Ceyda Karan

basindan_tarih: 
28 Nis 2017

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Türkiye ahalisinin yarısının açıkça reddettiği rejim değişikliğinin ardından dikkatler bütün yetkileri elde toplamış bir liderin dış politika hamlelerine çevrildi. Ankara çelişkilerin keskinleştiği bir zeminde. “Dış meşruiyete” verilen ehemmiyet ortada. Mayıs ayı diplomasi ayı, Rusya- ABD-AB üçgeninde teşrik-i mesai, kartların yeniden nasıl karılacağını belirleyecek. Mayıs başında Soçi’de Rusya lideri Putin’le başlayacak teşrik-i mesai mayıs ortasında ABD Başkanı Trump’la devam edecek. Ay sonu AB ile tamamlanacak. Öncelikle resmi anlayalım. *** • Rusya açısından Türkiye’ye karşı “stratejik sabır politikası” işliyor. Normalleşme süreci başlayalı 1.5 sene geçti. Moskova Putin’in söylediği gibi “adım adım” gitti. Rusya için elbette ekonomik ilişkiler mühim. Ama mesele domatesi, buğdayı aşıyor. Charter uçuşlarının kesilmesi iması, vize serbestisi gibi unsurlardaki tıkanıklıklarının sebeb-i hikmeti siyasi duruş. Rusya, Batı’dan bağımsız bir Ankara’dan yana olsa da, neo-Osmanlıcı hattın değiştiği kanaatinde değil. İdlib’deki son kimyasal saldırı iddialarına Ankara’nın atlamasının da gösterdiği üzere rejim değişikliği duruşunda “milim kıpırdama” görmüyor. Putin’in diplomasi icabı yaptığı “tebrikte” Suriye’nin vurgulanması bunun göstergesi. Ve en son St. Petersburg saldırılarını El Kaide bağlantılı bir grup üstlenmişken, Rusya 50 binden fazla cihatçının başkent edindiği İdlib’e büyük harekâtı daha ne kadar öteleyebilir? 3 Mayıs’taki Putin’in Ankara’nın Suriye’de pozisyonunu netleştirmesini istemesini beklemek zor değil. *** • ABD Ortadoğu politikasının hattını tam belirlemiş değilken, Washington’da Türkiye’ye bakışta netlik yok. Bu bağlamda ilk hamlenin Ankara’dan gelmesi manidar. Ankara, Trump’tan alınan “tebriği” cebine koydu, ardından TSK’nin Irak’ın kuzeybatısındaki Sincar/Şengal ile Suriye’nin kuzeyindeki Karaçok’a epeydir eli kulağında olan hava operasyonları geldi. Kimileri “karadan müdahale” bile beklemekteyken, “hava operasyonuyla” yetinilmesini yadırgamamalı. Özellikle 15 Temmuz’dan beri yaşanan sürtüşmeler, Rıza Zarrab davasının Halk Bankası Genel Müdür Yardımcısı’nın “kaptırılmasıyla” da aldığı boyutlar düşünüldüğünde, Trump’a “mesaj verildiği” aşikâr. Kimileri Türk dış politikasının strateji ve ideolojiye değil konjonktüre göre şekillendiğini ve tutarsız olduğunu iddia ediyor. Asıl sorun Ankara’nın “güçsüzlüğü” değil “kendi planlarıyla oyunu bozma” kapasitesi. “ABD’yi Kürtleri bırakın bizi alın Rakka’ya gidelim” söylemi bile pazarlıkta kartları “yüksek açmaktan” ibaret. Oysa Irak’taki KBY’nin bağımsızlık hamleleri ve Trump’ın İran politikalarının olası yönelimi Ankara’ya yeni fırsatlar sunuyor. *** • Avrupa açısından hedef artık “durumu idare edilebilir” tutmak. Türkiye AB yolculuğunda son durağa çoktan geldi. AKPM’nin bu hafta Türkiye’yi denetime sokmuş olması, sadece onların işini kolaylaştırıyor. Türkiye ile ticari ilişkilere ve sığınmacı anlaşmasına fazla halel getirmeden yine bir model, hatta meşhur “ayrıcalıklı ortaklık” zaten Avrupalıların arzusu. AB ilkeleri bağlamında “idam çizgisi” aşılmadığı sürece “Kopenhag kriterleri, demokrasi veya özgürlüklerimiz” Avrupa’nın ne kadar umurunda? *** Rusya, son tahlilde eski Sovyet coğrafyasının ötesindeki ülkelerin iç işleyişine karışmaz. Doğrusu ABD ve Batı’nın da “Türk tipi” başkanlık rejimine “kıpkırmızı” bir kart çıkaracaklarını sanmıyorum. Kilit muhtemelen bölgedeki “tasarımları” ve Ankara’nın uyum düzeyi olur. Aksi bir halde de Suriye meselesinin Türkiye’nin toprak bütünlüğü meselesine dönüştürülmesi işten bile olmaz. İç siyasetteki birtakım çıkar grupları arasındaki fırtınaya bakıp Ankara’nın siyasal İslamcı zihni sıfırlayarak “rasyonellik postuna” bürünmesini beklemekse düpedüz saflık. Siyasal İslamcılığa bunca yatırım yapmış, Suriye’de El Kaide ile açık dirsek temasından gocunmayan ABD ve Avrupa mı neoliberal düzenin çizdiği sınırlarda kalacak bir AKP rejiminden rahatsız olacaklar? Bölgede bağımsız ve seküler ülkelerin varlığını istediklerini kim iddia edebilir ki?
basindan_tarih: 
26 Nis 2017

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Fransa’da cumhurbaşkanlığı seçimleri ilk bakışta ‘başka bir Le Pen’in başrol oynadığı 15 yıl öncesindeki gibi bir ‘deja vu’ hissi yaratıyor. 2002’de ırkçı ve aşırı sağcı Ulusal Cephe lideri Jean-Marie Le Pen, ‘silik ve etkisiz eleman’ Sosyalist Lionel Jospin’i ilk turda kazayla sollayıvermişti. Fransızlar önce yıkıldı, ardından derhal devrimin özgürlük, eşitlik, kardeşlik ilkeleri ile Cumhuriyet’in değerlerinin arkasında gruplaştılar ve ikinci turda Jacques Chirac karşısında Le Pen’e yüzde 17 ile hezimeti tattırdılar. Dünya 21. yüzyılın neoliberal peri masalında pupa yelken süzülmekteyken hiç olmazsa kendilerine yakışanı yapıp faşizme dur demişlerdi. *** Doğrusu 15 sene sonra bu seçimler deja vu’dan ziyade ‘ucuz bir farsı’ andırıyor. Zira bu kez yerine oturmayan şey çok. Jean- Marie’nin yerinde, 2011’de liderliği ele aldığından beri babasını buldozer gibi ezip geçerek Ulusal Cephe’yi merkeze çekmiş Marine Le Pen var. Başkan yardımcılığını bir LGBT üyesinin yürütebildiği, Arap asıllı Müslümanlar ve hatta Yahudilerin bile dahil olabildiği partinin kadın lideri, oylarını ilk turda 2012 seçimine göre 1.2 milyon artırarak ikinci tura kaldı. Başarısı ‘kaza ile değil’. Marine Le Pen, AB büroksasisinin hegemonyasından kurtulmak, Avro’dan çıkmak, ulusal ekonomiyi güçlendirmek, işsizliğe deva, sosyal güvenlik ve işçi haklarını korumak, kaliteli sosyal hizmetten söz ediyor. Varolan göçmenlerin değil ama ‘suç işleyenlerin gönderilmesi’ ve mütemadiyen göçmen akınına itiraz ediyor. *** Diğer yandan Fransa seçimleri merkez sağ ve solda kurumsal partileri (Cumhuriyetçiler Partisi ile Sosyalist Parti) bitirdi. Ailesine kamu kaynaklarından çıkar sağlamış Cumhuriyetçilerin adayı Fillon yüzde 20 ile elenirken, sözde Sosyalist Parti’nin adayı Benoit yüzde 6’yla gömüldü. İkisi de el mahkûm yandaşlarını Le Pen’e set çekmek için yönlendirdi. Şimdilik ser verip sır vermeyen yüzde 19’u aşmış emekçi sınıfın tek alternatifi Boyun Eğmeyen Fransa hareketinin lideri Jean Luc Melenchon. O da destek verirse hakikaten ‘ibretlik’ olur. Zira Fransa’nın Avro ve NATO’dan çıkması, kamu hizmetlerine vurgu yapıp neoliberal küreselleşmeye itiraz eden kendisi. Şimdi güya ideolojilerden arınmış dünyada ‘sağım solum yok’ edebiyatı altında katılım düşük kalmaz ve bir mucize vuku bulmazsa, Le Pen 7 Mayıs’taki ikinci turda ‘kaybedecek’. Yine de oyu yüzde 40’ın üzerinde çıkarsa neoliberal müesses nizam için kâbusun adı olacak! Tabii başkaları için kâbusun adı küreselleşmeci sermayenin desteklediği ‘Yürüyüş’ hareketinin lideri liberallerin ‘altın çocuğu’ Emmanuel Macron. *** Merkez medya ‘cilasından geçirilen’ Macron, Fransa’nın sorunlarına dair tek lafı olmayan ‘tenekeden liberal’. İş âlemi destekli ‘mutlu küreselleşmenin’ adayı. Rotschild bankacısı, Fransız-Amerikan Vakfı’nın genç lideri, Bilderberg katılımcısı, Saint-Simon Vakfı ve Terra Nova’nın kurduğu hareketin başında hakiki bir ‘demokrasi âşığı!’ Ortada partisi filan yokken ilk turda yüzde 23.9 ile birinci çıktı. Ne demekse ‘hem sağda hem solda demokrat’ olduğunu söyleyebiliyor. Yatırımcıları cezbetmekten söz ediyor ama Hollande’ın maliye bakanı olarak berbat ekonomi politikalarında tuzu eksik değil. Trendy olanı yapıyor, klasik liberal kimlik politikalarından oynuyor. Toplumsal düzen için normalde sıkıntı kaynağı olan daha fazla göçmenin ülkeye akışını sözde ‘ahlaki sebeplerle’ özde ucuz işgücü olduklarından meşrulaştırmaya çalışmakta beis görmüyor. Tabii siyasal İslamın açık hedefi olan Fransa’yı, Ortadoğu’da seküler hükümetleri bombalayarak koruyabileceğini zannedecek denli de şuursuz. Le Pen’i yense bile hazirandaki parlamento seçimlerinden sonra zaten pek rahat edemeyeceği aşikâr. Velhasıl Fransız seçimleri, bir mucize olmazsa eğer keramatleri kendilerinden menkul ‘ilerici liberallerin’ arzusu doğrultusunda sonuçlanacak gibi görüyor.
basindan_tarih: 
14 Nis 2017

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Dünyanın jandarması ABD, ‘Çılgın Donald’ liderliğinde giderek ‘hakiki rotasını’ tutturuyor. Beklendiği gibi Donald Trump’ın dünyaya vaatlerinin 180 derece zıttına gitmesi 100 gün sürmedi. Trump, “Önceliğimiz IŞİD” demişti, şimdi IŞİD’le savaşan Esad için “Sonu geldi” buyuruyor. “Rusya ile işbirliği istiyorum” demişti, şimdi Moskova’ya “Tarafını seç” ültimatomu çekiyor. “NATO’nun modası geçti” demişti, şimdi “NATO’nun modası geçmedi” görüşünde. “Çin kur manipülatörü” demişti, şimdi “Çin kur manipülatörü değil” diyor. Ve bu sayede ABD müesses nizamının hiç hazzetmediği ‘Çılgın Donald’ ‘stratejik fırsata’ dönüşüveriyor. *** Dünyada türlü kitle imha silahını savaş alanında kullanmış olan hangi ülkedir? Balık hafızalar bile Hiroşima’daki nükleer, Vietnam’daki kimyasal ve biyolojik, Irak’taki uranyumlu silahlarını kimin kullanmakta beis görmemiş olduğunu bilir. Saddam’a İran’ı vursun diye yakılan ‘yeşil ışıkla’ gerçekleşmiş Halepçe katliamında dönemin ABD yönetiminin payını da bilen bilir. Hal böyleyken, ‘Çılgın Donald’ liderliğindeki ABD; Britanya ve Fransa’yı yanına alıp uluslararası bağımsız, tarafsız ve şeffaf soruşturmaya gerek görmeden Suriye’yi hedef tahtasına oturttu bir kere. Siyasi çözüm için Astana ve Cenevre süreçleri baltalanırken, artık “rejim değişikliği” için her yol mubah görülecek demektir. *** Nitekim El Kaide’nin sahte video müteahsısı ‘Oscarlık’ Beyaz Miğferler’i, yahut gazeteci kaçırmaktan doktorluk lisansını yitirince MI6 ajanlığına terfi ettirildiği anlaşılan cihatçı doktor Shajul İslam üzerinden edinilmiş kanıtlarla uluslararası toplum seferber ediliyor. ABD’nin ünlü MIT’sinden uzman Profesör Theodor Postol, Suriye uçaklarının vurduğu yer ile kanıt diye sunulan kraterin farklı olduğunu raporluyor. Lakin onlar cihatçı doktoru daha ‘muteber’ buluyor. “Han Şeyhun saldırısının sorumlusu Suriye ordusu.” Kanıt? “İnanıyoruz, biliyoruz, itimadımız tam” temalı Beyaz Saray bilgi notları yayımlanmıyor. Olgular göze battıkça cümle aralarına Suriye’nin savaşta mühimmat azlığından kullandığı ‘ev yapımı’ ‘varil’ bombaları sıkıştırılıyor. Tabii ‘stratejik fırsat’ ‘Çılgın Donald’ın olumsuz yanı, üslubu ve cahilce söylemlerinin insanlarda şüphe yaratması. Kim dert eder! New York Times’ın namlı yorumcusu Thomas Friedman, “IŞİD sorun değil, onu sonra hallederiz. Şimdi IŞİD’i halledersek Esad, Rusya ve İran’ın üzerinde baskıyı hafifletiriz. Şimdi iki cephede birden savaşıyorlar, bırakalım devam etsinler” türünden ‘stratejiler’ çizmekte. İdlib’deki El Kaide emirliğinin şeriatçı unsurlarını ‘ılımlılar’ diye pazarlamak da kendisini rahatsız edecek değil. Bu coğrafyaya onları reva görüyor bir kere! Dünyaya ‘demokrasi’ yaymakta olduğu varsayılan ABD’nin hazin manzarası… *** ‘Çılgın Donald’ liderliğindeki ABD’nin karşısında ise Rusya var. BM’ye bağlı Kimyasal Silahların Yasaklanması örgütü OPCW’yle işbirliği halinde Han Şeyhun’da objektif, tarafsız ve şeffaf soruşturma ve fiziksel kanıtların ortaya konulmasını istiyor. BM Şartı’na, ulusların egemenlik haklarına dikkat çekiyor, Afganistan, Irak ve Libya’daki deneyimlere atıfla “geçmişten ders almaktan” söz ediyor. “Bir diktatörün başarılı biçimde devrildiğinin tek örneği varsa söyleyin” sorusunu yöneltip, Esad’ın akıbetine Suriyelilerin karar vermesi gerektiğini söylüyor. Batı başkentlerini de St. Petersburg’u da vuran terörle birlikte mücadele etmekten söz ediyor. ABD’nin Suriye’ye ‘yargısız infaz’ saldırısına karşın Pentagon’la ‘uçuş güvenliği için koordinasyonu’ tesise soyunuyor. *** Neoliberal düzende hepimiz eşit dünya vatandaşlarıyız ya... Bizim coğrafyada kimileri ABD’nin dünyaya demokrasi yayacağı inancıyla bakıyor. ‘Kendileri için faydalı’ tiranların nasıl da arkasında durabildikleri unutuluyor. Batı’nın liberal müdahalecilik siyasetine milyonlarca insanın kurban gitmiş olması ve sonunda demokrasi, barış, istikrar ve refah adına gram pozitif sonuç üretilemediği düşünülmüyor. Kimsenin aklına “Düşün yakamızdan” demek gelmiyor. Böylesi bir dünyada yaşıyoruz işte.
basindan_tarih: 
07 Nis 2017

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Suriye’de Astana/Cenevre süreçleriyle ittir kaktır siyasi çözüm arandığı bir sırada, yine ‘kimyasal silah faciası’ ile karşı karşıyayız. 2013’te Şam/Guta’dakini andıracak şekilde bu kez İdlib’in güneyindeki Han Şeyhun’da 20’si çocuk 80’in üzerinde insan can verdi. Herkes yürek paralayıcı görüntülerin perde arkasını anlamaya çalışıyor. ‘Ne zaman, nasıl oldu, fail kim’ sorularına yanıt arıyor. Bağımsız soruşturma yürütülebilirse eğer, hakikatleri öğreneceğiz. Elimizde sahadan çelişkili bilgiler ve açıklamalar var. Bir de siyasi, askeri ve diplomasi cephesindeki olgular. Önce saha ve açıklamalar: • Muhalifler saldırıyı Rusya veya Suriye’nin düzenlediğini söylüyor. • ‘Saldırı’ haberi Reuters tarafından, Londra’daki muhalif Suriye İnsan Hakları Gözlemevi’ne (SOHR) dayanarak saat 06.45 gibi duyuruldu. Ajans SOHR’da bulunmasa da ‘Rus uçaklarından’ söz etti. Rus Savunma Bakanlığı saldırıyı yalanladı. Suriye ordusu bölgede silah deposuna 11.00-11.30 gibi saldırı olduğunu duyurdu. • Suriye’nin olasılıkla sığınakdelici S13 füzeleri kullandığı belirtiliyor. Görgü tanıkları dört füze ateşlendiğinden söz ediyor. Suriye cephesi SU22’nin kimsayalla yüklenemediğini söylüyor. • Hangi kimyasalın kullanıldığı henüz netleşmedi. Klor ve sarin gazı iddiaları var. Beyaz Miğferler’in olay yerinde gaz maskeli ve elleri çıplak görüntüleri var. Tanıklıklarda ‘bir kokudan’ söz edildi. Sarin gazı ise ‘kokusuz’. Ancak birden fazla bileşen olabilir. • Rusya/Suriye tarafı ilk açıklamada vurulan yerde kimyasal depolanmış olabileceğini duyurdu. El Kaide’nin kimyasal silahları olduğu BM uzmanlarınca da açıklandı. Daha önce El Kaide’ye mal edilen Han el Ansel’e BM denetçilerinin sokulmaması şüphe yaratıyor. • Muhaliflere göre Suriye kurbanlar taşınırken hastaneyi de vurdu. Halep ve pek çok yerde cephaneliğe çevrilmiş okul ve hastane görüntüleri var. • Sahadaki asıl kaynak ABD ve Britanya’nın fonladığı ve El Kaide şeyhi Muheysini’nin “Bizim mücahitlerden farkları yok” dediği Beyaz Miğferler. Sınır Tanımayan Doktorlar daha sonra intikal edip kurbanları hastanede gördü. • Bir başka kaynak tweet ve haber paylaşan IŞİD adına gazeteci kaçırmasıyla ve Britanya’da lisansını yitirmesiyle namlı bir doktor. • Rusya ve Suriye, olayla ilgili saat farkını, daha önce ‘kurgu’ görüntüleri ortaya çıkmış Beyaz Miğferler’in ölümlerine sebep oldukları kurbanları hava saldırısı gibi sunmasına yarayabileceği iddiasında. Daha önce el Majdal ve Hattab’dan 200’den fazla sivilin el Kaide tarafından kaçırıldığı iddia ediliyor. *** Yanıt bekleyen soru çok. Siyasi cephede de öyle… • Olay Trump yönetiminin “Esad’ın akıbetine Suriye halkı karar verir” demesinden sonra oldu. Trump “Çocukların görüntülerini izleyince fikir değiştirdim” dedi. ‘İzolasyonist’ olmakla eleştirilirken ‘şahin’ pozisyona geçti. Bu da Esad ‘siyasi intihar mı etmek istedi’ sorusunu akla getiriyor. • Halep’te kontrolü sağlamış, cihatçı grupların Hama ve Şam kırsalındaki saldırılarını püskürtüp Rusya ile İdlib’teki el Kaide emirliğine gözünü dikmişken niye şimşekleri çekecek bir saldırı yapılır sorusu da var. • 2013’teki Guta vakası sonrası BM’yebağlı Kimyasal Silahların Önlenmesi örgütü (OPCW) ABD desteğiyle Suriye’nin kimyasal silahlarını temizlemiş ve rapor yayımlamıştı. O zaman bunlar nereden çıktı? • Rusya çeşitli iddialar dile getiriyor ve bağımsız soruşturma istiyor. Batılı ülkeler faciayı BM Güvenlik Konseyi’nde Suriye’ye müdahale gerekçesi kılmaya çalışıyor. Bu yüzden akla Irak’ta işgale gerekçe yapılan ve eski ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell’ın daha sonra özür dilediği kitle imha silahı yalanı geliyor. *** Suriye’deki vahşi paylaşım savaşının en büyük kurbanı siviller. Ama salt ‘siviller ölmesin’ demek yetmez. Zira yaşananlar siyasi, ekonomik, ideolojik çıkarlardan azade değil. Dolayısıyla bize düşen hakikatleri bulmak. Daha iyisini ben üretemedim, Fatih Yaşlı’nın şu tweet’iyle bitirelim: “Apolitik hümanizm en büyük alçaklıktır, çünkü insana ihanet vardır orada. İnsanı savunmak, hakikati savunmakla başlar. Hakikat ise politiktir.”
basindan_tarih: 
01 Nis 2017

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Rusya, ABD, Suriye ordusu ve YPG/ SDG’nin çekildiği hatta sıkışan Fırat Kalkanı Operasyonu’nun nihayete erdirildiği açıklandı. IŞİD’le savaşacak cephe kalmamışken, ‘doğal’ addetmeli. Çekilip çekilmeme işi ise İdlib’deki El Kaide emirliğinin de akıbetine bağlı olduğu için ‘pilav daha çok su kaldırır’ hesabı! ‘Başarının’ bir kriteri de “Oraların gerçek sahipleri kimse onların yerleşmesi bizim tezimizdir” meselesi. Altyapı çalışmaları bitmiş, Gaziantep’ten 100 bin Suriyeli el Bab’a dönecekmiş. Ne zaman işitsem aklıma ‘kim kastediliyor’ diye düşer. *** Bu, IŞİD’in Irak ve Suriye halklarını hallaç pamuğu gibi attığı 2014 yazından beri ağızlarda sakız. Kim, nereye, ne zaman, nasıl? Aklıma 2014’ün Ağustosunda IŞİD’ın dağıttığı Musul-Kerkük hattından kaçan insanların peşinde Erbil, Duhok, Zaho dolaşıp, Irak’ın Sünni Arap, Kürt, Hıristiyan, Şabak halklarıyla konuştuğum vakitler düşüyor. ‘Türkmen gelini’ türküsünü benden iyi söyleyen Kürt asıllı şoförüm Berevan Ayop ile Telaferli Türkmenlerin peşine düşmüştük. Elimizde AA’nın 16 Ağustos tarihli haberi, Türkmenlerin yerleştirileceği ve Kızılay ile AFAD’ın yöneteceği kampın kurulacağı yazılan Şareyn’i ara ara bir hâl olmuştuk. Sonunda böyle bir yerin olmadığını, ‘Sharia’ isimli Ezidi köyünde Ezidiler için kamp kurulacağını tespit etmiştik. Ortada Türkmen yoktu. Pek azı Erbil’e, çoğu güneye kaçmıştı. Şii oldukları için... Onlar ‘yerleştirilemeyecek gerçek sahiplerdi’. *** Mezhepçi ve etnikçi bakış açısı zihinlerimizi öyle bulandırdı ki, toplumlarımız mikronlarına ayrılsa dert etmeyeceğiz. Bunun çifte standartları üzerine de pek düşünmeyiz. Misal bunun Türkiye solundaki tezahürü işine geldiği yerde ‘ezilen ulus milliyetçiliğini’ hoş görürken, Irak’ın Türkmenlerini dert etmemektir. ‘Saray akademisyeni’ versiyonu ise Twitter’da, Irak’ın ABD denetiminde yazılmış anayasasına göre statüsü tartışmalı kenti Kerkük’te resmî kurumlara Kürt bayrağı asılması tartışmaları vesilesiyle zuhur etti. Şöyle buyurmuş: “Kerkük Türk yurdudur diyorsunuz ancak Irak’taki Türklerin Şii olduğunu hatırlatmakta fayda var. Bırakın Şii Türklerdense Sünni Kürtler alsın.” Yani, “gerçek sahiplerinin olan oraları”, “kimin kastedildiğine” göre değişir. *** Mesele bayrak filan değil zaten. O bir sembol. Misal MS 7’nci yüzyıldan itibaren Kerkük’te yaşamış, 1960’lara dek kent nüfusunun çoğunluğunu oluşturmuş Türkmenler kendilerini aynı zamanda Iraklı görür. Artık göremeyecekler. Zira IŞİD, 2014’te daldığı Kerkük’ten üç beş gün sonra çekilirken, Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne bağlı peşmergeler tek kurşun atmadan ele geçirdi. O vakitler, peşmerge yetkilileri, “Bağdat’ın sekiz senedir vermediği Kerkük’ü IŞİD bize iki haftada verdi” demişlerdi. Zaten Kerkük petrolleri de elde kalmadı, 2015’te Türkiye üzerinden dünyaya pazarlandı. Erbil, Kerkük’e kaymakam atadı. Kent nüfusu yine değişti. Araplaştırma politikaları ve IŞİD’den kaçıp gelen Sünni Araplar en perişanları. En son geçen Kasım'da Af Örgütü raporlarına Kürt idarenin kimlik kartlarına el koyup buldozerlerle yıktıkları evleri vesilesiyle geçtiler. Ve bugün tartışılan bayrak hikâyesine gelindi. *** Mevzu Kerkük’le sınırlı değil. Geçen Kasım'da Bağdat’ta Telafer’den kaçan Türkmenlerle konuşmuştum. Can havliyle peşmergeye sığındıklarında, savaş sonrası bölgenin KBY’de kalmasına rıza belgesi vermeleri kaydıyla sığınma sağlandığını anlatmışlardı. Reddedenlerin Türkiye sınırından da geri çevrildiklerini öğrenip utanmıştım. Salt Türkmenler de değil, Ezidisi, Şabak’ı, Hıristiyanı... Şimdi bu azınlıkları temsil eden üç kurum (Bağımsız Ezidi Yüksek Şûrası, Türkmen Kurtuluş Vakfı ve Mezopotamya Organizasyonu) ‘Rafidein’ diye andıkları bölgede Şengal, Neynova ve Telafer olarak Irak’ın toprak bütünlüğü içinde üç kantonlu yarı özerk bölge talep ediyor. ‘Mikronlara bölünmek’, ‘gerçek sahiplere kalmasını’ sağlayacaksa, amenna. ‘Irak diye bir ülke zaten kaldı mı ki’, ‘Bölünecekse payımızı alırız’, ‘Zaten oradakiler Sünni Araplar, Sünni Türkmenler, Sünni Kürtler’ diyenlerin zaten derdi değil.
basindan_tarih: 
29 Mar 2017

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

‘Yeni Osmanlıcı’, ‘Pan İslamcı’ zihniyetin dış politikası, olsa olsa ‘fetih cepheleri’ üzerinden yürütülür. Açılan her ‘fetih’ cephesi ‘iç siyasette’ her daim mağdur lakin muktedir olabilmenin mühimmatıdır. Dış siyasette elde ‘atımlık barut’ kalmamasının da müsebbibi. Avrupa ile çıkarılan krizin yaban ellerdeki Türkiye insanının elinden çifte vatandaşlığı alma olasılığı belirmişken, komşu Bulgaristan’da açılmış ‘fetih cephesini’ ihmal etmeyelim. *** Rusya ile tarihi bağları ile AB üyeliğini dengelemeye çalışan Bulgaristan, geçen pazar genel seçim için sandığa gitti. Son dört yılda bu üçüncü seçimde yine Boiko Borisov’un merkez sağcı ve Avrupacı, Bulgaristan’ın Avrupalı Kalkınması Partisi (GERB) yüzde 32 ile galip çıktı. İkinci sırada oylarını büyük ölçüde artırarak yüzde 27’ye ulaşan Bulgaristan Sosyalist Partisi (BSP) geldi. 1989’daki asimilasyon politikalarından itibaren Bulgaristan Türklerinin haklarını “eski Türkiye”nin katkılarıyla söke söke kopartmış Hak ve Özgürlükler Hareketi (HÖH) ise üçüncü sıradaki yerini, Bulgar milliyetçilerini buluşturan ‘Birleşik Vatanseverler’e kaptırdı. Son yıllarda koalisyon ortağı olup bakanlar çıkarmış HÖH’nin bu halinde Bulgaristan Türklerini göstere göstere bölen siyasal İslamcı aklın payı büyük. *** HÖH 2012’den beri ‘biat’ ettirilmeye çalışılmakta. Önce HÖH içinden ‘Müslüman Demokrat’ soslu Kasım Dal’ın Hürriyet ve Şeref Halk Partisi (HŞHP) devşirildi. Sonuç hüsran oldu, 2014 seçiminde baraj altı kaldı, HÖH de kan kaybetti. Ardından 2015 sonunda Rus uçağının düşürülmesi krizinde Bulgaristan Türkleri ‘hamasetin Sofya şubesi’ kılındı. Dönemin HÖH lideri Lütfi Mestan, Rusya’ya -artık kimlerin telkiniyleyse- ‘dayılanmaya’ kalkıştı. 2013’te aktif siyasetten çekilip onursal başkanlığa geçmiş HÖH lideri Ahmet Doğan kendisini “Ya bir yangın çıkarsa, ne yapacağız? Potansiyel husumetlerin çevresindeyiz” diyerek ikaz etti. Elbette pek ‘uzak görüşlü’ Mestan, Türkiye’nin Rusya’dan özür dileyerek ‘barışmasını’ HÖH lideri olarak göremedi. Zira küçük çaplı bir diplomatik kriz eşliğinde liderlikten ihraç edilmişti. Ankara hıncını Ahmet Doğan gibi bir isme Türkiye’ye giriş yasağı ile çıkaradursun, Mestan kurduğu DOST partisi ile siyasal İslamcı cephe açtı. *** Yani ‘fetih cephesi’ durmadı. Geçen pazar günkü seçim öncesinde HÖH’nin lideri Mustafa Karadayı, Erdoğan rejimini “Atatürk’ün değerlerini bir kenara bırakmakla” eleştirirken, Ankara payına düşeni yapıp HÖH’den Erdinç İsmail Hayrullah’a Türkiye’ye giriş yasağı koydu. Türkiye’den bakanlar salt Hollanda ve Almanya’daki Türklere Türkiye’deki referandumda hangi yönde oy kullanacaklarını söyleyecek değil ya! Bulgaristan Türklerinin de Bulgaristan seçiminde ne yapacaklarını telkin ettiler. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Müezzinoğlu, onları DOST’a oy vermeye çağırdı. Karşılığında 1980’lerden beri birikmiş geçerli pasaport, Türk belgesi gibi eksiklerini tamamlama, sınır geçiş sürelerini uzatma gibi vaatler verildi. Bu esnada Türkiye’nin Sofya Büyükelçisi, DOST’un kampanya videosunda boy göstermekteydi. *** Sofya bu manzara karşısında mart başında Ankara’ya ‘içişlerime karışma’ ikazı yaptı. Ardından büyükelçisini istişareler için geri çekti. Zaten ha bire ‘Suriyeli sığınmacıları 270 km’lik sınıra bırakma’ tehditleriyle şahlanmış Bulgar milliyetçileri ‘kaşındı’, tartışmaları Ankara belirledi. Ve Bulgaristan Yüksek Seçim Komisyonu AB dışındaki ülkelerde konulacak sandık sayısını (Yani asıl Türkiye için 140’lardan) 35’e indiriverdi. Sonuç? Türkiye’deki Bulgaristan Türklerinin oy kullanma hakları kısıtlandı. DOST yüzde 2.8 oranıyla yüzde 4 barajının altında kaldı. HÖH zayıflayıp dördüncü parti olabildi. Bulgaristan Türkleri ‘5. Kol’ pozisyonuna düşürüldü. Türkiye’deki göçmen dernekleri biçare arada sıkıştı. Ankara’ya da Sofya’yı ‘azınlıklarına baskı uygulamakla’ itham etmek kaldı. İşte size Pan İslamcı, Yeni Osmanlıcı fetihçi cephenin aklının ürünü. İç siyasette tepe tepe kullanmalık.
basindan_tarih: 
10 Mar 2017

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Neoliberal dünya düzeni sarsılır, ‘ulus devlet’ fikri yine yükselişe geçerken; dönemin ‘değerler görünümünü’ geçen yazıda özetlemeye çalışmıştım. Kimilerinin liberal demokrasiyi ‘güllük gülistanlık’ gördüğü bu dönemi gösterip, ‘karşıt’ addedilenler üzerinden kopardığı fırtına evlere şenlik. En azından bizim coğrafyada Çin bilinmediğinden, Soğuk Savaş’ta ABD’ye karşıt hegemonya üretmiş Sovyet mirasına bakıp, Rusya’dan gitmek moda. Kimi mevzuya çifte standartlı ‘popülizm’ retoriğiyle yaklaşırken, kimi coşup işi ‘emperyalist’ hatta ‘faşist’ etiketine vardırıyor. Hatlar iyice karışıyor. *** Rusya Federasyonu’na (RF) şu bilgiler ışığında bakalım: • Devasa topraklar ve zengin kaynaklara sahip RF’nin nüfusu 150 milyondan az. GSYH’si İspanya düzeyinde. Farklı kökenlerden insanların yaşadığı ülkede 16 milyon Müslüman var. Ortadoğu’daki radikal İslamcı terörün enfeksiyon riski de. • Rusya liderliği ahalisini ‘müstesna ulus’ diye sunmuyor. ‘Rus milliyetçiliğinin’ dar bir çevre dışında ırkçılıkla alakası yok. • Dünyada klasik Marksist ‘sermaye ihracı’ kriteriyle ‘emperyalizm’ formülünü net koyamadığımız büyük sermaye gruplarının işi karıştırdığı bir mali sermaye sistemi var. Giren çıkan sermaye miktarıyla analizler yapılabilir. Ancak üç beş Rus oligarkın servetleri, yatırımları yahut yaptırımlar altında ülke dışına kaçırdıkları paralarla sağlıklı bir resim çıkmıyor. Korkut Boratav hocanın şu analizi Rusya’ya uyarlansa belki kafamız açılır. (http://sendika15.org/2015/09/cin-basa-guresiyor-nasil-korkut-boratav/) Rusya’nın yakın coğrafyasındaki mali sistemlerde nüfuz sahibi olduğu, enerjiyi araç olarak kullandığı aşikâr. • Rusya’nın nükleer kapasitesi elbette var, tarihinde kullanmışlığı yok. Trump’un savunma bütçesini 54 milyar dolar artırmayı içeren son önerisiyle ABD’nin savunma harcaması yıllık 600 milyar dolara çıkacak. Bu artış küresel askeri harcamaların yüzde 40’ına, tek başına RF’nin tüm askeri bütçesinin yüzde 80’ine tekabül ediyor. RF, istese bile ABD’ye tehdit oluşturamaz. • Artık Türkiye bile silah üretip satar, dışarıda üsler kurarken, Rusya’nın ‘yakın çevre’ koruma refleksi ile Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü üyeleri haricinde, Suriye dışında askeri üssü yok. Davet edilmediği yere gitmiyor. Angola’ya vaktiyle asker göndermiş Küba’ya nasıl ‘emperyalist’ denilemezse, RF’ye de bundan hareketle denilemez. • Bir ‘Rus NATO’su’ yok, ŞİÖ ne askeri, ne iktisadi ne de değer ortaklığı açısından Batı’daki ‘muadiline’ benziyor. • Sovyetler’in çöküşünde ‘siloviki’nin temsilcisi olan Vladimir Putin, 2008-2012’deki dört yıllık başbakanlığı dışında 2000’deki seçimlerle iki dönem, yüzde 63’le seçildiği 2012’den beri üçüncü dönem başkan. Almanya şansölyesi Merkel, eylülde seçilirse 18 sene hüküm sürmüş olacak. • Rusya federal sisteme sahip ancak oligarşik yapı ve yolsuzluklara mani olunamamasına da paralel olarak merkezin hâkimiyeti Putin döneminde arttı. Buna karşılık ülke ‘demokrasi pazarlamacılığı’ yahut alternatif/sosyalist sistem kılavuzluğuna soyunmuyor. Yine de misal sol, Batı müdahaleciliğin oyun sahası Ukrayna’raki Donetsk ve Lugansk halk cumhuriyetlerindeki özerklik deneylerine dönüp bakmıyor bile. • Rus Hollywood’u yok, kültürel değer ihraç etmiyor. Edebiyat ve müzikte dünyayı öteden beri etkilemiş bir ülke. Müzik uzmanımız Osman Kural’ın ifadesiyle “Batı Avrupa’da ciddi ciddi Rusya’nın Eurovision sanatçısını/şarkısını Putin’in belirlediğini düşünen yarım akıllı fan kitlesi mevcut”. *** RF hegemonyayı dengelemekle uğraşan bir ulus devlet. Kapitalist âlemin parçası, lakin çıkarları için bağımsız hareket etme potansiyeli yüksek. Buna karşılık Ergin Yıldızoğlu hocanın “Emperyalist sistem içinde kapitalist bir ülke bağımsızlığını koruyabilir mi” sorusu önemli. Yanıtını henüz bilmiyoruz. Özetle neoliberal düzenin günahlarının sorumlusu RF değil. Ve dönelim ilk yazıdaki “E Rusya bize demokrasi vaat etmiyor” sorusuna. Şuursuzluk dışında manasız. Ayrıca illa bir büyük güç bunu size vaat etmek zorunda mı? Bu nasıl bir acziyettir?
basindan_tarih: 
06 Mar 2017

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Dünyada 20’nci yüzyılın son on ve 21’inci yüzyılın ilk on senesinde başat değer haline getirilen ‘liberal demokrasi’ çökmeye yüz tutuyor. ‘Ulus devlet’ fikri yeniden yükselişe geçerken, ‘evrensel değerlerin’ yerini kan bağı, ırk ve mezhepçiliğin alması kaygıları dorukta. Öyle ki, ‘liberal demokratik’ modelin arkasından ağıtlar yakılır olundu. ‘Liberal demokrasinin’ en önemli taşıyıcısı Amerikan hegemonyası kırılır, Avrupa savrulurken; yerini neyin alacağı kaygısı çoklarımıza yanlış sorular sordurtuyor. ABD’ye bakıp, karşısında Rusya’yı, Çin’i görüp, hatalı kıyaslamalarla ‘eşitleme’ mantığı devrede. “ABD’nin ‘ayrıcalıklı konumu’ sönümlenirse, ‘demokrasi’nin ‘d’sini barındırmayan ‘Rusya’ya mı kalacağız’” diye soranlar bile çıkıyor. *** Önce arkasından ‘ağıtlar yakılan’ ‘liberal demokratik’ modele bakalım... Başlangıcı; Sovyetler’in çöküşü ve Balkanlar’ı kana bulayan ayrılıkçı savaşların sancıları eşliğinde, 1993’te Bill Clinton iktidarı olarak alabiliriz. Bu dönemde dünyada bölgeler arasındaki derin ve kategorik farklılık ve ayrımları ‘eşitleme’ çabasıyla savaşlar açıldı. Yugoslavya etnik, dinsel ve kültürel ayrımlarla lime lime edildi. ‘Demokrasi taşımacılığı’ Afganistan, Irak’a işgallerle, yakın zamanda Libya ve Suriye’ye ‘rejim değişikliği’ temasıyla yıkım götürdü. Aslında ‘tükettiğin kadar varsın’la özetlenebilecek bu neoliberal ekonomik zeminin zihin dünyasını ise ‘liberal enternasyonalci’, ‘kozmopolit’ akımın hegemonyası belirledi. ‘İnsan hakları, koruma prensibi (R2P)’ gibi ilkelere sarılanların sebep olunan yıkımlar karşısındaki riyakârlıkları takdire şayandır. Öyle ya, bu mücadele ‘herkesin aynı evrensel değerler altında aynı kalitede demokrasisi için verilmekteydi’. Kapitalist sistemdeki üretim ilişkilerine dair temel çelişkilere, mali sistemin hegemonyası eklenmişken; insanlığı ideolojilerden arındırılmış, sınıfsız ve sonsuz bir ‘özgürlük’ fikri etrafında birleştirmeye soyunan bir akıldı bu! Buradan bir ‘dünya devleti’ hayali kuranlar bile çıktı. *** Talihin azizliğine bakın, bu düzen, bizatihi ‘demokrasiyi dilediği durakta ineceği tramvaya’ benzeten iktidar yapıları çıkarıverdi. Kusurlu da olsa demokratik ve modernleşmeci çerçeveyi bozacağım diye, Ortadoğu’da ‘yeryüzünde demokrasi fikrini tümden olumsuzlayan’ yahut sandığa indirgeyen otoriter siyasal İslam üretiliverdi. Bu yapılar şimdi ‘bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinlerci’ sistemin kaidelerini zorluyor. *** Bu manzara karşısında ‘liberal enternasyonalci’, ‘kozmopolit’ akıl şaşkın. Oysa ABD’nin kadınlara otomobil kullanmayı çok gören Suudi monarşisiyle birlikte Suriye’ye ‘insan hakları ve özgürlük’ taşıma projesini ‘devrimci’ diye olumlayan onlardı. İdlib’de kadınları zorla çarşafa sokan El Kaide emirliğinin nüvelerini başlarını örtüp ziyaret edenler de öyle. Batı’da sığınmacı akınıyla ‘kültür çatışmasının’ eşiğine gelip reaksiyoner sağ ile baş başa kalanları, Trump’ın ‘göçmen yasağı’ girişimine ‘tekbirli protesto’ ile yanıt verebiliyorlar. Solculuk adına ‘Aydınlanma’yı unutan, din ve vicdan özgürlüğünü ‘din özgürlüğüne’ indirgeyip ‘yerel değerler çıkmazına’ saplananlar da onlar. İslam âleminde Hıristiyanlık yahut ateizm propagandası yapmaya kalkışsalar, maazallah başları gövdelerinde durmaz. *** İşin acıklı tarafı, ‘nerede hata yaptık’ diye sormak yerine ‘karşıt’ diye koydukları modellerle uğraşırlar. ABD sokaklarında popülist sağcı Trump’ı Putin’e ekleyip, faşizmle mücadelede 20 milyon insanını gömmüş Rusya’ya ‘faşist’ demeye vardıran şuursuzlar çıkar. Ukrayna’nın Sağ Sektör’ünü ‘demokrat’ ilan edebilirler. Bu kavram erozyonunda ‘popülizm’ her derde devadır, ‘emperyalizm’ mevhumu ağızlarda bir nevi sakız. Değme solcular bu konudaki derin külliyata başvurmaksızın örneğin Rusya’yı ‘emperyalist’ ilan edebilirler. Ama yazı uzadı. ‘Karşıt’ denilen nedir, ne değildir, onu da bir sonraki yazıya bırakalım.
basindan_tarih: 
02 Mar 2017

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

TSK, AKP hükümetinin desteklediği ÖSO gruplarıyla “Halep’in Kapısı” El Bab’da kontrolü 24 Şubat’ta sağlamış, “Önce Menbiç sonra Rakka, gazamız mübarek ola” retoriği devreye sokulmuşken, hevesler kursaklarda kaldı. Arap ve Batı medyasında gündeme taşınan, “El Bab, ÖSO’cuların eski silah arkadaşları IŞİD’cileri iknasıyla alınabildi” iddiaları eşliğinde; Rusya’nın çizdiği demarkasyon hattında TSK ile Suriye ordusu kapışır mı kaygıları yaşanırken olanlar oldu. Suriye ordusu güneydoğu hattından ilerleyip kendi hatlarıyla Kürtlerin kontrolündeki bölgeyi birleştirdi. El Bab’ın çıkışı kesiliverdi. Ne manidar ki, bunlar Donald Trump’ın Pentagon’a bir ay içinde hazırlanması talimatını verdiği “IŞİD’le mücadele planı” eli kulağındayken yaşandı. *** Önce Kürtlerin haline bakalım… Daha geçen ağustosta Arap nüfusun ağırlıkta olduğu Haseke merkezinden Suriye ordusu sökülüp atıldığında, pek sevinmiş olan Kürtler, şimdi bu gelişten memnun. Hatta Suriye ordusunun kazanımı üzerinden “Kobane-Afrin kantonları birleştirilmekte”. Elbette işin aslı, bölgedeki petrol ve tarım kaynaklarının paylaşımı ile iki kanton arasında ulaşımın sağlanması ve Deyr ez Zor yolunun açılması üzerinden bir taktik işbirliği mevzu bahis. Suriye Kürtleri bir yandan kendilerini, altı üs sunarak atlama tahtası kıldıkları ABD’nin korumasını umuyor; diğer yandan gözleri kulakları, Trump’ın şimdilik sahaya daha fazla ABD askeri yollayıp çatışmaya daha derinlemesine müdahil olmayı içerdiği bilgileri sızan planında. Yani Rakka’nın IŞİD’den kurtarılmasındaki olası rollerinde... *** TSK ve Ankara’nın desteklediği ÖSO gruplarının hali ise hiç parlak değil. Şimdi hem Rusya’nın desteklediği Suriye ordusu, hem de ABD’nin askeri, Rusya’nın da siyaseten desteğini arkalarında gören Suriye Kürtleri (PYD/YPG/SDG) ile karşı karşıya olma hali var. Ankara pazarlıklarla ve baskılarla Suriye Kürtlerini Menbiç’ten çıkartıp “Fırat’ın doğusuna” döndürebilirse ne âlâ... El Bab’da durum meçhul, en iyi ihtimalle Trump’ın olası “güvenli bölgesi”nde Rusya’nın onayıyla “mini ÖSO yönetimi” olabilir, o da Halep’in kapısı “El Bab”ı içerir mi? Ankara, Trump’ın yeni planlamasında daha büyük roller üstlenilmeyecekse, batıda El Kaide emirliğinin bulunduğu İdlib üzerinden yeni hamle yapılmayacaksa vaziyet bu. Üst perdeden retoriğe karşın sahada ortaya çıkan tablo elbette bir trajedi. *** Hal böyleyken dün Ankara’dan “ABD ve Rusya ile mutabık kalınırsa Menbiç ve Rakka’ya yönelme” sesi işitildi. O da nasıl ve kimlerle olacaksa! Oysa Ankara bir aydır Trump’ın yeni planı için “zamana oynama” taktiğiyle, Rusya ve İran ile birlikte Suriye’nin egemenlik ve toprak bütünlüğünün garantörü olduğu Astana sürecini “boşlamıştı.” Nitekim buna paralel olarak Körfez çıkartması eşliğinde Trump’a paralel İran karşıtı retorik devreye sokuldu. “El Bab’dan sonrası Menbiç, sonrası Rakka”, “Rakka’yı bir tek Sünniler almalı” söylemleri eşliğinde İran, Irak ve Suriye’de aynı anda hem “mezhepçi” hem “Pers milliyetçisi” rol oynamakla suçlandı. İran’ın, hasımlarının beceriksizlikleri sayesinde “arzu edilen davetli” olarak kendisine nüfuz alanı açtığı aşikârken Ankara’nın söylemi “buruk” bir görünüm arz etti. *** “Bizim büyük talihsizliğimiz” de bu. Yeni Osmanlıcı zihniyetle çıkılan yollar tıkalı. Türkiye, desteklenen işlevsiz unsurlarla askeri kapasitenin zorlandığı, hedeflere ulaşmanın imkânsızlığı kör göze parmak misali. İttifaklar sisteminin son derece karmaşık olduğu bir zeminde, varlığı Kurtuluş Savaşı’yla tesis edilmiş bir ordu, başkalarının topraklarında bir macera içinde yuvarlanıyor, kanını akıtıyor. ABD ve Rusya gibi büyük güçlerin aksine, diplomasi beceriksizliği yüzünden uluslararası yasal çerçevede görünüm feci. Nereye kadar? Suriye’de savaşı bitirecek hakikaten yapıcı ve rasyonel bir zemine hızla dönülmesi şart. Başka da yolu yok.
basindan_tarih: 
21 Şub 2017

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

  ABD’de Donald Trump yönetimi ile birlikte; ‘liberal demokratik değerleri’ yayma iddiasıyla uluslara yıkım getiren açık/örtülü savaşlar ve rejim değişikliği gündeminin nihayete erebileceği hayali kuranların kabusa uyanması için her koşul artık mevcut. Trump’ın dış politikasında, Britanya, Japonya ve İsrail liderlerini içeren ilk kabulleri, ‘radikal İslam’ın membaı olarak eleştirdiği Körfez’in Vahhabi/Selefi monarşilerine gözkırpması, ABD müesses nizamının ittifak sisteminde çekileceği yeri gösteren zigzaklar, açık işaretler. Bu bağlamda ABD-Rusya ilişkilerine de yakından bakmalı. Zira ‘detente’ beklentisi gömülmekte. *** ABD’de dış politika tartışmasının odağına son dönemde Amerikan hegemonyası zayıflarken, Rusya-Çin ittifakıyla aynı anda başedilemeyeceği oturmuştu. Dış politika düayenlerinden Henry Kissinger, ‘Batı medeniyetine ait’ Rusya’yle ittifakı salık verirken, Zbigniew Brzezinski ‘dünyanın ekonomik dinamosu’ Çin’den yana ağırlığını koydu. Ulusal Güvenlik Konseyi’nde yer açtığı ‘Çay Partici’ ideologu Steve Bannon’un 5-10 sene içinde Çin ile savaş öngördüğü bilinirken; Trump, Pekin’le kılıçları bileyip Moskova’ya yüzünü dönmüş göründü. Ancak ‘izolasyonist’ işadamı, ilk adımda ABD’deki ‘Rusofobik’ yapı karşısında savunma konumuna düştü. ABD istihbaratı ve medyasının Rusya’nın siber korsanlıkla Amerikan seçimlerine müdahale ettiği iddialarıyla başedemediği gibi ekibinde Rusya ile ‘detente’ açısından kritik ilk fireyi verdi. Ulusal Güvenlik Danışmanı Michael Flynn, göreve başlamadan Rusya Büyükelçisi ile telefon konuşmasında ‘Ukrayna kaynaklı yaptırımları konuştuğu’ iddiası yüzünden istifa etti. Yaptırımların kaldırılmasının tek başına zaten Rusya’ya yetmeyeceği aşikarken, Trump, manevra alanı açısından belki de tek kozu olan Ukrayna’yı yitirmek üzere. *** 2013-2014’te AB ve ABD ‘İkinci Turuncu Devrim’de başvurulan katakullilerle Kiev’de yeni oligark Petro Paraşenko ve Stepan Bandera mirasçısı neofaşist Sağ Sektörü iktidara taşıyan rejim değişikliğini sağlamışlardı. Yakın çevresine dair bildik ‘koruma refleksini’ işleten Rusya, 1954’de Ukrayna Sovyeti’ne verilmiş Karadeniz Filosu’na evsahipliği yapan Sivastopol üssünün de bulunduğu Kırım’ı (nüfusun yüzde 60’ı Rus), ‘kendi kaderini tayin ilkesi’ uyarınca düzenlenen referandumla federal sistemine bağladı. 42 milyonluk Ukrayna’nın en az yüzde 30’unu Ruslar oluştururken, bu oranın çok daha yüksek olduğu doğudaki Donetsk ve Luhansk Halk Cumhuriyetleri’ne kol kanat gerildi. Dondurulmuş çatışma bölgesinde AB’nin de gözetiminde 2015’te Minsk-2 anlaşması yapıldı. Anlaşma uyarınca özerklik statüsünün anayasa reformuyla pekiştirilmesi gerekiyordu. Hâlâ da öyle ve Kiev anlaşmayı uygulamak istemiyor. Bu koşullarda Paraşenko tam aksine, kendisine Rusya’ya karşı kafi desteği vermeyeceğini ilk telefon görüşmesinde anladığı Trump’ı, ‘Rusça’yı ikinci resmî dil olmaktan çıkartarak ve AGİT gözlemcilerini ‘Minsk’in ihlali’ diye rapor ettirecek şekilde Ukrayna ordusu ve Sağ Sektör’ü ağır silahlarla Donbass’a yollayarak karşıladı. *** İşte Trump, Kırım nüfusunun taleplerinin dikkate alınması gerektiğini belirtmişken, şimdi Rusya’dan ‘Kırım’ı Ukrayna’ya iade etmesini beklediğini’ söylemek zorunda kalıyor. ‘Demode’ ilan ettiği NATO’nun Obama’dan miras Rusya’yı ‘çevreleme’ siyaseti uyarınca, Doğu Avrupa’ya Soğuk Savaş’tan beri en büyük konuşlanmasını izlemekle yetiniyor. Ve Amerika’daki neocon senatörerin Kiev yönetimine silah gönderme çağrılarıyla karşı karşıya. Seleflerden Joe Biden göreve veda etmeden önce boşuna Kiev’de boy göstermemişti. *** Hâl böyleyken, gelişmeleri Trump’ın Washington’daki müesses nizamla mücadelesi olarak okuyan Moskova da kırmızı çizgisini çekiyor. Donbass ahalisinin pasaport, ölüm-doğum vs. her türlü belgesini Rusya’da geçerli kılma kararını ilk ‘ikaza’ sayın. Donbass’taki özerk yapıları resmî tanımaya uzanan yol açık. Emsali de ortada. 2004’te ilk Turuncu Devrim’de Kiev’de ‘golü yedikten’ sonra Moskova, 2008’de Bush yönetimi destekli Gürcistan’ın, 1989-90’daki parçalanmadan kalan dondurulmuş çatışma bölgeleri Güney Osetya ve Abhazya saldırısını yanıtsız bırakmamıştı. Tiflis’in dibine kadar giden Rus ordusu Gürcistan’ı işgal etmemişti ama Saakaşvili’ye kravatını kemirtmekle kalmayıp iki bölgeyi de resmen tanımıştı. Bu Rus diplomasisinin uluslararası çerçeveyi gözetme titizliğinde ilk geri adımdı, mesajı açıktı: ‘Yakın çevremizde statükoyu siz değiştirmeye kalkarsanız, biz değiştiririz’. *** Moskova tüm bunlara rağmen yine de Trump’a karşı haddinden fazla ‘iyimser’. Niye? Büyük olasılık kritik Fransa ve Almanya seçimlerini bekliyorlar. Yani Trump’ın dalgasının ‘Yaşlı Kıta’ya vurup vurmayacağını, bunun pragmatik işadamına yarayıp yaramayacağını... O vakte dek ne Çin, ne İran ile ittifakta kırılma görüntüsü verirler. Ne de Suriye’de geri adım atarlar. Rusya’yla ilgili hesap kitap yapanların dikkatine.

Sayfalar