarın yıkılmanın eşiğinde olduğu öngörüsüne katılmıyorum, ne var ki analizine temel teşkil eden düşünceler, büyük ölçüde doğrudur. Bana göre bu düşüncelerdeki temel sorun, sınıfsal bakıştan yoksun olmasıdır; ancak bu da Bızov gibi liberal oryantasyonlu bir düşünür için doğaldır. Bu makalede geçen kimi kavramlarla ilgili benim eleştirel açıklamalarımı da ayrıca bulabilirsiniz. Hazal Yalın ***   Yükselişten düşüşe. Putin döneminin (2000-2018) değerlere dayalı bir ölçümü [10] “L.G. Bızov, Rusya Bilimler Akademisi Sosyoloji Federal Bilimsel Araştırma Merkezi Başkanı V. Putin’in son başkanlık döneminin başından beri herkes rejimin başlamış bulunan “transit”i ve neredeyse yirmi yıldır devam eden bir aşamanın tamamlandığı hakkında gitgide daha çok konuşmaya başladı. Hiç kimse, bu “transit”e devlet yönetiminde bir sarsıntı ve krizin eşlik edip etmeyeceğini şimdiden tahmin edemez, ancak böyle bir ihtimal yok sayılamaz. Sorunlar ürkütücü bir süratle gelişiyor, rejim ise artık neredeyse hiçbir pozitif düşünce sunmuyor. M. Delyagin’in dikkat çektiği gibi: “İç ve dış gerginlikler hesaba katıldığında bizatihi Rusya devlet yapısının 2024’e kadar korunması, ödevlerin çözümünde kararlılık göstermeksizin, mümkün görünmüyor.” [14] Alternatifsizliği içinde muhkem görünen rejim ise, sadece bekçilikle meşgul.   Yükseliş aşamasındaki rejim 18 yıl önce, 2000 sonlarında, “Geçiş Sonrası Dönemin İlk Çizgileri” [11] başlıklı makalenin yazarı, yeni rejimin istikrarının liderin kişisel niteliklerinde (kişiye dayanan rejim) veya (o sırada zayıf olan) işleyen müesseselerde değil, şekillenmiş bulunan bir sosyal ve değerler muvazenesinde olduğunu doğru bir şekilde öngörmüştü. Rejim, bu sırada objektif zaruret gibi görünen pazar reformlarıyla toplumun bunlara düşman olan önemli bir kesimi arasında uzlaşma şeklinde kabul edilmişti. Rejimin ilk yıllarında, başarıyla gelişen bir özel sektör ve modernleşmenin lokomotifi olarak ortaya çıkan güçlü devlet teşebbüslerinden iki sektörlü bir ekonomi teşkil edildi.  S. Belanovskiy yakın zamanlarda bunun hakkında yazmış ve söz konusu görüngüyü “halk legalizmi” diye niteleyerek “büyük güç legalizmi”nden ayırmıştı. “Halk legalizmi … güçlü bir hükümdarın haberdar olabileceği her türden adaletsizliği ortadan kaldırmaya muktedir olduğu fikridir.  Halk, bunun kolay bir iş olmadığını bilir; ama kendisini, bir gün gerçekleşeceği ümidiyle teskin eder. Büyük güç legalizmi, asli fikri askeri kuvvet kültü olan bir görüngüyü ortaya koyar; bu askeri kuvvet bütün dünyaya karşı koyabilir, her tür saldırgana karşı savunabilir, hatta jeopolitik ‘nüfuzunu’ bütün dünyaya yayabilir.” [3] Legalizmin bu biçimleri, birbirleriyle çelişmezler, zira adil memleket nizamını adil dünya düzeniyle birleştirirler. Yani mesele esas itibariyle sol ve sağ popülizm ile ilgili; bunların her birinin kökleri, halkın arketip bilincinde bulunuyor. Bunların temelinde asırlardır oluşmuş ve ulusal “matris” denilen şeyi biçimlendiren kollektif tecrübe yatıyor.  Şekillendiği sırada rejim, daha ziyade bir büyük güç legalizmi inşasına dayanıyordu, dolayısıyla kesinlikle adil sayılmıyordu. Bunu liberal eğilimli yazarlar da kabul ederler. Y. Samodurov’un tutumu çok karakteristiktir: “1990’ların başlarında bir avuç ‘fabrika, gazete, şilep’ adamının ellerinde cereyan eden geçişin gayrimeşru mu olduğu meselesi, her halükârda siyasi ajandaya girecektir ve bugün kendilerini liberal sayan insanlar itiraz da etseler çözülecektir.” [22] Ama sosyal adalet eksikliği, “sıfırlı” yıllarda [2000-2009 yılları, bol sıfırlı oldukları için genellikle böyle anılır — çn] toplumun orta ve en kitlesel katmanlarının gelirlerindeki hızlı artışla telafi edildi. Bir sosyal sözleşme meydana çıktı: “Siz, bizim nasıl yapabiliyorsak öyle yaşamamıza ve hayatımızı kazanmamıza engel olmayın, biz de sizin servetinize ve onun kaynağına bakmayacağız.” V. Putin’in sahne alışı toplum tarafından bitmeyen, uzatmalı bir geçiş döneminin çoktandır beklenen bitişi olarak kabul edildi. “500 gün” çoktan sona erdi, üzerinden birkaç yıl daha geçti ve neticede 1998’i ancak yakaladı. Batı demokrasisine geçiş (“transit”) başarılamadı. Ve toplum, buna alternatif olarak, Rus iktidarının nasıl olması gerektiğine dair kendi arketip tasavvuruna uygun iktidarı destekledi.  Arketipleri araştıran N. Matrosovaya’nın görüşüne göre, “arketip bilinç, insanlığın ön-bilinci, gerçek ve kutsal dünyaların kendine has bir sentezi olarak ortaya çıktı. Bu bilinç, istikrarlı mental formasyonları, yani geçmiş nesillerin tecrübesine sahip çıkan arketipleri doğurur. İnsanlığın bu en köklü evrensel bilinç biçiminin zuhurları farklı olabilir.” [17]  Verili durumda, toplum tarafından geleneksel, “münasip” kabul edilen bir iktidar şekillendi. Bu bağlamda, toplumdaki devrimci süreçlerin geçici bir şekilde duraklayacağını mı yoksa tamamlanacağını mı, yeni düzenlemelerin nüfusun çoğunluğu tarafından kabul edilmesinden ziyade ulusal bir değerler sisteminin şekillenmesi tayin etti. Ama toplum son derece kutuplaşmış olarak kaldı, iktidar ise genellikle toplumun ve ulusun menfaatlerine aykırı, ama toplumsal çelişkinin ortaya çıkardığı gruplardan birinin yararına olarak hareket etti. Putin döneminde, öyle görünüyor ki, ancak resmiyette Rusya vatandaşlarından oluşan ve en son sınırına kadar atomize olmuş bir kuşak, “Rusya şirketi”nin ortak başarısından nasiplenen siyasi bir ulus görünümü kazandı. Fazla ileri giden Batı ülkelerinin “burunlarını sürttüğümüzde”, olimpiyat oyunları yarışında “ihaleyi” kazandığımızda, “onlarda olmayan” modern silahları denediğimizde, sonra Kırım’ı topraklarımıza kattığımızda ve Donbas’taki “Rus dünyası”nı savunduğumuzda, acayip bir mutluluğa kapıldık.  Bütün bunlar, her şeyin ellerimizden kaydığı ve herkesin düşene yardım eli uzatmaktansa “bir tekme atmaya” çalıştığı o “karanlık 90’lar”a hiç benzemiyordu. Ama bu değişiklikler yeterince istikrarlı değildi. En önemli şey ise yoktu, veya neredeyse yoktu: ulusal gelişmenin yukarıdan atanmış değil, toplumun çekirdeğinden yükselen etkin özneleri. Taraftarlarının genellikle “Putin istikrarı”, muhaliflerinin ise “Putin neo-stagnasyonu” demeyi tercih ettiği görüngünün veciz değerlendirmeleri, genel tarihsel bir perspektiften bakıldığında farklılıklar gösterir.  Demokratik bir toplum ve iktisadi modernizasyonun formasyonuna yönelik evrensel eğilime bağlı olanlar için Putin “thermidor”u, zaruri bir duraklamadır. Bu kendine has yolun taraftarları için ise siyasi ve sosyokültürel kimliğe geri dönüş. Sıfırlı yıllarda rejimin yükselişi döneminde “Putin uzlaşması” da ortaya çıktı. Pazara açılmamış sektörler için pazara doğru bir hareket — ancak ihtiyatsız değil, dikkatli ve sosyal garantilerle birlikte. Ve orta yolcu çoğunluk. Bu çoğunluk iki bölükten oluşuyordu. İlki, esas itibariyle devlete dair “toplumu örgütleyen başlıca özne” şeklindeki paternalist bir anlayışla ilişkili kimi “sol” çizgiler, diğeri ise ulusal-devletçi problematiğin güncellenmesiyle ve Rusya’ya karşı bütünüyle düşmanca bir dış kuşatma algısının (özellikle 2004’ten sonra) geri dönüşüyle ilişkili ulusal-yurtsever çizgiler taşıyordu. 90’ların sonlarında, o yılların başında ve ortasındaki derin yarılmadan sonra toplumun sosyokültürel konsolidasyonu süreci başlamıştı. Boyutları itibariyle devasa ve konsolide edilmiş değerlerin taşıyıcısı bir orta sınıf meydana geldi. Bu satırların yazarı da dâhil çokları, bu süreçlerin arkasında bir “novorus etnogenezi”, bir novorus ulusunun doğuşunu gördü. [8]  Kitlelerin bilincindeki (kimlik oryantasyonu itibariyle) “Batıcılığın” ve “gelenekselciliğin” nicelik olarak azalan çekirdekleri, aşırı kutuplaşmacı “alt-kültür” çizgilerini korumuş olmakla birlikte, daha sonra yükselen, sosyalist, milliyetçi veya merkezci eğilimli orta yolcu gruplar bütün ulusu kapsayan bir sentez ortaya koymuşlardır. Çok farklı öz bilinçler olsa bile, bilincin bu biçimleri çokları açısından ortak karakteristiklere sahipti. Geçmişte bir yer tutmuş olan bütün ideolojik görüngülerin sentezinin mevcut olduğu güçlü bir merkez şekillendi. Pazar reformlarıyla, bundan önce mevcut uzlaşmanın gözetilmesinin garantörü olan devletin güçlendirilmesi arasındaki gizli tarihsel uzlaşma, toplum ve iktidar tarafından kabul gördü. İktidar, hem “pazarcılar” hem de “devletçiler” tarafından en küçük şer olarak görülüyordu. İlki açısından, pazar modernizasyonuna yönelik hareket yavaşlamış, ama durmamış olduğu için. İkincisi açısından da sosyal hayatın birçok sektörü, serbest pazarın “her şeyi un ufak eden” elinin altından uç vermiş olduğu, ve ülke, klişe propagandaların diliyle ifade edildiği şekliyle “dizlerinin üzerinde” doğrulduğu için. Böyle bir durumda iktidarın toplumun sevgisine, karizmaya ihtiyacı yoktu: Değerlere yönelik bir birleşme üzerine kurulu istikrarlı bir yapı, her halükârda onu ayakta tutuyordu. “Putin dönemi” zirveye ulaştığı dönemde, ideolojik tekdüzeliği içinde son derece farklı ideolojik doktrinlerin bir karışımını temsil ediyordu. Bir dizi çalışmada bu karışımı “uzlaşmaya yönelik üst-ideoloji” olarak anmıştık. [8; 9]  Beklediğimiz gibi, “Putin’in başlıca ödevi, neo-feodal ‘yiyicilik’ sisteminin kökünün kurutulması; yurttaşlara, bölgelere, girişimcilere eşit şartlar temin edilmesi; kanun ve düzenin egemenliğinin sağlanması olacaktır.” [5; 11] Ama daha o zaman, rejimin kurumsal yetersizliği görülüyordu. “Siyasi ve sosyal süreçlerin idari yönetilebilirliğini yükseltme (bu da, kurumsal çerçevenin basitleştirilmesini vazeder) hedefi içinde, bu süreçlerin (siyasi ve sosyal öznelerin kurumsal kompleksitesi ve çok biçimliliği üzerine yaslanan) istikrarı kolaylıkla kaybedilebilir.” [11] Ancak bu, rejimin dayanıklılığını ve uzun süreliğine alternatifsiz oluşunu görmeye engel değildi. Putin dönemi uzlaşmasının bir diğer önemli veçhesi, bir başka “kırmızı çizgi”ydi: Batı’yla sınır koyma. Rusya’daki Batı karşıtı, esas itibariyle de Amerikan karşıtı ruh halinin yükselmesi, 1990 sonlarında Yugoslavya’daki olaylardan sonra adeta bir çığ gibi büyümüştü. Kitlelerin bilincinde “Batı”, “şerrin”, muhtelif terör ve tehdit biçimlerinin konsantre bir vücut buluşu haline geliyor. “Rusya’nın Batı ülkelerinden farklı, kendi yolu vardır” görüşü, daha 2000 yılında, anketlere katılanların neredeyse yüzde 70’i tarafından destekleniyordu. Yüzde 43, ABD’yi, 21. yüzyılda Rusya için başlıca ciddi tehdit görüyordu.  Avrupa ülkeleriyle ilişkiler ise bütün bu süre boyunca biraz daha ölçülü ve tarafsız kaldı. Yurtsever görüşlerin çok yaygın olmasına rağmen seçimlerde, radikal eğilimli “ulusal-yurtsever oryantasyonlu” siyasetçileri desteklemeye nüfusun ancak yüzde 5 kadarı hazırdı. Kendini Rus ulusal fikirleriyle tanımlayanların sayısındaki önemli düşüş, toplumda, Rus milliyetçi ideolojisiyle de beslenen ulusal-orta yolcu bir çoğunluğun şekillenmesiyle ilişkilidir. Toplumun liberal diliminin ılımlı bir devletçilik istikametinde evrimleşmesi, Putin döneminin ilk yıllarındaki en olumlu faktörlerden biriydi. Zira burada söz konusu olan, toplumun, daha ziyade toplumsal memnuniyetsizliğin “özsuyu” olan en aktif ve eğitimli katmanıdır. Sosyal-siyasi tayfın genel olarak eşitlenmesine, komünist seçmenlerdekiler de dâhil aşırılıkların yumuşatılmasına rağmen, gene de komünistlerin temsilcileri, toplumda, kendi değer sistemleri itibariyle, Sovyet biçimine muhafazakâr bağlılıkları içinde, geri kalanlardan köklü şekilde farklılaşan biricik grup olarak kaldılar. Doğruca geleneksel devletçi değerlere yönelen tayfın “liberal demokratik” kısmının değerlerinin evrimi ise, çok daha derin bir anlam taşıyordu. 1995’te liberal reformlar ve Batı’yla ilişki, toplumu yarmıştı; oysa sıfırlı yılların başına doğru bu faktörler daha ziyade birleştirici hale gelmişti. Tam da Rusya’nın uluslararası arenadaki durumunun güçlenmesi, “güçlü devlet” cephaneliğinden alınmış bir değerdi ki, o sırada toplumun bütün grupları bu değere eşit şekilde sahip çıkıyorlardı. Benzer dönemler, Rusya’yı bütünüyle yansıtmazlar. Sosyal düzendeki bütün hızlı, devrimci değişiklik süreçleri, daima kendi “thermidor”ları ve “restorasyon”ları ile sona ermiştir. Zira hiçbir zaman, hızla değişen siyasi ve sosyal ortamlara bilinç, kültür, değerler sisteminde de hızlı değişiklikler eşlik etmez. Bu alanlar çok daha muhafazakârdır. Muhafazakâr bir çoğunluğun şekillenmesine yönelik genel eğilim dünden bugüne değil 90’ların ortalarında ortaya çıktı ve ancak son 15 senedir güç kazandı; ancak son yıllarda niteliksel bir değişim de yaşadı. Toplumun değerler sisteminin yeniden biçimlenmesi bu eğilimde yansımasını buldu; ama siyasi merkezin yarı yarıya çözülmesine ve kanatların güçlenmesine yol açan, değerler sistemindeki bir kutuplaşmanın izi burada da sürülür.  Sıfırlı yılların başındaki neokonservatif dalga [9] fenomeni değerler sisteminde bir birleşmeyle, ideolojik bölünmüşlüğü alt etmekle, değerlerde bir senteze ulaşmakla ilişkiliydi; ama on yıl geçtikten sonra, “muhafazakâr çoğunluğun”, belki de ezici bir muhafazakâr çoğunluğun “liberal azınlık” karşısında konumlanmış olması, çok daha büyük önem taşır. Ama bu, 2018’de seçim kampanyası sırasında dile getirilmiş olan ideolojik gündemi değiştirmez. Uzmanlar V. Putin’i epeydir yeni muhafazakârların lideri olarak anıyorlar; başkan da senatoda yaptığı konuşmalardan birinde kendisi hakkında böyle söylemişti. (“Vladimir Putin, ahlaki normların Batı kaynaklı erozyonuna ve ‘kaotik Ortaçağ karanlığına’ Rusya’nın onlar sayesinde karşı koyacağını söylediği muhafazakâr değerleri kararlı bir şekilde savundu.” [21])  Büyük güç haline gelme bilinci, çoklarının, özel hayatın rezilliğine, memurların keyfiyetine, davranışların kabalığına ve kurumların işlemeyişine ilgi göstermemesine neden oluyor. Ülkenin entelektüel eliti arasında da, günümüzdeki iktidarın payandasının, kendi liberal şehirli çekirdeğini sayıca kat kat aşan, toplumun muhafazakâr kesimi olduğu görüşü giderek güçleniyor. Tüm Rusya Kamuoyu Araştırmaları Merkezi’nin araştırmalarına göre, 2011-2012 yıllarında hem muhafazakârlar (büyük oranda) hem de liberaller (küçük oranda) iktidara sadakatle yaklaşıyorlardı. [19] Sosyal muhafazakârlar, yani bugün “muhafazakâr çoğunluk” dediklerimiz, toplumun yüzde 68’ini oluşturuyordu (şimdi yüzde 70’den fazla). Bunların üçte biri daha ziyade muhalefetten yanaydı, üçte ikisi ise iktidara sadıktı. Liberaller, toplumun yüzde 23’ünü oluşturuyordu, bunların sağı (pazardan taraf olanlar) ve solu (sosyal önceliklerden taraf olanlar) vardı ve sayıları o zamandan beri değişmedi. Muhafazakârlar, geleneksel bir Rusya tasavvurunu destekliyorlar: Güçlü devlet, sosyal adaleti sağlayabilecek, batıya karşı koyabilecek, eğilip bükülmez bir iktidara sahip büyük güç. Aynı zamanda, devrimler ve kargaşaların değil de, Sovyet iktidarının son dönemine benzeyen stabil, huzurlu bir gelişmenin de hayalini kuruyorlardı. Liberaller ise tam tersine, devletin minimalize edilmesini, nüfuzunun azaltılmasını, en çok demokratik haklara ve hürriyetlere değer verilen bir hukuk toplumunun oluşmasını hedef sayıyorlardı. Bu bağlamda “muhafazakâr çoğunluğun” içinde iki “alt-parti” daha var: Ulusal-devletçiler ve sol-devletçiler; bu ikincisi, tedricen baskın hale geliyor. Keza, hızla sola kayan liberal azınlığın içinde de sosyal-demokrat ideolojiye yaklaştıkları hissediliyor.  Sonuç olarak sosyal kaygılar güden, hayatın tayin edici alanlarını devletin düzenlediği, ancak “aşağı” katlarda (KOBİ’lerde, ticarette ve hizmet sektörü alanlarında) geniş iktisadi özgürlüğe sahip bir kapitalizm modeli gitgide daha çok popülerlik kazandı.  Böylece Rusya halkının yüzde 69’u daha mart 2007’de özelleştirmelerin sonuçlarının gözden geçirilmesi, devlet sektörünün öncü rolünün yeniden tesis edilmesinden yanaydı; yüzde 72’si fiyat düzenlemesinin genişletilmesini istiyordu; yüzde 70’i devlet planlamacılığı unsurlarının yeniden getirilmesini; yüzde 54’ü toprağın serbest bir şekilde alım-satımının yasaklanmasını; yüzde 67’si özel girişimcilerin faaliyetlerinde devlet kontrolünün güçlendirilmesini savunuyordu. Sadece yüzde 1, “son yıllardaki reformlar neticesinde bunların resmi sahipleri olmuş” kimselerin, ülkenin doğal zenginlikleri üzerindeki kontrolünün devam etmesini destekliyordu. [18] 2014 yılının olayları, gayrı resmi sosyal sözleşmenin muhtevasına bazı tashihler getirdi. İktidar, topluma, özel hayat ve (örneğin sosyal ağların kontrolü yoluyla) kişi hürriyetleri alanına gitgide daha aktif müdahale etmek hakkı karşılığında “büyük güç” olma umudu (veya umut illüzyonu) verip ülkeye bir seferberlik modeli önerdi ve sosyal hakları sert bir şekilde kısıtladı. Sıfırlı yıllarda başını kaldırmış olan orta sınıfın önemli bir bölümü kendilerini gene fakirliğin eşiğinde buldular.  Ve belki de en önemlisi, iktidar kendisini belli bir ideolojiyle tanımlamaya koyuldu, toplum ise bu suretle “doğru” ve “yanlış” diye bölünüyordu. Bu ise, yeni uzlaşmanın “kırmızıçizgileri”nin sert bir şekilde tek bir yöne doğru eğildiği ve toplumu boyutları itibariyle eşit olmayan iki dilime böldüğü anlamına geliyordu. Aynı sırada Tüm Rusya Kamuoyu Araştırmaları Merkezi’nin 2018 mart tarihli verileri de, son dönemde muhafazakâr çoğunlukta önemli bir niceliksel büyüme olmadığına, bununla birlikte onun içinde bulunduğu ruh halinin “derecesinin” arttığına tanıklık ediyordu. İnsanlar arasında “tek ulus” hissiyatı otaya çıkmış ve güçlenmişti (Merkez’in verilerine göre, 2012’den 2017’ye kadar “Biz tek bir ulusuz” sloganıyla mutabık olanların oranı yüzde 23’ten yüzde 54’e yükselmişti [7]). 2014’ün olayları şimdilik sadece profesyonel tartışmaların konusu oluyor. Ve sadece dış siyaset değil, bu olayların Rusya toplumunun durumuna etkileri itibariyle de. Bireysel hayatta kalma stratejileriyle yaşayan ve kütlesel tüketim değerlerini amaç edinmiş, birçok alanda aile gelenekleri parçalanmış, çok alt düzeyde bir dayanışmacılığa ve kendiliğinden örgütlenme yetisine sahip, atomize olmuş bir gelenek-sonrası toplum gözlemliyoruz.  Bu, toplumun ve ulusun kendine dair kavrayışının [автостереотип, autostereotype — çn] matrisi, toplumsal moralin ve adalet bilincinin içinde bulunduğu durumun objektif değerlendirmesiyle açıkça çeliştiğinde karşılaştığımız şeydir. Ama siyasi tercihin, devlet ve siyaset alanındaki kitle bilinci formasyonunun alanı, birçok noktada “ideal” olanın, deklaratif olanın alanıyla ilişki içindedir; sonuç olarak pratikte gerçek menfaatlerden ve motivasyonlardan ziyade bilincin arketip katmanlarını giderek artan ölçüde yeniden üretir.  Resmi değerler sistemi bağlamında kesinlikle bir kohezyon mevcut. Tüm Rusya Kamuoyu Araştırmaları Merkezi’nin verilerine göre ülkesiyle gurur duyan Rusyalıların oranı 2014’ten itibaren yaklaşık yüzde 55-60’tan yüzde 70’e yükseldi. Levada-Tsentr’in [özel bir kamuoyu araştırma şirketi — çn] verilerine göre, Rusya’nın sembolleriyle (bayrak, milli marş, vb.) gurur duyanların oranı da yüzde 55-58’den yüzde 75-78’e yükseldi. [12; 13] Rejim, çökmeye meylediyor Bugün, “halk legalizmi” bağlamında rejimin meşruiyetinin yetersiz olması meselesi ortaya çıkıyor. İktidarın “büyük güç legalizmi” de şüphe konusu olmaya başladı. Sosyo-ekonomik sorunlar, insanlar için başlıca öncelik haline geliyor. Levada-Tsentr’in verilerine göre Rusya başkanının dış siyasetini 2018 temmuz ayında araştırmaya katılan Rusyalıların sadece yüzde 16’sı destekliyor.  İki yıl önce Putin’in dış siyaset çizgisini katılımcıların yüzde 22’si onaylıyordu ve bunu, devlet başkanının başlıca artılarından biri olarak anıyorlardı. [16] Bu yüzdeleri, anketi yürütenlerin vicdanına bırakalım; ancak şunu söyleyelim: Sorular açık bir biçimde, dış siyaseti destekleyenlerin sadece esas “çekirdeğini” tespit edecek şekilde yönlendirme yapılmadan sorulmuş; ama şu anda önemli olan, eğilimin ortaya serilişi. Aynı anda bir dizi farklı eğilimin etkili olduğu Rusya’da kamuoyu, yüksek türbülanslı bir evreye girdi. Bu eğilimlerden ilki, iktidardan yorgunluk duygusundaki ve devlet ve siyaset kurumlarının çalışmasından duyulan memnuniyetsizlikteki ağır, tedrici yükseliş. Bu yorgunluk duygusu daha 2011-2012 kışında, Moskova’da ve ülkenin diğer şehirlerinde çok sayıda protesto yapıldığında kendini göstermişti. Bu gösteriler resmiyette, Duma seçimlerindeki oyların şeffaf bir şekilde sayılmayışıyla meydana gelmişti, fiiliyatta ise gösterilerin arkasında, Putin’in 2012’de üçüncü defa başkanlık yarışına girme kararından duyulan memnuniyetsizlik yatıyordu.  Başkan nezdinde iktidarın en tepesinin reytingi, 2012-2013’te de düşmeye devam etti. Bu düşüş kritik bir karakter taşımıyordu ve Putin taraftarlarının “periferik” kısmının etkin propaganda ve alternatifsizlik noktasında kısa vadeli seferber oluşlarına da cevaz veriyordu. Bu istikrarlı düşüş eğilimi, 2014 baharında, ikinci en önemli eğilim tarafından kırıldı: Rusya toplumunun, başkanın dış siyaset çizgisi etrafında uzun vadeli mobilizasyonu eğilimi. Bunun arkasında yatan, Rusyalılar arasında çok sayıda taraftar bulan bir “Rus dünyası” fikridir. “Kuşatılmış kale,” Rusya’yı yaptırımlarla boğmaya çalışan “düşman çemberi” hissiyatı, iktidara olan desteği kuvvetlendirdi, zira dikkatleri işlerin hiç de başarılı yürümediği iç siyasi gündemden alıp dış siyasi gündeme kaydırdı.  2014 sonu, rublenin iki kat değer kaybetmesi ve fiyatlardaki fırlamayla hatırlanabilir. Ama bu, başkanın reytingine hiçbir etkide bulunmadı. Dahası, Rusyalılar Batı mallarına yönelik karşı-yaptırımları (bu suretle, sıfırlı “tokluk” yıllarının tüketim alışkanlıklarını güçlü bir şekilde sınırlamaları gerekse de) kitlesel halde desteklediler. Bu seferberlik yaklaşık üç yıl sürdü; ama 2017’de bir kez daha iktidardan yorgunluk emareleri ortaya çıktı ve giderek daha fazla Rusyalı, dikkatini dış siyasetten iç siyasete ve sosyo-ekonomik problemlere çevirmeye başladı. Ama bu yorgunluğun, Rusyalıların 2018 mart seçimleri öncesinde başkanın çevresindeki kısa süreli mobilizasyonuna engel olacak kadar ciddi olmadığı ortaya çıktı. Bilindiği gibi V. Putin bu seçimleri daha önce görülmemiş kadar yüksek sonuçlarla kazandı. Bu, öncelikle, Kırım’ın birleşmesinde onun rolüne verilen değerdi. Seçimleri domine eden bir tür “Kırım uzlaşması” ortaya çıkmıştı. Ama bunun hemen arkasından, Rusyalıların iktidarın sosyal politikalarına yönelik keskin memnuniyetsizliğiyle ilişkili üçüncü eğilim kendisini gösterdi. Özellikle de emeklilik kanunundaki değişikliklerle ilgili bir memnuniyetsizlik. Bu yeni kanunla ilgili bütün sorumluluğu, derhal olmasa bile, Putin bizzat üstlendi. Hükümet ve “Birleşik Rusya” partisi büyük bir imaj kaybı yaşadı. Arka planda böyle bir “yıldız kayması” yaşanırken bölgesel liderlerin reytinginin görece istikrarlı kalması ilginçtir: Yüzde 43’ten yüzde 36’ya düşüş yerelde çok hissedilir olmamıştı, hatta 2018’de önemsiz bir artış bile gözlenir.  Bu, 2018 eylülünde bir dizi bölgede “kontrol odağının daralması” fenomeninin kendisini göstermeye başladığına işaret eder. Yani, bölge ve yerel idarelerin başkanları, hakiki, gerçek iktidar olarak kabul edilmeye başlanıyor. Bu henüz zayıf, kendini pek göstermeyen bir eğilim; ama eğer merkez, iktisadi güçlükler ve “dikey” yönetim organlarının etkin çalışmaması yüzünden, olayların gidişatı içerisinde kontrolü kaybetmeye başlarsa, gelecekte ortaya çıkabilir.  Gelişmelere bakılırsa, Moskova’ya güven krizinin kendisini göstermekte olduğu Uzak Doğu’da buna benzer bir şeyler oluyor; burada Moskova’ya güvensizlikle birlikte yerel liderin şahsına güvensizlik görülmüyor. Bu, etkin idarenin yitirilmesi karşısında bir tür “asimetrik cevap”. Siyasi partiler, mahkemeler, sendikalar çoktandır toplumun güveninin dibinde bulunuyorlar. Siyasi sistemin 2011 sonunda başlayan reformu patinaj yaptı, bizatihi sistem, Duma’da temsil edilen partilerin etkisini daralttı. Bu kapsamda idari kaynakları açıkça kötüye kullandı. Bütün potansiyel yeni güçlerin karşısına, üstesinden gelinemez idari bariyerler konuldu. Sonuç olarak, “iktidar partisi”nin itibarının çöküverdiği şartlarda “onlar olmasın da kim olursa olsun” ilkesiyle oy vermek gitgide daha çok protesto anlamı taşımaya başlıyor. Gerçekten de, ülkenin siyasi organizmasındaki kan dolaşımı, pıhtı ve iltihapla altüst oluyor. Başkanın, ülkenin çıkarlarını savunduğunu düşünenlerin oranı da düştü. Rusya Bilimler Akademisi Sosyoloji Enstitüsü’nün verilerine göre 2018 martından ekimine kadar bunların oranı yüzde 25’ten 17’ye düştü. Bu, günümüzdeki siyasi rejimin, toplumun aktif bir desteğinden ziyade gitgide daha çok, bir atalet kuvvetiyle meşruiyet kazandığını gösteriyor.  Kişi temelli bütün rejimlerin kaderi budur; bunlar uzun sürerler, zirveye erişirler, ama sonra erozyonla karşı karşıya kalırlar. Kimi zaman yavaş, kimi zaman ani.Ama “ölümsüz” reytingler yoktur: Tüm Rusya Kamuoyu Araştırmaları Merkezi’nin verilerine göre, geçen yıl mart seçimlerinin üzerinden ancak birkaç ay geçmişken V. Putin bilhassa büyük şehirlerde reytinginden neredeyse yüzde 10 kaybetti. [7] Sokaklarda olmasa bile sosyal ağlardaki mayalanma genişliyor, iktidarın vaatlerine de pek az kimse inanıyor. Putin devri, zirvesini yaşadı ve ağır ağır sonuna yaklaşıyor. Rejim, gitgide daha şahsi bir hal alıyor; temellerindeki denge ise bozulmuş görünüyor. Rejimin kaçınılmaz sonu, ülke ve toplum için devasa riskler barındırıyor. Gitgide daha çok insan değişiklik istiyor— çoğu zaman bilinçsiz, düşünmeden, statüko karşısındaki duygusal hoşnutsuzluk yüzünden. “İktidarın itibarı kesinkes düşüyor ve gelecekte yeniden tesis edilemeyecek. Ret eğilimi [negativizm — çn] gerilemeyecek; ama güçlenecek; yeni bir iktisadi kriz veya lider değişikliği, bu süreci kesin bir şekilde şiddetlendirecek. İktidarın, henüz kimsenin hazır olmadığı yeni şartlarda işlemesi gerekecek.” [1] İnsanlar, değişiklik olmayışından yorgun düştüler, tıpkı 20 yıl önce fazlasıyla hızlı değişikliklerden yorgun düştükleri gibi. Yakın zamanlarda Moskova’da, Vladimir’de ve kasvetli Gus-Hrustalnıy’da [Vladimir, Moskova’nın 180 km kuzeyinde, en eski Rus şehirlerinden biri; Gus-Hrustalnıy, Vladimir oblastında bir ilçe — çn], S. Belanovskiy tarafından çalışma grupları yürütüldü. [4]  Onun görüşüne göre bu araştırmalar, insanlar protesto eylemlerine hazır olmasalar bile, rejimin toplumdan aldığı desteğin tükendiğini gösteriyordu, ancak atalet kuvveti daha da büyüktü. Mukadder bir “güçlü yumruğa” duyulan ve sıfırlı yılların başında Putin’e halkın sevgisini kazandıran, daha sonra da reytingini kısmen destekleyen inanç (“legalist” bir ütopya) geri dönmemecesine geçmişte kalmıştı.  İktidar, düzeni sağlama vaatlerini gerçekleştirememişti. Düzen kavramı farklı şekillerde anlaşılıyor olsa da, herkesin ortak kanısı, ülkede düzen olmadığı şeklinde. Bir kanunsuzluk var. Dolayısıyla, legalizm cazibesini ve moral temelini kaybetti. Eğer düzen getiremiyorsa güçlü bir iktidara ne lüzum var? Düzen yokluğu, sayısız farklı adaletsizlik doğuruyor. İnsanlar bunu büyük ıstıraplarla kavrıyorlar. Bu problemin çözümü için hızla tesis edilemeyecek hukuk kurumları gerekli. Ayrıca da bu öyle zorlu bir görev ki, çözümü için en iyi ihtimalle yıllar gerekli. Geçip giden 16 yıllık istikrar dönemi (1998’den 2014 martında Kırım’la birleşmeye kadar), birçok uzmanı (ve sıradan yurttaşları da), ülkenin nihayet bir asırdır süren siyasi kargaşanın üstesinden geldiğine inanmaya sevk etti. Görüşleri sorulanların çoğunluğu, istikrara (riskle ilişkili) gelişmeden daha çok değer veriyordu (2014’te yüzde 35’e karşılık yüzde 65; ancak 2017 ekim ayında yüzde 54’e karşılık yüzde 46). Bilimler Akademisi Sosyoloji Enstitüsü’nün rakamlarına göre, [5] şu anda istikrar taraftarlarının oranı, değişiklik taraftarlarının oranından bir miktar daha az. Son bir buçuk yıldır ikincisi yüzde 39’dan yüzde 52’ye yükseldi, dahası en “öncü” gruplarda, bu kapsamda gençlikte de, yüzde 60’ı buldu. Tüm Rusya Kamuoyu Araştırmaları Merkezi’nin verilerine göre, daha 2017 nisan ayında değişim taraftarları Rusya vatandaşlarının yüzde 50’den fazlasının desteğini alıyordu: “Rusya’da istikrardan yana olanlar kenara çekildi ve onların yerini değişimden yana olanlar aldı.” [7; 20] 2018 mart ayı verilerine göre halkın yüzde 45’i ülkenin hızlı, kararlı; yüzde 43’i de ağır, tedrici değişikliklere ihtiyacı olduğuna inanıyor; sadece yüzde 8, ciddi değişikliklerin gerekmediği kanısında. Bilimler Akademisi Sosyoloji Enstitüsü tarafından yürütülen çalışma ise, bu son derece önemli trendin gelişmekte olduğunu ortaya koydu. Bu çalışmada katılımcıların yüzde 55’i hızlı değişikliklerden yana olduklarını belirttiler. [6; 12; 13] Değişim talebi, sosyal adaletin temel ilkeleri bağlamında kitlelerin toplumsal halet-i ruhiyesi ile ilişkili (“sol popülizm”); buna hiçbir suretle 90’lara dönme, liberal iktisadi ve siyasi reformların devam etmesi arzusu gözüyle bakmak mümkün değil. Sosyoloji Enstitüsü’nün verilerine göre, toplum sosyal adaleti, yolsuzlukla mücadeleyi, petrol ve gaz bağımlılığının üstesinden gelmeyi (sırasıyla yüzde 51 ve yüzde 41), savunma kapasitesinin güçlendirilmesini (yüzde 28) ve çok daha az bir derecede de iktisadi ve siyasi hürriyetlerin güçlendirilmesini, Batı ülkeleriyle yakınlaşmayı (yüzde 10), iktidar değişikliğini (yüzde 12) hedefliyor. Eş zamanlı olarak, sosyal adalet fikriyle ilişkili olan sol talep, 2014’ten sonra ani bir şekilde yükselen sağ-milliyetçiliğe (“sağ popülizm”) belirgin bir şekilde baskın. Problemlerin “soft-rating”inde [anket çalışmasında seçeneklerin üçe indirilmesi; burada bu yöntemin ancak muğlak bir fikir verebileceği düşüncesi yatıyor — çn], “Putinci çoğunluğun” sol bileşeni —sosyal adalet— sağ bileşenini —büyük güç, gelenek ve düzen— yaklaşık olarak ikiye katlıyor. Rusya vatandaşları geleceği, sosyal adaletin temel bileşenlerinin yeniden tesis edilmesinde görüyorlar. Uzun yıllardır ilk defa, insan hakları, demokrasi, hürriyet talebi, yüzde 37 ile ikinci sıraya düştü; ancak bu arada sosyal adalet talebiyle birlikte (80’lerin sonundaki SSCB’yi hatırlatan) bir sol-demokratik vektör ortaya çıkardı. “Halk legalizmi” eksiği ve geleceğin sol tasavvuru Sol yönelimli “gelecek tasavvuru”nun sebepleri nerede yatıyor? Toplum, istikrar ve görece refaha rağmen, 90’ların başındaki reformların sebep olduğu derin sosyal eşitsizlik haline teslim olmadı. Kamuoyu araştırmaları, sınıflı, derin bir şekilde katmanlaşmış, saldırganlıkla dolu, yakın tarihindeki herhangi bir dönemden çok daha parçalanmış bir toplum tablosu çiziyor.  Yurttaşlarımız birbirlerine ve iktidara bütünüyle güvensiz. Günümüzde sosyalizm talebi esas itibariyle berrak bir sosyal ve yurtsever karakter taşıyor. Ama bu, yaşlı kuşağın, gençlik tarafından son derece zayıf destek bulan bir talebi. Bizim görüşümüze göre yukarıdaki veriler, bir “sola dönüş”ten, “sol alternatif”ten söz etmeye imkân vermiyor. “Sola dönüş”, hakikatin belirgin bir şekilde abartılı bir değerlendirmesidir. Seçmenlerin ruh halinde bunun varlığından söz edebilmek için, en azından bir dayanışma, emeğin haklarını savunma ve emeğin hak ettiği şekilde karşılığının ödenmesine yönelik kollektif eylemlere hazır oluş talebini tespit etmiş olmak gerekir.  Bu talep, bir aktivist kalkışmasını, kollektif protesto eylemlerinde çıkış arayan bir patlamayı varsayar. Sadece patlama değil, ayrıca sendikalar ve doğrudan eylem komiteleri biçiminde kendiliğinden örgütlenmeleri de. Buna benzer bir şey gözlemleniyor mu? Hayır. Sadece, esas itibariyle, diğerlerine göre dezavantajlı durumdaki özel girişimlerin (küçük girişimler) ve onlara bağımlı ücretli işçilerin tek tük protestoları tespit edilebiliyor. Dahası, seçmenlerin ruh hali, ülkede gelişmekte olan durum bağlamında belirgin bir ret eğilimi gösteriyor. Sadece bu inkâr eğilimi ve onun etrafında şekillenen talep söz konusu ve bu, kesinlikle bir “sola dönüş” değil. Bugünkü talep pasif bir kalkışmaya işaret ediyor: ıstırabı çeken öznenin kendisi değil başka biri öne çıksın ve bu tatsız durumu düzeltsin. Özne değil başka biri, durumu düzeltmek için eyleme girişme sorumluluğunu üstlensin. Bu güçlü ret eğilimi ortamında kitlesel kolektif protestoların yokluğu, seçmenlerin atomizasyonunun üstesinden gelinemediğini, hatta bunun, onların davranış mantıklarını tayin ettiğini gösteriyor. İnsanların çoğunluğu, birinin çıkıp da problemlerini çözmesini bekliyor; üstelik bunlar, bu güçlü eli tutmaya da hazırlar, zira pasif kalkışma ortamında hayatta kalış, insanların rızalarını vereceklerini gösterdikleri özneyi arayış yoluyla gerçekleşiyor. Çağdaş Rusya’da “sol cephe”lerin ve hatta sendikaların kitlelerden hiçbir destek almıyor olması, RFKP’nin ise en azından partinin “ebedi” G. Zyuganov’unun çeyrek asırlık yönetimi boyunca aslında soldan çok daha fazla devletçi ve hatta klerikal fikirleri yansıtmış olması, tesadüfi değildir. Ayrıca büyük tepkiler çeken emeklilik reformunun neden olduğu siyasi kriz, bilhassa parti içinde bir kuşak değişimi doğurabilir ve yönetime siyasi mücadele imitasyonlarıyla değil bizatihi mücadeleyle meşgul olan siyasetçiler gelirse, RFKP’nin “yelkenlerini” tekrar doldurabilir. Adalet, eşitlik, özgürlükle bir arada bir Sovyet insanı — günümüzde toplumsal ana akımın temel vektörü, bu. Bunu belli bir ölçüde Rusya gerçekliğine göre büyük tashih görmüş bir sosyal demokrasi olarak nitelemek mümkün olabilir, ancak Avrupa sosyal demokrasisine hiç benzemez, zira Rusya’da “batının yolu”na yakınlık göstermek, son derece olumsuz kalmaya devam edecektir.   Aşağıdaki kelimelerden (kavramlardan) hangileri sizde daha ziyade olumlu ve hangileri daha ziyade olumsuz duygular uyandırıyor?   Kavram Daha ziyade olumlu Nötr Daha ziyade olumsuz Bu kelimenin anlamını bilmiyorum Kapitalizm 10 52 33 3 Sovyet insanı 55 36 7 0 Eşitlik 64 30 4 1 Adalet 83 13 2 0 Hürriyet 76 20 2 1 Batı 18 55 24 1   Tablo 1. Rusya Bilimler Akademisi Sosyoloji Federal Bilimsel Araştırma Merkezi Sosyoloji Enstitüsü’nün “Çağdaş Rusya’da sosyo-ekonomik, siyasi, sosyo-kültürel ve etno-dinsel bağlamlarda sosyal dönüşüm dinamiği” adlı çalışmasında kullanılan veriler. Kamuoyu çalışması, yılda iki defa yapılıyor; 2014-2018 döneminde her defasında 4 bin deneğe 9 dalga halinde uygulandı. Kırım-sonrası uzlaşmanın temeli olarak sağ-legalizm ve çöküşü Ekonominin gelişimi ve yurttaşların refahının yükselmesi meselesi, Rusyalıların ülkenin geleceğine dair tasavvurlarında merkeze oturmaya başlıyor. Rusya’nın yeniden bir büyük güç olmak için ne yapması gerektiği sorusuna cevap olarak yüzde 67 çağdaş ekonominin gelişmesi, yüzde 66 da yurttaşların refahının yüksek bir seviyeye erişmesi zaruretini gösteriyor.  Gene de epey yüksek bir oran olsa bile katılımcıların sadece yüzde 41’i, büyük güç statüsünün güçlü bir silahlı kuvvetler sayesinde sağlanabileceği kanaatinde. 2014’te çok popüler olan, daha önce Rusya veya SSCB bünyesindeki bölgelerin kontrol altına alınması meselesi ise sadece yüzde 7 taraftar buluyor (üstelik üç cevaptan birini seçmeye imkân veren soft-rating’de).  Bu, daha önce varılmış olan, Rusya vatandaşlarının ilgisinin dış siyasetten iç siyasete kaymakta olduğu ve Rusya’nın bir büyük güç olduğu tasavvurunun da önemli değişikliğe maruz kaldığı çıkarımını teyit ediyor. Rusya vatandaşlarının günümüzdeki “hayal”i, güçlü silahlı kuvvetlere sahip, ekonomik olarak gelişen bir büyük güç. Rusya vatandaşlarının dış siyaset bağlamındaki halet-i ruhiyesinin dönüşümün diğer önemli işaret taşı da, Kırım, Ukrayna ve Suriye’deki olaylara bakışları. “Kırım uzlaşması” gücünü kaybetmiş değil. Daha önce olduğu gibi, Rusya vatandaşlarının ezici bir çoğunluğu, Kırım’la yeniden birleşmeyi daha ziyade olumlu görüyor. Rusya vatandaşları, Kırım’ı köken olarak Rusya saymaya devam ediyorlar; Kırım’daki Ruslar da kendilerini daima, tarihi bir yanlış anlaşılma sonucu Ukrayna’da kalmış Rusyalılar olarak görmüşlerdir. Kırım’ın birleşmesine yönelik olumlu yaklaşım, Rusya vatandaşlarının imparatorluk arzularına şahitlik ediyor değil. “Kırım uzlaşması” ülkeyi kimin yöneteceği meselesinden bağımsız bir dış siyaset sabiti olarak kalacak. Ama Donbas’taki olaylara yaklaşım köklü bir değişiklik geçirdi. 2017’de Rusya’nın çatışmalara katılmasına karşı olanların oranı yüzde 30’du, bugün ise yüzde 50. [2] Askeri cepheleşme durumunun devamında Rusyalılar artık bir anlam görmüyorlar. DNR ve LNR de daha az sempati uyandırmaya başladı. Rusya’dan Donbas’a gönderilen insani yardım konvoyları da Hakasya veya Tuva [her ikisi de Moğolistan’ın kuzeyinde, Rusya Federasyonu’na bağlı yoksul cumhuriyetler — çn] yerine oraya gönderildiği için epeyce öfke doğuruyor. Rusya vatandaşlarının batının yaptırımlarına yaklaşımı olumsuz kalmaya devam etse de (yüzde 67), Rusya tarafından batı mallarına getirilen karşı-yaptırımlardan taraf olanların oranı yüzde 80’den yüzde 47’ye düştü. Yurttaşlarımız, peynir ve meyvelerin buldozerlerin kepçeleriyle ezilmesine giderek daha büyük bir hoşnutsuzlukla bakıyorlar, zira bunların muadili olan Rusya ürünlerinin fiyatları karşı-yaptırımlar yüzünden birkaç kat yükseldi, kaliteleri ise düşük kaldı. Nihayet Rusya’nın Suriye’deki eylemlerine destek de Rusya IŞİD’i başarıyla ezerken yükseldiği yüzde 63 oranından IŞİD’in tamamen ezilip de Rusya’nın Şam’daki Beşar Esad rejimini ekonomik ve askeri yollarla desteklemek için taahhütte bulunmasıyla birlikte yüzde 26’ya düştü. En azından Rusya açısından devamlı surette hiç bitmeyeceğini göstermiş olan savaş devam ediyor. Rusya orada yollar açıyor, çocuk bahçeleri inşa ediyor, insani yardım dağıtıyor. Bu durum, Rusya toplumunun fakir kesimlerinde gitgide daha çok öfke uyandırıyor. Kamuoyunda böylesi değişiklikler son derece önemli ve anlamlı şeyler olarak ortaya çıkarlar. Mart 2018’deki başkanlık seçimlerinden sonra kamuoyunun, eski uzlaşmanın “kırmızı çizgi”sini aşmaya, Rusya yönetiminin dış siyaset faaliyetlerine verilen notun düşmeye başlaması tesadüfi değildir. S. Lavrov, D. Rogozin [Roskosmos Genel Müdürü — çn] ve S. Şoygu’nun reytingleri de düştü. Bu değişiklikler, Rusyalıların Ukrayna ve Suriye’den yorgun düştüklerine ve bitmeyen para ve kaynak harcamalarının onları daha çok öfkelendirdiğine tanıklık ediyor. Çağdaş yurtseverlikte de kendine has tehlikeli çizgiler beliriyor; bunlara kısmen A. Tsipko dikkat çekmişti: “Çağdaş Rusya halkının önemli bir bölümünün insanlığın sonu … hakkındaki konuşmalara epey sakin tepki göstermesi … beni korkutuyor. Bu, dört yıldır kuşatılmış bir kalede yaşamakla ortaya çıkan alışkanlığın bizde zaten zayıf olan kendini sakınma içgüdüsünü parçaladığına işaret ediyor.” [24] A. Tsipko’nun ortaya koyduğu meselelere girmeden, Rusya nüfusunun bir kısmının son dört yıldır bir yüceltme, vecd hali içinde bulunduğuna dikkat çekelim. Bu ruh hali, Rusyalıların tüketici cennetine yönelik başlayan duygudaşlığı ve özel hayatı yeniden düzenleme eğilimini paylaştıkları huzurlu sıfırlı yıllarla kontrast halinde. Sisler içinde bir gelecek Siyasi transit, Rusya’da başlamış bulunuyor. Bu transit, karşılıklı nefrete varan son derece derin bir sosyal parçalanma şartlarında sürüyor. Moskova Devlet Uluslararası İlişkiler Enstitüsü profesörü V. Solovey’in veciz ifadesiyle, birçok Rusyalı şöyle düşünüyor: “Bunların hepsi aynı çete!” [23] S. Belanovskiy ve M. Dmitriyev’in yukarıda iktibas edilen görüşlerine göre, Rusya’da, uzun sürebilecek bir sallantılı denge durumu oluştu. [4] Bu denge, geleceğin olumsuzlanmasıyla iç içe. Rusyalılar geleceği görmüyor, görmek için can da atmıyorlar. Hayatın daha da kötü olacağına dair bir konsensüs var, ama hiçbir kollektif-pratik eyleme niyetli değiller. Demek ki, beylik Putin, 19 yıldır halka gelecekle ilgili hiçbir somut bir tasavvur sunmamakla bilgece davrandı. Bir denge durumu ortaya çıktı: Rusyalılar böyle bir tasavvur arayışında değiller, iktidar ise onu zaten sunmuyor. Sayılan bu eğilimler, kitlelerin bilincinde elit-karşıtı popülizmin büyüdüğünü gösteren tipik bir tablo oluşturuyor. Temel neden, pazar ekonomisine geçiş dönemi boyunca süren, hayat seviyesine olumsuz etki eden ve ülke içinde ortaya çıkan memnuniyetsizliği tedricen artıran, son derece uzun süreli kriz. Dahili kontrol odağının [insanların davranışlarının sonuçlarını kendi kontrolleri altında kabul etmesi; tersi, yani harici kontrol odağı da, davranışlarının sonuçlarını bağladığı kendi dışındaki odaklar olduğunu varsayar — çn] bir kenara atılması bu bağlamda elit-karşıtı ruh halinin güçlendiğine, iktidarın kitlelerin bilincindeki (özellikle ulusal televizyon kanallarının yardımıyla yarattığı) etkisinin belki de zayıfladığına ve, iktidar tarafından desteklenmeyen sistem dışı adayları seçme olanağı sunacak daha rekabetçi bir seçim siyasetine yönelik talebin ortaya çıktığına işaret eder. Yararı epeyce şüpheli olabilecek değişikliklere (hızlı, denenmemiş ve riskli olanlar da dahil) hazır oluş, hayali de olsa, hatta ortamı derinleştirse bile, mevcut durumdan acil bir çıkış arayışına yönelindiğini gösterir. Kaba, etraflıca düşünülmemiş, daha ziyade maceraya benzeyen emeklilik reformu projesi, bunun berrak bir teyididir. Sıfırlı yıllarda iktidarla sessiz bir sözleşme içinde birleşmiş bulunan toplumun başarılı bir kendiliğinden örgütlenmesi fırsatı kaçmış görünüyor, üstelik sadece siyasi değil, iktisadi alanda da. Ülke, belirsiz bir gelecekle karşı karşıya, üstelik bir kez daha ne değişim için uygun kurumlara ne de sosyal araçlara sahip. Felaket ve sarsıntı kehanetleri gitgide daha sık duyuluyor. Örneğin sosyolog L. Bleher şöyle diyor: “Rusya devletinin öylesine zayıf düşeceği bir zaman gelecek ki, bu devlet topraklarımızda merkeziyetçi bir biçimde var olabilir mi sorusu ortaya çıkacak. Bir takım sosyolojik işaretler … bunu gösteriyor. Örneğin, daha sıfırlı yıllarda, insanların kendilerini evvela belli bir bölgeyle, ancak ondan sonra Rusya ile tanımlamayı tercih ettikleri göze çarpmaya başlamıştı. Ve o zaman geldiğinde devletin yeniden kurumsallaşması ve hem kendisinin, hem biz hepimizin nasıl olmamız gerektiğine karar vermesi gerekecek.” [17] Bu türden kehanetlerin temeli vardır; bu, bir tarihi aşamanın gözden yittiği aşamalarda karakteristiktir. [15] Seferberlik-sonrası bir tahribat halinde bulunan toplum, Rusya’da birçok defa geçilmiş tarihi kargaşa dönemlerine giriyor. Seferberlik-sonrası tahribat, özellikle de hiçbir siyasi gücün, toplumun hiçbir katmanının, geleceğe dair somut bir tasarıma sahip olmadığı şartlarda çok tehlikelidir. Toplumun bütün kaynakları, bugün hayatta kalmak için yakılan ateşe atılır, ancak bu şekilde hayatta kalmak da giderek daha çok zorlaşır. “Rus baharı”nın alametleriyle coşmuş olan ihtiraslı kişilikler, iktidarın ani çevrimleri karşısında giderek son derece uzlaşmasız ve tehlikeli düşmanlar haline gelebilirler. Bu makale hazırlandığı sırada, bir zamanlar Rusya’nın iç siyasetinde “kolbaşı” olan V. Surkov’un “Putin’in uzun süren devleti” üzerine makalesi, tartışma çağrısı oldu. 20 yıl önce “Putin devleti” ortaya çıktığında (çokları için beklenmedik ve gerçekten uzun süren bir devlet oldu), onun temelinde (başında bulunanın kişiliğinden bağımsız olarak) iktidara alternatifsizlik sağlayan yeni bir toplumsal konsensüs yatıyordu. Bugün ise devlet, alternatifsiz olmaktan çıktı, onun temelindeki konsensüs ise yıkıldı. Artık daha öteye gidemez, derin bir şekilde yeniden şekillenmesi, sadece bir zaman meselesi.   Çeviren: Hazal Yalın. Çoğunluğu klasik Rus edebiyatından kırka yakın çevirisi var. Aralarında Tolstoy, Dostoyevski, Saltıkov-Şçedrin, Gogol, Turgenyev, Puşkin, Zamyatin, Kuprin, Gonçarov, Leskov, Grin, Zoşçenko, Strugatski Kardeşler gibi yazarların bulunduğu çeviriler, Kitap, İthaki, Helikopter, Remzi gibi yayınevlerinde yayınlanıyor. @Hazal_Yalin       Kaynakça     1.         Белановский С.А. “Как плевок в лицо”: опрос показал отношение россиян к власти // МК. 2018. 17 Jun. 2.         Белановский С.А. Опрос показал отношение россиян к власти // МК. 3.         Белановский С.А. Стратегическая альтернатива [Электронный ресурс]. URL: https://belan.livejournal.com/269083.html (accessed: 08.06.2018). 4.         Белановский С.А. Тренды общественного мнения [Электронный ресурс]. URL: http://www.sbelan.ru/index.php/ru/index.html (accessed: 18.06.2018). 5.         Бызов Л.Г. Анатомия консервативного большинства [Электронный ресурс]. URL: http://www.perspektivy.info/rus/gos/anatomija_konservativnoghttp://www.perspektivy.info/rus/gos/anatomija_konservativnogo_bolshinstva_ 2014-03-12.htmo_bolshinstva_ 2014-03-12.htm (accessed: 19.02.2017). 6.         Бызов Л.Г. Взгляд в будущее и прошлое через призму современных общественных противоречий // Общественные науки и современность. 2018. № 3. P. 66-80. 7.         Бызов Л.Г. Идейные рубежи крымского консенсуса // Выборы на фоне Крыма: электоральный цикл 2016—2018 гг. и перспективы политического транзита / ed. В.В. Федоров. Москва: Всероссийский центр изучения общественного мнения, 2018. 8.         Бызов Л.Г. Контуры новорусской трансформации. Москва: Росспэн, 2013. 9.         Бызов Л.Г. Неоконсервативная волна в современной России: фаза очередного цикла или стабильное состояние? // Мир России. 2010. Vol. 19. № 1. P. 3-44. 10.       Бызов Л.Г. От расцвета к упадку. Ценностное измерение путинской эпохи (2000-2018 гг.) // Свободная мысль. 2019. Vol. 1674. № 2. P. 49-64. 11.       Бызов Л.Г. Первые контуры “постпереходной эпохи” // Социологические исследования. 2001. № 4. P. 3-15. 12.       Гудков Л. Общество патриотов. Россия удивляет [Электронный ресурс]. URL: https://russia-review.ru/index.php?id=92 (accessed: 18.03.2018). 13.       Гудков Л. «Сейчас Россия живет в эпоху безвременья» [Электронный ресурс]. URL: http://rusila.su/2014/11/02/sejchas-rossiya-zhivet-v-epohu-bezvremenya/ (accessed: 15.09.2017). 14.       Делягин М. Стратегическая требования к России: пора подумать о своих интересах // Свободная мысль. 2018. Vol. 1670. № 4. P. 7-12. 15.       Кагарлицкий Б. Революционная ситуация без революции [Электронный ресурс]. URL: http://vestiregion.ru/2018/04/20/revolyucionnaya-situaciya-bez-revolyucii-nizy-zastyli-zhdut-otmashki-sverxu/ (accessed: 20.04.2018). 16.       Кузнецов Д. В России снизилась поддержка курса внешней политики Владимира Путина [Электронный ресурс]. URL: https://dailystorm.ru/news/v-rossii-snizilas-podderzhka-vneshney-politiki-vladimira-putina (accessed: 08.09.2018). 17.       Матросова Н.К. Архетип как форма ориентирующего сознания // Вестник Санкт-Петербургского университета. Серия 17. 2013. Vol. 29. № 1. P. 7-9. 18.       От Ельцина до Путина. Москва: Праксис, 2007. 19.       От плебисцита – к выборам: Как и почему россияне голосовали на выборах 2011-2012 гг. Москва: Праксис, 2013. 20.       Половина страны хочет перемен. Институт социологии РАН опросил россиян [Электронный ресурс]. URL: http://profculturarb.ru/novosti/257-polovina-strany-khochet-peremen-institut-sotsiologii-ran-oprosil-rossiyan (accessed: 25.04.2018). 21.       Послание президента Федеральному собранию: Путин противопоставил российский консерватизм западному хаосу [Электронный ресурс]. URL: https://piter.tv/event/Putin_protivopostavil_rossijskij_konservatizm_zapadnomu_haosu/ (accessed: 19.04.2018). 22.       Самодуров Ю. Думать как изменить или не думать и забыть? [Электронный ресурс]. URL: https://echo.msk.ru/blog/samodurov/2252000-echo/ (accessed: 08.03.2018). 23.       Соловей В. «Они все там одна банда!» [Электронный ресурс]. URL: https://echo.msk.ru/blog/vsolovej/2361943-echo/ (accessed: 02.01.2019). 24.       Ципко А.С. Хочет ли Россия уничтожить человеческую цивилизацию? // Независимая газета. 2018. 4 May.
basindan_tarih: 
08 May 2019

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Leontiy Georgiyeviç Bızov’un “Putin dönemine dair bir analiz” başlığıyla yayınladığımız makalenin bütünlüğünü bozmamak için, aşağıdaki notları ayrı yazı halinde koymak, daha anlamlı olacak.  Bu notlar, makalenin kimi yerlerde aşırı karmaşık, çok bilinmeyen kavramlar ve göndermelerle iç içe yapısına ışık tutacaktır.  Keza, Rusya ile Türkiye’yi karşılaştırma basitliğinin yaygın olduğunu göz önüne alarak, iki ülke arasında benzerlik değil farklılıkların ağır bastığını, bu kavramların kimisinden yola çıkarak tekrar vurgulama fırsatı bulacağız. BEKÇİLİK Bekçilik şeklinde çevirdiğimiz охранительствоkavramı, Rusça siyaset literatüründe özel bir anlam taşıyor, dolayısıyla açıklamak gerek. Kavram, en genel haliyle, ideolojik veya siyasi niteliğine bakmaksızın mevcut iktidarın bekçiliği ve savunması anlamına geliyor. Dolayısıyla, devletçilikle bir akrabalığı var, ama bildiğimiz anlamda bir devletçilik demek değil. Ayrıca, ifrata vardığı takdirde bürokrasi ve köhnelikle de alakalı.  Putin geçtiğimiz yıl şöyle demişti: “Hayatın bütün alanlarında atılımlar yapmamız gerek. Şundan bütünüyle eminim ki, böyle bir atılımı ancak, yeni olan her şeyi ve ileri olan her şeyi benimseyen, adaletsizliği, köhneliği, boğucu bekçiliği ve bürokratik leşi geri çeviren özgür bir toplum gerçekleştirebilir.” [2] Demek ki kavram, en azından iktidar açısından, kendi başına nötr bir anlam taşıyor ama bundaki ifrat olumsuzlanıyor. 2013 tarihli bir makale, epey somut bir tanım yapıyor: “Bekçilik ideolojisi, belli bir iktidarın savunmasıyla değil, herhangi bir iktidarın savunmasıyla ilgili; yani bu, devletin savunulması demek.  Rejimin savunulması değil, devlet işlevselliği olarak iktidarın ve devletin şekillendirdiği her şeyin savunulması (bekçiliği).” Bu, kemalizm de dahil bizdeki devlet fetişisti akımlarla paralellik içeren bir görüş, ama aslında arada büyük bir fark var. Bizde esas itibariyle ideolojik olarak muhalefette bulunup da devleti savunmak söz konusu olduğunda bunu başlıca görev belleyen akımlar, kendinden menkul, onların ideallerine göre kurulmuş ve yaşayan bir devlet tasarımına sahipler. Oysa gerçek bunun tam tersi, yani devlet halihazırda dönüşmüş durumda ve dolayısıyla bekçiliğini yapmaya kalktıkları şey, ideolojik düşmanlarının yönetmekle kalmayıp dönüştürdüğü ve sahip olduğu siyasi yapının ta kendisi. Kimilerinin aklına hemen yakın zamanların moda deyimi “vesayet” gelecektir.  Bekçilik, bizde yüklü anlamıyla vesayet de değil. Liberal çevrelerin “kemalist vesayet rejimi” dedikleri şeyin bütünüyle uydurma olduğunu, öyle bir şey olmadığını, ordunun bağımsızlıkçı ve aydınlanmacı bir güç olarak kemalizmle ilişkisi bir tarafa (başlıca kurbanlarından biri kemalistler olan darbeler tarihimiz bunun sorgulanması gerektiğini defalarca gösterdiği halde ısrarla vesayetten söz etmek, kör gözüm parmağına bir budalalık gibi görünse bile aslında liberallere has kendine yönelik adeta peygamber güveninden kaynaklanıyor olmalı) OYAK aracılığıyla hâkim sınıflar ittifakıyla bütünleştiğini de, hiç tarih bilgimiz yoksa bile son on yılın deneyimleriyle görmüş bulunuyoruz.  Rusya’da ise durum tamamen başka. Bekçilik, kavramın lafzı gereği, elinde şiddet araçları taşıyanların güvenlik kaygısını yansıttığına göre, Rusya’da gerçekten böyle bir güç olduğunu söylemek mümkün. Bu güç, genellikle siloviki diye anılıyor. Siloviki güç sahipleri demek, ancak siyasi literatürde hep olduğu gibi, bu kavramın da kendi özgül, tarihi ve ideolojik anlamı var. Aslında bu, devletin zor aygıtında görevli herkesi kapsıyor, ama asıl önemli olan elbette bu aygıtı kontrol etme yetki ve iktidarına sahip olanlar. Bu güçlerin kendilerine izafe ettikleri görev, devletin yönetilmesi, yürütülmesi, sınırların ve vatandaşların güvenliğinin sağlanması. Yani bizdeki moda deyimle, beka. Ama bir kez daha, üç köklü farkla karşı karşıyayız: Birincisi bu güçler, kapitalistleşmenin özenle dışında tutuluyor ve kalıyorlar ve devlet yönetiminde tekel konumlarını sürdürüyorlar.  Şüphesiz bunu tavizsiz yapıyor değiller, nitekim Rusya’da mevcut iktidar da böyle bir taviz üzerine kurulmuş güç paylaşımını yansıtıyor. Ama bu paylaşım, büyük kapitalist çevrelerin dayatmasına rağmen, gene de silovikinin inisiyatifiyle gerçekleşiyor. Hiç değilse bunun aksini gösteren bir işaretle henüz karşılaşmadık. Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının ardından özellikle Çeçen savaşları ve Yugoslavya krizinin yarattığı travmaların Rusya’da iktidar ilişkilerini nasıl şekillendirdiğine daha önceki yazılarımızda değinmiştik. Bu olaylar, siloviki kavramının tarihi arka planını yansıtır.  İkincisi, yetmiş senelik kesintili de olsa çok partili rejim tarihimizi bir yana bıraksak bile en azından son birkaç ayın deneyiminden biliyoruz ki, bizde beka, düpedüz statüko anlamına gelir. Rusya’da öyle değildir: “Rusya usulü bekçilik, bütün kompleks özellikleriyle birlikte mevcut statükoya değil, kendi varlığıyla devleti meşrulaştıran bir iktidara oryantasyon anlamına gelir. Statükonun desteklenmesinden menfaati olanlar, ideolojik olarak mevcut iktidara yakın olup da onun değişmesini istemeyenler, yani muhalefette görünmeyi ve olumsuz değelendirdikleri süreçleri gözlemlemeyi riskli sayanlardır; ama bunlar hiçbir suretle bekçi değil, sadece somut siyasi güçlerin taraftarlarıdırlar.”  Üçüncüsü de, bizde “beka” savunucuları, daha doğrusu bu savunuda inisiyatif sahipleri, siyasi yelpazenin sağında bulunan güçlerdir. Dolayısıyla bekacılık, bütünüyle muhafazakârlığı ihtiva eden bir şeydir. Rusya’da ise öyle değildir, veya öyle olmak zorunda değildir. Bir kez daha, bunun sebebi Sovyet geçmişinde ve sarsıntılı kapitalist restorasyon ve uluslararası siyaset arenasından dışlanma yıllarında yönetsel mekanizma olarak devletin korunması zaruretinde yatar. Yani Rusya’da “bekçilik” bütünüyle nötr bir kavramdır ve sağda konumlanabileceği gibi, solda da konumlanabilir. “Muhafazakârlık, sosyal hayatın temellerinin korunmasını postüla haline getirir, geleneklerin önemini vurgular.  Bekçilik ise son kertede devlet-oluştur ki” [государственность; İngilizcedeki statehoodkavramıyla akrabalığı varsa da tamamen örtüşmez; ancak bunun üzerinde başka bir vesileyle ayrıntılı bir şekilde durmak daha doğru olacak] “bu hiç de kayıtsız şartsız bir geleneğin parçası olmak zorunda değildir. Bu eni sonu, geçmişten miras alınmış bir müessesedir, ama ona, formunun gelenekselliğini mesele ederek yaklaşmaya değmez, bu bütünüyle gereksizdir: iktidar tarafından tayin edilen bir devletin önemi kendinden menkuldür, ama bu, onun bir takım muhafazakâr değerler ifade ediyor olmasından kaynaklanmaz. … [Bekçilik] muhafazakârlığın doğrudan doğruya zıddı olan, stokastik bir ideolojidir.” [3, p. 63-65] LEGALİZM Legalizm, anlam zenginliği olan bir kavram. Genellikle, M.Ö. IV-III. yüzyıllarda Çin’de, savaşan krallıklar devrinde ortaya çıkmış pragmatist bir hukuk ve hukuk felsefesi akımı olarak biliniyor. Bu düşüncenin köklü eşitlikçi bir tarafı da vardı, zira göklerin kanunu ve göklerin oğlu (imparator) karşısında herkesin eşit olduğu fikrine dayanıyordu.  Dolayısıyla bürokrasinin soya değil liyakata dayanmasını savunuyordu. Öte yandan, devlet fetişizmini öne çıkartıyor ve devletin gelenekleriyle (hukuk ve kanunlar bu geleneklerin çatısını teşkil ediyordu) birlikte korunmasını savunuyordu, dolayısıyla aynı zamanda muhafazakârdı. Burada kullanılan anlamda legalizm ise, Çin’dekiyle akrabalığı olmakla birlikte, çağdaş hukuk felsefesinde önemli bir kavram.  Buna göre sadece pozitif hukuk normları hukuki olarak tanımlanabilir ve her tür hak, adil olup olmadığına bakılmaksızın, verili bir dönemde verili bir toplumda norm haline gelir. Dolayısıyla hukuki legalizm aslında neredeyse iki bin beş yüz yıl önce Çin’de olduğu gibi bir tür sosyal pragmatizmi ve muhafazakârlığı yansıtıyor. Hukukun kaynağı ise devlet; dolayısıyla legalizm, aynı zamanda hukuka ve onun kaynağına mutlak itaati vazediyor. Adaletsizliğe karşı mücadele ile, adaletsizliğin kaynağı da olsa devlete itaat arasındaki çatışmada, legalizm, kanun devletlerinin temelini teşkil ediyor.  Demek ki bu bağlamda altını çizerek belirtmek gerek: epeydir pek işitmiyor olsak da hukuk devleti ile kanun devleti arasındaki farktan söz edildiği yerde aslında bir totoloji yapılıyordur, zira vatandaşının mücadele hakkını garanti altına alan bir hukuk devleti, çağdaş hukukun temelini teşkil eden pozitivizm açısından, yoktur.  Britanya ve Fransa’da son birkaç ayın gözaltı bilançolarına bakmak, bunun için yeterlidir. Sadece geçtiğimiz hafta sarı yeleklilerin eylemlerinde Fransa genelinde 1.723 kişi, son bir haftadır Londra’da çevreci eylemlerinde 1.000’i aşkın kişi gözaltına alındı. Fransız hükümetinin rakamlarına göre Fransa’da sarı yeleklilerin eylemleri başladığından beri beş ayda toplam 8.400 kişi gözaltına alındı.  Gerçek rakamın çok daha fazla olduğu biliniyor. Zira, bu toplama ilave edilmeyenler arasında örneğin gözaltına alındıktan sonra duvar dibine dizilip diz çöktürülen 700 lise öğrencisi de var. Eylemlerde 2.000’den çok insan yaralandı ve 1.000’den çok insan da tutuklandı. ARKETİP VE KÜLTÜR MATRİSİ Arketip, Jung’un psikoloji bilimine kattığı bir kavam; bilinci belirleyen ilk imgeler demek. Bu ilk imgeleri, kollektif bilinç-dışının, yani kendi tecrübelerimizle kazandığımız (bireysel bilinç-dışı) değil, Jung’un kalıtsal olarak taşıdığımızı iddia ettiği korku, sevgi, doğurma, cinsellik, aile, anne-baba figürleri vb. gibi çekirdekleri teşkil ediyor.  Arketiplerin çoğunlukla mitolojik anlamları var; daha doğrusu, “mitlerde ve mitsel öykülerde gördüğümüz karakterlerin ve olay örgülerinin her birinin bir arketipe tekabül ettiğini söyleyebiliriz.” [1]Kültür matrisi veya ulusal matris ise, sosyal bilimlerde giderek sıklıkla kullanılan bir kavram haline geliyor; bu, en genel anlamda, üstyapı kurumlarının aralarındaki özgül, diğer matrislerden farklı ilişkileri, din ve ahlak kuralları gibi başka halklar ve kültürlerle ortak yanı olan ama gene de her kültür için özgüllük taşıyan ideolojileri vb. kapsayan her şey demek.  Demek ki mantalite dediğimiz şey de aslında bir kültür matrisi. Matrislerin satır ve sütunları genellikle ortak başlıklar taşıyor, ama bunların sırası ve muhtevası her defasında (her toplumda ve her devirde) değişiyor. Hayat tarzı, dünyayı kavrayış ve algılayış tarzı, doğayla ilişkiler, zaman ve mekân içindeki oryantasyon, insanlar arasında somut ve kurmaca ilişkiler, bu matrislerin içinde. Dolayısıyla her kültür matrisi, toplumun gelişiminin olası yollarını da belirliyor.  Ne var ki matris fikri, fazlasıyla işlevselci bir kurumlar anlayışından ortaya çıkıyor, dolayısıyla ufuk açıcı olmakla birlikte sorunlu. Bu fikir genellikle matrisin temeline eşit ağırlıkta belirleyiciler olarak iktisat, siyaset ve ideolojiyi koyuyor. Tam da bu nedenle, sınıf ilişkilerinin yerini temelsiz siyaset ve ideoloji ilişkileri alıyor. NEO-STAGNASYON Putin neo-stagnasyonu (путинский неозастой), genellikle Putin yönetimine soldan muhalif gazeteci ve entellektüellerinin kullandığı bir kavram. Kimi zaman “küçük stagnasyon” dedikleri de olur. Büyük stagnasyon, Brejnev dönemidir.  Bu iddiaya göre, küçük stagnasyonun karakteristikleri şunlardır: Ekonomide radikal ve zaruri değişikliklerin (ne kurumsal ne de teknolojik) yapılmayışı. Rusya’daki iktisadi, sosyal ve kısmen de siyasi istikrarın hammadde ihracından gelen petrodolarlar ile sağlanması. (Bu, bizdeki sosyalist çevrelerde üzerinde durulmamış bir görüngüdür.  Rusya’da marksist ve genel olarak da solcu araştırmacılar Brejnev döneminde altyapıyı ve ekonominin rolünü incelerken çoğu zaman Sovyetler Birliği’nin bir sanayi ülkesi olmaktan ağır ağır çıkıp hammadde, esas itibariyle de petrol ve doğalgaz ülkesi haline geldiğini vurgularlar. Genellikle Hollanda sendromu diye bilinen bu durum, para akışını artırırken ekonomiyi stagnasyona sürüklemiş, kapitalist restorasyona neden teşkil eden birçok sosyal huzursuzluğun doğmasında etkili olmuştur.)  Üst sosyal katmanların hayat seviyesi yükselirken halkın hayat seviyesinin hiç değilse daha fazla düşmemesi. Emekçi kitleler açısından emeğinin maddi sonuçlarıyla ücreti arasındaki büyüyen açı. İktidar oganlarında ve diğer devlet kurumlarında bürokrasi ve yolsuzluğun artması. Bazı açılardan demokratik hak ve hürriyetlerin sınırlanması. Batıyla çatışma halinin büyümesi. THERMIDOR Thermidor, siyasi literatürde yaygın kullanılan ve iyi bilinen bir kavramdır, ama gene de kısa bir açıklama yararlı olabilir. Fransız ihtilalinde jakoben devrimci diktatörlüğünün krallığın restorasyonuna yönelik girişimleri benzeri görülmemiş bir terörle ezmesinin ardından, 9 Thermidor’da (Fransız ihtilal takviminin onuncu ayı; 27 Temmuz 1794) uzlaşmacılar iktidarı ele geçirdiler ve başta Robespierre ile Saint-Just olmak üzere devrimin en radikal önderleri giyotine gönderildi. Thermidor, devrimin sona erip eski düzenin restorasyonu, veya onun temsilcileriyle ateşkes ve ortaklık devrinin başladığı anlamına gelir. ETNOGENEZ VE GUMİLYOV Etnogenez, etnisite oluşumu demek (Yunanca etnos ve genesis). Ancak etnogenez derken ifade edilmek istenen, aslında, bir etnisite tarihinin, yani oluşumunun ilk aşaması, belli bir etnisitenin tarihte yerini alış aşamasıdır, bu anlamda etnogenez için dilin şekillenmesi, kültürün oluşması ve özbilincinin ortaya çıkışı, etnosun aydınlatılması gereken başlıca nitelikleridir.  Yani etnogenez, etnosun maddi şartlarını (üretim ve yeniden üretim) değil, kimliğini (onu biçimlendiren ideolojik unsurları) ilk sıraya koyar. Maddi şartlar ancak, kimliğin biçimlenmesine, yani etnosun ortaya çıkışına etkide bulunduğu kadar önemlidir. Etnogenez, bu sebeple, özellikle Lev Gumilyov’un tarih teorisinde kilit bir kavramdır.  Gumilyov, tarihin hareket ettirici gücü olarak etnosların ihtiraslı olma halini (пассионарность) görür. İhtiras artışı ve azalışı tarihi biçimlendirir. Sınıflar yoktur, varsa da rolleri talidir, ama neticede manevi güce sahip blok davranış sergileyen etnoslar ve halklar vardır. Etnos, ihtirasıyla tarih sahnesine çıktığı gibi ihtiras yitimiyle oradan düşebilir de. Gumilyov’un bu tarih teorisi, Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla birlikte akademik çevrelerde adeta patlama yapmış, moda olmuş, marksizmin yerini almıştır. Bu nedenle etnogenez kavramı, doğrudan doğruya Gumilyov etkisine gönderme yapar. Novorus (Yeni Rus) etnogenezi, yeni bir Rus ulusal kimliğinin ortaya çıktığı anlamına gelir.  Öte yandan Novorus (Yeni Rus) ve Novorossiya (Yeni Rusya) kavramları da, milliyetçi bir projeyi seslendirmekten başka, tarihi arka planı olan kavramlardır. Novorossiya, Rusya İmparatorluğu’nun II. Yekaterina döneminde Osmanlı-Rus savaşıyla ele geçirdiği, Karadeniz’in kuzeyindeki, çoğunluğu step olan toprakların adıydı. Kırım dahil olmak üzere Don havzasından şimdiki Romanya’ya kadar uzanan bu çok geniş alanın büyük bölümü Kırım Hanlığı, onun etrafı da Kazak ülkesiydi.  Novorossiya’nın Rusya’ya katılması, her ne kadar kısa sürede çökse ve hatta unutulsa bile, Yekaterina ile onun gözdesi Potyomkin’in (bizde nedense transliterasyon hatasının azizliğine uğrayıp Potemkin diye geçer) bir Yeni Roma İmparatorluğu hayali içinde daha büyük anlam kazanıyordu. Yekaterina, belki Voltaire’le yazışmalarının da etkisiyle, bu hayali öyle canlı görüyordu ki, torununu (adı Konstantin idi) Konstantinopolis’te tahta çıkmaya hazırlıyordu. Tarihle ilgili ayrıntılara girmeye gerek yok, ancak Novorossiya’nın çok hızla Ruslaşmış ve Rusya’nın (kültürel olarak) ayrılmaz bir parçası haline gelmiş olması (her ne kadar bugün hemen tamamı Ukrayna’da bulunuyor olsa bile), önemlidir.  Novorus etnogenezinden bahsedildiği yerde aslında dolaylı olarak bu hızlı kültürel asimilasyon, ve daha dolaylı olarak da kültürel üstünlük duygusuna dikkat çekilir. Tam da bu nedenle Ukrayna’daki gelişmeler, bu ülkenin hızla Rusya’nın etki alanından koparak batı blokuna yaklaşması ve onunla birleşme arzusu, Rusya’da sadece siyasi değil, kültürel bir travmaya da neden olmuştur. BATICILIK VE SLAVCILIK Batıcılık ve gelenekselcilik (veya Slavcılık) 19. yüzyılda Rusya’da entelektüel hayatta en çok çatışan iki ana eğilimdi. Özellikle edebiyat dünyasında bu eğilimin izleri çok açık görülür: Belinskiy, Gertsen (Herzen), Çernişevski, Turgenyev gibi yazar ve eleştirmenler, aralarındaki büyük farklılıklara rağmen batıcıdırlar, oysa Dal, Tyutçev, Leontyev, en önemlisi de Dostoyevski gibi yazarlar slavcıdılar. İki ana eğilim arasındaki bu çatışma hali 1840’lardan en azından Ekim devrimine kadar şiddetli bir şekilde devam eder.  Rus liberalleri çoğu zaman köklerini 19. yüzyıl batıcılarında göstermeyi pek severler, ancak gerçekte Batıcılık, Marksizm’le birlikte devrimciliğe evrilmiştir. Slavcılar ise gericiliği temsil etmişlerdir. Dostoyevski’nin özellikle son dönem hikâyeleri ve Karamazov Kardeşler’de bu çatışmaya yönelik polemikçi tavır açıkça görülür.  Bızov burada haklı olarak, Rus kültür geleneğinin omurgasını teşkil ettiğini söyleyebileceğimiz bu çatışma halinin 20. yüzyılda tamamen yok olmamakla birlikte gücünü kaybettiğini, onun yerine başka bir ulusal sentez ortaya çıktığını vurguluyor.  Bu ulusal sentez meselesi önemlidir ve aslında Sovyetler Birliği’ni bir ulus inşası olarak da görmek gerektiğini, en azından 1930’lardan itibaren sadece Marksist bir proje değil, aynı zamanda milli bir nitelik de kazandığını vurgulamak gerekir. Bu görüngünün sonuçları, çokuluslu kapitalist Rusya’nın milli kimliğini şekillendirir. Ne var ki bu son derece önemli ve bir o kadar da görmezden gelinen görüngüyü incelemeyi başka bir yazıya bırakmak daha doğru olacak.   KAYNAKÇA 1.         Erksoy E. Jung’un Arketip Kavramı [Электронный ресурс]. URL: http://www.anadoluaydinlanma.org/Yazilar/jung_arketip.pdf (accessed: 05.02.2019). 2.         Калюков Е. Путин заявил о необходимости отторжения «дремучего охранительства» [Электронный ресурс]. URL: https://www.rbc.ru/politics/07/05/2018/5af01cfb9a794711fec1c82d (accessed: 28.04.2019). 3.         Неменский О.Б. Охранительство // Вопросы национализма. 2012. Vol. 10. № 2. P. 59-70.
basindan_tarih: 
02 Nis 2019

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Kimilerinin iddia ettiği gibi, “suni bir şekilde kurulmuş Yugoslavya devletinin kaçınılmaz yok oluşu” değildi bu. Güney Slav uluslarının kurduğu, Avrupa ülkelerinden birinin yok edilişinin hikâyesiydi.   Yirmi yıl önce, 24 Mart 1999’da, Yugoslavya’dan kalanın NATO tarafından “Müttefik Güç” adıyla bombalanması operasyonu başladı.  NATO operasyonu amacına üç ayı bulmadan ulaştı: Yugoslavya’nın tabutuna son çivi de çakıldı.  Sözüm ona “bağımsız” Kosova devleti ilan edildi. Kimilerinin daha o günlerde iddia ettiği gibi, “suni bir şekilde kurulmuş Yugoslavya devletinin tarihi, sosyal ve siyasi olarak kaçınılmaz yok oluşu” değildi bu.  Tersine, Güney Slav uluslarının kurduğu, tarihi, sosyal ve siyasi olarak ayakları toprağa en sağlam basan Avrupa ülkelerinden birinin yok edilişinin hikâyesiydi.[1] Bulgaristan’dan başlayan bir provokasyonun adımları Bugünlerde pek hatırlanmıyor, ancak hatırlatmak gerek: Her şey, Bulgar gizli servisiyle başladı.[2] 1997’de Bulgar istihbaratının başına, Tümgeneral Dimo Georgiyev Gyaurov getirilmişti. Tümgeneral sıfatı yanıltıcı olmasın: Aslında hiçbir tecrübesi olmayan sağcı bir avukattı ve bu unvanı da teşkilatın başına geçince aldı.  Gyaurov, üç aylık bir teknokrat hükümeti olan Sofiyanskiy hükümeti tarafından göreve getirildi, ama kariyerinin büyük bölümünü Koslov hükümetinde geçirdi.  Bulgar istihbaratı, 1999 Mart ayı başlarında Alman istihbarat örgütü BND’nin kapısını çaldı ve Yugoslav genelkurmayının “At Nalı” adlı çok gizli bir plan üzerinde çalıştığını, buna göre 1 Nisan’a kadar Kosova ve Metohiya’daki bütün Arnavutlara soykırım düzenlemeye hazırlandıklarını bildirdi.  Doğal ki, BND bu istihbaratı derhal dışişleri bakanı Joschka Fischer’e iletti.  Böylece Bulgar gizli servisinin başrolü sona erdi ve Avrupa düzen solunun en solunda sayılan Alman Yeşiller’in ve onun eş başkanı Fischer’in başrolü başladı.  Fischer hakkında kısa bir hatırlatma yapmaya değer. Kendisi etnik olarak Macar, ailesi Nazi işbirlikçisi oldukları gerekçesiyle 1946’da komünistler tarafından Macaristan’dan sürüldü. Fischer, 68’de Almanya’da gençlik önderlerinden biriydi, bu sırada hızlı troçkistti.  Bu eylemleri 68’de kalmadı; en azından 1973’e kadar özellikle Frankfurt’ta birçok sokak gösterisi örgütledi. Kendi iddiasına bakılırsa, Nazi partisinin eski önde gelenlerinden Alman sanayici Martin Schleyer’in Kızıl Ordu Fraksiyonu tarafından kaçırılması, RAF liderlerinin öldürülmesi ve GSG9’un Entebbe baskını yüzünden siyasi görüşlerini sorgulayıp Yeşiller’e katıldı.  Ne var ki en azından 1981’e kadar radikal sol çevrelerle ilişkisini sürdürdüğü iddia edilecekti; dahası, pek göze çarpmasa da, kimi radikal sol çevreler tarafından 1980’lerden itibaren ihanet karşılığı yükseldiği de iddia edilecekti. Fischer, BND’den iletilen “istihbaratı” alır almaz Bulgaristan Dışişleri Bakanı Nadejda Mihaylova’yı aradı ve istihbaratı ona “doğrulattı.” Ve bundan sonra, Yugoslavya’ya karşı saldırının şampiyonu oldu.  Bunu abartmadan söylüyoruz; zira Fischer’in saldırganlığı, geleneksel olarak pasifizm yanlısı Yeşiller’in devletleşmesinin en önemli basamağı olacaktı. Aynı yıl Bielefeld kongresinde partiden gelen tepkilere rağmen “zavallı Arnavutları” derhal NATO silahıyla kurtarmak gerektiğinde ayak diredi ve elbette ki, bu sırada kırmızı-yeşil koalisyonunun SPD’li savunma bakanı Rudolf Scharping’in mutlak desteğini arkasında buldu. Böylece Schröder başkanlığında kırmızı-yeşil koalisyonu, Yugoslavya saldırısı için lobi faaliyetine girişti: “At Nalı” operasyon istihbaratı NATO’yu dolaştı, Londra’ya gitti ve, gene tahmin edilebileceği gibi, liberal müdahaleciliğin altın çocuğu Blair, Fischer’den rol kaptı, uçağa atlayıp Sofya’ya koştu, orada Mihaylova’yı “Avrupa topluluğunun ve en yüksek dayanışmanın sembolü” ilan etti.  Taşlar döşenmişti.  Emperyalizmin insaniyetini canlandıran “istihbarat”a 13 yıl sonra gelen “düzeltme” Bu “At Nalı”enteresan bir plandı: Hakikaten de, plandaki haritaya bakılırsa, Yugoslavya 3. piyade ordusunun 52. kolordusu, Kosova ve Metohiya’yı uçları Arnavutluk ve Makedonya’ya dayanan bir at nalıgibi kuşatmıştı. Ama tuhaf bir şey vardı: Planın adı “potkova” idi (bu kelime, Bulgar ve Hırvat dillerinde at nalı anlamına gelir) ama “potkovica” değildi (bu da Sırpçada at nalı demektir).  Elbette, böyle önemsiz hatalar veya eksikler için şüphe etmeye ve Yugoslavya’yı yok etmekten vazgeçmeye değmezdi.  Yalnız bu üstün başarıyı gölgeleyen bir şey oldu. On üç yıl sonra, dönemin Bulgar dışişleri bakanı Mihaylov, o zamanki pozisyonunu birazcık… düzeltti. Şöyle dedi: 1999 mart ayı itibariyle Bulgar istihbaratı, Alman meslektaşlarını, aslında bu istihbaratın kesin bir şekilde teyit edilmiş olmadığına dair uyarmıştı.  Onun arkasından Alman istihbaratından da açıklama geldi: Bulgarlardan gelen istihbarat teyitli değildi ama, kendileri Yugoslav ordusunun hareketlerini gözlemleyerek bunun doğru olabileceği kanaatine varmışlardı.  Yani aslında ortada Yugoslav ordusunun (bırakın soykırımı) belki de herhangi bir harekât planı bile yoktu. Sözüm ona “At Nalı,” provokasyonun son halkasıydı; ama NATO işe, Bulgar istihbaratından önce girişmişti zaten. 15 Ekim 1998’de Yugoslav birlikleri, Kosova’da NATO’nun kalkan olduğu bir barış anlaşması sonucunda tamamen geri çekilmişlerdi, UÇK ise zaten hiçbir şekilde anlaşmaya bağlı değildi.  NATO, bu görülmemiş ölçüde adil anlaşmanın uygulanması için seferber oldu; “Eagle Eye” operasyonuyla Yugoslav ordusunu gözlemeye başladılar ve Kosova’ya da NATO diplomatları ve askeri uzmanları gönderildi. Tabii, kimsenin aklına bir şey gelmesin, başka bir amaçla değil; sadece “durumu gözlemlemek” için.  Demek ki her halükârda NATO, Bulgar istihbaratının ileri sürdüğü askeri hareketliliğin olmadığını çok iyi biliyordu.  NATO korumasındaki UÇK saldırılarını durdurmadı  Şimdi biraz geriye saralım. 1998 güzüne yaklaşırken Kosova Kurtuluş Ordusu UÇK, yok oluşun eşiğindeydi. Birkaç köyde, kasabada ve ormanlık alanlarda üsleri vardı, ayrıca Arnavutluk sınırından silah kaçakçılığı yaptıkları da biliniyordu. Ama böyle bir durumdayken ansızın kendilerini NATO şemsiyesi altında buldular.  Bu çelikten şemsiye son derece işlevliydi; UÇK’nın ateşkeste fiili bir sorumluluğu yoktu; UÇK faaliyetlerine gözlerini kapayan NATO görevlilerine göre ateş kesmesi gerekenler, UÇK saldırılarına maruz kalan Yugoslav ordusu, Sırp köyleri ve polis devriyeleriydi.  Böylece, 1999 başlarında UÇK’nın artan şiddet eylemleri karşısında Yugoslavya ordusu operasyona girişti. Biraz daha geri saralım. UÇK 1993’te kuruldu. Doğal ki, Yugoslavya hükümeti tarafından terörist örgüt olarak tanındı. ABD dışişlerinin terörist örgütler listesinde adı olmamasına rağmen, 1998 şubat ayında dönemin ABD Başkanı Clinton’un Balkanlar özel temsilcisi Robert Gelbard, UÇK için, “hiç şüphesiz terörist bir örgüt,” diyecekti. (Gelbard kısa bir süre sonra, örgütün, ABD’nin terörist örgütler listesinde olmadığını vurgulama ihtiyacı hissedecekti.[3]) Bir buçuk ay sonra BM Güvenlik Konseyi’nin 1160 sayılı kararında da “Kosova Kurtuluş Ordusu’nun terörist eylemleri”nden söz ediliyordu.  8-18 Ocak 1999’da Yugoslav ordusu, UÇK’nın “hendek”lerle, tünellerle ve mitralyöz yuvalarıyla tahkim ettiği Račak köyünde operasyonu girişti. Orduya göre operasyon, UÇK tarafından kısa bir süre önce dört polisin pusuya düşürülerek öldürülmesi üzerine gerçekleştirilmişti.  Köydeki ölü ve yaralı sayısı bugün bile kesin olarak bilinmiyor; ama bağımsız uzmanlar, bir camide cesetlerin üniformaları çıkartılarak sivil kıyafetler giydirildiğini, ölülerin ellerinde barut izleri görüldüğünü söyleyeceklerdi.  Amerikalı diplomat William Walker ile onun askeri danışmanı Britanyalı General John Drewienkiewicz ise bu uzmanlara aldırış etmediler, UÇK’nın yerel komutanlarıyla görüşmelerinden sonra, Sırp askerlerinin kadın ve çocuklara karşı vahşi bir katliam örgütlediklerine “ikna” oldular. Yeri gelmişken: Cesetlerin arasında sadece bir kadın ve bir de çocuk vardı; ikisinin de ellerinde barut izleriyle omuzlarında silah tepmesinden morarma izleri tespit edilmişti.  Dahası, Yugoslavya Devlet Başkanı Slobodan Milošević’e karşı Lahey’deki Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde açılan davada da Račak hadisesi suçlamaların dışında bırakılmıştı.[4] Yeri gelmişken: William Walker, “Račak katliamı”nın onuncu yıldönümünde, Kosova Cumhuriyeti başbakanından “Altın Özgürlük Madalyası” aldı. Başbakan, Hashim Thaçi idi — şimdiki devlet başkanı. Ama bu bol flashback’li yazıda ona da birazdan döneceğiz; şimdilik “yılan” lakabı taşıdığını hatırlatmak yeterli. Walker’e madalyayı takarken, Thaçi’nin yanında Ramush Haradinaj da bulunuyordu — tıpkı Thaçi gibi Haradinaj da, Kosova’nın en ünlü (tabii, cezasız) savaş suçlularından biri.  Walker’in ise, aldığı ödülü hak ettiğini vurgulamadan geçmek olmaz, zira kendisi, Batılı uzmanlar tarafından bile bu iddialar bütünüyle yalanlandıktan sonra bile, kafası kesilmiş kadın ve çocuk cesetlerini, “saçları kırlaşmış” erkek cesetlerini kendi gözleriyle gördüğünü iddia etmekten vazgeçmedi.  Neticede, Walker’in bu “tanıklık”ları, ABD’yi ve NATO’yu ikna etmeye zaten yetmişti. Bulgar istihbaratının “At Nalı” ise, ek bir “kanıt” olarak muhteşem bir zamanlamayla gelmiş bulunuyordu: Evet, hiç şüphe yoktu ki Yugoslavya ordusu, Kosova’daki Arnavutlara karşı soykırıma hazırlanıyordu. NATO’nun barış teklifi: Yugoslavya, NATO işgalini iyilikle kabul etsin Şubat 1999’da, Paris yakınlarındaki Rambouillet şatosunda Sırp ve Kosovalı temsilciler arasında, Temas Grubu (NATO + Rusya) gözetimi altında görüşmeler başladı ve çok geçmeden çöktü. Thaçi’nin başkanlık ettiği Kosova heyetinin son derece küstah davrandığı biliniyor; NATO ise Sırplardan gerçekleştirilemez ve esas itibariyle provokatif taleplerde bulunuyordu.  NATO, şunları dayatıyordu: Kosova, Sırbistan’a bağlı bir özerk bölge olacak. Ancak sadece adı özerk: Yugoslav ordusunun bütün birlikleri Kosova’dan tek taraflı olarak çekilecek ve buraya 30 bin kişilik bir NATO kolordusu yerleştirilecek, üstelik NATO, sadece Kosova’da değil Yugoslavya’nın her yerinde birliklerini hiçbir engelle karşılaşmadan konuşlandırma hakkına sahip olacak, üstelik NATO askerleri ve ajanları Yugoslav kanunları karşısında tam bir dokunulmazlığa sahip olacaklar.  Dayatmanın açıktı. NATO, Yugoslavya’nın işgali ve egemenliğinin ortadan kaldırılması için provokatif şartlar ileri sürüyordu. Beklendiği gibi, Yugoslavya ve Rusya, bu “mutabakat”ı imzalamayı reddettiler. Burada bir ara daha gerek.  Geçtiğimiz yıl ağustos ayında, Bill Clinton Kütüphanesi tarafından, Clinton ile dönemin Rusya Devlet Başkanı Boris Yeltsin arasındaki görüşme tutanakları ve yazışmalardan oluşan yaklaşık 600 sayfalık belge yayınlandı.  Bunlar arasında Yugoslavya da geniş yer tutuyordu. Buna göre, şu açıkça ortaya çıkıyordu: Yeltsin ve Clinton, Milošević’in dize getirilmesi üzerine bütünüyle anlaşmışlardı, muhtemelen söz konusu mutabakat metninin Rusya tarafından imzalanmaması da, Rusya’nın Milošević’i sıkıştıracak eylemlerde bulunmasının ön adımı olacaktı.  ABD ve Rusya “güçlerini birleştirerek Milošević’i tavrını değiştirmeye zorlayacaklar”dı; buna karşılık Clinton ise, Yugoslavya’yı bombalamaktan kaçınacaklarını vaat etmiş, en azından bombalamaktan bahsetmemişti. Dolayısıyla Yeltsin, NATO bombardımanını beklemiyordu ve Yugoslavya’yı ABD’nin istediği yönde teslim olmaya zorlama iradesi göstermişti. Bu, önemli; çünkü eğer böyleyse, NATO’nun bombardıman ısrarının nedenini sorgulamak gerekecektir. Arayı şimdilik kapatalım. Neticede, Belgrad yönetimi, 23 Mart’ta NATO’nun “Kosova’ya özerklik” önerisini kabul etti; ama herhangi bir onurlu devletin yapacağı gibi (her ne kadar bunların sayıları epey azalmış olsa da) Yugoslavya topraklarında NATO askeri konuşlandırılmasını kategorik olarak reddetti. Yugoslavya ve Rusya delegasyonları, Rambouillet şatosunu terk ettiler. 24 Mart günü, NATO Genel Sekreteri Javier Solana, Avrupa’daki NATO birlikleri komutanı Amerikalı General Wesley Clark’a, Yugoslavya’ya karşı operasyonun başlaması emrini verdi. Aynı akşam Yugoslavya toprakları, başta belli başlı şehirleri Belgrad, Priştina, Podgorica, Novi Sad, Kragujevac ve Pančevo olmak üzere, ağır bir hava saldırısına uğradılar. Gece de Amerikan kruvazörü Gonzalez’den Niş şehrine 18 Tomahawk fırlatıldı. Binlerce insanın hayatını kaybedeceği, on binlercesinin ise zayıflatılmış uranyum içeren silahlarla ağır ağır ölüme mahkûm edileceği kanlı operasyon, böyle başladı. Küçük bir “detay”: NATO, planından neden saptı?  Yalnız, bu arada değinilmesi gereken küçük bir “detay” var. NATO’nun operasyon planı, Yugoslavya’yı iki bölgeye ayırmayı öngörüyordu; buna göre 44’üncü paralelin kuzey ve güneyinde iki bölge tesis ediliyordu ve güneyde kalan, Kosova ile doğrudan temas halindeki parçada askeri hedeflerin iki-üç gün boyunca bombalanarak etkisiz hale getirilmesi hedefleniyordu.  Eğer bunun arkasından Belgrad yönetimi direnmeye devam edecek ve Yugoslav ordusu kayıtsız şartsız teslim olma arzusu göstermeyecek olursa bombalanacak hedefler 44’üncü paralelin kuzeyine de genişletilecekti. Bu da bir hafta sürecekti. Ve ancak bundan sonra, Belgrad yönetimi tavizsiz tavrını sürdürürse, ancak o zaman Belgrad da dahil bütün ülkedeki hedefler bombalanacaktı. Oysa bu plan işlemedi ve daha ilk günden itibaren, Belgrad dahil bütün ülke, ancak belki de Dresden ile karşılaştırılabilecek kadar ağır ve iki buçuk aydan uzun sürecek bir bombardımana maruz kaldı. Demek ki, öngörülen planın küstahlığı bir tarafa, hayata geçirilen biçimin amacı, doğrudan doğruya terör yoluyla sonuç almaya yönelik yeni ABD-NATO doktrinini uygulamaktı: Moda deyimle “shock and awe”. Ani saldırı, inisiyatif üstünlüğü, aşırı kuvvet ve ateş kullanımı — ilk defa 1996’da bir Pentagon brifinginde teorize edilen doktrinin özü, buydu.  Altını çizmek gerek ki, bu “doktrin” aslında hiç de yeni değildir: Düpedüz, “lebensraum”da “blitzkrieg”dir bu.  Bu sırada Arnavutluk’ta ve Makedonya’da 8 bin NATO askeri bulunuyordu; ama NATO, kara kuvveti kullanımını kategorik olarak dışlamıştı. Bunun temel nedeni, daha sonra açığa çıkacağı gibi, Yugoslav ordusunun savaş gücünden duyulan endişeydi: NATO’nun kara savaşıyla uğrayacağı (ve, köklü bir anti-faşist gerilla savaşının ve ordusunun mirasını da taşıyan Yugoslav ordusunun savaş kabiliyeti yüzünden büyük olacağını tahmin etmek için hiç de deha gerekmeyen) kayıp, karizmayı fena halde çizdirebilirdi. En az hasarla en yüksek tahribatı vermek: planın özü, buydu.  Nisan ayında Makedonya’ya Amerikan 1’inci zırhlı tümeninden ve Britanya kraliyet muhafızlarından 5 bin asker daha gönderildi.  Daha en baştan suni bir devlet olarak şekillenmiş olan Makedonya’dan başka aslında köklü bir anti-faşist geleneğe sahip Arnavutluk’un da, Amerikan ordusunun kendi topraklarında konuşlanmasına böylesine gönüllü teşne oluşu, trajiktir.  Bu trajedinin altında Hoca yönetiminin sosyalizm deneyiminin yarattığı sorunlar, milliyetçilik, şovenizm ve yayılmacı düşler de yatıyor olmalı, ama bu, başka bir yazının konusu.  Ne var ki, tam da NATO’nun kara kuvveti kullanımını kategorik olarak dışlama nedenleri, iki hafta sonra, bu defa kara kuvveti kullanımının kaçınılmaz olduğu planlarını yapmasına neden oldu: Zira hava saldırıları, olanca şiddetine rağmen, Yugoslavya ordusunun direncini kırmayı başaramamıştı. Yeni plan “V-minus” adıyla anılıyordu. Buna göre Yugoslavya karadan işgal edilecekti; ancak bu, Yugoslavya’nın bütün askeri ve sivil altyapısı ve sanayisi bütünüyle yok edildikten sonra yapılacaktı.  NATO, belli ki, Yugoslavya’nın gücünden öylesine endişe duymuştu ki, bu planda istilayı Eylül 1999’a ertelemişti. Üstelik o zaman da Makedonya’daki Amerikan 1’inci zırhlı tümeninin genel komutası altında buradaki, Arnavutluk’taki, Bosna’daki (NATO “barış gücü”), ana gövdesini Almanların, Britanyalıların, Fransızların ve Polonyalıların oluşturacağı 50 bin kişiyi bulan bir kuvvetle istilaya girişecekti. Bir ihtiras abidesi, bir pragmatizm âşığı: çağdaş Rastignac, Kouchner Burada Fransa ile karşılaşıyoruz. Demek ki yeni bir flashback’e gerek var.  Bernard Kouchner’in siyasi kariyeri, bazı açılardan Joschka Fischer’e benzer. 1939 doğumlu olan Kouchner, 1966’da ihraç edilene kadar Fransız Komünist Partisi gençlik teşkilatı üyesiydi. Geçek anlamda ideallerinin adamıydı, daha doğrusu, ihtiraslarının; nitekim partiden ihraç edildikten sonra “Ben, komünist ve Rastignac’ım,” diye yazacaktı.  Rastignac, Balzac’ın şöhret peşindeki kahramanı. Kesinlikle söylenebilir ki, bir insan ya Rastignac olur, ya komünist; ama Rastignac komünist geçiniyorsa, bunu sadece ihtirasları için yapıyordur. 1968 olaylarında Sorbonne’da tıp fakültesinde boykotçuların başındaydı. Aynı yıl Nijerya-Biafra ayrılığında Kızıl Haç görevlisi olarak bu ülkeye gitti. Kızıl Haç’ın çatışan taraflar arasında mutlak tarafsızlık ilkesine rağmen, 2009’da Pierre Péan tarafından yayınlanan epey gürültü koparmış (ve doğrulanmış) Kouchner biyografisine bakılırsa, Gabon’dan Biafra’ya silah kaçakçılığı yaptı.  1971’de Sınır Tanımayan Doktorlar’ın kurucuları arasında yer aldı. 1987’de “Le Devoir d’Ingerence”i yayınladı, yani “Müdahale Zorunluluğu”. Tahmin edilebileceği gibi, liberal müdahalecilikti kastettiği. Fransız Sosyalist Partisi’ne üye oldu. Ertesi yıl ödülünü aldı; “sosyalist”liğiyle epey popüler olmuş, oysa gerçekte neoliberal dünyanın ilk heykeltıraşlarından biri saymak gereken Mitterand tarafından Fransız hükümetinde Kouchner’e özel bir müsteşarlık (“insani işler müsteşarlığı”) açıldı. Bundan sonra siyaset basamaklarını hızla tırmanmaya başladı. Gemlenemeyen ihtirası ve yüksek “ideal”leri her yerde karşımıza çıkar, zira bu, liberal müdahalecilik doktrininin de bir parçasıdır. Biafra tecrübesine dayanarak bunun üzerinde durmak gerek, zira Biafra’da liberal müdahaleciliğin en ilkel, dolayısıyla en saf biçimiyle karşı karşıyayız.  Resmi Kouchner biyografilerine göre, dedesi ve büyükannesi Auschwitz’te öldürülmüşlerdi, Kouchner bu yüzden soykırımı önlemek gerektiğinde müdahale etmeyi kaçınılmaz görüyordu; yani Kouchner’in ahlaki normları, trajik soykırım deneyimine dayanıyordu, vb.  Biafra olayını ayrıntılı biçimde inceleyen Péan ise tamamen başka bir görüştedir. Bu sırada Nijerya bağımsızlığını yeni kazanmıştı ve petrol zengini Biafra bölgesinin ayrılığı, bu nedenle, sırasıyla Fransa, İspanya ve Portekiz devlet başkanları De Gaulle, Francove Salazar tarafından kışkırtılıyordu. Yani burada insani bir trajediye müdahale değil, apaçık bir kripto-sömürgecilik, Fransız yeni-sömürgecilik girişimi söz konusuydu. Bu halde Kouchner’in soykırım söylemlerinin propaganda taktiği olmaktan başka hiçbir anlamı yoktu. Bu taktik, üç unsur içeriyordu: aşırı basitleştirme (her yerde soykırım görme), medya aracılığıyla egotizm (sınırsız bir ihtirasla kendinden kahraman yaratma, yaptığı iş önemsiz bile olsa abartma), ve militarizm.[5] İşte bu Kouchner, 1999-2001 yılları arasında Kosova’daki BM temsilcisiydi. Lahey Adalet Divanı’nın eski başsavcısı Carla del Ponte(aslında o da Bosna savaşı yıllarında Yugoslavya’nın parçalanmasında başrolü kapmıştı), 2008’de, yani Kouchner, Sarkozy hükümetinde “sosyalist” dışişleri bakanı iken yayınlanan anılarında, epeyce sert eleştirilerde bulunur.  Del Ponte’ye göre ceza mahkemesi savcısı olarak kendisinin UÇK yöneticileri hakkındaki bütün soruşturma girişimleri, Kouchner tarafından engellenmiştir. Yenilir yutulur iddialar değildir bunlar ve, del Ponte gibi birinin ağzından çıkıyor olmasının ağırlığı bir yana, belgelidir. “Del Ponte’nin … Kosova’nın şimdiki hükümet yetkililerini töhmet altında bırakan … suçlamaları arasında, 300 Kosovalı Sırp’ın organlarının henüz hayattayken alındığı ve Avrupa, İsrail ve Türkiye’ye satıldığı, karşılığında uyuşturucu ve silah ticareti yaptıkları da var. Bu örgütlü suçlar, Kosova’nın ilk başbakanı ve şimdiki Devlet Başkanı Hashim Thaçi’nin başında bulunduğu bir özel grup tarafından işleniyordu. Kosova’nın şimdiki başbakanı Ramush Haradinaj da bu grupta rol oynuyordu. … Ponte’nin bulguları, Alman dış istihbaratı ve ordusundan başka İsviçreli politikacı Dick Marty’nin 15 Aralık 2010’da Avrupa Konseyi’ne sunduğu bir raporla da doğrulandı.”[6] Del Ponte, yükselişini, daha çok Yugoslavya’yı yok etmekteki başarılarına borçluydu; düşüşünün de aşağı yukarı aynı sebepten olmasını belki kaderin bir oyunu saymak gerekir. Beklenmeyen kayıplar ve 2 bini aşkın sivilden oluşan “tali kayıplar” 27 Mart günü, Yugoslavya ordusu 205’nci hava savunma tugayı 3’üncü batarya komutanı, Macar asıllı Albay Zoltán Dani komutasında Belgrad savunması, Amerikalıların pek övündükleri bir F-117 Stealth uçağını vurdu. Stealth’lerin reklamı “görünmez uçak” diye yapılıyordu; olay, ABD’yi öylesine ürküttü ki, o gece (Monica Levinsky skandalıyla başı epey ağrımakta olan) Clinton, Britanya, Almanya, İtalya ve Fransa yönetimleriyle görüşmeler yapacak ve bombardımanın ağırlaştırılmasına ısrar edecekti.  Böylece NATO, Belgrad’ı neredeyse aralıksız bombalamaya başladı.  Dani, yaşıyor. Emekli. Belgrad’da bir ekmek fırını işletiyor. Her yıl 27 Mart’ta F-117 şeklinde kurabiyeler çıkartıyor. Yugoslav özel kuvvetleri, dört gün sonra da üç Amerikan askerini esir aldılar. Aynı gün 52 Priştina kolordusu, artık kaybedecek bir şeyi olmadığı düşüncesiyle UÇK mevzilerine karşı saldırıya girişti. UÇK, ancak NATO’nun yoğun hava desteği sayesinde tutunabildi. Ne var ki Yugoslav kuvvetleri bununla da kalmadı: nisan ayı ortasında UÇK’yı takip ederek Arnavutluk’a girdiler ve hemen sınırda Kamenica köyünü işgal ettiler.  Nisan ve mayıs ayları boyunca ülke baştan ayağa tahrip edildi. Tuna nehri üzerindeki bütün köprüler bombalandı, Avrupa’nın en önemli sanayi ülkelerinden biri olan Yugoslavya’dan kalanın sanayi kapasitesinin yüzde 80’i yok edildi, bütün televizyon ve radyo kuleleri bombalanarak yıkıldı. 30 Nisan’da genelkurmay bombalandı. 7 Mayıs’ta hedef Belgrad’daki Çin büyükelçiliğiydi: Amerikan uçakları, Çinlilerin elektronik muharebe verilerini Yugoslavya hava savunmasıyla paylaştığı iddiasıyla elçiliği yerle bir ettiler, ikisi gazeteci üç sivil öldü. (NATO, elçiliğin eski bir harita yüzünden kazara bombalandığını açıkladı ve özür dilemedi; ama aynı yıl aralık ayında Amerikalılar, Pekin’de vardıkları bir anlaşmayla, Çin’e 28 milyon dolar tazminat ödediler.)  12 Nisan’da Grdelica vadisinde bir köprüyü, üzerinden geçen yolcu treniyle birlikte havaya uçurdular. Wesley Clark ve Javier Solana, olayı, “tren fazla hareket ettiği için pilot görememiş,” diyerek savundular. Ve Britanyalılar da geri kalmadılar: Niş’i misket bombalarıyla bombaladılar. Ve Rusya… Bu arada, bugün pek hatırlanmayan bir olayı daha hatırlatmak gerek. 12 Nisan’da Yugoslavya parlamentosu, ülkenin Rusya ve Belarusya ile birleşmesi yönünde bir karar tasarısını kabul etti. Rusya Duma’sı, Yugoslavya’nın kararını bütünüyle destekledi ve Yeltsin’e, birleşme sürecini başlatmasını önerdi.  Ne var ki Yeltsin, belki de NATO saldırısını durduracak olan bu girişimi derhal bloke etti. Ve aynı Yeltsin, Yugoslavya’ya askeri uzman ve silah gönderilmeye başlanması önerisini de, Yugoslavya’nın silahlanmasına karşı BM ambargosu olduğu gerekçesiyle geri çevirdi. Ne var ki aslında bu ambargo da Rusya’nın onayıyla çıkmıştı ve, ambargo aslında askeri danışman gönderilmesine engel değildi. Anlaşılan o ki, Yeltsin, Clinton’dan yediğini düşündüğü kazığa rağmen, Milošević’e haddini bildirmek şeklindeki Amerikan planına bağlılığını sürdürüyordu. Oysa Amerikan tarafı, belli ki, Rusya’ya da haddini iyice bildirmeye kesinkes niyetliydi. 4 Haziran’da NATO uçakları Belgrad yakınlarındaki Batajnica hava üssünü, burada Rus kuvvetlerinin, hatta Yevgeniy Primakov’un uçağının bulunuyor olabileceği istihbaratına rağmen bombaladılar.  Primakov, dışişleri bakanıyken, büyük ölçüde Yeltsin’in Yugoslavya politikasıyla ihtilafı nedeniyle 12 Mayıs’ta emekliye sevk edilmişti. Dolayısıyla NATO’nun eylemi, adeta Primakov’dan intikam almak amacını güdüyor gibiydi. Milošević o gece siyasi olarak teslim oldu: Çatışmanın barışçıl çözümü planına rızasını bildirdi. 12 Haziran’da ise Makedonya’dan Kosova’ya doğru NATO birliklerinin hareketi başladı. Rusya özel kuvvetlerinin eylemi: Rusya açısından bir dönüm noktası Aynı gece ilginç bir gelişme daha yaşandı. Rusya özel kuvvetlerinden bir birlik, hızlı davranarak Kosova’daki Slatina hava üssünü ele geçirdi. Bunun üzerine NATO kuvvetleri komutanı Wesley Clark, bölgedeki Britanya generali Michael Jackson’a, Rusları üsten “temizlemesi” (demolish) talimatını verdi. Jackson, buna karşılık, “üçüncü dünya savaşını başlatmaya niyeti olmadığını” söyledi ve talimatı yerine getirmedi.  Bu sırada Slatina yakınlarındaki Britanya tank grubunun komutanı, yüzbaşı James Blunt’tı. Bugün ünlü bir rock şarkıcısı olan Blunt da doğrudan doğruya Clark’a bağlı olmasına rağmen Amerikalıların emrini yerine getirmeyi reddetti. Blunt, tankın telsizinden, “demolish” emrini anlamadığını, “böyle bir kelimeyi de bilmediğini” söyledi. Slatina olayını daha ilginç hale getiren, şudur: Üssün ele geçirilmesi talimatını kimin verdiği belirsizdir. Kimilerince, talimatın Kremlin’den gitmediği neredeyse kesin olarak iddia edilir, üstelik bu iddia doğru gibi de görünmektedir, zira Yeltsin yönetimi, ABD’den yediği kazığa rağmen olayların gösterdiği gibi batıyla karşı karşıya gelmeyi aklının ucundan bile geçirmiyordu ve hedefi, Milošević’in dize gelmesine yardımcı olup Batılıların övgülerini ve verirlerse kırıntılarını almaktan ibaretti; üstelik bu sırada Yeltsin siyasi olarak son derece zayıf bir durumda bulunuyordu.  Slatina olayı, bu anlamda, Sovyetler Birliği’nin çöküşünden bu yana milli gururu incinen ordunun sembolik olmaktan uzak, ikinci Çeçen savaşı ve sonrasında Rusya’nın dış siyasetinde yansımasını bulacak bir karşı çıkışıydı. Bu karşı çıkış, belli ki, NATO’da paniğe neden oldu; dolayısıyla, Rusya’nın siyasi mekanizmalarını tam olarak gözlemleyemediklerini ileri sürmek de mümkündür. Bu anlamda Yugoslavya, özel olarak da Slatina, sadece Rusya kamuoyunda yarattığı travma itibariyle değil, batıcı politikanın terk edilişinin de dönüm noktası olmuştur. Sosyal demokrasinin sosyalizmden intikamı  Yugoslav ordusunun Priştina kolordusu, 20 Haziran’da Kosova’yı bütünüyle terk etti.  NATO’nun bu büyük “başarı”sına rağmen, aslında siyasi amaçlarından biri olan “uçuşa yasak bölge” tesis edemediğine dikkat çekmeliyiz. Bu durum, Yugoslavya ordusunun uğradığı ağır kayıplara rağmen savaş gücünü kaybetmediğinin delili sayılabilir.  Lahey Savaş Suçları Mahkemesi’nin oynadığı role değinmeden geçmeyelim. “At Nalı” planı bütünüyle düzmece, veya hukuki açıdan kesinlikle şüpheliydi; ancak mahkeme buna rağmen planı gerçek saydı ve Yugoslav 3’üncü ordu komutanı 22 yıl, Priştina kolordusu komutanı ile genelkurmay başkanı da 15 yıl hapse mahkûm edildiler.  NATO 1999’da, Yugoslavya’dan geri kalanı 78 gün boyunca aralıksız bombaladı. Geride, ancak Dresden’le karşılaştırılabilecek bir yıkım bıraktı. UÇK saldırılarında ve UÇK ile çatışmalardaki ölümler sayılmazsa, sadece bu bombardımanlarda 2 binin üzerinde sivil hayatını kaybetti. 1 milyonun üzerinde insan kendi ülkesinde göç etmek zorunda bırakıldı. Ve bütün bunlar, açık bir provokasyonun neticesiydi. 1999 bombardımanıyla emperyalizm, Yugoslavya’nın tabutuna son çiviyi de çakmış oldu. Geride, neoliberalizme mahkûm edilmiş; faşizme karşı ortak mücadelenin, zaferin, sosyalizmin bütün kazanımları NATO bombalarıyla yok edilmiş; çoğunluğu yoksulluk sınırının altında yaşayan; doğmuş ve doğacak on binlercesi seyreltilmiş uranyum içeren bombalar yüzünden ağır ve acılı kanser ölümünü bekleyen bir halk bıraktı.[7] Emperyalist “demokrasi”, böylece eşsiz bir zafer kazandı. Kusturica’nın Underground’ı Emir Kusturica’nın başyapıtı Underground’u izleyenler hatırlayacaklardır. Orada gerçek bir hayal anlatılır: Yugoslavya’dır bu. Paradoks gibi görünse de, hem hayaldir, hem de gerçek: Filmin sonunda delice eğlendikleri bir düğün sahnesinde dirilir bütün kahramanlar ve üzerinde dans ettikleri o adacık nehrin akıntısına karışır, kopar gider anakaradan.  İnsanın göz pınarlarını acıtan bir filmdir; birlikte doğmuş, birlikte büyümüş, birlikte yaşamış olanların yok oluşunun, düşmanlaşmasının tarihi.  Ve tabuta çevrilen bu ülkeye 79 bin ton bomba atılmış (Dresden’e 3.900 ton bomba atılmıştır), 10 bin seyir füzesi fırlatılmış, 15 ton seyreltilmiş uranyum kullanılmıştır. Bu miktarda uranyum ile, Hiroşima’ya atılan atom bombasından 170 adet yapılabilir. Hayatları bir yana koysanız, sadece maddi kaynaklar itibariyle, 30 milyar dolarlık bir yıkımdır, Yugoslavya’ya yaşatılan.  Bu kanlı savaşı açanların emperyalizmin sol yüzü olması, öğreticidir. Fischer’den Scröder’e, Blair’den Mihaylova’ya, Clinton’dan Kouchner’e, hemen hiç istisnasız hepsi birlik olmuştur, sadece tabutu kalmış olan bu ülkeyi yok etmek için.  Denebilir ki, sosyal demokrasi, sosyalizmden intikamını, Yugoslavya’da almıştır. Hazal Yalın. Çoğunluğu klasik Rus edebiyatından kırka yakın çevirisi var. Aralarında Tolstoy, Dostoyevski, Saltıkov-Şçedrin, Gogol, Turgenyev, Puşkin, Zamyatin, Kuprin, Gonçarov, Leskov, Grin, Zoşçenko, Strugatski Kardeşler gibi yazarların bulunduğu çeviriler, Kitap, İthaki, Helikopter, Remzi gibi yayınevlerinde yayınlanıyor. @Hazal_Yalin   [1]    Bu dönemde batı kamuoyunu pıtırak gibi saran pop akademisyenlerin Yugoslavya tahlilleri, öyle diyordu: Yugoslavya, “devam etmesinin meşru temeli bulunmayan” yapay bir devletti. Örneğin, ünlü Goldsmith ailesinden Sir James Goldsmith, 1994’te yayınlanan “The Trap”ta, Yugoslavya’yı “savaş ve trajediye mahkûm bir yapay devlet” diye tanımlıyordu. Aynı görüşleri dile getiren, kimisi yakın tarihli pek çok benzer makale ve kitapta da, inanılmaz bir tarih cehaleti derhal göze çarpar. Oysa, eğer Yugoslavya bir yapay devlet idiyse, belki Fransa ve Polonya hariç hemen bütün kıta Avrupası devletleri, en başta da Almanya, kesinkes yapay devlettir. [2]    Yevgeniy Krutikov. “Кто и как придумал повод для расчленения Югославии?” Vzglyad.ru, 24 Mart 2019. https://vz.ru/world/2019/3/24/969666.html?fbclid=IwAR3ueZw6VFzvFiWSiC6VPT31aM3SKxF_9HUHF1F_kQs3izr3yRpGxluEa-8. Okuduğunuz yazı yazılırken, Vzglyad.ru’daki “Yugoslavya’nın Parçalanması İçin Kim, Nasıl Sebep Buldu?” başlıklı bu makaleden genişçe yararlanılmıştır. [3]    Nened Sebak. The KLA — terrorists or freedom fighters? BBC. http://news.bbc.co.uk/2/hi/europe/121818.stm. [4]    Bugünden bakınca, Račak’ın ustaca hazırlanmış bir beyaz miğferler hadisesi olduğu çok daha açık görülüyor. 17 Mart 1999’da, yani NATO saldırısının başlamasından bir hafta önce, AB Adli Tıp Uzmanları Ekibi’nin (EU-FET) başındaki Dr. Helena Ranta’nın Priştina’da basın toplantısı vardı. Ranta, Račak’ta “insanlığa karşı suç işlendiğini,” “silahsız sivillerin öldürüldüğünün kesin olduğunu” açıkladı. Walker’in “tanıklığından” başka, bu “bağımsız” ekibin vardığı “bulgular” da, NATO’nun kampanyasına siyasi meşruiyet için kullandığı araçlardı. Ne var ki, bir grup Finli patologun 2000 sonlarında yaptığı ve sonuçları Şubat 2001’de dünyanın en önde gelen adli tıp dergilerinden Forensic Science International’da yayınlanan saha araştırmalarına göre, Walker’in iddia ettiği gibi kafası kesilen kimse olmadığı gibi, EU-FET’in iddia ettiği bulguların ortaya çıkması da mümkün değildi. Bak. Richard Tyler. “Forensic Report Throws Doubt on US/NATO Claims of Racak ‘massacre’”, 12 Şubat 2001. World Socialist Web Site,https://www.wsws.org/en/articles/2001/02/yugo-f12.html. Gerçi, buna da gerek yoktu; çünkü sözüm ona katliam sahasına yakın bulunan AGİT görevlileri, “katliam”ın hemen arkasından Račak’a gelmişler, ancak köyde katliama işaret eden hiçbir ceset görmemişlerdi. “Vahşice, kafaları kesilerek” katledilen zavallı insanların cesetleri ise ancak 12 saat sonra ortaya çıkmıştı. AFP ve Le Figaro’nun görüştüğü, “katliam” alanında bulunmuş olması gereken, Associated Press için çalışan gazeteciler de köyün boşalmış olduğuna, dolayısıyla katliam yaşanamayacağına, ancak UÇK ile Yugoslav polisi arasında şiddetli çatışmalar çıktığına tanıklık ediyorlardı. Bak. Christophe Chatelot. “Were the Račak dead really coldly massacred?” Le Monde,21 January 1999. Bunlara benzer daha pek çok tanıklık olmasına rağmen, özellikle liberal bilinen yayın organlarının patırtısı arasında boğulup gitti. Račak hadisesi ile ilgili kapsamlı bir bibliyografya için, bak. Francisco Gil-White. The Road to Jenin. Historical and Investigative Research.Last revised October 2005. http://www.hirhome.com/yugo/ranta.htm. [5]    Pierre Péan’ın kitabı (“Le Monde selon K.”) çok önemlidir ve sadece bir biyografi değildir; neoliberal müdahaleciliğin şampiyonlarından birinin gerçek yüzünü açığa çıkarma girişimi olmaktan başka, bu doktrinin anlamını da sorgular. Aslında hiç de solcu olmayan, hatta klasik bir Dögolcü cumhuriyetçi saymak gereken Péan’ın kitabının yarattığı siyasi etki karşısında Kouchner’i savunmak için göğüslerini siper edenlere de bakmalıyız: bunların en “seçkin”leri, Fransa’da “filozof” Bernard-Henri Lévy (Kouchner onun için, “benim vicdanım,” demişti), ABD’de (evet, doğru bildiniz) Hillary Clinton ile BM eski genel sekreteri Kofi Annan’dır. Kitapla ilgili önemli bir inceleme yazısı şurada yayınlanmıştı: Christopher Caldwell. “Communist et Rastignac”. London Review of Books, 9 Temmuz 2009. C. 31, sayı 13. Bu yazıda NGO’ların sınırlarını ve Kouchner’lerin onların gözeneklerine kene gibi yapıştıklarını görürüz. Yazı, Kouchner’in Somali ve Ruanda’da oynadığı rolü aydınlatması bakımından da çok önemlidir.  [6]    Hazal Yalın. “Suriye’de Kosova senaryosu, S-300 komplekslerinin caydırıcılığı ve SDG”. YDH, 12 Kasım 2018. http://www.ydh.com.tr/HD15726_suriyede-kosova-senaryosu-s-300-komplekslerinin-caydiriciligi-ve-sdg.html. Dick Marty’nin alışılmadık ölçüde ayrıntılı ve dehşet verici raporu, konunun ilgilisi için, incelemeye değer: Committee on Legal Affairs and Human Rights. Inhuman Treatmant of People and Illicit Trafficking in Human Organs in Kosova(rapporteur: Dick Marty). 12 Aralık 2010, AS/Jur (2010) 46, Parliamentary Assemly (Council of Europe). https://assembly.coe.int/CommitteeDocs/2010/20101218_ajdoc462010provamended.pdf. Thaçi, bu raporun arkasından Marty’yi televizyondan açıkça tehdit etti. Marty ise ertesi ay “aydınlandı” ve Thaçi’nin “doğrudan bu işe müdahil olduğunu iddia etmediğini” söyledi. Bak. Petrit Çollaku. “Dick Marty Clarifies Organ Harvesting Allegations”, 19 Ocak 2011, Balkaninsight.com. https://balkaninsight.com/2011/01/19/marty-thaci-not-directly-involved-in-organ-harvesting/. [7]    Sırp çevre uzmanı Prof. Velimir Nedeljkovic, 1999 bombardımanından sonra Sırbistan’ın Avrupa’da en yüksek kanser oranına sahip ülke haline geldiğini vurgular; buna göre bombardımanı izleyen on yılda en az 30 bin kişi kansere yakalanmış, bunların 10 ila 18 bini ölmüştür. Bak. RT. “NATO use of depleted uranium in bombing Yugoslavia was ecocide on planetary scale — expert”. http://tass.com/society/1024580.

Sayfalar