Hasan Öztürk

basindan_tarih: 
24 May 2019

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Oylar çalınmamış. Ya ne yapılmış? Deveyi hamuduyla yutmuşlar..! Türk Dil Kurumu sözlüğünde, hamut ile havut eş anlamlı kullanılıyor ve “Deveyi havuduyla yutmak” deyiminin karşısında şöyle yazıyor: “Eline geçen ve hakkı olmayan şeyleri kendi menfaati için kullanmak, hiç çekinmeden büyük suistimal yapmak.” 31 Mart yerel seçimlerinde İstanbul’daki sandıklarda yaşanan alicengiz oyununu Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) gerekçeli kararında ayrıntılarıyla gördük. Özeti şu: * Toplamda 300 binden fazla şüpheli oy var. * 35 bin geçersiz oy CHP’ye yazılmış. * Ölü, tutuklu ve zihinsel engelliler adına oy kullanılmış. * 220 bin kamu görevlisi, görev beklerken 754 sandık başkanı kanuna aykırı olarak seçilmiş. * 108 sandıkta sayım döküm cetvelleri kayıp ya da imzasız. 250 sayfalık gerekçeli kararın özeti aşağı yukarı bu şekilde. Bu özete bakınca, “Çalmışlar” demek hafif kalır. Düpedüz “Deveyi havuduyla yutmuşlar” ve millete de “hazmedin” diye telkinde bulunuyorlar! MİLLET 23 HAZİRAN’I VE SUÇ DUYURULARININ SONUÇLARINI BEKLİYOR YSK’nın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerini yenileme kararının bu saatten sonra iki sonucu olacak. Birincisi siyasi sonuç. 23 Haziran’da sandıklar yeniden kurulacak ve seçim yapılacak. İkinci sonuç ise “adli” ve idari soruşturmalar sürecidir. İkinci sonucun bir bölümü çoktan başlamış durumda. Büyükçekmece’deki seçmen kaydırmalarıyla ilgili dava yürüyor. Tutuklu sanıklar var. Hali hazırda 31 Mart’ta yeniden seçilen CHP’li belediye başkanının sanık sıfatıyla ifade vermişliği var. Ve o süreç devam ediyor. Yakın bir gelecekte YSK’nın yaptığı suç duyurularıyla birlikte il, ilçe seçim kurullarıyla ilgili adli ve idari soruşturmalar başlayacak. Neticesini hep birlikte takip edeceğiz. Bu arada, araya kaynayıp gitmesin. YSK’nın İstanbul seçimlerini yenileme kararından hemen sonra İstanbul İl Seçim Kurul Başkanı apar topar emekliliğini istedi. Bunu da bir not olarak burada tekraren zikredelim. İstanbul’daki olup bitenlerin siyasi parti adaylarının yarışının çok ötesinde olduğunu artık görelim ve aklımızın bir köşesinde tutalım. CHP adayının sırçası dökülüyor, Ak Parti nihayet yekpare görüntü veriyor Şimdi 23 Haziran’a hazırlanıyor siyasi partiler. 31 Mart sürecinde Ak Parti’nin “yekpare” bir görüntü veremediğini biliyoruz. Ak Parti adayı Binali Yıldırım ile Ak Parti teşkilatı arasındaki senkron sorununu sağır sultan bile duymuştu. Ne ki 23 Haziran’a gidilirken bu senkron sorunu çözülmüş görünüyor. Hem Binali Bey, hem teşkilat uyumlu hale gelmiş. Binali Bey’in yüzü daha çok gülüyor. İl Başkanı Bayram Şenocak, Binali Bey’in hemen hemen tüm programlarında yanında yer alıyor. Bu tablonun Ak Parti’nin 23 Haziran’daki en büyük avantajlarından biri olacağına inanıyorum. CHP’nin adayına gelecek olursak. “Mağdur” edebiyatı üzerinden siyaset yapıyor söz konusu aday. YSK mazbatamızı elimizden aldı diyerek dolaşıyor ortalıkta. Bir de sinirlerinin 23 Haziran’a kadar dayanabileceğinden kuşkuluyum. Zira en ufacık bir eleştiride, en ufacık tepkide yüzündeki boyası akıyor. Geçenlerde sosyal medyada bir görüntüsünü gördüm. Yerel bir gazeteci Beylikdüzü’ndeki mal varlığıyla ilgili birkaç soru sorarken, “Başkanım diyeceksin önce” gibi sözler söyleyerek öfke kusuyordu mesela! Diyeceğim o ki Ak Parti ve CHP adayı arasında 31 Mart ile 23 Haziran arasında önemli duruş farkları oluşuyor. Ak Parti adayı Binali Bey’in 31 Mart sürecindeki stratejisini olumlu yönde değiştirdiğine şahit olurken, CHP adayının her geçen gün agresifleşen ve dokunulduğunda bir kenarından dökülen imajına şahit oluyoruz. Bakalım, seçmen iki aday arasındaki bu değişimi ne kadar fark edecek. Takipteyiz. Ekonomi birincil meselemiz oluyor Ön görüsüne, izanına çok güvendiğim bir yüksek devlet görevlisine sordum. “Ekonomi mi, Fırat’ın doğusundaki terör koridoru mu, Doğu Akdeniz mi, S-400 krizi mi? Önceliğimiz hangisi? Hangisi şu anda Türkiye’yi en fazla zorlayan husus?” Verdiği cevap aynen şu oldu: “Fırat’ın doğusunu hallederiz. S-400 meselesini de… Hepsi için bir çıkış yolu var. Ama hepsinin tek bir şartı var ekonomi. Ekonomiyi sağlam temellere oturtamazsak bunların hiçbirini yapma şansımız olmaz.” Anladığım o ki millet bir yere kadar dişini sıkar. Ama cebini her daim düşünür. Cebindeki her bir meteliğin hesabını yapar. Gerektiğinde de o meteliğin hesabını sorar. Türkiye’de her birimizin son 17 yılda refah seviyesi arttı. Bu yaşam tarzına da millet alıştı. Şimdi bir darboğazda alışkanlıklarının elinden gitmesinden endişe edenlerin sayısı artıyor. Sanırım bu konuda ikna edici, inandırıcı ve gözle görülür adımlar atmak gerekiyor. Yanılıyor muyum?
basindan_tarih: 
10 May 2019

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

“Mazereti ve gerekçesi ne olursa olsun” diyerek söze başlayınca “meydan okumanın” bir başka veçhesiyle karşı karşıya olduğumuzu anlamamız için başkaca bir şeye bakmaya gerek kalmıyor maalesef… Ya da “Yazık bir arpa boyu yol almamışız” diyerek 17 yılın birikimini bir poşete doldurup çöp kutusuna atmaya yeltenmişseniz, maksadınız çoktan “üzüm yemenin” ötesine geçmiş demektir. Tek bir maksatları olduğunu biliyorduk. Erdoğan’a çizik atmak… Mümkünse meşru/gayri meşru ne kadar aktör varsa birlikte Erdoğan’ı siyasetten tasfiye etmek. Maksatlarına ulaşmak için vermedikleri söz, yapmadıkları eylem, girmedikleri angajman kalmamıştı. Bunu da biliyorduk. Ne dışarıdaki “ahbap”ları, ne içerideki aparatları… Açıkta hiçbirini bırakmadılar. Her fırsatta “Bir araya gelemez” denenlerle bile gizli kapaklı iş tuttular. Hazırlandılar. Hazırlık yaptılar. Beklediler. 7 Şubat MİT krizinde, Gezi’de, 17/25 Aralık’ta, 15 Temmuz’da nihai hedef hep aynıydı: Erdoğan. Çünkü Erdoğan tespihin imamesidir. Yani birliğin sembolüdür. Bir arada tutmanın adıdır. İyi de o tespihi “yol arkadaşları” neden dağıtmak istemektedir? TESPİHİ DAĞITMAK İSTEYENLER Erdoğan’ı 7 Haziran 2015’ten sonra CHP ile “büyük koalisyon” kurarak Beştepe’ye hapsetmeyi de planladılar, 24 Haziran 2018’de “geniş bir mutabakat” ile “çatı aday” olarak çıkmayı da… Ne var ki hem içerideymiş gibi yapıp hem dışarıdaki tüm aktörlerle flört edenler bugüne kadar yapmak istediklerini bir türlü yapamadı. Yol ayrımına geldikleri halde, bu kez 31 Mart 2019’dan hemen sonra “içeriden”miş gibi ses verdiler. “Partim” diyerek söze başlayıp, 30 kez “partim” kelimesini tekrarlayıp ne Ak Parti’nin hukukunu ne Erdoğan’ın hukukunu korudular. Yetinmeyip üstüne bir de “Bize yapılanları, biz güçlenince başkasına yapıyoruz” minvalinden “otoriterleşme” gibi irrite edici yaftalamalara tevessül ettiler. Oysa Erdoğan’ın, “Kardeşim” dediği biriydi. Bir diğeri, “Hocam ilmine saygım var” dediğiydi. En sonunda dayanamayıp Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) İstanbul seçimlerinin yenilenmesine ilişkin kararı üzerinden sözüm ona “partilerini” sözüm ona “liderlerini” tartışmaya açtılar. “Mazeret ve gerekçesi ne olursa olsun” dedi biri, diğeri, “Bir arpa boyu yol almamışız” diyerek devam etti. Ve ne hikmetse “çıkışları” dışarıdaki ve içerideki Erdoğan düşmanlarıyla senkronize oldu yine. Amerika’dan, Avrupa’dan, İsrail’den yükselen seslerle onlarınkiler arasında ton farkı bile yok. Dışarıdakilerin söylemleriyle onlarınkiler arasındaki uyum; tencere/kapak misali. PARTİYİ KURACAKLAR DA NE YAZIK Kİ HÂLÂ ERDOĞAN DA AK PARTİ DE YETERİNCE YIPRANMADI! Bu köşede 2018’in Aralık ayından bu yana “Ak Parti içindeymiş gibi” görünenlerin 2 ayrı parti kurmak için çalıştıklarını yazıyorum. Bunlardan biri Sayın Ahmet Davutoğlu’nun başını çektiği grup. Diğeri Sayın Abdullah Gül’ün. Düşüncelerimin aksine bu iki ismin Ali Babacan ismini de anarak birlikte parti kuracakları ileri sürülmüştü. Davutoğlu ile Gül’ün bir araya gelme ihtimallerinin çok düşük olduğunu hatta mümkün olmadığını bu yüzden de iki partinin kurulması için 31 Mart seçim sonuçlarının beklendiğini söylemiştim. “İÇERİDEN MUHALEFET ET” STRATEJİSİ Seçimden sonra, Davutoğlu’nun partisinin 1 ay içerisinde deklarasyon yayınlayacağını 2 ay içerisinde de tabelasını asacağını yine bu köşede yazdım. (16 Nisan 2019 Yeni Şafak) Hatta yazının yayınlanmasından birkaç gün sonra Sayın Davutoğlu’nun “manifesto” denen ama Ak Parti ve Erdoğan eleştirisinden başka bir şey olmayan metni çıktı ortaya. (Burada yanıldığımı söylemeliyim. Ben altında başka isimlerin de imzasının olacağı bir deklarasyon beklerken, tek bir imza ile yayınlanan manifesto çıktı ortaya. Gerçi, Davutoğlu medyasında ‘ortak akıl’ ile bir metin hazırlandığı yazıldı.) Sonra benim kulağıma kadar ulaştırılan şu bilgiyi yaydılar: “Parti kurulmayacak. Ak Parti içerisinde bir ‘iyilik hareketi’ olarak muhalefet yapılacak.” GÜL, TÜM MUHALEFETİ YÖNLENDİRMEYE SOYUNMUŞ Sayın Gül cenahındaysa işler daha bir komplike. Çünkü Gül ve ekibinin hem HDP ile hem CHP ile hem de Saadet Partisi ile ilişki kurma, görüş alışverişi yapabilme, hatta birlikte strateji geliştirebilme becerileri var. Bu kombinasyona İyi Parti’yi (İP) de dahil etmek istediler ama olmadı. Belki ileride olur bilemiyorum. Gül ve ekibi, “dışarıdan” aldıkları sufle ile neredeyse bütün muhalefeti örgütleme ve yönlendirme işine soyunmuş görünüyor. En son İstanbul seçimlerinin yenilenmesi ile ilgili YSK kararını eleştireyim derken, “367” garabetini hatırlatan ve “Yazık bir arpa boyu yol alamamışız” diyen Gül’ün YSK’yı eleştirmekten çok “muhalefeti bir arada toplama” gayreti buna işaret. Bu çabasının nedeni, kendi cumhurbaşkanlığını 367 garabetiyle engelleyen “egemenlere” karşı bir adım geri çekilmeyen Erdoğan’ı YSK kararı üzerinde yıpratmak değil de nedir? Gül ile senkronize olan bir İstanbul adayı ve o aday etrafında birleşen “karmakarışık bir ittifak” söz konusu olunca tablo daha net değil mi? Her siyasetçinin gönlünde yatan bir aslan vardır. Parti kurmak, seçim kazanmak. Memlekete siyasetçi olarak hizmet etmek gibi amaçların tümü meşrudur ve kimsenin söz söyleme hakkı yoktur. Eleştiri de haktır. Sonuna kadar hem de… Hukuku koruyarak yapılacak eleştirinin faydası da vardır. Lakin hem Sayın Davutoğlu’nun hem Sayın Gül’ün YSK kararı üzerinden Erdoğan’a ve Ak Parti’ye yönelik hamlesi “eleştiri” değildir. Maksatlıdır ve bir stratejinin ürünüdür. Ne diyelim, böyle dost olduktan sonra düşmana ne hacet! Yanılıyor muyum? Not: YSK’nın İstanbul seçimlerinin yenilenmesi ile ilgili kararı “murdar” edilen seçimlerin kırklanması için bir vesile olmuştur. Murdar kap kırklanarak temizlenebilir. Ve 23 Haziran’da İstanbul seçimleri kırklanarak temizlenecektir. Hayırlı olsun.
basindan_tarih: 
07 Nis 2019

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

  Mahallenin delikanlısını bir başka mahallenin iti köpeğine yem eder miydik? Ya da kendi içimizde olup biteni gidip dışarıya şikayet eder miydik? Bu da nerden çıktı demeyin az biraz sabredin. Hiç unutmuyorum on yaşlarındaydım. Mahallede top oynuyorduk. Oyun sırasında aramızda geçmişten husumet bulunan bir arkadaş ile tartıştık. Tartışma kavgaya dönüştü. Birbirimizi itip kakmaya başladık. Bir ara bizi izleyen çocuklar dahil hepimiz olduğumuz yerde kaskatı kesildik. Çünkü ağabeyim yukarıdan aşağıya doğru emin adımlarla yürüyerek geliyordu. Geldi, geldi, geldi ve…. Evet, geldi hem benim hem kavga ettiğim çocuğun kulağından tuttu, bize birer tokat attı. “Ayıp ayıp size yakışıyor mu” dedi. Ve yürüyüp gitti. Kavga bitti. İtiş kakış bitti. Maç kaldığı yerden devam etti. Yine yıllar önce 8 yaşlarındayken, mahalledeki çocuklarla aramızdaki rekabet kızıştı. Hiç unutmuyorum maçlarda rakibimiz olan diğer mahallenin çocukları bizim mahalleye geldi. Bir kısmı benim ve yanımdakilerin, bir kısmı da rakiplerimizin yanında yer alıp bizi birbirimize karşı kışkırttı. Aramızda öyle bir kavga çıktı ki anlatamam. Çocuk deyip geçmeyin. Birbirimizi epeyce hırpaladık. Araya büyükler, aileler girdi de mahalleye yeniden sulh geldi. Kendi içimizdeki tartışmayı, kavgayı, rekabeti yine kendimiz sulh ile çözebilme geleneğine sahipken bugün ne oldu da dışarıdan medet umar olduk? Ya da dışarıdakilerin müdahalesine bu kadar açık hale geldik? İşi 31 Mart yerel seçimlerine…. İstanbul’daki itiraz sürecinde yaşananlara getireceğimi anlamışsınızdır. Dikkat ettiniz mi CHP sözcülerinin ve Ekrem İmamoğlu’nun söylemleriyle dışarıdan gelen açıklamaların dili aynı. Seçim süreci tamamlanmamış olmasına rağmen, Amerika’dan, Avrupa’dan tuhaf açıklamalar geliyor. Bu açıklamalar ile CHP sözcülerinin hatta liderinin açıklamaları örtüşüyor. Ne tuhaf, ne garip öyle değil mi? Binali Yıldırım ve Ak Parti sözcülerinin “demokrasi”, “şeffaflık ve hukuki süreç” vurgulu açıklamalarıysa yine dışarıdan gelen açıklamalarla perdeleniyor. Oysa mahallemizdeki kavga ve tartışmada bile dışarıdan karışılmasını istemeyen biz değil miydik? En son CHP’li Faik Öztrak, “Sivil darbe” dedi. “Sivil darbeyi sandık darbesiyle devam ettirmek”ten söz etti. İçeriye dönük değil tamamen dışarıya dönük bir açıklamaydı bu. İtiraz sürecini hiçe sayan bir tutum. Tıpkı, dışarıdakilerin açıklamaları gibi. Dün Yeni Şafak’ta okumuşsunuzdur. Ben size ikisini yeniden hatırlatayım. Alman Der Spiegel’de yayınlanan haberde aynen şu ifadeler kullanıldı: “Erdoğan karar vermek zorunda: İstanbul ve Ankara’yı kaybetmeyi kabullenecek mi? Ya da seçimi iptal ederek isyan riskine mi girecek?” Bu düpedüz, Türkiye demokrasisine sabotajdır. Türkiye’nin içini karıştırmaya yönelik hamledir. Sokağı harekete geçirmek isteyenlerin kimler olduğunun göstergesidir. Yine, Amerikan Blomberg tv şunu haberleştirdi: “Pazar günkü seçim sıradan bir seçim değildi, şaibeli bir referandum ile otoriterleşen bir liderin durduruluşuydu. Zaten adil olmayan seçim süreci gerçekleşti.” CHP sözcüleriyle dil birliği dikkatinizi çekmiştir. Kılıçdaroğlu’nun dili, gidip Amerika’da ve Almanya’da habere kaynak olmuş farkında mısınız? Bu veriler bile bize İstanbul’daki seçim ve sonrasındaki olup biten için bir şey söylüyor. Çok uluslu, çok aktörlü bir organizasyon bu seçimde “Erdoğan’a çizik atmak” için bir araya gelmiş. YSK’nın sonunda bir karar vereceğini biliyoruz. Hangi karar çıkarsa çıksın, 31 Mart yerel seçimlerinin özellikle İstanbul ayağını uzun süre tartışacağız. Zira önümüzdeki dönemi bu seçimde olup biteni anlayabilenler tayin edecek.     İmamoğlu fiili durum oluşturuyor, candaşları milleti sokak ile tehdit ediyor     Ekrem İmamoğlu’nun proje olmasından söz etmeyeceğim. İmamoğlu’nun seçim stratejisindeki “uyumlu” görüntüsünden de …     Benim dikkatimi çeken 1 Nisan’dan bu yana İmamoğlu’nun mazbatasız başkanlığını ilan etmesi ve fiili durum oluşturarak itiraz süresinin sonuna hazırlık yapması!     Biraz açayım.     İmamoğlu’nun Anıtkabir’i “CHP adına ziyaret edeceğim” deyip, çocuklarıyla birlikte CHP çelengini mozoleye koyduktan sonra Anıtkabir Özel Defteri’ni “İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı” olarak imzalaması “hile” midir değil midir?     Yine, candaş medyanın “gizlice gitti” dediği Eyüp Sultan’dan “dua” fotoğrafını servis etmesi ve haberin tamında “İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı” sıfatının kullanılması hem bir riya hem bir “hile” midir değil midir?     Anıtkabir’i ziyaretinde “hülle” yapıyor. Dahası, eşini ve çocuklarını da bu “hülle” ve hilede kullanıyor.     Eyüp Sultan ziyareti ise “Gizlice gitti” ifadesi kullanılarak servis ediliyor.     Bir konuya daha dikkat çekmek istiyorum.     İmamoğlu’nu destekleyen CHP, İyi Parti (İP) ve HDP seçimin galibi olarak onu görüyor. Peki neden şu ana kadar sevinç gösterileri yapılmıyor?     Hatta nasıl oluyor da İmamoğlu CHP’nin en çok oy aldığı Kadıköy, Bakırköy, Beşiktaş gibi ilçelere gitmiyor da Güngören ve Fatih gibi semtlere gidip fotoğraf veriyor!     Bana göre bütün bu fotoğrafları dışarı dönük veriyor.     Alman Der Spiegel’in, “(…) seçimi iptal ederek isyan riskine mi girecek?” demesi bundan.     Yanılıyor muyum
basindan_tarih: 
09 Eyl 2016

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Her namaz kılanı, FETÖ'cü… Her Nur talebesini FETÖ'cü… Her mütedeyyini FETÖ'cü… Her dindarı FETÖ'cü sanan ya da gören bir yapı var farkında mısınız? Adını “Cemaat” koyan Fetullahçı Terör Örgütü FETÖ, bütün cemaatleri bir tarafa ayırıp tekelleşmiş midir? Evet. Dini motifleri, dini terminolojiyi, dini yaşam biçimini gözümüzün içine sokmuş mudur? Evet. Dinin bütün değerlerini gerektiğinde sonuna kadar istismar etmiş midir? Evet. Buna mukabil, her yere sızarak, her yere konarak, her taşın altına gizlenerek, her davranış biçimini yaparak “geniş mezhep sahibi” olduğunu göstermiş midir? Evet. Sadece maklube yemeyerek, gerektiğinde içki içerek, dekolte giyerek, “vazife icabı” zina ederek, takiye yapmış mıdır? Evet. O yüzden bugün “at izi it izine karışmış” mıdır? Evet. Bütün bunlara rağmen şunu biliyoruz ki, FETÖ'cülerle, dindarlar… FETÖ'cülerle, cemaatler… FETÖ'cülerle, Nur talebeleri… FETÖ'cülerle, mütedeyyinler asla bir değildir. Allah'ın rızasından başka beklentisi olmayanlarla bizi “Allah ile aldatanlar” arasındaki farkı bilmeyecek kadar basiretsiz miyiz peki? Hayır! Fakat bakıyorum da, sol- Kemalist çevreler, ulusalcılar FETÖ'yü bahane ederek, FETÖ torbasının içine dindar, mütedeyyin memleket evlatlarını da atıyor, attırıyor. Bu tek torba uygulaması bize bugüne kadar FETÖ'nün karşısında konumlanan, direnen, mücadele eden dindar, muhafazakar, mütedeyyin insanlarımızın tasfiyesine neden oluyor. Kısa hatırlatmalarda bulunayım: Örneğin, Türk Silahlı Kuvvetleri'nde “namaz kılan” tüm personeli FETÖ'cü yaftası ile tasfiye etmek istediler mi? Evet. Yine, YÖK'te FETÖ'cü olmadığı aşikar bilinen muhafazakar, mütedeyyin bazı isimler tasfiye edildi mi? Evet. Milli Eğitim gibi, Adalet Bakanlığı gibi kurumlarda da aynı sıkıntılar yaşandı mı? Evet. Bütün bu olup bitenlerin iki nedeni var: Birincisi, FETÖ denen alçak örgütün kriptoları kendilerini koruyup, onlarla yıllarca mücadele eden dindar, muhafazakarları “FETÖ'cü yaftası” ile tasfiyeye kalkıştı… İkincisi, kişisel ihtiraslar ve husumetlerle yapılan ihbarlar 15 Temmuz'da yaşadığımız büyük travma nedeniyle ince elenip sık dokunulmadan karara bağlandı. Sonuçta, bugün FETÖ ile mücadelede, yeni mağdurlar ortaya çıkıyor. Sevindirici olan, devletin en tepesinden “at izi it izine karışıyor” uyarısının gelmesi…. Başbakan Binali Yıldırım'ın, müsteşarına her ilde “komisyon kurulması” talimatı vermesi. Bu konuda son bir uyarı: Şu hususu da gözden kaçırmamak gerekir… Öyle bir örgüt ile karşı karşıyayız ki, kriptoları soruşturma ve incelemelerde ölçü olarak kabul edilen hiçbirine uymuyor. Kendilerini öyle gizlemişler ki karşımıza ulusalcı, İslamcı, Kemalist, ateist her türlü kılıkla çıkabiliyorlar. Bu nedenle, “Kurunun yanında yaş da yandı” dediğimiz bazı zamanlarda o “yaş”ların da “kuru” olabilme ihtimalini de bilmemiz gerekiyor. Zor bir mücadele… Sadece veri değil, basiret ve feraset de gerek.