Ceyda Karan

basindan_tarih: 
02 Ara 2016

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Türk dış politikasında nelere tanıklık etmedik ki! Lakin Allah için, hiç böylesini görmedik. En azından birbirini doğrudan yalanlayan cümleler arasında en az 15 günlük, birer aylık aralar oluyordu. Bu kez rekor üç gün.Önce 29 Kasım 2016: 24 Ağustos’ta başlatılmış Fırat Kalkanı operasyonuna girişme sebebi olarak açıkça, “Esed’in (Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad) hükümranlığına son vermek için biz oraya girdik, başka bir şey için değil” denildi. Rusya’nın izahat talebi üzerine 1 Aralık 2016’da bu kez “Fırat Kalkanı operasyonunun hedefi de herhangi bir ülke veya kişi değil, sadece terör örgütleridir. Defalarca dile getirdiğimiz bu hususta hiç kimsenin şüphesi olmasın, söylediklerimizi de kimse başka bir şekilde yorumlamasın, başka yere çekmesin” buyuruldu. Bu durumu izah için misal, “Çevir kazı yanmasın” desek, uymaz. Şahsen güzel Türkçemizin deyim yetiştirebileceğini hiç zannetmiyorum. Belki en münasip deyim “bağrına taş basmak” olabilir. Durumu Rusçada tanımlamaya kalkışsalar artık Gürcistan’ın eski lideri Saakaşvili’den bu yana lügatlara girmesi gereken “kravat yedirme”yi kullanabileceklerinden kaygılanıyorum. *** Rusya’nın uluslararası sistemdeki sembollerinden biri “ayı”. Bu ne hikmetse, biraz cüssesinden biraz acımasızlığından olsa gerek “saldırganlığa” yorulur. Ayılar genelde sakin, zeki, soğukkanlı ve iyi avcılardır üstelik. Dikkat etmek icap eder. Diğer yandan ben Rusların diplomasideki ustalıklarını daha ziyade “satranççılıklarından” yola çıkarak izah etmeyi tercih ederim. Rusya, son dönemde Ortadoğu’daki diplomasi satrancı ve tamamlayıcı askeri hamleleriyle (Hmeymim üssü, uçak gemisi Kuznetsov’un Doğu Akdeniz’e yerleşmesi, Hamadan üssü) Suriye’de el üstünlüğünü elde etti. Rejim değişikliğine direnecekleri besbelliydi. Değişen değil ama pekişen çok şey oldu. ABD’de 8 Kasım başkanlık seçimleri sonrasında “iktidarın geçiş sürecinden” faydalanarak, siyasi sürecin eli üstün tarafı olarak önkoşullarını yerine getiriyorlar. Yani Halep’i el Kaide’nin isim değiştirip cisim değiştiremeyen uzantısı Nusra Cephesi ile İslamcı müttefiklerinden temizlemek. Obama / Kerry ikilisinden yeni hamle olasılığı bulunsa bile Suriye dosyası Donald Trump’a kalacak. O da Rusya ile çalışma vaadini tutar mı, bilemiyoruz. Zemin var ama ABD’deki iktidar dengeleri uyarınca kayma olasılığı da eksik değil. *** Hal böyleyken Rusya açısından senaryo aslında aşikâr. l Halep’in doğusunda Suriye ordusunun ilerleyişi sürerken, ateşkes önerisi ile hem “uzlaşan taraf” olunur, hem el Kaide çıkartılır/ kalanlar ezilir. Sonra? İdlib’e el atmak. Suriye barışı aslında yerel ateşkeslerle ilerliyor ve ılımlılar ayıklanıp radikal unsurlar İdlib’e postalanıyor. Rusların İdlib için de şimdiden hesapladıkları hamleler olduğuna şüphe olmasın. l Türkiye’deki iktidarın retoriğine aldırmadan Ankara’yı “bağrına taş bastırıp” el Kaide ile çalışan grupları dizginlemesi için teşvik etmek. Ankara’da Rusların “terör listesinde” tuttukları İslamcı gruplarla görüşmesi buna işaret. l Rusya’nın kıvraklığını muhtemelen El Bab’da da göreceğiz. Suriye ordusu Halep’in bu kapısına hareketlenmişken, Türkiye’ye “alan açılabilir mi”? Neye karşılık? Henüz bilmiyoruz ve öngörmesi zor. Lakin altı günde üç telefon görüşmesini de hafife almayalım. *** Türkiye, Başbakan Yardımcısı Canikli’nin geçen gün teslim ettiği üzere, Suriye’ye füze şemsiyesi germiş Rusya’nın onayıyla girebilmişti. Hükümet ve TSK ana temasını “şık” biçimde “IŞİD ve Kürt koridorunu önleme” olarak koydu. Hareketin sınırı da açıktır ki bu onaya tabi. Türk uçaklarının ekim-kasım arasında 19 gün uçamaması da, 24 Kasım’daki asker kaybı da -büyük bir komplo yoksa eğer- bu sınırın tezahürü. Üç günde değişen retorik ise “bağra basılan taşın ağırlığı”. Kimilerine göre bu, muhafazakâr tabanın, kimilerine göre Körfez sermayesinin ağırlığına denk geliyor. “Rakka’ya da gireriz, Musul’a da” sözleri kulaklarımızda çınlayan bizim gibi “yurtta sulh cihanda sulhçuların” bağırlarındaki taş ise memleketin uçurumun eşiğine getirilmesi.
basindan_tarih: 
21 Kas 2016

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

  “2002’den bu yana 18 yaşın altında 440 bin kız çocuğu, doğum yaparak ‘anne’ oldu. 15 yaşın altında cinsel istismara uğrayarak ‘anne’ olan çocuk sayısı 15 bin 937. Çocuk istismarı davaları son 10 yılda üçe katlandı, 483 bin kız çocuğu evlendirildi.” Utanç tablosunu sergileyen rakamlar Türkiye İstatistik Kurumu ve Adalet Bakanlığı’na ait. Türkiye’de 15 yaşın altında çocuklarla “gayri resmi” şekilde evlenip cinsel istismarda bulunan 3 bin kişiye, mağdurla evlenme halinde getirilecek “af” (ceza ertelemesi) vesilesiyle ortaya seriliyor. Sosyal hukuk devletinde başvurulan yöntem, “yasalara göre suç teşkil eden eylemleri cezalandırmak yerine, yasaları değiştirip bu eylemleri suç olmaktan çıkartmak”. İzahat için göbek çatlatanların baş gerekçeleri muhafazakâr damarın sabiteleri: “Evrensel değerler geçerli olamaz; yerel, dini, örfi ve kültürel değerler önce gelir.” *** Bundan daha büyük facia olabilir mi? Olur. Bu zihniyetin egemen olduğu yerlerde bal gibi olur. Olur ama, direnişi eksik olmaz. Bakınız en başta Batılıların “Aydınlanma” değerlerini hiçe sayarak bölgemizde çıkarları icabı “siyasal İslam” yatırımı yaptıkları ülkelere... *** Misal, Mısır; “muhafazakârlaştırma” projesinde öne çıkan örnek. İhvan’ın ilk icraatlarından biri kızlarda evlilik yaşını 14’e düşürme teklifi olmuştu. Muhammed Mursi liderliğindeki “İhvan Mısır’ı” BM’nin Kadın Hakları Bildirisi’ne en keskin itiraz eden ülkeydi. İtiraz hususları şunlardı: “Kadınların evlilik yaşının yükseltilmesi, evlilikte kadın ve erkeğin eşit hak ve sorumluluklara sahip olması, mülklerin eşit paylaşımı, Müslüman kadının Müslüman olmayan erkekle evlenme hakkı, boşanmanın erkeğin sözünden öte yargı kararına bağlanması, kadının eşinden izinsiz seyahati, çalışması yahut doğum kontrolü ile aile harcamalarında söz sahipliği, eşlerin tecavüz ve cinsel saldırılarına itiraz hakkı, genç kadınların cinsel konularda söz hakkı, kürtaj veya gebelik önlemlerinin yasallaştırılması, gayri meşru ilişkilerden doğan çocuklara eşit haklar sunulması, homoseksüellere eşit haklar ve korunmanın salık verilmesi.” Mısır İhvan’ının iki iddiası vardı: “Kadın haklarının bu şekilde korunması ‘toplumu’ yok eder” ve “Ulusal yasalar, dini, örfi ve kültürel değerler evrensel olandan üstündür. ” *** İhvan hükümeti, zaten verili şeriatı daha pekiştiren anayasayı zorlayarak ülkeyi gererken, 30 Haziran 2013’te halk isyanını fırsat bilen ordu tarafından devrildi. “Muhafazakâr toplum” projesi darbe yedi. “İhvan’sız Mısır”da 2014 Anayasası’nda kadın hakları belli temellerde korundu. “Kadın ve erkeğin tüm medeni, siyasi, ekonomik, sosyal ve kültürel haklarda eşitliği” temel alındı. Kadınların siyasete katılımını güçlendirecek maddeler yer aldı. Sorunlar devasa ve hâlâ baki elbette. Beğenilmeyen El Sisi ise Mısır’da büyük sorun olan tecavüz vakalarında ilk kez bir mağdur kadını ziyaret etti. İçişleri bakanığı karakollarda kadınlara şiddete karşı özel polis birimleri tesis etti, kadın görevliler atadı. *** Batılıların ballandıra ballandıra “uzlaştı, siyasal İslamdan vazgeçti” diye pazarladığı Tunus da farklı değil. Ennahda’nın “şeriatı yasaların temel kaynağı” kılarken, pek çok gerici hükmün yanı sıra “evlilik yaşının 14”e indirilmesi, kadının “erkeğin bütünleyicisi” diye tanımlanarak eşitliğinin dışlanması, “çocuk ‘evlat edinmenin’ yasaklanması” gibi unsurları içeren anayasa teklifi, Tunus’un örgütlü seküler güçlerinin direnişiyle boşa çıkarıldı. Bu sayede “hukukun üstünlüğüne dayalı sivil cumhuriyet” vurgusuyla “inanç, vicdan ve dini ibadet özgürlüğünü koruyan”, “kadınları erkeklerle eşit statüde” gözeten, “çocuk haklarına sahip çıkan” laik anayasa oluşturulabildi. Gannuşi de “Konsensüs yoktu” diyerek şu meşhur “rıza”ya vurgu yapmak zorunda kaldı. *** Mısır’dan, Tunus’tan bize ne diyecek halimiz kalmadı. Sürüklenilen yer ortada. Dolayısıyla modernleşme deneyimimizin kazanımlarını idrak için bölgedeki güçlü mücadele damarına da bakmakta fayda var.
basindan_tarih: 
11 Kas 2016

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Doğrusu Batılıların “demokrasi”, “özgürlükler”, “insan hakları” gibi mevzulardaki “ikiyüzlülüklerine” doyum olmuyor! “Ilımlı” kulbu yapıştırdıkları Körfez’in militan Selefi/Vahhabi ideolojilerinin Ortadoğu’da fersah fersah yayılmasında zannedersiniz hiç sorumluluk payları yoktur. Yemen’deki savaşa silah satabildikleri müddetçe itirazları olmadığını biliyoruz. Petrodolarlar herkese lazım. Ne de olsa sivil toplumları arada “raporlar” üretir, vicdan aklamaya kâfi gelir. İtiraf etmeliyim, artık Batılılara yapılan “bize destek verin” çağrıları karşısında da, Batı’dan gelen tepkiler karşısında daha çok “sinirlerim zıplıyor”. *** Uluslararası ilişkiler, çıkarlar âlemi elbette. Bunu deyip geçmek de yetmez, kimin ne çıkarı olduğuna bakmak lazım. Ve Batılıların çıkarlarının nerede olduğuna dair tahayyüllerimizin artık sınırları kalmıyor. Bölgede 20. yüzyılda serpilip gelişen Aydınlanmacı, modernleşmeci geleneği gömecek her yatırımı yapmaktalar. Sonra da demokrasi, sekülarizm/ laiklik, hukukun üstünlüğü, insan hakları diye “timsah gözyaşları” dökmekteler. Kendi ideolojik tavrımızı hadi bir kenara koyalım, klasik liberal demokrasinin işlemesi için gereken zemini bile sağlamadıkları artık kör göze parmak misali olmuşken, siyasal İslamı beslemeye devam etmelerinin arkasında mecburen art niyet arıyoruz. *** Geçenlerde neoliberal değerlerin taşıyıcısı The Economist’in sosyoloji bilgimizi altüst eden “Sünni etnik grubu” nitelemeli makalesini aktarmıştım. Mevzu siyasal İslamın “prezentasyonunu” mezhepçi retorikle yapan o makaleyle sınırlı kalmadı elbette. Bu hafta da Suudi Arabistan’ı pek pragramatik bakış açısıyla “elden geçirmişler”. “Suudi Arabistan’ın reformları: Kumlar üzerine inşa etmek” başlıklı yazıda Suudi kraliyetinin “genç reformcularının dertleriyle” dertlenmişler. “Geri kafalı” eski prenslerin yerini alanlar anlatılmış. Mesela Yemen’de kanlı savaşı başlatmış 31 yaşındaki veliaht prens Muhammed bin Salman ve 2030 vizyonu. Yaz başından beri bildiğimiz vizyon: Kamu harcamalarını kısıp ekonomiyi çeşitlendirmek, yabancı yatırımları cezbetmek... The Economist demokrasiyi anmamış elbette. Din polisinin eşkıyalığının kurbanı kadınlarla ilgili arada haber yapmak kâfi. Bu makalede özelleştirme, altyapı ve yönetim sorunları anlatılırken örneğin, okullarda “din eğitimi verildiği ama matematik ve bilim öğretilmediğinden” yakınılmış. Neden acaba? The Economist geçen haziranda da Suudilerden daha iyi malzeme sunan Katar’ı “Diğer Vahhabi devleti” başlığıyla pazarlamıştı: “Katar İslamı: Kozmopolit, Vahhabizmin daha hoşgörülüsü olarak sevinçle karşılanmalı.” *** Ortadoğu’da kusurlu da olsa modernleşme süreçlerinden geçmiş memleketlere Körfez dalgalarını taşımak karşı iş. Bu dalganın vurduğu ülkelerden birisi de artık bizim memleket. Din soslu otoriter faşist bir yönetim tesis edilirken, Batılılardan yine “demokrasi, hukuk devleti, insan hakları” ikazları işitiyoruz. Türkiye teorik olarak AB üyelik sürecini devam ettirdiğinden birliğin, Ankara’yı ikaz etmesini doğal karşılayabiliriz. Ancak Batılıların Türkiye’de kendi demokratik mücadelelerini verenlere ne menem katkısı olacağı gayet meçhul. *** Bu bağlamda en irkiltici vaka Almanya’nın Avrupa İşlerinden Sorumlu Devlet Bakanı Michael Roth’un son yorumları. Roth Türkiye’deki bütün muhaliflerle dayanışma içinde olduklarını söylemekle yetinmedi, siyasi iltica için açık davetiye sundu. Siyasal İslamcı iktidarın darbe girişimini fırsat bilerek zulmettiği bilim insanları, gazeteciler ve milletvekillerine… İşin Türkçesi alenen “beyin göçünü” teşvik etti. Kendi yurdumuzu bırakıp yabancı diyarlara “kaçmanızı” salık verdi. Bunu da “alkışlanır bir şey” sandığına şüphe yok. Böylelikle propagandasını yaptıkları Vahhabi/ Selefi ideolojinin rüzgârları Cumhuriyetimizi vururken, imam hatiplerde “din eğitimi verildiği ama matematik ve bilim öğretilmediğinden” yakınan makaleler döşenebilecekler. Oh ne âlâ.. İnsanın kafasını zorla komplolara çalıştırıyorlar.
basindan_tarih: 
24 Eki 2016

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Türkiye’nin A, B, C, D.. ve dahi Z planlarının olmadığı aşikâr da, Suriye’yi yitirmekte olan ABD’nin B planı iyiden iyiye görünür oldu. Musul’la birlikte... Böylelikle ‘darbe dinamiğinin’ tetiklemesiyle sahalara ‘bir ABD, bir Rusya ile dirsek teması’ eşliğinde dönen Ankara da ‘yüreğinden geçenleri’ daha yüksek sesle zikredebiliyor. Cumhurbaşkanı geçen hafta ‘sadedi’ bizzat ilan etti: “Musul bizimdi. Tarihe bakın. Misak-ı Milli dedim diye rahatsız oldular. Ben tarih dersi veriyorum” ve de “Bu ülkenin sınırlarını gönüllü kabul etmiş değiliz.” Sorun şu ki, mevzunun Suriye ayağı boşta. Halep, Rakka, Deyr ez Zor şimdilik ‘başka bağlamlarda’ zikredilmekte. Sebepsiz yere değil elbette. Artık meselenin Irak ve Suriye ayaklarına daha fazla birlikte bakmak gerekli hale geliyor. *** ABD yönetimi; ‘rejim değişikliği’ ve ‘daha işlevsel parçalar’ tesis etmek açısından sahada verim alamadığı cihatçı gruplar yüzünden Suriye’yi ‘yitirmek’ üzere. Bu sebepten Vahhabi/militan Selefi Körfez destekli ‘demokrasi mücadelesinin’ yaratmış olduğu kanlı bir savaşta, ‘bomba yerine karanfil atılmasını’ salık verebilecek türden ‘insani’ temalardan gidilmekte. Nafile tabii. Obama’nın isabetle ‘fantazi’ gördüğü ‘ılımlıların’ Halep’te El Kaide’den ayrılmayı reddetmeleri de, ‘sivilleri kalkan’ etmeleri de göze giriyor. *** Hal böyleyken uzun süredir hazırlanılan Musul operasyonu devrede. En başta ABD başkanlık seçimine uzanan süreçte ihtiyaç duyulan ‘barut’. Irak ordusu, Peşmerge güçleri, Sünni aşiretler ve Şii milislerin on binlerce güçle giriştiği operasyonda Türkiye daha sınırlı bir işlevle kendisini ‘dahil ettirdi’. Musul üç koldan sarıldı. Dördüncü kol açık. KDP’li yetkililer isabetle buyuruyor: “Musul’dan çıkıp Suriye’de Rakka’ya, Deyr ez Zor’a geçebilsinler diye”... Musul temizlenirse, ‘Iraklı milislerin de eli armut toplarsa’, tüm ‘halifelik ordusu’ Suriye’ye yönlendirilmiş olunacak. Bu hat ABD’ye Suriye’de ‘doğrudan operasyon’ için gerekçe sağlayacakken, Palmira’nın doğusundan itibaren açılabilecek alan da cabası. Suriye’de ‘kontrollü kaosun’ temeli sağlamlaşacak. Artık karadan Türkiye ve vekil güçleri mi, yoksa Kürtlerin öncülüğündekiler mi üzerlerine salınır diye ‘papatya falları’ açabileceğiz. En iyi ihtimalle Irak ve Suriye toprakları üzerine ‘başedilebilir’ bir Sünni entite oturtuncaya kadar, deyip duruyoruz kaç zamandır... *** Irak, Rusya’nın önceliği değil, ancak Musul’la birlikte Moskova’da alarm zilleri çaldı. Rusya, Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un ağzından “Militanlar Suriye’ye geçerlerse hem politik hem de askeri kararlar alacağız” diye ilan etti. Suriye cephesinde de bugüne kadarki en keskin çıkış geldi. Kremlin sözcüsü Dimitri Peskov, “Cihatçıların eline düşmesini engellemek için bütün Suriye’nin kurtarılması gerektiğini” belirtip “Esad’ın gitmesini istemenin pervasızlık olduğunu” söyledi: “Sadece iki seçenek var: Şam’da ya Esad oturur yahut da Nusra.. Suriye toprakları kurtarılmalı ve bütün bölge için felaketsel sonuçları olacak şekilde ülkenin bölünmesini önlemek için her şey yapılmalı.” *** Pentagon’un, Obama / Kerry’nin Putin’le ateşkesini sabote etmesinden beri Rusya S-300/S-400’leriyle “Saha benim. Uçuşa yasak bölgeyi biz çoktan kurduk” mesajını vermişti. Ruslar, Suriye’nin kuzeyinde ise Türkiye’ye fazla ses etmiyor. En başta ABD’nin Kürtler üzerinden planlarını ‘bozduğu’ için. Ayrıca Ankara’nın ‘güvenlik çıkarı’ gördüğü yer, Rusya için ‘anlaşılır bir rasyonalite’ içermekte. Geçen hafta YPG’nin vurulmasında olduğu gibi ‘endişe’ beyanları eşliğinde ‘sınırları’ da anımsatıyorlar. Rusya ufukta görünen ‘savaşçı’ Clinton’a hazırlanırken, Halep’in El Kaide’den temizlenmesine odaklı. Musul’dan Halep’e uzanan yola da odaklanacakları anlaşılıyor. Türkiye; Rusya için Suriye’nin kuzeyinde ‘sınırlı rıza alan’, ABD için Irak ve Musul ayağında ise ‘zoraki yatırım ortağı’. Asıl dananın kuyruğu Musul-Rakka/Deyr ez Zor yolu ‘bağlandığındaki’ ittifak dizaynıyla kopacak. ABD ile Rusya o yolda karşı karşıya gelecek. Bizim ittifakımız da o noktada belli olacak. Misak-ı Milli’ye giden yol haddinden fazla dikenli/mayınlı.
basindan_tarih: 
22 Eki 2016

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Görmek henüz nasip olmadı. Volgograd’da 62. ordunun komutanı General Çuykov’un mezarına çiçek koyup Volga Nehri’ne “selam durmuşluğu” olan bir dostum bahsetti: “Volga’nın sırtlarında Stalingrad Müzesi var. Onun arkasında savaştan kalan tek bina. Ve Pavlov’un evi. Binanın bir duvarı kalmış. Üzerinde, üzerine eğreti harflerle yazılmış ve sonuna 1942 tarihi atılmış bir plaket: ‘Seni savunuyoruz, sevgili Stalingrad!’ Mamayev Kurgan Tepesi’ndeki anıt kompleksi ise, gördüğüm en etkileyici savaş anıtı. ” Savaş filmlerine meraklı olanlarınız, Pavlov’un Evi’ni; 2013 tarihli Fyedor Bondarchuk’un “Stalingrad” filminden anımsayacaktır. Çavuş Yakov Pavlov’un, cebinde Stalin’in 227 No’lu “Geri adım yok” emri, yanında 24 yoldaşıyla Nazi ve mihver ordularına 59 gün kök söktürmesi destanlaşmış direnişinin sembolüdür.                                                       *** Naziler, mihver güçlerle, Ağustos 1942’de başlattıkları saldırıyla Sovyetler’in Volga kıyısındaki bu ağır sanayi kentinin yüzde 90’ını ele geçirmişti. Stalingrad çökmedi ve Sovyet halkları, kasım ortasında “Uranüs” kod isimli karşı saldırı ile kuşatanları kuşattılar. Destanı sokak sokak, bina bina kanları ve canlarıyla yazdılar. Kızıl Ordu yetişinceye dek tek destekleri ağır kış şartlarıydı. Feldmareşal Paulus’un ocak sonunda teslim olmasıyla Nazilerin 6’ncı ordusu 250 bin askeriyle kuşatılıp yok edildi. 1 milyon 250 bin ile 1 milyon 700 bin arasında insan öldü. Belki tek bir savaşta verilmiş en büyük kayıp. “Kahraman şehir” Stalingrad, Sovyetler’de 20 milyon can alan İkinci Dünya Savaşı’nın da “dönüm noktalarından”. İnsanlığın medeniyet tarihinde tekçi, faşist zihniyete boyun eğmeyeceğinin abidesi.                                                         *** 21. yüzyılın Stalingrad’ı da Halep. Suriye’de başlangıçta İhvan damgalı silahlı isyanın göbeğinde yer aldı. Onlarca ülkeden cihatçılar, Körfez monarşilerinin desteğiyle Dera ve Humus’u savaş alanına çevirirken yoksul kırsalı haricinde Halep, 2012 yazına dek silahlı isyana girmediği için “hain” ilan edildi. Ancak 2012 sonlarına El Kaide mümessili Nusra eşliğinde cihatçılar kentin doğusuna sarktı. Tarihi çarşıda kazdıkları tünellere yerleştirdikleri patlayıcılarla yarattıkları tahribat devasa oldu. 2013 ortalarında IŞİD de denkleme girmişken Halep’in merkezi kuşatıldı. 1.5 milyon nüfus iki yıl boyunca aç, susuz, elektriksiz kaldı, cehennem toplarına tutuldu. Kuşatılan Halep için kimse “insani felaket” demedi.                                                         *** Halep düştü düşecek derken, 2013 başlarında Lübnan Hizbullahı’nın desteğiyle işler değişti. Humus’un güneyindeki Kusayr temizlendi, Hama’nın doğusundaki Selemiye’den Halep’teki Safira’ya ikmal hattı kuruldu. Kuzeydoğuda cihatçıların söküp Türkiye’ye taşıdığı fabrikaların bulunduğu Şeyh Naccar, uzun süre kuşatma altında kalan merkez cezaevi ile cihatçıların onlarca Suriye askerini infaz ettiği bölgenin en önemli hastanesi El Kindi geri alındı. 2015 sonbaharında Rusya devreye girerken Kuveyres üssü kurtarıldı. Şubat 2016’da da dört yıl sonra Nubl ve Zahra kuşatması kırıldı. Türkiye’den Halep’e giden Azaz koridoru kapatıldı. Kastillo yolu da.                                                          *** Bugün kuşatanlar kuşatıldı. Ama Rusya’nın, kafa kesenlerin eksik olmadığı “ılımlıların” Nusra’dan ayrılıp İdlib’e taşınması tasarıları Batı vetosuna uğruyor. Cihatçıların açılan koridorlardan çıkmalarına izin vermediği 50 binden fazla sivil için kimse Gazze’deki gibi “canlı kalkan” demiyor. Halep’in “son hastanesi”, “son doktorların” sayıları ha bire değişiyor.                                                           *** New York Times editoryalinde, 1.5 milyonluk Musul’un IŞİD’den “ne pahasına olursa olsun temizlenmesi” telkin ediliyor. El Kaide elindeki Halep’i temizlemeye çalışan Suriye ordusu ve Rusya ise “savaş suçuyla” itham ediliyor. Ülkesinin tarihini unutan Kerry, Halep için “2. Dünya Savaşı’ndan bu yana görülmemiş insani facia” diyor. BM İnsan Hakları Komisyonu toplanıyor. Sünnisi, Alevisi, Hıristiyanı, Dürzisiyle Suriye ordusu, Musul’dakiyle aynı tekfirci ideolojiyle savaşırken ortalık her şeyi sadece 1300 senelik mezhebi kinle izah eden analizlerden geçilmiyor. Riyakârlık paçalardan akıyor. Halep’in Pavlov’larının isimlerini ise Suriyeliler biliyor.
basindan_tarih: 
23 Ağu 2016

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Demokratik Suriye Güçleri'nin Haseke'de kontrolü almasını değerlendiren Hüsnü Mahalli'ye göre; ABD, bölge ülkelerinin işbirliğine karşı Kürtleri ortaya sürüyor. Ankara-Moskova-Tahran ekseni için Erdoğan'ın Tahran ziyaretini beklemek gerektiğini söyleyen Mahalli, "Ankara hızlı hareket etmeli. Yoksa Türkiye'nin ne hale geldiğini herkes görecek" dedi. Ankara'nın bir yanda Rusya ile işbirliğini hızlandırıp bir yandan İran’la ilişkileri geliştirdiği bir dönemde, Suriye’de dikkat çekici gelişmeler yaşanıyor. Ankara destekli 'muhalif' grupların Karkamış üzerinden Cerablus’a operasyona hazırlandığı haberleri gelirken, ABD’nin sahadaki en sıkı müttefiki YPG’nin ağırlıkta olduğu Demokratik Suriye Güçleri ise Suriye ordusu ve milis güçlerini Haseke’den çıkartmak için kolları sıvadı. Suriye ordusu Haseke’yi ilk kez bombalayarak yanıt verirken, YPG için ilk kez ‘PKK’ atfı yapıldı. Suriye bağlamında Rusya-İran-Türkiye ittifakı tartışmaları yaşanırken, bölgedeki son gelişmeler ne anlama geliyor? Gazeteci-yazar Hüsnü Mahalli ile konuştuk. 'HASEKE, İRAN VE RUSYA YAKINLAŞMASINA BİR TEPKİ' Haseke'de yaşanan çatışmaları ‘beklenmeyen bir gelişme’ olarak yorumlayan Mahalli, bölgenin hem IŞİD’in kalesi Rakka’nın hemen üstünde olması hem de Kürtlerin başkent ilan etmek istemesinden ötürü önemli olduğunu söyledi. Mahalli’ye göre, ABD, Türkiye’nin İran ve Rusya ile olası yakınlaşmasına bir tepki olarak müttefiki olan Kürtlerin belirleyiciliğindeki YPG’yi harekete geçirdi. Mahalli, Suriye bağlamında bir Ankara-Tahran-Moskova ittifakı olup olmadığının yanıtını görebilmek için ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden’ın Ankara ziyareti ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın beklenen Tahran ziyaretini beklemek gerektiğinin altını çizerek şu yorumu yaptı: "Türkiye samimiyse İran ziyareti sonrası bu çok net gözükecek. O zaman ABD’liler bölgede çuvallamış olacak. ABD bu çuvallamanın öncesinde Kürtleri harekete geçirerek bir ön adım atmış oluyor" yorumunu yaptı. 'SURİYE'YE BAKARKEN IRAK'I GÖZARDI EDEMEYİZ' Suriye’de yaşanan gelişmeleri Irak’tan bağımsız okumanın doğru olmayacağını belirten Mahalli, geçen hafta Peşmerge’nin Irak ordusuna rağmen Musul’da bağımsız giriştiği operasyonlara dikkat çekti: "Suriye’yi konuşurken bir noktayı hep gözardı ediyoruz. O nokta Irak. Geçen hafta Barzani’ye bağlı Peşmerge güçleri Musul’un doğusunda hareketi geçti ve küçük köyleri IŞİD’den aldı. Üstelik bunu Irak ordusunun uyarılarına rağmen yaptı. Zira ordu Musul’a yönelik bir operasyon hazırlığı içinde. Fakat Peşmerge, Irak ordusu ile hareket etmeden, fırsat bu fırsat, o köylerde de Kürtler yaşıyor diyerek birkaç köyü işgal edip Kürdistan’a bağlama hevesindeydi. Onların Fransız ve ABD’li danışmaları olduğunu hepimiz biliyoruz. Hem ABD’lilerin varlığı, hem İran’ın oradaki etkinliği, hem de Irak’ın Suriye’nin komşusu olması ve İran’ın malzeme uçaklarının Irak’tan kalkması itibarıyla Irak faktörü çok önemli.” 'PYD VE YPG İÇİN TARİHSEL BİR BİR HATA OLUR' Rusya ve İran’ın PYD’nin şimdiye dek Şam ile olan dostluğunun garantörü olduğunu söyleyen Mahalli, "PYD’lilerin ABD’yi tercih etmesi tarihsel bir talihsizlik. Bugün Salih Müslim’in bazı açıklamalarını gördüm ve açıkçası hiç sempatik değildi. PYD ve YPG eğer koşullardan yararlanarak Suriye’de bir şeyler yapalım düşüncesindeyse her şeyi, büyük bir kırımı göze almış demektir. Bunu hem Türkiye, hem Suriye, hem de Irak açısından söylüyorum. Bu tarihsel bir yanlışlık olup bunun telafisi mümkün değildir. Tarihte de bunun örnekleri görülmüştür. ABD’liler bölgede hep kazık atmışlardır. Destek alırsın, konuşursun, silah alırsın, bunlar başka şeyler. Ancak ABD’liler hep söyler ya ‘Suriye’de bir B planımız var’ diye. Belki de B planları bu. Ama bu blöf olsun, gerçek olsun Kürtleri kırıma sürmek istiyorsa o başka bir şey. Bu endişeyi de taşıyorum” tespitinde bulundu. 'HEDEF BAŞINDAN BERİ TÜRKİYE' Tahran-Moskova ile anlaşmanın Ankara için ‘okları üzerine çekmek’ anlamına gelip gelmeyeceğini sorusuna “Hedef zaten Türkiye” yanıtını veren Mahalli, “Suriye, Irak bunlar dandik ülkeler. Batı’nın esas büyük oyunları bağlamında da Kürtler bağlamında da hedef Türkiye” dedi ve şu tespiti yaptı: “Suriye’de 3, Irak’ta 8 milyon Kürt varsa bu Türkiye’de 15-20 milyon. IŞİD konusunda da İslamcıların hedefinde Türkiye var. Beş yıldır Arap Baharı vesilesiyle her türlü islamcı grupla iç içe girmiş İslamcı söylemleri olan bir parti. Suudiler zaten nefret eder AKP’den. Bu tarihsel bir meseledir. Hele hele bu işi anlamazsanız, danışmanlarınızda iş yoksa, size yol gösterecek kimseniz yoksa, öngörüleriniz doğru çıkmazsa oturup ‘Yeter, bu kadar yanlış yaptık. Artık hızlı davranmamız gerekir’ demeniz gerekir.” 'ENDİŞEM TÜRKİYE’NİN DARMADAĞIN EDİLMESİ' AKP iktidarının çözümü hızlı davranmakta araması gerektiğinin altını çizen Mahalli, “Eğer ABD seçimlerini bekleyeceklerse Türkiye’nin ne hale geleceğini herkes görecek. Öyle bir endişe taşıyorum ki, Türkiye darmadağın edilecek. Dört ay bekleyeceklerse eğer neler yaşanacak bu coğrafyada görecekler. Eğer Batı kafasına koymuşsa ve bu oyun böyle oynanıyorsa —ki bunu Haseke’ye bakarak söylüyorum- herkes görecek ne olacağını. Bu coğrafya böyle bir coğrafyadır. Herşey bir günde tepetaklak olur. Yarın öbür gün Haseke’den çok büyük bir kalkışma olursa ya da Suriye uçakları orada beş bin insanı öldürürse bunun kontrolünü kim sağlayacak? PKK ayaklanıp, halk ayaklanması çağrısı yaparsa bunu kim durduracak? Irak ne olacak? Yani karşı taraf kafasına koymuşsa bunu yapar. Biz bu coğrafyada bunları gördük. Irak’ta ABD işgalinden bu yana neler yaşandı. Ama kim hatırlıyor? Suriye de böyle olsun. Türkiye de.. Kimin umurunda ki? Batı’nın böyle bir hesabı yok" uyarısı yaptı.
basindan_tarih: 
29 Tem 2016

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Suriye ordusunun ABD-Rusya işbirliği anlaşması somutlanmadan Halep'te cihatçı gruplara yönelik son kazanımlarını 'sonun başlangıcı' diye nitelendiren gazeteci Hasan Sivri, gidişatı El Nusra’nın El Kaide’den ayrılma hamlesine Batı’nın vereceği tavrın belirleyeceğini kaydetti. ABD ile Rusya'nın Suriye'de askerî ve istihbari işbirliği anlaşması eşliğinde Birleşmiş Milletler’in Ağustos sonunda müzakereleri yeniden başlatması beklenirken, sahada durum hızla değişiyor. Kuzeyde ikmal hatları kesilmeye başlayan militan cihatçı gruplar, Türkiye’deki darbe girişimi sonrasında çözülmeye başladı. Suriye ordusu, silahlı grupların 2012’de girdiği ve yıllarca kuşatma altında kalan ülkenin başkent Şam’dan sonra en önemli kenti Halep’i kurtarmanın eşiğinde. Suriye yönetimi El Kaide’nin Suriye kolu Nusra Cephesi’nin başını çektiği grupların kontrolündeki bölgede kalan ve 30 bin olarak ifade edilen sivillerin kurtulması için açılan üç koridoru gösteren broşürler atarken, militanlara da ‘teslim olmazlarsa yok edilecekleri’ resti çekti. Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad da teslim olanlar için af vaat etti. Başta Halep olmak üzere sahada son gelişmeleri ve Türkiye’ye olası yansımalarını Arap medyasındaki yorumlarıyla tanınan gazeteci Hasan Sivri ile konuştuk. 'SİYASİ MESAJLAR İÇEREN ASKERÎ BİR KAZANIM' Militan cihatçı grupların geçmişte her ateşkesten faydalanarak silah ve lojistik hatlarını sağlamlaştırmasına dikkat çeken Hasan Sivri, bu kez Suriye ordusu ve müttefiklerinin ateşkes çağrılarına karşın operasyonları sürdürerek buna geçit vermediğine dikkat çekti ve bu durumun da Halep’te dengeleri değiştirdiğini vurguladı. Sivri, “Suriye ordusu ve müttefikleri cihatçıların en önemli ikmal rotalarından Kastillo yolunu aldı. Bu şekilde cihatçılar kuşatma altında kaldı. Artık ABD, ne Rusya'ya Halep üzerinden baskı yapabilecek, ne de şartlarını dayatabilecek durumda. Suudi Arabistan ve darbe girişiminden sonra komuta krizi yaşayan ve dikkati dağılan Türkiye de etkili değil” değerlendirmesinde bulundu. Diğer yandan ABD ile Rusya’nın terör listesindeki cihatçı grupları koordineli biçimde vurma anlaşmasının eşiğinde olduklarına dikkat çeken Sivri, “Halep'teki kazanımın da bu koordinasyon sağlanmadan ve Ağustos'ta Cenevre müzakereleri başlamadan alınması da klasik tabirle siyasi mesajlar içeren bir askerî kazanım oldu. Şam'ın ve Rusya'nın elini güçlendiren anlamda" vurgusu yaptı. 'ABD VE RUSYA NUSRA'YI VURURSA İDLİB'DE DURUM DEĞİŞİR' Bütün bu gelişmelerin Nusra Cephesi’nin isim değişikliğiyle El Kaide'den ‘ayrılma’ kararına varmasında etkili olduğunu belirten Sivri, söyle devam etti: “Nusra’nın akıbeti bölgedeki dengeleri de değiştirecek. Çok ciddi bir kısmı Nusra kontrolünde olan İdlib'de Suriye ordusunun operasyonları durmuş durumda. Burada bence Nusra'nın durumu bekleniyor. Nusra’nın atacağı adımların Batı’da nasıl karşılanacağına bakılıyor. 'Sahiplenilecek mi' ya da 'ABD ve Rusya, Nusra'yı da terör listesinde görmeye devam edecek mi', bekleyip görmemiz gerekiyor” diye konuştu. Ancak Nusra’dan gelen açıklamalara da dikkat çekerek “Biz Kaide'den kopsak da ideolojilerimizi terk etmeyeceğiz” dediklerini anımsatan Hasan Sivri, “Kimseyle de ateşkes kurmayıp, kimseyle de görüşmeyeceklerini söylüyorlar. Dolayısıyla Nusra'nın bu atağının Batı tarafından sahiplenilmeme ihtimali var. Yani ABD ve Rusya Nusra'yı beraber vurabilir. O zaman İdlib'de değişim görebiliriz" yorumunu yaptı. 'CİHATÇILAR 4 YIL ÖNCE SİVİLLERİ KUŞATTIĞINDA BATI SESSİZDİ' Suriye ordusunun Halep'in cihatçıların kontrolündeki bölgelerini kuşatmasıyla birlikte Batı’da ‘sivillerin akıbetine’ dair endişelerin yükseldiği anımsatıldığında Hasan Sivri, şu yanıtı verdi: “Halep'in işgali dört yıl öncesine dayanıyor. Silahlı gruplar özellikle 2013 yılında Suriye ordusunun kontrolündeki bölgeleri kuşatmıştı. Ancak Batı medyasının bugün yeni gördüğü siviller de orada yaşıyordu. Ama Batı medyası için önemli olan siviller değil, silahlı grupların kazanımıydı. Hiç sivillerden bahsetmemişlerdi. Halep kent merkezinde uzun süre kuşatma altında kalan, suları kesilen Halep halkından kimse bahsetmemişti." Sivri, Suriye ordusunun sivillere bildiriler dağıtarak açtığı koridorlara ulaşma yolunu gösterdiğini de işaret ederek, Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad'ın 3 aylık süreyle silahını teslim edenlere yönelik ilan ettiği affa da dikkat çekti. 'ANKARA İLE ŞAM'IN ANLAŞMASI ZOR' Peki Rus kaynaklar, tarihi 9 Ağustos olarak açıklanan Rusya Devlet Başkanı Putin ve Cumhurbaşkanı Erdoğan arasındaki görüşmede Suriye’de IŞİD ve Nusra’nın birlikte vurulması kararı alınabileceği iddiasını ortaya atmışken, bu durum bölgedeki denklemi nasıl etkiler? Hasan Sivri, “Ruslar fırsattan istifade etmek istiyor. Bence ellerinde böyle bir bilgi yok ama baskı yapmaya çalışacaklardır” vurgusu yaparken, bunun Ankara ile Şam arasında normalleşme getirmesine fazla ihtimal vermedi: “Ankara ile Şam arasındaki normalleşme adımının arkasında özellikle Rojava'ya ve bölgedeki Kürtlere karşı bir işbirliği önerisi var. Ben bu işbirliğinin mümkün olacağını sanmıyorum. Çünkü Ankara’nın terör anlayışının içinde Şam için YPG yok. Şu ana kadar hiçbir Suriyeli yetkili YPG için terör örgütü ya da terörist ifadesi kullanmadı. Sürekli olarak vatanı koruyan ulusal güçler olarak bahsediliyor. Devlet Başkanı Beşar Esad da BM’nin Suriye Daimi temsilcisi Beşşar Caferi de böyle dile getiriyor.” ‘YPG’YE DEFALARCA ASKERÎ YARDIM YAPILDI’ Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın da son El Cezire röportajında Esad’dan eskisi gibi söz ettiğine dikkat çeken Hasan Sivri, Şam'da bir Dışişleri Bakanlığı kaynağının kendisine ‘Türkiye ile kesinlikle işbirliği yapılmayacağını’ söylediğini de aktardı. BM’de Suriye’yi temsil eden daimi temsilci Beşar Caferi’nin son olarak Rusya’da PYD lideri Salih Müslim’in de bulunduğu toplantıda 'Biz YPG'ye defalarca askerî yardım yaptık' dediği ve Müslim'in de bunu yalanlamadığının söylendiğini aktaran Sivri, “Şeyh Maksud'daki kazanımlara da bakarsak YPG ve Suriye ordusunun aynı cihatçı noktaları vurduğunu ve biribirileriyle kesinlikle çatışmadıklarını görüyoruz. Bu da aralarında mutlak bir koordinasyon olduğunu gösteriyor" dedi. 'ŞAM, KÜRTLERİ CENEVRE MASASINDA İSTİYOR' Şam'da Kürtlerin özerklik taleplerine yönelik değişik tutumların olduğuna dikkat çeken Sivri, bu durumu şöyle özetledi: "Hem Beşar Caferi hem de Dışişleri Bakanı, Kürtlerin mutlaka Cenevre'de yer alması gerektiğinin altını çizdi ve onlarsız olmayacağını defalarca dile getirdi. Kürtlerin Cenevre’de yer almasını sadece Ruslar değil, Şam da istiyor. Bunlar Şam'ın ileride Kürtlere, Rojava'ya da nasıl bakacağını açıklıyor. Onları karşılarına almadıklarını ve tamamen bir ayrılık sürecine girmediklerini gösteriyor. Hem resmî binaları, hükümet binaları, hastaneler konusunda sıkıntı yaşanmaması bulunduğu bu tür bir ilişkilerin devamlılığını gösteriyor. Suriye'yi eğer, Suriye'deki medyadan takip ederseniz de, Kürtlere ve SDG'ye yönelik sürekli bir olumlama ve cihatçılara karşı vatanı koruyan güçler şeklinde ifadesinin olduğunu görürsünüz. Asla terörle ilişkilendirilmiyorlar.”
basindan_tarih: 
25 Tem 2016

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Türkiye’nin iç savaşın eşiğinden döndüğü darbe girişiminde asıl “Allah’ın lütfu” Rusya’ya... Artık Türkiye’nin dış politikada olası yönelimlerinin bize, bölgemize ve dünyaya etkileri olacak. Bu yüzden küresel denklemi doğru anlamalı... *** Türkiye’yi “öfkeyle kalkan zararla oturur” deyişini göz ardı ederek yöneten siyasal İslamcılar; memlekette görülmemiş kutuplaşma yaratırken dış politikayı öyle yüzlerine gözlerine bulaştırdılar ki... Tam “paçadan yakalanmak” tabirine denk düşer. Artık Batı ile ilişkiler alenen “sallantıda”. ABD ile “çuval krizi” hariç son 30 yılda ilk kez bu denli gerilim yüklüyüz. Washington, Fethullah Gülen’i iade veya başka bir ülkeye sınır dışı etmezse, durum kolay düzelecek görünmüyor. Fakat bu da Amerika’nın “başkalarının muhaliflerine sığınak olma” politikasına aykırı. AB üyeliği içinse “başka bahara” desek yeridir. Darbe girişimi sonrası binlerce insan içeri alındı. Soruşturmaların tıpkı Ergenekon ve Balyoz’daki gibi masumiyet karinesi dikkate alınmadan yürütüleceği anlaşılırken, idam cezası gerilimi katlıyor. Tabii kendi dertlerine düşmüş AB’nin Türkiye’ye etkisi artık tartışmalı. *** Büyük resimde ise Transatlantik İttifakı’nda. Britanya’nın Brexit kararı ittifakı sarstı. Nereye evrileceği meçhul. Diğer AB üyelerinin aynı yolu izlemeyeceğinin garantisi yok. Yetmezmiş gibi Amerika ayağı sıkıntı yüklü. 8 Kasım’daki başkanlık seçimini “sıra dışı” Donald Trump kazanırsa, nasıl “dizginleneceği” belirsiz. İşte “kurumsal yapıyı” irkilten Trump’ın son çıkışı işin tuzu biberi. Trump, geçen hafta NYT ile söyleşisinde “Baltık ülkeleri Rus saldırısına uğrarsa ne yapacağı” sorulunca “Müttefiklerin kendilerine karşı yükümlülüklerini yerine getirip getirmediklerine bakarak karar vereceğini” söyledi. Bu NATO Anlaşması’nın “birimize yapılmış saldırı hepimize yapılmıştır” şiarlı 5. maddesine aykırı. Trump’ın Putin ile iyi geçinme tutumu akıldayken, alarm zilleri çaldırmaya yetti. ABD içinden, NATO ve Avrupa’dan art arda tepki geldi. *** NATO son Varşova zirvesinde “caydırıcılık” ifadesi eşliğinde “Soğuk Savaş” retoriğini canlandırdı. Doğu Avrupa’ya yığınak yapıyor, nükleer anlaşmaya rağmen “İran tehdidi” gerekçesiyle füze kalkanı aktive ediliyor. Gözler Karadeniz’de. Buna karşın Rusya, Suriye üzerinden Ortadoğu ve Doğu Akdeniz’e yerleşti. En son WSJ’de hayretler içinde okuduk. Ruslar, Hava-Uzay Kuvvetleri uçaklarıyla16 Haziran’da Ürdün sınırındaki gizli ABD-Britanya üssünü, özel kuvvetler çıktıktan hemen sonra “cihatçı üssü zannederek” vuruvermiş. Koordinasyon eksikliğinin sonucu! Rusların çok zeki hamleler yaptığına şüphe yok. John Kerry’nin 1415 Temmuz’da Moskova’ya gidip Suriye’de yeni işbirliği önerisi sunma sebebi artık daha anlaşılır. Artık Karadeniz ayağı daha önemli. Epeydir Montrö’ye aykırı olarak NATO’nun Karadeniz’de “kalıcılaşması” konuşulurken, darbe girişimi sonrası Türkiye’nin “Rusya’yı çevreleme” stratejisine katılması çok zor. Erdoğan’ı ilk arayanın Putin olması boşuna değil. İran Dışişleri Bakanı Zarif’in sabahın körü tweet atıp darbeye karşı çıkması da öyle... *** ABD açısından mesele ne salt Türkiye, ne IŞİD, ne Ortadoğu. Rusya-Çin aksına karşı Batı’nın küresel duruşu. Ve ABD’nin “dış politika dehası” Zbigniej Brzezinski’nin tıpkı “Büyük Satranç Tahtası” gibi 2008’de Obama başkan olmadan yazdığı “Küresel Siyasi Uyanış”ı çökmekte. Brzezinski’nin şimdiki ikazı, Rusya ve Çin ile savaşa girerlerse yenilip belirleyiciliklerini yitirecekleri ve iki güçten birisini saflarına çekmek gereği... Zemin haddinden fazla kaygan. Bizim asıl sorunumuz ise Türkiye’nin yönü. Peki ya Rusya/İran hattında hizalanmak bedava mı? Artık yerim kalmadı, o da çarşamba yazısına...
basindan_tarih: 
27 Tem 2016

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Türkiye’yi iç savaşın eşiğine taşıyan darbe girişimi savuşturuldu. Ancak memleketin dış politikadaki rotası iyice belirsizleşti. Pazartesi günü darbe girişimi gecesinde ‘şiarlaşan’ sözden hareketle “Asıl ‘Allah’ın lütfu’ Rusya’ya” demiştim. Transatlantik hattındaki sorunlar, ABD başkanlık seçiminin olası sonuçları ile Rusya ve Çin üzerinden küresel resmi aktarmıştım. Bu yazıyla resme İran’ı da ilave edelim Türkiye’nin merceğinden bakalım... Zira mercek iyice buğulandı. En net ıspatı Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın en son İran Cumhurbaşkanı Ruhani’ye telefonda, “Bugün bölgesel sorunların İran ve Rusya ile el ele çözümüne katkı konusunda hiç olmadığı kadar kararlıyız” sözleri. *** Türkiye bu hale, siyasal İslamcıların Ortadoğu’da Batı destekli rejim değişikliği ajandasında başrol oynama hevesleri yüzünden geldi. Sonunda Batı’nın ılımlı İslam yatırımının çöpe atılmasının baş müsebbibi oldular. Demokrasinin siyasal İslamcılıkla bağdaşmayacağını tescilleyerek... Emevi camiinde namaz kılacağını düşünenler koltuklarından olacaktı. Bugün bu işin arkasında gördüklerine karşı hizalanma alametleri sergiliyorlar. Düne kadar Rusya’ya karşı ‘cihat’ ilanına vardırılan retorik söndü. Darbeyi kınayıp ilk “Geçmiş olsun” dileyen Rusya Devlet Başkanı Putin ile 9 Ağustos’a görüşme randevusu kesildi. İlişkilerde pürüzlerin adım adım giderileceği anlaşılırken, enerji alanında Türk Akımı projesi de anlaşılan canlandırılacak. *** Türkiye, Rusya için İngilizce tabirle önemli bir ‘asset’ (kıymetli varlık). Son Varşova zirvesinde ‘caydırıcılık’ ifadesiyle Soğuk Savaş retoriğine dönülmüşken, Ankara’nın NATO’nun Karadeniz’e de yerleşip Rusya’yı çevreleme harekâtına katılması artık pek mümkün görünmüyor. Ancak Rusya için bu da kâfi gelmez. Ankara’nın Suriye’de de bedel ödemesi gerekecek. Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov geçen cuma çok açık söyledi: “Pek çok şey nasıl işbirliği edeceğimiz ve Suriye krizini çözeceğimize bağlı. Suriye krizine dair tartışmalarda Türkiye topraklarının teröristlerin sokulması ve yardım için kullanıldığını ispatladık. Bunlar masada. Şimdi ilişkilerimizi tesis ettiğimize göre, bu olguları görmezden gelmek zor. Türk ortaklarımızdan bu sorulara yanıt vermeye başlamalarını ve Suriye’deki kardeş kavgasında topraklarının kullanımını durdurmak üzere önlemler almalarını umuyoruz.” Bu Türkiye’nin Körfez hattındaki ittifakını da gözden geçirmesini gerektirir. Zira hem Rusya ile hem Şam’da rejim değişikliğinde ısrar eden Riyad’la olmaz. Bu noktada devreye Suriye üzerinden beş senedir Ankara ile ‘örtülü savaş’ yürüten İran giriyor. Dışişleri Bakanı Muhammed Cevat Zarif, Türkiye’deki darbeyi sabahın körü Twitter’dan boşuna kınamadı. Türkiye’nin içine düştüğü durum, dünya güçleriyle nükleer anlaşmasını kotarmış, bir ayağı Asya’da diğer ayağı Avrupa’daki yatırımcılarla ilişkilerin tesisinde olan İran için doğal olarak Körfez hattına dair el üstünlüğü sunuyor. Resme bir de Kürt boyutunu ekleyin. Suriye’nin kuzeyindeki Rojava’da IŞİD’le savaşan Kürtlerin öncülüğündeki yapı hem ABD hem Rusya ile diyalog içinde. *** Yani darbe girişimi öncesinde dış politikada sıkışmışlık sonrasında bitmiş değil. Tersine denkleme yıpranmış bir ordu eklendi. Tek teselli Ortadoğu’da sıkışanın salt Türkiye olmaması. ABD ve Körfez monarşilerinin politikaları çöktü. Körfez kaynaklı cihatçılık Avrupa ve ABD için artık ‘günlük tehdit’. Seçeneksiz kalan Obama yönetimi Moskova ile boşuna işbirliği aramıyor. Artık Suriye’de “Amerika’nın ılımlıları” ancak “Rusya’nın da ılımlıları” olabildikleri sürece var olabilecekler. Ankara’nın ‘öfkeli çocuklarının’ veya ‘öfkelendirdiği diğerlerinin’ ise dönüp hıncını bizden çıkarmaya devam etmeleri maalesef hiç zor değil. Özetle, olup bitenler bir tek Türkiye için “Allah’ın lütfu” değil...
basindan_tarih: 
13 Haz 2016

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Buyrun buradan yakın.. “Suriye’nin kuzeyinde ciddi proje, plan uygulanıyormuş...” Tebrikler. Boşa çıkmış proje ve planlarınızın tezahürü olarak kimin eli kimin cebinde belli değil. İronik ama “açtığınız yolda, kurduğunuz ülküde” desek yeridir. Yani bölgeyi de memleketi de Türk-Kürt-Arap çatışması tehlikesiyle karşı karşıya bırakmak. Bölge, geçen yüzyıldan beri hiç tükenmemiş yeni Vahhabi/Selefi saldırısı altında. Türkiye, cumhuriyet ve Batı yönelimiyle ‘korunaklı’ kalabilmişti. Başımızdakilerin proje ve planları sağolsun, yarınımız belli değil maalesef... *** Suriye ise Vahhabi/Selefi ideolojisinin saldırılarını çok gördü. Deneyimli. Bu yüzden sık sık yazmakta fayda var. ABD’nin 2012’te gizlliği kalkan Hama katliamıyla ilgili DIA belgeleri de mühimdir. Türkiye’de bir kesim Hama katliamının Hafız Esad’ın çekirdek çıtlarken canı sıkılarak giriştiği bir şey zanneder. Günümüzde neden-sonuç ilişkilerini anmadan birkaç cümleyle geçiştirilir. Yazanlar da silahlı isyanın ideolojik arka planını ‘hafifseme’ yolunu seçerler. Zira sürekli “Nusayri rejimi” argümanıyla dinci ve mezhepçi retoriği benimsemek ‘demokratlığın modasıdır’. 2011-2016 aslında 1979-1982’deki Vahhabi/Selefi saldırının çok daha güçlü ve artık paylaşım savaşına dönüşmüş bir tekrarı. Bugünkü enkazın müsebbibleri ile ideolojik zihniyetleri ise değişmiş değil. Hama’nın da bugünkü isyanın da ana meselesi ne demokrasi, ne insan hakları oldu. *** DIA anlatımından da alıntılarla süreci aktarmak belki yardım eder: Hafız Esad’ın ikna ve müzakere çabalarıyla dolu bu uzun süreç İran İslam Devrimi esinli Suriye Müslüman Kardeşleri’nin (İhvan) rejim devirme planına 1979’da girişmesiyle başlar. Onlar için Suriye Anayasası’nda hala da var olan “bütün dinlere saygı/korunma vurgulanırken, yasaların ana kaynağının İslam içtihatına dayanması” kafi değildir. Sünni mezhepçi İslam anlayışını dayatırlar, kendileri dışında herkesi ‘İslam dışı’ görürler, açıkça şeriat rejimi isterler. Filistin davası sıklıkla gerekçe olarak kullanılır. *** “Halep’deki topçu okulunda 16 Haziran 1979’da 50 Alevi kadetin (yeni mezun subay) katledilmesi İhvan saldırısının sinyalini” verir. Bu Suriye’nin her kesiminin temsil edildiği Suriye ordusuyla kanlı bir çatışma ve acımasız güvenlik operasyonlarını tetikler. İhvan’ın 1980 sonunda 10 bin üyesi vardır. İhvan’ın  Gizli Teşkilat’tan da 1000 üyesi ‘İslami Cephe’ ilan edilerek yeniden seferber olunur. Hedef “geleneksel kale Hama’nın topyekün isyanını Halep, Şam ve diğer kentlerde ülkeyi paralize edecek genel grev eşliğinde isyanların izlemesidir”. Irak’taki Sünni Baas rejimiyle işbirliği artırılır. Hatta İhvancılar bugün de var olan genel karakterlerinin tezahürü olarak pragmatik davranıp, Baas içinde devrilmiş muhalif Alevi liderlerin aşiretlerine yönelir. Avrupa ve ABD merkezli propaganda kampanyası devreye girer. Falanjist kontrolündeki Lübnan’ın Sesi ile Irak kontrolündeki Arap Suriye’nin Sesi’nden ordunun saf değiştirmesi için haberler yayılır. Ürdün’de hazırlık yapılmıştır, 1981’de Gizli Teşkilat Irak’tan sızar, Türkiye’den az sayıda sızma olur. “Kardeşlik muhaliflerin hükümete bilenmesi için bombalama ve (aydınlara) suikastlar düzenler.” *** Suriye ordusu ise İhvan’ı girişim henüz olgunlaşmamışken Hama’da tekrar isyana zorlar. “2 Şubat 1982’de çatışmaları müteakiben Hama’da camilerin minarelerinden hükümete karşı cihat çağrısı yapılır. Halka camilerde silah bulunduğu duyurulur. Gizli Teşkilatı, kimileri ordu üniforması içinde önceden saptanmış hükümet hedeflerine saldırır.” Öykünün Suriye versiyonunda İhvancıların başlangıçta karşıt kampta görünenlerin ailelerinin kadın çocuk demeden katledip ceset parçalarını sokaklarda sürüklediği rivayet ediliyor. 2011 Cisr es Şugur’daki gibi... *** Ordu İhvan’ı savaşmak istediği yerde, Hama’nın mahallelerinde acımasızca ezer. Kentin üçte biri dümdüz edilir. Ama isyan Hama dışına taşmaz, Şam’da ve bazı yerlerde sınırlı bombalamalar olur. DIA belgesinde ölü sayısı “2000 kadar” diye veriliyor, Gizli Teşkilat’ından 300-400 kişi bu rakama dahil ediyor. Gazeteciler ve insan hakları örgütleri genelde 10-15 bin diyor. DIA belgesindeki ana tespit, “Hafız Esad’ın stratejisinin Suriyelilerin aralarındaki bütün farklılıklarına rağmen İhvan’ı iktidarda istememesine dayandığı” ve “pragmatik Suriyelilerin istikrarı seçtiği” yolunda. Yaşananar tıpkı 2011’deki izlek... Tabii o vakitler Katar’ın manipülasyon aracı El Cezire televizyonu yoktu. Arap isyanlarının yarattığı ‘siyasal İslam’dan demokrasi çıkartılabileceği’ halüsinasyonu da... *** İster inanın ister inanmayın, ister beğenin ister beğenmeyin Suriye’nin ezici çoğunluğu için Arap modernleşmesi, sosyal haklar, kadın hakları, çeşitlilik arz eden bir toplumun şartı olan sekülarizm önemlidir. Bunlar eleştirseler ve yetersiz bulsalar da Baas’ın getirdiği unsurlardır. Suriyeliler bu yüzden bugün Beşşar Esad’ı ‘babasına nazaran yumuşak davranmakla’ eleştiriyorlar. Siyasal İslam ideolojisi ve kent savaşının sadece kan getirdiğini bilirler. Biz dışarıdan gazeller okusak da 2011’de Suriyelilerin hafızası yerli yerindeydi. Bu yüzden Hama ziyaretinde ABD elçisi Robert Ford’a kimileri çiçek, kimileri de terlik fırlatmıştır. Sadece ikincisini Batı medyası yayınlamadı. Hama sakızı çiğneyenlerin bilgisine...

Sayfalar