Ceyda Karan

basindan_tarih: 
21 Şub 2017

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

  ABD’de Donald Trump yönetimi ile birlikte; ‘liberal demokratik değerleri’ yayma iddiasıyla uluslara yıkım getiren açık/örtülü savaşlar ve rejim değişikliği gündeminin nihayete erebileceği hayali kuranların kabusa uyanması için her koşul artık mevcut. Trump’ın dış politikasında, Britanya, Japonya ve İsrail liderlerini içeren ilk kabulleri, ‘radikal İslam’ın membaı olarak eleştirdiği Körfez’in Vahhabi/Selefi monarşilerine gözkırpması, ABD müesses nizamının ittifak sisteminde çekileceği yeri gösteren zigzaklar, açık işaretler. Bu bağlamda ABD-Rusya ilişkilerine de yakından bakmalı. Zira ‘detente’ beklentisi gömülmekte. *** ABD’de dış politika tartışmasının odağına son dönemde Amerikan hegemonyası zayıflarken, Rusya-Çin ittifakıyla aynı anda başedilemeyeceği oturmuştu. Dış politika düayenlerinden Henry Kissinger, ‘Batı medeniyetine ait’ Rusya’yle ittifakı salık verirken, Zbigniew Brzezinski ‘dünyanın ekonomik dinamosu’ Çin’den yana ağırlığını koydu. Ulusal Güvenlik Konseyi’nde yer açtığı ‘Çay Partici’ ideologu Steve Bannon’un 5-10 sene içinde Çin ile savaş öngördüğü bilinirken; Trump, Pekin’le kılıçları bileyip Moskova’ya yüzünü dönmüş göründü. Ancak ‘izolasyonist’ işadamı, ilk adımda ABD’deki ‘Rusofobik’ yapı karşısında savunma konumuna düştü. ABD istihbaratı ve medyasının Rusya’nın siber korsanlıkla Amerikan seçimlerine müdahale ettiği iddialarıyla başedemediği gibi ekibinde Rusya ile ‘detente’ açısından kritik ilk fireyi verdi. Ulusal Güvenlik Danışmanı Michael Flynn, göreve başlamadan Rusya Büyükelçisi ile telefon konuşmasında ‘Ukrayna kaynaklı yaptırımları konuştuğu’ iddiası yüzünden istifa etti. Yaptırımların kaldırılmasının tek başına zaten Rusya’ya yetmeyeceği aşikarken, Trump, manevra alanı açısından belki de tek kozu olan Ukrayna’yı yitirmek üzere. *** 2013-2014’te AB ve ABD ‘İkinci Turuncu Devrim’de başvurulan katakullilerle Kiev’de yeni oligark Petro Paraşenko ve Stepan Bandera mirasçısı neofaşist Sağ Sektörü iktidara taşıyan rejim değişikliğini sağlamışlardı. Yakın çevresine dair bildik ‘koruma refleksini’ işleten Rusya, 1954’de Ukrayna Sovyeti’ne verilmiş Karadeniz Filosu’na evsahipliği yapan Sivastopol üssünün de bulunduğu Kırım’ı (nüfusun yüzde 60’ı Rus), ‘kendi kaderini tayin ilkesi’ uyarınca düzenlenen referandumla federal sistemine bağladı. 42 milyonluk Ukrayna’nın en az yüzde 30’unu Ruslar oluştururken, bu oranın çok daha yüksek olduğu doğudaki Donetsk ve Luhansk Halk Cumhuriyetleri’ne kol kanat gerildi. Dondurulmuş çatışma bölgesinde AB’nin de gözetiminde 2015’te Minsk-2 anlaşması yapıldı. Anlaşma uyarınca özerklik statüsünün anayasa reformuyla pekiştirilmesi gerekiyordu. Hâlâ da öyle ve Kiev anlaşmayı uygulamak istemiyor. Bu koşullarda Paraşenko tam aksine, kendisine Rusya’ya karşı kafi desteği vermeyeceğini ilk telefon görüşmesinde anladığı Trump’ı, ‘Rusça’yı ikinci resmî dil olmaktan çıkartarak ve AGİT gözlemcilerini ‘Minsk’in ihlali’ diye rapor ettirecek şekilde Ukrayna ordusu ve Sağ Sektör’ü ağır silahlarla Donbass’a yollayarak karşıladı. *** İşte Trump, Kırım nüfusunun taleplerinin dikkate alınması gerektiğini belirtmişken, şimdi Rusya’dan ‘Kırım’ı Ukrayna’ya iade etmesini beklediğini’ söylemek zorunda kalıyor. ‘Demode’ ilan ettiği NATO’nun Obama’dan miras Rusya’yı ‘çevreleme’ siyaseti uyarınca, Doğu Avrupa’ya Soğuk Savaş’tan beri en büyük konuşlanmasını izlemekle yetiniyor. Ve Amerika’daki neocon senatörerin Kiev yönetimine silah gönderme çağrılarıyla karşı karşıya. Seleflerden Joe Biden göreve veda etmeden önce boşuna Kiev’de boy göstermemişti. *** Hâl böyleyken, gelişmeleri Trump’ın Washington’daki müesses nizamla mücadelesi olarak okuyan Moskova da kırmızı çizgisini çekiyor. Donbass ahalisinin pasaport, ölüm-doğum vs. her türlü belgesini Rusya’da geçerli kılma kararını ilk ‘ikaza’ sayın. Donbass’taki özerk yapıları resmî tanımaya uzanan yol açık. Emsali de ortada. 2004’te ilk Turuncu Devrim’de Kiev’de ‘golü yedikten’ sonra Moskova, 2008’de Bush yönetimi destekli Gürcistan’ın, 1989-90’daki parçalanmadan kalan dondurulmuş çatışma bölgeleri Güney Osetya ve Abhazya saldırısını yanıtsız bırakmamıştı. Tiflis’in dibine kadar giden Rus ordusu Gürcistan’ı işgal etmemişti ama Saakaşvili’ye kravatını kemirtmekle kalmayıp iki bölgeyi de resmen tanımıştı. Bu Rus diplomasisinin uluslararası çerçeveyi gözetme titizliğinde ilk geri adımdı, mesajı açıktı: ‘Yakın çevremizde statükoyu siz değiştirmeye kalkarsanız, biz değiştiririz’. *** Moskova tüm bunlara rağmen yine de Trump’a karşı haddinden fazla ‘iyimser’. Niye? Büyük olasılık kritik Fransa ve Almanya seçimlerini bekliyorlar. Yani Trump’ın dalgasının ‘Yaşlı Kıta’ya vurup vurmayacağını, bunun pragmatik işadamına yarayıp yaramayacağını... O vakte dek ne Çin, ne İran ile ittifakta kırılma görüntüsü verirler. Ne de Suriye’de geri adım atarlar. Rusya’yla ilgili hesap kitap yapanların dikkatine.
basindan_tarih: 
15 Şub 2017

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

ABD Başkanı Donald Trump’ın göreve başlar başlamaz Obama döneminden beri zaten ‘terör izlemesindeki’ yedi ülke ile sınırlı ‘göçmen yasağı’ kararnamesi ortalığı kasıp kavurdu. Aynı günlerde Amerikan medyasına düşen bir başka haber ise hayli geçiştirildi. İlkin New York Times’ın yer verdiği habere göre Trump, Ortadoğu’da birbirine zıt karakterdeki iki hareketi hedef tahtasına oturtmayı değerlendirmekteydi: ‘İran Devrim Muhafızları’ ve ‘Müslüman Kardeşler’ (İhvan). *** Ocak ortalarında Cumhuriyetçi Senatör Ted Cruz, İhvan’ın ‘terörist’ listesine alınması için tasarı sunmuştu. Amerikan İslam İlişkileri Konseyi (CAIR) Kuzey Amerika İslam Topluluğu (ISNA) ve Kuzey Amerika İslami Vakfı (NAIT) gibi kuruluşlar Amerika’da camilerin çoğuna hâkim İhvan uzantılarıyken, Suudi Arabistan’dan Malezya’ya uzanan hattan fonlandıkları herkesin malumu. Trump’ın kamyanyası sırasında rakibi Hillary Clinton’a vururken Körfez monarşilerine çıkışmışlığı da ortada. Lakin buna rağmen Cruz’u ciddiye alan çıkmadı. Nitekim Amerikalı savunma ve istihbarat yetkililerinin kaygıları eşliğinde Trump’ın, Guantanamo’nun genişletilmesini de içerdiği söylenen bu kararnameyi ‘ertelediği’ haberi gecikmedi. *** Bu durum, Amerikan liberallerinin kaygılarını gidermiş görünmüyor. İran’ın Devrim Muhafızları’na hiç değinmeyen bu liberal sesler, İhvan’ın ‘terör listesine’ alınmasına karşı adeta kalkan olan yazılar döşenmeye başladılar. Tunus’tan Pakistan’a uzanan bu hareketin ideolojik doğası tıpatıp aynıyken, ülkeden ülkeye farklı yapılar taşıdığı iddialarından tutun da böylesi bir kararın Amerikan demokrasisine yakışmayacağına uzanan argümanlar üretmekteler. Bu savlara göre, İhvan, ‘kötü olabilir, otoriter ve illiberal olabilir, hatta nefret grubu niteliği taşıyabilir’ ancak üyelerine saldırı talimatı vermediği için ‘terörist olamaz’. Tabii bu son savın haksız olmadığını belirtirken, Suriye yönetiminin Suriye İhvan’ını aynı sava dayanarak ‘terörist’ gördüğünü anımsatmalı. *** Trump’ın ‘Çay Partici’ ideolojik gurusu Steve Bannon vaktiyle İhvan için “modern terörizmin temeli” demişti. Lakin Bannon başta olmak üzere Trump’ın ekibindeki diğer isimlerin siyasal İslamla ilgili keskin görüşlerinden yola çıkarak bakarsak yanılırız. Zira Trump’ın ABD yönetimlerinin onlarca yıldır koca bir coğrafyayı şekillendirmekte ‘en kullanışlı aracı’ olmuş siyasal İslamın bu ana damarını ‘terör örgütü’ listesine alması mümkün görünmüyor. İhvan dediğimiz Körfez’in monarşilerinin ‘kendisine dokunmayıp’ komşu ülkelerdeki modernleşme ve uluslaşma süreçlerini beceriyle ‘enfekte etmekte’ kullandığı bir yapılanma. Kendisini sanki ‘antiemperyalist’ karakterdeymiş gibi ustaca pazarlarken, Batı mali sermayesiyle derinlemesine bütünleşmiş bir yapıyı nereden bulacaksınız? İhvan, ‘üzerinde güneş batmayan imparatorluk’ Britanya’nın onlarca yıldır boşuna gözdesi değil. Bölgede Batı’nın siyasal İslam sopasının her kılığa girmeyi başaran unsuru. Misal Suriye’de rejim değişikliği için İhvan’ı 1980’lerde de 2010’larda da kullanabilirsiniz. Aynı zamanda Mısır’da örneğini gördüğümüz üzere ‘devrimci toplumsal dinamikleri’ tersine çevirmekte de... Örgütlü bulunduğu memleketleri yönetme ehliyetinin bulunmaması bir yana, projelerini ahalilerine tümden kabul ettirme imkânı da olamayacağından hareketle, iktidara mutlak hâkim olamazlar (Tunus gibi) diye düşünülmesi boşuna değil. *** Velhasıl İhvan’ı ‘terör listesine’ koyacakları filan yok. Geçiniz… Buna karşılık, dünyada hâkim ulus-devlet sistemi içinde kalıp bölgesinde batı sistemine karşı ‘direniş hattı’ kurma iddiasındaki İran’ın Devrim Muhafızları’nın durumu başka. IŞİD’i ‘bir numaralı öncelik’ ilan etmiş Trump’ın, IŞİD’le yıllardır Irak ve Suriye’de savaşanlar ortadayken, İran’ı ‘bir numaralı terör sponsoru’ diye anmasının altından neler çıkacak göreceğiz. Öngörüde bulunmak için en başta Trump’ın ‘iyi polis-kötü polis’ oyununu deneyimleriyle bilen Rusya ve Çin’i iyi anlamamız icap eder.
basindan_tarih: 
13 Şub 2017

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Suriye’nin kuzeyindeki El Bab kasabası “fethedilmeye” yaklaşıldı ya bir adım sonrası için Davutoğlu’ndan miras “fanteziler” yine havada uçuşuyor. Sebepsiz değil, mantık açık. ABD’deki Trump yönetimi Obama’dan devraldığı Suriye politikasını yeniden çizmeye çalışırken “zamana oynamak”. 15 Temmuz’dan beri ABD’yi Rusya’ya, Rusya’yı ABD’ye karşı oynama taktiğinin devamı. • Türkiye’yi yöneten siyasal İslamcı akıl, Rusya ve İran ile Astana sürecinde Suriye’nin “egemenlik ve toprak bütünlüğünün” garantörü görünümünde. • Trump’ın Pentagon’a 30 gün çinde hazırlanması talimatını verdiği Suriye planlarında kendi gündeminin yerini keşfe çalışıyor. ÖSO içindeki cihatçı grupların hâkimiyet alanını genişletmek ve Trump’a uyarsa Rakka’da Suriyeli Kürtlerin yerini alacak “kara ordusu” olmak hevesi devam. *** Yani “bildik mevzular”... Dolayısıyla sürekli “TSK’nin Suriye’deki hedefi ne” diye sorup “rasyonel akla” uygun yanıt ummaya hacet yok. Çelişkili beyanatlarla “zikzak” çizilmesine şaşırmaya da... Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş, “El Bab operasyonunun başarılı olmasıyla Fırat Kalkanı hedefine ulaşmış olur. Rakka başka meseledir. Türkiye sınırlarını tehdit eden bir şey değil” diyerek ‘malumu’ dile getirebilir. Lakin Cumhurbaşkanı dosdoğru söylüyor: “El Bab’dan sonra durmak... Böyle bir şey yok. El Bab bir defa bizim nihai hedefimiz değildir. El Bab hallolmak üzere. Bundan sonraki süreçte Rakka ve Mınbiç olayı vardır.” Nitekim SDG boşuna Mınbiç’e hendekler kazmıyor. Erdoğan’ın Trump ve Ankara’ya gönderdiği CIA Başkanı Mike Pompeo ile görüşmesine atfen “temizlenen” bölgelerde “altyapı çalışmaları” ile sığınmacıların “uçuşa yasak bölge” ile oluşturulacak “güvenli bölgeye” dönmeleri vurgusu, “eğit-donat”ı anması, Trump’la canlanan arzularının tezahürü. Suriye’nin bu diyarları aslında “ideolojik çerçeveyle” uyumlu dokuda. El Bab örneğin cihatçıların ahalinin alkışlarıyla postacıların binaların çatılarından fırlatıldığı diyar. *** Sorun şu ki, bunlar imkân dahilinde olacağından emin değiller. Zira Trump’ın ne yapacağı meçhul. Bunun için küresel resimde Trump’ın “iyi adamı”, ABD Kongresi, medyasının “kötü adamı” oynadığı, Rusya ve Çin ittifakını kırma hedefinin varacağı yerleri görmek lazım. Trump, Ukrayna ve Doğu Avrupa’da kısa vadede “yapamayacakları” üzerinden Moskova’ya “göz kırparken”, İran’a karşı saldırgan retorikle “çalım atmaya” çalışıyor. Peki, ya Suriye? *** Rusya’nın Erdoğan’ın arzularındaki yeri de ayrı soru (idi). Moskova ilk yanıtı zaten Rus uçağının vurulmasının yıldönümünde vermişti. Erdoğan’ın Trump/Pompeo teması vesilesiyle “tekrarladılar”. Önce Rus yetkililerin ağzından “PKK ve YPG’yi terörist görmüyoruz” ve “Suriye Kürtleri masada olmak zorunda” beyanları geldi. Yine “güvenli bölge” itirazı eşliğinde “Fırat Kalkanı’nın ancak Suriye’nin onayıyla yürür” denildi. Ardından Rus Dışişleri Bakanı Lavrov, Suriye hükümetiyle Kürtler arasındaki müzakerelere aracılık ettiklerini vurguladı. Bu retoriği TSK’nin Rusya Hava Kuvvetleri tarafından vurulması izledi. Moskova; “kaza ile oldu” diyerek ilk atılan TSK’yi doğrular pozisyona geçmekle kalmadı, salt “başsağlığı” belirtmekle yetinilen bir açıklama eşliğinde “koordinasyon eksikliği” vurgusuyla üste çıktı. Böylece TSK’yi yeni bir beyanat ile “Askerlerimiz 10 gündür aynı yerdeydi, Rusya koordinatları biliyordu” demek zorunda bıraktılar. Maalesef ortaya Türkiye için “onur kırıcı” bir tablo çıkarken, bu toz dumanda Rusya Savunma Bakanlığı soğukkanlı bir başka adımla “El Bab’da Suriye ordusu Türkiye’yle üzerinde anlaşılan sınır hattına ulaştı” diyerek noktayı koydu. *** Yanılgıya düşmeyin. Suriye’de askeri el üstünlüğü olan Rusya da Türkiye gibi Trump’ın ne yapacağına bakıyor. Ankara’yı kendi planları içinde “tutarken”, Moskova da “zamana oynuyor”. Sorun şu ki elindeki kozlar, Ankara’nınkilerden sağlam ve Suriye ile sınırlı değil. Kürtler ABD ile ortak payda. Kıssadan hisse, ABD ile Rusya arasında raks edeceğim derken tost olmak da var.
basindan_tarih: 
08 Şub 2017

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Trump yönetimi ile birlikte “dinci dünyaya” da hoş geldiniz... Amerika; “kurucu babaları”, uhrevi âleme başkaldırıyla şekillenmiş Anglo-Sakson sekülarizmini olmazsa olmaz kılmışlarsa bile, “dindarlığın” el üstünde tutulduğu bir diyardır. Vaktiyle kanlı kavgaların getirdiği inançlar arası denge gözetilir. Donald Trump ise bu dengeyi tüm dünyayı etkileyecek şekilde sarsacağının işaretlerini veriyor. *** Trump’ın ideoloğu Steve Bannon’un duruşunu geçen yazıda aktarmıştım. Bannon kapitalist sistemin bugünkü krizini Judea-Hıristiyan geleneğinin gerilemesine bağlıyor. Ona göre sekülarizm bozucu unsur. Buna karşı “barbarlıkla mücadele” vaktinin geldiğini savunurken, kilisenin “militan rolü” bulunacağı bir seferberlik öngörüyor. Dilinden düşmeyen “hasım” “Radikal İslam”. Yani, Trump’ın “radikal İslamcı terörle mücadele” söylemini tutturmasına şaşırmamalı. Obama gibi bir din ile şiddet biçimini birlikte kullanmaktan kaçınmayacağı anlaşılırken, Merkel gibi “İslamcı” ve “İslami” gibi “entelektüel” bir ayrıma da gitmeyeceği aşikâr. Geçen hafta başka alametler de belirdi. Trump, kiliselerin siyasi partilere fon sağlaması yasağını kaldıracağını ilan etti. “Dini temsilcilerimizin özgürce ve bedel ödetilme korkusu olmadan konuşabilmelerini sağlayacağım” dedi. Odaklandığı diğer mevzu şiddet içeren ideolojilerle mücadele programını, misal beyaz ırkın üstünlüğünü öne sürenleri çıkartacak şekilde değiştirip, yalnızca “İslamcı aşırılıkla mücadele”ye öncelik vermek. *** Trump, gündemini hayata geçirirse, ABD gibi bir ülkede dinin siyasete alet edilmesinin sonuçlarını göreceğiz. Bilmediğimiz mevzu değil. Bizler dini ideolojinin yarattığı güçlü zeminde ulus devletlerini kurmuş modernleşme yanlılarının kaçınılmaz olarak güçlü reaksiyonlar geliştirdiği diyarların insanlarıyız. Modernleşmenin “Cebrail dokunuvermiş gibi hazır bulunacağı bir atmosfer, kültür ve bilincin olabileceğini” düşünen yoksa eğer, neden ve nasıl laikliğe yöneldiklerini gayet iyi idrak edebiliriz. İslamcı ideoloji de tıpkı Bannon’unki gibi dünyevi âlemin dini kaideler çerçevesinde şekilleneceği bir “medeniyet projesine” sahip. O halde bu akla, “gelin orta formül bulalım” demek ancak “naifliğe” girebilir. *** Bu naifliğin bizim coğrafyada örneklerini Tunus’ta ve Mısır’da gördük. Tunus’ta laik güçler sıkı direniş sergilemeseydi “ılımlı” denilen Ennahda’nın tümüyle şeriata dayalı anayasa yapacağını anlatmıştım. Mısır’da da kendini “muktedir” sandığı andan itibaren verili şeriat hükümlerine dudak büküp “ötekileri” ezen bir İhvan gördük. Proje toplumun diğer yarısının isyanı ve bunu fırsat bilen orduya tosladı. Tabii bu süreçleri anlarken “naiflikler” bitmiyor. Misal geçen eylülde “Müslüman Kardeşler Arasında” (Inside the Brotherhood) isimli kitap yayımlamış önemli bir araştırmacı olan Hazem Kandil. New Left Review’de kendisiyle uzun bir söyleşiyi okuyunca ağzım açık kaldı. Şöyle diyor: “Her İslamcıda, ‘eğer iyi Müslümanlardan oluşan bir toplum yaratırsanız, bunu hayır izleyecektir’ inancı bulunur. Zamanla bu (ideoloji) günlük politikalardan ziyade kişisel bir inanç meselesi haline gelebilir. İhvan Mısır’da bir süre iktidarda kalıp hükümet etme gereklerini yerine getirmek zorunda kalsaydı, kanaatimce olacak olan buydu. Fakat yapamadıkları için orijinal ideolojilerine yakın kaldılar, çünkü hükümette hiç denenmediler. Tıpkı diğer İslamcı hareketlerde olduğu gibi.” Ne yalan söyleyeyim kulağımda “Yıldarado’nun sesi” çınladı. Kandil de siyasal İslamcı İhvan’ın “mağduriyet”ten “muktedir” olmaya geçtiğindeki tutumunu ideolojisine bakarak sorgulamak yerine, her şeyi “yarım kalmaya” bağlayıp “serzenişi” seçiyor. Mısır İhvan’ının devrimin asıl sahibi solcu ve liberalleri kenara itip “ordu-millet el ele” sloganı atmalarını “hataya” yoruyor. *** Kandil’in yazdıkları liberallerin ve solun siyasal İslamcılıkla karşılıksız aşkını anlamak açısından bilhassa önemli. Başa dönersek, dini ideoloji üzerinde yükselen siyasetin ne denli “dönüştürülür” olduğuna dair iyi düşünmeli. Aksi halde Bannon’dan nasıl şikâyet edebiliriz ki?
basindan_tarih: 
03 Şub 2017

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

  'Çifte standartlar’ ve ‘riyakârlıklar’ âlemine bir kez daha hoş geldiniz... Donald Trump’ın daha ilk haftasında ABD’nin göçmen kabul programını 120 günlüğüne askıya alan ve ‘kayda değer’ değişim olana dek Suriyeli sığınmacıların ülkeye girişini yasaklayan; Irak, Suriye, İran, Libya, Sudan, Somali ile Yemen olmak üzere yedi ülkeden Amerika’ya gitmek isteyenlere üç ay vize verilmemesini öngören başkanlık kararnamesiyle kızılca kıyamet koptu. Popülist, izolasyonist, ‘ne idüğü belirsiz’ Trump, ‘liberal değerler’ Amerikası’nı ayaklandırdı. *** Haksız değiller. New York’un JFK, Washington’ın Dulles uluslararası havaalanlarında dramlar yaşanıyor. 5 yaşındaki İranlı çocuklar kelepçelenip aileleriyle ülkelerine postalanıyor. Amerikalıların azımsanmayacak bir kısmının zannettiğinin aksine Arapların hepsi Müslüman değilken, misal Florida’da Yahudi asıllı Suriyeliler gözaltına alınıp saatlerce sorgulanıyor. Pek hazin lakin Suriye’deki El Kaideci Nusra Cephesi’nin Britanya ve ABD destekli yardım kuruluşu Beyaz Miğferler de Oscar törenine katılamıyor. Velhasıl Boston’dan San Francisco’ya Amerikan kentlerinde isyan var. ABD’nin ana akım siyasileri, akademisyenleri, solcu sanatçıları sokaklarda. 2003’teki Irak işgalinde, Obama/Clinton yıllarının Libya, Suriye, Yemen’i kavuran ateşinde yoktular. İkinci Dünya Savaşı sonrası en büyük sığınmacı akınını yaratmış liberal müdahaleciliğe itirazlarını da işitmedik. Şimdi ‘Müslüman yasağı’ başlığı altında dayanışmadalar. Savaşlara onay vermiş Senatörler timsah gözyaşları döküyor. Sosyal medya #MuslimBan hashtag’ıyla ayakta. Zaten kararname öncesi Trump’a karşı isyan ruhu ‘Yaşlı Kıta’ya zuhur etmiş, Almanlar ‘özgürlük için tekbir getirmişlerdi’. Velhasıl ‘İslamofobi’, ‘medeniyetler çatışması’ mefhumları yine gözde. Lakin İslam âleminin liderlikleri suskun. Liberal Batılılar o denli ‘Aydınlanmışlar’ ki, mevzuyu anlayamıyorlar. *** Misal Suriye savaşına Vahhabi/cihatçı Selefi virüs basmış kutsal mekânların evsahibi Suud’un gıkı çıkmıyor. BM Güvenlik Konseyi sistemin etnik/dinsel ayrımcılık temelinde yükselmesi için ‘Dünya Beş’ten büyüktür’ söylemleri üretenlerin ha keza... Birkaç kırık ‘kem küm’ işitilse de ‘Müslüman hakları’ kükreyişleri işitilmedi. Akla ‘yoksa listeye biz de girer miyiz’ kaygısı mı var diye düşmüyor değil. Nihayet Birleşik Arap Emirlikleri Dışişleri Bakanı Şeyh El Nahyan, mevzunun ‘Müslüman yasağı’ olmadığı, Trump’ın kararının da ‘İslam karşıtı’ olmadığı tespitini koydu. Haklı. Batı medyasında ‘radikal İslamcı ihracatçısı’ olarak sunulan Suudi Arabistan’ın vatandaşları, Katarlısı, Kuveytlisi, Pakistanlısı, Afganı liste dışıysa bunun nesi ‘Müslüman yasağı’? Yoksa işin altında bir bit yeniği mi var? Soruyu ‘Hangi Müslüman ülkeye, niye’ diye mi yöneltmeli? *** Bu teknik manada ‘Müslüman yasağı’ filan değil. Kararnamede bu ifade yok. Trump haklı da, temelini atan 2011’den itibaren bu ülkeleri izlemeye alıp, 2015’teki yasayla ABD İç Güvenlik Bakanlığı’nın ‘kaygı kaynağı ülkeleri’ kılmış Obama yönetiminin ta kendisi. Yeni kararnameyle yedi ülke Sudan dışında ABD’nin doğrudan yahut dolaylı askerî eylemine sahne olmuş diyarlar. Şimdi ‘iki ateş arasında bırakılmış’ insanlar karambole gidiyor. Trump’ın iş çıkarlarının bulunduğu yerlerin liste dışı tutulmasını boşverin, çok tali. Şeytan ayrıntıda gizli. Asıl kilit kararnamenin ‘Korunmasız Suriyeli nüfus’ kısmında. Yani Trump’ın hafta sonunda Suudi kralı Salman ile Yemen’i de ekleyerek mutabık kaldığı ‘güvenli bölgeler’le... “Suriye sahasında borusu asıl öten Rusya iken, nasıl edecekler” diye de sormayın. Besbelli mevzu orayı aşıyor. Kararnameye önce öfkelenip sonra ‘susmaya’ karar veren Irak’ı, Irak Kürt Bölgesi’ni de bir şekilde ‘kenara koyarsanız’, asıl tepkinin sahibi İran’ı göreceksiniz. Yani Trump’lı ABD’nin stratejik tercihle cezbetmek istediği Rusya yahut Çin aksının ortağını. Ve elbette Suudi saldırganlığının kavurduğu Yemen’i... Velhasıl hep birlikte Trump yönetimine hoş geldik.
basindan_tarih: 
09 Oca 2017

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Suriye savaşının utanç verici bir sayfası daha geçen hafta kapandı. Hem de Amerikan medyasının ‘kaş yapayım derken göz çıkarttığı’ bir biçimde... *** Siyasal İslamcılığın sahte anti-emperyalist karakteri, Suriye savaşıyla ortaya serileli çok oldu. Batı destekli rejim değişikliği girişimi, ‘ılımlı siyasal İslam’dan ürese ürese radikallik ürer’ tezini ıspatlamaya yaradı. Körfez’in Vahhabi/Selefi monarşileriyle Suriye’ye ‘demokrasi taşıma’ tezine ‘kanabilenler’ için asıl sorun küresel PR (halkla ilişkiler) cephesiydi. Bu cephe de ana gövdesi İhvancılardan oluşan PR’cıların ellerinde patladı. Sahadaki hakikatlere uymadığından aksi mümkün değildi zaten. Nihayetinde Suriye, ‘liberal müdahalecilik’ tarihine en büyük ‘yalan dolanlarının’ saçıldığı çatışma olarak geçti. Son örneklerini Halep’in cihatçı gruplardan kurtarılması sayesinde gördük. Bir de ‘ılımlı’ ve ‘sivil’ addedilen cephe var ki, onların da yüzleri en başta sözünü ettiğim son vakada ortaya serildi. Bu yüzden NYT eliyle dünyaya yayılan bir kayıt ve haberini içeren bu vakayı özel olarak ‘not düşmeli’. *** Şahsen New York Times (NYT) muhabiri Anne Barnard’ın imzasıyla 30 Eylül’de ilk yayınladığında okumuş, kaydını dinlemiştim. Geçen hafta Wikileaks, NYT’ın manidar biçimde ‘hasıraltı ettiği’ kısmı yayınlayınca olay tamamlandı. Ne enteresan ki CNN ‘sivil Suriyelileri koruma’ gerekçesiyle kaydı kaldırmış. *** Bu köşede Obama/Kerry’nin Rusya ile 12 Eylül’deki atekes girişiminin Pentagon’ın Deyr ez Zor’da 100’e yakın Suriye askerini vurarak sabote etmesini yazmıştım. ABD’yi ‘IŞİD hava kuvvetleri’ kılan olaya önce ‘kaza’ denilmiş, sonra da Şam’dan özür dilenmek zorunda kalınılmıştı. İşte NYT haberine konu olan olay tam da ateşkes sonrası, Rusya’nın ABD’li çözüm için son çabasının gömülmesi sonrasında yaşanıyor. 22 Eylül’de ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, 20 kadar Suriyeli ‘sivil muhalif’ ile BM’deki Hollanda misyonunda buluşuyor. Barnard, Suriyeli ‘sivil muhalefete’ ‘sempatimiz’ için elinden geleni yapsa da kaydın haberinden şu resim çıkıyor: “Bıkkın Kerry, moralsiz Suriyeliler tarafından ‘sigaya çekiliyor’, onları diplomatik nezaketle teskine çalışıyor. ABD’nin güç kullanımı için BM/uluslararası yasal çerçevede ve Kongre’den yetkisi olmadığını anlatıyor. Rusya’yı (BM’de temsil edilen) Şam yönetiminin davet ettiğini anımsatırken, ‘kendilerinin salt IŞİD’in peşinden gidebileceği, Rusya’nın aksine uluslararası yasalara uyduklarını’ söylüyor. Rusya uluslararası yasal çerçeveyi ihlal etmediğinden bu sözleri safsata tabii ki. Kerry, özetle, Suudi Arabistan, Türkiye vs, bütün ağırlıklarını koysalar da yenildiklerini söylüyor. ABD’nin sadece diplomatik/siyasi çözüm ve BM, uluslararası ve bölgesel güçlerin garantisiyle seçim sürecini zorlayabileceğini...” *** ABD’nin usta diplomatının sözlerinde, uluslararası diplomasiyi hakikati anlamak için yakından izleyenler, satır aralarını iyi okuyanlar için aslında çok şaşırtıcı bir şey yok. NYT’ın ‘yazmadığı’, geçen hafta Wikileaks sayesinde öğrendiğimiz kısımda Kerry, ‘Rusya ve Esad IŞİD’la savaşmıyor, tersine ondan faydalanıyor’ resmi tezlerini bizzat yalanlamakla kalmıyor, Suriye kentlerinin IŞİD’in eline düşmesini Rusya’nın önlediğini itiraf ediyor. Kerry buna karşılık kendilerinin IŞİD’a bilerek ‘yol verdiklerini’ söylüyor: “IŞİD’in güçlenmekte olduğunu biliyorduk, izliyorduk. IŞİD’in güçlendiğini gördük ve bunun Esad’a tehdit olduğunu düşündük”, “Yine Esad’ın müzakere etmesini sağlayabileceğimizi düşündük. Ama bunun yerine Esad Putin’in desteğini aldı.” *** Kerry, ABD’nin Sünni radikalleri hedef alıp, Suriye muhalefetini IŞİD ve El Kaide ile savaşmaya zorlarken, Hizbullah’ı hedef almamasına kızan Suriyelilere sözünü sakınmıyor: “Hizbullah bize diğerleri (Sünni radikaller) gibi komplo kurmuyor.” Kayıt, ABD askeri gücüyle iktidar sahibi olmak isteyenlerin demokrasiye ilgisizliğini de seriyor. Kerry “Bırakın Suriyeliler karar versin. Dünyadaki her sığınmacı oy kullanacak. Esad bundan korkuyor” dediğinde, ‘güvenmiyoruz’ diye eveleyip geveliyorlar. Silahların radikallerin eline düştüğünü anlatan Kerry’ye “Biz müdahale değil yardım istiyoruz” diye feveran ediyorlar. Sonunda bıkkın Kerry “Yani tek çözümün birinin oraya gelip Esad’dan kurtulması olduğunu mu düşünüyorsunuz” diye sorunca, Shehwara isimli birisi açıkça “Evet” diyor. Kerry, “Bu kim olacak, bunu kim yapacak” diye sorduğunda, “Üç yıl önce derdim ki siz. Fakat şimdi, bilmiyorum” yanıtını alıyor. *** Mustafa Alsyofi isimli müdendis, NYT’a Kerry’nin özetle “Sizler bizim için savaşmalısınız ama biz sizin için savaşmayacağız” mesajı verdiğini söyleyip, “Bu nasıl kabul edilebilir. Bu inanılmaz” demiş. Oysa yıllardır ‘görünen köy kılavuz istemez’, Kerry’nin mesajı net: ‘Afganistan, Irak vs yıllardır savaşıyoruz, çok para harcadık, Amerikalılar gençlerini bir başka cepheye göndermek istemiyor.’ *** ABD’nin gelip kendilerine altın tepside iktidar sunmasını çok arzu edenlerin bir de ‘anti-emperyalist’ caka satmakta üstlerine olmadığını hesap edin. Kendi savaşını niye kendisinin veremediği üzerine düşünemeyen, PR cephesinin gazı tükenmiş Suriye ‘sivil’ muhalefetinin acıklı hali bu.
basindan_tarih: 
26 Ara 2016

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

2016’da Rusya ile yatıp kalkar olduk. Ankara’daki siyasal İslamcı heyetin sancılı U dönüşü sonucu Rusya ile gelen ‘normalleşme adımlarıyla’ uzun bir yaz geçirdik. 2016’yı Halep’ten cihatçıları söküp atan Rusya-Türkiye-İran mutabakatı ve trajik Rus Büyükelçisi suikastıyla kapatırken, Rusya hepimizin dilinde. O sağcısıyla, solcusuyla pek bilmediğimiz, pek anlamadığımız Rusya... Doğrusu Rusya uzmanı meslektaşlarım varken konuşmayı zul sayarım. Tek yaptığım 1990’lardan beri Rusya’yı daha ziyade dış politika odaklı izlemek. Ve ABD ve Avrupa’nın başını çektiği Batı dünyası, siyasi nüfuz/ekonomik çıkarlar için dünyanın diğer coğrafyalarına bizzat kendi değerlerini ayaklar altına alacak bir riyakarlıkla yüklenirken, Moskova’daki siyasi aklı anlamaya çalışmaktan ibaret. *** Vladimir Putin, Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle yaşanan sallantılı dönemden çıkışa damgasını vuran isim. Kavramlaştırma mütehassısı Batılıların ‘Putin’i dert edinmeleri normal. Genç bir dış haberci olarak, Ocak 2000’de başa geçtiğinde, herkesin ‘Yeltsin’in kuklası’ saptaması yaptığı dönemde, ‘Bu Putin bildiğiniz Rasputin değil’ diyerek Siloviki’nin ipleri eline almasını yazmıştım. Ben de o gün bugündür kendisini ‘dert edinir’ izlerim. Batılılar 2000’lerde ‘otoriterlik’ ve ‘milliyetçilik’ altbaşlıkları üzerinde ‘Putinizm’ kavramlaştırması türettiler. Rus siyasi geleneğinin otoriter eğilimleri vakıa iken, 20 yüzyıl tarihi ‘halkların kardeşliği’ ile geçmiş bir diyarda ‘milliyetçilik’ etiketinin uymadığı muhakkak. Bu sebepten Putin’in en son geçen hafta vatandaşlarına seslenirken, “Çokuluslu toplumumuzun istikrarını hedef alan yabancı düşmanlığı&milliyetçilik propagandasını durdurmalıyız” söylemini de anlamamışlardır. Başka şeyleri de anlamadıkları –mevzu buysa tabii- gibi. Misal, Rusya realpolitiğini... Velhasıl 2000-2004 ve 2004-2008’deki iki dönem başkanlığın ardından 2008-2012’deki başbakanlığa geçen Putin Dimitri Medvedev’le ‘tandeme’ başvurduğunda, Batılılar ‘umudumuz liberal Medvedev’ derken, gülüp geçtiğimi anımsıyorum. *** Olan baştan belliydi aslında. Koca bir ülkede kapitalist ve neoliberal dünyaya bir anda açılmanın çöküşünü gören Siloviki’nin işe el koyması. Putin, salt kendi çevresini zengin eden oligarşik yapıya savaş açarken, vergi düzenlemeleri, toprak reformu eşliğinde liberal ekonomik reformlara da imza attı. Yoksulluk yarı yarıya azaldı. ABD’nin Ortadoğu’da yaktığı yangının sonucu olarak petrol fiyatları yardımcı oldu. *** Batı’nın Yugoslavya’yı parçalamasıyla Balkanlar’dan sürülmüş Ruslar imparatorluk ve Sovyet mirasını harmanladıkları dış politikayı ise kısa sürede dengelediler. Ortadoğu’dan Latin Amerika’ya uzanan ilişkiler tesis ettiler. Üzerlerine gelinmedikçe hamle yapmadılar. Gorbaçov’a vaadlerini tutmayan Batı’nın NATO üzerinden mütemadiyen genişleme/çevreleme hamleleri, Doğu Avrupa’ya bitmeyen füzel kalkanı planları Rusya’da sadece ‘savunma refleksi’ üretti. 2004 Ukrayna, 2006 Gürcistan krizleri, 2014’te ABD/AB’nin neonaziler eliyle Kiev’de parlamento darbesi yaptırması aynı refleksi pekiştirdi. 2004 Turuncu Devrim’i Batı açısından yerel dinamiklerle geri tepen kısmi kısmi başarı yaratmışken, Rusya, Kafkasya’nın ‘küçük emperyalisti’ Gürcistan’ın 1990’ların başından beri donmuş kriz alanları Güney Osetya/Abhazya’ya Bush yönetiminin teşvikiyle abanmasını cezasız bırakmadı. Tiflis’in bileği birkaç günde büküldü, ama Tiflis’i işgal eden de olmadı. Rusya yola getirip çekildi. Ukrayna’da ise 2014’te bu kez ABD/AB neonaziler eliyle Kiev’de parlamento darbesine girişince aynı ‘savunma refleksi’ yine zuhur etti. Doğu Ukrayna’daki geniş Rus nüfus Moskova’ya hareket alanı sağladı. Kiev’de Batı yanlısı yeni oligarklar ile neonazi ittifakı tesis edilirken, Batı projesi ülkenin doğusuna yansıyamadı. Üstelik Karadeniz’deki kritik Sivastopol üssüne evsahipliği yapan Hruşçev’in Ukrayna Sovyet’ine vakti zamanında armağanı olmuş Kırım da gayet meşru bir referandumla Rusya Federasyonu’na bağlandı. Ortada Batı’nın kendi çıkarları uğruna eğip büküverdiği uluslararası hukuka göre de bir mesele olmaması icab eder. *** Ne ilginçtir ki, ‘emperyalizm’ atıfları yapılan Rusya, Libya’da geri çekildi. Lakin Suriye’de aynı hataya düşmediler. Zira siyasal İslam maşasıyla rejim değişikliği teması Moskova için ‘başka bir şeydi’. Rusya’nın geniş Müslüman topluluğunun Körfez ideolojisiyle radikalleştirilmesi deneyimi yaşanmıştı, bu kez de geçit verilmesi imkansızdı. Önlem Ortadoğu sahasında alındı. Lakin bu derdin İslam’la olduğu manasına gelmez. Ruslar açısından asıl dert siyasal İslam’ı en radikal hali kendilerine dokunmadıkça başkalarının topraklarında maşa olarak kullanmaktan kaçınmayan Batı’dır. En nihayetinde Suriye’de 20. Yy modernleşmesinin ürürü Şam yönetiminin yardımına Rusya’nın kararlı biçimde koşması artı hanesine yazmıştır. Öyle ki Rusya, Ortadoğu'da Batı'nın siyasal İslam maşasıyla ülkeleri parçalama girişimine karşı modernleşme unsurlarının ‘garantörü’ kılmayı başardı kendisini. *** Rus diplomasisi bütün bu süreçlerde Batı ile işbirliğine, karşılıklı saygıya dayalı ilişkilere hep vurgu yaptı. Karşılığını da görmedi. Rusya bugün Obama yönetiminin başarısız ‘pivot Asya’ politikasının karşısında da Çin ile birlikte Avrasya entegrasyonuna soyunuyor. Ve Kissinger’ın son dönemde telkin ettiği ‘böl-yönet’ taktiğinin işe yarayacağı doğrusu çok şüpheli. *** Rusya Federasyonu elbette cennet değil. Sosyalist bir sistemi de yok. Lakin Rusya Federasyonu’nu yanlış da anlamamak, taşları yerine oturtmak gerekir. Burası milyonlarca Müslüman dahil farklı etnik/dini aidiyetlere sahip insanın ‘üst kimlik’ şemsiyesi altında dünyanın pek çok yerine nazaran gayet güzel bir arada yaşabildiği kozmopolit bir diyar. Batı’dan öğreneceği bir ‘kozmopolitlik’ de yok. Moskova için dış politikada ise uluslararası hukuk çerçevesinde bağımsızlık, egemenlik, toprak bütünlüğü asli belirleyici. İttifakları çıkar odaklı. Tek belirleyen olma hevesi de, dünyada ‘ayrıcalıklı konumum olmalı’ kibri de bulunmuyor. Lakin siyasal İslam’daki radikalleşme potansiyalinin de gayet idrakındalar. Salt Türkiye’yi yöneten siyasal İslamcı heyete dair kuşkuları bunun tezahürüdür. *** Kanımca Batılıların biçare ‘Putinizm’ diye andıkları mefhumun ise altı boş, zira ideolojik altyapısı olmayan bir model olamaz. Ruslar gömdükleri sosyalizm ideali üzerine düşünmeli. Ama kendi ‘ideallerini’ kendi elleriyle gömmelerinin bedellerini aşırı sağ patlamasıyla ödeyen Avrupalıların düşünecek çok mefhumları var. Bu mevzuda Rusya’nın özel bir rolü filan da yok. Bugün AB’ye neoliberal kurtarma paketleri dayatan Merkel, 18 senelik iktidarını tamamlayacak şekilde dördüncü dönem başbakanlığa hazırlanırken; 300 küsur senedir soyisimleri zincirleriyle namlı başkanlar tarihine sahip ABD’nin ulusal güvenlik aparatını corporate medyanın tamamladığı sistem krizin eşiğindeyken... Ortadoğu’ya dair olanca yalan dolan haber ve analizleri artık ABD seçimlerini Rusya’nın karıştırdığı miti eklenir olacak şekilde gülünç konumlara düşürken... İronik tabii ki, ‘tarihin sonunu’ çok erken ilan etmişlerdi. *** Yazımı yazarken aklıma Putin’in 2007’de Münih Güvenlik Konferansı’ndaki konuşmasındaki ‘demokratlıkla’ ilgili sözleri düştü. Anımsatma niyetine aktarayım: “Ben katıksız bir demokrat mıyım? (gülüşmeler) Elbette öyleyim. Kesinlikle. Sorun şu dünyada yalnız olmam. Sadece Amerika’da neler olduğuna bir bakın, korkunç -işkence, evsiz insanlar, Guantanamo, yargılanmadan yahut soruşturulmadan gözaltına alınan insanlar. Ve Avrupa’ya bakın –göstericilere sert müdahaleler, plastik kurşunlar ve gözyaşartıcı gazlar başkentlerde kullanılıyor- göstericiler sokaklarda öldürülüyor. Benimse Gandhi öldüğünden bu yana konuşacak kimsem yok.”
basindan_tarih: 
16 Ara 2016

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Vietnam, Kamboçya, Grenada, Filipinler, Endonezya, Afganistan, Latin Amerika, Irak, Libya, Suriye... Eksiği var fazlası yok. Bunlar, ABD yönetimlerinin onlarca yıldır çeşitli sebeplerle askeri müdahalelerde bulundukları ülkeler. Yaratılmış insani yıkımının haddi hesabı da yok. Hal böyleyken Obama yönetiminin BM Daimi Temsilcisi Samantha Power’ı Güvenlik Konseyi toplantısında, “Halepçe, Ruanda, Srebrenika ve şimdi de Halep, dünya tarihinde modern kötülüğü tanımlayan olaylar arasında yer alacak” seçmece laflarını işitince, bu ülkelerden enstantaneler aklıma düşüverdi. Power’ın Rusya, Suriye ve İran’ı işaret ederek “Utanmıyor musunuz” sorusunu, bizzat suratına yöneltmek için dayanılmaz bir istekle dolup taştım. *** Power böyle konuşuyor, zira sivil desteği yok denecek kadar zayıf, zoraki ve aslında ‘inorganik’ bir isyan yüzünden ilkin ‘hain’ damgası yemiş 5 bin yıllık tarihi bir şehir ve ahalisi, 2012 yazından beri ilk kez savaştan kurtuluyor. ABD yönetiminin Körfez monarşileriyle birlikte yatırım yaptığı, Batı medyasının ‘ılımlı olup olmadıklarına bir türlü karar veremediği’ El Kaide kolu Nusra Cephesi (cilalı ismiyle Fetih Şam) ve açık ittifak halindeki gruplar, Halep’te yenildiler. Maalesef bu korkunç savaş Halep’le bitmeyecek. Ortadoğu’ya ekilen virüs de canlı. Lakin Halep, kuvvetle muhtemel ki, bir paradigma dönüşümünün başlangıcına işaret ediyor. Bu sebeple twitter’dan bir gazeteci dostumun yazdığı gibi ‘kestikleri kafalarla top oynayanların yarattıkları trajediden bahsetmeyen’ Power gibileri, Halep’te ağlamaklı. Bu sebeple aylarca sustuktan sonra cihatçıların ‘sivilleri kalkan yaptıkları, çıkmaya çalışanlara ateş açtıkları’ eleştirilerini yapmak zorunda kalan BM’den başkalarının tuhaf raporları aktarılmakta. *** En iyimser ifadeyle ‘talihin azizliği’, lakin Halep’te sonu Rusya ile Türkiye’nin müzakereleri getirdi. Bu sayede militanlar ve ailelerinden oluşan 5 bin civarında kişi dün tahliye edildi. Kesin sayı henüz meçhul. 250 binler henüz ortada yok. Ancak bu konuda başlatılan ve neredeyse “Çocukları lokma lokma yapıp kazanlarda kaynatıyorlar” türevi akıl almaz kampanya insanı afallatıyor. Muhaliflerin Batı medyasıyla organize yürüttüğü kampanyada yalanlarla yarattıkları güvensizlik, sıradan ve düzeltilen türden sosyal medya hataları da değil. Siyasal İslamcılar niçin Batı düşmanıdır, doğrusu anlamak zor. Oysa en büyük alıcıları onlar. ‘Yüksek gazetecilik standartlarına sahip’ Batılı muhabirler, üç gündür çılgınlar gibi doğrulatılmamış görüntü ve bilgi yayıyor. Aralarından video klipleri, Pakistan’da çekilmiş yahut IŞİD ile ÖSO’cuların kapışmaları dahil bir sürü eski görüntü... Batılılar elbette yitirilmiş bir savaşın kanlı insani tezahürleriyle hakikatte ilgilenmiyorlar. Haberlerini ‘Halep düştü’ diye vermeleri de, binlerce yıllık antik Palmira kenti yeniden IŞİD’in eline düşünce ‘Palmira düştü’ yerine ‘IŞİD Palmira’da kontrolü yeniden sağladı’ demeleri de gayet politik. Batı medyasının mensupları için El Kaide kendi memleketlerinde ‘tehdit’, başkalarının memleketinde ‘değil’. *** Bizi Batılılardan daha fazla ilgilendiriyor, burnumuzun dibi. Bir tarafta sıkışıp kalmış sıradan siviller var, diğer tarafta militanlar yahut kanlı katillerle elbirliği etmiş siyasi İslamcı aktivistler. Onların hırsları, insani meselelerin politikadan hiç de azade olmadığını bir kez daha gösteriyor. Ancak bunu bilerek savaşların sebeplerini anlayabilir ve sorumlularını görebilirsiniz. Böylece savaşın başlamasında, sürmesinde ve bitmemesinde büyük payı olan Samantha Power gibilerinin ‘timsah gözyaşlarını’ ayırt edebilirsiniz. Ortadoğu ve Suriye cehaletleriyle Türkiye dış politikasında faciaya yol açanlar ortadayken, her ikazı doğru çıkan Hüsnü Mahalli’den intikama girişilmesi tesadüf değil. İsteseydi, Katar monarşisinin El Cezire’sinden dolarları götürebilirdi. Tarih, siyaseten her konuda anlaşamadığı için Mahalli’ye burun kıvıranları değil ama onun haklılığını yazacak.
basindan_tarih: 
14 Ara 2016

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Gazeteci-yazar Orhan Bursalı, Türkiye'nin hatalı dış politikaları nedeniyle 'PKK ve IŞİD olmak üzere iki koldan terörle karşı karşıya kaldığını' vurguladı. Mevcut tabloda Batı'nın da katkılarına dikkat çeken Bursalı, "Türkiye'in şiddet sarmalına ancak uzlaşı ve çeşitli görüşlerin iktidarda temsil edilmesiyle çözüm bulabileceğini düşünüyorum" dedi. Beşiktaş saldırısında ölenlerin sayısı 44'e yükseldi Türkiye, cumartesi akşamı İstanbul’un göbeğinde, Beşiktaş stadyumunun hemen önünde, 36’sı polis 44 kişinin öldürüldüğü bombalı intihar saldırısını konuşuyor. PKK’nın kolu olduğu iddia edilen Kürdistan Özgürlük Şahinleri (TAK) adlı grubun üstlendiği saldırı bir yana, halihazırdaki IŞİD tehdidi üzerinden Türkiye’nin terör sarmalında olduğu değerlendirmeleri öne çıkıyor. Durumu Cumhuriyet gazetesi yazarı Orhan Bursalı ile değerlendirdik. 'AKP İKTİDARI TESLİM ALIRKEN BÖYLE BİR TERÖR YOKTU' Bursalı, Türkiye’nin “PKK ve IŞİD olmak üzere” iki koldan terörle karşı karşıya kaldığını savunarak, IŞİD terörünü “Bu tamamen Türkiye’nin Suriye politikasından kaynaklı. Suriye’deki savaşın şu veya bu şekilde ülkemize gelmesiyle ilgili bir durum” diye tanımlandı. “PKK terörünü” 40 yıldır yaşadığımızı ifade eden Bursalı, “40 yıllık süreç içinde (PKK terörü) epey aza indiriliyor. Ondan sonra yeniden toparlanma ve yeniden dibe iniş sonrasında tekrar yukarı doğru çıkış izliyor. PKK terörünü AKP iktidara geldiği zaman epey aşağı itilmiş bir vaziyette bulmuştu. Daha sonra tekrar yükseldi. Özellikle çözüm sürecinde PKK terörü tekrar güç toplayarak yeniden tepe noktası yaptı. Tepe noktası yapmasında en önemli nedenlerden bir tanesi Suriye’deki gelişmeler” dedi. 'IŞİD İLE PKK ŞİDDET BAKIMINDAN BİRBİRİNİN AYNI' PKK’nın Suriye’de kendine toprak kazandırıp “PKK bölgesi devletçiği” yapılandırma peşinde olduğunu ve ABD’nin de buna destek verdiğini söyleyen Bursalı, PKK’nın çözüm sürecinde bir güç toplama amacıyla kullandığını ve Suriye’deki IŞİD ile birlikte PKK terörünün de Türkiye’ye yansıdığını” ifade etti. Bursalı “IŞİD’in zemini var mı Türkiye’de? Var. Ama PKK kadar olmadığını itiraf etmek lazım. Fakat şiddeti bakımından ikisini birbirinden ayırmak mümkün değil. İkisinin de terör eylemleri çok can yakıyor” tespitini yaptı. 'ÇÖZÜM SÜRECİNİN BAŞARISINA İNANMADIM' Ankara’nın çözüm sürecinde izlediği yolu eleştiren Bursalı, çözümün “bir parti meselesi olarak değil ulusal ölçekte bir mesele olarak” ele alınması gerektiğini” söyledi. “PKK ile varılan anlaşmada, iki taraf anlaştığında şunu gördüm: Ne iktidar bu anlaşmayı kabul edip sürdürebilir ve gerçekleştirebilir, ne de PKK bu anlaşmayı hayata geçeceğine inanır” diyen Bursalı şöyle devam etti:  “Nitekim onun arkasından her iki tarafın da birbirlerini ‘O öyle değil böyle’ diye suçlamaya başladıklarını veya düzeltmeler yaptıklarını gördük. Burada Dolmabahçe görüşmeleri sahtekarlık üzerine kurulu bir görüşme olarak ortaya çıktı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, bunu reddeden bir politika izledi ve PKK da zaten çözüm süreci içinde silahlanıp oralarda örgütlendiği için savaş yeniden tırmandı. Yani aldatıcı süreçler ve çözüm önerilerine bakıp biz olmuştu ama kenarından döndü şeklinde bir sonuç çıkartırsak yanılırız.” 'PKK ŞİDDETİNİ SURİYE VE BATI'DAN BAĞIMSIZ DÜŞÜNEMEYİZ' Batı’nın PKK ve Kürt meselesinin içinde olduğunu savunan Bursalı “Gerçekten de PKK geniş destek buluyor. Faaliyetleri, para toplama, her türlü icraatının olduğunu biliyoruz. Yani AB ülkelerinin çeşitli düzeylerde bu konuda göz yumar bir politika izlediklerini nesnel bir olgu olarak saptamamız gerekiyor” dedi. Avrupalıların bu tutumunu "100 yıl sonra Ortadoğu haritasını güncelleyip onu yeniden çizme ve orada yeni devletçikler kurma politikasının parçası” olarak sürdürdüğünü söyleyen Bursalı şu değerlendirmeyi yaptı: “Kürt sorunu tabii ki bizim sorunumuz ve bizim bu sorunu çözmek için akıllı bir şekilde uzlaşmak gerekiyor. Uzlaşma derken Türkiye’nin üniter birliği içinde biz uzlaşmayı kast ediyorum çünkü bunun tersi çok daha kanlı sonuçlara yol açabilecek sonuçlar üretir. Bizim oluşabilecek bir uzlaşı nasıl olur bunu tartışmamız lazım. Fakat bunu tartışamıyoruz. Çünkü işin içinde Suriye’de yeniden orayı biçimlendirme yeni ülkeler yaratma politikasının bir parçası olarak PKK olayı bu boyutuyla da ortaya çıktı. PKK’nın bugün Suriye’de 40-50 bin kişilik bir ordusu var: PYD. Rakka kuşatmasına baktığınız zaman orada en azından böyle bir güç, bir ordu diyebileceğiniz bir güce sahip. Dolayısıyla PKK’nin bugünkü Türkiye’deki şiddetini ve Türkiye’ye en azından bu iktidara boyun eğdirme ve istediğini kabul ettirme politikasını bu Suriye’deki savaşan 40 50 bin kişilik savaşan gücünden, arkasından ABD’nin desteğinden bağımsız olarak düşünmemiz mümkün değil.” 'TABLONUN SORUMLUSU TEK PARTİ İKTİDARI' Türkiye’nin neredeyse bir “Şehitler ülkesi” haline geldiğini söyleyen Bursalı, “Bugünkü tablodan tek sorumlu bir şey var. O da tek parti iktidarıdır. Tek parti iktidarı 14 yıldır Türkiye’yi getirdiği nokta şehitler ülkesidir” dedi. Şehitliğin desteklendiğini belirten Bursalı, "Şehitlik destekleniyor. Çünkü yapacakları, engelleyemeyecekleri bir şeyde insanların topluma ve dini ünvanlarla gönül rahatlığı vermeye çalışıyorlar. Sadece dini ünvanlar ve öbür dünyaya ilişkin cennete gitme mertebesi vs’nin yanında maddi şeyler de sunuyorlar. Evini yenileme, maaş bağlama gibi. Tabii ki yapılmak zorunda bunlar da. Bunların şehitlik adı altında yapılması Türkiye’yi de neredeyse şehitler ülkesi ilan etme noktasına doğru kaydırıyor." 'TEK PARTİ İKTİDARI BU SORUNLARI ÇÖZEMEZ' Tek parti iktidarının bu sorunların hiçbirisini çözemeyeceğini ifade eden Bursalı “koalisyon hükümeti kurulması gerektiğini” söyledi: “Bunlardan önce IŞİD diye bir sorunumuz yoktu. IŞİD belası, IŞİD şiddeti, terörü ve belasını yarattılar. Bu, Türkiye’nin yabancı olduğu bir konuydu, alandı. Bu nedenle de bu iktidarı tek başına bu sorunların üstesinden gelebilmesi mümkün değil. Bir ulusal bir konsensus, bir farklı bir koalisyon hükümetinin kurulmasının lazım geldiğini düşünüyorum. Çünkü koalisyonu bu iktidar kötüledi ve en son bu başkanlık adı altında ‘reislik’ tasarısını Türkiye’ye sunarken başbakan şunu söyledi: Koalisyon dönemlerini kapıyoruz. ‘Kapama’ diye haykırasım geliyor. Türkiye koalisyon hükümetleri döneminde hem ekonomik büyüme açısından daha başarılı oldu ortalama olarak, hem de bu kadar büyük bir şiddet sarmalına da Türkiye yuvarlanmadı. Bu nedenle Türkiye, bu şiddet sarmalından ancak bir uzlaşı, koalisyon ve çeşitli görüşlerin de iktidarda temsil edilmesiyle bir çözüm bulabileceğini düşünüyorum.”  
basindan_tarih: 
10 Ara 2016

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Suriye’deki ‘İkinci İhvan isyanının’ da sonu göründü. Kadim uygarlıkların kesişme yeri olan Suriye’de, 1979-1982’deki Vahhabi/Selefi saldırının göbeğinde Hama vardı. 2011-2016’da bunun çok daha ağır ve paylaşım savaşına dönüşmüş tekrarının göbeğinde ise Halep yer aldı. Ve üç sene sonra kilit cephe çözülüyor. Hem de talihin cilvesi İkinci İhvan isyanının kritik ‘girişimcisi’ Türkiye’nin katkılarıyla... *** Rusya destekli Suriye ordusunun, müttefikleri eşliğinde son üç haftada yüklendiği Halep’in doğusunda sıkışmış El Kaide’nin Suriye kolu Nusra Cephesi (yeni ismiyle Fetih Şam Cephesi) ve diğer cihatçı gruplar büyük ölçüde teslim bayrağı çekti. 25 bini bulan Suriye ordu güçleri, 4 bini Irak, 4 bini İran ve 2 bin kadarı Lübnan Hizbullahı’ndan oluşan müttefikleriyle kentin doğusundaki mahalleleri temizliyor. Böylece insan kalkanı yapılmış siviller kurtarılıyor. Teslim bayrağı çeken militanlar, savaşın gidişatını belirleyen yerel ateşkeslerde ‘ulaştırma misyonunu’ üstlenen namlı ‘yeşil otobüslerle’ Halep’ten çıkartılıyor. İstikamet İdlib. *** ABD’nin Irak işgaline girişirken kullandığı kitle imha silahları yahut Saddam’ın El Kaide ile ilişkisi yalanları, Suriye vakasının yanında solda sıfır kalır. 2011’de Arap isyanları sürecinde Suriye’de yaratılan vekâlet savaşı, belki de 21. yüzyılın en büyük komplolarından biri olarak anılacak. Körfez’in Vahhabi/Selefi monarşilerinin ideolojik yörüngesindeki militanların Suriye’ye ‘demokrasi götürmeyi’ istedikleri yalanı, Batı’nın büyük medya kampanyası eşliğinde ‘görünmez kılınmıştı’. 2011 baharında güneydeki aşiret bölgesi Deraa’da başlayan silahlı eylemler, Cisr üş Şuğur’da 120 askerin kesilmesi üzerinde duran olmamıştı. En ağır bedelleri ödeyenlerden biri 2012 yazında hâlâ silaha sarılmadıkları için ‘hain ilan edilmiş’ Halep ahalisiydi. *** Suriyelilerin ezici çoğunluğu için bu; kent kent, kasaba kasaba verilen bir ‘Kurtuluş Savaşı’. Henüz bitmiş değil. Yüzde 80’ini Sünnilerin oluşturduğu Suriye ordusu, Sünnisi, Alevisi, Türkmenleri, Ermenileri, Süryanilerinden oluşan yerel savunma birlikleri çok ağır kayıplarla bugünlere geldiler. Halep özellikle önemli. Aklımıza Ortadoğu’nun en büyük kanser araştırma merkezi El Kindi’de uzun süre direnen ve cihatçılar tarafından infaz edilen Suriye askerleri ile Şeyh Neccar sanayi bölgesinin sökülerek Türkiye’ye taşınan fabrikalarıyla kazındı. Halep’in merkezinden batı kesimlerine uzanan hat iki yıla yakın süre cihatçı kuşatması altında kaldığında Batı’dan ‘insani durum’ çağrıları işitilmedi. Bugün Suriyelilerin kahraman saydığı albay Süheyl Hassan komutasındaki Suriye birlikleri ne zaman ki Hama’dan ikmal yolunu açtı, Halep o vakit nefes aldı. 2015 sonbaharında Rusya ile denklem değişti. Her seferinde ateşkesler cihatçıların nefes almalarına yararken, Rusya’nın askeri ve diplomatik etkinliğini artırması Halep düğümünü Şam lehine çevirdi. *** Bugün cihatçı grupların iknasında Başbakan Binali Yıldırım’ın Moskova demeçlerinde doğruladığı üzere Rusya’yla temaslar ve Türkiye’nin üzerinde nüfuzu olduğu gruplara telkinlerinin rolü olduğu açık. Mühim olan sonrası... Hâlâ tek parça bir Suriye olup olmayacağı şüpheli. Savaşın canavarı IŞİD Rakka’da. Ama o, sınırın Irak tarafıyla birlikte uluslararası bilek güreşinin bir unsuru. Şimdi iki odak noktası var: Türkiye ile Rusya arasında nasıl bir pazarlığın olduğunu bilmediğimiz Halep’in kapısı ‘El Bab’. Ve yerel ateşkeslerle çıkartılan militanların doluşturulduğu İdlib. Burada 10 bin kadar Nusra, 10 bin Ahrar militanının başını çektiği gruplarla bir emirlik kurulmuş durumda. Lazkiye-Hama-Halep hattının göbeğindeki İdlib’in bu haliyle kalması pek gerçekçi görülmüyor. Siyasi mi, askeri mi çözüm bulunacağını kestirmek için Rusya’nın Suriye planları ve ABD’de Trump yönetimini beklemek gerek. Trump söylediği gibi ‘cihatçı karşıtı’ duruştan hareketle Rusya ile işbirliği yaparsa, Türkiye ne yapacak? Sınıra yığılan militanların bumerang etkisi ne olacak? Asıl kafa yorulması gereken budur.

Sayfalar