Ender Helvacıoğlu

basindan_tarih: 
20 May 2019

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

AKP (süreci daha geniş alırsak Siyasal İslam) üç koşulu sağlayarak iktidara geldi: Birincisi, Türkiye burjuvazisini ikna etti. Sadece küresel burjuvazi ile bütünleşmiş olan büyük burjuvaziyi kastetmiyorum. Başaltı ve orta burjuvazinin de önemli bir kesimini ikna etti; hatta esas olarak bu kesime dayanarak iktidara yürüdü. Burjuvazi, Siyasal İslam’ın iktidarı altında kârını istikrarlı bir biçimde artırabileceğini ve büyüyeceğini gördü. Laiklik, yaşam tarzı gibi konular ise burjuvazimizi fazla ilgilendirmedi; AKP’nin devlet katlarıyla bütünleştiğinde bu tür aşırılıklarının da törpüleneceğini düşündüler.   İkincisi, Siyasal İslam, emekçiler üzerinde diğer siyasal odakların hiçbirinde bulunmayan bir ideolojik hegemonya potansiyeline sahipti. Burjuvazinin ikna olmasının en önemli nedeni de buydu zaten. Din ile uyuşturulmuş, patronuna biat etmiş, kaderine razı olmuş bir emekçi kitlesi burjuvazi için bulunmaz bir nimetti. Üstüne üstlük, yaşanan ekonomik krizler sonucu biriken emekçi tepkisinin akıtılabileceği, sistem açısından zararız bir havuzu temsil etmekteydi AKP.   Üçüncüsü, kangren olmuş Kürt sorununa çözüm getirebilecek bir odak olarak ortaya çıktı. Eski rejimin siyasal odakları çözüm yeteneklerini yitirmişlerdi, dahası sorunun kangrenleşmesinin nedeniydiler. İslam, Türklerin de Kürtlerin de kabul edebileceği bir çatı (yapıştırıcı) işlevi görebilirdi.   AKP bir Amerikan projesiydi. Ama bu proje yukarda özetlediğimiz geniş bir toplumsal tabana sahipti ve Türk devleti içindeki kliklerin önemli bir bölümünün de desteğini aldı. Erdoğan’ın önünü açan kritik adımlarda sahneye çıkan şahsiyetleri anımsayalım: Devlet Bahçeli ve Deniz Baykal.   Bu tabloya AKP’nin başarılı bir biçimde uyguladığı “mağduriyet” taktiğini de eklemek gerek. Erdoğan şahsında AKP, ceberut rejim tarafından ezilen kitlelerin (emekçiler, varoşlar, Kürtler…) babasıydı. Var olan rejim mağrurdu, AKP-Erdoğan ise mağdur. Türban meselesi de bu mağduriyet taktiğini ete kemiğe büründüren mızrak ucu oldu.   Elbette kolay olmadı; AKP’nin iktidara yürüyüş sürecinde devlet içinde ciddi çatışmalar yaşandı. İş sokağa da döküldü (Cumhuriyet mitingleri). Fakat kritik dönemeçlerde (kapatılma davası, Gül’ün cumhurbaşkanlığı, Cumhuriyet mitinglerinin bıçakla kesilmesi vb.) AKP’yi destekleyen güçler galip geldi.   ***   Ve geldik bugüne… Yukarıda dikkat çektiğimiz kıstaslar açısından günümüze baktığımızda AKP’nin ivmesinin nasıl düşüşe geçtiğini de saptayabiliriz. Ve bunun “hatalar” sonucu değil “zorunluluklar” sonucu olduğunu da anlayabiliriz.   – AKP 17 yıl boyunca kendi burjuvazisini yaratma yoluna gitti. Sistem içinde kalıcı bir yer edinebilmek için buna mecburdu. Destekçi burjuvaziye güvenilemezdi, desteği çekebilirlerdi; bu nedenle kendi öz burjuvazisini yaratmak zorundaydı. Aslında kapitalist yolu benimseyen her yeni iktidar bunu yapmak zorundadır. Genç Cumhuriyet de yapmıştı. Fakat o dönemde -neredeyse- sıfırdan bir burjuvazi yaratıldı. Bugün ise AKP kendi burjuvazisini yaratırken, bunu ister istemez kadim Türkiye burjuvazisinin aleyhine yapmak durumundaydı. Türkiye büyük ve zengin bir ülke, bir süre idare edilebilir. Yani belli bir süre hem kadim burjuvazinin gönlü hoş tutulur hem de yeni bir burjuvazi yaratılabilir. Fakat bu sürecin bir sonu var ve sonuna gelindi.   AKP’nin kısa sürede yarattığı vurguncu-soyguncu ve asalak burjuvazinin çıkarının diğer burjuva kesimlerle çelişmesi kaçınılmazdı. Bu, AKP’nin bir çıkmazıdır: İktidara kadim burjuvazinin desteği ile geldi. İktidarını korumak için kendi öz burjuvazisini hızla yaratmak zorundaydı. Ama bu yaratım ister istemez kadim burjuvazinin tepkisini ve desteğini çekmesini getirdi. AKP kendi öz burjuvazisine mecburdur, ama bu mecburiyet onun burjuvazi içindeki tabanını daraltmaktadır. Şimdi bu süreci yaşıyoruz.   Bu çıkmazı en iyi İstanbul belediye seçimlerinde görebiliriz. Erdoğan, çoğu kişinin “hata” olarak nitelediği seçim iptali kararını almak zorunda kaldı. Çünkü yaratılan vurguncu-asalak burjuvazinin (Bizzat Yıldırım ve Albayrak aileleri) vazgeçilmez mekanizmalarından biri İBB’dir; İstanbul’u kaybetmeyi göze alamazlar. Ama bu hamle, Erdoğan’ın Türkiye iktidarını da riske sokmaktadır. Kırk katır mı kırk satır mı durumundadır Erdoğan.   – AKP, Kürt sorunu konusunda, 20 yıl önceki çürümüş cumhuriyet rejiminin pozisyonuna düştü. “Kürt masası” kurma, Kürt sorununu çözme potansiyelini yitirdi. Kürt hareketinin desteği ile iktidara geldin, ama gelinen noktada iktidarını korumak için Türk şovenizmine (MHP’ye) mecbursun, fakat bu durumda seni iktidara getiren Kürt hareketinden kopuyorsun. AKP’nin bir diğer çıkmazı da budur.   – AKP-Erdoğan artık mağdur da değil. Tam tersine, mağrur. Kasımpaşa’nın asi çocuğu, bugün sarayda oturuyor, lüks içinde yüzüyor, yüzlerce korumayla geziyor… Halkın gözünde “ceberut devlet”in günümüzdeki adresi AKP-Erdoğan iktidarıdır. Her türlü haksızlığın, hukuksuzluğun, adaletsizliğin, vurgunculuğun, yolsuzluğun, kapkaççılığın, halk düşmanlığının simgesi ve yaşanan ekonomik sıkıntıların sorumlusu Erdoğan ve yakın çevresidir. Dolayısıyla AKP iktidarının en büyük dayanağı olan emekçiler üzerindeki hegemonyası da hızla erozyona uğramaktadır. Ve bu iktidar -tıpkı bir zamanlar Erdoğan’ın yaptığı gibi- yeni “halk çocukları” tarafından tehdit edilmektedir. Bu dönüşümün de en net gözüktüğü alanlardan biri İstanbul belediye seçimleridir.   ***   Kısacası, AKP’nin iktidarını korumak için yaptığı zorunlu hamleler, iktidarı yitirmesini hızlandırmaktadır. Tıpkı eski yozlaşmış cumhuriyet rejiminin düştüğü çıkmazdır bu. Gerileyen, ivmesi baş aşağı giden güçlerin kaderidir bu kısırdöngü. Öyle gözüküyor ki, AKP nasıl geldiyse öyle gitmektedir.   Ne kadar direnilirse direnilsin (her yola başvurarak direnecekleri anlaşılıyor), karşı konulamaz bir süreçtir bu. Hani “Türkiye’nin mecburiyetleri” diye bir deyim vardı ya, işte o “mecburiyetlerin” kaçınılmaz sonucudur. Günün meselesi, AKP’nin gidişinin nasıl emekçi halk lehine yönlendirilebileceği sorusudur. Bu “mecburiyetlere” dayanan emperyalist projelerin ısıtılmaya başlandığını da bilelim. Oldukça sıcak bir yaz ve sıcak birkaç yıl bizi bekliyor.
basindan_tarih: 
12 May 2019

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

  Lafı fazla uzatmadan birkaç noktaya değinelim. 1) CHP yönetimi seçime girme kararı aldıktan sonra artık boykot tartışması bitmiştir. Öncesinde tartışılabilirdi. O kadar açık bir haksızlık ve hukuksuzluk yaşandı ki boykot ciddi olarak düşünülebilirdi. Fakat boykot gibi bir politik karar sadece haksızlığa ve vicdansızlığa isyan duygusuyla verilemez. Boykot, duygusal değil politik bir karardır. Boykot, evde oturmak da değildir. Çok daha sert ve eylemli bir mücadele pratiği gerektirir, seçimi engellemeyi (en azından anlamsızlaştırmayı) hedefler. Herhalde, gerek mevcut önderliğin gerekse kitlelerin böyle bir süreci kaldırıp kaldıramayacağı tartılmış ve böyle bir karar alınmıştır. Evet, bu tür keskin bir mücadele önünde sonunda gerekmeyecek midir, büyük olasılıkla gerekecektir. Ama demek ki bu mevzide ve bu yapıda değil. Haksızlığın asıl muhatabı olan ve günün mücadele mevzisinin önderlik konumunda bulunan örgüt ve adayı seçime girme kararı aldıktan sonra boykot tartışması nesnel olarak biter. Bu noktadan sonra muhalefet saflarında boykot tartışması yapanlar ve boykot önerenler -bilinçli veya bilinçsizce- iktidar tarafına hizmet etmiş olurlar. Yapılması gereken, bütün muhalefet odaklarının -elbette bağımsız politik konumlarını koruyarak- haksızlığa uğramış adayın seçimi kazanması için var güçleriyle çalışmasıdır. Daha ileri hedefler ancak bu mücadele içinden yeşerebilir; bu noktadan sonra evde oturmak anlamına gelecek bir boykot tutumundan değil. 2) 31 Mart seçimine katılmış olan sosyalist örgütlerin (TKP, TKH, EHP) adayları seçime girmeyeceklerini açıkladılar; doğru tutum da buydu. VP yönetimi ise seçime girme kararı aldı ve gerekçesi de şöyle: AKP yönetemiyor, bir seçimi bile beceremiyor, muhalefet ise ABD projesi. Yani kazanma olasılığı olan (VP adayının iki ay içinde oyunu 250 kat artırabileceği hayalini kurmadıklarını varsayıyorum) iki kesimden biri beceriksiz, diğeri ise ABD projesi. Bu iki “eleştiri” herhalde eşit ağırlıkta değil. Beceriksizlere küçük bir “beceri katkısı” yapabilirsiniz; ama ABD projesi içinde yer alınamaz. O halde VP yönetimi neden -ABD projesini engellemenin gereği olarak- Binali Yıldırım lehine adaylıktan çekilmemiştir (Gerçi bunu seçim sürecinin bir aşamasında hâlâ yapabilirler)? Tek bir nedeni var: VP yönetimi, eğer seçime girmezlerse, aldıkları 17 bin küsur (Yüzde 0,2 ama böyle bir seçimde bu bile önemli) oyun büyük çoğunluğunun -en azından mahalle baskısı nedeniyle- Ekrem İmamoğlu’na gideceğinin farkındadır ve bunu engellemeye çalışmaktadır. Yani VP yönetimi, AKP’yi desteklemenin tabanı tarafından kabul edilebilir yolunu düşünmüş ve bulmuştur. Kanımca bu kararıyla VP yönetimi gaflet ve delalet aşamalarını geçmiştir. 3) HDP yönetiminin tutumu önemlidir, çünkü bu partinin İstanbul’da yüzde 10 civarı muhalif oyu var. AKP’nin bu geniş kitleyi kendi lehine tırtıklamaya çalışacağı, bu hedefle bazı “açılımları” gündeme sokacağı bellidir. HDP yönetiminin bu seçimler bazında AKP ile bir pazarlığa girişeceğini sanmıyorum. Neden? Birincisi, iktidarın İstanbul’da yaptığı haksızlığın benzerleri (hatta daha da ağırları) HDP’nin kazandığı güneydoğu il ve ilçelerinde yapılmaktadır. İkincisi, ivmesinin baş aşağı gittiği belli olan ve kendi derdine düşmüş iktidarın, hükmü olabilecek bir “Kürt masası” kurma potansiyelinin kalmadığı ortadadır. Üçüncüsü HDP -eğer niyeti buysa- ilk kez ciddi bir Türkiyelileşme ve Türkiye’nin demokratikleşme mücadelesine katkıda bulunarak ülkenin aydınlık yüzüyle barışma (elbette bunun kolay olmadığı, PKK ile kalın bir ayrım çizgisi çizmek gerektirdiği bilinerek) fırsatı bulmuştur. Umarım bu fırsatlar değerlendirilir. 4) Bu bir İstanbul seçimi değil, Türkiye seçimi. Zorlu olacağı belli olan AKP’nin yıkılış sürecinin kritik bir dönemeci. Gelecek için önemli bir mevzi kazanma ve güç biriktirme olanağı. İktidar bunu bildiği için her türlü yöntemi kullanarak dalganın önüne set çekmeye çalışıyor. Fakat nafile! Siyasette en zor (hatta olanaksız da denilebilir) şey aşağıya doğru yönelen ivmenin tekrar yükseltilmesidir. Neden zorlu bir süreç olacak diyoruz? Bunun nedeni sadece AKP-Erdoğan iktidarının her şeyi göze alarak direnecek olması değil. Bu süreci saptırmaya, el koymaya, halkın inisiyatif koymasını engellemeye çalışacak odaklar olacaktır; emperyalist projeler devreye girecektir. Başka ülkelerde yaşandı, biliyoruz. Bu tür müdahaleleri engelleyecek ve süreci emekçiler lehine yönlendirecek devrimci bir politik önderlik ihtiyacı hiç bu kadar yakıcı olmamıştı. “Her şey çok güzel olacak” halkın içini ısıtan bir umut sloganı. Bu umuda sarılmak, parçası olmak çok önemli. Bu duyguya soğuk yaklaşanın hiçbir öncülük olanağı kalmaz. Ama her şey gibi umut da sınıfsal bir olgu. Halkın bu yakıcı umudunu kurda kuşa yedirmemek görevi ile karşı karşıyayız. Yakın bir zamanda asıl tartışma (ve çatışma) sanırım bu noktada olacak.
basindan_tarih: 
28 Nis 2019

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’na yönelik linç girişimi, Erdoğan-AKP-Bahçeli-MHP yönetiminin, düşen ivmelerini tekrardan yükseltmek ve iktidarlarını koruyabilmek için neleri göze alabileceklerini de gösterdi. Olay planlı ve örgütlü bir provokasyondur veya kendiliğinden gelişen bir tepki patlamasıdır, bunu -teknik anlamda- net olarak bilemeyiz. Planlı ve örgütlü olduğunun işaretleri fazla. Fakat ne kadar planlı ve örgütlü, bu plan odağı nerelere kadar uzanıyor, mesele bu. Şimdilik bazı çıkarımlarda bulunabiliriz. Bulunmalıyız, çünkü iktidarın neleri göze aldığı da bu çıkarımlarla netleşecektir. Birincisi olay çok daha ağır bir biçimde sonuçlanabilirdi. Onlarca saldırganın ortasında kalmış bir genel başkan, ara sokaklarda kovalanan CHP yöneticileri, yüzlerce kişi tarafından kuşatılmış bir evde 1,5 saat boyunca bekleyiş ve hiçbir ciddi önlem yok… Çok daha kötü bir tablonun ortaya çıkma ihtimalinin yüksek olduğu bütün görüntülerden anlaşılıyor. Kılıçdaroğlu ve yanındaki CHP’liler, deyim yerindeyse saldırıyı ucuz atlatmışlardır. Olayın olası boyutlarını büyüten bir olgu daha var: Aynı anda İstanbul’da yüz binlerce insan (esas olarak CHP kitlesi) İmamoğlu’nun mitinginde bir araya gelmiş durumdaydı. Yukarıda sözünü ettiğimiz kötü olasılık gerçekleşseydi bu kitlenin nasıl bir tepki vereceği (ve başta İstanbul olmak üzere Türkiye’nin ne hale geleceği) tahmin edilebilir. Bütün bunlar, sadece olay olup bittikten sonra değil, bizzat olay (linç girişimi) devam ederken tespit edilebilecek olasılıklardır. Buna rağmen, yaklaşık iki saat süren olay süresince hiçbir ciddi önlem (köye hemen emniyet güçlerinin yönlendirilmesi ve evi kuşatan saldırgan güruhun kararlılıkla dağıtılması gibi) alınmamıştır. Yani olay oluruna bırakılmış, göz yumulmuştur. Sonrası ise daha vahim. Başta Cumhurbaşkanı Erdoğan, MHP Genel başkanı Bahçeli ve İçişleri Bakanı Soylu olmak üzere iktidar sözcüleri olayın vahametini göz ardı eden, hatta neredeyse (cenazeye gittikleri için) CHP’lileri suçlayan demeçler vermişlerdir. Dahası, linç girişiminde bulundukları açıkça belli olan saldırganların tamamı gözaltına alındıktan sonra serbest bırakılmıştır. Yani olay göz önündedir, nelere yol açabileceği bellidir, arazideki failler ve azmettiriciler bilinmektedir, suç ayan beyan ortadır, ama hiçbir suçlu yoktur! Bunun tek bir anlamı var: İktidar, gerilemesini durdurabilmek için, 7 Haziran 2015 seçimlerinden sonrakine benzer bir senaryoyu sahneye koymak istemektedir. Bu kez sahne tüm Türkiye ve sahneye çekilmek istenen de esas olarak CHP’dir. PKK ve HDP bahane edilerek CHP üzerine oynanmaktadır. Saldırılar ve kışkırtmalar devam edebilir. İki hedefleri olduğu söylenebilir: 1) CHP’li kitleyi galeyana getirmek, haklı zeminden uzaklaştırmak. 2) Kitleleri korkutmak, susturmak ve iktidar partilerinden uzaklaşmış olan aradaki insanları tekrar kendilerine mecbur etmek. Kısacası iktidarın -iktidarının devamını sağlayabilmek için- bu kez sadece ülkenin güneydoğusunu değil, tüm ülkeyi yakmayı bile göze alabileceği anlaşılıyor. Şu mesaj veriliyor: Ya biat edeceksiniz (yani “Türkiye ittifakı”) ya da ülkeyi yakarak (halka direkt saldırarak) zorla biat ettiririm. Kırk katır mı kırk satır mı? *** Bu, Türk devletinin neredeyse gelenekselleşmiş stratejisidir. 12 Eylül öncesinde “başarıyla” sahneye konmuştu. Ardı ardına gelen provokasyonlar, kışkırtmalar, suikastlar ve katliamlar sonucunda toplum faşist darbeye mecbur edilmişti. Bugün politik temalar farklıdır ama yöntem aynıdır. Kanımca bu konuyu ve karşılık olarak neler yapılabileceğini önümüzdeki dönemde çok tartışacağız. Şimdilik en genel panzehri vurgulayalım: Geçmiş deneyimler, uzlaşarak, susarak ve boyun eğerek bu karanlık senaryoyla baş edilemeyeceğini gösteriyor; zaten istedikleri bu. İkinci önemli nokta, geniş kitleleri birleştirmeyi, haklı ve meşru zeminde kalmayı gözeten bir mücadele çizgisinin ısrarla hayata geçirilmesi. Provokasyon odağını teşhir ederek, omuz omuza kitlesel bir tepki verilmeli ve mevziler kararlılıkla savunulmalı.
basindan_tarih: 
20 Nis 2019

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

  Mevcut sisteme muhalif bir siyasi hareket ve liderliğinin başarısı için “geniş kitlelerin gönlünü kazanma” ilkesi belki de hiç olmadığı kadar önem kazandı. Eski çağlardan günümüze dek her zaman önemliydi elbette. Ama bugünkü koşullarda bu ilke, iktidar için bir numaralı gerek şart haline geldi. Bu tespiti bazı açılardan tartışabiliriz. Kesin yargılarla değil, bir zihin jimnastiği biçiminde… Birincisi, hakim sınıfın elindeki silah donanımı ile karşıtlarının edinebileceği silah donanımı arasında uçurum oluştu. Spartaküs’ün köle ordusu ile Roma ordusunun silah donanımı arasındaki fark çok büyük değildi. Mao’nun halk ordusu ile Çan Kay Şek’in ordusunun donanımları arasında da fazla fark yoktu. Ama bugün hakim sınıfın kontrol ettiği yüksek teknoloji ürünü savunma araçlarına muhalif grupların ulaşması ve bu noktada iktidar ile aşık atması olanaksız görünüyor. Dolayısıyla “silahlı mücadele”, “gerilla savaşı” veya “halk savaşı” yoluyla iktidarı almanın olanağı -sıfır demesek bile- çok azaldı. Zaten son 30-40 yıldır dünyada bu tür başarılı bir örnek yok. Olanlar da işbirlikçi veya taşeron terör örgütlerine dönüştüler. Oysa son dönemde çeşitli ülkelerde yaşanan iktidar değişimlerinde geniş kitle hareketleri başrolü oynadı. Dolayısıyla “iktidar namlunun ucundadır” önermesi -en azından muhalefet aşamasında- artık pek geçerli görünmüyor. Bu durum değişmez mi; tartışılabilir… Bir yandan da yüksek teknolojinin (bir örnek: biyoteknoloji) ucuzlaması, dolayısıyla ulaşılabilir olması olanağı da var. İkincisi, günümüzün hakim sınıfı küresel burjuvazi, defalarca yazdığımız gibi, toplumsal üretimden ve emekten koptu, yozlaştı ve sosyo-ekonomik tabanı son derece daraldı. Gereksiz bir kabuk haline gelmiş ama tüm dünya kaynaklarına el koymuş çok dar bir kesim ile neredeyse tüm insanlık arasındaki çelişki baş çelişki haline geldi. Dolayısıyla “sınıfa karşı sınıf” ilkesini 19. veya 20. yüzyıldaki devrimci pratiklerde olduğu gibi ele almak yanıltıcı olacaktır. Artık çok dar bir kesime karşı son derece geniş bir emek sınıfları ittifakından söz edilebilir. Bu da iktidar mücadelesinde “geniş kitle hareketleri” yöntemini öne çıkartan olgulardan biri. Üçüncüsü, hem tek tek ülkeler hem de dünya hiç olmadığı kadar küreselleşti ve küçüldü. İletişim teknolojilerindeki muazzam gelişme ile birlikte, bir yandan hakim sınıflar açından merkezi kontrol ve kendi çıkarları doğrultusunda kitleleri manipüle etme olanağı artarken diğer yandan insanlar arası yatay iletişim olanakları da görülmedik ölçüde arttı. Bu gelişme “kitleleri kazanma”yı, gerek iktidarı alma gerekse koruma açısından en kritik mesele haline getirdi. Geniş kitlelerin kontrolü, hiç bu kadar iktidar şartı haline gelmemişti. Gücün bileşenleri içinde “kitle desteği” hiç olmadığı kadar öne çıktı. Dördüncüsü, egemenlerin tüm manipülasyon çabalarına karşın halk kitlelerinin genel demokratik bilinç düzeylerindeki yükselmeyi de göz ardı etmemek gerek. Yatay iletişim olanakları, kritik olaylarda dünyanın çok farklı bölgelerindeki insanları duygudaş yapabiliyor. Yeni Zelanda’daki cami katliamında veya Notre Dame Katedrali yangınında geniş kitleler hep birlikte üzülebiliyorlar, ortak duyguları paylaşıyorlar. Bu birbirine bağlanmışlık ve ortak duygu durumu, hak, adalet, vicdan gibi en genel insanlık ideallerinde bir seviye artışını da beraberinde getiriyor. Yeni gelişmelerin egemenlerin yönlendirme olanaklarını da artırmış olduğunun bilincinde olarak ama emekçi kitlelere sunduğu olanakları da göz ardı etmeden değerlendirmek, bardağın dolu tarafını da görmek gerek. Bu yazdıklarım spekülatif notlar; uzun uzun tartışılması, derinleştirilmesi gerekiyor. Ama dünyada ve ülkemizde son birkaç on yıldır yaşananlar, sistem karşıtı hareketler için en etkili silahın “geniş kitlelerin gönlü” olduğunu gösteriyor. Bu öyle bir silah ki, ani çöküşlere yol açabildiği gibi ani çıkışları da yaratabiliyor. Dolayısıyla bir numaralı mesele, bu silaha, yani geniş kitlelerin gönlüne nasıl sahip olunabileceğidir. Çalışma tarzları, örgütlenme yöntemleri, eylem biçimleri bu hedef doğrultusunda gözden geçirilmelidir. Hem kitlelerin gönlünde yer eden hem de ani değişimleri (çöküşleri ve çıkış olanaklarını) kollayıp değerlendirebilecek netliğe ve kilitlenmişliğe sahip öncü hareketler… * * * Güncele ilişkin kıssadan hisse: İstanbul halkının mazbatanın alınışıyla yaşadığı mutluluğu paylaşmak gerek. Kaldı ki bu, yoğun bir halk mücadelesiyle kazanılan, hepimizi sevindiren ve daha radikal hedeflere olanak sağlayabilecek bir gelişme. Bu sevince soğuk yaklaşılırsa, gelecekteki olası tuzaklara karşı koyacak enerjiden de uzaklaşılır ve kenarda kalınır. Hâlâ devlet içindeki çeşitli klikler arasındaki çelişkilerden medet umanlara ise artık söyleyebileceğim bir söz yok; halk düşmanı olmamayı becerebilmelerini dilerim.
basindan_tarih: 
13 Nis 2019

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

  Bir nokta berraklaştı: Erdoğan-AKP iktidarı artık Türkiye’yi yönetemez. Başkanlık sistemine geçtiği, parlamentoyu etkisizleştirdiği, orduyu ve emniyet gücünü denetim altına aldığı, yargıyı kendine bağladığı, medyayı tamamen ele geçirdiği, kaderini kendisine bağlamış bir büyük burjuva kesimi yarattığı hâlde yönetemez. Kendi kurduğu ve kendine bağladığı mekanizmalarla bile ülkeyi yönetemez. Çünkü halkın çoğunluğunu kaybetti. Kendi tabanının bir kesimi de dahil olmak üzere halkın vicdanında iktidar gücünü yitirdi. İktidar, kaderi iktidar olmaya bağlı halk düşmanı bir çeteye dönüştü. Elinde baskı, tehdit, şantaj, yalan dolan, komplodan başka bir “yönetim yöntemi” kalmadı. Bazıları ne kadar uğraşsa ve ne kadar hayali öneriler getirseler de artık Erdoğan-AKP iktidarının tabanı genişleyemez. Genişlemek bir yana giderek zayıflayacak ve daralacaktır. Tabanın daralması merkezkaç eğilimleri de güçlendirecek ve tepeden de kopuşlar başlayacaktır. İktidar komple bir “suç örgütü”ne dönüşmüştür. Bu saatten sonra şu veya bu biçimde iktidar yandaşlığı “suç ortaklığı” ile tanımlanır. Dolayısıyla daha fazla “suç ortağı” olmak istemeyen, gelecekte hesap sorulacağından korkarak gemiyi terk etmeye meyleden iktidar kesimleri oluşacaktır. Ayrıca tabanı daralan ve halktan kopan bir iktidar, ülkeye yönelik emperyalist müdahale ve tehditler açısından da bir “zayıf karın” hâline dönüşür ve öyle de olmaktadır. Kısacası zaman AKP-Erdoğan iktidarı lehine işlemiyor artık. Peki, bu gidişatı durdurabilirler ve tersine çevirebilirler mi? * * * Türkiye bir kez daha 7 Haziran 2015 ile 1 Kasım 2015 tarihlerinde yapılan iki genel seçim arasındaki döneme benzer bir süreci yaşar mı? Cumhur İttifakı sözcülerinin verdikleri sinyaller böyle bir süreci bir kez daha zorlayabileceklerini gösteriyor. Çünkü baş aşağı giden ivmelerini tersine çevirmenin başka bir yolu gözükmüyor. Sanırım tartışmaları şu: Bu süreci İstanbul yenilgisini kabul edip mi başlatalım, yoksa İstanbul seçimini tekrarlatmayı göze alarak mı? Zaten İstanbul seçiminin tekrarı kararı, bu sürecin başladığının ilanı anlamına gelecek. Ama şu kesin: Hangi stratejiyi seçerlerse seçsinler, maça psikolojik üstünlüğü yitirmiş olarak (yani 1-0 geride) başlayacaklar. İstanbul’u verirlerse, İstanbul gibi bir mevziden mahrum olarak; vermezlerse, açık bir kanunsuzluğun ve vicdansızlığın yükünü üstlenerek… Dahası, olası ekonomik kriz dolayısıyla bir gol daha yiyebilirler. Fakat yine de deneyeceklerdir. Hem başka çareleri yok, hem de karşı tarafın savunmasının zayıflığına ve uyumsuzluğuna (ki bu bir gerçek) güveniyorlar. İki gol yemiş olsak bile üç tane atarız diye düşünecekler ve saldıracaklardır. Aslında kamuoyu İstanbul seçimine yoğunlaştığı için gözden kaçıyor ama HDP’nin kazandığı belediyelerde bu süreç başlatıldı bile. Kazanan HDP’li belediye başkanlarına mazbatalarının verilmemesinin hiçbir yasada yeri yok. Verilmediği gibi mazbataya el de konuluyor ve ikinci olan kişiye veriliyor. Bunun da yasal hiçbir açıklaması yok. Her hâlükârda bizzat iktidar tarafından ülkenin çatışmalı ve zorlu bir sürece sokulacağı açık. Türkiye’nin emekçi halkı, hepimiz zorlanacağız, doğru; ama çatışmadan beslenen ve kendi çıkarı için halka bunu dayatan da önünde sonunda sonuçlarına katlanmak zorunda kalacak.
basindan_tarih: 
05 Nis 2019

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

  Erdoğan çıtayı kendisi koymuştu: Ankara ve İstanbul büyükşehir belediye başkanlıklarını, hatta İstanbul’u kazanacaklarından o kadar emindiler ki, esas olarak Ankara ile uğraştılar. Erdoğan çıtayı belirlerken kendisini de ortaya koydu. Yani Yıldırım ile İmamoğlu değil, Erdoğan ile İmamoğlu; Özhaseki ile Yavaş değil, Erdoğan ile Yavaş yarıştı. Öte yandan Cumhur İttifakı sözcüleri Erdoğan ve Bahçeli, özellikle İstanbul ve Ankara seçimlerini bir belediye seçimi olmaktan çıkarıp iktidar hakkında bir halk oylamasına dönüştürdüler. Hem de bunu “beka sorunu” temasıyla yaptılar. Yani kazanıp kazanmamalarını, bir belediye, bir iktidar sorunu olmaktan da öte ülkenin varlık-yokluk sorunu olarak lanse ettiler. Seçimler -bizzat Erdoğan marifetiyle- böyle bir havada gerçekleşti. Ve kaybettiler… Kendi koydukları çıtayı aşamadılar. Ankara ve İstanbul’un yanı sıra diğer birçok büyükşehri de yitirdiler. Dolayısıyla seçimin mağlubu en başta Erdoğan ve AKP iktidarıdır. * * * AKP’nin ivmesindeki düşüşün başlangıcı 2013 Haziran Direnişi’ne kadar geri götürülebilir. 7 Haziran 2015 genel seçimlerinde ise gerileme somut olarak ortaya çıkmıştı. İktidar bu düşüşe -PKK’nın ve Allah’ın lütufları sayesinde- yeni bir atak ile karşılık verebildi ve zor da olsa başkanlık sistemini geçirebildi. Fakat asıl eğilimin ivmedeki düşüş olduğu kısa sürede ortaya çıktı ve bu olgu son yerel seçimlerde berraklaştı, belgelendi. AKP eskiden baraj yıkan bir seldi, ama artık sele göğüs germeye çalışan bir baraja dönüştü. Son seçim ise bu barajda ciddi gedikler açtı. Belli ki bu süreç hızlanarak devam edecek. AKP-Erdoğan iktidarı en güçlü olduğu noktada darbe yedi, en önemli kozunu yitirme sürecine girdi: Halk üzerindeki denetimi. Uluslararası arenada zorlanabilir, büyük burjuvazi ile sorunlar yaşayabilir. Ama iktidar bütün bu sorunları halk üzerindeki sıkı denetimi ile aşabilmişti. Bu koz ona diğer sorunları alt etme gücü vermekteydi. İşte bu noktadaki gerileme, asıl yıkıcı dinamiği ortaya çıkardığı gibi diğer sorunları aşabilme yeteneğini de zayıflatacaktır. Bu süreci göz önüne alarak değerlendirdiğimizde son seçim Erdoğan-AKP iktidarı açısından “sonun başlangıcı” noktası olarak tespit edilebilir. Ama unutulmasın sadece “başlangıcı”… * * * Bir noktaya daha dikkat çekip bitirelim. Toplumsal süreçler ve dönüşümler, kafamızdaki modellere ve şablonlara uymak zorunda değil, genellikle de uymaz. Ankara ve İstanbul belediye başkanlıklarını kazanan isimlerin “sağcılıklarını” aşırı vurgulamak veya seçim sonuçlarını “ama sermaye düzeni yerinde duruyor” diye küçümsemek, toplumsal dönüşümlerin diyalektiğini anlamamanın göstergesidir. Dahası, halkın önderlik edemediği ama hissettiği ve abandığı sürecin (aslında politik arenanın) dışında kalma tehlikesi yaratır. İsimler ve partiler temelde akan sürecin o an için öne çıkmış figürleridir sadece. Halk o gedikleri bugün için o isimlerle açabilmiştir. Ancak o isimlerden bağımsız olarak akan temeldeki süreci hisseden, kavrayan ve birleşen bir politik odak, daha ileri adımların öncüsü olabilmeye hak kazanır. Gericilik barajında açılan gediklere, elde edilen kazanımlara halkla birlikte sevinelim; ama bunun bir başlangıç olduğunu, oldukça zorlu bir yolun başlangıcı olduğunu da bilelim. Bugünkü sevinç, gelecekteki zorluklar için enerji yüklemek demektir.
basindan_tarih: 
05 Şub 2019

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

20. yüzyılda doğanlarla 21. yüzyılda doğanlar arasında ciddi bir fark olduğunu düşünüyorum. Klasik “kuşak farkı” kavramıyla açıklanması zor bir fark.  Bu farkı yaratan, 21. yüzyıl başında mevcut reel dünyamızın yanı sıra yeni bir dünyanın daha doğması oldu: Sanal Dünya.  20. yüzyılda doğan bizler (üç kuşak demektir bu), ilerlemiş yaşlarımızda bu yeni dünya ile tanıştık; örneğin ben 50’mden sonra. Mevcut dünyamızın yanına başka bir dünya geldi, hayatımızın vazgeçilmez bir parçası oldu ve ister istemez iki dünyada birden yaşamaya başladık.  Reel dünyadan sanal dünyaya geçişin sancılarını yaşıyoruz. Zaten çeşit çeşit şizofrenimiz vardı, üstüne bir de bu eklendi. Sanal dünyada bir yer edinmeye çalışırken nasıl maymuna döndüğümüzü, nasıl saçmaladığımızı, eline oyuncak almış bir bebek gibi davrandığımızı, reel dünyada hiç yapmayacağımız/yapamayacağımız şeyleri sanal dünyada nasıl pervasızca yaptığımızı, neredeyse iki ayrı (belki daha da fazla) kişilik geliştirdiğimizi, aklımızı başımıza aldığımızda herhalde fark ediyoruzdur (etmiyorsak durum daha da vahim demektir).  Ben bu konunun uzmanı değilim. Uzmanlık bir yana; yukarıda söz ettiğim “bebek”lerden biriyim. Sanal dünyayı çok daha iyi tanıyan, üzerinde ciddi kafa yormuş uzman arkadaşlarım var. Yavaş yavaş bir analiz de geliştiriyorlar. Fakat biz yaştakiler ya çeşitli sıkıntılar yaşayarak bir dengeye gelebileceğiz ya da belki hiç gelemeyeceğiz.  Çünkü o kadar hızlı gelişiyor ki bu dünya; bir yönüne alışsan yeni çıkan bir diğer yönünde yine maymuna dönüyorsun. Üstelik henüz yeni oluşan, büyük bir hızla değişen, sürekli gerçek dünyamıza girip ele geçiren, son derece dinamik bir dünyadan söz ediyoruz. Bu hızı yakalamamıza sanırım olanak yok.  Ama asıl dikkat çekmek istediğim konu, yazının başında da vurguladığım gibi 21. yüzyılda doğan kuşak. Yani henüz çocukluklarını ve ergenliklerini sürenler. Onlar direkt sanal dünyaya doğdular. Bize göre tam ters bir sıkıntı yaşayabilirler: Sanal dünyadan gerçek dünyaya geçişin sıkıntıları… Ama asıl sıkıntı şu da olabilir: Ya böyle bir sıkıntı duymazlarsa?!  Böyle bir sıkıntı yaşamamaları iki türlü olabilir: Ya bizi maymuna çeviren reel-sanal dünya çelişkisini incelikli ve ustalıklı bir biçimde çözerler ve bu durumda gerçekten müthiş bir kuşak olurlar. Ya da çözme zahmetine katlanmazlar ve doğdukları dünyada yaşamaya devam ederler. Bu durumda nasıl bir şey olurlar, bilemiyorum… “Biz”den son derece radikal bir kopuş anlamına gelir bu.  Onlar başka bir dünyanın çocukları olabilirler. “Kuşak farkı” tanımı çok “nicel” kalır bu durumda. Bize “Dünyalı” muamelesi yapabilirler.  O yaşta arkadaşlarım var. Bir bilimkurgu filmi izler gibi izliyorum onları. Onlar adına kaygılanıyoruz, eleştiriyoruz, yaşadıkları dünyadan bir nebze de olsa koparmaya çalışıyoruz. Ama onlar ne kadar da rahatlar ve sakinler… Bize çok “anormal” gelen kendi “normal”lerini yaşıyorlar; tepkilerimize şaşırıyorlar, bir anlam veremiyorlar. Anlam verebilecekleri bir yaşa geldiklerinde bize yönelik tepkileri ve olası isyanları nasıl olur bilemem…  Ben 78 kuşağıyım; yani ergenliğini ve ilk gençliğini 70’lerde yaşayan kuşak. Kısacası 60’ıma geliyorum. Bizler çocuklarımızla çok çatıştık, ama yine de aynı dilden konuştuk; zaten o sayede çatışabildik. Örneğin çocuklarımızla birlikte Haziran Direnişini yaptık; peşlerinden koştuk gerçi ama yine de yaptık. Fakat torunlarla (21. yüzyılda doğanlarla) neyi yapacağız veya onlar ne yapacaklar; orası kaotik!  Elimde değil, çok merak ediyorum, bu çocuklar nasıl bir sosyalizm düşleyecekler (veya kuracaklar)? Adamın derdine bak diyebilirsiniz; ne yapalım, bizim derdimiz de bu… Umarım üç-dört on yıl daha yaşarım da, bu çocukların yapıp ettiklerini gözlemleme fırsatım olur. Şimdiden söyleyebileceğim şey şu: Bizim düşlediklerimizden çok farklı kurgular yapacaklarından adım gibi eminim.  ***  Daha genç yaştaki okurlar (örneğin 20’lerini sürenler) bu yazıyla dalga geçebilirler; dayı yaşlanmış, günün gerisinde kalmış, bu nedenle şaşırıyor, diyebilirler. Siz bilirsiniz… Ama kardeşleriniz, size, sizin bizimle olduğunuzdan çok daha uzak olabilirler; sonra uyarmadı demeyin.  Sadece uygarlık dönemini değil, tüm bir insanlık dönemini ele alan bilimciler der ki: Günümüzde bilişim ve biyo-teknoloji devrimi başladı. Bu devrim, geçmişteki araç devrimi (günümüzden 3 milyon yıl önce), ateş devrimi (günümüzden 500 bin yıl önce), neolitik devrim/tarım devrimi (günümüzden 12 bin yıl önce) ve endüstri devrimi (günümüzden 200 yıl önce) çapında bir devrimsel dönemdir.  Umarım torunlarımızla (daha gençlerin çocukları ve kardeşleriyle) aramızdaki fark, araç yapamayanlarla yapanlar, ateşi denetim altına alamayanlarla alanlar kadar olmaz. Çünkü bunlar farklı insan türlerine tekabül ediyor. Tarım yapan-yapamayan (Neolitik+Uygarlık), endüstrileşen-endüstrileşemeyen (Modernite) farklarına razıyım ben; bunlar bir şekilde aşılır.  Şaka bir yana, torunlarımızı (çocuklarımızı, kardeşlerimizi) sadece sevmeyelim, onları dikkatle gözlemleyelim de. Çok küçük yaşta, bize çok büyük şeyler öğretebilirler…
basindan_tarih: 
25 Oca 2019

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Fazıl Say bir hain değil. Çünkü bir kahraman değil. Fazıl Say, tipik bir Türkiyeli muhalif aydın (Bu “tipik” ve “muhalif” sözcüklerinin açıklanmasına birazdan geleceğiz). Türkiye’nin aydınlarının çok büyük çoğunluğu gibi bir aydın.  Militan bir aydın değil. Yani herhangi bir sınıfın ideologu, sınıf mücadelesinin neferi değil. Ne emekçi sınıfların ne de burjuvazinin ve emperyalizmin…  Fazıl Say gibi aydınların sosyolojik niteliklerini kavrayabilirsek onlara karşı daha dengeli ve olgun tutumlar alabiliriz.  Aydınların doğal toplumsal konumlarından kaynaklanan bir sınıfları yoktur. Bir burjuva veya işçi değildirler. Sınıflarını kendileri seçerler. Bir lüks gibi görülebilir bu: sınıfını seçme lüksü, ama öyle değildir. Aydını kahraman da yapan, kaypak da yapan, hatta aynı kişiyi bazen kahraman bazen kaypak yapan sosyolojik temel (daha doğrusu temelsizlik) budur.  Sınıfını seçebilme “özgürlüğü” dolayısıyla aydınlar, ideolojileri ve politik tutumları genel siyasi ortamdan en fazla etkilenen kesimlerdir. Kaderini emekçilerle birleştirmiş küçük bir kesim (sosyalist öncüler) dışında büyük çoğunluğu düzen içinde bir yer tutma eğilimindedir. Bu da çok doğaldır; mevcut düzen içinde bir yer tutamazsa nasıl bilim yapacak, sanat yapacak, felsefe yapacak? Nerede yapacak? Mesleğini nerede icra edecek? Yeteneğini nerede gösterecek ve geliştirecek? Bu nedenle bir şekilde uzlaşma eğilimindedirler. Hem kişiliğini ve onurunu korumak (ilerici olanlarını kastediyorum) hem de mesleğini icra etmek için bir şekilde uzlaşarak yer edinmek gibi bir gerilim içindedirler. Kolay bir iş değildir bu, hele çalkantılı ve keskin dönemlerde…  Muhalif aydınların büyük çoğunluğunun “muhalifliği” iktidara karşıdır; devlete değil. Bu nokta önemli. Devlet onlara göre, sınıflar ve politik odaklar üstüdür. Toplumsal uzlaşmayı, istikrarı, hoşgörüyü, yani aydının mesleğini icra edebileceği ve yeteneğini geliştirebileceği ortamı koruyan ve kollayan güçtür. Devletin bu -onlara göre “olmazsa olmaz”- özelliğini tahrip eden iktidarlara muhalif olurlar, sert tepkiler de gösterebilirler; genellikle devleti göreve çağırırlar, devleti devlet gibi olmaya davet ederler.  Onlar herhangi bir politik iktidarın gemisinde değildirler, devletin gemisindedirler. O gemiden atılmaya sert bireysel tepki gösterirler. O geminin dümenine geçenler, Fazıl Say’ın naif çıkışlarına, Celal Şengör’ün ateistliğine hoşgörü gösterdikten, onlara da bir kamara ayırdıktan sonra fazla bir sorun yoktur.  Dikkat edilirse, AKP devlete karşı mücadele ederken (daha doğrusu devleti ele geçirmeye yönelik huruç harekâtına girişmişken) bu aydınlarımızın büyük çoğunluğu radikal bir biçimde muhalefet ediyorlardı, ön saflarda yer alıyorlardı. Fakat AKP devletleştikçe, geminin dümenini eline aldıkça ve Erdoğan bir “devlet adamı, devletin başı” figürü haline dönüştükçe muhalifliğin dozu düşmeye başladı ve uzlaşma arzusu öne çıktı.  Türkiyeli muhalif aydının çoğunluğunun tipik tutumudur bu ve dediğim gibi sosyolojik temeli vardır. Devlet gibidir onlar. Sınıflar üstü, politika üstü ve “devlet düşmanları” dışında herkese hoşgörülü…  Sevgili ve değerli aydınlarımızın bu özelliklerini bileceğiz ve dolayısıyla ne onlardan olağanüstü tutumlar bekleyeceğiz ne de en ufak uzlaşmalarında hain ilan edeceğiz.  Peki, emekçiler ve onların öncüsü olduklarını iddia edenler aydınları kitlesel olarak nasıl kazanacaklar, saflarına çekecekler? Çok basit: Devlet olarak! Aydınlar kazanılarak devlet olunmaz; devlet olunur ve aydınlar kazanılır.  ***  Fazıl Say üzerinden yapılan tartışmanın farklı bir boyutu daha var. Genellikle spot ışıklarının sürekli üzerlerinde olduğu en popüler aydınların tutumları tartışma koparıyor. Oysa aydın, yarı-aydın, aydın adayı diyebileceğimiz oldukça geniş bir kesim var. Bilim insanları, her düzeyde akademisyenler, sanatçılar, edebiyatçılar, düşün insanları, yazarlar, çizerler, gazeteciler, yayıncılar, kitle ve meslek örgütleri yöneticileri, sendikacılar, entelektüel nitelikleri olan meslek sahipleri, vb., vb… Kabaca her biçimde düşünce üreten, kafa emeği veren insanlar… Konumuz gereği bunların ilerici ve muhalif olanlarını kastediyoruz. Oldukça geniş bir kesimdir bunlar; hatta günümüzde sol/sosyalist kadroların çoğunluğunu da kapsar.  Günümüzde bu geniş kesim içindeki hakim eğilimler nelerdir? Özellikle Haziran direnişinin geri çekilmesi ve Erdoğan’ın cumhurbaşkanı seçilmesinden sonraki son üç-beş yıl içinde?  Laf düzleminde ne denirse densin, pratikte yoğun bir apolitikleşme, içe dönme, muhalifliği ve militanlığı politika dışı alanlara (vejetaryenlik, hayvanseverlik, sıhhatçilik, doğal yaşamcılık vb.) taşıma, sanal dünyaya yönelme, (yurt içinde ve yurt dışında) korunaklı bölgelere çekilme eğilimi yok mu? Hepimizde derece derece yok mu? Bu eğilime kesif bir karamsarlık, bireysel kurtuluş ve halktan umudu kesme, hatta sıradan halkı aşağılama tutumu eşlik etmiyor mu? Fazıl Say’a demediğini bırakmayan ve acımasız tutum alanlar, bu tür eğilimlerden azade mi? Bu tür eğilimler, Fazıl Say’ın tartışılan tutumundan daha “zaaflı” bir durumu temsil etmiyor mu?  Demek ki popüler bir aydının “hainliği” ve “dönekliği” ile değil, sosyolojik bir olguyla karşı karşıyayız. Dolayısıyla alacağımız tutumlar ve geliştireceğimiz politikalar sosyolojik bir temele oturmalıdır. Yoksa etrafımız, hatta en yakın çevremiz “hainlerle” dolar.  ***  Dengeli, olgun; eleştirici ve uyarıcı ama kazanıcı ve kapsayıcı bir yaklaşım benimsenmeli. Onlar ülkemizin değerleri ve bizim aydınlarımızdır. Bu ülkede ilerici ve devrimci nitelikte bir şeyler yapılacaksa, bu onların da çeşitli düzeylerde katkılarıyla olacaktır.  Kahramanlık bireysel bir olgu değildir. Kahramanlık için örgüt de yetmez. Sınıf gerekir; sınıfın kıpırdanması gerekir. Sosyoloji derken kastettiğim budur.  Aydınlara yaklaşım konusunda çok genel bir kıstas önerilebilir: Karşı tarafın adamı oldu mu, beynini sattı mı? Bu noktaya geleni acımasızca eleştirelim ve teşhir edelim. Bu noktaya gelmeyene ise elimizi uzatalım, dostça uyaralım, daha fazla karşı tarafa itmemeye çalışalım.  Bence Fazıl Say karşı tarafın adamı değildir, beynini satmamıştır; böyle değerlendirmek büyük haksızlık olur. Biliyorsunuz, Engizisyon tarafından yargılanan Galilei de karşı tarafın aydını olmadı; sadece uzlaştı. Neden? Kitabını yazabilmek için. Herkes Bruno olamaz.   Karşı tarafın aydını ise Engizisyon’un yargıcıdır. O yargıcı dibine kadar teşhir edelim; hatta bıçkın arkadaşlarımız sokakta kıstırırlarsa dövebilirler de! 
basindan_tarih: 
28 Ara 2018

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

AKP iktidarı devlet olma sancısı içinde. Epey yol alınan bu süreci tamamladığında neler yapabileceğinin, nasıl bir rejim kurabileceğinin işaretlerini de veriyor. Müjdat Gezen, Metin Akpınar, Fatih Portakal gibi aydın ve sanatçılara yönelik tehdit ve baskıları münferit ve kişisel olaylar olarak değil, bu tablo içinde değerlendirmek gerekir.  İktidar olmak ile devlet olmak arasında ciddi bir fark var. İktidara muhalefet edebilirsiniz; ama devlete muhalefet olmaz! İktidar karşıtı hatta düşmanı olabilirsiniz; ama devlet karşıtı ve devlet düşmanı olmak suç (hem de en ağır suç) kapsamına girer.  Hani şu meşhur “gemi” vardır ya, “hepimizin” içinde bulunduğu iddia edilen gemi… O gemi devlettir. Sert siyasal mücadeleler verilebilir, farklı kanatlarına dahil olunabilir, çatışılabilir, vuruşulabilir, hatta içeri düşülebilir, hatta hatta ölünebilir; ama o gemi içinde… Çoğu kişinin (bazı “solcuların” da) siyasetten anladığı budur. Siyaset yapılacaksa “devlet katlarında” yapılacaktır. Devlete zeval gelmesin de, ister öldür ister öl… Erdoğan-AKP iktidarının tüm topluma dayattığı ve kabul ettirmeye çalıştığı anlayış budur. İktidara en ufak bir muhalefet bile “düşman hukuku” ile karşılanacaktır. AKP’yi mi eleştirdiniz, Erdoğan’a laf mı ettiniz; devlet düşmanısınız, vatan hainisiniz, dış mihrakların adamısınız; size her şey müstahaktır… İşte bu süreci yaşıyoruz.  Bu sürece direnilmezse ortaya çıkacak olan rejimin adı faşizmdir.  ***  İki yıl önce Bilim ve Gelecek dergisinde “Bilimin faşizmle imtihanı” başlıklı bir kapak dosyası yayımlamıştık (Aralık 2016, Sayı: 154). Hitler Almanya’da iktidara yürürken, başta büyük otorite Max Planck olmak üzere hepsi dünya çapında biliminsanları olan kişiliklerin aldıkları farklı tavırlar aktarılmış ve analiz edilmişti. Bu dosyadan esinlenerek aynı tarihlerde bu köşede de bir yazı yazdığımı anımsıyorum.  Hitler dünyayı yaktı, geldi geçti. Planck ve uzlaşma yolunu seçen diğer Alman bilimciler bu tutumlarının bedelini çok ağır ödediler. İnsanlığa acılı ve ibret verici bir deneyim olarak kalmıştır o süreç.  Alman toplumunun muazzam felsefe, bilim ve sanat geleneğinin o günkü temsilcileri nasıl oldu da Hitler gibi birinin ve onun Nazi partisinin adım adım yükselişini seyrettiler, hatta desteklediler? O dosyayı hazırlarken de bu soruyu tartışmıştık. Ama aradan geçen iki sene zarfında ülkemizde yaşananlar tartışmalarımızı ilerletme olanağı veriyor.  İki kritik kavram var: “emperyalizm” ve “devlet”. Alman deneyiminde bu iki kavram çakışıyor. Türkiye’de ise farklı. Tavır alışlardaki kuramsal ve politik sıkıntı ve sapmalar buradan kaynaklanıyor.  Emperyalizm konusunu çok yazdık; herkes tutumumuzu biliyordur. Bazıları işi -hem de “solculuk” adına- ABD’ye Suriye’den çekilmemesi için yalvarmaya kadar vardırdı. Bu tutumlara bir şey yazılmaz, ancak iğrenilir. Dolayısıyla bu konuyu geçelim. “Devlet” kavramına yoğunlaşalım; bu nokta ilginç ve kuramsal açıdan verimli. Çünkü yan yana telaffuz edilmesi bile insanı şaşırtabilecek olan iki zıt karakter Planck ile Hitler’i birleştiren kavramdır bu.  Böyle bir şeydir devlet, kapsayıcıdır. “Devletin bekası” Planck ile Hitler’i bile yoldaş eder; farklılıkları ise “teferruat” haline getirir. Demokrat değil dayatmacı ve ötekileştirici bir kapsayıcılıktır bu. Yahudi Einstein’ı ise dışlar ve safra haline dönüştürür.  Faşizmin nasıl kitle tabanı yarattığını, hatta en olmadık saflardan nasıl entelektüel destek gördüğünü anlamanın anahtarı da buradadır. Onlar faşizme, Hitler’e, Erdoğan’a destek vermemektedirler; devlete zeval gelmemesi için onlara katlanmaktadırlar! Nasıl olsa, devlet olmanın “mecburiyetleri” aşırılıklarını törpüleyecektir, onları yola getirecektir. Faşizm bu desteklerle gelir ve kurumlaşır. Kurumlaştığında o destekçilerin de başına neler geldiği konusunda Alman deneyimi trajik derslerle doludur. Çünkü artık o aşırılıklar devlet olmuştur ve onlar da kayıtsız şartsız kabul edilmelidirler. Etmezseniz, zamanında Einstein’ın başına gelen sizin de başınıza gelecektir, ne kadar destek vermiş olursanız olun.  ***  Türkiye’de de bazı “solcular” devlet kanalıyla AKP ve Erdoğan’a bağlandılar. Bunların AKP-Erdoğan’a muhalefet-destek eğrileri ile AKP-Erdoğan’ın devletleşme sürecinin eğrisi hemen hemen çakışır. Erdoğan-AKP devletleştikçe, bunların muhalefeti de desteğe dönüşür. Çünkü “devlet solu”durlar. Birbirine taban tabana zıt politikaları savunabilirler, her şeyden dönebilirler, ama tek bir şeyden dönmezler: Devletin bekası!  Peki, emperyalizm meselesi nasıl halledilecektir? Şu tezle: “Günümüzde emperyalizme karşı mücadelenin temel birimi ulus-devlettir.” Böylece devlet el çabukluğuyla anti-emperyalist, hatta anti-emperyalizmin öncü gücü yapılır. Devlet o kadar anti-emperyalisttir ki, başına Erdoğan da gelse sorun yoktur, onu da “mecburi anti-emperyalist” yapacaktır.  Doğrusu böylesi bir tezi savunuyor olsam (ve politik bir insansam) tez elden gider o devletten görev talep ederim. Öyle değil mi? Örneğin “Günümüzde emperyalizme karşı mücadelenin temel birimi, üyeleriyle birlikte X partisidir” diye bir çıkarımda bulunsam, politik bir kişi olarak benden beklenen gidip o partiye üye olup görev talep etmek değil midir? Bu noktaya geldiler mi, bilinmez.  ***  Toparlarsak: Türkiye solu, ne yazık ki, devlete karşı emperyalizme sığınanlarla emperyalizme karşı devlete sığınanlar arasında sıkışmış ve politika yapma alanı daralmış durumda. Bu sıkışmışlığı aşmak zorundayız. Çünkü bu sıkışmışlık sadece solun değil toplumun da sıkışmışlığı. Toplumumuz bu faşizan gidişata direnecekse, gerçekten anti-emperyalist ve anti-faşist bir sola (ve elbette sınıf siyaseti güden emekçi bir sola) ekmek kadar su kadar ihtiyacı var.
basindan_tarih: 
29 Kas 2018

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Zaman zaman yeni geliştirilen bir teknolojinin insanlığı “kurtaracağı” veya tersine “felakete sürükleyeceği” söylenir. İlk çıktıklarında elektrik, telgraf, telefon, nükleer enerji, televizyon, bilgisayar vb. hakkında da bu tür tartışmalar yapılmıştır. Günümüzde de özellikle genetik, bilişim teknolojileri ve yapay zekâya ilişkin benzer tartışmalar yapılıyor. Aslında sadece bu tür etkili teknolojiler ve ürünleri hakkında değil, genel anlamda bilim için de aynı tartışma yapılır. Bilim insanlığı kurtaracaktır veya felakete sürükleyecektir. Gerçekten bilimin veya teknolojinin böyle bir gücü var mıdır? Tartışmaya başlamadan önce birkaç noktaya dikkat çekelim: Birincisi, yukarıda adı geçen teknolojiler ve teknolojik ürünler ilk ortaya çıktıklarında büyük heyecan yaratmışlardır ama bir kez yaygınlaştıktan ve günlük hayatın parçası olduktan sonra bu heyecanlı tartışma bitivermiştir. İnsanlık ne batmış ne de kurtulmuştur. Bu teknolojiler elbette insan ilişkilerini etkilemişler ve toplumu değiştirmişler. Ama giderek sıradanlaşmışlar, genel toplumsal gidişat tarafından deyim yerindeyse soğurulmuşlardır. Olumlu veya olumsuz anlamda devrimsel dönüşümlerin öznesi olamamışlardır. İkincisi, insanlar bazı çağlarda bilim ve teknoloji hakkında büyük umutlar beslerken ve neredeyse kutsarken, bazı çağlarda ise bilimsel-teknolojik gelişmelerden ürkme ve korkma eğiliminin daha başat olduğu görülür. Bu iki zıt eğilimin toplumda, bazen birinin bazen de diğerinin öne çıkmasının bir nedeni olsa gerek.  Bunlar, bilim ve teknolojinin “belirleyen” değil, başka bir belirleyenin “araçları” olduğunu, yani “özne” değil “nesne” olduğunu gösteren olgulardır. *** Uygarlık (yani sınıflılık) ile birlikte, bilim ve teknoloji etkinliği, salt insan-doğa ilişkisinin nesnesi olmaktan çıkar, aynı zamanda insan-insan ilişkisinin de nesnesi haline gelir. Zaten bu dönemden itibaren bu etkinlikler kurumsallaşır ve önceleri “doğa bilgisi” diyebileceğimiz şey “bilim”e, “üretim teknikleri/yaşam araçları” diyebileceğimiz şey de “teknoloji”ye dönüşür (tıpkı çeşitli inançların kurumsallaştırılıp dine, kabile şefliğinin devlete dönüşmesi gibi). Bu, şu anlama gelir: Uygarlık ile birlikte artık bilim ve teknoloji, mevcut üretim ilişkilerini yöneten ve yönlendiren hakim kesim ve sınıfların elindeki kurumsal birer araçtırlar. Dolayısıyla toplumsal ilişkilerden koparılarak, kendi başlarına ele alınamazlar. Kimin ihtiyaçları doğrultusunda geliştirildiği, kimin tarafından kullanıldığı, kimin yararına kullanıldığı ve mülkiyetinin kimde olduğu sorularını sormak ve yanıt bulmak, bilimsel ve teknolojik gelişmelere ilişkin tutarlı ve gerçekçi tavırlar alabilmek için şarttır. Yoksa, ister derin bir kaygı ister büyük bir coşku biçiminde olsun, mistik tutumların ötesine geçilemez. Yani insanlığı felakete sürükleyecek veya kurtaracak olan nükleer enerji, İnternet, yapay zekâ, genetik müdahaleler vb. değil, bütün bunların içinde geliştiği üretim ilişkileri (toplumsal sistem) ve bu ilişkileri yöneten hakim sınıflardır. Korkacağımız veya sorgulayıp hesap soracağımız, coşku duyacağımız veya kutsayacağımız şey bu ilişkiler ve yönetenleridir. Henüz cenin halindeki bebeğinizin genetik kökenli herhangi bir hastalığa sahip olduğu tespit edilse ve bu hastalığın DNA’ya müdahale ile düzeltilip bebeğin sağlıklı bir biçimde doğabileceği söylense, ne tutum alırdınız? Akıl hastalığı düzeyinde fanatik biri değilseniz (Cübbeli bile bedenini kadın hekime teslim etmişken!), sevinç gözyaşları ile hekiminize sarılırsınız. Ama aynı teknolojinin geçmişteki, günümüzdeki veya gelecekteki Nazilerin elinde olabileceğini insan düşünmek bile istemiyor değil mi? E=mc2 (E: enerji, m: kütle, c: ışık hızı) formülünde m yerine 1 gram koyup ve o 1 gramdan dahi ne kadar enerji çıkacağını hesaplayıp enerji sorununun çözüleceğine sevinmez misiniz? Ama aynı bilimsel bilginin ve o enerjiyi denetleyebilecek teknolojinin Amerikan devletinin elinde nelere yol açtığını hepimiz biliyoruz. Bilişim teknolojilerinden, yapay zekâdan veya nanoteknolojiden de benzer örnekler verilebilir, ama sanırım mesele anlaşıldı. Yakıcı sorun o bilimsel bilgiler ve teknolojiler değil, onların kimin mülkiyetinde olduğudur. Kırmızı çizgiyi burada çizelim, ama tartışmanın (analizimizin) henüz başında bulunduğumuzu da bilelim. Bu noktada kalınırsa bilim ve teknolojinin üretim ilişkilerinden bağımsız ve sınıflarüstü olduğu, kim kullanırsa onun işine yarayacağı gibi yüzeysel bir yaklaşıma kapılabiliriz ve sistem eleştirimizi derinleştirmemiş oluruz. *** Bilim ve teknolojinin, kimin ne için kullanacağından öte bir sınıfsallığı da yok mudur? Vardır, ama bunu kavrayabilmek için daha geniş süreçleri ele almak ve söz konusu üretim ilişkilerinin -deyim yerindeyse- temel güdülerini ortaya çıkarmak gerekir. Her toplumsal sistemin, her uygarlık modelinin veya tarihe adım atan her sınıfın insan-insan ilişkisine olduğu gibi insan-doğa ilişkisine de yaklaşımı farklıdır. Haraçlı üretim ilişkilerinin (aristokrat sınıfların) ihtiyaçları ile kapitalist üretim ilişkilerinin (burjuvazinin) ihtiyaçları farklıdır. Bu farklılıklar yeni felsefi yaklaşımları, yeni düşünce biçimlerini, evrene, doğaya, topluma ve insana dair yeni bakışları, yeni bir bilim anlayışını, giderek yeni teknolojileri doğurur. Burjuva uygarlık modelinin (kapitalist ilişkilerin) doğuşunda ve gelişiminde bütün bunları görüyoruz. Elbette bu uygarlık modelinin doğuş ve gelişim döneminin yaklaşımları ile duraklama, gerileme, yozlaşma dönemlerindeki yaklaşımları da farklılaşır. Ama bu ayrı bir konu… Bir köşe yazısında fazla derinleşemeyiz, ama konunun bu yönünü gözden kaçırmamak, kapitalist uygarlık modelini aşan yeni bir modelin ancak bu kapsamda bir eleştirinin eşliğinde, yepyeni bir yaklaşımlar ve bakışlar bütünü sonucunda oluşabileceğini anlayabilmek için gereklidir. Kapitalizmi aşma çabası onunla aynı kulvarda yarışma ve geçme ile sınırlanırsa, en iyi ihtimalle geçilir ve bir bakılır ki daha “iyi” ve daha “gelişmiş” bir kapitalist olunmuş. Toparlarsak: Mevcut bilimsel-teknolojik gelişmelerin kimlerin elinde ne amaçla kullanıldığını amansızca sorgulamak ve mümkün olduğunca emekçiler lehine kullanılması için mücadele etmek gerekir. Bu, sınıf mücadelesinin çok önemli bir cephesidir. Ama bu mücadele, yepyeni bir modeli oluşturma ve o modelin taşlarını yavaş yavaş döşeme perspektifiyle verilmelidir. Kısacası, felaketleri önlemek ve kurtuluşun yolunu döşemek emekçilerin ve onların aydınlarının kendi ellerindedir. İş başa düşmüştür yani… Modernite de en genel anlamıyla budur zaten: işin başa düşmesi.

Sayfalar