Ceyda Karan

basindan_tarih: 
22 Kas 2017

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

  Yıllardır Batı kaynaklı dünya haberlerlerinin sunumunu (narrative) izleyip süzmekle iştigal eden biri olarak Amerika’daki ‘RusyaGate’ vakasına baktığımda ben bile hayrete düşüyorum. Trump’ın başkanlık koltuğuna kurulmuş olmasından ötürü Amerikalıları bir yere kadar anlayışla karşılamamak elde değil. Ama histerinin boyutları ibretlik hale geldi. Mevzu ‘RusyaGate’ oldu mu, Amerikan ana akım medyasının da bizim yandaş medyadan farkı yok. Olgular ve kanıtların öne çıktığı gazetecilik faaliyeti ve rasyonel aklın çok ötesinde bir ‘toplumsal mühendislik’ vakasıyla karşı karşıyayız. * * * Ana tema ‘Rusya Federasyonu’nun ABD’de 2016’da Hillary Clinton’ın Donald Trump’a yenildiği başkanlık seçimine müdahale ettiği’. Geçen sene seçim öncesinde Demokratik Parti Komitesi’nin (DNC) bilgisayarları hack’lenmiş ve 20 bin kadar e-posta WikiLeaks tarafından sızdırılmıştı. Clinton’ın rakibi Bernie Sanders’ı ekarte etmesi dahil rezilliklerini içeren ifşaatın seçilmesine mal olduğu ve Trump’ın kendisine yardım eden Rusya’ya ABD’yi ‘altın tepside sunduğu’ öne sürülüyor. ‘Rusların Amerikan demokrasisinin sonunu getirdiği’ melodramı sahnelenmekte. DNC sunucuları ne hikmetse FBI değil, özel bir şirket üzerinden incelenmiş. Bir de eski Britanya casusu Christopher Steele’e hazırlatılan Trump ekibinin Rusya bağlantılarına dair şaibeli bir rapor var. Rusya iddiaları yalanlıyor. WikiLeaks kurucusu Jullian Assange, kaynağın DNC içinden olduğunda ısrarcı. Ortada dijital kanıt yok. O zaman iş ‘propaganda ve komplolara’ kalıyor. Üstelik mevzu Atlantik’i aşıp Avrupa’ya sıçradı. Rusya Brexit’ten Katalonya’daki ayrılıkçı referanduma uzanan gelişmelerin müsebbibi oluverdi. Batı’da bir hoşnutsuzluk mu oldu, ‘Ruslar yapmıştır’ deyin gitsin! * * * ABD vakası için Ocak'ta 17 istihbarat kurumundan sadece üçü olsa bile ‘istihbarat toplumu’ denilerek hepsine mal edilen CIA, FBI ve NSA’nın değerlendirmesi sunulmuştu. NSA Direktörü James Clapper’ın ‘titizlikle seçilmiş analistler’ diye andığı bu şahıslar kesin hükme varmasa da tezleri şu: ‘Rus propagandası seçimi etkilemiş olabilir.’ Peki nasıl? Misal Russia Today (RT), ABD’de ‘kara listeye’ alınmış muhalifler, dışlanmış liberterler ve yeşillerin görüşlerine yer vermiş. Sonra meşhur ‘Occupy Wall Street’ hareketi dahil ABD’deki toplumsal hareketliliği yayınlarında işlemiş. Böylece Amerikan demokrasisini ‘büyük tehlikeye atmışlar’. Kongre geçen Aralık'ta Rus propaganda ve dezenformasyonuyla mücadeleye 160 milyon dolar ayırdı. Düşünce kuruluşları ve akademisyenler seferber edildi. Algoritmalar üzerinden cadı avı başlatıldı. Sonuç: Rusya bağlantılı birileri Twitter ve Facebook’ta çok etkin. Öyle ki Amerikalılar -ve hatta Britanyalılar ve hatta Katalanlar- Kremlin’in gizli rehberliğinde. Ortaya milyonlarca ‘kullanışlı aptal’ çıkıvermiş! Örnek olarak Rusların 27 milyar dolarlık reklam geliri olan Facebook’a verdiği 100 bin dolarlık reklam gösteriliyor. Tuhaf olanı bunun yarısı zaten ABD seçiminden sonra yayımlanmış. Aynı şekilde son olarak saygın Wired’ın ‘İşte Rusya’nın Twitter’ı Brexit’i etkilemek üzere kullandığının ilk kanıtı’ başlıklı yayını. Bir bakıyorsunuz sözü edilen gönderimler Brexit oylamasından sonra yapılmış. Olsun varsın! Hepsi ‘sansür’ hamleleri için iyi malzeme. ‘Demokrasimizi yitirdik’ diye haykırıp dururken somut olgu ve kanıtları sorgulamayan medya sağ olsun. * * * Dünyada trendler ve tercihleri belirleme hakkını kendinde görmek lüksü doğrusu paha biçilmezmiş, orası kesin. Kesin olan bir şey de ABD merkezli neoliberal müesses nizamın, içine sindiremediği Trump üzerinden jeostratejik oyunları. ‘RusyaGate’, Moskova ile işbirliğinin önünde engel. Kafalarını diplomasinin yıkıcı değil, yapıcı kullanımı için çalıştıran bağımsız gazeteci ve analistler de öyle. Oysa onlar olmasa, ana akımın resmî söylemi sunan şuursuz liberallerine kalsalar hayat bayram olacak! O vakit Suriye’deki rezillikleri, kimyasal silah yalanlarını yahut Ukrayna’daki neofaşist soslu darbeyi kimsenin ruhu duymayacak.
basindan_tarih: 
13 Kas 2017

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

  Mahalli'ye göre Suudi Arabistan'daki tasfiyenin ardında Trump var ve gelişmeler bölge ülkelerine sıçrayacak. Riyad’ın Hariri’yi istifa ettirmesine rağmen Lübnan’da iç savaş riski görmeyen Mahalli, Rusya ve İran’ın önemini vurguladı .Körfez operasyonunun ucunun Türkiye’ye uzanabileceği uyarısını yaptı: Türkiye kazık yiyebilir ve çok dikkatli olmalı. Suudi Arabistan'da veliaht prens Muhammed bin Salman’ın rakip prensler, bakanlar ve zengin işadamlarını tasfiye harekâtına en büyük destek ABD Başkanı Donald Trump’tan geldi. Trump açıkça ‘Suudi kralı ve oğlunun doğru yaptığını’ dile getirirken, Vahhabi/Selefi krallığından başlayarak Ortadoğu’da yeni bir dönüşüme mi girildiği soruları tartışılıyor. Diğer yandan Suudi kraliyetinin Yemen’in ardından Lübnan’ın başbakanını istifa ettirerek Hizbullah ve İran’a yönelik savurduğu tehditlerin nereye varacağı merak ediliyor. Türkiye nasıl bir pozisyonda? Son durumu Ortadoğu uzmanı gazeteci ve yazar Hüsnü Mahalli ile konuştuk. 'SUUDİLERDEKİ SÜREÇ DİĞER ÜLKELERE DE YANSIYACAK' Hüsnü Mahalli'ye göre Suudi Arabistan’da veliaht prens bin Salman'ın tutuklamaların nedeni olarak yolsuzluğu göstermesi gerçekçi değil. Mahalli, tutuklama dalgasının hem bin Salman'ın krallığı yolunda bir iç temizlik, hem de bölgesel anlamları bulunduğunu belirtti. Mahalli, gelişmelerin diğer bölge ülkelerine yansıyacağı öngörüsünde bulunarak şu değerlendirmeyi yaptı:  “Suudi Arabistan'daki gelişen süreçle alakalı olarak en başta genç veliaht Muhammed Bin Salman şöyle bir şey söyledi: ‘Ülkede yolsuzluk var, ben de bunu temizleyeceğim’. Bu çok gerçekçi bir durum değil. Çünkü Kraliyet ailesinin hepsi bu yolsuzluğun içinde. Suudi Arabistan'ın geçmişi geleceği hep yolsuzluk olmuştur. Bu durumu anlayabilmek için biraz geriye dönmek gerekiyor. Suudi Arabistan, Bahreyn, BAE'nin Katar'a yönelik hamlesi aslında bize bazı işaretler vermişti ve bizi bölgeye dair bazı gelişmelerin olacağı beklentisi içine sokmuştu. Suudi Arabistan'daki bu süreç genç veliaht bin Salman, kral oluncaya kadar sürecek. Aslında babası her saniye krallığı oğluna bırakabilir fakat krallığı şimdi bırakırsa kraliyet ailesi içindeki kavga çok daha büyüyebilir. Bunun için bütün prenslerin gözaltına alınması, tutuklanması, paralarına el konması gerekiyor. Bu tutuklama furyasıyla birlikte iç temizlik gerçekleştikten sonra ancak kral, ‘al oğlum sana krallık’ diyebilir. Sadece bu Suudi Arabistan içinde gerçekleşen bir mesele değil. Bu olay daha farklı bir şekilde bölgesel anlamda büyüyecek. Örneğin BAE'de de benzer bir operasyonun olacağının işaretleri var. Orada da yönetimin değişeceği tahmin ediliyor. BAE'den sonra Bahreyn'deki yönetimin değişeceği de beklenebilir. Bunun arkasında direk Trump ve damadı Jared Kushner var." 'KÖRFEZ’İN İSRAİL HİZMETİNDE OLMASINA DAYANIYOR’ Suudi Arabistan-ABD ilişkisinin tarihsel geçmişini hatırlatan Mahalli'ye göre şu anda olan şey bu bağın yeni bir formata sokularak Körfez ülkelerinin İsrail yörüngesine daha fazla girmesine çalışılıyor: "14 Şubat 1945 Roosevelt ile Suudi Arabistan kurucu kralı Abdülzaziz arasındaki tarihî uzlaşmadan sonra Suudi Arabistan ABD'lilerin kölesi oldu. O tarihten önce İngilizlerin kölesi oldu diyebiliriz. Şimdi 1945'ten bu yana geçen süre içerisinde farklı misyonlar içinde farklı görevlerle birlikte bu ilişki daha çok ideolojik yani Vahhabilik anlamında bir tür kölelik sözleşmesiydi. Şimdi yeni jenerasyon üzerinden yeni bir kölelik sözleşmesi gerekiyor. Yani yeni bir format gerekiyor. Formatın bir ucu da başta Suudi Arabistan olmak üzere Körfez ülkelerinin İsrail'in paralelinde hatta biraz daha ileri giderek denilebilir ki İsrail'in hizmetinde olması üzerine dayanıyor. Bu çok iddialı bir laf olabilir ama böyle olacağını düşünüyorum.” 'TÜRKİYE'Yİ SIKIŞTIRACAKLAR'  Mahalli'ye göre Katar eski başbakanının açıklamaları da dikkate alınınca, Türkiye'nin Suudi Arabistan'daki operasyonlardan dolayı sıkıştırılacağı görülüyor: “Bu noktada bazı politikalarda ters düşülen Katar'a operasyon yapıldı. Katar'da da Suudi Arabistan'daki gibi aynı operasyon yaşanacak. Katar bu durumdan kendini kurtarmak için bundan yaklaşık 20 gün önce eski Katar Başbakanı 'Biz Suriye'deki planları Suudi Arabistan, Bahreyn, Kuveyt, ABD, Türkiye hep beraber yapıyorduk' dedi ve Türkiye'yle ilgili çok ağır laflar söyledi. Bunu şu yüzden vurgulamak gerekiyor, çünkü Körfez'deki operasyonun bir ucunun da Türkiye'ye uzanacağını düşünüyorum. Türkiye'yi bu Suudi Arabistan'daki operasyonlardan dolayı çok sıkıştıracaklar.” 'MÜSLÜMAN KARDEŞLER SUUD TARAFINDAN HEP DESTEKLENDİ' Hüsnü Mahalli, Suudiler ile Müslüman Kardeşler ilişkisini uluslararası bağlamı da katarak şöyle izah etti: “Katar'la Suudi Arabistan arasında renkteki ton bakımından fark var. Müslüman Kardeşler kuruluşundan beri Suudi Arabistan'dan hep destek almıştır. Daha Mısır'da kurulduğu 1928'den beri önce İngilizlerle beraber Suudi Arabistan'dan destek almıştır. Daha sonra 1945'teki Roosvelt ile Kral Abdülaziz arasındaki buluşmadan sonra ise Suudiler direk olarak Müslüman Kardeşler'in patentini aldılar. Tabii Suudilerle yani ideolojik olarak Vahhabilerle, Müslüman Kardeşler birbirine uymaz. Dolayısıyla Suudiler şöyle bir şey geliştirdi: 'Müslüman Kardeşler'i ABD istediği için destekliyoruz. Her tarafta Kaide'ye de Taliban'a da para veririz, destekleriz çünkü bunların hepsi Müslüman Kardeşler. Ama bizim de kendi tonumuz var. O da Vahhabiler yani selefiler'. ‘KATAR-TÜRKİYE BİRLİKTELİĞİNDEN HOŞNUT DEĞİLLERDİ' Son ABD Şam elçisi Robert Ford'un süreçteki rolüne dikkat çeken Mahalli'ye göre Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye'nin birlikte hareket etmesinden hoşnut değildi, ayrıca Suudi Arabistan’in Türkiye’ye husumeti de zaten tarihî:  “Suriye olayına gelirsek Türkiye, Katar ile birlikte hareket edince doğal olarak Suudi Arabistan bundan hoşlanmadı. Zaten tarih boyunca Osmanlıdan beri Suudiler Osmanlı'dan, Türkiye'den ve Türklerden nefret etmiştir. Bundan farklı bir durumun olduğu düşünülemez. Ben bunu yazılarımda söyleyerek hatta Körfez ülkelerinden 'kazığı yiyeceksiniz' diye uyararak yazdım. Nitekim o çizgiye de geldik. Şimdi Suudiler, Suriye'de direniş varsa sonuçta bizim patentimiz altında olmalıdır, çünkü bir Arapız diyor. Türkiye, Osmanlının mirasçısıdır dolayısıyla bizim düşmanımızdır diyerek bunu savunmaya çalışıyorlar. Ama sonuç olarak düşündüğümüzde bütün bunlar komik geliyor. Kim ne derse desin Suudiler, Türkiye, Katar, Bahreyn, Müslüman Kardeşler ne denilirse densin bunların hepsi 2014'e kadar Şam'daki eski ABD büyükelçisi Robert Ford'dan talimat alıyorlardı. Robert Ford herkese talimat veriyordu, herkesi yönetiyordu.” MISIR'IN ÇİZGİSİ… ABD’nin bölgede Arap alemini Körfez hattında birleştirmek için uğraştığını da belirten Hüsnü Mahalli ancak Mısır gibi ülkelerin İran ve Hizbullah karşıtı tutum almalarının pek kolay olmadığına şu sözlerle dikkat çekti: “ABD'nin amacı Arap alemini Körfez hattında birleştirmek olabilir ve ABD buna uğraşıyor olabilir. Ama mesela dün akşam Mısır Cumhurbaşkanının bir açıklaması oldu. Sisi 'Ben hiçbir şekilde bölgede yeni bir savaş istemiyorum, Suudi Arabistan'ın İran'a ya da Hizbullah'a yönelik tehditleri anlamsızdır bu iş iyi olmaz' anlamında şeyler söyledi. Dolayısıyla Mısır'ın bu çizgide durması çok önemli. Ben Körfez ülkelerini Hollanda ineğine benzetirim. Ne kadar sağarsan o kadar süt veriyorlar. İkinci olarak Körfez ülkelerinin bölge coğrafyası adına herhangi bir şekilde herhangi bir zamanda olumlu davrandığı asla olmamıştır.” ‘TÜRKİYE 2011 ÖNCESİNDE DE, SONRASINDA DA YANILDI' Türkiye'nin özellikle geçen günlerde eski Katar Başbakanının yaptığı ifşaatlardan ötürü dikkatli adım atması gerektiğini söyleyen Mahalli'ye göre Türkiye son süreçte bölgedeki rolü konusunda yanıldı: “Türkiye'nin buradaki rolünde -2011 öncesi ve sonrasında yanıldı-, Araplara liderlik edebileceğini sandı ama Müslüman Kardeşler de dahil olmak üzere Araplar asla Türkiye'nin liderliğini kabul etmez. Mursi geldi, Hamas geldi, Gannuşi geldi hatta denildi ki 'Sultanlık olabilir, halifelik olabilir'. Yani bu boyutta laflar bile edildi ama bu iş olmaz yapmayın diye o zaman da yazdım. Herhangi bir Arap lider Arap olmasından kaynaklanan nedenlerden dolayı bir Türk'ün önderliğini kabul edemez. Hele hele Suudi Arabistan tarafından yapılan provakasyonlar varsa. Ama maalesef bu durum için farklı düşünenler oldu. Tekrarlamak gerekiyor: Türkiye ciddi bir şekilde kazık yiyebilir ve çok dikkatli olmalıdır. Özellikle Katar Başbakanının açıklamalarından sonra daha da özenli olunmalıdır. Eski Katar Başbakanı, biz her şeyi Türkiye'den yaptık, parayı da oradan gönderdik, silahı da oradan gönderdik, adamları da oradan soktuk gibi birçok şey söyledi. Bunları durduk yere niye söyledi? Dolayısıyla önümüzdeki dönemde büyük karmaşalar yaşanacaktır. Türkiye önümüzdeki dönemde bu gelişmelerle zorlanacaktır.” ‘HARİRİ’Yİ SUUD ZORLA İSTİFA ETTİRDİ’ Mahalli, Arap medyasında Lübnan Başbakanı Hariri'nin istifasıyla ilgili konuşulanları, "Lübnan Başbakanı Suudi Arabistan'a çağrılıyor, fırça çekiliyor ve televizyon karşısına çıkarttırıyorlar. Ardından istifa ediyor, yüz ifadesine bakılırsa sopa yemiş, hatta eli arkadan bağlanmış gibi çok olumsuz şeyler söyleniyor. Lübnan Başbakanısın sen, Suudi Arabistan'da niye istifa ediyorsun? İstifa eden Hariri'nin ailesi 2005 yılında Türk Telekomu alan ailedir. Bunu bağlantıları kurabilmek açısından söylüyorum” sözleriyle aktardı. Mahalli'ye göre bölgedeki dengeler ışığında Lübnan'da bir savaş olasılığı zayıf ve Hizbullah bu konuda dikkatli davranıyor: "Lübnan'da iç savaş çıkarma ihtimallerini ben mümkün görmüyorum. Lübnan Başbakanı'nın istifasının ardından Hizbullah lideri Nasrallah çıkıp her kesimi kucaklayan çok sakin bir açıklama yaptı. Bununla birlikte İran ve Körfez savaşından bahsediliyor fakat bu ihtimal şu aşamada mümkün değil. Çünkü İran fiili olarak Irak'ta ve Suriye'de. Haşdi Şabi'nin minimum silahlı militan sayısı beşyüzbin düzeyinde. Bu beşyüzbin tane militan Irak'ın içinde ve Suriye'nin belli yerlerinde bulunuyor. Bunlar her türlü silahı kullanıp her türlü şeyi göze almış militanlar." 'TRUMP'IN ÖNGÖRÜLEMEZLİĞİ OLSA DA SAVAŞ İHTİMALİ ZAYIF' Mahalli'ye göre Trump'ın öngörülemezliği, bin Salman'ın kral olma hırsıyla birleşse bile savaş olasılığı zayıf fakat böyle bir savaş gerçekleşirse Ortadoğu'da sonu gelmez bir savaş başlar: “Tabii şu olabilir: Trump öngörülemez olduğu için ve bu yeni genç veliaht ben yeter ki kral olayım havasında hareket edip diğer dengeleri görmezden gelirse Ortadoğu'da herkes herkese saldırır, sonu gelmeyecek bir savaş başlar ve bu sadece Ortadoğu'yla sınırlı kalmaz. Dolayısıyla bu ihtimali çok olası görmüyorum.” 'İSRAİL GÜÇLENEN HİZBULLAH'TAN ÇEKİNİYOR' Bölgede dengenin ABD ve müttefiklerinden yana olmadığını belirten Mahalli'ye göre İsrail, Suriye savaşıyla güçlenen Hizbullah'tan ciddi bir biçimde çekiniyor: “Hizbullah savaşçıları Suriye savaşında inanılmaz bir deneyim kazandılar. Yalnız gerilla savaşı ile ilgili değil, aynı zamanda her türlü silah kullanma kabiliyetini de elde ettiler. Şimdi sadece Lübnan'dayken Hizbullah militanı, ağır silahlar kullanamıyordu. Ama şimdi tank kullanıyor, roket kullanıyor belki de uçak kullanıyor. Dolayısıyla İsrail, Lübnan'da Hizbullah'tan artık çok ciddi bir biçimde çekiniyor. İsrail'in, Hizbullah'ın bu konumunu bozma ihtimalini de görmüyorum. Geçen sene İsrail'den 2006'daki gibi Lübnan'a yönelik ciddi bir saldırı bekleniyordu. Bunun amacı Suriye'yi bölmek, Hizbullah'ı hırpalamak, IŞİD'e ve el-Nusra'ya güç kazandırmaktı ama bu plan tutmadı. Bu planın tutmamasının büyük ihtimalle en önemli nedeni Rusların müdahalesi oldu. Dolayısıyla bölgede denge ABD'den, Suudi Arabistan ya da İsrail'den yana değil.” ‘IRAK’IN HAMLESİ ŞAŞIRTTI' Irak'ta Barzani'nin İran'ın sahada yaptığı hamlelerle çok 'geri' bir pozisyona düştüğüne dikkat çeken Mahalli'ye göre İran ve Rusya arasında Suriye konusunda görüş ayrılığı bulunmuyor. Irak ise Barzani’ye karşı son hamlesiyle gidişatı değiştirdi:  “İran ile Rusya arasında, Suriye konusunda zerre kadar görüş farklılığı bulunmuyor. Burada esas sürpriz İran'ın, Irak'ta Barzani'ye karşı atağı oldu. Mesud Barzani liderliği, İsrail ve ABD tarafından destekleniyordu ve bu liderlik IŞİD süreciyle beraber yeni topraklar elde etmesinden aldığı özgüvenle 'kabadayı' bir biçimde davranıp bağımsız bir devlet kuracağını söyledi. Bu noktadan sonra  birdenbire İran Devrim Muhafızları komutanlarından Kasim Süleymani sahaya indi ve Süleymaniye'de oradaki liderlerle toplandı. Sonra o günlerde Talabani'nin cenazesi geldi. Dışişleri bakanı Cevad Zarif de bu cenazeye yani Süleymaniye'ye geldi -zaten tek katılan yabancı yetkili kendisi oldu- Kürt Kaynaklarına baktığımızda Kasım Süleymani'nin 'İstediğiniz kadar ilan edebilirsiniz bağımsızlığı fakat biz de ertesi gün Erbil'i alırız' diyerek bir ültimatom verdiğini anlıyoruz. Şimdiki gelinen süreçte ise bağımsızlığı geçtik artık bağımsızlık savunucularının çıtı çıkmıyor. Sınırları, havaalanlarını merkezi hükümete devrettiler. En son İKBY'deki yetkiliker Irak bütçesinden paylarını alabilmek için pazarlık yapar duruma düştü. Yani o iş bitmiştir.” ‘ALBU KAMAL-EL KAİM HATTINDA BİRLEŞME’ Suriye ordusunun Albu Kamal’i IŞİD'den temizlemesiyle El Kaim hattında birleşen güçlere dikkat çeken Mahalli'ye göre bu çok önemli bir taktik mesele:
  “İran'ın, Irak'taki etkinliği ve yetkinliği sınırsız anlamda güçlüdür. Esas mesele hani hep koridor konuşulur ve tartışılır. Şu ünlü Şii koridoru. En son Albu Kamal Suriye güçleri tarafından IŞİD'den temizlendi. Karşısındaki El Kaim sınır kapısı da Iraklı güçler tarafından bir hafta önce IŞİD'den temizlenmişti. Yani burada karşılıklı olarak Suriye tarafında, Suriye Ordusu, Hizbullah ve İranlı gönüllüler oldu. Irak tarafında ise, Irak ordusu ve Haşdi Şabi oldu. Bunun önemi o bölgenin, yani sınır kapısının Bağdat'a kadar olan El-Anbar bölgesinin Sunni bölgesi olmasıdır. Yani dolayısıyla Irak, İran ve Haşdi Şabi, Anbar bölgesinin tümünü kontrol ederek Suriye'ye ulaşmıştır. Bu çok önemli taktik bir meseledir.” ‘SURİYE'DEKİ KARARLILIK RAKKA VE HASEKE'Yİ DE ALACAKTIR' Suriye devletinin kararlılığıyla Rakka'yı ve Haseke'yi alacağını söyleyen Mahalli'ye göre PYD ve müttefikleri bu konuda bir şey yapamayacak: “Suriye, Irak, İran üçgeninde ABD düşüse geçmiştir. Ben 2-3.000 Amerikan askerinin -bazılarına göre 500- gelip de PYD'ye destek vereceğini sanmıyorum. Bu mümkün değil. Yakın gelecekte Suriye'deki kararlılık mutlaka ve mutlaka şu anda PYD'nin kontrolündeki Rakka'yı alacaktır. Rakka'dan kuzeydoğuya çıkacaktır, oradan da Haseke'yi alacaktır. PYD ve müttefikleri bu konuda hiçbir şey yapamayacaktır. Tıpkı Erbil'de olduğu gibi yine Haşdi Şabi milisleri gelir ve buraları alır. Ortadoğu çok enteresan bir coğrafya bazı şeyler çok sonraları anlaşılabiliyor.” 'SURİYE'DE KÜRT SORUNUNUN ESKİ TARZLA ÇÖZÜLEMEYECEĞİ ANLAŞILDI' Diğer yandan Mahalli'ye göre Suriye'de PYD'nin istediği şekliyle bir çözüm olmayacak fakat artık Suriye'de Kürt sorunun eski tarzla çözülmeyeceği anlaşılmış vaziyette: “Suriye'de PYD'ye, kabaca söylersek, hiçbir şey verilmeyecektir. ABD’lilere hiçbir şey verilmeyecektir. Egemen bir Suriye devletinin sınırları içinde üslere ya da başka yapılara izin verilmeyecektir ve bunların hiçbiri bir yıl sonra olmayacaktır. Bu mümkün değil. Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim bundan bir ay önce şöyle söyledi: ‘Biz Kürt kardeşlerimizle oturup konuşacağız’. Yani 'özerklik' dahil. Bu kelimeyi bizzat kendisi söyledi. Dolayısıyla 'Kürtlere bir şey verilmeyecek, Kürtler mahvedilecek' gibi bir şey yok. Eski kafayla bu sorunun çözülemeyeceğini Suriye'deki insanlar artık anlamış bulunuyor. PYD de, Suriye devletiyle oturup konuşacak; Rojava dediğimiz yerin sınırları nedir, ne değildir, Kürtler nerede fazladır, nerede daha azdır gibi teknik meseleleri konuşacaktır. Dolayısıyla Soçi'de yapılması planlanan toplantı da bir anlamda bu bağlamdadır. Bunun için İran'ın da onayını alınmış durumdadır. Bu mesele bir tarafıyla da komik bir mesele. Çünkü şimdi biz Suriye'deki Kürtlerin haklarından söz ediyoruz ve Irak'tan söz ediyoruz ama dikkat edersen hiç kimse, hiçbir tartışmada İran'daki Kürtlerden söz etmez. Bu çok enteresan bir durumdur. Türkiye'deki Kürtler ve bir savaş var. Irak'ta var, kavga olmuş, Suriye'de var. Peki İran'daki 8-9 milyon Kürt nüfusundan dengeler arasındaki ilişkiler açısından neden hiç kimse söz etmiyor?” 'İRAN SADECE BATIYA DEĞİL, DOĞUYA YÖNELİK DE GÜÇLÜ' Mahalli, İran'ın son gelişmeler dışında gücünü sadece batısına yönelik olarak arttırmakla kalmadığına “İran'ın isterse her tarafı allak bullak edeceği bir gücü olduğunu düşünüyorum. Sadece batıya dönük demiyorum, bir de doğuya dönük bir gücü var. Yani Afganistan, Pakistan, aşağıda Hindistan gibi. Yani İran çok akıllıca dengeyi kurmuş. İranlılar zaten diplomasi anlamında çok kurnaz insanlar. Yani onun için bu savaşın en büyük galibinin İran olduğunu düşünüyorum” sözleriyle dikkat çekti. 'İSRAİL BİR DİĞER MÜSLÜMAN ÜLKE PAKİSTAN'IN NÜKLEER SİLAHLARINA KARŞI ÇIKMADI' Mahalli İsrail'in nükleer güce sahip diğer Müslüman ülke olan Pakistan'a ses çıkarmadığını anımsatıp İran’a yönelik çifte standardın pek çok detayı barındırdığını belirtti: “İsrail, İran nükleer silaha sahip olmasın diye kıyameti kopardı. Oysa Pakistan nükleer silah sahibi olduğunda sesini çıkarmadı. O da bir Müslüman ülke. Ama orası Sunni, burası Şii. Burada kıyameti koparıyor, orada sesini çıkarmıyor. Bu da ayrı bir mesele. O nükleer silah denemesini ilk yapan adam da Navaz Şerif'tir. Yani İslamcı bir Başbakan. Biliyorsunuz geçenlerde yolsuzluklardan dolayı mahkeme tarafından görevinden alındı. İnanılmaz detayları olan karmaşık bir durum bu.”
basindan_tarih: 
25 Eki 2017

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

  ABD yönetiminin Donald Trump’ın nükleer anlaşmayla ilgili son çıkışı eşliğinde İran’ı yeniden ‘şer eksenine’ oturtması nelere kadir! Malum, Bağdat’ta ihtiyaç duydukları ‘Şii aktör’ icabı Amerikalıların Iraklı Kürtleri ‘zamansız buldukları’ referandumda şimdilik ‘terk etmeleri’ boş yere değil. Irak’ta gerilim kolay dinmeyecek. Resmi anlamlandırmak içinse ABD’nin sınırın Suriye ayağındaki Kürtlere yönelik tutumuna bakmak gerek. Bölgede ‘ılımlı İslamcı’ yatırımı fos çıkmış Washington’ın Suriye denkleminde elindeki en büyük kart Kürtler. Kürtler üzerinden yapılan hamleler, ABD’nin Suriye üzerinde ‘arzuladığı düzeni tesis etme, edemezse kaosu sürdürmek’ diye özetlenebilecek tutumunu sergiliyor. İlkinin başarı şansı çok tartışmalıyken ikincisi tabiri caizse ‘uzmanlık alanı’. * * * İroniktir, Eylül sonunda ABD’nin öncülük ettiği koalisyonun sözcüsü Albay Ryan Dillon, Suriye’nin kuzeydoğusundaki IŞİD halifeliğinin başkenti Rakka ve petrol zengini Deyr ez Zor bölgesine dair yarışla ilgili şöyle demişti:   “Bu bizim için yarış değil, toprak gaspı işinde değiliz. Hedefimiz düzinelerce kez söylediğimiz gibi IŞİD ile savaşmak. Suriye rejimiyle savaşımız yok. Rusya ile savaşımız yok. Burada IŞİD’le savaş için varız ve yaptığımız da bu.” Suriye ordusu Eylül başında Deyr ez Zor’daki üç yıllık IŞİD kuşatmasını kırdı, Ekim ortasında şehri kurtardı. Geçen hafta büyük kısmını Kürtlerin YPG’si ile Arap aşiretlerin oluşturduğu ABD destekli Suriye Demokratik Güçleri (SDG) Rakka’daki IŞİD halifeliğine son verdi. * * * Dillon’ın sözleri yerinde duruyor. ABD’nin IŞİD’le yaptığı anlaşmayla Rakka’dan arta kalan militanları, sınır hattını kurtaramamasını temin için Suriye ordusunun üzerine saldığını; diğer yandan SDG’nin Mayadin’deki petrol bölgelerini ele geçirerek güneye Albu Kamal hattına inmeye çalıştığını görüyoruz. Suriye’nin en geniş petrol yataklarının bulunduğu El Omar sahası rivayet o ki IŞİD yanlısı aşiretler tarafından SDG’ye sunuldu. Bu sahayla SDG, Suriye petrol kaynaklarının yüzde 80-95’ini ele geçirmiş durumda. Suriye’nin kuzeyinde perde arkasını kimsenin kestiremediği pazarlıkların döndüğünü, Conoco doğalgaz sahasının Kamışlı’da Rusya ile Suriye istihbaratının müdahil olduğu pazarlıklarla Şam’a verildiği iddialarından anlayabiliyoruz. * * * Bu koşullarda Trump, ‘IŞİD’in yenilgisini’ ilan etmeye hazırlanırken Cumartesi Rakka vesilesiyle Suriye’ye bakışlarının işaretlerini verdi. Trump, gelişmeyi ‘dönüm noktası’ diye niteledi. Malum ‘müzakereli çözüm’e atıfla yetinip Şam yönetimini anmadı. Bunun yerine “Suriye çapında şiddetin azalması ve kalıcı barışın koşullarını oluşturacak şekilde yerel güvenlik güçlerini destekleyecekleri yeni aşamaya başlayacaklarını” ilan etti. SDG’nin Rakka’nın kontrolünü ‘sivil konseye’ devredeceğini duyurmuşken, Trump’ın açıklamasındaki kilit de ‘yerel güçler’ ve ‘yeni aşama’ oldu. Suriye savaşında dünyayı ayağa kaldıranlar, SDG’nin Rakka’da yarattığı devasa yıkımı fazla umursamıyor. Bunun yerine ABD’nin IŞİD’le mücadele temsilcisi Brett McGurk’ü Suudilerin en koyu mezhepçi bakanı (eski Irak büyükelçisi) El Sabhan ile Rakka’nın yeniden inşası için sahada boy gösterirken gördük. Tabii IŞİD ideolojisinden ‘ılımlı İslam’a çark etmeye karar veren Suudiler insanlık için çalışmakta! * * * Öyle görünüyor ki, Şam’da rejimi değiştiremeyen Washington, Suriye-Irak hattında tampon bölge yaratmaya soyunuyor. Vekil gücü YPG. Kimileri ABD’nin Irak’taki gibi Suriye Kürtlerini de ‘terk edeceğini’ dile getiriyor. Elbette gelişmeler nereye varır, kim kiminle nasıl uzlaşır kestirmek zor. Şunları öngörmek ise gayet mümkün. ABD Suriye topraklarından çıkmaz, üslerini kolay kolay bırakmaz. Binlerce ton silahla yaratılmış SDG ordusundan vazgeçmez. Irak’taki duruma paralel olarak mütemadiyen ‘ayrı devlet istemiyoruz’ diyen Kürtlerin Şam ile anlaşmasına da kolay kolay geçit vermez. Aksi olursa, bu şaşılası bir durum demektir.
basindan_tarih: 
19 Eki 2017

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

  Irak’ta Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin 2.5 sene önce IŞİD sayesinde ele geçirdiği tartışmalı bölgelerde federal yönetimin tesisiyle, denklem tümüyle değişti. ‘Bağımsızlık’ diye yapılan hesaplar Bağdat’tan döndü. Gelişmeler 2014 bile değil, 2003 statüsüne dönüşe işaret. Yani Amerikan işgalinin öncesine... Bunun anlamı parçalanma ve Kürdistan’ın devletleşmesi projesinin savuşturulmasıyken, Suriye’ye etkilerinin olmaması imkânsız. * * * 25 Eylül’deki bağımsızlık referandumu için IKBY lideri Mesud Barzani’yi uyaranlar eksik olmamıştı. Zorlanacağını, Kerkük’te çatışmaları herkes öngörüyordu. Ama kimse bu kadarını beklemedi. Barzani büyük oynayıp kaybetti. Irak federal güvenlik güçleri Pazar gecesi harekete geçip 24 saat içinde Kerkük, petrol sahaları, stratejik kontrol noktaları ve askerî üsleri fazla bir çatışma yaşanmadan geri aldı. Peşmerge 2014’te IŞİD karşısında yaptığı gibi kaçıp gitti. Sadece milislerin olduğu Tuzhurmatu’da görece çatışmalar çıktı. Ertesi günü Neynova düzlüğünde Türkmen, Hıristiyan, Şabak ve Kakailerin yaşadıkları bölgelerin büyük kısmı ve batıda Ezidi ve Arap nüfusun bulunduğu Sincar/ Şengal alındı. Kuzey petrollerinin üçte ikisinin kaynağı Kerkük iken artık fazladan petrol yok, toprak yok, uluslararası tanınma zaten yok. Tartışmalı bölgelerin federal zemine dönmesine ‘işgal’ diyen de... * * * Kerkük’te IKBY idaresi altındaki dönüşüme rağmen nüfusun yarısını Türkmen ve Araplar oluşturmaktaydı. Referandumda bağımsızlık için yüzde 80’lik onay çıksa bile katılım yüzde 50’de kalmıştı. Yani Kerkük’ün iki yüzü vardı. Arap ve Türkmenler bayram ederken, ‘Haşdiler sizi çiğ çiğ yiyecek’ söylemi sadece Kürtlerin kaçmasına yaradı. * * * İddialara göre mağlubiyetin sebebi Talabani cephesinin Irak ve İran ile anlaşması. Rivayet o ki, Barzani Devrim Muhafızları komutanı Kasım Süleymani’nin 2014 statüsüne dönülmesi teklifini reddetti. Ama birliği sağlayamadı. Süleymani’nin arabuluculuğunda KYB, Bağdat ve Haşdi güçleriyle dokuz maddelik anlaşma yaptı. Doğruysa, en kritik unsuru Süleymaniye, Halepçe ve Kerkük’ü içeren yeni bir bölge tesisi. İşte bu özerk yönetimi bile manasızlaştırma potansiyeli taşıyor. * * * Kimileri tümüyle mezhepçi retorikle Halk Seferberlik Güçleri’ni (Haşdi) Şii İran ile eşleştiriyor. Bağdat’ın yerine Tahran’ı koyuyorlar. İran’ın Irak’taki etkisi muhakkak, ancak bu, Iraklıları ihmal eden ve Tahran’ın etkisini patlatmasına tersinden hizmet eden bir mantık. Şu işe bakın ki meslektaşımız Ali Örnek, Kerkük operasyonunu yürüten ‘Altın Birlik’ komutanı General Fadhil Barwari’yi araştırıp Twitter hesabından dikkat çekici bilgiler yayımladı. Barwari Duhoklu bir Kürt. Gençken katıldığı peşmergeden 2003 işgali ile ayrılıp 2004’te Irak ordusuna katılmış. Irak’ta mezhep dengeleri var elbette ama mezhepçi gözlükler Irak’ı anlamaya yetmiyor. Ucuz analizleri kolaylaştırıyor. * * * Ve ABD… Washington en baştan Barzani’ye mesajını vermişti. IŞİD’le savaş teması altında Suriye ayağında kaybederken, Irak’ta bağımsızlık girişimini zamansız buldular, referandum sonucunu tanımadılar. Tillerson’un 25 Eylül’den iki gün önce Barzani’ye gönderdiği ‘vazgeçerse Bağdat ile müzakereleri destekleyeceği, sonuç çıkmazsa referandumun arkasında durulacağı’ vaadi taşıyan mektup belki de çok geç kalmıştı. Barzani yaktığı ateşi söndüremedi. Dolayısıyla ABD federal bölge tesisini yeğledi. Operasyon için ‘yasal ve yerel güçlerle koordinasyon halinde alınmış bir anayasal önlem’ denilmesi tek başına kâfi. Şimdi Pentagon’un Irak’a eğit-donat misyonunu askıya alabileceği haberleri var ama bana kalırsa zor. Unutmamalı ki, Washington hesabını aslında ‘İrancı’ değil gayet ‘Amerikan’ destekli Başbakan Haydar el İbadi üzerinden yapıyor. İbadi bu zaferle 2018 seçiminde ABD’nin IŞİD vesilesiyle devirdiği Nuri el Maliki’ye karşı el üstünlüğü elde etti. Ama bir sonraki hesaplaşmaya kadar kim öle kim kala... Kaçtır söylüyoruz, bölgede kim ne hesap yaparsa, şapkadan İran’ı çıkartıyor. Bir de Türkiye unsuru var ki… Onu da cuma yazısına bırakalım.
basindan_tarih: 
08 Eyl 2017

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

  Son sözleri “Vallahi sizi sileceğiz!” olmuştu, 2014’te Rakka’da IŞİD militanları tarafından kurşuna dizilmeden önce, Yahya Adnan el Şuğri isimli genç Suriye askerinin... “Çok yaşa halifelik” demesi istenmişti oysa. Benzeri hallerde korkuyla neler söyleyeni çıkmıştı. O gün bugündür, el Şuğri, Suriyelilerin ezici kısmının gözünde “ulusal kahraman”. Suriye ordusu bugün onun yeminini tutuyor. IŞİD’i hakikaten ‘silmekte’. Sildikçe ‘ulusal kahramanlar’ yaratmakta. * * * Ordu geçen hafta Batılıların küçümser nazarları altında, ülkenin doğusunda, enerji kaynaklarıyla stratejik önemdeki “Suriye’nin Leningrad’ı” Deyr ez Zor’da üç yıla yakın süren IŞİD kuşatmasını kırdı. Deyr ez Zor’u savunarak nam salmış Tümgeneral İsam Zahreddin’in birlikleri, ‘her cephenin kahramanı’ Tümgeneral Süheyl Hasan’ınkilerle buluştu. Kutlama görüntüleri eşliğinde savaş bitmese de tablo açık: Seküler Suriye kazanmakta... Suriye ordusu, tıpkı Türkiye’deki gibi ulusal ordu. Sıradan ailelerin evlatlarından oluşuyor. ‘Demokrasi’ başlığı altında başlayan ve pek az insanın isabetle öngördüğü üzere Batı ve Körfez destekli El Kaide ile ondan türemiş IŞİD ile Vahhabi-cihatçı Selefi İslamcılık’la savaşa dönüşen bu çatışmanın ‘paralı askerleri’ daha ziyade muhalefet cephesinde. Paralarını ödeyenler büyük ölçüde dış güçler. * * * Hâl böyleyken Suriyeliler için kahramanlar içlerinden çıkıyor. El Şuğri, kuzeybatıdaki Lazkiye kentinden, Sünni asıllı. Kız kardeşi Nur bugün parlamentoda bağımsız milletvekili. İsam Zahreddin güneydeki Süveyda’dan ve Dürzi asıllı. Onları birleştiren Suriyelilik, Suriye vatandaşlığı. Yakın tarihlerinde hep mutlu mesut yaşamış olmasalar da... * * * Zahreddin, Cumhuriyet Muhafızları’nın elit birliği 104’üncü Hava İndirme Tugayı’nın komutanı. Onun için ‘Deyr ez Zor kahramanı’ deniliyor, ‘Şam aslanı’, ‘Süveyda Aslanı’ da. Hakkında efsaneler çok. “Kollarıyla tank paleti çeker” diye rivayet ediliyor. Fazla konuşmuyor. Siperlerde adamlarıyla yatarken, yaralı adamlarını taşırken görüntüleri elden ele dolaşıyor. O, Haziran 2015’e Haseke’de Papaz Gabriel Dawoud ve Hıristiyan milislerle yan yana duruyordu. Aralık 2015’te Suriye başmüftüsü Ahmed Bedreddin Hassun’u öperken görüldü. Suriye’de tümgeneral olmak için Sünni olmak gerekmiyor. * * * Zahreddin 1961’de Suveyda kırsalının Tarba köyünde doğdu. 23 milyonluk nüfusun yüzde 3.2’sini oluşturan Dürzi toplumundan. Fransız sömürgecilere karşı mücadeleleriyle namlılar. Sonradan karşılığını arzuladıkları gibi alamamış olsalar da. Zahreddin’in BAAS’ın önde gelenlerinden olan babası 1960’larda savunma bakanlığı yapmış, ailede orduda hizmet geleneği var. İsam da 19 yaşında orduya katılıp hızla yükselen bir isim. 1994’teki ölümünden önce Hafız Esad’ın ‘asıl vârisi’ Basil Esad’ın elit 4’üncü Bölüğü’nün üst düzeyindeydi. Son savaşta 2012’de Manaf Tlass’ın saf değiştirmesiyle 104’üncü Hava İndirme ona emanet edildi. Türkiye üzerinden Paris’e kaçan, sonra Riyad’dan video mesajları yayınlanan Tlass, pek çokları için ‘hain’. Zahreddin ise Humus’taki cihatçı kuşatmasının kırılması, Şam’ın güneyindeki başarıları ve 2013’te Halep yerine gönderildiği Deyr ez Zor ile anılıyor. Suriye muhalefeti başına ödüller koydu. Defalarca farklı yerlerde öldürüldüğü dedikodularını yaydı. 2013 Kasım’ında dizinden ağır yaralanıp iki ay hastanede yatmışlığı var. Temmuz 2016’da Deyr ez Zor’da hafif yaralanmışlığı. Ama ölmedi, IŞİD’e hiç yenilmedi. * * * IŞİD saldırılarını püskürttüğü namlı muharebeler Batılı ajanslarda pek yer almadı. Bölgedeki aşiretleri ve yerel savunma birliklerini örgütlemesi de. AB kendisini kısa süre önce ‘kimyasal silah’ iddiaları üzerinden yaptırım listesine ekledi. Batılı kaynaklarda hakkında olumlu satır bulmak güç. Misal bölgedeki Dürzilerin ‘rüzgâr gülü’ lideri Velid Cumbolat’ın onu ‘ihanetle’ suçlamışlığı eksik değil. En başta eşinin ailesinin Şam’da yitirdiği iktidardan olsa gerek. Küreselleşme ve altı kalın çizgilerle çizilen mikro kimlikçiliğin belirlediği zamanın ruhuna inat, Zahreddin, tüm zenginliğiyle seküler Suriye’nin evladı.
basindan_tarih: 
02 Eyl 2017

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

  Suriye ile ilgili gelişmeler öylesine baş döndürücü hale geldi ki, nefes alıp durum tespiti yapmakta fayda var. Batı’nın rejim değişikliği girişimi gömüleli epey oldu. IŞİD halifeliğinin yenilgisi kaçınılmazlaştıkça, herkes dengelere bakıyor. Genel tablo, Suriye-Rusya-İran- Hizbullah cephesinin kazanmakta; ABD-Batı-Körfez-İsrail hattının kaybetmekte olduğuna işaret. Hatlarda açık kaymalar var. * * * Önce kazanmakta olanlar... + Suriye: Şam’daki seküler yönetim “tekfiristan”la bölünme girişimini boşa çıkardı. Muhatap oldukları küresel saldırganlığın çapı düşünülürse devlet ve ordunun “sağlam çıktığını” teslim etmeli. İran’ın açık ve sınırlı desteği 2012’de, Rusya’nın 2015 sonunda geldi. Şimdi Deyr ez Zor ile petrol sahaları kurtarılıp Irak sınırı güvenceye alınırsa, bölünme senaryoları bile boşa çıkartılabilir. + Rusya: Hem diplomasiyi, hem askerî gücünü kullanarak sonuç aldı. Yerel ateşkesler, çatışmasızlık bölgeleri, Astana alternatifini Cenevre’ye bağlamak gibi. İşbirliği arasalar da ABD’nin uzun vadeli varlığını sürdürebilir olmaktan çıkartma stratejisi izlediler. Suriye’nin bütünlüğünden ödün vermeden çözüme odaklandılar. “Oyun kurucu değil, bozucu” gördükleri Türkiye’yi ‘yola getirip’ İsrail’i dengelediler. + İran: ABD ne yaptıysa İran’a yaradı. İran, dünya güçleriyle nükleer anlaşmayı kotarırken, tekfiristan ve ABD’nin Irak ile Suriye politikalarının önünü kesen unsur oldu. + Hizbullah: Suriye savaşıyla adeta bölgesel güç hâline geldi. IŞİD ve El Kaide’nin yenilgisinde rolleri büyük. Şimdilerde Suriye’de en tepe noktasında 20 bin olan güçlerini 5 bine çekecek denli güvenliler. İsrail’de yarattıkları rahatsızlık ortada. * * * Ve kaybetmekte olanlar... + ABD: Ortadoğu’nun zorlanan aktörüne dönüştü. Kullanışlı siyasal İslamcılık ellerinde patladı. Vaktiyle ‘ılımlı’ diye pazarlanıp CIA eliyle silaha boğulan cihatçılar düşman ilan edildi. Güneyde planlar tutmadı. Geriye kuzeydeki Kürt kartı kaldı, o da Türkiye ile yarılma yaratıyor. SDG/YPG üzerinden Suriye’den petrol bölgesini de alıp toprak koparma işinin demografisi tutacak görünmüyor. Karambolde liderliği “kontrol edilemez” olan Türkiye’yi yitirme kaygısı var. Gidişat ABD’nin Suriye’de uzun vadeli varoluşunu sürdüremez kılmakta. Irak’ta bile Kürtlerin bağımsızlığını destekleyemez hâldeler. + Körfez: Suriye savaşındaki itiş-kakış Körfez İşbirliği Konseyi’ni çatlattı. Katar işleri İran’la dengelemeye kalkınca, Suudiler Arap milliyetçiliğine meyilli Sadr ve Bağdat üzerinden hamle yapıyorlar. Zaten Yemen’de başları dertte. + İsrail: Savunma Bakanı Moşe Yaalon, 2015’te “Suriye omlet oldu, omletten yumurta yapılmaz” diyordu ama İsrail için durum parlak değil. ABD’nin sınırlarında Rusya ile çatışmasızlık bölgesi tesisinden rahatsızlar. Maariv’e göre Mossad şefi Yossi Kohen ABD gezisinden eli boş dönmüş. Sonuncusu geçen hafta Soçi’de olmak üzere Netanyahu 16 ayda altı kez Putin ile görüştü. 48 saat sonra iki haber geldi. Tel Aviv’den ‘İran’ın Suriye’deki etkisi böyle giderse Esad’ın sarayını vururuz’; Moskova’dan ‘Şam ile ortak savunma sistemi kuruyoruz’ mesajları. + Türkiye: Rusya’nın sabırlı adımlarıyla cihatçılara desteği azaltmak; Kürtler yüzünden de İran’la işbirliğine yönelmek durumunda kaldı. Yani Rusya’nın olgunlaştırdığı hattan İran girdi. ABD ve Avrupa ile bağları zedelenmiş Ankara, Rusya’nın arzusu hilafına sonuç alamayacağı yerde. Halep’i, Musul’u Türkiye’nin ili yapmak hayallerinden gelinen yer Ankara’da rejim değişikliği kaygıları... + Kürtler: IŞİD’e karşı savunma savaşını, SDG eşliğinde ABD’nin kara ordusuna çevirdiler. Rakka’yı aşıp Deyr ez Zor hedefi koydular. ABD’ye paralel olarak daha çok sıkıntı yaşarlar. * * * Hama’da 2011’de hem çiçek hem terlikle karşılanmış ABD’nin eski Şam elçisi Robert Ford’un deyimiyle durum şu: “Suriye devleti zafer kazandı. İran’la Rusya’nın varlığı da kalıcı. Yeni gerçek bu ve bu konuda yapabileceğimiz fazla bir şey yok.” Unutmamalı ki; ABD için belki hava hoş ama kazankazan formülünün pek işlemediği bölgede kaybetmenin daha ağır maliyetleri var.
basindan_tarih: 
26 Ağu 2017

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

ABD’nin sağı solu meçhul Başkanı Donald Trump, yıllarca “Afganistan’ı derhal terk etmeliyiz! Boşa para! Topyekün felaket!” dedikten sonra, 16 yıldır süren savaşa takviye birlik göndermeye bir fotoğraf karesiyle ikna olmuş. Ulusal Güvenlik Danışmanı H.R. McMaster ile ekibindeki emekli generaller, “Afganistan’ın kayıp dava olmadığını” ispat için kendisine 1972 tarihli siyah-beyaz bir fotoğrafı kullanmış: Kâbil’deki üniversitede okuyan başı açık, mini etekli Afgan kızları! Sosyal medyada bir kullanıcı bu haberin altına “Belki Meksikalı manken fotoğrafı da gösterirseniz sınıra duvar örmez…” diye yazmış. Şaka bir yana, tıpkı dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi Afganistan’da da dini aşırılıkçılığın güçlenmesinde büyük payları olan Amerikalılar, şimdi modern Batılı kodlara sarılıyor. Artık “ülkelerini Sovyet işgaline karşı savunan kahraman mücahitler” değil “mili etekli kızlar” trendy! Elbette mesele bu değil. Mesele ABD militarizminin Asya’nın kalbinde, İran-Pakistan-Hindistan-Çin hattında konuşlu kalması. *** Trump, Afganistan stratejisini pazartesi akşamı duyurdu. Selefi Obama’nın tutamadığı çekilme vaadini onun da tutmayacağı besbelliydi. Şimdi Afganistan’da azalta artıra kalan 8 bin 500 ABD askeri ile rivayet o ki 2 bin gayri resmi askere 4 bin takviye yapılacak. Generallere kalsa 50 bin olacakmış! Geçen hafta tasfiye edilen baş stratejist Stephen Bannon’a kalacak olsa, Trump maliyetten özel güvenlikçi ‘Blackwatercılarla’ kurtulmaya bile meyletmiş. Her koşulda sonuç değişmeyecek. Taliban’ın ülkenin yarısındaki etkisi sürecek. Komşu Pakistan’daki gerilim artacak. Trump en azından dürüst. ABD ordusuyla demokrasi tesisine soyunmayacaklarını söyleyip “O günler geçti” dedi. “Bundan böyle zaferin net bir tanımı olacak; düşmanımıza saldırmak, IŞİD’i yok etmek, El Kaide’yi ezmek, Taliban’ın Afganistan’ı ele geçirmesini önlemek ve Amerika’ya ulaşmadan büyük terör saldırılarını durdurmak” buyurdu. Buyrun Bush-2.0’dan yakın. Üstüne Dışişleri Bakanı Rex Tillerson ABD’nin, Afganistan için Suriye ve Irak’taki deneyimlerden ders aldığını söyleyip, Rusya’yı Taliban’a yardımla suçladı. Taliban’ı yaratan Amerikalılar, tarihleri Taliban ideolojisiyle savaşla geçmiş Rusları Taliban’la vuruyor! *** Elbette 16 yıl Trump’ın da Amerikalıların da Afganistan cehaletini gidermeye yetmiyor. Amerikalıların ‘kahraman mücahitlerinin’ yıktığı ülkenin asıl kadın hakları şampiyonu Sovyet yanlısı solcu yönetimiydi. Modernleşme taa yüzyıl başında başlamıştı. Afgan kadınları 1919’da; yani Britanya’dakinden bir sene sonra, Amerika’dakinden bir sene evvel oy hakkına kavuşmuştu. Amerikalılar sevgili mücahitleri ve aşiret şeyhlerine yatırım yapmazdan önce 20’nci asrı modernleşme süreciyle geçirmişlerdi. Bu ülkeyi ziyaret etmiş Amerikalı diplomatlar, 1950, 1960 ve 1970’leri ‘altın yıllar’ diye anıyor; demokrasinin, anayasal hakların nasıl tutkuyla tartışıldığını anlatıyorlar. Yani Sovyet etkisi yılları! Bir kısım liberal “O salt kentlerde küçük bir elitti” diyor. Elbette kendi ülkelerinde gelişme ve dönüşümün dinamiğini kentlerde ararken, iş Afganistan’a geldi mi ‘kırsal hassasiyetleri’ depreşiyor. Ülkenin 1996’da Taliban’ın eline düşmesinde payları büyük. 2001’deki 11 Eylül saldırılarında büyük. İşgal kendi eserleri. 2004’te yaptırdıkları anayasa, kadın haklarını işletemiyor. En son 2009’daki Şeriat Aile yasası icabı Afgan kadını acil işleri dışında evden çıkmak için bile erkek iznine tabi. Paylarına recm düşmezse okula eğitime giden sayısı 2-3 milyon. Yüzde 86’sı tekrar Taliban yönetiminin eline düşmekten kaygılı. *** Trump’ın kaygısı Irak’ta dediği türden “bombalayıp petrollerini alalım” hevesiyle, Afganistan’ın maden zenginliği. ABD emperyal gücünün bekasını düşünen ekibininki ise ucuz işgücü membaı Çin’e konuşlanmış Amerikan şirketleri. Keşke Amerikalılar, yöneticilerinin dünyanın neresine el atsalar daha beter ettiklerini kendilerine dert edinse…
basindan_tarih: 
11 Ağu 2017

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

ABD’nin ‘çılgın’  Başkanı Donald Trump, son günlerde nükleer savaş kâbusu gördürecek tehditler savuruyor. Odağında dünyanın ‘kapalı kutusu’ veya ‘son komünist ülkesi’ diye anılan Kuzey Kore olduğu için çoğumuz ‘anlayışla’ karşılıyoruz. Ne de olsa ‘çılgın’ Kim Jong Un’un yönettiği diyar. Kuzey Koreliler liderleri ölünce histeri krizi geçiren tuhaf yaratıklar! İnsanlar kıtlıktan ölürken nükleer teknoloji geliştiriyorlar. Öyle biliyoruz. Dünyanın her yerine dair ‘eğip bükülmüş’ enformasyonun mağduruyuz. Ne Venezuela’da yakılan 25 Chavistten haberimiz var, ne silahlı muhalefetin faşist saldırı taktiğinin tezahürü olan barikat terörüne kurban gitmiş 43 insandan. Her şey ‘demokrasi için’ zannetmekteyiz. *** Bu yüzden son dönemde ilk kez gazeteci olarak Savaş Özbey’in Hürriyet gazetesinde yayımlanan ‘Dünyanın bittiği yerde beş gün’ adlı yazısını imrenerek okudum. Özbey, hiçbirimizin yapamadığını yapmış, Kuzey Kore’ye gitmiş; gördüklerini ve izlenimlerini aktarmış. Kimilerinin ‘turizm firması götürmüş’ argümanı, yazısının ehemmiyetini azaltmıyor. Özbey, başkent Pyongyang’dan antik başkent Kaesong’a dek kuzeyden güneye dolaşmış ülkeyi, insanlarına dokunmuş. *** Bize aktarılan ana temaya göre Kuzey Kore; insan hakları ve ifade özgürlüğünün hiç olmadığı, binlerce insanın ağır işlerde çalıştırıldığı ve kaçmak istediği memleket. Özbey ise başka bir tablo çizmiş: Gördüğü 40 ülke içinde ‘en temizi’ dediği Kuzey Kore, sokaklarında güleç ve mutlu insanların yürüdüğü, parklarında bisiklete bindiği, basket oynadığı, dev gökdelenleri, spor ve kültür kompleksleri, nehir kenarında rekreasyon merkezleri bulunan bir diyar. Yabancılara merak ve gülümsemeyle bakan insanlar yaşıyor. Özbey gençlerin kâh tanışarak kâh görücü usulü evlendikleri düğünlerine katılmış. Tramvaylarını, sığınak olarak da kullanılacağı için 105 metre derindeki metrolarını görmüş. Türk Lirası ile 1 kuruşun altında satılan gazetelerini aktarmış. Buna karşın dünya ile pek az iletişim kurulduğunu, otellerinden mail atılabildiğini belirtmiş. Yollarda marş söyleyip talim yapan askerlerin inşaat işleri, çiftçilik, balıkçılık ve madencilikle de uğraştığını eklemiş. *** Özbey şaşırmış, “Peki biz, neden burayı hep başka türlü hayal ettik?”, “Dünyanın başka yerlerinde iflas eden sosyalizm, burada niçin hâlâ ayakta” diye sormuş. Juche denilen devlet ideolojisini fazla anlatmamış. Ama Korelilerin her yerde heykelleri olan kurucu liderleri Kim İl-Sung ve oğlu Kim Jong-İl’e saygısını vurgulamış. Yaşayan genç Kim’in ise heykeli yokmuş. Liderlerinin ardından ağıt yakan Korelileri de tarih ve kültürlerini de anlamıyoruz. Muhtemelen yanıtı, Özbey’in otelinden Pyongyang’ı izlerken andığı, 1950’lerde nüfusu 400 bin civarı olan şehre düşen 400 bin bombada! Amerikalı general MacArthur, 1951’de Kongre’de “Ben böyle bir yıkım görmedim. Sanırım pek çok insandan daha fazla kan ve faciaya tanıklık ettim, son kez orada olduğumda midem altüst oldu. Enkaza baktıktan ve binlerce kadın ve çocuğu öyle gördükten sonra kustum” diyerek anlatmıştı. Rivayet o ki sadece iki bina ayakta kalmış. Öncesinde Kore’de ağır Japonya işgali vardı; 1910’dan 1945’e kadar süren, kadınların seks kölesi yapıldığı sömürge yılları... *** Dünya bugün hâlâ Kore Yarımadası’nı bölen ve maalesef Türkiye’nin de katkı yaptığı Kore savaşının sonuçlarıyla uğraşıyor. Trump, Korelileri “Dünyanın görmediği bir ateş ve hiddetle karşılaşacaklar” diye tehdit ediyor. Genç Kim, “ABD toprağı Guam’ı yakmaya hazırız” yanıtını veriyor. Hangisi daha çılgın? Tarihleri boyunca işgal ve saldırganlığa uğramış Koreliler mi? Yoksa ABD medyasından ne kadar duygusal, dengesiz bir akıl hastası olduğunu okuduğumuz Trump mı? Hangisinin nükleer silahları savunma, hangisinin saldırı için var? Yaptırımlar altında bir tek geçmişte yardımlarına koşmuş Çin’le konuşabilen Korelilerin mi? Yoksa 1000’den fazla nükleer savaş başlığını her an ateşleme yetkisi olan ve “Onlara sahipsek niye kullanmayalım” diyebilen Trump’ın mı? İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna gelindiği aşikârken, Sovyet ilerleyişini durdurmak için jeostratejik hesaplarla Japonya’ya atom bombası atanlar mı?
basindan_tarih: 
02 Ağu 2017

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

  Trump yönetimi ABD’nin yıllardır bölgedeki müttefikleriyle birlikte Suriye’de rejim değişikliği politikalarının ana aparatı olan ‘eğit-donat’ programına son vermiş. Eğer bu doğruysa, ABD’nin Suriye’de yürüttüğü vekâlet savaşında CIA üzerinden cihatçı grupları desteklemesinin üstünü örten resmî politikasının bir ayağının sonu manasına geliyor. Diğer ayağı baki. Baki olduğu için de bu kez ‘eğit-donat’ın hevesli alıcısı olan eski ortaklarla yeni gerilimin kaynağı. * * * CIA’nın 2011 Arap isyanlarıyla birlikte Suriye’de ‘örtülü’ olarak başlattığı operasyonu, 2013’ten itibaren rejim değişikliğini ‘meşrulaştırmak’ üzere ‘eğit-donat’ ismiyle dünyaya pazarlanmıştı. Türkiye ve Ürdün üzerinden kurulan operasyon odalarıyla yönlendirilen silahlar, eğitim verilenler artık herkesin malumu. Obama yönetiminin büyük çabalarına karşın ne Batı medyasının ‘ılımlı’ pazarlamasının sahada karşılığı olabildi, ne cihatçı gruplardan ‘liberal demokrasi’ çıkartma hevesi hayata geçirilebildi. CIA kime ne vereceğini bilemez hâle düştü. İdeolojik olarak iç içe geçmiş gruplar arasında iktidar ve maddi güç kavgası patlak verdi. Nihayetinde ABD, Suriye sahasında rezil rüsva oldu, eğitilenler saf değiştirip durdu, Amerikan silahları El Kaide ve IŞİD’in eline düştü. Amerikan medyasında arkasından ‘ağıtlar yakılır’ olundu. Bu operasyonun diğer mühim sonucu da Rusya’nın 2015 sonbaharında İran ile koordinasyonlu biçimde Suriye sahasına askerî manada doğrudan müdahil olmasıydı. * * * Hâliyle bugün geldiğimiz noktada fiyaskoya dönmüş ‘eğit-donat’ı sona erdirmek Trump’a kaldı. 19 Temmuz’da Washington Post’tan haberini aldığımız bu gelişmeyi, Başkan ‘çılgın Donald’ın 25 Temmuz’da attığı ve Amerikan ana akım medyasıyla bilek güreşinin tezahürü olan şu tweeti’yle ‘doğrulamış’ olduk. Trump, “Amazon Washington Post benim Esad’la savaşan Suriyeli isyancılara yüklü, tehlikeli ve müsrif ödemelere son vermemle ilgili olguları uydurdu” diye yazdı. Böyle yazmasının sebebi Washington Post’un Suriye ile ilgili tek derdi; “Suriye’yi Rusya’ya kaptırmamak”. ABD’nin uluslararası yasaları ihlal etmesi, El Kaide’ye destek verilmiş olunması yahut on binlerce Suriyelinin hayatlarıyla ilgilenmiyorlar tabii ki. Suriye’nin çoktan ‘kaybedildiğinin’ farkına varmak istemiyorlar. Trump’ın sağı solu belli olmayan stratejisi elbette sorgulanabilir. Lakin aslında yaptığı Suriye’nin Amerika tarafından şimdilik ‘Rusya’ya kaptırılmamış’ kısmına odaklanmak. Yani aslında Trump bir üst başlık olarak ‘eğit-donat’a son vermiş değil. Sona erdirilen siyasal İslamcılar eliyle rejim değişikliği. Suriye’nin kuzeyinde Pentagon’un Suriyeli Kürtlere ‘eğit-donat’ı tüm hızıyla devam ediyor. Rakka’yı almak için güvenilen seküler Kürtler artık ABD için Suriye’nin bölünmesi hedefinde ana yatırım. * * * Bu yüzden ‘eğit-donat’ın en hevesli ortağı Türkiye ile gerilim yeni bir evreye taşınıyor. Bu yüzden Anadolu Ajansı’nda ABD’nin YPG’ye toplamda 900 TIR’ı bulan askerî malzeme gönderdiğini okuyoruz. ABD’nin IŞİD’le mücadele temsilcisi Brett McGurk’ün insanı hayrete düşürecek çıkışını da bu yeni bilek güreşine bağlamak lazım gelir. McGurk, geçen cumartesi Ortadoğu Enstitüsü’nün panelinde Türkiye’ye İdlib’deki El Kaide varlığıyla ilgili suçlamalar yöneltti. Ana teması, “İdlib bölgesinin 11 Eylül saldırılarından bu yana El Kaide’nin en büyük güvenli liman hâline geldiği, El Kaide lideri Ayman el Zevahiri’nin yardımcısının tereyağından kıl çeker misali İdlib’e gidebildiği, on binlerce silah ve yabancı savaşçının bölgeye akabildiği” oldu. McGurk bunlar için “Bu neden oluyor? Oraya nasıl ulaşabiliyorlar? Paraşütçü askerler değiller” diye sordu. Türkiye’nin güneyinde kurulan operasyon odaları, CIA’nın buradan yürüttüğü faaliyetler dünya medyasında böylesine deşifre olmuşken; insan hakikaten hem hayret ediyor, hem de ABD’nin Suriye’deki yıkıcı stratejisinin herhangi bir aktöre hayrının olup olmayacağını tekrar sorguluyor.
basindan_tarih: 
28 Tem 2017

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Geçen yazıyı Almanya için ‘ektiklerini biçiyorlar’ diye bitirdik. Bu yazıya ‘Eyyy umutlarını elin Batılısına bağlayanlar..’ diye başlamalı. Yeni değil, epeydir âdetten. Ne zaman insanlar faşizmleriyle cepheden yüzleşseler, kendi mücadelelerinden çok ‘demokrat Batı’dan’ medet ummak moda. Neoliberal sistem yeryüzünde sermaye için sınırları kaldırmış, üstüne siyasetten arındırılmış olduğu öne sürülen bir ‘uluslararası hukuk oturtmuş’ ki, sormayın! Haliyle bu ‘yamultulmuş evrensellik’ fikri ‘biri bizi kurtaracak’ hissiyatını tetikliyor. Şöyle tuhaf tezahürlerle: “ABD’deki o savcı var ya, şimdi bir çarpacak, suratları yamulacak”… “AİHM üst hukuk yolu, haklarından gelir”… “Berlin’in sabrı taştı, günlerini görecekler”… Görmezler efendim, görmezler. Eksik kalsın, bu şekliyle! İşin aslı Batılılar, yaptıkları yatırımın; yani Aydınlanma geleneği üzerine eğrisi-doğrusuyla bina edilmiş Cumhuriyet Türkiyesi’ni, işlerine gelmeyen değerleriyle gömecek olan siyasal İslamcılık’tan ‘liberalizm devşirme’ girişiminin karşılığını almakta. Bütün bu krizler ‘bu şekli ve görünümüyle’ çıkarlarını korumakta zorlanmalarından. *** Almanya Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel açıkça söyledi: “Türkiye’ye çok sabır gösterdik.” Neye ‘çok sabır’ göstermişler, orası karışık. Bütün mesele kendi vatandaşlarının da bulunduğu hak savunucularının tutuklanması mı? Yoksa sonrasında Türkiye’nin aralarında namlı BASF de dahil namlı Alman şirketlerini terörle ilişkilendirecek şekilde mayısta Interpol’e bildirmiş olması mı? Bu sorunun yanıtını dün Alman şirketlerinin yöneticilerinin Başbakan Yıldırım tarafından ağırlanmasında aramalı! Yıldırım boş yere, “Zarar görmemeniz çok önemli. Çok açık söylüyorum, biz sizi Alman şirketi olarak görmüyoruz, bu ülkenin şirketi görüyoruz” demedi. Öncesinde Ankara’dan “Biz hiçbir ülkenin Türkiye’deki yatırımlarıyla ters bir ilişkiye girmedik”, “OHAL terör örgütlerine yöneliktir, şirketlere değil” sesi boşuna yükselmedi. Elbette Gabriel, “Bu tehdit devam ettiği sürece Türkiye’deki Alman yatırımlarının devamını garanti edemeyiz” derken samimi. Zaten dipfrizdeki müzakereleri askıya alma, turist yollamama ve Türkiye’nin çıkarlarına zaten uymayan Gümrük Birliği’ni güncellememe tehdidinde de öyle. AB, 7 Haziran’ı gömen 1 Kasım tekrar seçimi öncesi İlerleme Raporu’nu erteleyerek gördüğü hizmette de samimiydi. Juncker’in ağzından “prens gibi ağırlama” sözleri döküldüğünde de. Merkel, sığınmacı krizinde her ay soluğu Türkiye’de aldığında da… *** Mesele Türkiye’ye ‘biçilen demokrasinin’ Alman şirketlerinin ne kadar hayrına tesis edileceğinde. Ankara’dakilerin “Bize ihtiyaçları var” fikri bundan. “Grevleri iptal ediyoruz ya işte” denilmesi de, S-400’lere ‘mürekkepsiz imza’ atıverilmesi de. Batı’nın Türkiye ile ilişkisindeki sistemik ikiyüzlülüğünü iyi biliyorlar. On yıllardır sol hareketlere karşı Ortadoğu’da İslamcıları, Güney Amerika ve Doğu Avrupa’da aşırı sağı destekleyen salt ABD değil. Misal Soğuk Savaş’ta Batı Almanya kimlere, niye kucak açmış, kimlere kök söktürmüştür? *** Ankara kendi vatandaşına ‘kuralsız’, Batılılara ‘kurallarıyla’ oynuyor. İçeri pazarlanan ‘milliciliğin’ fosluğunu herkes biliyor. Yazarımız Ali Sirmen’in isabetli son analizi durumun özeti: “Asıl sorun zaman içine Tayyip Bey’in ne yapacağı belli olmaz, denetlenemez bir kişi olmasındadır, demokrasi karşıtı olmasında değil.. Emperyalizm ile her uyumsuzluk, illa antiemperyalist bir politika savunuculuğu anlamına gelmez. ‘Ilımlı İslam’ (ılımlı yazılır, uyumlu okunur) modelinin bizatihi kendisi bir emperyalist pojedir. Liderinin BOP eşbaşkanlığına gönüllü adaylığını koyduğu bir kuruluşa antiemperyalist emeller yüklemek büyük aymazlıktır.” *** Asıl ‘sabrın sınırını’ başka diyarlarda değil, Cumhuriyet gazetesiyle ilgili ‘parkeci- pideci-tamirci- turizmci’ operasyonu davasında, aylarca süren esaretten sonra dimdik durup hakikatleri haykıran meslektaşımız Ahmet Şık’ta aramalı. Hukuk ve insanlık dersi veren gazete yöneticilerimizde… Yahut işlerine iade için onurlu direnişleri yüzünden hapse tıkılan Nuriye ile Semih’te.

Sayfalar