Ceyda Karan

basindan_tarih: 
02 Mar 2016

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

İnsanlık mücadelesi, vicdan, merhamet, dayanışma ve güçlü ekoloji teması da MadMax-Fury Road’un “en iyi film Oscar”ını almasına yetmedi. Teknik ödüllerle yetindiler. Pek çok insan, her saniyesi adrenalin salgılatan bu filmi “fazla şiddet yüklü” bulmuş. Doğrudur. Tıpkı günümüz ve korkarım geleceğimizin dünyası gibi… İlk izlediğimde, bana Libya’yı anımsatmıştı. Salt her şeye muktedir olmak isteyen şuursuz ve irrasyonel varoluş halinin insanlığa maliyetlerini görmek isteyenler, “filmde şiddet dozu fazla” diyorlarsa, dönüp Libya’ya baksınlar. ABD ve Avrupa’nın ılımlı İslam yatırımı üzerinden BMGK’den sivilleri koruma bahaneli “uçuşa yasak bölge” kararı çıkartarak katakulliye getirdikleri NATO müdahalesiyle “rejim değişikliği” ajandasını “devrim” diye pazarladığı diyara… ***  17 Şubat, Libya’da kaosun başlangıcının 5’inci yıldönümüydü. NY Times, Amerikan medyasına “eşsiz” bir hizmet verdi, zamanın yetkililerinin kibirli hesaplaşmalarını içeren bir dosya yayımladı. Okuyup öfkelenmemek elde değil. Libya’ya 2011 Şubat-Mart’ında gitmiş, kameraman arkadaşım Akın Depecik ile batı sınırında günlerce dolaşmış, doğuda Kahire’den binlerce kilometre yol tepip Bingazi’ye geçmiş, Ecdebiye’ye, Ras Lanuf’a uzanmıştık. Bingazi’de protestolarla değil, İslamcıların silahlı baskınıyla başlamış savaşın izlerini bulmuştuk. Dönüşte Arap isyanlarına dair tüm kanaatim değişmişti. Benim için “görünen köy kılavuz istemez”di... Boş laf, istiyor zira! Libya bu süreçte bize iki olguyu ispatladı: Liberal müdahaleci ulus inşası projelerinin yıkıcılığını ve siyasal İslamcıların toplumlarını yönetme ehliyetlerinin olmadığını. ***  Libya’da bugün “yok edilmiş devlet-toplum” var. Manzara şu: 2012’de siyasal İslamcılar iktidara geldiğinde ne varsa ele geçirmek istediler (klasik tekçilik), herkesi birbirine düşürdüler. İsyanın başında yarattıkları militanlıkta boğuldular. Şiddet 2014 seçimi ile tavan yaptı. Bugün Tobruk merkezli uluslararası düzeyde tanınan seküler hükümet ve parlamento var (Şeref Operasyonu). Batıda Trablus’ta Katar parasıyla ayakta durup tüm yasaları şeriata uyarlamakla meşgul Müslüman Kardeşler’in başını çektiği İslamcılar (Şafak koalisyonu). Kaddafi’nin memleketi Sirte ve Sabratha’da 300 km’lik hatta 5-6 bin militanıyla IŞİD. Güneyde kontrolsüz Çad ve Nijer sınırında El Kaide… “Devrim” öncesi protestolarda Suriye tipi yalanlar savrulduktan sonra İnsan Hakları İzleme örgütü “350 ölü”de karar kıldı. Kaddafi’nin linç edildiği Ekim 2011’den sonraki süreçte ülke içinde 450 bin insan yerinden yurdundan oldu. En az 100 bini komşu ülkelere kaçtı. Sağlık ve eğitimin bedava olduğu günler hayal. Kamu hizmetleri çöktü. Yakıt, su sorunu had safhada. Petrol altyapısı bitti. 5-6 milyon nüfusun elinde 20 milyon silah var. ***  Facianın bir numaralı müsebbibi “Tarihin doğru tarafında yer aldığını” zanneden, Kaddafi’nin linç haberini alınca “Vay canına! Gittik, gördük, o öldü” demiş olan Hillary Clinton, ABD başkanlığına soyunuyor. Başkan olsa ne yapacağını kestiremediğimiz Donald Trump, “Kaddafi’yi bıraksaydık daha iyi olurdu” diyor. Libya’nın zengin kaynaklarının mürüvvetini görememiş Nicolas Sarkozy, Fransa’da merkez sağ liderliğine oynuyor. Amerikan medyası Kaddafi’nin 1969’da devirdiği Kral İdris’e atfen “Yoksa kraliyeti geri mi getirsek” makaleleri döşeniyor. Kaostan “hatalı uygulamaları” sorumlu tutup “liberal müdahalecilik” fikrini sorgulamıyorlar tabii. *** Karambolde ABD, Britanya ve Fransa BM Şartı’nın “savunma” temalı 51. maddesi uyarınca IŞİD’e karşı yeni cepheyi açıyor. Hesap Tobruk ve Trablus’u “birlik hükümetine” ikna edip, kestikleri kafalardan yollara bariyerler kurar olmuş IŞİD’cileri bitirmek. Üç ülkenin özel güçleri çoktan sahada. Ve Foreign Policy, zarif bir çalımla “Bu Libya ile ilgili değil, IŞİD’le ilgili” diye yazabiliyor. Tabii bu enkazı idrak edemeyenler kalkıp “Suriye’de ateşkes tutmazsa B planımız var” diyebiliyorlar. Libya’da olup bitenleri “devrim” sanmış bizim aklıevvel “Neocontürklere” gelince… Onlarda riyakârlığın bini bir para. Dillerinde “anti-emperyalizm” türküleri.  
basindan_tarih: 
10 Şub 2016

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Devran döndü, kadim Halep kentinde cihatçı/tekfirci kuşatma yarılıp, komplo tersine çevrildi ya; ortalık “Halep düşecek” feryatlarından geçilmiyor. Kargalara kasıklarını tutarak güldürmekle kalmayıp ters takla attıracak bir söylem... Batılı düşünce kuruluşlarının Körfez’in petrol şeyhliklerinden maaşlı elemanları yahut kendi İslamofobi sorunlarını bu diyarlara mal etmeye kalkışan akılsız fikirsiz Batılılar, “Saraybosna” veya “Stalingrad” kuşatmalarından söz eder oldular. Bizdekiler de meydanı boş buldu. Kendileriyle taban tabana zıt insanların tarihe geçmiş şanlı direnişlerine konma çabasının bu kadarına pes doğrusu! Neyse ki yalan, dolan kapasitelerini “Kabataş’ta 70 üstü çıplak deri kıyafetliden” biliyoruz... *** Halep, 2013-2014 arasında tekfirci grupların kanlı kuşatmasına maruz kaldı zaten. Kuşatma yarılalı çok oldu. Şimdi soykırımcı Nazi ordularının 21. yüzyıl versiyonunu püskürtme aşamasına geçildi. Tekfirci güruh 3.5 sene az yalan uydurmadı. Azaz’a gidip “Halep’e girdik” safsataları sallayan basıncıları anımsayın. Oysa 2012 yaz ortasına dek üniversitede değişim için yapılan barışçı üç beş protesto ve kırsalda İhvancıların etkili olduğu yerler sayılmazsa, Halep’in merkezinde bırakın isyanı, gösteri bile olmamıştı. 1980’lerde aydınları tek tek avlamış, kanlı isyanlarının Halep ayağı vazgeçince Hama’da kışla katliamına girişip ordu tarafından acımasızca bastırılmış olan İhvancılar, “kuyruk acısını” asla unutmamıştı. 2012 yazında mezhepçi damarları icabı “Sünni karakterine” vurgu yaptıkları bu kentin isyan etmemesine akılları erememekteydi. Halep’e ancak Şam’da güvenlik toplantısının hedef alınarak vekâlet savaşın başladığı 18 Temmuz 2012’den sonra silahlarıyla dalabildiler. Cilvegözü’nün karşısındaki Bab el Hava kapısının cihatçıların eline düşmesiyle aynı sırada. O vakitler Ahmet Davutoğlu, heyecanını Şam’a ömür biçecek şekilde “aylar ve haftalar kalan süreç” diye aktarmıştı. Bir kenti enkaza çevirecek, sanayi tesislerini söküp Türkiye’ye taşıyarak talan ettirecek bir süreçti bu! *** 3.5 senede kentin merkezi asla tekfirci güruhun eline düşmedi. Nüfusu savaş öncesi merkezde 3 milyon olmak üzere 5 milyonu bulan Halep’te yüz binler yönetimin kontrolündeki kentin merkezine yığıldı. 700 bin insan da Lazkiye’ye sığındı. Düşünün ki, Taksim, Beşiktaş, Levent, Karaköy, Kadıköy, Sultanahmet, Cerrahpaşa’da kuşatılmış insanlar.. Yedikule, Sarıyer, Bayrampaşa’dan havan topları sallayan tekfirciler... Eski kent ve tarihi çarşıda patlayıcılar kullanmaktan çekinmeyen bir zihniyet. Sokak sokak çatışmalarda ahalinin tavrı ordunun direnmesini sağlayan unsurlardandı. Komploya katılmayıp kendilerini savunan Kürtler de kuzey/kuzey-batı hattındaki Şeyh Maksud mahallesinde direndi. Kuşatılmış insanların hikâyelerini 2013 Eylül’ünde Beyrut’ta, arkabaları Halep’te olan Ermeni arkadaşlardan da dinlemişliğim var. Haleplilere 2013-2014 arasında sadece havadan yardım ulaştırıldı. Suriye ordusu güneyden kuşatmayı yarınca iş değildi. Bugün 2 milyona yakın nüfusun büyük kısmı yönetim kontrolünde. Tekfircilerin elindeki bölgelerde 350 binlik bir nüfustan söz ediliyor. 70 bine yakını da Türkiye sınırına hareketlendi. Şimdi tersine dönmüş bu insani dram, Ankara’nın bitmeyen “tampon bölge” kurma hayallerini ABD’ye kabul ettirmesi için kullanılmaya çalışılıyor.  *** Yaratılmasına katkı yaptığı yıkımı idrak dahi edemeyen bizdeki siyasal İslamcı aklı ise ancak şu sözlere “ermekte”: “Halep yanıyor ve dünya seyrediyor. Biz şanlı Halep’e sahip çıkacağız. Bugün Rus uçaklarının bombaları altında Rabb’ine sığınan Halep halkı umutsuz olmasın. Bizim için Halep, gazi, şanlı ve kahraman Halep’tir. Gün gelecek bu zulüm bitecek. Dünya onları terk etse de”... Kuşkunuz olmasın, Halepliler şehirlerini kimin yakıp yıktığını iyi biliyor. İktidar hırslarıyla başlamasına, körüklenmesine ve bitmemesine sebebiyet verdikleri bir savaşta insan hayatlarını nasıl “at pazarlıkları” için kullanıldığı da şu günlerde gözlerine giriyor. Suriye’de hırslarını alamayınca kendi memleketlerinde savaş çıkartıp kendi şehirlerini bombalayanların ancak timsah gözyaşları olabilir. Bunlar ancak felaketinizi getirirler. Ağızlarına alabilecekleri son şey ise Stalingrad savunmasıdır.
basindan_tarih: 
18 Kas 2015

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Türkiye için G20 zirvesinden geriye caka satılacak ne kaldı? Muhabbetle ağırlanan liderlerin son beyanları, Ankara’nın tüm retorik ve diplomatik manevralarını gömüp üstüne beton dökecek nitelikte... ABD lideri Obama, Halep’e uzanması arzulanan “tampon bölge”yi ve “uçuşa yasak bölgeyi-NFZ” gömdü. Rusya lideri Putin, “Elimizde uydu görüntüleri var” diyerek IŞİD’le münasebetlere dair aleni tehdit savurdu. Fransa lideri Hollande Paris’teki dehşetten ötürü katılamadığı bu koroya özeti “Düşman Esad’dan ziyade IŞİD” söylemiyle eşlik etti. Cumhurbaşkanı Erdoğan, en son lügatlara “tampon bölge” yerine “güvenli bölgenin” konulmasını istemişti. Başbakan Davutoğlu da 6 Ekim ve 9 Kasım’da CNN röportajlarında “destek verilirse Türkiye’nin karadan müdahalede rol oynayabileceği”, müttefiklere “güvenli bölgeye sahip olarak IŞİD’i sınırlardan uzağa itme önerisi” getirmişti. *** Obama “NFZ ve bir çeşit güvenli bölge” dediği öneriler için net konuştu: “Üst düzey askeri yetkililer ve istihbarat danışmanlarıyla titizlikle bunun nasıl bir şey olacağını ele aldık. Ve tipik olarak pek çok planlamadan, tartışmadan ve üzerinde hakikaten çok çalıştıktan sonra bu adımları atmanın yapıcı olmadığına karar verdik. Çünkü IŞİD’in uçakları yok. Saldırılar karada. Hakiki bir güvenli bölge kara operasyonu gerektirir. Ve Suriye’de sivil ölümlerin çoğu rejimin bombalamalarından değil, sahadaki kayıplardan geliyor. Bu güvenli bölgeye kim girecek, kim çıkacak, nasıl çalışacak, daha fazla terör saldırıları için mıknatıs olur mu ve ne kadar personel gerektirdiği ve nasıl sonuçlanacağı hepsi yanıtlanması gereken sorular.” Muhabbeti “sert görünmek için hareket etmeyeceğini” belirterek kapattı. Esad’ın Suriye’nin geleceğinde rol oynamasından hazzetmediğini belirtmenin ötesine geçmedi. Viyana bildirisini “doğru yönde adım” diye niteleyip zorluklarına dikkat çekti. IŞİD’e karşı sınırlarda lojistiği kesmekten, Irak ve Suriye’de “aşırılıkçı ideoloji barındırmayan ve kapsayıcılık taahhütleri olan” “yerel güçlerle çalışmaktan” söz etti. Bu da ABD’nin YPG/YPJ öncülüğündeki Suriye Demokratik Güçleri’ne (SDG) 12 Ekim’de havadan indirdiği 50 tonluk mühimmatın ardından zirve öncesinde ilk kez karadan yardımla anlam kazanıyor. *** Tüm bunlar Dışişleri Bakanı Sinirlioğlu’nun Viyana bildirisine atfen, “Esad’ın 6 aylık geçiş dönemi sonunda mutabık kalınan şekilde ve tarihte ayrılacağı” kehanetinin altını doldurmaz. Zaten bildiride böyle bir şey yok. Geriye bir tek Sinirlioğlu’nun “kara kuvvetleriyle Suriye’ye girilmesinin öngörülmediği” fakat “IŞİD’e karşı koalisyon güçlerinin operasyonu olabilir” lafı kalıyor. Obama geniş çaplı kara güçlerini dışladı. Bu durumda Sinirlioğlu’nun sözünü ettiği Türk özel kuvvetlerinin operasyonları olabilir, ki şu anda yok mu ki? Lakin Rus sopası tepedeyken Cerablus’un ötesinde nereye varır? *** Obama’nın tutumu Rusya’nın 30 Eylül’de Suriye’yle savunma anlaşmasına dayanarak giriştiği hava saldırılarıyla kurduğu de facto NFZ’nin teslimi. Suriye ordusu, milislerin desteğinde bu sayede adım adım ilerliyor, en son Kuveyrs havaüssünü kurtardılar. SDG Haseke’nin stratejik el Hul kasabasını IŞİD’den temizledi. Iraklı peşmergeler Şengal’i özgürleştirdi. Bunlar IŞİD’cilerin savaşırken yakalayıp kafalarını kestiği Sünni, Alevi, Dürzi, Hıristiyan askerler, Kürt savaşçılar. IŞİD’in şehir terörizmi, gerilla taktikleri ve konvansiyonel savaş karışımından oluşan dehşetini bilenler. Yoksa Obama’nın “Irak ve Suriye’deki yerel güçler” dedikleri bunlar mı? Hele de geçen yazıda anlattığım Viyana bildirisiyle cihatçı selefi gruplar “yok edilecekler” ve “hizaya girecekler” diye sınıflanmışken... İşte Antalya’daki G20 resmi... Bu koşullarda Ankara’da fısıldansa da ayak dirediği anlaşılan TSK, 10 bin askerle 46 km. derinliğindeki bölgeyi IŞİD’den arındırırken Kürtlere set çekeceği 17 güvenlik bölgesi, 11 lojistik üs ve 6 sığınmacı kampı kurar mı, varın siz karar verin.
basindan_tarih: 
09 Kas 2015

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Memleket ahalisinin savaş korkusunu körükleyip otoriter tek parti rejimini sağlama aldıran tekrar seçimin, dış politikadaki tezahürleri de iç açıcı değil. En başta silaha bürünmüş siyasal İslamcılıktan mustarip olup, Türkiye’de seküler damarın başarısını arzulayan Suriyeliler açısından… Tebriklere bakın göreceksiniz... Rusya’nın denkleme girmesiyle sersemlemiş cihatçı Selefilerin ezici çoğunlukta olduğu silahlı gruplar, AKP zaferinden pek memnun. Moralleri tavan yapmış, tebrik beyanatlarını esirgememişler. Kimlerden oluştuğu meçhul cılız ÖSO, Nusra ve ideolojik açıdan farksız Ahrar üş Şam’ın başını çektiği Fetih Ordusu ile Suriye İhvan’ı dahil 15 grup, Erdoğan ve AKP hükümetinin “Suriye devrimine desteğinden hiç ödün vermediğini” belirterek, seçim başarısıyla güçlenerek bölgeye “istikrar taşıyacağı” kehanetinde bulunmuşlar. Aksi “nankörlük” olurdu... *** “Ne menem bir devrim”, “ne menem bir demokrasi” sorusu abes elbette. İki ay önce “ılımlı yok” diyen Batı medyası, işe Rusya ile küresel/bölgesel rekabet girdiğinden beri “isyancı” tanımına jet hızıyla döndü. Türkiye’de de malum trend berdevam. Her derde deva IŞİD virüsü ile Kürt alerjisi kokteyllenirken, gasp ettikleri Halep ve İdlib’de şeriat yönetimi kuranların “Suriye’de demokrasi arzu edenler” diye lanse edilmesi vaka-i adiyeden. *** Yine de bardağın dolu tarafına bakalım. “Ilımlı cihatçılar”, “IŞİD cihadından” şu açılardan ayrılıyorlarmış: Suriye’de demokratik seçimlerin sonuçlarına saygı göstereceklermiş. Büyük güçlerin bir şekilde “Esad’lı” öngördükleri geçiş sürecine, 8. maddesinde “Suriye’nin geleceğine Suriye halkı karar verecektir” yazılan 30 Ekim tarihli Viyana bildirisini ekleyin; üstüne Le Figaro’nun “Suriyelilerin yüzde 70’inin Esad’ı desteklediği” anketi doğruysa eğer, buna da saygı gösterirler belki. Sonra, diğer din ve mezhepleri tanımaya hazırlarmış. Söylemin kibrini boşverin, bu azınlıklara “soykırıma girişilmeyeceği” demekse, pek hayırlı. Sonra “küresel cihat yerine kendilerini Suriye ile sınırlıyorlarmış”. Eh Batı da Rusya da rahat nefes alabilir! *** Vekâlet savaşının sürdüğü Suriye’de işin ideolojisini tırmalamaya gelmiyor. “Ilımlı cihatçılar” rejimi devirseler, icabında “Meksika tipi başkanlık sistemi” de kurarlar. Rusya yüzünden IŞİD’le elbirliği ederlerse, ne yaparız! Kaygımız bu. Viyana bildirisinden mevzuya bakın, rahatlarsınız. En başta 1. maddedeki “Suriye’nin seküler karakteri” vurgusu var. Ve 6. maddede “IŞİD ile BMGK tarafından terörist olarak tanımlanmış gruplara ilaveten katılımcıların üzerinde uzlaştıkları gruplar yenilgiye uğratılmalı” bahsi… Yani Ahrar ve türevlerinin çözüme yanaşsalar “seküler olacaklarını”, IŞİD’e yanaşsalar “yok edilecekleri” sonucuna varabilirsiniz. Bildirinin uygulanabileceği kanaatindeyseniz Türkiyemize bunları “sekülerleştirmek” düşecek demektir. Peki, Türkiye’yi yönetenlerin Suriye kriteri “sekülerlik” olsa, sahadaki tek seküler güç olan YPG/YPJ’ye farklı bakması icap etmez mi? *** Geçelim. Topu aldatmaca. Sahada bir tarafın üstünlüğü belirmeden diplomatik çözüm beklemeyin. Türkiye’de İslamcılığın tekrar seçim zaferi, memlekette Kürtler içinde ayrımı körükleme eşliğinde sınırın ötesinde seküler YPG/YPJ güçlerine “İslamcılık” sopası demektir. Dışişleri Bakanı Feridun Sinirlioğlu’nun geçen hafta Erbil’de sağ/ muhafazakâr Barzani yönetimine manidar desteği eşliğinde, Rojava’daki PYD’ye baskı talebiyle IŞİD’e karşı askeri eylemin eli kulağında olduğunu söylemesini not edin... İncirlik’e, IŞİD’in hava gücü bulunmadığından kime karşı olduğu aşikâr havadan havaya füze atabilen F15C’ler konuşlandırılması yahut YPG’ye silah yardımında “ayak sürüyen” beyanlar eşliğinde 20-30 ABD özel kuvvetler danışmanı gönderilmesi; Rusya’nın Suriye’nin kuzeyindeki de facto uçuşa yasak bölgesine karşı yeni hamlelerin habercileri. Akla elbette Türk ordusunun Selefi cihatçıları “ılımlılaştırma/sekülerleştirme” retoriği eşliğinde “güvenli bölge” kurmaya mı soyunacağı geliyor...
basindan_tarih: 
04 Kas 2015

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Can sıkıntısı, yenilmişlik, anlaşılmamışlık, küskünlük, biteviye ağlaklık… 1 Kasım seçiminin ardından barış ve demokrasi cephesinin halet-i ruhiyesi, maalesef bu. Oysa bilenmişlik, aklını kullanıp sabırla mücadele ederek alternatif siyasetler üretilmesi ve topluma anlatılmasının yollarının bulunması icap eder. Ağlanıp sızlanmaya vakit yok. Nedenler ve sonuçlar üzerine düşünerek başlayalım...  İslamcılık soslu AKP hükümeti, 7 Haziran’da yitirdiği iktidarı beş ayda çoğunluğu yeniden ele alacak hale nasıl oldu da getirdi? Bunun tek bir izahı yok elbette. Lakin kanımca en baş sebep, bilerek yaratılan savaş ortamı ve kaos ile kitlelerin “güvenlik ve istikrar” arayışının tetiklenmesi. *** Boş yere geçen yaz bataklığa saplanmış Suriye politikalarında görünürde “IŞİD karşıtı koalisyona” katılırken, Kürt meselesinde çatışmasızlığa son verilerek çifte savaşa girişilmedi. O dönemde “Çatışmasızlık sürecinin bozulması Türkiye’yi alenen 1990’lara taşır. Milliyetçi damarı gıdıklayarak belki bir seçim kazanılır..” diye yazmıştım. 1 Kasım sonuçları, iç siyasette AKP oyununun tuttuğunu gösteriyor. AKP 7 Haziran öncesinde ahaliyi kutuplaştırmanın bedelini ödemişti. Bu kez “kaosa karşı istikrar” vurgusu öne çıkarıldı. Demokrasi, temel haklar, hukuk değil; tehdit ve korku siyaseti ile bunun ekonomiye çıkaracağı faturadan hareket eden toplumun yarısı ikna edildi. Şehit cenazeleri akarken Cizre’yi, Diyarbakır’ın mahallelerini girilmez kılanlar, muhalefet partisinin “terörist” diye etiketlenip yüzlerce ofisinin basılıp kundaklandığı, programının yasaklandığı bir ortamda iki katliam ve yüzlerce ölüden sonra arzuladıkları sonuca kavuştular. AKP’li İzmir İl Başkanı’nın “Artık ülkemize şehit gelmeyecek, o şehitlerimiz bize büyük bir emanet bıraktı” sözleri malumun ilanı. *** Maalesef bu sonuçta en başta “Türkiyelileşme” projesi ülke çapında heyecan yaratmış HDP’nin sorumluluğu vardır. HDP, 7 Haziran öncesinde “Seni başkan yaptırtmayacağız” sloganında sembolleşen, şahsen gazeteci olarak sahada MHP tabanından bile destek bulduğunu gördüğüm başarısını tekrarlayamadı. Çatışmacı söylemleri tersine çevirmekte yetersiz kaldı. İktidarın tüm kitle iletişim araçlarını ele alması da bunda etkili oldu. CHP dahil gerekli ittifakları yeterince zorlamadılar. CHP de soğukkanlı duruş ve ekonomide çözümler sunsa bile iktidarın savaşçı söylemine alternatif duruş koyamadı. Muhalefet güçlerinin elini kolunu silahlı Kürt hareketi bağladı. PKK/Kandil çizgisi yangına körükle gitmeye hizmet etti. Dağlıca katliamı yahut “savunma” söylemiyle gençlik örgütlenmesine göz yumanlar takkeyi önlerine alıp düşünmeli. Naçizane kanaatim, Ortadoğu’da IŞİD virüsü Türkiye’ye yayılırken yollara mayınlar döşenmesi, şehirlere barikatlar kurulması, ne manaya geldiği Kürt illerinde dahi tam anlaşılamayan özyönetim ilanları karşısında kimse “yeni bir Suriye” olmak istemedi. *** AKP’nin 7 Haziran’ın intikamını memleketi içine sürüklediği savaş psikolojisini 1 Kasım’da oya tedavül etmesi, sorunları ortadan kaldırmaz. Bu sonuç seçimlerin yarısının aslında bu sorunların müsebbibi olan zihniyeti sadece “korunaklı bulduğu” anlamına geliyor. İntikamcı zihniyet anti-demokratik uygulamalarla toplumun kalanını hedef almaya devam ediyor. Kürt meselesinde çöpe atılmış çatışmasızlık süreci, komşudaki yangının taşıdığı milyonlarca sığınmacı ve cihatçı Selefinin yarattığı tehdit yerli yerinde. Uluslararası planda itibarı yerlerde bir siyaset baki… Hiçbirinin çözümü yeniden devreye sokulan “başkanlık sistemi” tartışmalarında değil. İktidar partisinin reform yahut yeni anayasa söylemi de tasavvur ettikleri çoğunlukçu otoriter tek parti aklından azade değil. Bu koşullarda muhalefet güçlerinin ağlanıp sızlanmak yerine demokratik alternatif oluşturmak üzere kolları sıvaması gerekiyor.
basindan_tarih: 
07 Eki 2015

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Ortadoğu’da “uçan kuşun kanat seslerini işitenler”, süpersonik jetlerin sesi karşısında “sağır sultan”a dönmek durumunda kalabilir. Türkiye’nin Suriye yüzünden taşındığı macerada başına gelenler tam da buna işaret etmekte. Rusya, Suriye hükümetinin davetiyle IŞİD ve cihatçı gruplara karşı geçen çarşambadan bu yana hava harekâtlarına başladı. Dakika bir gol bir! Rus savaş jetlerinin hava sahamızı ihlal ettiği haberleri geliyor. Cumartesi günü iki dakikalık ihlalden söz ediliyor. Pazar günü bir başkası. Yine Genelkurmay, pazartesi bu kez “kimliği belirlenemeyen” MİG 29’ların savaş jetlerimizi 4 dakika taciz ettiğini, füzelerin de karadan kilitlendiğini açıkladı. *** İlk ihlalle ilgili McClatchy’deki haber enteresan. “Türk ve ABD’li yetkililer, bir Rus savaş uçağının bombalama sırasında Türkiye sınırına 5 mil mesafede uçtuğu ve hava sahasını GEÇMİŞ OLABİLECEĞİNİ söylediler” diye başlıyor. Habere göre, bir Türk güvenlik yetkilisi, Türkiye radarlarının sınırdaki Suriye köyü El Yamdiyyah’ta Rus jetine kilitlendiğini belirtip “Uçak eğer Türk hava sahasını geçmiş olsaydı, saldırıya uğrayacaktı” demiş. Fakat Amerikalı yetkili olayın silahlı çatışmaya yakın bir durum yarattığını söylerken “Rus jetinin Türkiye hava sahasını 5 mil ihlal ettiğini ve Türk jetleri hemen havalanırken Rus jetinin geriye döndüğünü” aktarmış. Türk yetkili ABD’li yetkilinin verdiği bilgiyi ise doğrulamamış. Doğruysa bu haberden iki sonuç çıkıyor. l Sözü edilen ilk Rus jeti Türkiye hava sahasını geçmedi. Girdiği yer, Ankara’nın bir jetimizin Suriye hava savunması tarafından düşürüldüğü 2012 yazında ilan ettiği angajman kurallarını içeren 5 millik alan. l Net “ihlal” beyanını öne atılıp Amerikalılar yaptığına göre de, biz Rusya’yla papaz olmayı hiç istemiyoruz. Ne demişti pazartesi Türkiye’nin Başbakanı: “Türkiye’nin angajman kuralları ister Suriye, ister Rusya, ister başka bir ülke uçakları için olsun, geçerlidir. Türk Silahlı Kuvvetleri, net olarak talimatlandırılmıştır. Uçan kuş bile olsa, kim Türkiye Cumhuriyeti sınırlarını ihlal ederse, gereken müdahalede bulunulur.” Öyleyse durum eski bir diplomatımızın Twitter’dan yaptığı saptama uyarınca net: “Angajman kurallarımız gereği bir daha angajman kurallarımız ihlal edilirse angajman kurallarımızın uygulanacağı sert bir dille ifade edildi!” Angajman kuralları dediğiniz onu uygulayabilecek etkinlik ve gücünüz varsa geçerli. Yoksa Rus elçisini bir kere çağırdınız, hadi iki kere çağırdınız, daha kaç kere çağıracaksınız? Yani enerjide İran ile birlikte bağımlı olduğumuz Rusya’ya aşırı “özgüvenli” esip gürlemenin sonu meçhul. Peki, “neyse ki NATO var” diyebiliyor muyuz? Pek değil. Zira patriot’ları da geri çekmiş NATO kınama yayımlasa bile Türk jeti düşürüldüğünde bile bir şey yapmamışken ihlaller yüzünden Rusya’ya savaş açacak değil. *** Moskova’nın mesajı net: Rusya cihatçılar tarafından delik deşik edilmiş dahi olsa Suriye’nin sınırları dokunulmaz. Uluslararası yasalara göre de iş yaş. Rusya, Suriye içinde BM’de Suriye’yi halen temsil eden bir hükümetin çağrısıyla hareket ediyor. ABD’nin IŞİD karşıtı koalisyonunun dayandığı yasal çerçeve yok. Salt güç meselesi. Rusya bizimkinin dün yinelediği “uçuşa yasak bölge” tartışmalarına da “Suriye’nin egemenliğinin ve BM Şartı ile uluslararası yasaların ihlalidir” diyerek noktayı koydu. *** Bir kez daha anladık ki “stratejik derinlik” dedikleri peri masalı. Rus SU’ları ve MİG’leri angajman kurallarıyla cihatçıları korumak için oluşturulan de facto “uçuşa yasak bölgeleri” filan iplemeyecek. Memleketi yöneten siyasal İslamcı maceraperestler ise Rusya ile Ukrayna’nın ardından Suriye üzerinden girişilen Soğuk Savaş’ta, NATO’nun “değersiz maşa” statüsüne aday.
basindan_tarih: 
24 Haz 2015

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Hollywood filmi değil, dünyada hakiki bir kâbus yaşanıyor. Dünyada 230 milyondan fazla insan hareket halinde. Yerini yurdunu bırakıp yabancı diyarlarda çoğunlukla “arzulanmayan misafirler” olarak yaşam mücadelesi veriyorlar. Gelişmiş ülkelerin, özellikle Avrupa’nın kapılarını zorluyorlar. Bütün bunların müsebbibi en başta iç çatışmalar, siyasi baskılar, basiretsiz siyasetçiler, ekonomik sorunlar ve iklim değişikliği… Gelişmiş dünyanın da, etkinlik ve kaynak mücadelesiyle bu kâbustaki dahli büyük. *** Türkiye’nin de adı artık küresel çapta sığınmacı akınıyla anılır oldu. Ne acıdır ki, 20 Haziran Dünya Mülteciler Günü’nde BM temsilcileri etkinlikleri için ülkemizi seçti. Zira Türkiye en büyük sığınmacı akınına uğrayan ülke. Gelişmiş dünya, sınırlarının çok uzağındaki diyarlarda izlediği siyasetin bedelini “insan akınına” uğrayarak ödüyor. Biz ise 900 km’yi bulan sınırımızda, “ekilmesinde büyük katkımız olan yangını biçiyoruz” maalesef. *** Dört yılın sonunda 2 milyon Suriyeli sığınmacımız var. Adına “açık sınır” denilen ve “rejim değişikliği dizaynının aracı” kılınan sığınmacı politikasının maliyeti bu. Büyük siyasi, insani ve vicdani sorumluluğumuzu idrak etmek için “nereden nereye geldiğimize” bakmamız gerekiyor. *** BM İyi Niyet Elçisi olan Hollywood yıldızı Angelina Jolie geçen hafta sığınmacı sorununa dikkat çekmek için yine Türkiye’deydi. Kendisi, 2011 Haziran’ında Türkiye’nin “derin öngörüsüyle” ön hazırlığını yaptığı sığınmacı kamplarının “promosyonunda” rol oynamıştı. Anımsayın, Suriye’de 18 Mart 2011 olarak verilen isyanın başlangıç tarihinden bir ay sonra 29 Nisan 2011’de sınırdaki Türkmen köylerinden 252 kişi Türk bayrakları ve “Türkler gibi yaşamak istiyoruz” sloganlarıyla Hatay’ın Yayladağı sınırındaki tel örgüleri aşıp gelmişti. Bu durum dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Konya ziyaretini yarıda kesip bir gün sonra, yani 30 Nisan’da Ankara’da “sığınmacı zirvesi” düzenlemesine yetti. Suriye vakası 6 Haziran’da Cisr üş Şuğur’da 120 Suriye askerinin katledilmesi sonrası yönetimin silahlı gruplara karşı giriştiği operasyonlarla birlikte haziranda Türkiye’ye gelen sığınmacı sayısı 1300’leri buldu. Türkiye, Yayladağı’nda basın masası oluşturmuş, yabancı basın bölgeye akarken Angelina da Altınözü’nde kurulan çadır kentte mültecilerle kucaklaşmıştı… *** Türkiye hükümeti “derin öngörüsüyle” ortaya 3 aylık eylem planı koydu. Sınırda “güvenli bölge” oluşturulması taa o vakitler gündeme alındı. Olay Körfez Savaşı gibi devasa sarsılışlarla eşdeğer tutulurken, beklenti 500 bin -1 milyon insanın gelmesiydi. Bu aslında Ankara’nın Suriye’deki yönetime biçtiği ömürle alakalıydı. Nasılsa rejim değişikliği sonrasında dönerlerdi! İronik olan üç ayın sonunda toplam sağınmacı sayısı 15 bin 731 olmuş, bunların yarısı geri dönmüştü. Türkiye övgüyle bahsedilip özendirilen kamplarla, “uluslararası müdahaleyi zorunlu kılan insani facia” görüntüsü oluşturma “başarısını” sergilemişken, gazeteciler Davutoğlu’na, “Neden gelmiyorlar”, “Neden dönüyorlar” diye sormaktaydı… Adeta “sığınmacı duasına” çıkılması psikolojisi hâkimdi. *** İlerleyen aylar bütün bu soruları anlamsızlaştırdı. 2012’den itibaren körüklenen çatışmalarla hakiki bir sığınmacı krizimiz vardı artık. Türkiye’nin “misafir” mefhumu ortaya atılarak ve “geçici koruma statüsü” verilerek BM denetimine sokmadığı sivil kampların yanı başına kurulan “askeri kamplarla”… “Açık sınır” politikasını komşu ülkede rejim değişikliğinin aracı kılmakla… Suriye’nin “iç sorununu”, Türkiye’nin “iç sorunu” kılmakla… *** İşte hafızamdan hiç çıkmayan Davutoğlu’nun “Bütün Suriye gelse alırız” mealindeki sözüdür. Yangını söndürmeye çalışmak yerine büyük insan kitlelerini yerinden yurdundan edecek politikaların böylesine bir “tutkuyla” sunulması karşısında kapıldığım dehşet hissini asla unutmam. Yerinden yurdundan olmuş insanları savaş politikalarının aracı kılan bir iktidarın sorumlusu hepimiziz. Bu sebepledir ki, ülkemizde bir lokmaya muhtaç yaşayan her Suriyeliden biz sorumluyuz.  
basindan_tarih: 
13 May 2015

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Suriye için heyecan, rejim değişikliğinin yaklaştığını düşündüren haberlerin ayyuka çıktığı 2012’deki gibi dorukta. Suudi Arabistan öncülüğündeki Körfez’in Sünni monarşileri ile Türkiye’yi yöneten siyasal İslamcı heyetin desteklediği “Fetih Ordusu” maskeli tekfirci gruplar ve El Kaide’nin kolu Nusra Cephesi, Suriye’ye “demokrasi” götürecekler. ABD Başkanı Barack Obama’nın geçen yılki adlandırmasıyla “fantezi” bu... Bir yılda nasıl bir ideolojik aydınlanma yaşandıysa artık, Batı medyasında bu fantezi ile uyumlu argümanlar dolaşımda. New York Times’ın geçen yılki “daha az aşırılıkçılar” etiketiyle başlayan süreçte, haber-analizlerde “ılımlılar” daha çok boy gösterir oldu. Betimlemeler “isyancılar”dan “Müslüman militanlar”a uzanıyor. Kimin ne olduğunu tam bilmediği “Özgür Suriye Ordusu” yine sahnede. BM terör örgütleri listesindeki Nusra Cephesi, IŞİD’in yanında neredeyse “iyi çocuklar” diye anılmak istense de kuşkuların mecburen dile getirildiği makaleler döşeniyor. En son Atlantic Council’deki makalede “milliyetçi isyancılar” ifadesini gördükten sonra artık beni iyice gülme tuttu. Ama haklarını yemeyelim, Batılıların işi zor. Afganistan’da Sovyetler’e karşı mücahitlerin “iyi çocuklar” oldukları zamanlar geçti. Suriye’de tanımlardan tanım beğenmek durumundalar. Riyad’da kral Salman’ın başa geçmesiyle kartlar yeniden karılıyor. Yeni kral selefi gibi İhvan’a alerjik değil. En hakiki derdi İran. Ve Obama’nın İran’la nükleer anlaşma tutkusu ABD’nin Körfez’deki geleneksel müttefikleriyle onarılması güç yaralar açtı. Nisan başında “Salman Doktrini” başlıklı yazımda Suudi kraliyetine danışmanlık yapmış Jamal Khosshaggi’nin ağzından ABD’ye rağmen bölgede “kendi işini görecek ülkeler” olarak Suudi-Türk ittifakını aktarmıştım. Geçen hafta da Suudi tahtındaki yeniden yapılanmayı irdelediğim yazıda Riyad’ın Obama’nın son iki yılının ötesine baktığını... Nitekim Suud, İran’la nükleer anlaşma belirir belirmez Körfez liderlerini Camp David’e çağıran Obama’nın davetine kral düzeyinde icabet etmeyerek ilk yanıtını resmen vermiş oldu. Gerisi Suriye ve Yemen’de geliyor zaten... Obama 2012’den itibaren Suriye’den mümkün olabildiğince uzak durmaya çalışmış, 2013’te kimyasal silah komplosunu bile atlatmıştı. Ama Suriye’de de, yakın zamanda Yemen’de de gördüğümüz pek hevesli olmadığı “müdahilliği” bir biçimde “yansıtmak” durumunda. Eğit-donat tipi oyalamalarda olduğu gibi... Yine Nusra’nın başını çektiği Fetih Ordusu ile tekfirci grupların İdlib’i Suudi-Katar-Türkiye silah ve lojistik desteğiyle ele geçirmesinde, ABD’nin Türkiye’nin güneyindeve Ürdün’de kurulan “operasyon odalarının” tahmin edebileceğimiz koordinasyonunun katkısını Foreign Policy’de Charles Lister’ın “Why Esad is loosing” (Esad niye kaybediyor) başlıklı makalesinden öğrendik. Şimdi de Batılı analistlerin “İslamcıların” Nusra etkisinden nasıl “kurtarılacağına” dair telkinlerle yüklü analizlerinden geçilmiyor. Yine de kanımca en dikkat çekici olanı geçen hafta Amerikan Associated Press (AP) ajansındaki haber-analiz. Bir Türk yetkilinin Ankara ile Riyad’ın ittifakını doğrulayıp “ABD’ye rağmen işlerini nasıl gördüklerini” güzelce anlattığı yazıda asıl mühim mesaj, Obama yönetiminin bu ittifaktan kaygıları ve bu yüzden radikal grupların Nusra liderliğinde birleşip Esad’ı devirmesinin açıkça istenmediğiydi. Obama kalan iki yılında Sünni bloka topyekûn teslim olur mu? Olmayacaksa “kendi işini görenlerle” nasıl halleşecek, orası meçhul. Suriye’ye “demokrasi” taşıyanların öyküleri şimdilik böylece sürüp gidiyor... İçinde Suriye için “heyecan duyulacak” bir şey yok. Yalan dolan ve manipülasyon düzeyi Irak savaşındakini aşalı çok oldu. Kimse BM’nin Suriye temsilcisi Stefan de Mistura’nın Cenevre’de bugüne kadar en geniş katılımla başlattığı diyalog süreciyle alakadar değil elbette. Tekfirci grupların durdurulmamaları halinde yapacaklarını da Katar şeyhinin kanalı El Cezire Arapçadaki “Alevilere soykırım yapmak hakkımız” temalı programlardan öğreniyoruz. Bakalım Batılıların haber ve makalelerinde dolaşıma sokacakları isimlendirmeler daha nelere evrilecek.  
basindan_tarih: 
19 Kas 2014

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

“Less extreme Syrian based insurgent groups bent on ousting Mr. Assad.. (Bay Esad’ı devirmeye azmeden daha az aşırılıkçı Suriye merkezli isyancı gruplar)”. Bu “çığır açıcı” ifade New York Times gazetesinin 8 Ekim 2014 tarihli nüshasında yayımlandı. Obama yönetiminin radikal cihatçı IŞİD’e yönelik Irak’ı öncelik kılan stratejisinin, Suriye’de yönetimin işine yaramasını eleştiren makalede kullanıldı. Tanımla dalga geçmeyin, zira cidden yayılıyor. Geçen hafta Türkiye’yi ziyaret eden Afrin kantonu heyetinden birisine sahadaki durumu sorunca işittim. Malum Afrin’de IŞİD tehdidi yok, İslami Cephe ve Suriye’deki El Kaide kolu Nusra Cephesi var. Heyetteki isim “ılımlılar kim” diye sorunca önce klasik “Onlar da IŞİD’e karşı savaşıyorlar” yanıtını verdi. Ben de “Peki farkları ne” deyince, kastettiğimi anlamış olmalı ki, gülerek “Onlar daha az aşırılıkçı. Ama mesela sizi bu halinizle kabul etmezler” dedi. Haklı tabii, “insan hakları, hukukun üstünlüğü, sadece din değil vicdan hürriyeti, kadın hakları, azınlık hakları, yaşam biçimi dikte etmeme” gibi dertleri olmayanların da “özgürlük” dediği, “devrim yaptığı” bir çağdayız. *** Bu soruyu gelişmelere göre bildiklerimizi teyit etme ihtiyacıyla sordum. Peki diğer bildiklerimiz neler? 2014 Ocak’ında IŞİD ve Nusra’ya karşı örgütlenen Suud destekli İslami Cephe öne çıkmış, ÖSO dağılmıştı. Askeri konsey yolsuzluk iddialarıyla bu yaz başında kendini feshetmişti. Şimdi IŞİD odaklı savaş ÖSO’yu ‘diriltiverdi’. Gerçi, son günlerde Suriye’den haber geçen Ortadoğu muhabiri Robert Fisk, “ÖSO diye bir şey yok” diye tutturmuş lakin, Türk istihbaratının raporlarına bakmadığından olsa gerek! Yoksa “14 bin ÖSO militanının Türkiye’ye kaçtığını” görürdü. Fisk’in bildiği de zaten “Halep’in düşemeyeceği”… Zira Halep 3.5 yılda hiçbir zaman tümüyle ÖSO’nun eline düşmüş değil. *** Suriye’de isyanı, malum 1980’lerdeki silahlı isyanı Hafız Esad tarafından kanla bastırılmış Müslüman Kardeşler (İhvan) çıkardı. Bu ülkeye dünya çapında silahlı cihatçıların doluşmasının baş müsebbibi de “cihada davet” fetvasıyla İhvan’ın “ruhani lideri” Yusuf Karadavi. Batılıların sandığının aksine seküler karakteri olmayan İhvan, başından beri Batı desteği olmadan Esad’ı deviremeyeceğini bildiğinden “ılımlılık” argümanını eksik etmedi. Sahada hükümleri yoktu. Zaten “tanımlamalarla” Suriye muhalefetinde Esad’ın “kâbusu” olabilecek bir seküler grup yaratmak da mümkün değildi. *** Geçen aralıkta Hatay’da konuşup TV’de röportajını yayımladığım ÖSO’nun Türkmen üyesi, örneğin gönül rahatlığıyla “El Kaideciler kardeşimiz” dediğinde garipsememiştim. Huffington Post’ta taa Aralık 2012’de ÖSO’cuların Halep’in dış mahallelerinde Vahhabi’lerden apartma şeriat uyguladıklarını okumuştum. O gün bugündür Batı medyasına konuşan ÖSO komutanları El Kaide ile çalıştıklarını söyleyip durdular. ÖSO’lu Faruk Tugayı’nın namlı ismi Ebu Sakkar’ı, salt neocon John McCain ile çektirdiği fotoğraftan değil, öldürdüğü Suriye askerlerinin ciğerini ısırmasından da tanıyoruz. *** Şimdilerde ise “daha az aşırılıkçı” tanımının adresi Suriye Devrimciler Cephesi ve lideri Cemal Maruf. 3-4 karısı, 13 çocuğu olan Maruf, geçen nisanda Antakya’daki evinde konuştuğu Independent muhabiri Isabel Hunter’a “Açıktır ki ben El Kaide ile savaşmıyorum. Bu bizim sorunumuz değil” demiş, Suudi asıllı yardımcısı Alaa el Şeyh de Nusra Cephesi’yle birlikte savaştıklarını aktarmakta beis görmemişti. *** Bunları bir tek biz okumuyoruz, Obama da farkında olsa gerek ki bu yaz başında “Suriye’de ılımlı unsurlar yaratmanın fantezi olduğu” saptamasını yaptı. Elbette Amerikan Başkanı, New York Times gibi “Amerikan kamuoyunun hissiyatını yansıtanların” katkılarıyla bu “fanteziyi”, artık IŞİD olgusuna derman niyetine “eğit-donat” programına bir yılda 500 milyon dolar harcayarak gerçek kılmaya çalışacak. Eli mahkûm. Peki ya ötesi? *** Obama şimdilik ‘ser verip sır vermiyor’. Avustralya’daki G20 zirvesi sonundaki basın toplantısında “Irak ve Suriye stratejisinin değişmediğini” söyledi. Amerikan AP ajansının yalancısıyım, Obama, “Esad’ı devirmek gibi bir derdi bulunmadığını” eklemiş. “Yalan” da söylüyor olabilir elbette. Naçizane kanaatim şimdiye kadar çok tutarlı durduğu. Yani Amerikan başkanının önceliği Ortadoğu’da yeni rejim değişiklikleri filan değil. Tersine ABD’yi bu diyarlarda yeni askeri maceralardan korumak. Irak ve IŞİD yüzünden ‘karaya asker konuşlandırmaya’ zorlayanı çok, lakin G20’de bu işi “koşula bağlaması”, bunu da “IŞİD’in nükleer silah sahibi olması” gibi örneklemesi, kalan iki senesinde tutarlılığını sürdüreceğine işaret. Bana kalırsa Obama, Amerika ve dünya tarihine tartışmaları dinmeyecek dahi olsa “İran’la nükleer anlaşmayı” kotaran lider olarak geçmeyi arzu ediyor. Hal böyleyken G20 zirvesi sonrası kimi gazetelerde “ÖSO Türkiye ve ABD’nin yardımıyla IŞİD’i hem Suriye hem de Irak’tan temizleyecek hem de Esad rejimini devirecek” cümlelerini görünce sadece güldüm.  
basindan_tarih: 
17 Oca 2014

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Teşbihte hata yapmayacaksın. Hele de baştan ayağa kadar çamura batmışsan. Başlarını her gün dinliyoruz da, biz ayaklara bakalım. Ak Medyacılara... Yandaş medyanın en ‘artizidir’; hem ‘harbici abiler’ sınıfına girer hem de hükümetimiz nezdinde, birkaç ay önce bir yazısıyla ilgili ifade vermediği gerekçesiyle düştüğü demir parmaklıklar arkasından derhal kurtarılacak denli ‘itibarlı’ bir şahsiyettir. ‘Mahallenin sırtı pışpışlanan küçük kabadayısı’ desek yeridir! Geçen akşam bir televizyon kanalında izledim; El Kaide bağlantılı operasyonda İHH’nın deposunun basılmasına hiddetlenmiş. Şöyle buyurdu: “Fethullah Gülen’e sesleniyorum. Benim alakam yok deme. Senin adamların senden habersiz ananas bile yemiyorlar. Sen yaptırıyorsun bu işleri ve ben sana diyorum ki elinden geleni ardına koyma. Biz iyileriz, Firavun bizim aleyhimizdeyse, Karun bizim aleyhimizdeyse, sen bizim aleyhimizdeysen, onların işbirlikçisi olarak, biz istikametli bir yol üzerindeyiz demektir, vesselam.” Fethullah Gülen, videolarıyla benim en fazla ‘hayatımı şenlendiriyor’. Pek çok insan gibi nasıl cevap verecek, ne zaman yine sinirlenecek diye bekliyorum. Ak Medya’da ise anlaşılan ‘En harbi lafı kim söyleyecek’ yarışı başlattı. Star gazetesinin en radikal yazarı Hakan Albayrak da yukarıdaki meydan okumasıyla çıtayı yükseltti. Teşbihler gırla gidiyor. Düşman zalim firavun, onlar ‘Musa’ kesilmiş. Hadi canım! Biat ettiklerinizin ‘model ortaklıklarını’, ticaret gemilerinin İsrail rotalarını bilmesek, inanacağız. ‘Karun’ diyor, bildiğiniz gibi servet delisi, para için kardeşini harcayan cinsten. Karun’u anmak da en çok Ak Medyacılara uyar ya, ayakkabı kutularının üstünü örtme gayretiyle, kimisi üç kuruş, kimisi milyonları ‘yuttuğu’ için! Sonra ‘ananas’ diyor, yakalamış malum kayıttan, hem pahalı hem zaten ‘kökü dışarıda’ bir meyve ya, suyunu çıkaracak. Doğrudur Atlantik ötesinden emirle ananas yiyenler de vardır, muhakkak! Peki, onca ayakkabı kutusu, çantadan sonra kimse sormaz mı, bizdeki yandaşlar ne yerler de böyle şişerler? Misal hurmaya ne dersiniz? Kökü Arabistan, ne de olsa eski Osmanlı toprağı! Üstelik kutsal! Ama bir tane yerseniz şifadır, üç tane yediniz mi içinizi bayar! ‘Artiz’ yazarımız ‘ananası yiyenlere’ saldırır elbet de, yazdığı gazetede ‘hurmayı çekirdeğiyle yutanlara’ ses çıkartamaz! Bunların ‘kabadayısı’ işte bu kadar, nerede pısacağını çok iyi bilir! Hakkını yemeyelim bizimkisi ‘hurma yemekten’ çok, nam yapmak için çalışır. Biri “Aslanım” diye sırtını sıvazlasın kâfi! Neyse ki ‘hurmayı çuvalla zıkkımlananlar’ gözümüzün önünde!.. Kimi yeni havalimanı çevresinden arsa kapatıyor, kimi hurma çuvallarını Hizmet’in bankasından aldığı krediyle marinaya bağladığı yatına taşıyor, kimisi hurma yedikçe şeker yüklemesinden zıvanadan çıkıp komplo teorisi üretiyor. Ve külliyen üç kuruşluğu da beş kuruşluğu da çok korkuyor! Ahrette hesap vermekten değil, kilerdeki hurmalardan olmaktan! Gelelim Haşhaşiler’e... Bu teşbih ‘en tepeden’, ‘zarfı alan’ gidiyor üstüne!.. Bir kere Batılı odakların, yani dış mihrakların Bâtıni şeyhi Hasan Sabbah’ın tarikatına taktıkları isim ve ‘katil’ anlamına gelen ‘assasin’den türetme, zamanında aklıevvelin biri almış haşhaşla denkleyip, Haşhaşi yapmış. Ya da diğeri ondan almış, artık hangisiyse!.. Selçuklu ileri gelenlerini öldürdüklerini söylüyorlar da mesela Haçlı komutanlarını da hallettiklerini belirtmiyorlar. Küffarın katli vacip ya!.. Ne demeye getiriyorlar özetle, bu çete Müslüman suretinde bir şeytan, hatta ‘şirretliğiyle’ namlı bir kadın yorumcunun deyimiyle ‘Haşhaşi’lerden bile beter’ bir cemaat! Hiç kusura bakmayın, bu abuk sabuk algı yönetimiyle milletin akıl sağlığını bozamazsınız. Hiç hesap vermeden 11 yıldır yapıp ettiklerinin tüm günahını eski ortağın sırtına yüklemeye çalışanları aklayamazsınız. Bu saatten sonra umacılarınızı sürseniz nafile. Her koşulda aklımıza şu deyimin gelmesine mani olamazsınız; “Akşam yediğin hurmalar, sabah .. tırmalar!” Anketlere bakılırsa hiç fena tırmalamıyor! En az yüzde 5’lik yıpranma böyle zıvanadan çıkarıyorsa, yüzde 10 olursa düşüş neler yaparlar neler kimbilir!

Sayfalar