Ceyda Karan

basindan_tarih: 
15 Mar 2018

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Ülkenin yönetimine dair kararların ilelebet ‘yüce bir iradeye’ teslim edilmesini izleyip, üzerine soğuk su içmekte olduğumuz şu hazin günlerde, Küba’ya imrenerek bakıyoruz. Okul çocuklarının gözetmenlik yaptığı sandıklar eşliğinde demokrasi şenliği yapan Küba, haliyle insanın umutlarını tazeliyor, içini açıyor. *** Fidel Castro liderliğindeki 1959 devrimiyle oluşan sistemi ‘diktatörlük’ diye pazarlayan ‘medeni dünyaya’ bakmayın siz. Liberal demokrasinin geleneksel şablonuyla bile, isteseler görüntü olarak İsviçre’nin ‘doğrudan demokrasisi’ ile paralellik kurabilirler. İstemezler. O yüzden seçim sistemine dair bilgi kırıntısı bile görmedikleri haberleri işe yaramaz. Bu kez de Küba’daki seçimleri, devrimin liderlerinden 87 yaşındaki Raul Castro’nun aday olmayacağından hareketle, ‘Castro’ soyadının ‘silinmesi’ üzerine kuruluyor. Nafile bir çaba! Bu esnada Kübalılar geçen sonbaharda başlayan seçimleriyle nanik yapıyor. *** 11 milyon nüfuslu Küba’da, 26 Kasım’da 168 yerel meclisin üyeleri belirlendi. Adayların yüzde 50’yi aşamadığı yerlerde aralıkta ikinci tur vardı. Bu seçim 2.5 yılda bir yapılıyor. Bu kez üyelerin yüzde 65’i daha önce görev almamış isimler, yüzde 35’i kadınlardan oluşurken, katılım yüzde 78’i buldu. 11 Mart’ta sıra beş yılda bir düzenlenen 1265 üyenin belirlendiği bölgesel ve 605 üyenin belirlendiği Ulusal Parlamento seçimlerine geldi. Adaylar belirlendi. Bu kez resmi verilere göre yaş ortalaması 49, yüzde 86’sı üniversite mezunu, yüzde 53’ü kadın. Oy vermek gönüllüyken katılım yüzde 80’lerde. Bu da 8 milyon yurttaşın oy vermesi demek. *** Küba ‘katılımcı demokrasi’ ile yönetiliyor. Halkın İktidarı (Poder Popular) yerel meclis, bölgesel konsey ve Ulusal Parlamento üzerinde yükseliyor. 16 yaşında herkes yerel ve bölgesel meclisler için oy kullanabilir ve aday olabilir. Ulusal parlamento için 18 yaş sınırı var. Yerel meclis adayları yeteneklerine göre, komşuları ve çevreleri tarafından açık, şeffaf süreçte seçilir. Seçim gizli oyla olur. Biraz tuhaf ama sandık başlarında okul çocukları durur. Küba Komünist Partisi (PCC) aday öneremez, destekleyemez. Aslında seçimlere katılmaz. Son ulusal meclisin üyelerinin 45’i PCC üyesi değildi. PCC İspanyol sömürgeciliğine karşı ulusal kahraman Jose Marti’nin kurduğu devrimci gelenek üzerinde yükselir. 1965’te tüm partileri aynı çatıda buluşturmuş PCC ‘ideolojik önderliktir’. Üyelik, aday gösterilmek ve bir yıllık deneme sonrası olur, onur addedilir. *** Küba’da adım adım ilerlersiniz. Her an geri çağrılabilirsiniz. Seçilmek yetmez, hesap vermek gerekir. Siyasette paranın hükmü geçmez. Siyaset meslek değil, yarı zamanlı kamu hizmetidir. Tam zamanlı görev alanlar, ayrıldıkları işten ne alıyorlarsa o ücreti alırlar. Yerel ve ulusal meclislerde kararlar milyonlarca insanın on binlerce tartışma toplantısı eşliğinde alınır. Kamu sağlığından çöplerin toplanmasına, bütçeye her şey tartışılır, öneriler alınır, yasalar değiştirilir. Ulusal parlamentoda sendikalar, kadın, öğrenci ve küçük çiftçi birlikleri temsil edilir. Kadınların son ulusal parlamentodaki oranı yüzde 48.9 idi. ABD’de oran yüzde 19.4’tür. *** Ulusal meclis, Devlet Konseyi’nin bir başkan, altı yardımcı ve bir sekreter dahil 31 üyesini belirler. Yani başbakan ve kabinesini. Dış politika, ekonomik ve sosyal planlama, bütçeyi hazırlamak ve parlamento onayına sunmakla mükelleftirler. Şimdi parlamento nisanda yeni başkanı seçecek. Küba aslında yarı başkanlıktır. Başkanların bakan, büyükelçi atama yetkileri yoktur. Bu kararları seçilmiş temsilciler verir. Başkan aynı anda Devlet Konseyi’nin başı da olabilir. Ama o zaman ayrı ayrı seçilmesi gerekir. *** Onca ambargoya ve sabotaja rağmen ayakta kalan Küba sosyalizmi, mükemmel değildir. Ama okuma yazmanın yüzde 99.8 olduğu, tıbbın en ileri ülkesi, UNICEF’in çocuk hakları şampiyonu olan bu ülkenin ‘özgürlük yoksunu distopya’ diye sunumu ibretliktir. Hele de kendi sosyo ekonomik modelleriyle ‘temsili demokrasiyi’ işletemeyenler açısından. Sandık demokrasisi görünümlüleri hiç saymıyoruz. Aklımız o ‘yüce iradelerin’ yönetimine nasıl ersin!
basindan_tarih: 
09 Mar 2018

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Suriye’de BM Güvenlik Konseyi’nin 2401 sayılı ateşkes çağrısının ‘ölü doğmuş’ bir karar olduğu aşikâr. Ama bu karar Doğu Guta üzerinden hem insani dramın nasıl kullanıldığı, hem de kimin nerede nasıl durduğuna dair turnusol kâğıdı. ABD Dışişleri sözcüsü Heather Nauert en son, sözcülüğün Twitter hesabından şöyle yazdı: “Rusya Suriye çapında BM ateşkesi için oy verdi. Sonra bu kararı, Şam/Doğu Guta’da sivilleri bombalayarak görmezden geldi. Rusya ve Esad rejimine BMGüvenlik Konseyi’nin 2401 sayılıkararına bağlı kalmaları ve ihtiyaç duyulan insani yardımın 400 bin masum sivile ulaştırılması çağrısı yapıyoruz.” Rusya Federasyonu Dışişleri Bakanlığı ise Nauert’e cevabı yapıştırdı: “Selam. Sakin olun. Propaganda makineniz kontrol dışı, hepimizi spam’lıyorsunuz.” *** Dünyanın gözü önündeki bu dijital atışma, uluslararası hukukun ve BM kararlarının çıkarlar için nasıl eğilip büküldüğünü gösteriyor. 2401’in ilk maddesinde bir ay süreyle Suriye genelinde ateşin kesilmesi ve insani yardım ulaştırılması çağrısı var. Hemen ikinci maddede “ateşkesin IŞİD, El Kaide ve Nusra Cephesi gibi terör gruplarıyla, bunlarla hareket eden tüm diğer terörist örgüt, gruplar ve kurumlara yönelik askeri operasyonlar için uygulanmayacağı” açıkça belirtiliyor. Rusya ve Suriye, Şam’ın dış mahallesi Doğu Guta’dan sivillerin tahliyesi için insani koridor oluşturdu, yardım kampı kurdu ve her gün beş saatlik ‘insani mola’ ilan etti. Ama sayıları 10 binle ifade edilen, kimi zaman çıkar çatışması yaşasalar da çoğu kez birlikte hareket eden Suudi bağlantılı Ceyş ül İslam, Katar/İhvan aparatı Rahman Kolorduları, Türkiye destekli Ahrar üş Şam ve Nusra Cephesi ‘sivillerin çıkışına izin verilmeyeceğini’ açıkça ilan etti hatta sokağa çıkma yasağı koydu. *** Olay Gazze’de geçseydi, ABD’nin ‘sivilleri kalkan olarak kullanıyorlar’ diye bağıracağı aşikâr. Ama olay Şam’da rejim değişikliği hedefleyen silahlı grupların olduğu yerde geçmekte. Düne kadar Şam’a sivillerin ölüp gittiği roketleri rastgele sallarken, sivil uçakları vurmak tehdidi dahil askeri gövde gösterileri videolarını yayımlayan cihatçılar artık askeri olarak güçsüz. Ellerindeki tek silah ‘siviller’. ABD’nin tek silahı da ‘siviller’. Bu yüzden sahadaki durumdan bağımsız olarak BM İnsan Hakları Konseyi’ndeki oylamalarla ‘siviller’ kullanışlı aygıta dönüştürülüyor. Cihatçıların sivilleri bırakmayacağı Reuters haberinin içine gömülüyor. Savaş bezgini Doğu Gutalıların Suriye bayraklarıyla cihatçılara karşı gösterileri anılmıyor. ABD, yasadışı bulunduğu Suriye’de silahlı grupları eğittiği iddialarının odağındaki Tanaf bölgesini 2401’de anılan ‘Suriye geneli’ saymıyor. Rukban kampına BM yardımı girişini mevzu etmiyor. Zaten Rakka’yı yıkarken BM ateşkesini reddeden onlardı. BM kararının içeriği açık. Sahadaki durum açık. Kimin kimi korumaya çalıştığı da… Suriye başkentinin dibinde silahlıların sonu, savaşın bitmesi ve sivillerin selameti olacak. *** Riyakârlık Afrin’de de var. BM Şartı’nın 51’inci maddesine dayanıp ‘kendini savunma’ gerekçesinden operasyon yapan Türkiye, 2401 sayılı kararda Afrin’in anılmadığını belirtiyor. Batı, Afrin için Ankara’ya sadece ‘utangaç’ çağrılar yapıyor. Türkiye’nin kullandığı ÖSO gruplarının Doğu Guta’dakilerden farkı yokken; Batılılar için Doğu Guta’dakiler ‘direnişçi’, Afrin’de ABD’nin vekil güçleri Kürtlerle savaştıkları için ‘ayak bağı’. Afrin’deki ÖSO Washington Post’ta, ‘rejime karşı savaşmaya yeminli olsalar da öncelik değiştirip Türkiye saldırısını Kürtlerden intikam için kullananlar’ diye sunuluyor. *** Ankara’ya gelince... Cumhurbaşkanlığı sözcüsü İbrahim Kalın’ın El Kaide’yi de anıp ‘Doğu Guta’da terör gruplarının varlığının ateşkesi engellediği’ nüansı eşliğinde ‘rejim bunu bahane ediyor’ sözü sıkışmışlığın ifadesi. Yandaş medya, ‘Batsın sizin (BM) kararınız’ temasıyla köpürtse de belli ki, Ankara, Rusya ve Şam lehine ‘temizlik için’ çalışıyor. Siviller ve insan hakları mı dediniz? Bunların siyasetten azade olduğunu kim söylüyorsa, açıkça yalan söylüyor.
basindan_tarih: 
05 Mar 2018

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

  ABD ve dünya kamuoyuna sunulan bir haber geçen hafta hepimizi gülümsetti. CNN International, ABD’nin dört sene sonra Karadeniz’e iki destroyer birden sokarak yürüttüğü donanma faaliyetine dair haberini, ABD’li bir askerî yetkiliye dayanarak şöyle verdi: “ABD donanması Karadeniz’deki varlığını, Rusya’nın orada giderek artan varlığına karşılık olarak artırıyor.” Sosyal medyada epey alay eden çıktı. ‘Alooo olay Meksika Körfezi’nde mi geçiyor’ diye ti’ye alan çoktu. ABD’nin ‘müttefiklerini koruma’ temasıyla dünyanın her yerinde bulunma yönündeki ‘tanrısal hakkını’ sorgulayanlar eksik olmadı. * * * Tabii mevzunun şakaya vurulacak yanı yok. Olmadığını Rusya Federasyonu Başkanı Vladimir Putin’in dün ‘Artık yeter’ temalı konuşmasıyla gördük. Bu konuşma 2007 Münih Güvenlik Konferansı’ndaki kadar mühim. Putin, o tarihte Batı’ya ‘ideolojik farkımız yok artık, eşitler arası ilişki kuralım, gül gibi yaşayalım’ uyarısı yapmıştı. Dün ise “Kimse bizi dinlemedi. Eh şimdi dinleyin” deyiverdi! Putin’in RF’de anayasa icabı federal parlamentoya yıllık hitabında elbette 18 Mart seçimindeki adaylığı için iç politikayı eksik etmedi. Ana tema dünya ekonomisinin ilk beşinden olmak, çevre kirliliği, yeni bilim merkezleri, özgürlük alanlarının genişletilmesi, demokratik kurumlar ve yerel yönetimlerle sivil toplum ve yargının güçlendirilmesi oldu. Ama konumuz dış politika. Bu açıdan Putin’in çıkışları Batı’da yankılandı. Rusya’nın askerî kapasitesine dair grafik ve görseller eşliğinde ana mesajları şunlardı: ♦ Putin, ABD’nin yeni nükleer doktrinini ‘endişe verici’ diye niteledi. ABD’nin anti-balistik füze anlaşmasından çekilmesini eleştirdi. “RF’nin yeni kıtalararası ‘görünmez’ füzesi, hipersonik silahları, sualtı İHA’ları var. Askerî üstünlük için boşa çabaladınız. Her şeyi çoktan yaptık. Bizi askerî olarak yenemezsiniz. Rahat bırakın yahut fena olacak” mesajı verdi.   ♦  “Kimseye saldırma niyetimiz yok ama saldırıya uğrarsak nükleer silahlarımızı kullanırız. Müttefiklerimize de küçük, orta veya hangi düzeydeyse nükleer silah kullanırsanız yanıtsız bırakmayız.” (Bu sözleri Suriye’ye yönelik son tehditler bağlamında yorumlanabilir. Bugün Rusya’ya saldırmadan Suriye’ye aleni askerî müdahale mümkün değil.) * * * Caydırıcılığın en üst düzeyde vurgulandığı bu sözler elbette Batı’da ‘Putin özgür dünyayı tehdit etti’ diye yankılandı. ‘Kim kime ne yapıyor’ diye sorgulamadan anlaşılacak iş değil. * * * NATO/ABD’nin Sovyetler’in çöküşü ve ortada ideolojik bir mücadele kalmamasına rağmen RF’yi ‘çevreleme’ hamlesinin sonu hiç gelmedi. 2000’ler, Doğu Avrupa’nın ardından Rusya’nın hem nüfus hem yüzyıllardır geleneksel bağlarla bağlı olduğu Ukrayna ile güneyde Gürcistan’ı kopartma hamleleri eşliğinde Orta Asya’ya yerleşmekle geçti. Siloviki yüzünden RF’yi arzuladığı gibi yutamayan Batı, Moskova’ya adeta ‘Sovyetler’ muamelesi yaptı. Bugün neoliberal küresel sistemin egemenleri mali krizler eşliğinde sıkışmışlıklarını açık savaşlarla dünyaya yayarken, ara dönemlerin ardından yeniden militarist yaklaşımı benimsemekteler. ABD’nin yeni nükleer doktrini, Rusya ve Çin’i ‘hegemonyalarına tehdit gören’  savunma stratejisi ortada. CENTCOM’un komutanı Joseph Votel, “Rusya bizim belirleyiciliğimize yönelik tehdit” saptaması yapıyor. Ulusal Güvenlik Danışmanı McMaster “Uzayda yaşanacak çatışmaya hazır olmalıyız” buyuruyor. Doğu Avrupa’ya Soğuk Savaş’ın en büyük yığınağı yapılıyor. Karadeniz’e güdümlü füze destroyeri girerken, ABD’li bir yetkili, “Soğuk Savaş’ta yaptığımız danslar vardı ve herkes danstaki rolünü bilirdi.. O dansın, 2018’de Soğuk Savaş’ta olanla karşılaştırınca nasıl bir şey olacağını hâlâ çözmeye çalışıyoruz” buyuruyor. * * * Bu hâl ve gidişat içinde Putin, ABD/ Batı’yla ‘anladıkları dilden’ konuşuyor. Bir ara Soğuk Savaş’ta dünyayı ‘nükleer dehşet dengesinin’ koruduğunu söylemek modaydı. Anlaşılan Putin de ‘retro takılmaya’ mecbur kaldı. İşin şakası bir yana dünyanın hâli hayra alamet değil.
basindan_tarih: 
01 Mar 2018

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Ali Örnek’e göre Batı, Suriye ordusunun Doğu Guta’daki 10 bin militana karşı verdiği savaşı, Suriye ordusu ile halk arasında gibi gösteriyor. Ateşkesi militanlara uygulatacak bir güç olmadığını anımsatan Örnek, Doğu Guta için ‘sivil’ eksenli çağrıların cihatçılara yaradığını anımsattı. Suriye ordusu başkent Şam'ın kırsal kesimindeki Doğu Guta'yı İslam Ordusu, Fetih el Şam (eski adıyla El Nusra Cephesi), Faylak el Rahman ve Ahrar'uş Şam gibi terör örgütlerinden temizleme operasyonunu yürütürken Batı medyası Halep benzetmeleri eşliğinde uluslararası bir kampanya başlattı. BMGK'da oy birliğiyle kabul edilen ateşkes tasarısı IŞİD ve el Kaide ve onlarla hareket eden örgüt ve her türlü kurumu dışarıda tutarken, Rusya ve Suriye orduları da sivillerin boşaltılması için koridor oluşturdu. Ancak militanların ilk işi bu noktaları vurmak oldu. Doğu Guta'daki durumu ve Batı medyasının söylemlerini bölgeyi yakından takip eden gazeteci Ali Örnek ile konuştuk. ‘SİVİLLER ÖLÜYOR' KAMPANYALARI SEBEBİ AÇIK' Ali Örnek, Suriye'de başından beri kritik bir cephe olan Doğu Guta'nın militanlardan alınmasıyla savaşın —İdlib dışında- şehir görünümlü olmaktan çıkıp, kırsallara itileceğini anımsatırken, bunun 2012 öncesine dönüş anlamını taşıdığını söyledi. Örnek'e göre, Batı'dan yükselen ‘siviller ölüyor' kampanyası militanların mağlubiyetlerini önlemek için kullanılıyor ve sahada el Kaide bağlantılı aktivistlere dayanıyor: "Doğu Guta'da bu kadar fırtına kopmasının sebebi Suriye savaşının en önemli cephelerinden birisi olagelmesidir. Gerek başkent Şam'ın dibinde olması gerekse Şam'ı diğer kentlere bağlayan yolların üzerinde olması nedeniyle Doğu Guta başından beri kritik bir cepheydi. Suriye'de bugüne kadar iki büyük dönüm noktası oldu. Birincisi, 2013 baharında Hizbullah ve Suriye ordusunun militanların Lübnan'dan ikmal almasını engellemesiydi. İkincisi, Halep'in Suriye ordusu, Hizbullah, İran bağlantılı güçler ve Rusya dahil, ortak bir güçle 2016 yazında tamamen militanlardan arındırılmasıdır. Dolayısıyla, şimdi Doğu Guta üçüncü büyük cephe olarak karşımıza çıktı. Doğu Guta'nın alınması durumunda Suriye ordusu güneyde İsrail sınırına uzanabilecek, ikincisi ve en önemlisi de —Batıdan yükselen feryadın nedeni de bu- Doğu Guta'nın alınmasıyla Suriye'deki savaş, İdlib dışında şehir görünümlü olmaktan çıkaracak ve kırsallara itecek. Bu da aslında 2012 öncesine dönülmesi anlamına geliyor. 2012 öncesine dönmüş bir sahada Suriye ordusu Şam yönetiminin veya Moskova'nın Suriye'nin geleceğine dair görüşmelerde taviz vermesinin çok daha düşük bir ihtimal haline geldiği için ‘siviller ölüyor' kampanyası buradan patlak vermiş durumda." ‘DOĞU GUTA'DA DÖRT BÜYÜK GRUPTAN BAHSEDEBİLİRİZ' Örnek, Doğu Guta'da 10 bin militanın olduğunun tahmin edildiğini ve burada dört büyük grubun bulunduğunu anımsattı: "Özel olarak da Doğu Guta ile ilgili konuşursak buradaki militanlar Suriye ordusunun askeri gücüyle kıyas kabul edemeyecek kadar güçsüz durumdalar diyebiliriz. Yaklaşık 10 bin militan olduğu tahmin ediliyor. Doğu Guta'da dört büyük grup var. Aslında irili ufaklı birçok grup var ama temel olarak baktığımızda dört büyük gruptan bahsedebiliriz.'' ‘SUUDİLERİN ‘BAŞKENTİ YAKIN' TALİMATI VERDİKLERİ İSLAM ORDUSU' Örnek Doğu Guta'da bulunan dört büyük gruptan en önde geleninin Suudilerin 2013'te ‘başkenti yakın' talimatı verip 120 ton bomba sağladıkları İslam Ordusu olduğunu vurguladı: "Birincisi, Suudi Arabistan'ın desteklediği İslam Ordusu diye bilinen grup. İslam Ordusunun sicili çok karanlık, bunlar El Kaide bağlantılı değil ama, selefi tekfirci düşünceye sahipler. Kurucu liderleri Zehran Alluş, Suriye hava saldırısında ölmüştü. Yaptığı bir konuşmada demokrasiyi küfür olarak gördüklerini ve amaçlarının Suriye'deki Şii ve Alevilerin kafasını ezerek Emevi devletini kurmak olduğunu söylemişti. Bu grup IŞİD ile birlikte Adra katliamına katıldı. Daha birçok örnek sayılabilir ama asıl ilginç olanı Suudilerle ciddi bağlantıları. ABD'nin Ulusal Güvenlik Ajansı'nın 2013'te yayınladığı istihbarat raporunda Suudilerin bu gruba 120 ton patlayıcı verip, ‘başkenti yakın' talimatı verdiği ortaya çıkmıştı. Bunlar da o gün Şam'a çok kanlı bir saldırı düzenlemişlerdi." ‘KATAR BAĞLANTILI RAHMAN KOLORDULARI' İkinci en büyük grup olan Rahman Kolordularının Katar ile bağlantılı olduğunu belirten Örnek, bu grubun Şam'ın ‘İsrail'i izleyen gözü' olarak adlandırılan üssüne saldırarak, İsrail'in saldırılarına olanak sağlamış olduğuna dikkat çekti: "İkinci en büyük grup, Feylak Rahman ya da Rahman Kolorduları diye Türkçeleştirebileceğimiz Katar bağlantılı grup. Aynı şekilde selefi tekfirciler. Ancak Suudi Arabistan ile Katar arasındaki rekabet yüzünden bunlar sahada sıklıkla İslam Ordusuyla çatışıyorlar. Feylak Rahman 2012'de Şam'ın ‘İsrail'i izleyen gözü' diye adlandırılan Merci el-Sultan radar üssünü tahrip etmişti. Daha sonra kendi iddialarına göre bunu Katar'dan 3 milyon dolar aldıkları için yaptıklarını söylediler. Bu tahribattan iki ay sonra da İsrail ilk hava saldırısını düzenleyebildi Suriye'ye." ‘HEYET TAHRİR EL-ŞAM VE AHRAR ÜŞ ŞAM' Üçüncü büyük grup olarak El Kaide'nin Suriye kolu olan Heyet Tahrir el-Şam'ın Şam merkeze sızdırıp kanlı bombalı eylemler düzenlediklerini anımsatan Örnek, Türkiye'nin gözdesi olan Ahrar üş Şam'ın ise el Kaide'nin Suriye temsilcisi tarafından kurulduğunu kaydetti: "Üçüncü büyük grup, El Kaide'nin Suriye kolu olan Heyet Tahrir el-Şam yani eski adıyla Nusra Cephesi. Bunlardan çok uzun bahsetmeye gerek ama bunlar sıklıkla Doğu Guta'dan militanlarını sızdırıp Şam merkezinde bombalı saldırılar yapıyorlar ve çok sayıda insanın yaşamını yitirmesine sebep oluyorlar. Dördüncü grup ise Türkiye'nin gözdesi olarak anılan ve El Kaide'nin o dönem Şam'daki temsilcisi olarak bilinen Ebu Halid es Suri tarafından kurulan Ahrar'uş Şam.'' ‘ÇIKARLARI FARKLI OLSA DA İŞ BİRLİĞİ İÇERİSİNDELER' Doğu Guta'daki grupların farklı çıkarları olsa da iş birliği içerisinde olduklarını, El Kaide'nin hem Ahrar'uş Şam ile hem de Rahman Kolordularıyla ortak operasyonlar düzenlediğini belirten Örnek'e göre bu durum teknik açıdan BM kararının ihlal edilmeden Rusya ve Suriye'nin operasyonlarına devam etmesine imkan tanınıyor: "Yani tabloya baktığımızda aslında El Kaide bağlantılı veya değil burada çok benzer düşünce yapısına sahip, sahada farklı çıkarları ve amaçları olduğu için ayrı duran gruplar olduğu görülüyor. BM kararında Nusra Cephesinin dışarıda bırakılması çok kritik, çünkü bugün de Lavrov'un benzer bir açıklaması vardı. Bu açıklamada bu grupların Doğu Guta'da iş birliği yaptıklarının söylenerek ateşkese dahil olamayacaklarının söylenmesi meselesi önemliydi. Çünkü teknik açıdan Suriye'ye ve Rusya'ya baktığımızda, BM Güvenlik Konseyi'nin kararını ihlal etmeden Doğu Guta'da operasyonlarını sürdürebilmelerine imkân tanınıyor. Gerçekten de sahada bu gruplar, özellikle Rahman Kolordularının kontrolündeki Guta'nın batısında El Kaide varlığı var ve El Kaide hem Ahrar'la hem de Feylak'la ortak operasyonlar düzenliyor." ‘BATININ MEDYA KAMPANYALARI İSLAMCILARLA BAĞLANTILI AKTİVİSTLER' Batı'nın Doğu Guta'daki durumu Suriye ordusu ile halk arasında svaaş varmış gibi göstermeye çalıştığına vurgu yapan Örnek, önceden bu bölgedeki meseleyi askeri açıdan ele alıp sivilleri önemsemeyen Batı'nın medya kampanyasına dikkat çekti: "Suriye yönetiminin ve Rusya'nın da iddiası Doğu Guta'da hiçbir şekilde sivillerin ölmediğidir. Suriye ve Rusya ‘sivilleri hedef almıyoruz' diyor. Bunlar teknik olarak birbirinden farklı şeyler. Yani ‘kasti sivil kaybına yol açacak saldırılarda bulunmuyoruz ancak militanlara yönelik saldırılarda siviller de yaşamını yitirebiliyor' diyorlar. Resmi savunmaları bu yönde. Dolayısıyla gerçekten ikisi birbirinden farklı şeyler. Sonuçta bir suçun oluşması için kastın da olması gerekiyor. Fakat ortada çok yoğun bir medya kampanyası var ve bu medya Doğu Guta çatışmalarını, Suriye ordusuyla Doğu Guta'da sıkışmış sivil halk arasında bir savaş varmış gibi lanse ediyor. Muhaliflerden, sahada militanlarla beraber hareket eden ‘aktivistlerden' veya işte Syrian American Medical Society dedikleri Müslüman Kardeşler bağlantılı gruplar ya da El Kaide liderinin 'devrimin gizli savaşçıları' diye teşekkür ettiği Beyaz Baretlilerden alınan görüntüler ve onların iddiaları haberlere yansıyor. Bu da tek taraflı bir görüntü veriyor. Yani ortaya şöyle bir tablo çıkıyor: Esad diye bir ‘manyak' var, bu ‘manyak' kentten kente gidiyor ve hobi olarak sivilleri öldürüyor gibisinden bir görüntü yansıtılıyor. Ama gerçekte durum bu değil. 2012-2013'te savaş Guta'ya ilk girdiğinde Batı basınının bunu nasıl gördüğüne bakalım. O tarihte yani 2012-2013'te 600 bin kişi mülteci durumuna düşmüş ve binlerce sivil ölmüştü. Batı medyası bunun haberlerini, ‘militanlar Esad'ın kalbine ilerliyor veya çatışmanın sesi Esad'ın sarayından da duyuluyor' şeklinde vermişlerdi. Yani tamamen meseleyi askeri olarak ele alıyorlardı ve hiçbir şekilde sivil kayıplara, sivil dramına odaklanan bir tablo çizmiyorlardı. Dolayısıyla ortada gerçekten politik olarak savaşı Suriye halkıyla Suriye ordusu arasında gösterme eğilimi var. Ama bu çok yanlış olur. Çünkü Halep'ten de başka bizim elimizde örnekler var." ‘ÜMRAN ÇOCUK ÖRNEĞİ' Örnek, Batı basınında Halep'teki savaşın sembolü olarak çokça kullanılan Ümran Dakniş'i hatırlatarak ve Dakniş'in babasının çocuğunun kanının Suriye hükümetine karşı kullanıldığını şeklinde açıklama yaparak, militanlarla İdlib'e gitmeyip, Halep'te kalmış olduğuna dikkati çekti. Ancak Batı medyasının bu vakayı Şam'a karşı kullanıp hakikat ortaya çıkınca görmezden geldiğini anımsattı: "Mesela Ümran Dakniş olayı var, hatırlarsak ambulansın içinde yüzü gözü kan içinde oturan küçük çocuk. Bütün Batı basınında sembol oldu, Halep'teki yıkımın ve mezalimin sembolü oldu. Daha sonra, 2016'da militanlar kenti terk ettiğinde Ümran Dakniş'in babası kendisi militanlarla İdlib'e gitmeyi de kabul etmemiş ve militanların, çocuğunun kanını Suriye hükümetine karşı kullandığını söylemişti. Baktığınızda fotoğraf Esad'ın mezalimi olarak gösterirse de arkasındaki hikayeyle birleştirildiğinde bambaşka bir tablo çıkıyor. Buna çok dikkat ediyorlar yani fotoğraf var ama hikayesi yok, ya da hikâye var ama görseli yok. Böyle olunca da savaşı Suriye halkı ve Suriye ordusu arasında göstermeyi başarabiliyorlar kendileri açısından. Ama bu ne kadar sağlıklı bir propaganda orası meçhul. Geçenlerde WP'nin muhabiri Suriye haberlerimiz okunmuyor diye şikâyet ediyordu. Okunmaması çok normal değil mi?" ‘100 KİLOMETREKARE ALANDA 13 TANE HASTANE VURULDU İDDİASI' Örnek, Doğu Guta'da ‘13 tane hastanemiz vuruldu' iddiasını yayan ‘Syrian American Medical Society' adlı grubun Müslüman Kardeşler bağlantısına vurgu yaptı ve 100 kilometrekarelik bir alan olan Doğu Guta'da 13 tane hastane bulunup bulunmadığı konusundaki garipliğe dikkati çekti: "Syrian American Medical Society (SAMS) Dedikleri grup Müslüman Kardeşler bağlantılı bir grup. Adını yazamıyorlar bu yüzden. Doğu Guta 100 kilometrekarelik bir alan ve orada ‘13 tane hastanemiz vuruldu' diyorlar. Yani 100 kilometrekarelik bir alanda 13 tane hastane olabilir mi? Bu biraz garip. İstanbul'da birçok merkez ilçede bile bu kadar çok hastane olduğunu sanmıyorum." ‘ABD VE BATININ KİMYASAL SİLAH İDDİALARINA MİLİTANLARIN İHTİYACI VAR' Örnek, kimyasal silah kullanıldı iddiasının Suriye'nin her hamlesine karşı kullanıldığını söylerken, Suriye ordusunu dengeleyecek güçte olmayan militanların ABD'nin ve Batının kimyasal silah söylemlerine ihtiyacı olduğu yorumunu yaptı: "Kimyasal silah Suriye'nin her hamlesine karşı kullanılan bir kampanya. Batılı ülkeler bunu yapıyor. Önce Obama ‘kimyasal silah kullanımı kırmızı çizgimizdir' demişti. Daha sonra güncel olarak Fransa çıktı ve ‘Esad kimyasal silah kullanırsa onu vururuz' dedi. ABD de aynı açıklamayı yaptı. Dolayısıyla ortada militanları bu tip provokasyonlara girişmeleri için teşvik eden açıklamalar silsilesi var. Yani Çehov'un bir sözü var ‘tabanca görünürse patlar' diye. ‘Kimyasal silah kullanımı kırmızı çizgimizdir derseniz' birileri çıkar kimyasal silah kullanır. Militanların buna ihtiyacı var. Askeri olarak Suriye ordusunu dengeleyebilecek güçte değiller. Dolayısıyla ortadaki hikâye az çok anlaşılıyor. Yani bir süre önce Han Şeyhun'da kimyasal kullanıldığı, sarin gazı kullanıldığı iddia edildi. ABD istihbarat raporu yayınladı, Beyaz Saray ABD İstihbarat Cemiyetiyle ortak rapor yayınladı. Raporda ‘Suriye ordusunun sahada gerilediği bu yüzden kimyasal silah kullandığı' iddia ediliyordu. Ancak Suriye ordusu o sırada gerilemiyordu, ilerliyordu. Çok basit noktalarda bile hatalar içeren raporlar yayınladılar." ‘ABD, ‘ESAD KİMYASAL SİLAH KULLANDI' DİYİP SONRA ‘KANIT BULAMADIK' DİYEBİLİYOR, ÇÜNKÜ KİMSE SORGULAMIYOR' Suriye'ye yönelik söylemlere tümüyle şüpheyle yaklaşmak gerektiğini dile getiren Örnek'e göre ABD, ‘Esad kimyasal silah kullandı' deyip ardından ‘kanıt bulamadık' diyebilecek pervasızlıkta çünkü Batı basını da dahil kimse olanları sorgulamıyor: "Tabii bunu Batı basınında sorgulayan olmadığı için bu konuda elleri rahat. Kimyasal silah kullanımını iddia edenler de aynı çevreler, Beyaz Baretliler Han Şeyhun'da başrollerdeydi. "Syrian American Medical Society (SAMS) de başroldeydi. Bu iki grup uzun süredir Suriye'ye müdahale çağrısı yapıyor. Dolayısıyla tümüyle şüpheyle yaklaşmak gerekiyor. Burada ‘kimin yararına' sorusunu defalarca kez sorup bunun en ince ayrıntısına kadar yanıtını almak gerekiyor. Aksi halde çok yanıltıcı sonuçlar, Irak'taki gibi, Irak'ın işgaline gerekçe olan kimyasal silah stoku iddiası gibi çok yanıltıcı sonuçlara varılabilir. Mattis ve ABD'nin ‘kimyasal silah kullanımı kırmızı çizgimizdir' deyip sonra Esad'ın kullandığını söyleyip ardında da çıkıp ‘delilimiz yok' cümleleri bu kadar pervasızca ve rahat söylenmesinin nedeni Avrupa'dak bunu sorgulayabilecek ve Irak savaşında en azından muhalif çizgide duran liberal sol kesimin tam da bu savaşın çığırtkanı olmasıyla alakalı. Dolayısıyla kimse sorgulamadığında çok rahat açık açık konuşabiliyorlar." ‘ATEŞKES AFRİN'İ DE KAPSIYOR AMA TÜRKİYE, RUSYA YA DA ABD'DEN VETO GÖRMEDEN BM KARARINA BAĞLI KALMAZ' BM kararlarının ‘kimin gücü kime yeterse' gibi bir uluslararası ortam yarattığını söyleyen Örnek'e göre BMGK kararı Afrin'i kapsıyor ama Türkiye, Rusya ya da ABD'den veto görmeden BM kararına bağlı kalmaz: "BM kararları genelde ‘kimin gücü kime yeterse' gibi bir uluslararası ortam yaratıyor. Baskı kuran, güçlü olan genellikle Suriye konusunda özellikle geri adım atmıyor. Mesele İsrail'in Golan Tepelerindeki işgali BMGK tarafından kınanmıştı ve İsrail askerlerini geri çekilmeye davet edilmişti ama bugün bu karar uygulamadı. Bu karar teknik olarak Afrin'i kapsıyor, bunu tartışmaya bile gerek yok. Çünkü hiçbir istisna tanımadan Suriye genelinde sadece örgütler istisna tutuldu ki bunun içinde Türkiye'nin terör örgütü olarak kabul ettiği PKK/YPG yok. Dolayısıyla da kararın Afrin'i kapsadığı çok açık. Ancak şöyle bir soru çıkıyor ortaya: Türkiye eğer operasyona devam ederse BMGK kararını Türkiye'ye karşı kim uygulayacak? ABD ya da Rusya mı? Burada aslında mesele biraz da bu. BM ortak karar alıp, ortak askeri güç oluşturup Türkiye'ye müdahalede bulunamaz. Ama zaten Türkiye'nin Afrin operasyonu uluslararası meşruiyet açısından tartışmalıydı. Bu karar Türkiye'nin operasyonunu daha da tartışmalı hale getirir. İleride bir gün hani sahada güçler değiştiğinde Suriye ordusu Türkiye'ye ‘buradan çıkın' dediğinde elinde Türkiye'ye karşı daha fazla uluslararası diplomatik koz olmuş olur. Onun dışında Türkiye'nin ABD'den ya da Rusya'dan veto ya da kırmızı ışık görmeden bu BM kararına bağlı kalacağını düşünmüyorum." ‘BM KARARLARININ İÇİNDE YAPAYLIK VAR, TERÖR ÖRGÜTÜ TANIMI MUALLAK' Örnek, BM kararlarının içinde uygulanmaması için yapaylık barındırdığını belirtirken, karardaki terör örgütü tanımının muallak olduğuna işaret etti ve Şam merkeze yönelik Doğu Guta'dan devam eden saldırıları hangi güç durdurabilir sorusunu sordu: "Suriye'deki savaşın başından beri duruma baktığımızda BM kararlarının uygulanmaması için kararların içinde yapaylık olduğunu görüyoruz. ‘Terör örgütü' tanımı çok muallak. Diyorlar ki: ‘Biz El Kaide'yi terör örgütü olarak kabul ediyoruz'. Ama El Kaide ile sahada bağlantılı birçok örgüt var. Nusra cephesi ya da şimdiki adıyla HTŞ, El Kaide bağlantılı. Ama Ahrar uş Şam da El Kaide bağlantılı. Ya da İdlib'de birlikte hareket ettikleri Türkistan İslam Partisi de El Kaide bağlantılı. Ancak baktığımızda El Kaide denilince parmaklar sadece Nusra cephesini işaret ediyor. Dolayısıyla ortada kararın ölü doğmasına yol açacak, kendi içinde çelişkiler var. Dahası Şam yönetimine ateşkes için baskı yapılıyor, ancak sahada militanları kim kontrol edebilir? Bunların Şam merkeze yönelik hala devam eden roketli saldırılarını hangi güç durdurabilir? Kimin sözü tam olarak silahlı gruplar üzerinde geçiyor ve bu kişilere kim çıkıp tamam artık durun diyebilir? Dolayısıyla karar adeta bir tiyatro gibi. Herkes sürecin kendince en iyisini istediğini söylüyor ama ortada bu kararı uygulayabilecek Rusya ve Şam dışında bir özne yok. Sonuçta Şam yönetimi merkezi bir güç ve kendi ordusu üzerinde söz sahibi. Ama silahlı gruplar adına kim teminat verebilir?" ‘ŞAM'A SİVİL EKSENLİ ÇAĞRILAR MİLİTANLARI SİVİLLERİN AYRILMASINI ENGELLEMELERİ İÇİN CESARETLENDİRİYOR' Ali Örnek son olarak Suriye yönetimine operasyonu durdurması için yapılan çağrıların militanların sivilleri savunma kalkanı olarak kullanması konusunda cesaretlendirdiğini görüşünü dile getirdi: "Sivil eksenli olarak Suriye yönetimine operasyonu durdurması için yapılan baskı aslında militanların Doğu Guta'dan sivillerin ayrılmasını engellemeleri için cesaretlendiriyor. Çünkü şu an siviller onların açısından adeta bir savunma kalkanı. Dolayısıyla bu savunma kalkanından olmak istemeyeceklerdir. Aksine bu tartışmayla Doğu Guta'daki kriz daha da derinleşmiş oluyor. ABD, Fransa ve İngiltere Suriye yönetimine baskı yaptıkça aslında militanları orada sivilleri rehin tutmaya devam etmeleri için cesaretlendirmiş oluyorlar. Bu durumda da hem bunu yapıp hem de sivil trajedisinden bahsetmek çok samimiyetsiz geliyor."
basindan_tarih: 
14 Şub 2018

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

  Suriye’de yeni seneye ‘toz-duman’ görüntüsü altında girilse de gayet net seçilebilen iki buçuk cephe var. İlki; Rusya, Suriye, İran ile Lübnan Hizbullah’ı. İkincisi; ABD, İsrail, geride duran Körfez hattı ile Ürdün. Ortada iki hasım güç; Birinci cephede gibi görünürken, ikinci cephe ile anlaşmak arzusundaki Ankara. İkincisi de stratejik tercihini ABD’den yana yaparak ikinci cephede bulunsa da birinci cepheyi kollayan Suriyeli Kürtler-PYD/YPG. *** Bu cephelerde son günlerde asıllar ve vekiller üzerinden bir dizi provokatif vaka yaşandı. İdlib’de 3 Şubat’ta el Kaide unsurları MANPADS’lerle Rusya’nın S-25 uçağını düşürdü. Kuzeydoğu hattında Deyr ez Zor’da 7 Şubat’ta Suriye hükümetine bağlı Arap aşiretler ve Rus milisler enerji kaynaklarını SDG’den geri almaya çalışırken ABD’nin ‘meşru müdafaa’ iddialı saldırısına uğradı. Afrin’de 10 Şubat’ta Türkiye’nin helikopteri düşürüldü. Son olarak İsrail, yine 10 Şubat’ta Golan bölgesinde bir İran İHA’sının sınırı ihlal ettiği iddiasıyla Suriye’yi vurdu. Ama Suriye hava savunması bir F-16’sını düşürdü. Sonuncusu İsrail’i de aşıp ikinci cephenin vaziyetinin resmini veriyor. *** Tarafların pozisyonlarına göre aktarımları farklı olsa da İranlı kaynakların ‘tuzak’ beyanından çıkan resim şu: İsrail, ilhak ettiği Golan sınırında -geçen haftaki yazımda aktardığım- kol kanat germiş olduğu cihatçı unsurları gözleme faaliyeti için gönderilen İHA’yı derhal tespit edip vurdu. İsrail uçakları Suriye içlerinde İHA üssü olduğu düşünülen T4 dahil bir dizi yeri vurmaya giriştiğinde tatsız bir sürprizle, Suriye hava savunmasının yoğun ateşiyle karşılaştı. Bir F-16’ları vuruldu. Paraşütle atlayan iki İsrail pilotu yaralandı. Rivayet o ki, ikinci bir jet hasar gördü. ‘Görünmez’ denilen F-16’yı biraz ‘antika’ kalan S-200’lerin (NATO’daki ismiyle SA-5) vurduğu söyleniyor. Her halükârda bu 1980’lerden beri bir ilk. İsrail krizin başından beri defalarca Suriye hava sahasını ihlal edip tehdit gördüğü hedefleri vuruyordu. Bu kez ‘bedelsiz kalmaz’ yanıtını aldı. Bu İsrail için Ortadoğu semalarında hava üstünlüğünün sonu manasına geliyor. *** Suriye’nin bu hamleyi Rusya’dan habersiz yapması imkânsız. Zira hava sahasının kontrolü Rusya’da. Ancak kendi güvenlik çıkarları doğrudan söz konusu değilse sakin duran ve askeri gücünü kapsamlı siyasi çözüm için kullanmakta kararlı olan Rusya, güneyde aleni cephe arzulayacak değil. Nitekim krizi durduran Moskova oldu. İsrail Başbakanı Netanyahu, Rusya lideri Putin ile görüştü. Üstelik Rusya açıklamasında ‘taraflar tehlikeli bir kargaşaya sürüklenecek bir adımdan kaçınmaya’ çağrılırken İsrail’in ‘kendini savunma’ söylemi benimsenmedi. Netanyahu, Putin ile Soçi Ulusal Diyalog Kongresi sırasında da Moskova’ya gidip görüşmüştü. Uçağını yitirmesi Rusya’yı İran’dan uzaklaştıracak türden bir sonuç alamadığının net göstergesi oldu. *** İsrail elbette ABD’den her zamanki sözel desteği aldı. Ama ABD’nin şu anda ötesine gücü yetmez. Suriye’nin kuzeydoğusunda ittifak ettiği Kürtler ile NATO’daki müttefiki arasında sıkışmış halde. Kürtlerle ittifakı Ankara’yla bela yaratıyor. İran’ı hedefe koyan stratejisinden hareketle tümüyle Türk hükümetiyle ittifak etse, Ankara’nın sahada denge değiştirici gücü yok. Rus Su-25’inin düşürülmesi sonrası Rusya’nın Türkiye’ye hava sahasını beş gün kapatması ‘sınırı’ göstermişti. Ayrıca ABD Batılı düşünce kuruluşlarında ‘Türkiye’yi yitirme’ söylemlerine karşılık, Ankara’nın Rusya safına geçmeyeceği de biliniyor ama neo-Osmanlı gündemini Kürtlerle uyumlulaştırılamıyor. *** ABD’nin rejim değişikliği hedefi boşa çıktığından beri ‘kaos stratejisiyle’ Suriye’ye tutunma, istemediği türden çözüm ve barışa mani olma çabası artık en sıkı müttefiki İsrail’i de tehlikeye sokuyor. İsrail sınırın dibinde bir İran ile Hizbullah’la karşı karşıya, Filistin örgütleri dahil yeminli düşmanları buluşuyor. Suriye savaşı tıpkı Türkiye gibi İsrail için de daha büyük belalar yarattı. Türkiye’dekilerin aksine İsraillilerin realist tutumu Netanyahu’ya rağmen baskın gelmezse, durum parlak değil.
basindan_tarih: 
01 Şub 2018

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

  Kerim Has’a göre Soçi gerilimlerin gölgesinde toplandığından süreç kırılgan. Afrin sebebiyle PYD Kongre'de yer almasa da çıkarları temsil ediliyor. Rusya’nın, Türkiye'nin operasyonuna Afrin'in Şam'a iadesi öngörüsüyle geçit verdiğini belirten Has, Afrin'de başarı kaydedilirse Rusya'nın, aksi halde ABD'nin Kürt vizyonunun kolaylaşacağı görüşünde. Uzun zamandır konuşulan Suriye Ulusal Diyalog Kongresi 29 Ocak'ta Soçi'de toplanırken, anayasa, seçimler, siyasi geçiş süreci gibi konuların konuşulması bekleniyor. Ancak Kongre, Türkiye'nin Afrin'e yönelik operasyonu ve İdlib'teki gelişmelerin gölgesinde toplandı. Türkiye'nin operasyonu Menbiç ve Fırat'ın doğusuna genişletme açıklamaları ABD'ye toslamış görünürken, Ankara'nın İdlib'e yürüme çıkışı da tartışılıyor. Soçi Kongresi'nin anlamını ve son gelişmeleri Moskova Devlet Üniversitesi'nden Kerim Has ile konuştuk. ‘SOÇİ SİYASİ SÜRECİN BAŞLAMASINI HEDEFLİYOR' Kerim Has'a göre Soçi ile asıl hedeflenen Cenevre ve Astana süreçlerinde yer alan gruplarla bir şekilde siyasi süreci başlatmak ve bu sürecin uluslararası meşruiyetini de sağlayarak Cenevre'yi hareketlendirmek: "Soçi'de düzenlenecek kongrede asıl hedeflenen, öncelikle Suriye rejimiyle, sahada bulunan silahlı muhalifler ve bununla birlikte yine sahada bulunmayan silahsız muhalifler veya yurt dışında bulunan, Cenevre toplantılarına katılan silahsız muhalif grupların birlikte katılımıyla bir şekilde siyasi sürecin başlatılması olmuştu. Nitekim Cenevre'deki toplantılarda silahlı muhalif grupların temsilcileri çok yer almadı. Astana'da ise Cenevre'de yer alan gruplar değil de sahada bulunan, en ılımlısından en radikaline kadar birçok muhalif grup yer almıştı. İşte Rusya bunların birleştirilip bir şekilde siyasi sürecin konuşulmasını istiyordu. Ekim ayında Putin bu teklifi yani Soçi kongresi fikrini gündeme getirmişti. Bu sürecin her halükârda Astana'dan Cenevre'ye taşınması lazımdı. Çünkü uluslararası bir meşruiyet de gerekiyordu. Sadece üç ülkenin yani Rusya, İran ve Türkiye'nin çözebileceği bir sorun değildi bu. Dolayısıyla Astana'da tabiri caizse 'yemeğin pişmesi' gerekiyordu. Bunu da Soçi'de hazırlayıp Cenevre sürecini hareketlendirip, canlandırıp burada da son noktayı koymak istiyordu. Ancak gelinen noktada, son aylarda, sahada ciddi değişimler söz konusu oldu. IŞİD'i yendiğini ilan etti Rusya —ki bu büyük oranda doğru- ve şu an IŞİD çok büyük güç, toprak hakimiyetini kaybetmiş durumda. Ancak özellikle İdlib bölgesinde El Nusra'nın bir hareketliliği var. İdlib'in haricinde biliyorsunuz ay başında yaşanan Rus üslerine yönelik saldırılar söz konusuydu." ‘KONGREDE PYD FİZİKSEL OLARAK YER ALAMASA DA ÇIKARLARI KONUŞULACAK' Kongrenin birden fazla kez düzenlenmesi söz konusu olduğu için şu an katılım göstermeyen grupların diğer toplantılara katılmasının mümkün olduğuna dikkat çeken Has'a göre Afrin operasyonu PYD'nin katılımını fiziksel olarak engellese de PYD ve Kürtlerin çıkarları da bu kongrede konuşulacak: "Bunun haricinde Türkiye'nin başlattığı Afrin operasyonu var. Burada PYD'nin de katılması söz konusuydu. PYD de sahada bir şekilde toprak hakimiyeti olan bir örgüt, Türkiye terör örgütü olarak kabul etse de Rusya bu görüşte değil. Dolayısıyla yüzde 20-25 Suriye'nin topraklarını kontrol eden bir grubun katılımını da amaçlamıştı Rusya. Ancak Afrin operasyonu ile birlikte PYD temsilcileri fiziksel olarak yer almayacak. Rus yetkililerin ifadelerine baktığımızda muhtemelen PYD fiziksel olarak yer almasa bile Soçi'de PYD'nin çıkarlarının veya taleplerinin de konuşulduğu bir format söz konusu olacak. Bu anlamda, genel olarak sadece PYD değil, ancak Kürtlerin de münferiden temsil edildiği bir format söz konusu bugün başlayan kongrede. Belki burada Rusya'nın planlarını zedeleyici bir durum, Suudi destekli Yüksek Müzakere Heyeti'nin katılmama kararı. Katılım konusunda yaptıkları oylamada 34 kişiden 24'ü katılmama konusunda oy kullanmış, dolayısıyla 25'i eğer bu şekilde oy kullanmış olsaydı belki bundan sonra hiç katılımları söz konusu olmayacaktı. Ancak Soçi Kongresi'nin bundan sonra birden fazla düzenlenmesi söz konusu olduğu için ilerleyen süreçte bu Yüksek Müzakere Heyeti Soçi Kongresi'ne tekrardan katılabilir." ‘İLK PLANLANDIĞI GİBİ OLMASA DA KISA SÜREDE BU ŞEKİLDE TOPLANILMASI BİR BAŞARI' Has'a göre kongreye Birleşmiş Milletler (BM) Suriye Özel Temsilcisi De Mistura'nın katılımı Rusya'ya istediği uluslararası meşruiyeti sağlama imkânı verirken, sahadaki şartlar dikkate alındığında kongrenin böyle bir katılımla ve böyle bir içerikle toplanabilmesi bir başarı sayılabilir: "Suriye konusundaki Birleşmiş Milletler Özel Temsilcisi Staffan De Mistura'nın da katılımı da söz konusu. Bu da bir anlamda Soçi Kongresi'ne Rusya'nın istediği uluslararası meşruiyeti sağlama imkânı verdi. Bu açıdan tabii ilk etapta Ekim ayında Rusya'nın planladığı bir Soçi Kongresi ile karşı karşıya değiliz ancak her halükârda sahadaki şartlar dikkate alındığında böyle bir toplantının şu aşamada bu içerikle, bu katılımcı listesiyle gerçekleşmiş olması da neticede bir başarı sayılabilir." ‘ESAD'LA İLGİLİ SÖYLEMİ GEÇERSİZ KILIYOR' Kongrenin çeşitli kesimlerden 1600 kişinin davet edilmesiyle toplanmasının, Esad'ın görevden ayrılması yönündeki söylemleri geçersiz kıldığı yorumunu yapan Has, kongrede anayasa ve seçimlerin gündeme geleceğini belirtirken Türkiye'nin yürüttüğü Afrin operasyonunun ise kaçınılmaz olarak kongrenin gidişatını etkileyeceği fikrini dile getirdi: "Başkalarının da sürece dahil edilmesi pek tabii bir hedef olarak konabilir. Kongrede muhtemelen ana gündem olarak yeni Suriye'nin anayasası konuşulacak. Bu konuda bir komisyonun kurulması söz konusu. Rusya bu komisyonun özellikle Birleşmiş Milletler'in gözetiminde faaliyetlerini sürdürmesini istiyor ki meşruiyet alanı genişlesin. Öte yandan seçimler konusunda bir komisyon kurulması mümkün olabilir. Seçimlerin bir şekilde meşru açıdan düzenlenmesi, yurt dışındaki Suriyeli mültecilerin de bu seçimlere katılımı konusunda ciddi bir komitenin kurulması söz konusu olabilir. Belki siyasi geçiş süreci konusunda müzakereler yürütülebilir. Kısa vadede kongreye 1600 kişinin davet edilmesi, kayda değer bölümünün katılımı zaten Esad'ın görevden ayrılması gerektiği söylemlerinin de yine bu gruplarca geçersiz sayıldığı anlamına gelir ki, bu da her halükârda aslında Esad'ın Soçi sonrası koltuğunu pekiştirmesine yardımcı olacak bir durum. Bu yönden bakıldığında, siyasi geçiş sürecinde henüz Esad'ın görevden ayrılması meselesinin konuşulmayacağı anlamına gelir. Muhtemelen Suriye'deki merkez çevre ilişkileri de bu kongrede konuşulacak. Güvenlik kurumlarının devlet yapısındaki rolü özellikle muhalif gruplarca önemli bir husus olarak görülüyor. Dolayısıyla bunların konuşulması söz konusu. İlerleyen sürece göre Türkiye'nin Afrin operasyonunu ne şekilde genişleteceği, muhtemel başarısı ya başarısızlığı da Soçi'deki kongreyi ilerleyen dönemdeki tekrardan toplanma meselesini, içeriğini, katılımcıları da muhtemelen etkileyecektir. Dolayısıyla bu çerçevede değerlendirmek gerekir." ‘RUSYA AFRİN'İN ESAD'A DEVREDİLECEĞİ ÖNGÖRÜSÜYLE ‘YEŞİL IŞIK' YAKTI' Has, Türkiye ile Rusya'nın Afrin operasyonu bittikten ve belli hedeflere ulaşıldıktan sonra buranın Esad yönetimine devredilmesi konusunda fikir birliği içerisinde oldukları görüşünü dile getirirken, Moskova'da 'Afrin'de başarısızlık' ihtimalinin de göz ardı edilmediğini belirtti: "Türkiye, Afrin operasyonu konusunda Rusya ile bir mutabakata varırken muhtemelen bu operasyonun gidişatı konusunda da bir mutabakata varılmıştır. Bunun öyle olduğunu düşünüyor ve biliyorum. Türkiye Afrin'e operasyon gerçekleştirdikten sonra ve Rusya ile belirlenen hedeflere ulaştıktan sonra bu bölgenin kontrolünü Esad yönetime devretmesi konusunda zannediyorum ki Moskova ile bir fikir birliğine varmış durumda. Zaten bu öngörüyle bir anlamda Moskova'da Afrin operasyona ‘yeşil ışık' yakmıştı. Dolayısıyla Moskova'nın Afrin'in veya Kürtlerin veya özel anlamda PYD'nin tamamen yok edilmesi şeklinde bir yaklaşımı yok. Öte yandan Türkiye'nin tabii Afrin'de ilerlemesi ne şekilde başarı sağlayacağı da önemli. Başarısız olma ihtimali de Moskova tarafından göz ardı edilmiyor. Birçok Rus askeri uzman bunu dile getiriyor. Ancak her halükârda büyük oranda askeri kapasitesini Afrin'e yoğunlaştırırsa burada başarı sağlaması söz konusu olabilir. Tabii bundan sonrası süreç nereye evirilecek? Eğer Afrin'den sonra Türkiye'nin Menbiç'e yürümesi konusunda bir yaklaşım söz konusu olursa benim tahminlerime göre Moskova burada Türkiye'nin ABD ile karşı karşıya gelmesinden çok fazla rahatsız olmaz. Bu durum Rusya'nın kısmi oranda işinde gelebilir." ‘ERDOĞAN İDLİB KONUSUNDA GÖZLEM NOKTALARININ ARTTIRILMASINI KASTETMİŞ OLABİLİR' Has'a göre Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan geçtiğimiz günlerde yaptığı ‘İdlib'e de yürüyeceğiz' açıklaması ile buradaki gözlem noktalarının arttırılmasını ve terör örgütleriyle diğer grupların birbirinden ayrılmasını kastetmiş olabilir: "İdlib meselesinde ise Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın geçtiğimiz günlerde bir açıklaması olmuştu. Kısa bir açıklama olduğu için içerikte tam ne kastetti emin değilim. Ancak şu söz konusu olabilir. İdlib'teki cihatçı grupların, terör örgütlerinin birbirinden ayrılması, Rusya ile iş birliği içerisinde bir çatışmasızlık bölgesi bağlamında bu sözler söylenmiş olabilir. Burada TSK dört gözlem noktası kurmuştu. Buradaki grupların buradan bir şekilde elimine edilmesi gerekiyor. Ya bir şekilde Türkiye'nin operasyon yürüttüğü Afrin bölgesine ya da Fırat Kalkanı bölgesine Tel Rıfat üzerinden bir koridor açılarak buraya transfer edilecekler veya buradaki cihatçı muhalif gruplar şu anda Suriye ordusunun Rus Hava Kuvvetleri desteğiyle İdlib'e yönelik şu anda yürüttüğü operasyon ile yok edilecekler. Bu da ayrı bir sıkıntı. En son Lavrov'da ifade etmişti Türkiye'nin İdlib'te 24 tane gözlem noktası kurması gerekiyordu bunun sadece dördü kuruldu. Erdoğan bu sayının arttırılmasını kastetmiş olabilir ya da bu grupların bir şekilde koridor açılarak Türkiye'nin operasyon yürüttüğü bölgelere taşınması söz konusu olabilir. Burada da Esad'ın, Rusya'nın bir şekilde özellikle Rus üslerine yönelik tehdidin hissedildiği İdlib'teki konumunu güçlendirmesi amaçlanıyor olabilir." 'MOSKOVA, İDLİB'İN BİR AN ÖNCE ŞAM'IN KONTROLÜNE GEÇMESİ YÖNÜNDE YAKLAŞIMA SAHİP' Türkiye'den İdlib konusunda yapılan açıklamaların Rusya'da ‘fetih operasyonu' olarak anlaşılmadığını söyleyen Has'a göre Rusya, İdlib'in bir an önce Şam'ın kontrolüne verme yönünde bir yaklaşıma sahip, zaten Afrin'e yeşil ışık yakılmasının sebeplerinden birisi de bu: "Yani bu Türkiye'nin fetih operasyonu olarak anlaşılmıyor. Ben İdlib'in Türkiye'nin kontrolüne geçmesi yönünde bir ifadeyi Rusya'da ne uzmanlardan ne de yetkililerden duydum. Tam tersine Rusya, Afrin'e yeşil ışık yakarken amaçlarından birisini burayı Esad yönetimine vermek istemesiydi. Dolayısıyla Moskova, İdlib'in bir an önce Şam'ın kontrolüne geçmesi yönünde bir yaklaşıma sahip. Rusya'nın üsleri de zaten bu İdlib bölgesine yakın olduğu için olası saldırıların ve tehditlerin bertaraf edilmesi içinde bir şekilde Şam'ın kontrolüne geçmesi gerekiyor. Bu anlamda bir söylem dillendirilmiş olabilir." 'ABD İLE TÜRKİYE'NİN YENİ BİR KRİZ YAŞAMASI MOSKOVA'NIN ÇOK DA KARŞI ÇIKMAYACAĞI BİR DURUM' Has, Afrin konusunda Rusya'nın PYD ve Şam arasında çabalarının devam ettiğini söyleyip bu operasyon konusunda Rusya'nın iki tarafında yıpranarak kendi çizgisine gelme hedefi güttüğü belirtti ve ardından ABD ile Türkiye'nin yeni bir kriz yaşamasının Moskova'nın çok da karşı çıkmayacağı bir durum olduğunu sözlerine ekledi: "Rusya zaten Afrin operasyonunda önce de PYD ile görüşmelerde bulunmuştu. Hatta Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ile Millî İstihbarat Teşkilatı (MİT) Müsteşarı Hakan Fidan'ın Moskova ziyaretinden sonra yaşanan 48 saatlik bir sessizlik söz konusu olmuştu. Bu süreçte Moskova, Afrin'deki PYD yönetime Afrin'in bir an önce Suriye yönetimine, Şam'a devrilmesini ve buna karşılık da Türkiye'nin operasyonuna engel olma yolunda bir pazarlık ile gitmişti ancak bu reddedilmişti. Bunun reddedilmesine rağmen anladığımız kadarıyla görüşmeler hala devam ediyor. Yani bu kesin nihai bir reddetme veya Rusya'nın da çabalarını sonlandırma anlamına gelmiyordu. Şu anda günümüzde de hala devam eden bir süreç var. TSK hala Afrin merkezine girmiş değil. Bir süreç devam ediyor. Dolayısıyla burada Rusya tarafı Türkiye'nin yaklaşımına tepki göstermeyerek hem bir taraftan PYD'yi kendi şartları çerçevesinde Şam ile masaya oturtmaya çalışıyor hem de yaşayabileceği kayıpların artarak, Türk ordusunun yıpranarak Rusya'nın ileride PYD konusunda, Suriyeli Kürtler konusunda atabileceği ve yapmak istediği adımlara yönelik Türkiye'nin tepkisini minimalize etme hedefi güdüyor olabilir. Dolayısıyla bu tabiri caizse bir ‘kıvam' meselesi; hem PYD'yi kendi şartları çerçevesinde Şam ile masaya oturtmak hem de bu masaya oturttuğu takdirde Türkiye'nin buna yüksek perdeden ses çıkarmaması noktasında bir hedef güdülüyor anladığım kadarıyla. Bir de tabii Türkiye'nin ilerleyişine göre, bu operasyon bittikten sonra Türkiye Menbiç'e yürüyecekse, Fırat Kalkanı üzerinden yürüyecek, bu anlamda Türkiye'nin iç politikada elini rahatlatması da amaçlanmış olabilir. Zaten bu Afrin operasyonu ile birlikte de böyle olmuştu. Bundan sonra da aynı şekilde Menbiç'e operasyon yapılacaksa, Türkiye'nin ABD ile karşı karşıya gelmesi söz konusu olacaksa burada benim tahminim —tabii şu aşamada öngörmek çok mümkün değil tam anlamıyla ama ancak- ABD ile Türkiye'nin yeni bir krize girmesi Moskova'nın çok da karşı çıkmayacağı bir durum olabilir. Ancak dengeler sürekli değişiyor. Ancak bu denklem Türkiye'nin Afrin operasyonunu ne ölçüde başarılı yürüteceği ile de çok yakından alakalı diye düşünüyorum." ‘AFRİN'DE BAŞARILI OLUNURSA RUSYA'NIN KÜRT VİZYONUNUN GERÇEKLEŞMESİ KOLAYLAŞACAK' Kerim Has son olarak Afrin'deki ilerleyiş hakkında Rusya'da farklı yorumlar yapıldığını anımsatırken, Türk ordusunun başarı sağlaması halinde Rusya'nın Kürt vizyonunun gerçekleşmesi daha kolaylaşacağı görüşünde. Has'a göre aksi halde ise ABD'nin vizyonu daha kolaylaşacak: "Türk ordusunun Afrin'deki ilerleyişi konusunda Rus uzmanlar arasında negatif yaklaşıma sahip olanlar var, pozitif yok belki ama neticede Türkiye ile iş birliğinin devam etmesinin önemli olduğunu düşünenler var. Ancak genel olarak bakıldığında Rusya'daki genel kanaat Türkiye'nin Afrin'de biraz yıpranması olarak öngörülüyor. Bu açık, bu bütün uzmanlar tarafından kabul edilebilen bir durum. Bir şekilde yıpranarak belki Rusya'nın arzu ettiği Suriye Kürtleri vizyonuna yaklaşması hedefleniyor. Benim anladığım kadarıyla Türkiye şöyle bir tabloyla da karşılaşabilir eğer zaten Türkiye, Afrin operasyonunda başarılı olursa da Rusya'nın Suriye Kürtleri vizyonunun gerçekleşmesini kolaylaştırmış olacak. Zira bu toprakların Esad yönetimine geçmesi telkin edilecek Ankara'ya bir an önce ve eğer yeterli başarıyı göstermezse de Türk ordusu —umarız tutmaz- ABD'nin Kürt vizyonunu gerçekleştirmesini kolaylaştırmış olacak. Dolayısıyla çok kırılgan bir süreçte ilerliyoruz."  
basindan_tarih: 
20 Oca 2018

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

  Suriye sahasında IŞİD’in bir toprak parçasındaki halifelik olarak fiziken ortadan kaldırılmasının ardından enteresan bir ‘top çevirmeceye’ tanıklık etmekteyiz. Suriye’de rejim değişikliği hedefleri tutmayanlar açısından zaruri gibi görünen bu durum, şu sıralar ‘Afrin’ başlığı altında daha da belirgin. Afrin meselesinin Suriye’de siyasi süreci zorlayan Rusya Federasyonu’nun bu ay sonu Soçi’de düzenlemekte kararlı göründüğü Ulusal Diyalog Kongresi öncesine denk gelmesi tesadüf olmasa gerek. * * * Görünüşte kimin elinin kimin cebinde olduğu meçhul, hayli karmaşık bir tablo var. Son gelişmelere bakalım: • Türkiye, ABD’nin YPG ve Arap aşiretlerinden 30 bin kişilik ‘Sınır Koruma Gücü’ tesis edeceği açıklamasıyla birden parladı. Ancak ABD’nin değil Rusya’nın ‘operasyon sahasında’ bulunan Afrin’e girmek tehdidi savurdu. Kimileri bunu ‘kızım sana söyledim, gelinim sen anla’ mesajı olarak, ‘ABD’ye dur denildiği’ yorumu yaptı. • ABD yönetimi Afrin için ‘bizim operasyon alanımız değil’ mesajı verip topu Rusya’ya ‘yuvarlamışken’, bir gün sonra Pentagon, Suriye’nin kuzeyinde ‘Sınır Koruma Gücü’ yerine sığınmacıların dönüşü vs gerekçelerle bezenen ‘Yerel Güvenlik Gücü’ kuracağını duyurdu. Pek çokları da bunu ‘geri adım’ olarak algıladı. • Rusya’nın ‘operasyon bölgesi’ Afrin üzerinden günlerdir ABD’ye öfkeli sesler çıkartarak iç kamuoyunun ‘milli damarlarına’ oynayan Ankara, ‘muzaffer görünümle’, Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ile MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı Moskova’ya yolladı. * * * Kanımca işin bityeniği ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson’ın ‘Suriye stratejisini’ etraflıca duyurduğu son açıklamasında. Tillerson’ın NATO müttefiki olarak ‘Türkiye’yi anladıklarını’ belirttiği konuşmasındaki malumun ilamı şöyleydi: • ABD’nin Suriye’nin kuzeyinde YPG üzerinden askerî işgali kalıcı. ‘Esad kötü’, o yüzden rejim değişikliğinden vazgeçilmedi. ABD’nin yeni ÖSO’su YPG. Asli hedef İran’ın nüfuzunun kırılması. Ve tabii Astana ile başlattığı süreci Soçi’ye taşımaya çalışan Rusya’nın ‘biat etmesi’ esas. Tabii Tillerson bunları ‘yeniden canlanabilecek’ IŞİD’le mücadele, Esad’ın ‘acımasızlıkları’, yerel güç olarak YPG ile çalışmanın ehemmiyeti, ‘sığınmacıların dönmesi’, hiç de ABD’nin lehine olmayan uluslararası çerçeve ve BM Güvenlik Konseyi kararları ile işlemeyen Cenevre süreciyle bahanelendirdi. ABD yönetiminin becermediği/ beceremediği ne varsa yani... Tillerson’ın ‘Suriyelileri Suriyelilerden daha fazla düşündüğü’ izlenimi verirken haddinden fazla tutkulu bir resim çizdiği aşikâr. Hele Irak’tan çekildikleri için radikal cihatçılığın patladığı safsatasına atıf yapıp “Tarihin Suriye’de tekerrür etmesine izin veremeyiz” demesi, insanın ağlayasını getirmiyor değil. * * * Eğer hesap Suriye ordusunun İdlib’deki ilerlemesini durdurmak ve Soçi’ye Suriye Kürtlerini katmak isteyen Rusya’yı zorda bırakmaksa, tutacağını zannetmem. Afrin üzerinden kopartılan fırtınadaki sükunetinden de anlaşılacağı üzere Rusya’nın bu ‘top çevirmeleri’ yediğinin bir işareti yok. Bu en başta Rusları fazla ‘küçümsemek’ olur. Bir de aksine Rusya’nın ABD’yi ‘küçümsediğini’ hiç ummam. Zira onlar açısından Türkiye’nin Ortadoğu’da her şeyi tepetaklak etme kapasitesi yokken, ABD’nin var. Rus dış politikası tahayyül ötesinde bir esneklik ve sabır üzerinde şekillenir. Son tezahürlerini, yeni yılla birlikte üslerinin vurulması vakasında yapılan açıklamalarda gördük. * * * Nihayetinde Suriye’de siyasi süreci öyle böyle yürütmeye kararlı görünen Ruslar açısından sorular değişmiyor: Toprak bütünlüğü ve egemenlik temelli Soçi sürecinin işlemesi kimlerin işine gelmiyor? Suriye Kürtleri üzerinden Suriye’ye tutunan ABD, bu tarz hamleleriyle Türkiye-Suriye-Irak üçgeninin ortasında ‘vekil devlet’ yaratma projesini uzun vadede sürdürebilir mi? İşgalci Amerika üzerinden hesaplar yapanların düşünecekleri çok şey var. Hiçbir şey yapmasalar dönüp Irak’a baksalar kâfi.
basindan_tarih: 
17 Oca 2018

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

  Suriye’de savaş çıkarıp ‘İhvan projesi’ devşireceğini düşünenlerin tasarımlarının hiçbirisi tutmadı. ABD’nin Ortadoğu’da nüfuzundaki azalma en bariz örnek. Son tahlilde ABD küresel bir güç ve kayıplarını tersine çevirme kapasitesi baki. Türkiye’nin durumu ise giderek içler acısı hâl almakta. Eli kulağındaki Afrin operasyonu son örnek. Ankara, Afrin için yaratılmasına bizzat ön ayak olduğu ulusal güvenlik tehdidinden hareket ediyor. En başta düşündüğü operasyonun yeri de, zamanlaması da düşündürücü. * * * Ankara, Afrin operasyonuna girişeceğini, ABD’nin SDG üzerinden 30 bin kişilik ‘Sınır Koruma Gücü’ kurma kararı üzerine açıkladı. Oysa Washington epeydir göstere göstere asli unsuru YPG/PKK olan SDG’yi silahlandırıyor. Şimdi bu sınır gücü, YPG üzerinden kuzeydoğuda Türkiye sınırında yaklaşık 500 km’lik alanda; kısa süre önceye dek IŞİD’le aynı yatağa girmiş Arap aşiretler üzerinden de Irak sınırında tesis edilecek. Sorun şu ki Afrin buralarda değil. ABD’nin değil, kuzeybatıda Rusya’nın operasyon alanında. Afrin’in YPG/ PKK’nin militan devşirdiği yer olduğu ise kâfi yanıt değil. Üstelik İncirlik’in Amerikan uçaklarına açık tutulması da tutarsız. İkincisi zamanlama... Afrin operasyonu tam da Rusya ile Suriye ordusunun İdlib’deki ‘el Kaideistan’a operasyona başlamasıyla gündeme geldi. 27 Aralık’ta Rusya IŞİD sonrası hedefini ‘El Kaide’nin Suriye kolu Heyet Tahrir Şam’ı (Nusra) yok etmek’ olarak koydu. Türkiye Astana garantörü olarak İdlib’deki çatışmasızlık bölgesinin ‘temizlenmesi’ misyonunda başarı kaydetmemişken, toprak bütünlüğü ve egemenlik haklarını tanıdığı Suriye’nin ordusunun Rusya desteğinde hızlı ilerlemesinden rahatsız oldu. İronik olanı İdlib operasyonunun Ankara’da iki reflekse yol açması. İlki Esad’ın yine ‘terörist’ ilan edilmesi. İkincisi ise ABD’ye yine ‘bölgede aslında sizinle iş tutmak istiyoruz’ mesajıydı. ABD dikkate almadı. Tıpkı yıllardır ‘Rakka’da sizinle çalışmak istiyoruz’ mesajlarını almadığı gibi. * * * Yani ortada bir trajedi var. Rusya ve ABD’nin Afrin ile ilgili soğukkanlı yaklaşımlarıyla iyice göze batıyor. Bu yazı yazılırken ABD’nin IŞİD ile mücadele temsilcisi Albay Dillon’un “Afrin bizim operasyon alanımızda değil” tepkisi yansıtıldı. Bu ‘Afrin’den bize ne’ demek. Türkiye, Rusya’dan yeşil ışık almadan Afrin’e giremez. Dolayısıyla operasyon başlarsa bu Moskova’nın YPG’nin ABD ile iş tutması karşısında ders verme ve Kürtleri Şam ile uzlaştırma hamlesine yorulabilir. Ama o zaman operasyonu sınırlı tutulmasının tercih edileceği açık. Zira Moskova’nın derdi Soçi’de kurulacak Ulusal Diyalog Kongresi. * * * ABD’nin Suriye’de rejim değişikliği tutmadı ama Suriye’ye Kürtlerle ele geçirilen zengin tarım arazileri ve petrol yatakları üzerinden gevşek siyasi yapı hedefiyle tutundu. Suriye’nin kuzeydoğusundaki alanda uzun vadede ‘sıkışmışlık’ içinde. Rusya ile hem alan paylaşımı, hem Rus üslerine son saldırılarda görülen türden ve Washington’da cihatçı temsilcilerini ağırlamak gibi oyun bozucu hamle yapabiliyor. Rusya askerî başarısını siyasete tedavül peşinde. İdlib’de üslerinin dibinde el Kaideistan’ın sökülmesi vazgeçilmez hedefi. Bunu Batı medyasının ‘Halep tipi insani temalı’ saldırılarına yer bırakmadan Türkiye üzerinden çözümünü tercih ediyor. TSK’nin vekil güçlerle Afrin’e dalması Suriye ordusunun İdlib’de ilerlemesine katkı bile yapabilir. Şam şu aşamada ABD’yi daha tehlikeli bulurken, sabırlı davrandığı YPG’ye destek sunabilecek esneklikte. * * * Ankara, Rusya ile ABD’nin bilek güreşinde kendine hep alan açabildi. Ama stratejik hedefleri mütemadiyen çiğnendi. ABD ile bırakın Rakka’ya gitmeyi, güneyinde Lübnan büyüklüğünde YPG alanı buldu. Fırat Kalkanı ancak bu alanın Rusya ve Şam’ın işine gelecek şekilde denize çıkışını tutabildi. Neyi ne kadar tutabileceği meçhul. Sorun şu ki, bizim memleket için ‘tuzak’ gördüğümüz yerde diplomatik zekâdan yoksun birileri fırsat görüyor. Çünkü süreklileşmiş savaş üzerinden yapılabilen en iyi şey, iç siyasette güç konsolidasyonu.
basindan_tarih: 
12 Oca 2018

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

  Yeni yılla birlikte beklenen İdlib fırtınası koptu. ABD’nin Suriye Kürtleri üzerinden son hamleleri ile sınırlansa da kuzeydoğuda Deyr ez Zor’u IŞİD’den kurtararak halifelik olgusunu fiziken bitiren Suriye ordusunun, dikkatini İdlib’de yaratılmış ‘El Kaideistan’a çevireceği belliydi. Doğrusu bu ya, Suriye ordusu Rusya’nın desteğiyle çok hızlı ilerledi. Ve 2015’te 59 askerin El Kaide’nin kolu Nusra Cephesi tarafından katledildiği Ebu Duhur üssüne dayanıldı. Bu durum bir dizi gelişmeyi tetikledi. * * * Önce 31 Aralık’ta, ardından Ortodoks Noel’inde (5-6 Ocak) 13 SİHA (silahlı insansız hava araçları) ile Rusya’nın Hmeymim ve Tartus üsleri hedef alındı. Bir kısmının etkisizleştirildiği, bir kısmının hack’lenerek ele geçirildiği, bir kısmının da hasara yol açtığı anlaşılıyor. Rusya doğrudan Türkiye’yi suçlamasa da saldırıların Astana süreciyle İdlib’de oluşturulmuş çatışmasızlık bölgesinin içinden, yani Türkiye’nin sorumluluk alanından gelmesi işleri karıştırdı. Rus basını bazı bilgiler verse de Rusya Savunma Bakanlığı’nın ikazını 10 Ocak’ta Krasnaya Zvezda (Kızıl Yıldız) haberiyle öğrendik. Genelkurmay Başkanı Akar ve MİT Müsteşarı Fidan’a mektup yollanmıştı. 6 Ocak’ta, yani SİHA saldırısı sonrası, üstelik Ankara’nın Rusya ile İran elçilerini 9 Ocak’ta Dışişleri’ne çağırması ile Mevlüt Çavuşoğlu’nun Moskova’ya çıkışının öncesinde... * * * Unutmamak gerek ki, Eylül'de İdlib için çatışmasızlık bölgesi El Kaide’yi koruyup kollamak için yaratılmadı. Ortak açıklamada, 'Ateşkesin tesisi, Suriye’nin toprak bütünlüğünün temini ve terörle mücadelenin sürdürülmesi’ vardı. Rusya’nın çizgisi en baştan radikal cihatçı grupların temizlenmesi. Astana’da bu temizliği ve ‘ılımlıların siyasi sürece katılmasını’ Türkiye üstlendi. Hâl böyleyken Ankara’nın tutumu en naifinden pek tuhaf. Hem Suriye’nin toprak bütünlüğü ve egemenlik haklarını tanıyıp hem de ülkeyi BM’de temsil eden yönetimin ordusunun sınırları kontrol etmesine itirazın izahı yok. Ankara’nın neyi istediği/hedeflediğini netleştirmesi gerekeceği açık. Nitekim Rus Dışişleri kaynakları açıkça Ankara ile yapıcı diyaloğu korumak istediklerini ama El Kaide ile mücadeleden taviz vermeyeceklerini söyledi. * * * Yaşananları anlamak için ‘büyük resme’ bakmalı. O resimde başka işler var. Moskova, üslerine saldırılarla ilgili asıl ABD’yi işaret ediyor. SİHA’larla bu düzeyde saldırı, uydu navigasyonu ve uzaktan ateşleme içeren yüksek teknoloji gerektiriyor ve bölgede buna sadece ABD ve İsrail sahip. Suriye’de Rusya ile ilişkilerini dengelemiş İsrail’in buna cesaret edebilmesi zor. Geriye rejim değişikliği ajandası için cihatçı grupları silahlandırıp kullanmış ABD kalıyor. * * * Peki Suriye’de Fırat’ın batısı-doğusu paylaşımı varmış gibi görünürken ABD bunu niye yapsın? • İşlevsiz kalmış olsa da Rusya ve İran’ın dışlamamaya özen gösterdiği Cenevre sürecinin yerini almış Astana süreci ve Soçi’de Ocak sonu planlanan Ulusal Diyalog Kongresi’ni engellemek. • IŞİD olmayınca ABD’nin bölgede bulunmasının yasal zemini yokken, bu süreç Rusya’nın başlattığı sürece eklemlenmek olur. • Mesele salt Trump yönetiminin Ankara’yı kızdırıp YPG’yi silahlandırması değil. Suriye Kürtleri ABD’nin daimi varlığını açıkça istiyor. ABD’nin tek taraflı ilan edilen Kuzey Suriye Federasyonu’nda en az 12 askerî üssü ve 5 bin askeri var. • Trump yönetimi Suriye altyapısını tesise soyundu. Trump bizzat ‘yerel konseylerle’ ilerleme hedefi koydu, Pentagon şefi Mattis sahaya daha fazla diplomat gönderileceğini söyledi. Yakın zamanda Suriye’nin kuzeyindeki yapının tanınacağı iddiaları sökün etti. * * * Ama işte ABD ‘genişletilmiş’ Kürt bölgesinde sıkışmış hâlde. Kürtlerin ele geçirdiği petrol kaynakları ve tarım arazileri siyasi süreç için koz olsa bile Suriye-Irak-Türkiye sınırının ortasında, Lübnan büyüklüğünde bir bölgeden bahsediyoruz. Akdeniz’e çıkışta ise İdlib var. Hibrit savaş veren ABD için İdlib’de Şam kontrolü arzu edilmez. Rusya’nın üslerini hedef alıp rejimi devirmeye yeminli gruplara tahammülü beklenmiyorsa eğer asıl soru şu: Türkiye’nin pozisyonu hakikaten ne?
basindan_tarih: 
05 Oca 2018

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

İran’da İslam Cumhuriyeti’ndeki huzursuzluğu ‘demokrasi devrimine çevirme’ hevesleri gayet anlaşılır. Lakin bu noktada emperyalizmin rolü ihmale gelmez. ‘Emperyalizm artık değişti, zaten nedir ayol, bir grup anlaşamayan adam’ analizlerini bırakıp en başta tarihe bakmalı. O da bize ABD’nin şu veya bu biçimde müdahil olduğu bir kriz varsa, ‘sakınmak gerektiğini’ gösteriyor. Bizatihi İran’ın kendi tarihi ibretlik derslerle yüklü.                                                   ***                                                                                                 Hayır, salt İran’da petrol kaynaklarını millileştirip, gelenekçi Şii toplumunda ilerlemeci sosyal ve ekonomik reformlara soyunmuş seçilmiş Başbakanı Muhammed Musaddık’ın CIA darbesiyle devrilmesinden bahsetmiyorum. Asıl sol muhalefeti kırıp Şii ulemayı güçlendiren bu hamleden sonra ABD’nin bizzat ‘İslamcı İran’ın yolunu açması var. Bu açıdan pek çok gizli münasebet yansıdı. ABD'de 2016 ortalarında gizliliği kaldırılan ve BBC Farsça servisi ile Batı medyasının yer verdiği diplomatik belgeler ve anılıp geçilen Guadealupe Konferansı ise resmi tamamlayıcı unsurlarıyla dikkat çekici. ŞAH’IN KURTARILAMAYACAĞINA İKNA OLUNDU… 4-7 Ocak 1979’da Karayipler’de Fransa’ya bağlı Guadeloupe Adası’nda Başbakan Valery Giscard d’Estaing’in evsahipliğinde ABD Başkanı Jimmy Carder, Batı Almanya Şansölyesi Helmut Schmidt, Britanya Başbakanı James Callaghan’ın buluşması ‘Guadeloupe Konferansı’ diye anılır. Dünya işlerinin konuşulduğu konferansın asli gündemi İran’daki siyasi çalkantıydı. Dört lider İran şahı Muhammed Rıza Pehlevi’nin artık kurtarılamayacağına hükmetmiş, bunun İran’da iç savaş ile Sovyet nüfuzunun artmasına yol açacağını öngörmüştü. Konferansta Şah’ın aslında devrilmesine karar verildi ve ‘İslamcı İran’ için düğmeye basıldı. Zira Batı’nın yaşamsal çıkarları mevzu bahisti. Ve zaten Carter yönetimi ve CIA ‘çalışmaktaydı’. RESMİ ANLATILAR İran resmi anlatısında ‘devrim’, Humeyni’nin cesurca ABD’ye meydan okuması ve ‘Büyük Şeytan’ın şahı çaresizce iktidarda tutma girişimi olarak sunulur. ABD anlatımında ‘solcu’ Carter yönetiminin şahın arkasında durması ve yaşanan hezimetin aslında istihbarat zaaflarından kaynaklandığına vurgu yapılır. İki taraf da aksi anlatıları şiddetle reddeder. 2016’da gizliliği kaldırılan ABD diplomatik yazışmaları bize, bile isteye yapılanları önemli nüanslarla sunuyor. Nedir bunlar? İran’ın siyasi kaos yaşanan, kamu hizmetlerinin altüst olduğu, işçi grevlerinin petrol akışını sekteye uğrattığı, ordunun solcu muhalefetle kapıştığı günlerde, Ayetullah Ruhullah Humeyni’nin liderliğini yaptığı Şii ulema aslında Carter yönetimi Humeyni ile doğrudan diyaloğa geçmiştir; ABD, İran ordusunun üst düzeyini gemlemiştir; nihaetinde ‘İslamcı İran’ın bizzat yolunu açmıştır. Bu süreçte Humeyni oyununu ustalıkla oynamıştır, ABD’yle şaşılacak biçimde gayet ‘saygılı’ bir tonla iletişim kurmuştur. HUMEYNİ’NİN İLK MESAJI 1963’TE Humeyni’nin aslında Washington’a ilk temasının tarihi de eski. Kasım 1963’te Pehlevi’nin ABD baskısıyla toprak reformu programı ve kadınlara oy hakkı içeren ‘Beyaz Devrimi’ne karşı sert çıkış yapıp evhapsine konulduğunda, Humeyni Tahran Üniversitesi’nden Hac Mirza Kamarei aracılığıyla dönemin Kennedy yönetimine yollar. Bu aynı zamanda Sovyet lideri Brejnev’in İran ziyareti öncesine denk gelir. ABD’de İran’ın Moskova ile dost olması kaygısı belirmişken, Humeyni’nin mesajı inceliklidir. Ayetullah, ‘İran’daki ABD varlığının Sovyetler ve Britanya nüfuzuna karşı gerekli olduğunu’ belirtmiştir. Bu elçilik belgesinin tam metni hala gizli statüsünde. Tabii Kennedy’nin bunu görüp görmediği bilinmiyor. İki hafta sonra Texas’ta suikastla öldürüldü. Humeyni de bir sene sonra 15 sene sürecek sürgünlüğüne İran’da ABD askeri personelinin yargıdan muaf tutulmasına zehir zemberek çıkışarak başladı. Ama bu Paris’te monarşiden kurtulmayı hedefleyen bir hareketin lideriyken, ABD’ye yeniden ihtiyaç duyulmasını engellemedi. HUMEYNİ İLE İRAN ORDUSUNU UZLAŞTIRMA HEDEFİ Humeyni 15 sene sonra ülkesine dönme planları yaparken, şahın başbakanı Şapur Bahtiyar’ın orduyu kullanarak buna geçit vermeyeceğinden ürkmektedir. 1953’te olduğu gibi şahın bir darbeyle geri getirilmesinden çekinmektedir. Carter yönetimi ise yeni bir iç savaşın ABD çıkarlarını zedelemesinden kaygılanırken, Humeyni’nin yükselişini daha az rahatsız edici bulmaya başlar. Carter daha önce reddettiği Humeyni ile İran ordusunu uzlaştırma anlaşmasına yönelir. Beyaz saray Humeyni’nin geri dönüp Kum’a çekilmesi, iki numarası Ayetullah Muhammed Beheşti’nin ise ipleri ele alacağı seçeneği benimsemiştir. İran ordusunun Beheşti ile buluşması için seferber olunur. HUMEYNİ’NİN MESAJI Humeyni koşulları iyi okuyup oyununu kurmuştur zaten. İlk mesajını 5 Ocak 1979’da Fransa’da kendisini ziyaret eden bir Amerikalı’yla Washington’a zaten yollamıştır. Humeyni, “Petrol konusunda bir korku olmamalı. Petrolü ABD’ye satmayacağımız doğru değil” demiştir. Washington’daki istişarelerin ardından da 14 Ocak’ta Dışişleri Bakanı Cyrus Vance Paris ve Tahran’daki elçiliklerine “Humeyni’nin ekibiyle doğrudan Amerikan kanalı tesis edilmesinin arzulanır olduğuna karar verdik” mesajını geçer. Vance Fransız hükümetini de Beheşti ile İran ordu ve istihbaratını buluşturma gerekliliğini iletir. 15 Ocak’ta ABD’nin Fransa elçiliğindeki siyasi temsilci Warren Zimmermann Paris dışındaki Neauphle-le-Chateau’da Humeyni’nin ekibinin başı olan ve Houston’da ikamet etmiş İbrahim Yezdi ile gizlice görüşür. Yezdi’nin ilettiği 15 Ocak mesajında Humeyni, Beyaz Saray’a ‘37 senelik stratejik müttefik olarak paniğe kapılmamasını ve dostları olacağını’ belirtir. İran İslami Cumhuriyeti’nden insanlığın ‘barıçı fayda sağlayacağını’ da. Yezdi de ‘hoşgörülü bir demokrasi kuracaklarını’ dile getirir.  Bir gün sonra 16 Ocak’ta şah nihayet ülke dışına ‘tatile’ çıkartılmıştır. Arkasında popüler olmayan bir başbakan ve ABD silah ve tavsiyelerine mahkum 400 binlik bir ordu bırakarak… HUMEYNİ’NİN DERDİ ORDU Açılan kanalla yürütülen müzakerelerde Humeyni’nin asıl derdi kendisinden hazzetmeyen İran ordusunun üst kademesidir. ABD, ikinci buluşmada Humeyni’ye ani dönüşünün bir felakete yol açabileceği, İran ordusunun anayasayı korumak için harekete geçebileceğini iletir. Bu arada Tahran’da Beheşti ile şahın ordusu ve istihbaratı için gizli görüşmeler Humeyni’nin onayını gerektirmektedir. Zimmerman ile Yezdi’nin 18 Ocak’taki üçüncü buluşmasında bu onay alınır. ABD yönetimi de kafasında ne tür bir anayasa olduğunu kestirmenin hiç de zor olmayacağı Humeyni’nin temsilcisine “Anayasanın değiştirilemez olduğunu söylemiyoruz. Fakat inanıyoruz ki nizami prosedürlerle değişim gerçekleşebilir. Eğer ordunun ‘bütünlüğü’ korunabilirse, İran’ı geleceğinde hangi siyasi biçim alınırsa alınsın desteklenir” mesajını verir. Yani Washington monarşinin ve şahın ordusunun ilgası fikrine açıktır, aşamlı ve kontrollu bir sürece rıza verilmiştir. Böylelikle Humeyni için şah ve ordusu bitecek, ordunun bütünlüğü güya korunacak ve komünistlerin ülkeyi alması önlenecektir. Kayıtlarda bir de 18 Ocak 1979 tarihli İbrahim Yezdi’nin şu notu var: “Amerikalı Yahudilere İran’daki Yahudilerin geleceğinden korkmamalarına söyleyebilirsiniz.” HUMEYNİ’NİN İNCE MESAJLARI Carter’ın derdi İran halkı değildir elbette. ABD yatırımlarının garantiye alınması, petrol akışının devamı, askeri ve siyasi ilişkiler ve Sovyetlere karşı ortaklıktır. Humeyni, Yezdi aracılığıyla yine mesajını iletir: ‘Sovyet belirleyiciliğinden azade bir İran, ABD’ye dost olmasa bile tarafsız, devrim ihraç etmeyecek ve Batı’ya petrol akışını kesmeyecek. Humeyni, “Petrolümüzü en iyi fiyatı verene satacağız” der. “Petrol İslam Cumhuriyeti altında Güney Afrika ve İsrail dışında her yere akacak” diye ekler. “Ülkeyi kalkındırmak için diğerlerinin, özellikle Amerikalıların yardımına ihtiyaç duyarız” diye yazar. “Tank değil traktör ihtiyacı duyacaklarını” belirtirken, Sovyetler’i dışlar. “Rus hükümeti ateist ve din karşıtı. Ruslarla derin bir anlayış tesisinde çok zorlanacağımız açık” vurgusu yapar ve ekler: “Siz Hıristiyansınız ve Allah’a inanırsınız, onlar inanmaz. Ruslardan ziyade size yakınlık bizim için daha kolay.” Ayrıca “Başkalarının işlerine karışmama” sözü verir. “Körfez’in polisi olarak davranılmayacak, devrim ihracıyla uğraşılmayacaktır”. “Suudi, Kuveyt yahut Irak halkına yabancıları ülkelerinden atmalarını istemeyeceğiz” diye yazar. WASHINGTON’A İLK AĞIZDAN MESAJ 24 Ocak’ta gizli İslam Devrimci Konseyi’nin kilit üyeleri, -binlerce siyahi muhalifin sallandırılmasında başrolü oynayan ünlü ulema Ayetullah Musavi Erdebili dahil- ABD elçisi William Sullivan ile görüşürler. 27 Ocak’ta Humeyni Washington’a ulaşan ilk ağızdan mesajında “İran askeri liderleri sizi dinler fakat İran halkı benim talimatlarımı izler” demektedir. Dönüşü için ‘yumuşak yol bulunması, anayasal hükümetin istifaya zorlanması ve ordunun tavizinin sağlanmasını’ istemektedir. Ordunun bu tavsiyelere uymaması halinde İran’daki Amerikan vatandaşlarını hedef alacağı ikazına rağmen ‘barışçı çözüm’ içeren olumlu notunu ihmal etmez. Washington bu doğrudan temastan memnundur. İki gün sonra verdiği yanıtta ‘Humeyni’ye kendi hükümetini kurması ve krizin İranlı yetkililerle diyalogla çözmesi’ salık vermekle yetinilir. İş bitmiştir. Tahran’daki elçiliğe görüş için yollanan yanıt Fransa’daki Humeyni’nin eline geçmez. Zaten fark etmez. 1 Şubat’ta Ayetullah geri dönüş yolundadır. EVDEKİ HESAPLAR ÇARŞIYA UYMAYINCA… ABD’nin evdeki hesapları çarşıya uymaz tabii. 15 Şubat’da dört üst düzey general bir okulun çatısında infaz edilir. Ordunun bütünlüğü dağılmış, kaynar kazan İran’da orta ve alt düzey İslamcılarla hareket etmiştir. İran’daki sol ve muhalif hareket temizlemeye koyulunur. Kasım 1979’daki spontane elçilik baskınında 52 diplomatın 444 günlük rehineliği ile işler rayından çıkar. Humeyni, İslam Devrimi’nin birinci yıldönümünde ‘Amerikan emperyalizmiyle savaşacakları ve devrimin tüm dünyaya ihraç edileceğini’ ilan ederken, “İslam Devrimi budur’ diyecektir. Sonrası malum. Hasılı, yazışmalar ‘İslamcı İran’ın taşlı yolunu ABD yönetiminin temizlediğine işaret ediyor. Çünkü ABD İran’da siyasal İslamcıların iktidar olmasını umursamadı. Zira ‘yeter ki Amerikancı olsunlar’ diye düşünülüyorlardı. Umursadıklarının da hala değişmemiş olduğunu bölgede yakın zamanda yaşananlardan biliyoruz. Ama işte bizde de ‘sosyal özgürlük’, ‘kadın devrimi’ denildiğinde akan sular duruyor. Acıklı olan da bu.

Sayfalar