Ceyda Karan

basindan_tarih: 
28 Tem 2017

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Geçen yazıyı Almanya için ‘ektiklerini biçiyorlar’ diye bitirdik. Bu yazıya ‘Eyyy umutlarını elin Batılısına bağlayanlar..’ diye başlamalı. Yeni değil, epeydir âdetten. Ne zaman insanlar faşizmleriyle cepheden yüzleşseler, kendi mücadelelerinden çok ‘demokrat Batı’dan’ medet ummak moda. Neoliberal sistem yeryüzünde sermaye için sınırları kaldırmış, üstüne siyasetten arındırılmış olduğu öne sürülen bir ‘uluslararası hukuk oturtmuş’ ki, sormayın! Haliyle bu ‘yamultulmuş evrensellik’ fikri ‘biri bizi kurtaracak’ hissiyatını tetikliyor. Şöyle tuhaf tezahürlerle: “ABD’deki o savcı var ya, şimdi bir çarpacak, suratları yamulacak”… “AİHM üst hukuk yolu, haklarından gelir”… “Berlin’in sabrı taştı, günlerini görecekler”… Görmezler efendim, görmezler. Eksik kalsın, bu şekliyle! İşin aslı Batılılar, yaptıkları yatırımın; yani Aydınlanma geleneği üzerine eğrisi-doğrusuyla bina edilmiş Cumhuriyet Türkiyesi’ni, işlerine gelmeyen değerleriyle gömecek olan siyasal İslamcılık’tan ‘liberalizm devşirme’ girişiminin karşılığını almakta. Bütün bu krizler ‘bu şekli ve görünümüyle’ çıkarlarını korumakta zorlanmalarından. *** Almanya Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel açıkça söyledi: “Türkiye’ye çok sabır gösterdik.” Neye ‘çok sabır’ göstermişler, orası karışık. Bütün mesele kendi vatandaşlarının da bulunduğu hak savunucularının tutuklanması mı? Yoksa sonrasında Türkiye’nin aralarında namlı BASF de dahil namlı Alman şirketlerini terörle ilişkilendirecek şekilde mayısta Interpol’e bildirmiş olması mı? Bu sorunun yanıtını dün Alman şirketlerinin yöneticilerinin Başbakan Yıldırım tarafından ağırlanmasında aramalı! Yıldırım boş yere, “Zarar görmemeniz çok önemli. Çok açık söylüyorum, biz sizi Alman şirketi olarak görmüyoruz, bu ülkenin şirketi görüyoruz” demedi. Öncesinde Ankara’dan “Biz hiçbir ülkenin Türkiye’deki yatırımlarıyla ters bir ilişkiye girmedik”, “OHAL terör örgütlerine yöneliktir, şirketlere değil” sesi boşuna yükselmedi. Elbette Gabriel, “Bu tehdit devam ettiği sürece Türkiye’deki Alman yatırımlarının devamını garanti edemeyiz” derken samimi. Zaten dipfrizdeki müzakereleri askıya alma, turist yollamama ve Türkiye’nin çıkarlarına zaten uymayan Gümrük Birliği’ni güncellememe tehdidinde de öyle. AB, 7 Haziran’ı gömen 1 Kasım tekrar seçimi öncesi İlerleme Raporu’nu erteleyerek gördüğü hizmette de samimiydi. Juncker’in ağzından “prens gibi ağırlama” sözleri döküldüğünde de. Merkel, sığınmacı krizinde her ay soluğu Türkiye’de aldığında da… *** Mesele Türkiye’ye ‘biçilen demokrasinin’ Alman şirketlerinin ne kadar hayrına tesis edileceğinde. Ankara’dakilerin “Bize ihtiyaçları var” fikri bundan. “Grevleri iptal ediyoruz ya işte” denilmesi de, S-400’lere ‘mürekkepsiz imza’ atıverilmesi de. Batı’nın Türkiye ile ilişkisindeki sistemik ikiyüzlülüğünü iyi biliyorlar. On yıllardır sol hareketlere karşı Ortadoğu’da İslamcıları, Güney Amerika ve Doğu Avrupa’da aşırı sağı destekleyen salt ABD değil. Misal Soğuk Savaş’ta Batı Almanya kimlere, niye kucak açmış, kimlere kök söktürmüştür? *** Ankara kendi vatandaşına ‘kuralsız’, Batılılara ‘kurallarıyla’ oynuyor. İçeri pazarlanan ‘milliciliğin’ fosluğunu herkes biliyor. Yazarımız Ali Sirmen’in isabetli son analizi durumun özeti: “Asıl sorun zaman içine Tayyip Bey’in ne yapacağı belli olmaz, denetlenemez bir kişi olmasındadır, demokrasi karşıtı olmasında değil.. Emperyalizm ile her uyumsuzluk, illa antiemperyalist bir politika savunuculuğu anlamına gelmez. ‘Ilımlı İslam’ (ılımlı yazılır, uyumlu okunur) modelinin bizatihi kendisi bir emperyalist pojedir. Liderinin BOP eşbaşkanlığına gönüllü adaylığını koyduğu bir kuruluşa antiemperyalist emeller yüklemek büyük aymazlıktır.” *** Asıl ‘sabrın sınırını’ başka diyarlarda değil, Cumhuriyet gazetesiyle ilgili ‘parkeci- pideci-tamirci- turizmci’ operasyonu davasında, aylarca süren esaretten sonra dimdik durup hakikatleri haykıran meslektaşımız Ahmet Şık’ta aramalı. Hukuk ve insanlık dersi veren gazete yöneticilerimizde… Yahut işlerine iade için onurlu direnişleri yüzünden hapse tıkılan Nuriye ile Semih’te.
basindan_tarih: 
21 Tem 2017

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

  Çarşamba yazısında bıraktığımız yerden devam... Brezilya’da küresel sermaye ile geleneksel yerli elitlerin İşçi Partisi’nin ‘mutabakatçı sol’ hükümetine yönelik sessiz ve derin darbesini özetlemeye çalışmıştım. ‘Latin Amerika’nın kesik damarlarını onarmaya’ soyunmuş sol dalgayı kesmek için girişilen asıl şiddetli ve açık faşizan darbe girişimi ise Venezüella’da sergilenmekte. *** 31 milyonluk Venezüella’da Bolivarcı sosyalist hareket; önce Hugo Chavez, ardından Nicolas Maduro liderliğinde 18 senedir ülkeye ve hatta bölgeye, hataları ve hatalarından çok daha büyük sevaplarıyla damgasını vurdu. Toplumun geniş kesimlerini sefaletten kurtaran, eğitim, sağlık ve kültür sorunlarına eğilen, yüzyıllardır açık ırkçılıkla itilip kakılmış yerli toplulukları kucaklayan, bağımsızlıkçılığa dayalı bu hareket, son yıllarda başaşağı gitmeye başladı. İhracatının yüzde 95’i petrole dayalı ülke, Suudilerin petrol fiyatları savaşından büyük darbe yemişti. Büyük gıda ve ilaç sıkıntısı, hiperenflasyon, üretimin paralize olması, gösteriler ve şiddet suçlarında patlama yaşandı. Yıllardır sosyalist hareketi kesmek için darbe dahil her yolu denemiş ABD destekli muhalefet, Aralık 2015’te Demokratik Birlik Buluşması (MUD) şemsiyesiyle seçimden büyük zaferle çıkmıştı. Chavez’den yadigâr Birleşik Sosyalist Parti (PSUV) ise 1999’dan beri ilk kez iktidarı paylaşma durumuna düşmüştü. Bu ortamda Maduro, krizi devlet bankalarından krediler, kur kontrollerini liberalleştirme, yabancı şirketlere daha fazla yer açmak vaatleriyle yönetmeye çalıştı. Olmadı. Şimdi muhalefetin hedefi arzulanan neoliberal düzeni geri getirmek. Her yol da mubah. *** Dört aydır ülkede ‘iç savaş’ rüzgârları estiriliyor. Muhalefet cephesinde makul insanlar olsa bile asıl karakterini sahaya sürülen neofaşistler şekillendiriyor. Bunlar Yüksek Mahkeme binası basmaktan, doğum kliniklerine saldırmaya, Chavistalar’ı canlı canlı yakarak öldürmeye uzanan eylemler yaptılar. Protestolarda 103’ten fazla kayıpta payları büyük. Maduro uzlaşmayı sağlamak üzere yeni anayasa ve kurucu meclis seçimleri için kolları sıvayınca yine ortalık karıştı. Kurucu meclis ülke çapında halka açık toplantılarda tartışılıyor, Chavistalar muhaliflere ‘diyalog’ öneriyor. Lakin bu girişim muhalefetin yıllar sonra parlamentoda elde ettiği çoğunluğu tehdit ediyor. Bu yüzden toplumun her kesiminden adayların bağımsız olarak katılacağı, geniş temsiliyet taşıyan bu seçimleri baltalamaya çalışıyorlar. Adaylara suikastlar düzenleniyor. Muhalefet 15 senedir ilk kez 24 saatlik genel grev ilan etti. Muhalefet yasadışı bir seçim düzenledi. Toplumun yüzde 28’inin katıldığı bu seçimlerde manipülasyon eksik olmadı. Yurtdışında kayıtlı 102 bin seçmen varken, 600 bin oy çıkması gibi... *** Maduro’nun eleştirilecek çok icraatı var. Lakin ‘diktatör’ demek pek zor. Güney Amerika’da ABD destekli pek çok liderden daha yüksek popülaritesi var. Anketler de ahalinin 2019 Ocak’ında bitecek görev süresini tamamlamasını istediğine işaret. Maduro, 2018 başkanlık seçiminin öngörüldüğü gibi yapılacağını duyurdu. 2016 sonunda ertelenen yerel seçimler bu yıl sonunda düzenlenecek. *** Yaşananlar dünyaya ‘popülist diktatörlüğe karşı demokrasi’ diye sunulmaya çalışılıyor. Malum; her ideolojiye doğal olarak içkin popülizmi diktatörlükle anmak artık moda. Asıl meselenin bunun içinin nasıl doldurulduğu olduğunu sorgulayanı ara ki bulasın! Venezüella, ilk yazıda aktardığım Brezilya ile birlikte en çok da dünyaya soldan bakanları ilgilendiriyor. Zira bu kesim, Bolivarcı devrim süreci ve katılımcı demokrasiyi gömmeye, bunun yerine neolieral düzeni getirmeye yeminli oligarşik yapıdan süzülen haberlerle gözlerinin kör edilmesine teşne görünüyor. Haber kaynaklarını sorgulamadan bu iki ülkedeki açık darbe girişimlerine ‘sessiz, tarafsız yahut kararsız kalmaya’ yöneliyorlar. En başta böylesi bir tavra itiraz etmek gerekir. Latin solunun pek çok hatası bulunsa dahi, aslolan bunu nereden ve nasıl eleştirdiğimiz olmalı.
basindan_tarih: 
19 Tem 2017

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

  Bizler Kuzey Yarımküre’de kâh yaz sıcaklarıyla kavrulur, kâh yağmur ve sellerle serseme dönerken; kış mevsimini yaşayan Güney Yarımküre’deki Latinler’in de ‘harareti yüksek’. Latin Amerika’nın son 15 senede solun kalesi olmuş iki ülkesi Brezilya ile Venezüella’da küresel sermaye, geleneksel yerli elitler eşliğinde neden-sonuç ilişkileri sağlam, gayet ‘hakiki darbeler’ icra etmekte. İki ülkede de ‘iç çatışma’ ve ‘kutuplaşma’ derinleşiyor. Brezilya’da sola karşı sessiz ve derin darbe, sağı şimdilik dümene geçiren bir aşamaya kadar pişirildi. Dünyaya soldan bakanların, Venezüella’da ise açık faşizan karakterine karşın ‘muhalefet’ diye sunulandan yana tavır alması, yahut mevzuyu ‘demokrasi’ diye görüp ‘tarafsız kalması’ için uğraşılıyor. *** Bu yazıda Brezilya’ya bakalım... Brezilya’da İşçi Partisi’ne karşı girişilen uzun soluklu darbe tökezlemelerle de olsa devam ediyor. 1980’lerde ABD destekli askerî dikta rejimlerine karşı elde silah savaşmış, işkencelerden geçmiş eski bir gerilla olan kadın başkan Dilma Rousseff, geçen sene yolsuzluğa batmış sağcı Senato üyeleri tarafından ‘kongre, yargı ve ordu’ onaylı bir komplo eşliğinde azledilmişti. Dilma’nın ABD dahil pek çok ülkede bütçe açığını yamama icraatı, ‘yolsuzluk’ diye sunulmuş, ‘buz gibi’ bir darbe yapılmıştı. Koltuğuna kurulan 40 milyon doları bulan rüşvet zanlısı Demokratik Hareket Partisi üyesi sağcı Michel Temer, ilk iş ABD’ye gidip, küresel sermayeye hızlı özelleştirme, kemer sıkma programı taahhüt etmişti. Ancak ülkesinde ‘siyaset sınıfının’ yolsuzluk düzeyi, görece bağımsız yargı eşliğinde ayyuka çıkınca aciz hâle düştü. *** Yılmayan Brezilya İşçi Partisi, Dilma’nın selefi ve 2002-2010 yıllarındaki görev döneminde on milyonları yoksulluktan kurtaran politikalara imza atmış efsane lider Lula da Silva ile 2018 seçimine damgasını vurmaya soyununca, olanlar oldu. Geçen hafta Lula, şaibeli bir yargı sürecinin sonunda ‘yolsuzluktan’ 9.5 yıl hapse çarptırıldı, 20 yıla yakın siyasetten men edildi. Bir müteahhitlik şirketinden sahilde bir ev sahibi olmak, Petrobras’taki yolsuzlukların merkezinde olmak ve yaptığı konuşmalardan para almak gibi ithamlar var ama ortada hiçbir kanıt yok. 2014’te Dilma’yı alaşağı edenler, 2018’de Lula’nın önünü kesmek derdinde. Ve aslında İşçi Partisi, 15 senedir ‘aynı yatağa girdiği’ elitler ve orta üst sınıfın ideolojik nefretinden kurtulamamanın bedelini ödüyor. Solun günahlarının eksik olmadığı yolsuz düzenden bezgin ahalinin ‘duyarsızlığı’ eşliğinde... *** Lula için henüz temyiz yolu açık. Başkanlığı döneminde kapitalist ayak oyunlarını iyi bellemiş karizmatik eski sendikacı da ‘kirli oynuyor’. Geçenlerde Temer için “Suçunun sabit olduğu sonucuna hemen varmayalım. Kanıtları görmeliyiz” demesi boşuna değil. Böylece hem Dilma’yı koltuktan ettikten sonra kendisi de yolsuzluktan 15 yıla çarptırılmış eski parlamento başkanı Eduardo Cunha’nın akıbetini anımsattı, hem de elitlere sinyal çaktı. *** Lula görevi bıraktığında popülaritesi yüzde 86’yı buluyordu. Bugünkü kutuplaşmada yüzde 38.5’te. Yüzde 5, 6, 10’lardaki rakiplerini açık ara solluyor. Bu hâliyle 2018 seçimini alacağı aşikâr. Bu sebeple elitler Lula’yı yargı yoluyla ekarte edemezse, seçimi öteletseler yeridir. Şansı sıfır olan Temer, çalışma ve emeklilik yasalarını çalışanların servetten daha az pay almalarını mümkün kılacak şekilde ‘reforme ederek’ rolünü oynuyor. İktidarda kalacak görünümü verdiğinde real güçleniyor, borsa da; başı derde girince tam aksi... Uluslararası mali sermaye arkasında. Bir de kendisinden daha sağda bir adayın önünü açabilirse... Neoliberal programı, serveti sosyal programlar aracılığıyla yoksullar hayrına yeniden dağıtımla dengelemekten ibaret ‘mutabakatçı solun’, kapitalizmin yapısal kriz ortamında payına ‘darbeler’ düşüyor. Emek-sermaye çelişkisinde sermayeden yana duran, grevlerin önünü kesmekle övünenlere darbe yapmaya ne hacet! Venezüella’daki Bolivarcı sosyalist hareketi ‘demokrasi’ başlığıyla devirme girişimi ise sonraki yazıya...
basindan_tarih: 
29 Haz 2017

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

  Şu âlemde herhâlde en çok da zırt pırt ağlayan, sözde ‘insani’ duyarlılıklar saçarken kararlılık pozlarına yatan liderlerden sakınmalı. Zira soğuk görünümlülere atfedilenin aksine en büyük manipülatörler ve zalimler onlardan çıkıyor. Ekseriyetle ‘zayıf muhakemeli’ addedilen kitleler üzerinden kendi toplumları ve başkaları için felaketler yayıyorlar. *** ABD Başkanı Donald Trump da bunlardan birisi. Suriye’nin kuzeyindeki ‘El Kaide Cihadistan’ı İdlib’in Han Şeyhun kasabasında 4 Nisan’da askerî, teknik ve siyasi açıdan şaibeli kimyasal silah kullanımı vakasının ardından, ABD ordusuna Suriye’yi vurduran Trump’tı. Suriye ordusunun kazanımları eşliğinde ‘Esad’ı devirmekten vazgeçtiğini’ söylemişken; sivil kurbanların fotoğraflarını görüp faili belirlemiş, kızı İvanka onu ‘gözyaşları eşliğinde’ ikna edince Trump’a kararlılık sergilemek kalmıştı. ABD askerî hamlesi, kimyasal saldırıyı yaptığı iddia edilen uçağın kalktığı Şayrat Üssü’nün vurulmasıyla sonuçlandı. Rusya ile Suriye’nin yalanlamaları eşliğinde ortaya saçılan bir sürü tutarsızlık (4 ve 12 Nisan tarihli yazılarım) havada kaldı. BM Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü OPCW, Rusya ve Suriye’nin çağrılarına karşın Han Şeyhun’u ziyaret etmedi, bilimsel rapor yerine kaynağı meçhul örnekler üzerinden ‘sarin ve benzeri maddelere rastlandığını’ duyurmakla yetindi. ABD’nin yeni askerî hamleleri için zemin tesis edildi. *** Üç ay sonra My Lai ve Ebu Ghraib skandalları ile 2013’te Guta kimyasal komplosunu büyük ölçüde ifşa etmiş Pulitzer ödüllü efsane gazeteci Seymour Hersh’ün Welt am Sonntag’daki makalesiyle daha bir aydınlandık. Baştan söyleyelim: Hersh’in ABD’li üst düzey askerî ve istihbarat kaynaklarının Suriye ordusunun kimyasal silah kullandığına dair kanıtları olmadığını kayda geçirdiği makalesinin ana teması, Han Şeyhun’u tartışmak değil. Trump’ı harekete geçiren mantığı sergilemek. Özetlersek; - ABD, Suriye’nin Han Şeyhun’da üst düzey cihatçı toplantısını hedef alacağını biliyordu. Ruslar toplantıda CIA muhbiri bulunmasına karşı uyarmıştı. - ABD’nin yakaladığı Suriyeli yetkilinin konuşma kaydında kimyasal silah anılmazken, kastedilenin Rusya’nın sağladığı 500 kiloluk güdümlü konvansiyonel bomba olduğu biliniyordu. - ABD Şayrat’ta kimyasal silah yüklenmesi izine rastlamamıştı. - ABD, sarin iddiasına karşı vurulan depoda süni gübre, propan gazı, ölüleri gömmeden kullanılan arındırıcılar kadar roket, silah ve mühimmat olduğunu; ikinci patlama ile toksik gazlar saçıldığını biliyordu. - Hersh’ün kaynağı ‘siyasi intihara’ denk gelen girişim için “Beşşar bunu yapar mıydı? Savaşı kazanmanın eşiğindeyken? Dalga mı geçiyorsunuz?” diyordu. - Ekibi Trump’ı dört seçenekten en makulüne ikna etmiş, ABD’nin 59 Tomahawk’ından yarısı Şayrat’ı ıskalamış, kalanı Ruslar haberdar edildiğinden pek az hasar vermiş, üs 24 saat geçmeden operasyonel kılınmıştı. Trump ‘şov yapmıştı’. Hersh’ün makalesi, ‘duygusal’ Trump’ın pervasızlığını gösteriyor. Salt savaş riski artmasın diye uğraşmış ekibinin ise kayıtsızlığını. *** Makaleyi yayımlamaya 2013’teki Guta komplosuna yer vermiş London Review of Books da cesaret edemedi. Welt am Sontag ise Hersh’ün kaynaklarını öğrenip iddianın odağındaki isimle de bağımsız olarak konuştuğunu belirtti. Ama Trump’ın azli için duacı ana akım ABD medyası, onu nasıl 6 Nisan’da ‘kahraman’ ilan etmişse, Hersh’ü de itibarsızlaştırmaya soyundu. ABD istihbarat raporunda sarin kullanımı yokken, Nisan'daki Beyaz Saray brifinginde ‘gizliliği kaldırılmış bilgilerin özet’ini ‘rapor’ diye sunan da onlardı. Soros gibi liberal müdahalecilik aygıtlarının fonladığı Bellingcat’in argümanlarını yayan da... *** Ne tesadüf ki 4 Nisan’da aralanan kapı, bugün ABD Suriye’nin kuzeyindeki vekilleri hariç sahada kaybetmeye yüz tutmuşken açılıyor. Dün Beyaz Saray ‘Suriye’nin bir başka kimyasal saldırıya hazırlandığı, bu gerçekleşirse Şam’ın büyük bedel ödeyeceği’ tehdidini savurdu. Mesaj aynı zamanda sahanın büyük ölçüde kazananları Rusya ve İran’a... Velhasıl kaybetmekte olanların ‘duygusallığı’ en beteri.
basindan_tarih: 
24 Haz 2017

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

  ABD’nin Irak işgali ile Ortadoğu’da başlattığı savaş 2003’te ‘tamtamlar’ eşliğinde gelmişti. Rejim değişikliği kotarılsa da arzulanan tasarım zaman gerektirdi. Bugün Obama’lı ‘vekâlet savaşı döneminin’ ardından, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetiminin tartışmalı bölgeleri de katarak 25 Eylül’e sabitlediği bağımsızlık referandumu ufukta. Irak’ta resmî bölünme kapıda. Umulan bunun ‘çatışmasız olabilmesi’. Peki bu mümkün mü? Hele de Washington’ın bölge tasarımlarının, sınırın ötesindeki Suriye’de artık ‘tamtam çalınmasına’ gerek bile duyulmayan bir işgali getirdiği düşünülürse? Doğrusu gerçekleşirse şaşırmak icap eder. *** Washington, Irak’ı uluslararası hukuku alenen ihlal ederek işgal etmişti. Bunun için kitle imha silahları yalanı uydurulmuş, ortaya çıkınca da meşhur ‘demokrasi inşasına’ çark edilmişti. Bu kez topyekûn işgal yerine iş tersine çevrilip önce ‘demokrasi inşası’, başarısız olunca ‘kimyasal saldırı’ yalanları kullanıldı. Suriye’de 2011’de sahaya sokulan İhvan’dan El Kaide’ye uzanan vekil güçlere, 2014’te IŞİD markasının eklenmesi eşliğinde yürütülen ‘kirli savaş’ kafi gelmedi. Irak’taki gibi rejim değişikliği olmadı, ama ‘açık kaos’ yaratıldı. O zaman vekiller değiştirildi. *** Bugün Suriye ve Irak’ta son iki seneye ‘IŞİD markasıyla’ damgasını vuran savaşın sonunun görünmesiyle yeni bir dönemece giriliyor. Bu dönemeçte Suriye’de de tıpkı Irak savaşındaki türden sonuçlar tasavvur edenler eksik değil. Lakin bu pek doğru bir okuma gibi durmuyor. Zira ne koşullar 2003’teki gibi, ne de aktörlerin gücü ve pozisyonları. Suriye çatışmasına müdahil olan bölgenin vekil güçleri Türkiye, Suudi Arabistan, Katar ile Irak işgaliyle Pandora’nın Kutusu’ndan çıkarılmış İran’ın farklılaşan çıkarlarının kesişip çatışması, kimi aktörler için yeni fırsatlar yaratıyor gibi görünse bile... *** Düz mantık ABD’nin Suriye’de bulunma sebebi, yani ‘IŞİD markası’ ortadan kalktığında çıkıp gitmesini gerektirir. Elbette düz mantık yok. Zira Washington, Suriye’nin egemenlik haklarını çatır çatır çiğneyerek uluslararası hukuku ihlal ederken, aslında ‘R2P’ diye anılan ‘koruma sorumluluğu’ gibi son derece tartışmalı bir unsuru hiç tartıştırmadan de fakto uygulamakta. Yeni dönemeçte tasarımına daha uygun vekilleri de var. Kuzeyde Kürtler ve bazı Arap aşiretlerinden oluşan Suriye Demokratik Güçleri ile güneyde Ürdün’de hazırlanan ‘Yeni Suriye Ordusu’ (YSO). Bu iki güçle çatışmanın üçüncü dönemine hazırlanılıyor. Trump ve şahin ekibinden hareketle bunun İran’ı hedef tahtasına koyacağı bir dönem olacağı anlaşılıyor. Ama önce Suriye sahasının kuzey ve güneydoğu hattına Irak tarafıyla eşgüdüm içinde olabilecek unsurların iyice yerleşmesi icap ediyor. *** Lakin evdeki hesaplar çarşıya uymuyor. Neden? • Irak işgalindekinin aksine bu kez sahada Rusya var. Rusya tarihsel deneyimlerle sessiz derinden gidiyor, ABD’nin Suriye ordusunu defalarca vurarak yaptığı provokasyonlara gelmiyor. Batılılar ABD ile uçuş güvenliği anlaşmasının sürekli askıya alınmasıyla alay etmekte haklı olsalar bile satranççı Ruslardan zaten fevri hareket beklemek yanlış. Rusların bu çatışmada hep şaşırtıcı hamleyi yapan taraf olduğunu da unutmamalı. • Daha mühimi Irak işgalinden çok farklı boyutlarda var olan İran. Tahran aslında Amerikalıların pek sevdiği ‘önleyici savaşını’ veriyor. Ve başarılar kaydediyor. Suriye ordusunun Deyr ez Zor’a yürüyüşünün önlenememesi, ABD özel kuvvetleri ile YSO’yu çölün ortasındaki El Tanaf’ta çalımlayarak kuzeyden sınıra ulaşıp Iraklılarla birleşmesi son tezahür. 600 küsur km. öteden sallanan Zülfikar füzelerinin Deyr ez Zor’daki IŞİD mevzilerini vurarak yolladığı mesajlar da öyle. *** Bu resimde Suriye’deki planları tutmayıp kuzeyde payına düşen küçük parça ile yetinse bile denklemi etkileme potansiyelini koruyan Türkiye’nin tercihleri hayati önemde. İşin aslı bu Rusya’dan da fazla ABD ve vekillerinin tasarımları açısından geçerli. Ve tekrarlayalım, 2003 Irak’ıyla 2017 Suriye’si bir değil.
basindan_tarih: 
21 Haz 2017

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Suriye’nin Stalingrad’ı Halep’ti. İhvan’dan El Kaide’ye uzanan şeriatçı gruplar önce 2011 yazında silahlı isyanlarına katılmayan Haleplileri “hain” ilan etmişti. Haleplilerin bir kısmı bir sene sonra bu grupların mahallelerine yerleştiğini gördü. Şehir yıllarca Batı medyasında “Suriye ordusunun kuşatması altında” diye sunuldu. Aksine asla tümüyle cihatçı grupların eline düşmemişti. Ve yıllar süren ağır savaşın ardından Halep, doğu mahallelerinde sıkışan gruplardan ancak altı ay kadar önce özgürleştirilebildi. Batı’daki medyacıların El Kaidecilere dayanarak yürüttüğü, çocukları meze yaptığı kampanyaları boşa çıktı. Bugün kurtarılmış ve eski haline dönmeye çalışan Halep’ten söz açmıyorlar. En son birinci sayfalarını süsledikleri “Ümran”la ilgili yalanları serilmişken, edecek kelamları yok. *** Suriye’nin Leningrad’ı ise Deyr ez Zor’dur. İkinci Dünya Savaşı’nda Eylül 1941’de Nazi Almanyası’nın kuşatması altına giren, bugünkü ismiyle St. Petersburg. Leningrad, Ocak 1944’te Sovyet güçleri yetişene dek 872 gün kuşatma altında kalmıştı. En yıkıcı ve ağır kayıpları vermiş şehirlerdendi. Tıpkı bugün IŞİD tarafından iki seneden fazladır kuşatılmış olan 100 binden fazla sivil ve Suriye ordusu birliklerinin sadece havadan yardım aldıkları Deyr ez Zor gibi. Haritayı açıp bakın. Suriye’nin doğusunda küçük bir adacık göreceksiniz. Onları kurtarmak Suriyeliler için “onur meselesi”. Ne ironik ki Batı’da kimse Deyr ez Zor’dan da, 100 binden fazla sivilden de söz etmiyor. Onlar için medya kampanyaları yok. BM gık demiyor. Yine misal Suriye ordusunun sıradan ailelerin evlatlarından oluşan askerleri Batı medyasının medyatik savaşçıları olamıyorlar. IŞİD’le mücadeleyi dillerinden düşürmeyen Batılılar, niçin Deyr ez Zor’dan söz etmezler? Çünkü orası, yasadışı bir savaşta bir ülkeyi etnik ve mezhep hatlarına göre bölme planının parçası. Malum “mikronlarına bölünmek” bu topraklarda trendy. *** ABD işgal güçleri pazar günü bölgede Suriye Hava Kuvvetleri’ne ait bir SU-22’yi düşürdü. Suriye ordusu, uçağın IŞİD mevzilerine saldırırken vurulduğunu iddia etti. Suriye’de “IŞİD’le savaş” temasıyla bulunan ABD ordusu, SU-22’nin SDG’ye saldırdığını ve “nefsi müdafaa” için vurulduğunu öne sürdü. Tabii uluslararası hukukta eylemi tümüyle yasadışı. Rusya bunun “ağır saldırganlık” ve “teröristlere yardım” (yine IŞİD’e yaradığından) olduğunu duyurdu. Rivayet o ki olayda SDG’nin bazı unsurlarının provokasyonu söz konusu. Bilmek mümkün değil. Haritaya bakınca hakikat yüze çarpıyor. Güney çıkışı hariç üç koldan sarılmış Rakka, olay yerinin kuzeydoğusunda, çok uzakta. SDG, Rakka’yı aşacak şekilde güneye sarkmış. Dolayısıyla asıl soru kimin kimi vurmaya çalıştığı değil, kimin, nerede, ne aradığı… Suriye ordusunun hedefinde Deyr ez Zor var. Oraya Palmira’dan da yükleniyor. Ama 130 km’lik mesafede el Suknah gibi IŞİD kalesini aşmak gerek. Kuzeyden 100 km’lik mesafedeki Rusefa en mantıklısı. İşte uçağın vurulduğu yer burası. Yani ABD komutası önlerini kestirmiş oluyor. *** ABD bölgedeki siyasal İslamcı ortaklarının vekâletinde giriştiği rejim değişikliğini eline yüzüne bulaştırınca, geriye Suriye’nin kuzeyi ile güneydoğusundaki çöller kaldı. Ürdün’de “Yeni Suriye Ordusu” devşirildi. ABD ve Britanya özel güçleriyle birlikte Irak sınırının dibindeki El Tanaf’a yerleştiler. Lakin pek başarısızlar. En son Suriye ordusu ve müttefikleri El Tanaf’ın kuzeyinden Irak sınırına erişip Irak güçleriyle birleşiverdi. ABD güçlerinin IŞİD’le karadan savaş hattı kesildi, varolma gerekçeleri kâğıt üzerinde bitti. Olsun, kim takar. Kuzeyde ABD korumasında heveskâr ve etkili ortaklar Kürtler var. Hem sekülerlikleriyle ABD’yi “siyasal İslamcılık” belasından kurtarıyorlar, hem iyi savaşçılar. Her yere de koşuyorlar. Üç koldan sarılmış Rakka muhakkak düşecek. Sonrası Allah kerim... *** Velhasıl Suriye’den emperyalistlerin komutasında pay kapma savaşı bitmedi. Umarız Deyr ez Zor birileri yetişmeden evvel düşmez de bölge ahalilerine bir başka ağır “kan davası” miras kalmaz.
basindan_tarih: 
02 Haz 2017

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Geçen salı için planlıyordum, araya ABD’nin dış politika duayeni Zbigniew Brzezinski’nin ölümü girdi, yazamadım. Lakin Libya üzerinden yaşananlara dair not düşmeden olmaz. ‘Libya’ diye bir memleket kalmamış olsa bile… Esasında geçen haftaki Manchester Arena saldırısı, niçin kalmadığını da ortaya sermekte. Şimdilerde ‘emperyalizm’ denilince dudak bükenler için kör kör gözüne parmak misali... *** Britanya’nın Manchester kentinin ünlü konser salonundaki saldırıda çoluk çocuk 23 kişi öldü, 59 kişi yaralandı. Libya asıllı 22 yaşındaki saldırgan Salman Abedi hakkında yazılıp çiziliyor. Kendisi Libya İslami Savaş Grubu’ndan (LİSG) etkilenerek radikalleşmiş bir genç. Benim 2011’de Bingazi ve Libya çöllerinde denk geldiklerimden belki de. Kim bilir, belki birilerinin üzerinden paralar kazandığı, kaptagon ve türevi uyuşturucularla ‘davaya sevk edilenlerden’. Şu sıralar Fransız ve Hollanda polisi ne hikmetse Suriye’de Fetih el Şam militanlarının kullandığı ‘cihat/mücadele hapı’ diye anılan bu ilaçları üretip dağıtanları bulup yakalamamakta. İnsanın ‘Hey gidi Kaddafi, hey’ diyesi geliyor. Linç edilerek öldürülmeden önce çok bağırmıştı da işiten olmadı. Zaten ordusuna ‘sivillerin ölmemesi için dikkat edin’ türü sözlerinin de tam aksinin aktarıldığı yeni ortaya çıkmakta. *** Libya, hem Batı (Fransız-Britanya) istihbaratları, hem de Kaddafi’den nefret eden Körfez’in Sünni monarşilerinin (özellikle Katar) ortak operasyonuydu. Liberal müdahaleciliğin ‘demokrasi’ sosu ile tatlandırılıp servislendiği. Siyasal İslam aparatı en kullanışlı araçtı. Üstüne Hillary Clinton’ın Suriye bağlantılı ‘Tekfiristan projesi’ tesis edildi. Britanya yatırımı MI6’nın Kaddafi’ye suikastlar düzenlediği 1990’lara uzanır. LİSG üyeleri bu ülkede rahatça yaşadılar. Bunlardan biri Kenya ve Tanzanya’daki ABD elçiliklerine bombalı saldırılarda parmağı olsa bile Londra’da camilerde dolanan, sonra Libya’da ortaya çıkan Abu Enes El Libi. Manchester saldırganı Abedi tabii henüz ‘çömezdi’. Libya’nın doğusundaki El Abedi aşiretinden. Babası Ramazan, Kaddafi yönetimi altında başçavuşmuş. 1991’de ‘Vahhabi cenneti’ Suudi Arabistan’a yerleşmiş. Afgan mücahitleri eğitmiş. Sonra ver elini Londra ve Manchester... El Libi ile de Bin Ladin’in adamı LİSG’in lideri Abdülhekim Belhaç’la da oradan tanışıyor. Hani şu ABD diplomatını Bingazi’de öldürünceye kadar ‘Libya devrim kahramanı’ ilan edilen Belhaç. Diyeceksiniz ki Britanya istihbaratı bunları bilmez mi? Bilir elbette. 8 Haziran’daki seçimlerde halkından vize almak arzusundaki Başbakan Theresa May hele, o vakitler içişleri bakanıydı. Lakin bunlar Britanya için ‘değerli varlıklardı’. O sebeple tutuklanmadılar. *** Şimdi Batı başkentlerinde, ‘internetten radikalleşen gençler’ yahut IŞİD ve El Kaide’nin ‘yalnız kurtları’ gezip tozmakta. Batılılar Manchester’daki gibi kendi içlerinde ‘tali kayıplar’ vermekte. Bunların hepsi ‘insani’ mevzu zaten, zinhar politik değil! Emperyalist projelerle filan ne alakası olabilir! Bakmayın siz NATO yahut KİK’in zuhur ettiği memleketlerin yerlerinde yeller estiğine... *** Libyalılar için parasız sağlık ve eğitim, kamu için petrol, içme suyu projeleri, modernleşme, laiklik demek olan Muammer Kaddafi, 20 Ekim 2011’de linç edilerek öldürüldü. Kuvvetle muhtemel, linç Fransız istihbaratının işiydi. Şubat 2011’de ‘isyanın’ ilk çıktığı Bingazi’deydim. Barışçı gösteri ile filan değil, ağır silahlarla basılarak isyanın başlatıldığı sarayı bizzat dolaşmıştım. O vakitler rivayet o kadar çoktu ki, kafamda oturtamamıştım... Libya’daki silahlar paketlenip Suriye’ye yollanalı çok oldu. Batı medyası ancak şimdi yazıyor, NATO’nun ‘kurtardığı’ Libya’daki ‘köle pazarlarını’. Artık Libya yok. IŞİD’le mücadele var. O yüzden siz siz olun ‘emperyalizm’ deyip geçmeyin. Emperyalizmle oyun oynamaya da kalkışmayın. Antiemperyalizm en kalın çizginiz olsun.
basindan_tarih: 
31 May 2017

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Sadece bizde değil Batı’da da ‘ölünün arkasından konuşulmaz’ deyişi vardır. Bizden daha iyisini yaparlar, eleştirel aklın tezahürü olarak, özellikle tarihe mal olmuş şahsiyetler hakkında yazarlar. İşte onlardan birisi 1998’de Le Nouvel Observateur’la söyleşisinde, “Dünya tarihinde hangisi daha önemli? Taliban mı yoksa Sovyet İmparatorluğu’nun çöküşü mü? Bazı heyecanlı Müslümanlar mı, yoksa Orta Avrupa’nın kurtuluşu ve Soğuk Savaş’ın sonu mu” demişti. Söyleşiyi yapan, ‘İslamcı köktendinciliği besleyip bugünkü terörizmi yaratmış olmaktan pişmanlık duyup duymadığını’ ısrarla sorunca da, “Saçmalık! Batı’nın İslamla ilgili hep küresel bir politikası olduğu söylendi. Bu aptalca. Küresel İslam yoktur” yanıtını vermişti. Eh şimdi var olmak durumunda! Zaten ‘saçmalık’ tespitinden dört sene sonra New York’taki İkiz Kuleler iniverdi, Pentagon’un bir kenarı yamultuldu. 21’inci yüzyılda Amerikan hegemonyasının siyasal İslam yatırımı da, siyasal İslamla krizleri de bitmek bilmedi. Dinin siyasete alet edilmesinden salt laik modernleşme süreçlerinden geçmiş, bizim gibi bir ayağı Ortadoğu’da olan toplumlar değil, Batı da mustarip. Bugün IŞİD ve El Kaide markaları Suriak’tan ses veriyor, yankısı Sina’dan, Libya’dan, Filipinler’den, Manchester’dan, Paris’ten, Berlin’den işitiliyor. Yukarıdaki söyleşiyi yapan Amerikan dış politikasının duayenlerinden Zbigniew Kazimierz Brzezinski ise 89 yaşında hastane yatağında huzur içinde ölüp gitti. BAŞ DÜŞMANI SOVYETLER VE KOMÜNİZM Keskin zekâ ve eğitim; Brzezinski’de hepsi vardı. Uzun ömrünü Soğuk Savaş jeopolitiğinde Amerikan hegemonyasını tesis etme çabasıyla geçirdi. ABD’nin ‘solcusu’ addedilen Demokratların Cumhuriyetçilerin Henry Kissinger’ına karşı çıkardığı adamdı. Realist ekoldendi. Baş düşmanı Sovyetler Birliği ve ‘totaliteryanizmle’ eşdeğer tutmakta beis görmediği komünizmdi! ÖNCE KANADA SONRA ABD VE YÜKSELİŞ… Resmi biyografisine göre 1928’de Varşova’da doğdu. O vakitler Sovyetler’in parçası olan Ukrayna kenti Harkov’daki Polonya konsolosluğunda doğduğu da rivayet edilse bile, kim bilebilir! Babası diplomattı. Almanya’dan İkinci Dünya Savaşı’nın eşiğinde Kanada/Montreal’e uzanan görev yerlerinde, Avrupa’da nazizmin yükselişine genç yaşta tanıklık etti. Kanada’da McGill Üniversitesi’ni bitirdi. Ardından ABD ve Harvard... En baştan Sovyetler’i dert edindi. Harvard’da doçentliği Kissinger’a kaptırınca Columbia Üniversitesi’ne geçti. 1958’de Amerikan vatandaşı oldu. Diplomatik kariyeri çorap söküğü gibi geldi. Kennedy’yle de Johnson’la da çalıştı. ‘VİETNAM’A İTİRAZ EDEN ÖĞRENCİ LİDERLERİ SÜRÜLSÜN’ 1966’da Dışişleri’nin Politika Planlama Konseyi’ne atandığında Vietnam çatışmasına müdahil olunmasını savunuyordu. 1968’de savaş karşıtı öğrenci liderlerinin içeriye tıkılmasını salık verip “Eğer liderlik fiziki olarak tasfiye edilemezse, en azından ülkeden sürülebilir” diye yazmıştı. Bu Johnson’ın savaşı Hindiçin’e genişletme politikasına karşı çıkıp istifa etmesini engellemedi. ‘ÜÇLÜ KOMİSYON’UN DİREKTÖRÜ Aklı hep Sovyetler’in ideolojik ve siyasi çöküşü için çalıştı. David Rockefeller’in 1973’te Kuzey Amerika, Batı Avrupa ve Japonya’dan siyasiler ve işadamlarından oluşturduğu namlı ‘Üçlü Komisyon’un ilk direktörüydü. 1974’te Demokratların yıldızı parlayan Georgia valisi Carter ile rabıtası başladı. İki sene sonra Carter başkan adayı, seçilince kendisi de Ulusal Güvenlik Danışmanı olmuştu. Brzezinski, Carter’ın tek dönemden ibaret çalkantılı yıllarında hırsıyla pek çok şeyi belirledi: HÜR DÜNYANIN MÜCAHİTLERİ VE JAMES BOND * Afganistan: 1973’te seküler Kâbil hükümetinin yüzü Moskova’ya dönüktü. ABD’nin, Pakistan ve Şah İran’ıyla birlikte istikrarsızlaştırıcı pek çok girişiminden sonra Suudilerin büyük katkısıyla CIA’nın örtülü ‘Tufan Operasyonu’ başlatıldı. Cihatçılar silahlandırıldı. Usame bin Ladin etkili isimlerdendi. Kâbil, Sovyetler’den yardım istemek zorunda kaldı. Bzrezinski 1998 söyleşisinde, “Rusları müdahaye biz itmedik ama olasılığın arttığını biliyorduk” demişti. “Gizli operasyon mükemmel bir fikirdi.” Sovyetler 10 yıllık bir tuzağa çekilmiş ve çöküş gelmişti. Mevzu ‘hür dünyaya’ ‘Sovyet işgali karşısında kahraman mücahitler’ olarak sunulmuştu. 1987’de James Bond ve güzelleri Afgan dağlarında mücahitlerle beyazperdede at biniyordu. Bugün de Taliban’la savaş sürüyor. IŞİD’e karşı ‘bütün bombalarının anası’ patlatılmakta. SİNO-SOVYET KIRILMASI * Çin: Brzezinski, Carter’ın Dışişleri Bakanı Cyrus Vance’in ABD-Çin ve Sovyetler arasında üçlü güç dengesi politikasını küçümsedi; Moskova’ya karşı Çin hattını zorladı. Carter, Tayvan’ın Çin’e aidiyetini teslim eden ‘Tek Çin’ politikası karşılığında, ABD’nin Tayvan’la ticari, kültürel ve gayri resmi temaslarına geçit veren Şanghay Bildirisi’ni onaylamışken, Brzezinski 1978’de gizli hattı açtı. Yedi ay sonra normalleşme geldi. Çin’in Sovyet destekli Vietnam’ının düşmanı Kamboçya’daki Pol Pot rejimini arkalaması da teşvik edilmişti. ABD-Çin detente’si Sino-Sovyet kırılması eşliğinde Soğuk Savaş’ı derinden etkiledi. KATOLİKLERLE DOĞU AVRUPA’NIN KOPARILIŞI * Doğu Avrupa: Doğu Avrupa Brzezinski’nin aynı zamanda ‘şahsi meselesiydi’. Amerikan stratejk düşüncesine Batı Avrupa perspektifi ve Doğu Avrupa hassasiyeti taşırken, Sovyetler’i ideolojik savunmaya çekmek için insan haklarını merkeze alan bir yaklaşımın altını çizdi. Papa John Paul ile ‘çalıştı’. Polonya’daki Dayanışma Sendikası ve Radio Free Europe ile dirsek teması eksik olmadı. Öyle ki Batı Almanya lideri Helmut Schmidt’i radyoyu ülkeden atma tehdidi savurmaya iten hamleleri de, Vance’ın detente çabasını baltalayıp ABD Dışişleri’ni alarma geçirmişliği de var. Sonuçta Sovyetler’in çöküşüyle emeline ulaşan o oldu. Sonrasında NATO’nun Baltıklar’a genişlemesinin baş destekçisi oldu. Ona göre, “Rusya, Ukrayna olmaksızın Avrupa’ya ait olamayacaktı”. 2014’te Ukrayna’daki aşırı sağ soslu darbe, vizyonunun Washington’dan hiç eksilmediğinin göstergesiydi. ‘KARTAL PENÇESİ’NDEN CYRUS VANCE’IN ‘ŞEYTANI’NA * İran: Brzezinski’nin Sovyetler’le uğraşırken 1979’da Ortadoğu’ya Batı karşıtı ilk siyasal İslamcı Devrimi’nin armağan edilmesinde rolü eksik değil. Şah’ı yaklaştığını gördüğü yıkımdan kurtarmaya hep söz verdi, İran İslam Devrimi’ni kontrol edebileceklerini zannetti. Lakin bir başka darbe istemeyen Carter’ın kararsızlığı, Humeyni’nin ülkeye başarıyla dönüşüyle birleşince ortaya ABD açısından ‘facia’ çıktı. Nisan 1980’de Amerikalı rehineleri ‘Kartal Pençesi’ operasyonuyla kurtarma girişimi, Tahran’a ulaşamadan çöle çakılan helikopterler ve sekiz ölüyle sonuçlandı. Operasyonu çok geç öğrenen Vance, arkasından iş çeviren Brzezinski’ye ‘şeytan’ diyerek bu kez istifasını bastı. Carter, ikinci dönem seçimi yitirirken, rehineler 444 gün sonra ancak Reagan’ın yemini sonrası kurtarılabildi. Sovyetleri FKÖ’yü de kattığı ‘uluslararası terörizme’ yardımla suçlamışlığı olan Brzezinski, Mısır’la Camp David barışında rol oynayarak ABD’nin Ortadoğu’nun merkezine konumlanmasına katkı yaptı. OBAMA’NIN ‘AKIL HOCASI’ Soğuk Savaş’ın savaşçısı Brzezinski, Amerikan dış politikasında etkisini hiç yitirmedi. 1990’da Körfez Savaşı’na, ABD’nin Sovyetler’i yenmesiyle elde ettiği başarının Arap âlemiyle sorunlar yaratarak gölgelenebileceği kaygısıyla itiraz etti. Balkanlar’daki müdahaleleri ve NATO’nun genişlemesini ise destekledi. 2003’teki Irak işgalini ‘akılsızca’, Bush’un politikalarını ‘facia’ buldu, ABD’nin savaş sonrası yükü çekeceğinden kaygılandı. İran’a karşı ‘gereksiz düzeyde düşmanlığa’ gidilmemesini salık verdi. Obama’nın ise ‘akıl hocasıydı’. Onun Amerika’nın dünyadaki rolüne yeni bir tanım ve yönelim getireceği görüşündeydi. Esasında Obama’nın Suriye’de yahut Libya’da ABD’yi doğrudan değil ‘vekilleri’ aracılığıyla müdahil kılan savaşı, Brzezinski’nin ‘izinden gittiğinin’ resmidir. Trump’tan tahmin edileceği üzere hazzetmedi, insicam yoksunu buldu. BÜYÜK SATRANÇ TAHTASI’NIN TEHLİKELİ İSMİ: PUTİN Brzezinski, 1998’de ‘Büyük Satranç Tahtası’nı yayımladığında, Batı’nın üstünlüğünü ve ABD’nin tek hakiki küresel güç olarak yükselişini ilan etmişti. Son dönemde ise Amerikan gücündeki düşüşe hayıflanıyordu. Sovyetler’e dair öngörülerinde, enternasyonalist doktrinine rağmen içerdiği ulusların şiddetli patlamasıyla, çalkantılı çöküş olasılığına daha fazla ağırlık tanımıştı. Olmadı. Rusya Federasyonu ile BDT ortaya çıkıverdi. Brzezinski, Rusya’yı yeniden etkili kılacağını sezdiğinden olsa gerek, ‘tehlikeli’ bulduğu Putin’den en baştan hazzetmedi. ABD’nin Ukrayna hamlesini kursağında bırakıp Kırım’ı alan Rusya liderini ‘Hitler’le kıyasladı, ‘Mussolini’nin karikatürü’ yakıştırması yaptı. Belki de Amerikan etkisi azalırken, Rusya’nın müdahil olduğu Suriye’nin ikinci bir Afganistan olmasını umut ederek öldü. KANLI SATRANÇ TAHTASI’NDAN KALANLAR Brzezinski’den kalan kanlı ‘Satranç Tahtası’nda bugün Amerikan’ın jeopolitik aparatı selefi cihatçı İslamcılık, ‘iblisleştirilmeye’ devam edilen bir Rusya ve yükselişine ket vurulmaya çalışılan Çin var. Bir zamanların ‘şahini’, 1981’de “Tarih komplolardan ziyade kaosun ürünüdür” demişti. Son dönemlerinde yumuşak güç ve stratejik sabır tavsiye etmekteydi. Son tweet’i ise “Sofistike ABD liderliği istikrarlı bir dünya düzeni için zaruridir. Ancak sonuncusu giderek daha beter hale gelirken, ilkinden yoksunuz” oldu.
basindan_tarih: 
26 May 2017

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Bizim buralarda ‘Olmayacak duaya amin denmez’ diye de ifade edilir. Artık ‘Arabistanlı Donald’ lakaplı ABD Başkanı Donald Trump’ın, Vahhabi/cihatçı Selefi ideolojinin menbaı Suudi Arabistan’a ballı silah satışları yaptığı ziyaretinde, ‘Arap (Sünni) NATO’su aşılama çabasının dumanı tüterken, Körfez’den başka dumanlar yükseldi. Suudilerin ‘karanlık prensi’ Bandar’ın ifadesiyle ‘300 kişiyle bir TV kanalından ibaret’ Katar şeyhliği ‘hackleniverdi’. Kim yaptı, nasıl etti bilinmiyor. Lakin Körfez’in ortaçağ kalıntısı şeyhliklerinden, bırakın NATO tipi askeri birlikteliği, ‘bir cacık olmayacağını’ ortaya serecek cinsten bir öykü. *** Katar’ın canhıraş ‘sahte’ haykırışlarına yol açan komplo, Şeyh Tamim bin Hamad el Thani’nin salı günü ABD ile ittifakın sembolü El Udeid Üssü’ndeki askeri mezuniyet törenindeki mesajlarını konu alıyor. Resmi haber ajansı QNA’ya yansıyan sözleri özetle şöyle: Trump’ın ziyareti sırasında ülkesinin adil olmayan bir kampanya ile karşılaştığını söyledi. Hamas ve Hizbullah’ı ‘meşru direniş hareketleri’ diye niteledi, “İhvan’ı onlar kara listeye koydular diye kimsenin Katar’ı terörizmle suçlamaya hakkı yok” dedi. Katar’ın ABD ve İsrail ile de İran ile iyi ilişkileri olduğunu savunup, “İran görmezden gelinemeyecek bölgesel ve İslami bir gücü temsil ediyor. Onunla karşı karşıya kalmak akıllıca değil. Bölge istikrarında büyük bir güç” vurgusu yaptı. Trump’ın ABD’de Rusya soruşturmasından sağ çıkamayabileceğine dikkat çekti. “Bazı ülkelerin ‘İslamın hoşgörüsünü yansıtmayan aşırılıkçı versiyonunu benimseyerek yarattığı terörizmden’ şikâyet edip bölgede aşırı silahlanma yerine kalkınma ve yoksulluğa odaklanılması gerektiğini vurguladı.” *** ‘Doğru söze ne denilir’ cinsinden bu beyan ortalığı ayağa kaldırdı. Katar QNA ve El Cezire’nin hacklendiğini duyurdu. Soruşturma açıldı. Katar Dışişleri Bakanı’na atfen Körfez ülkelerindeki elçilerin çekildiği belirtilen QNA tweet’i de silindi. Fakat Suud, BAE, Bahreyn bunları pek ikna edici bulmadı. El Cezire dahil Katar medyasını bloke ettiler. Suudi Okaz gazetesi, “Katar KİK’in çıkarlarına karşı davranıyor, düşmanla saf tutuyor” diye yazdı. El İhbariye, Tamim’i ‘siyasi ergen’ diye niteledi. Suudi El Arabiya’nın web sitesinde QNA’nın hacklenmediği iddiası ‘kanıtlarıyla’ servislendi: ‘Katar TV’si Tamim’in beyanına, hacklenme duyurusundan saatler önce haber bülteninde yer verdi; QNA beyanı Instagram hesabında Arapça ve İngilizce yayımlandı, Facebook hesabıyla bağlı olduğundan hackleme zor. QNA beyanı yüksek güvenlikli Google+’te de yayımladı.’ Ayrıca Körfez medyası Doha’yı İhvan liderlerine sığınak vermekle itham etti. El Cezire’nin İhvan’ın yanı sıra IŞİD ile el Kaide’nin sözcüsü olduğu sesleri yükseldi. *** Katar’a ‘komplo’ kurulduğu muhakkak. NATO’nun yardımıyla lime lime edilmiş Libya’da tüm Körfez gırtlak gırtlağa. Trump yönetiminin yeni dizaynının hedefine İran oturtulmuşken, şeyhliklerin İsrail’e göre hizalanmasını da artık lüzumdan saymalı. Hemen öncesinde Foreign Policy’de ‘Katar payına düşeni yapmalı’ başlıklı makalenin yayımlanması da manidar. Körfez şeyhliğini ‘ikili oynamakla’ itham eden makalede, Katar ve El Cezire’nin 2000’lerde Irak işgali sırasında açık El Kaide taraftarlığı yaptığı anımsatıldı. Bugün de Irak ve Suriye’de yıkım gücü oldukları, ABD’nin çıkarlarına kâfi düzeyde hizmet etmedikleri belirtildi. Makalede Türkiye’nin de Katar’la aynı safta anıldığını aktarayım. *** Riyad’daki ‘Trump küresinden’ askeri ittifak çıkmayacağı aşikâr. Tarihin ironisi yerli işbirlikçilerin mütemadiyen emperyal güçlerin ‘komplosuna’ uğramaları. Türkiye açısından ise korkarım ‘beterin beteri’ var. İhvan’ın sandıkçı anlayışı ve herhangi bir ‘direniş çizgisiyle’ çakışması ihtimaline dahi tahammül edilmeyeceği anlaşılan yeni bölge dizaynında, ismiyle cismiyle mutlak monarşiye geçmezsek iyidir.
basindan_tarih: 
17 May 2017

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

  Türkiye’de okullarda artık okutuluyor mu, yahut okutuluyorsa nasıl, hakikaten bilmiyorum. Normalde söz etmeyi abes saymak icap eder. Maalesef sayamaz hâldeyiz. Neredeyse tam 802 sene önce 15 Haziran 1215’te Ortaçağ İngilteresi’nin ‘kötü’ kralı ‘Yurtsuz’ John döneminde, dünya tarihinin en mühim belgelerinden birisi doğdu. Latincesi Magna Carta Libertatum. Türkçeye ‘Büyük Özgürlükler Sözleşmesi’. *** Yurtsuz John, Fransızlarla savaştaki başarısızlıklarını soylu sınıfı ve tebasına baskılar ve vergi artırımı ile kapatmaya çalışınca çıkan iç isyanı ve siyasi krizi bu sözleşme ile ‘teskin’ edebilmişti. John, önceki kralların tebalarıyla ilişkilerini düzenleyen fermanlardan farklı bir sözleşmeye imza atmak zorunda kalmıştı. Zira haklarını feci biçimde kötüye kullanmıştı. Derebeylerinden yüksek vergiler istemiş, ödemeyenleri sürmüş, haksız askere almalara başvurmuş, tebasından genç kadınları alıp satmaya uzanan bir zulüm rejimi kurmuştu. Sonunda derebeyler ve özgür vatandaşlar kilisenin desteğiyle isyan çıkartınca Magna Carta’yı kabullenmişti. *** Magna Carta, sonra değişikliğe uğrasa da hükümdarların iktidarlarını keyfi kullanımının sınırlandırılması ve tebalarıyla aynı hukuka tabi olmaları ilkesinin yolunu açtı. Onlara ‘gökten verilmiş’ addedilen yetkileri ‘yere indirdi’. Yüzyıllar sonrasına uyarlanacak anayasal düzenlerin tesisi için köşe taşı oldu. 63 maddeden çoğu şikâyetler, vergi düzenlemeleri. En kritiği ‘bütün insanlara haklarını ve adil yargılanmayı’ sunan 39’uncu madde: “Özgür hiç kimse kendi benzerleri tarafından ülke kanunlarına göre yasal bir şekilde muhakeme edilip hüküm giymeden tutuklanmayacak, hapsedilmeyecek, mal ve mülkünden yoksun bırakılmayacak, kanun dışı ilan edilmeyecek, sürgün edilmeyecek veya hangi şekilde olursa olsun zarara uğratılmayacaktır”. Ve “Hiç kimseye hakkı ya da adaleti satmayacağız, menetmeyeceğiz ya da geciktirmeyeceğiz”... Dünya çapında hukukun üstünlüğünün yolunu açan bu sözleşmeyle; ‘insanların özgür ve eşit doğdukları’, ‘baskıya direnme hakları bulunduğu’, ‘yasanın belirlediği durumlar ve emrettiği şekiller dışında suçlanamayacakları, tutuklanamayacağı’, ‘suç ve cezaların yasayla ve açık ve anlaşılır biçimde konabileceği’, ‘herkesin suçlu olduğu açıklanıncaya dek masum sayılacağı’ gibi hususlar kayda geçirildi. *** Magna Carta pek çok fermanı, anayasayı, uluslararası bildiriyi etkiledi. İngiltere’nin 1688 tarihli Haklar Bildirisi, ABD’nin 1776 tarihli Bağımsızlık Bildirisi, Aydınlanma ile harmanlanan Devrim Fransası’nın 1789 tarihli İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi gibi. Yine Osmanlı’da 1808’de ilk kez bir padişahın yetkilerini sınırlandıran Sened-i İttifak’ı tetikledi; 1839’daki Tanzimat Fermanı ile hukukun üstünlüğünün kabulüne ve daha geçen ay memleketimizde gömülen parlamenter sistemin temeli olan 1876 Kanun-u Esasi’ye uzanan süreçte etkili oldu. 20’nci yüzyılda BM’nin 1948 tarihli Evrensel İnsan Hakları Bildirisi ile 1950 tarihli Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin de... *** Şimdi 802 yıl sonra, bizim ‘fetvacıların’ suçu ispat edilmeyenlere cezayı baştan reva görecek şekilde masumiyet karinesini ‘devlet için tedbir’ kisvesi altında çiğneyen zihniyetle karşı karşıyayız. Türkiye’nin dört yanındaki KHK’lilerden mağduriyet haberleri akıyor. 1990’lardan bu yana tanıdığım, düne kadar yan yana çalıştığım meslektaşım Oğuz Güven, pazartesi Türk basınında genelgeçer nahoş ifadelerden biri sayılabilecek ‘kamyon biçti’ sunumunun yanlışlıkla 55 saniye Twitter’da durduğu için ‘terör propagandası’ gerekçesiyle tutuklandı. Silivri’de haksız yere esir olan Cumhuriyetçiler’e katıldı. Adliye dışında beklerken meydana kurulu Karadeniz festivalinin horon havaları altında bir kenarda besbelli ki ‘Silivrili yakınları’ için kaygılanan vatandaşların çaresizlikleriyle birleşen ‘sürreal manzarayı’ asla unutamayacağım. 2000’lerde dilden düşmeyen ‘niyet okuma’, ‘algı operasyonu’ başlığına evrileli çok oldu. ‘Suçlu yaratıp, suç icat etmek’ çocuk işi. Alt tarafı 1215’ten bu yana 802 sene geçmiş.

Sayfalar