Ergün Yıldırım

basindan_tarih: 
09 Şub 2020

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Erzincan’ın soğuk bir kış gecesi. Sokak ortasında bir eski Reno araba. Sakallı, takkeli, orta yaş üstü bir baba. Reno arabada tek başına yaşıyor. Samimiyetiyle ve baba duygusuyla konuşuyor. Bütün evlere sahip çıkma inancıyla tutuşuyor. Bir Müslüman babanın sessiz çığlıklarını atıyor. İnsanın içini yakan bir baba feryadına çarpılıyoruz. Çarpıldığımız babayı sokağa atan kanunun ve tutumun zalimliğidir. Baba, çocuklarına İslam’ı öğütlediği ve İslam’a uymalarını istediği için evinden dışarı atıldığını söylüyor. Evden uzaklaştırma denilen kanun, resmen babayı evinden sokak ortasına atmış. Babanın ruhunda fırtınalar kopuyor. İstanbul Sözleşmesi’ne kızıyor. Bunun Müslümanların ailesini yıktığını söylüyor. İktidarı yardıma çağırıyor. Ama yine de hükümete inancını kaybetmiyor. Siirt’te başka bir babanın hikayesi var. 17 yaşındaki kızı gece saat 23.00’te eve geliyor. Baba buna çok kızıyor ve kızına bir tokat atıyor. Anne ve kız şikayet ediyorlar onu. Baba evden uzaklaştırılıyor. Baba, kız kardeşinde kalıyor. Fatih Sevgili arkadaşımıza diyor ki: “Ben şimdi ne yapayım. Herkese rezil oldum. Eve gitsem gözüm onları görmek istemiyor. Bu defa gerçekten öldürürüm. Gitmesem bu defa beni, daha da rezil edecek bir şey yaparlarsa (eve başka erkek almak gibi ) ne yapar ne ederim?”. Memleketimizde daha nice böyle hikayeler yaşanıyor. Bir sözleşme ve bir yasal düzenleme Türkiye’de babanın inanç ve kültür dünyasını hiçe sayarak uygulamaya dönüyor. Kadının beyanını esas alan ve anlaşmazlık durumunda babayı evden uzaklaştıran yasadan bahsediyorum. Fransız düşünür Montesquieu , daha 18. Yüzyıl’da kanunların sosyolojik ruhundan bahsediyor. Kanunların dayandığı sosyoloji…Türkiye’de babanın dayandığı kültürü dikkate almıyoruz ve koyduğumuz kanunla aile içi şiddeti çözeceğimizi düşünüyoruz. Sonuç bir fiyasko! Çünkü şiddet azalmıyor ve üstelik yeni başka sorunlara yol açıyor. Babanın ölümüdür bu! Oysa baba salt biyolojik bir varlık değil. Evli olan, hatunu olan ve çocuk sahibi olan bir biyoloji değil. Bir beden metası da değil. Baba, bedenden daha fazladır. Bir anlam dünyasıdır. Bu anlam dünyasına baba kültürü diyoruz. Bir kanunla ne baba değişir ne de yeni baba gelir! Yıllar içinde, toplumun örfleri ve uzlaşmalarıyla oluşur. Bizim kültür dünyamızda baba, evin kurucu aktörüdür. O nedenle de ağır mesuliyetleri var. Mesela evin geçiminden sorumludur. Hala da kadın para kazanarak eve katkı sağlasa bile geçiminden endişe duyan en önemli kişi baba olmaya devam eder. Baba, evi evirip çeviren otoritedir. Otoriter demiyorum, otorite diyorum. Çocuklar arası ve aile için düzenin bekçisidir. Bostan ev ise bekçi de babadır. Baba, güven veren varlıktır. Tarım toplumunun eşkıyalarına karşı kas gücüyle aileyi koruyan bir şahsiyet olarak geçmişte kalmadı. Hala varlığıyla güven verir. Hastalıkta, belada ve sıkıntıda ailenin sırtını dayanarak kendini iyi hissedeceği bir dağdır. Olası fırtınalarda sığınacağı bir limandır. Annenin çocuklara söz geçirmesinin ve onları terbiye etmesinin her zaman en önemli caydırıcı kuvvetidir. Bugün post-modern batıda baba ölmüştür. Aile dağılmaktadır. Erkekler baba olmaktan kaçıyor. Kadınların ve çocukların aradığı baba otoritesi yoktur. Baba, salt biyolojik bedendir. Ekonomik partnerdir. Ekonomiden ve biyolojiden öte bir değeri yoktur. Bu nedenle hem saygınlığını hem de anlamını kaybediyor. Saygın, tecrübeli, büyük, aileyi evirip çeviren ve sırtın dayayacağı bir çınar olmaktan çıkıyor. Post-modern sürgündür baba. Ailesinden sürgün, saygınlığından sürgün, büyüklüğünden sürgün. Şimdi babanın sürgün zamanları Türkiye’ye de uzandı. Türkiye’de de baba sürgündedir artık. Evinden atılandır. Ev, otoritesizdir, başsızdır. Bütün başların rahat girip çıkmasına açık hale gelmiştir. Artistler, patronlar, şarkıcılar…Çocuklarımız şimdi onların otoritesinde paramparça.
basindan_tarih: 
17 Ara 2018

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Gülen yapısının ne olduğunu ve terör haline nasıl geldiğini anlamak hala çok önemli bir mevzu. Çünkü FETÖ ile mücadelenin kapsamı buna göre belirleniyor. Nitekim ulusalcılar, 17 Aralık milat olamaz diyorlar. Hatta daha da ileri giderek açıktan açığa Erdoğan da Gülen yapısıyla beraber çalıştı ve o da sorgulanmalı diyerek tehditlerde bulunuyorlar. Yargıçları ve hukuku bu bakış açısıyla baskı altına alıyorlar. Sadece yargıçları ve hukuku mu baskı altına alıyorlar? Hayır, bir de siyaseti etkiliyorlar. Bol bol aba altından sopa gösteriyorlar. Bu iddiayı ileri süren çevreler “biz otuz sene yazdık FETÖ olduğunu” diyorlar. Bunlar zaten otuz sene boyunca hepimize gerici, devleti ele geçirmek isteyenler, Atatürk düşmanı, devlet haini deyip sayıklamadılar mı?   Otuz yıl boyunca Özal’a da takunyalı demişlerdi. Tarikatları ve cemaatleri de dış güçler oyunu ve sömürü odakları diye yaftalamışlardı. Bütün İslami hareketlere, cemaatlere ve tarikatlara Amerikancı etiketi yapıştırıyorlardı. Nakşiler, Milli Görüşçüler, İslamcılar, Nurcular…Hepsi de Amerikancıydı! Yeşil kuşak projesinin parçalarıydı. Anti-komünizm bağlamında şekilleniyorlardı. Türk demokrasisi de bununla açıklanıyordu. Demokrasi ile dine ve muhafazakarlara gelen özgürlük ve katılım imkanı yine bu Amerikancılık tezi ile açıklanıyordu. Kimdi bunlar? Bunlar Sovyetik siyasetin etkisinde ya da Çin Maoculuğu etkisiyle her çeşit komplo, yalan ve siyaset üretenler. Sol menşeli aydınlar. Ancak evrensel sol değil, Kemalizm maskeli sol bu. Zaten Atatürk ile de bol bol solculuk yapıp, milli yapılara da Atatürkçü olmaya yön veren çevreler. Sanki Atatürk solcuymuş gibi. Şimdi bu çevreler Gülen yapısını bu siyasetin bir parçası olarak tanımlıyor ve FETÖ’nün kırk yıldır var olduğunu ileri sürüyor. Dolayısıyla Gülenin sohbetlerine katılan, toplantılarına giden, yayınlarında yer alan herkesi FETÖ ile damgalıyor. Bu siyaset perspektifi ile FETÖ mücadelesinin stratejisini belirlemeye çalışıyorlar. Kendileri devlette tek hakim güç olsun diye şimdi Erdoğan başta olmak üzere bütün muhafazakar aydın, siyaset ve tüccarları kapsayacak biçimde tasfiye etme rüyasına dalıyorlar. Bunu da hukuku savundukları ve devlete sahip çıktıkları havasını vererek yapıyorlar. Büyük bir cüretkarlık ve değişmeyen ilkel ulusalcı sol zihniyet! Önce şunu açık ve net bilmemiz gerekir. FETÖ ile mücadele ona bakış ve onu tanımlayış ile çok yakından ilgili. Tanımı sol ulusalcılardan ödünç almayacağız. Sosyolojik karşılığı yüzde biri bile bulmayan bu örgütlü ekip, bundan dolayı demokrasi düşmanıdır. Türk yakın siyasi tarihini bu marjinal ve gayri milli unsurların perspektifiyle okumayacağız. Türk demokrasisi büyük bir tecrübe. Türkiye Cumhuriyetinin soğuk savaşta ABD ile müttefikliği gerçekçidir. Yoksa Sovyet Komünizmi geriye ne devlet bırakırdı ne de din. Bütün İslami çevreler ve sağ çok gerçekçi bir biçimde “liberal laikliği”, “ateist laikliğe tercih etmiştir. Necip Fazıl, Nurettin Topçu, Erol Güngör gibi bir çok aydın Komünizmle Mücadele Derneği Dergisinde yazılar yazmış. Bunlar ne Amerikancı ne de CİA ajanları. Onurlu ve mücahit aydınlar. Gülen yapısı, başlangıçta bir cemaattir. Yaptığımız sosyolojik araştırmalar ve gözlemler bunu ortaya koyuyor. Gülen kendi şahsıyla ajan olabilir. Ancak onun etrafında toplanan ve ona anlam yükleyen insanların bilinç ve tutumları budur. Halk da bu zahiri yönü nedeniyle destekte bulunuyor. Muhafazakârların büyük kısmı okullarına çocuklarını veriyor, gazetelerini alıyor ve sohbetlerine katılıyor. Devlet de onu ılımlı din temsili ve milli görüşe(siyaseti vurgulayan din anlayışına) alternatif görerek destekliyor. (ANAP döneminde İstanbul’un en büyük camilerinde DİB adına vaazlar vermektedir). Gülen, Arap baharı ile beraber ABD ve İsrail ile farklı ilişkilere giren hükümete ve devlete karşı ABD ve İsrail’i tercih ediyor. Arkasından da meşru hükümete karşı illegal faaliyetlere girişiyor. Bu süreçte kimi ulusalcılar da Gülen’e yaklaşıyor ve Erdoğan’ı yerinden etmenin peşine düşüyorlar. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dediği gibi 17 Aralık 2013 bir milattır. FETÖ başlangıçta cemaat, sonra paralel yapı ve daha sonra bir cunta ve darbe yapısına dönüşmüştür. Başkalarının gözüyle tarihimize bakarsak kendi tarih bilincimizi kaybederiz. Hatta kendimizi aldatırız. Ne tarihe aktörlük yaparız ne de kendimiz ayakta kalırız. Türkiye tarihini ve Gülen yapısını anti-Amerikancılık üzerinden okuyanlar, bize akıl vereceklerine önce “akıl sahibi” olsunlar!
basindan_tarih: 
01 Nis 2018

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Anormal zamanlarda yaşıyoruz. Terörün, savaşın ve kutuplaşmanın yükseldiği zamanlardayız. ABD, Türkiye’ye karşı savaşan terör gruplarını destekliyor. Soğuk savaş döneminde bizim en büyük müttefikimiz olan ABD. FETÖ, Millet Meclisimizi bombaladı, darbe ve işgale girişti. Devlet içinde devlet olarak yapılandı. Ordu, yargı ve din alanında büyük tahribatlara yol açtı. Fakat örgütün en önemli adamları ABD’de yaşıyor. Gülen orada tehditler savurmaya ve yalanlar yaymaya devam ediyor. PYD, YPG ve PKK Türkiye’ye karşı savaşırken ABD onları Suriye’de destekledi. 1945’lerden sonraki tarihimizi artık bu yeni şartlarda okuyoruz. Bu siyasal tarih okumamızı anti-komünizm siyasetine indirgeyerek yapıyoruz. Yeşil Kuşak projesini de bu siyasete dahil ediyoruz. Gülen yapılanmasını da baştan itibaren buraya yerleştiriyoruz. Hatta daha da ileri giderek bütün İslami hareketleri bu kapsamda değerlendirmeye başlıyoruz. Aslında böyle bir okuma tarzı sol Kemalist aydınların eskiden beri yaptıkları şeydir. Uğur Mumcu ya da başka bir aydının eski kitaplarına bakmanız yeterli. Hepsi çok partili sisteme geçişle gelen İslami canlanma ve özgürleşmeyi Amerikanlaşma olarak yorumluyor. Hatta Erbakan’ın İsviçre’den Muhsin Batur önerisi ve Abdi İpekçi aracılığıyla getirtildiği söylenir. Böylece sağ siyaset İslamcılıkla bölünerek CHP güçlü kılınacaktı! Bugün bu sol Kemalist bakış İslami camiada yeniden yükseliyor. Seyyid Kutup’un İslam’da Sosyal Adalet kitabı MİT tarafından Türkçeye çevrilmesi önerilmiş denerek de İslamcılığın projeliğinden bahsediliyor. Salih Özcan ve Yaşar Tunagür gibi isimlerin derin bağlantıları da kanıt olarak gösterilerek İslami canlanma ve varlık sadece istihbarat, proje ve uluslararası komplolarla beraber yorumlanıyor. Şimdi bir de hep gündemde olan Muhammed bin Selman “Vehhabiliği soğuk savaş zamanında ABD antikomünist siyaset için destekledi, biz yeniden aslımıza döneceğiz” diyerek tartışmaya yeni bir boyut kattı. Peki bu kadar çok ABD ile içli dışlı olan bir adam neden ABD’nin soğuk savaştaki işbirliğinden rahatsız olmuş? Bütün bu yaklaşımlar oldukça eksik, yönlendirici ve stratejik bilgilere dayanıyor. Her şeyden önce ABD ya da istihbarat birimlerinin amaçları ne olursa olsun, İslam’ın ve Müslümanların da kendi amaç ve çabaları vardır. Toplumların ve hareketlerin sosyolojisi inkar edilemez. Türkiye 1945 yılında sadece anti-komünizm siyasetiyle açıklanacak bir alan değil. Çok partili sisteme geçiş, demokrasinin kurulması ve uluslararası liberal değerlerle bütünleşme arayışları realitesi var. Bütün bunlar İslam’ın kendisini özgürce ifade etmesine yol açmıştır. Amerika’nın kendi hesaplarıyla bu yeni trendi algılayarak siyasetler üretmesi, bu gerçekliği değiştirmiyor. İslam bu topraklarda en temel değerdir. Baskı döneminden sonra özgür ortam bulunca kendisini yeniden ve yeni çizgilerle ifade etmeye başlamıştır. Soğuk savaş, sert ideolojilerin yükseldiği dönemdir. Türkiye’de bütün akımların ideolojileşmesi gibi İslam etrafında toplanarak aktivist çalışmalara yönelenler de ideolojileştiler. Bunu yaparken kendilerine hitap eden bir dil olarak Seyyid Kutup gibi insanları buldular. Kutup’un meydan okuyucu, aktivist ve sert politik dili cazip geldi. İslam’ı çeşitli politikalarıyla dışlayan bir sistem karşısında bunun alıcı bulmasından daha doğal bir şey de olamazdı. Mürtecilik suçlaması, deyim yerindeyse “Allahın hükmüyle hükmetmeyen kafirlerdir” ayetiyle cevap veriliyordu! Karşılıklı dışlama devreye giriyordu. Ancak öte yandan Milli Görüş, Nurcular ve Süleymancılar gibi hareketler doğdu. Bunların hepsi dışlanan İslam’ı yaşamak mücadelesiyle bir araya gelip oluşturulan cemaatleşmelerdir. Elazığlı eski bir mühendis olan rahmetli Yüksel Özkaynak, 1960’ların ortalarında ilim yayma cemiyetini kurduğumuz zaman polisin müdahalesi karşısında bizi savunacak bir avukat zor bulduk demişti bana. Milli Görüş, her zaman büyük suçlamalarla karşılaştı. Bir çok partisi kapatıldı. Erbakan her zaman şiddetten uzak durmasına rağmen her zaman dışlamalarla karşılaşmaktan kurtulamadı. İslamcılar Ak Parti iktidarından önce sistemin kapısında üvey evlatlardı. Vehhabiliği, 1960’larda Kral Faysal ittihad-ı İslam bağlamına taşıyarak vehhabileri yeniden Müslüman varlığın geniş dünyası içine taşıdı. İslam Kalkınma Bankası, İslam Konferansı Teşkilatı, Dünya Müslümanlar Ligi gibi kurumlar ihdas etti. Filistin meselesine sahip çıktı. Bütün bunlar reel politik bağlamda milliyetçilik, sosyalizm ve sekülerlik ideolojilerine alternatif anlamını taşıyordu elbette. Sovyetik siyasete karşı ABD’nin de işine gelebilirdi. Ancak unutmayalım ki aynı ABD sonuçta Kral Faysal’ı şehid etti. İslami hareketler hem Türkiye’de hem de dünyada Müslüman toplumların sorunlarını çözmek için ortaya çıkan yapılardır. Muhalefet ve fikir üretme kapasiteleriyle de toplumlara önemli katkılarda bulunmuşlardır. Kimi küresel güçlerin reel politik tutumlarıyla eşleşen yanlarının olması bu gerçeği değiştirmiyor.
basindan_tarih: 
23 Eki 2016

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Osmanlı sonrası Ortadoğu'da yeni rejimler kuruldu. Başlangıçta krallıklara ve aşiretlere dayanan bu rejimler, 1950'lerden sonra yerlerini askeri rejimlere bıraktılar. Ortadoğu düzeni, milliyetçi ideolojiler ve askeri cuntalara dayalı yeni rejimlerle kuruldu. Mısır'da Nasır, Suriye ve Irak'ta Baasçı Saddam- Esad bu rejimlerin kurucularıydı. Sosyalizm, milliyetçilik ve askeri cuntaların bileşimlerinden oluşuyorlardı. Körfez bölgelerinde ise aşiret ailelerine dayalı krallıklar ortaya çıktı. Suud ailesi bunlar içinde en öne çıkanıydı. Askeri diktatörlüklere ve aşiret ailelerine dayalı bu rejimler, baskıcı siyasetlerle siyasal birliği kurmaya çalıştılar. Kaddafi, Libya'da onlarca aşiret ailesini bir araya getirerek rejimini sürdürmüştü. Ancak Baasçılık ve Nasırcılık daha tutkulu rejimlerdi. Kemalizm de kısmen buna katılanlar arasında yer alıyordu. Modernleşmek istiyorlardı, kalkınmak istiyorlardı ve dünya düzeni ile kendi çıkarlarını uyumlu hale koymak istiyorlardı. Bir kadroyla, bir liderle ve emirle her şeyi düzelteceklerini sanıyorlardı. Devrimciydiler; Arap nasyonal sosyalizminin devrimcileriydiler. Topluma kapalı bir elitizm ideolojisi ve kadrosu ile yapmanın peşindeydiler. Hepsinde de halk vurgusu vardı, ama kararlarında halk yoktu! Bu askeri rejimler ve milliyetçi ideolojiler toplumsal yapıların sivilleşmesi için ciddi adımlar atmak yerine sadece yasalar, meclisler ve seçimlerle demokrasisi olmayan cumhuriyetleri inşa ettiler. Bundan dolayı Libya'nın da Mısırın da Irak ve Suriye'nin de adlarında cumhuriyet vardı. Bu rejimler, seçime, meclise ve anayasaya dayanıyorlardı. Ama bütün bu kurumlar soylu aileler, elit askerler ve elit bürokratlar tarafından dizayn ediliyordu. Körfezin başını çektiği diğer rejimler ise kabile ve aşiretlerin soylu ailelerinin hâkimiyetinden oluşuyordu. Bu rejimler ilk büyük sarsıntıyı İran İslam Devrimi'nin meydana okuması karşısında yaşadılar. Bu nedenle Saddam'ı seferber ederek statükolarını korumak istediler. İkinci büyük sarsıntı küreselleşmeyle geldi. Açık toplum talepleri, sosyal hareketliliğin artışı, yeni temsil kanallarının açılışı… Öteden beri yatay toplumda var olan hareketler ve cemaatler bu yeni dönemde Arap Baharı ile eski rejimlerin merkezlerine büyük dalgalar halinde çarptılar. Tunus'ta bir üniversiteli seyyar satıcı ekonomik nedenlerle kendini yakarak ilk fitili ateşledi. Arap meydanlarından değişim talepleri yükseldi. Eski rejim yeni teknolojiler, yeni dünya ve yeni talepler karşısında yeni kitlelerle karşılaştı. Camp David düzeni, krallıklar ve askeri diktalar değişime çağrılıyordu. Demokrasisiz cumhuriyet yetmiyordu. Batı düzeninin bu gerici rejimlerle anlaşmaları vardı. Bundan dolayı Batı demokrasileri Ortadoğu demokrasilerine hayır dedi. İslami hareketler ve yükselen politik talepler sert tedbirlerle dışlandı. Rejimlerin statükoları korunmaya çalışıldı. Rejimler, yeni yükselen hareketleri isyana zorladı. Muhalefet de isyan hareketlerini üretti. El-Kaide güçlendi ve bir de IŞİD'i doğurdu. Kurucusu Zerkavi, El-Kaide'nin Afganistan kamplarından eğitim alarak Irak'a gelmişti. Arkasından onlarca isyan hareketi türedi. Hem rejimler sertleşti hem de isyancılar. İki tarafın çatışmalarıyla toplumlar anomik hale geldiler. Aşiretler, mezhepler ve etnisiteler fışkırdı. Her rejim bunlardan bir unsurla beslenmeye başladı. Herkes siyasal aidiyetini bu unsurlarla tanımladı. Şimdi rejimler büyük güçlerle anlaşarak ve bu unsurları kullanarak savaşıyorlar. İsyancılar da aynısını yapıyor. Rejimler de ABD ve Rusya ile işbirliği içinde hareket ediyor, isyancılar da. Başka biçimde söylersek ABD ve Rusya'nın hem işbirliği yaptığı rejimleri var hem de isyancıları. Eski rejimler bu halleriyle devam ettikçe isyancılar var olmayı sürdürecek. Belki rejimler, büyük güçlerle yaptıkları ittifaklarla isyanları bastıracaklar. Ama bu isyanlar, bu rejimlerin eserleri zaten. Bu dünya düzeninin ve bu Ortadoğu düzeninin eserleri. Onlar ne uzaydan geldiler ne de başka bir yerden. Bu yarım yüzyıllık rejimler, bu isyancı muhalefeti üretiyorlar. Bu rejimlerin baskıları, gelir dağılımındaki çarpıklıkları, rüşvet ve elitler ayrıcalıkları, Batı düzeniyle ahlaksızca yaptıkları işbirlikleri devam ettikçe isyancılarını da kendi elleriyle üretmeye devam edecekler. Bundan çıkış yolu nedir? Bu rejimler ve isyancılar diyalektiğinden toplumlarımızı nasıl kurtulabilir? Düşünmeye devam edelim.