Ceyda Karan

basindan_tarih: 
26 Ağu 2018

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Baltıkların yüzü Batı’ya dönük küçük ülkesi Letonya’nın radikal milliyetçi hareketinden milletvekili Aleksandrs Kirsteins, kısa süre önce Rusya Federasyonu’nun parçalanması çağrısı yaptı. İddiası, Avrupa’da ancak bu şekilde barışçı bir hayatın garanti edilebileceği... Doğrusu neoliberal sisteme entegre etmek üzere Sovyetler Birliği’nin küllerinden devşirilen bu mini mini etnikçi damarların işi kolay değil. Zira karşılarında ‘halkların kardeşliğine’ dayalı sistemin ürünü olan insanları, ‘Rusyalılık’ yahut ‘Novorossiya’ (Yeni Rusya) ara başlığı da açarak emperyal gelenekle bağlamış Moskova var. Son yıllarda ise bunun ana damarında Ukrayna’dan kopan Donbass yer alıyor. Temmuzun yarısını, Ukrayna’nın batısında ve Donbass ’ın bir kısmında hüküm süren neo-faşist soslu yönetimin tosladığı duvar olan Donetsk ve Lugansk Halk Cumhuriyetleri’nde geçirdim. Biraz 20 senedir izlemeye çalıştığım Ukrayna’dan kalanları anlamak, biraz Rusya’nın NATO tarafından çevrelendiği kendi coğrafyasının nabzını tutmak için... 2014’te Kiev’deki Meydan ‘demokrasi devrimi’ başlığı altında çok yazılıp çizildi. Donbass’taki Anti-Meydan’ı ise bölgedeki ‘fahri büyükelçimiz’ Evrensel gazetesi yazarı Okay Deprem dışında anlatan çıkmadı. LENİN’İN SÖZLERİ Sovyetler Birliği’nin kurucusu Vladimir İlliç Lenin’in bu diyara dair özlü bir sözü var. Donbass’ın kalbi Donetsk şehrinin göbeğinde, eski Sovyet Evi’nin karşısındaki meydanın diğer ucundaki devasa heykelinin hemen ötesinde yazıyor. Vaktiyle şöyle demiş: “Donetsk sıradan bir şehir değildir. Donetsk olmasa sosyalizmin inşası hayalden ibaret kalır.” Sovyet mirasına sahip çıkan Donetsk ve Lugansk Halk Cumhuriyetleri’nin (DNR ve LNR) bugünkü hali düşünüldüğünde biraz trajik elbette. Sadece Sovyet Ukraynası değil, bizatihi Sovyetler Birliği sanayisinin ana damarı olmuş, her yerinden kaliteli kömür fışkıran, metalürji ve sanayi merkezinde artık sosyalizm yok. Oysa örneğin Sovyetler’in şehircilik ve mühendislik dehasının ürünü olarak adeta orman içinde yarattığı 1960’lara kadar anılan ismiyle ‘Stalino’, yani Donetsk’i dolaşırken, sosyalizm nostaljisine kapılmamak elde değil. Dört yanda Sovyet liderlerinin anıtları, onların isimlerini taşıyan semtler, sokak ve cadde isimleri var. Lenin’in yahut KGB’nin öncülü Çeka’nın kurucusu Leh asıllı Bolşevik lider Felix Djerzinski’den kömür ve metalurji proleterlerine uzanan anıtlarla... Merkezdeki Krupskaya Kütüphanesi gurur kaynağı. İnsanlar Leninski, Varoşilovski, Kalininski, Budyanovski, Proletarski, Kievski, Kirovski, Petrovski diye sıralanan ilçelerde yaşıyorlar. Tarihi miraslarıyla gururlu görünüyorlar. Ortada tarihi miras ve semboller çok, ancak sosyalist sistem yok. Ukrayna’nın bağımsızlığı ve küresel kapitalizmle flörtü döneminde oligarkların eline düşmüş bir coğrafya burası. Hissiyatı ‘sosyal adalet’ fikri eşliğinde küçük girişimcilik belirliyor. SEMBOL ÇOK AMA... Yine de Batı destekli 2004 ‘renkli devrimine’ katılmamış, 2014’te Kiev’de parlamento darbesine evrilen ABD destekli Meydan’a karşı diklenmiş. Darbenin devirdiği Donbass’ın ‘evladı’ metalürji merkezi Yenekievalı Viktor Yanukoviç beklentileri boşa çıkartmış. Rinat Ahmetov gibi kömür ve metalürji oligarkının desteğini yitirmesi sonunun gelmesine kafi olan Yanukoviç değil Donbass ’ın seçimi. Meydan’ın karşısına Anti-Meydan ile dikilen emekçilerin desteklediği anti-faşist ve anti-emperyalist karakterde yurtsever küçük burjuva devrimi. ANTİ-MEYDAN Batılılar fazla yazıp çizmeyince bizim memlekette de fazla bilinmiyor. 2013 Kasım’ından başlayarak 2014 boyunca Kiev’de Meydan kurulduğunda, Donetsk ve Lugansk’ta Anti-Meydan gösterileri yaşanmıştı. O günleri yaşamışlar çoluk çocuk ahalinin orak-çekiçli bayrakları kapıp caddelere dökülmesini, Halk Konseyi’nin bağımsızlık deklarasyonu ilan etmesini ‘İkinci Ekim Devrimi gibiydi’ diyerek anmakta. Bugün dört sene sonra Kiev’de ‘Avrupalı demokrasi’ olacağım diye yola çıkanlar, çikolata kralı Petro Paraşenko’nun ırkçı neo-faşistlerle ittifak eşliğinde oligarkların yönetiminde. İkinci Dünya Savaşı’nda Nazilere eşlik etmiş Stepan Bandera ve Roman Şukheviç’in mirası yasallaşırken, Sovyet mirasının sembolleri yıkılıyor. Rusça konuşmak yasak. Yani Donbass’ın neredeyse yüzde 100’ünün konuştuğu dil... Banderistlerin Sağ Sektör, Azov Taburu gibi Nazilerin Wolfsangel sembolünü logosu kılmış Ukrayna parlamentosunda ırkların karışmasının yasaklanmasını talep edebilen neo-faşist çeteleri Ukrayna ordusunun yanı sıra Donetsk ve Lugansk sınırlarında kol gezmekte. AB ve Rusya’nın devreye girmesiyle yapılan ve Donetsk ile Lugansk’a özerklik sunan iki Minsk anlaşması da uygulanmıyor. Donbass’ın Anti-Meydan’ının doğurduğu küçük burjuva devrimi ise 11 Mayıs 2014’te Donetsk ve Lugansk’taki referandumlarda tesis edilen halk cumhuriyetleriyle ‘devletleşmiş’ durumda... Burası idari birim olarak oblast ‘vilayet’ ama Sovyet deneyimi kendi yerelliğini geliştirmiş. Donetsk ve Lugansk halk cumhuriyetleri ağır çatışmaların ardından parlamentolarını 2 Kasım 2014’teki seçimle oluşturmuş. Siyasi partiler yok, koalisyon var. Donetsk nüfusu bugün yaklaşık 700-800 bin. DNR’in nüfusu ise takriben 2.5 milyon civarında. DNR parlamentosunda (Halk Konseyi-Sovyeti) iki toplumsal hareket temsil ediliyor. DNR Başkanı Aleksandr Zakharçenko ile Halk Konseyi Başkanı Denis Puşilin’in Donetsk Cumhuriyeti ile Yuriy Sivokonenko’nun Özgür Donbes hareketi. Yaklaşık nüfusu 250 ile 300 bin arası olan savaş öncesi 450-500 bin nüfuslu Lugansk’ta ise Lugansk Ekonomik Birliği ve Lugansklılara Barış toplumsal hareketler. Sendikalar genişçe temsil ediliyor. Buna son dönemde halk milisleri ordulaşırken Oplot isimli hareket de eklenmiş. Ukrayna Komünist Partisi’nden kopma KP’liler de var. Genel Sekreterliğini 2014’te Bağımsızlık Bildirisi’ni de yazmış Boris Alekseyeviç Litvinov yapıyor. Sınıfsal karakter itibarıyla oligarklara karşı küçük burjuvazinin yönetimi. Zakharçenko gıda işindeymiş, Puşilin küçük mali sermaye, Novorossiya hareketinin lideri Gubarev bir reklam ajansının ortağı. KP-DNR MK üyesi ve Ulaştırma Sendikası lideri Anatoliy Khmelevoy da etkili bir isim. PRİZRAK İLE  MOTOROLA SPARTA Onlara göre bu direniş Meydan’daki emperyalist işbirlikçiler ve neo-faşistlere karşı. Sosyalizmin eksikliği anımsatılınca “Venezüela’da da yok. Suriye’de de yok. Ama onlar direniyorlar” diyorlar. Sağcısı solcusu Donbass’ta nasyonalistlere karşı birleşmiş. Bunu 1990-1991’de Moskova’da komünistler ile monarşistlerin ülkeyi çökerten Boris Yeltsin’e karşı birlik olmasıyla kıyaslıyorlar. Bu gelenek Halk Milisleri’nin komünist Prizrak (Hayalet) Taburu ile emperyal üniformalı Motorola Sparta taburunu buluşturuyor. Ünlü Vostov (Doğu) Taburu ile suikassta öldürülen Gigi’nin (Mikail Tolstıh) Somali taburları da var. Putin’in yeni sandık hamlesi Ukrayna’da 2014 arifesinde yüzde 13-14’lük oy oranı olan Komünist Partisi’nden (KPU) kopan Donetsk KP’sinin Genel Sekreteri Boris Alekseyeviç Litvinov. 7 Nisan 2014’te bağımsızlık deklarasyonunu kaleme alan isim. Bir süre DNR Halk Sovyeti başkanlığını yürütmüş. 63 yaşında. Orkestra solistliği de var, maden teknisyenliği de. Komsomoldan yetişme. 1991’de Moskova Üniversitesi İşletme’den mezun olmuş. 17 sene Irkutsk oblastındaki (vilayet) fabrikanın Ukrayna’daki temsilciliğini yürütmüş. 2014 öncesi bir fabrikada temsilcilik yapmış. Kendisiyle Donbass’taki durumu konuştuk.  Güncel siyasi durumu nasıl okuyorsunuz? Özellike Rusya lideri Putin’in Trump ile Helsinki zirvesinde Donbass’ta 2014’ten sonra ikinci referandum düzenlenmesi önerisini? Bunu söylemişse benim için şaşırtıcı olmaz. Ama nasıl bir referans yaptı? Putin büyük olasılıkla Trump’a “Minsk anlaşmaları artık geçerli değil, yeni düzenleme için, işi meşruiyet temelinde yapmak için Ukrayna ve Donbass halkına soralım” demiş olabilir.  2014 bağımsızlık ilanını Batı tanımadı. Yenisi neyi değiştirir? 2014’te geçici hükümette yer alan sekiz kişiden birisi bendim. O zamanki Ukrayna anayasasında bu konuda referandum hakkının saklı olduğuna dair madde vardı. Ama yolu yordamı düzenlenmiyordu. Halk Sovyeti’nde toplanıp bağımsızlık ilanını halk oyuna sunma kararı alınca hukuki formül bulduk. 11 Mayıs referandumu düzenlendi. Donetsk’te yüzde 80’i bulan katılım ve yüzde 90’ı bulan onay çıktı. BBC, DW, El Cezire ve 400 yabancı gözlemci izledi. Bu silah gücüyle değil özgür bir referandumdu. Batı meşru saymadı. Madem öyle onların da mutabık kalacakları referandum yapılabilir. Son tahlilde bunu yapacak Donbass ve Kiev. Böylece savaşın bitmesi sağlanabilir.  Niye ayrılık oldu? Ukrayna’daki olayların hedefi Donbass ’tı. Burası tarihi açıdan üretim ve ağır sanayi merkezi, emekçi kollektivizmi karakteri. Tabii ki Sovyetler sonrası çok sayıda işletme kapatıldı. Ama vasıflı işçi ve teknisyenler kaldılar. Onlarda ağır basan sosyal adalet duygusuydu. Sosyalizmi kastetmiyorum. Ama Kiev’deki nasyonalist, faşizan ideoloji, Donbass’takinin tam zıttıydı. Kaçınılmaz olarak karşı karşıya geldiler. İki sene önce Paraşenko savaşın temel hedefinin Donbass’taki sosyalist bilinci yok etmek olduğunu açıkça söylemişti. Savaşın başka amacı yoktu. Donbasslılar 2014’te devrilen Yanukoviç’i mi destekledi? Yanukoviç 1990’larda her yerde ortaya çıkan mafyatik adamların temsilcisiydi. Tabii ki politik kapasitesi vardı. Ama oligarkları zenginleştirmek için kullandı. 2010 sonrası yine başkan seçildiğinde Rusya-Avrupa ilişkilerini dengeli idare etmek, halkın refahı için imkanları vardı. Halk onu destekledi. Çünkü halk 2004’te Batı destekli kalkışmaya karşı durmuştu. 2014’te Meydan’daki kaosu sonlandırmak için elinde tüm yetkiler vardı. Kullanamadı, yapamadı. Çünkü malını mülkünü ve kendi çıkarını düşünüyordu. Donbass’ta şu an tesis edilen yönetimi nasıl anlamalı? Genel olarak küçük burjuva yönetimi ama yurtsever sol karakterde. Şöyle bir çelişki var. Kime sorsanız, hele de eski kuşaklara sosyalizm taraftarıdır. Ama her sıradan vatandaş kendi işini kurma güdüsüyle hareket eder. Bu ikilemden ötürü sosyalizmin doğru ve kollektif iktidar yönlendirmesini sağlayamıyoruz. Bunun için partiler gerekiyor. Şu anda bu yok. Parti olmayınca küçük burjuva eğilimler baskın çıkıyor. Moskova’nın rolü, beklentiniz? Rusya’nın halkın temel iradesini tanımasıdır. Ukrayna’nın da öyle. Halkın bir kısmının bugün DNR’in Rusya Federasyonu’nun parçası olmasını istemesi sebebi meseleyi başka güce havale etmek isteği. Yüzde 10-15’lik kesim de artık bıktık Ukrayna’ya dönülsün diyor. Ama bu saatten sonra mümkün değil. Kiev’in istediği çerçevede olmaz. Türkiye’ye nasıl bakıyorsunuz? Türkiye’yi yönetenler düne kadar Suriye’de Rusya ve Kürtlere karşıydı. İslamcıları destekliyorlardı. Sonra Türkiye pozisyon değiştirdi. Rusya ekonomik ve siyasi açıdan İran, Suriye ve Türkiye ile hareket etmeli. Ve komşu coğrafyalarda rejim değişiklikleri ajandaları var. Novorossiya fikri DNR ve LNR Temmuz 2017’de Malorossiya’nın (Küçük Rusya) kuruluşunu ilan etti. Ancak bu bir süreç, Malorossiya Rusya ile ilişkileri geliştirmeyi hedefliyor. Bölgede bir de Pavel Gubarev’in kurduğu Novorossiya (Yeni Rusya) hareketi var. Bu ‘Rusluk’ ötesi bir fikir. Doğu Slavları kadar Tatarlar, Kırımlılar ve Bulgarları kapsıyor. Novorossiya’yı arzulayan var, Donbass’ın yerel karakterini vurgulayan var, pragmatist yaklaşan var. Federal deneyimlerinin Ukrayna’ya esin kaynağı olacağını söyleyen de. Arzu, güçlü lider Donbass savaşlar ve sistem değişimleri coğrafyası. Yapıştırıcı unsur ‘güçlü liderlik’. O vakit akıllara Stalin de düşüyor, Putin de... Putin devlet gücünü temsil eden liderler silsilesinin devamı. Rusya ordusunun Suriye’deki macerasını da Moskova’nın Venezüela, Kuzey Kore gibi coğrafyalardaki diplomatik ve askeri duruşunu da yakından izliyorlar. Çoğunun algısı benzer. Putin Rusya ordusunu göndermiş olsaydı, Kiev’in işi hemen biterdi. Tıpkı Gürcistan’da 2008’deki gibi... Ama Putin’in ‘küresel bir savaş istemediği için müdahale etmediğini’ söylüyorlar. Donbass KP’si ise Putin’e ‘mesafeli’. Kırım’ın 2014 referandumuyla gelen Rusya’ya dönüşünü Batı’ya kabul ettirip yaptırımlardan kurtulursa daha az destek vereceği görüşündeler. 
basindan_tarih: 
01 Ağu 2018

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Küreselleşmeci tasarımın Suriye hezimeti eşliğinde, Ortadoğu’da Rusya Federasyonu öncülüğünde barış alametlerinin belirdiği bir dönemde, yıllık iznimin bir kısmında soluğu Donbass’ta aldım. Donbass, aynı zamanda ABD ve AB’nin 2014’te büyük jeopolitik hataya düşerek giriştiği hamlenin durdurulmasıyla, Rusya’nın Ortadoğu’ya açılmasının yolunu açması açısından mühim. Donbass’ın kalbi Donetsk ve Lugansk’ta Sovyetler Birliği’nin kendisi olmasa da yaşatılan mirasını görme, yerel yönetim, sıradan insanlar ve cephe hattında halk milisleriyle konuşma fırsatı buldum. Kiev’deki neoliberal Meydan darbesine karşı Batı medyasının görmediği anti-Meydan protestolarının izini sürdüm. Kiev’e karşı, sınıfsal karakteri itibarıyla emekçilerin desteklediği ‘yurtsever küçük burjuva devriminin’ vuku bulduğu anlaşılan bölgeden izlenimlerimi daha geniş yazacağım. Bugünlük kısa bir özet sunalım... *** Ukrayna’nın vaktiyle müreffeh bu doğu bölgesi, Batılı emperyalistlerin gerici güçleri kullanmaktan çekinmedikleri diyar. Nasıl ki, Suriye’de ‘demokrasi taşımak’ bahanesiyle siyasal İslamcılar kullanıldıysa, Ukrayna’da da ‘neoliberal renkli devrimin’ aparatları Banderistler. Bu yüzden Donbass’ın ahalisi 2014’te Kiev’deki darbeden beri teyakkuzda. Nüfusu savaş öncesi 1 milyona yakın, bugün 650 binle ifade edilen Donetsk’in merkezine 15-20 kilometre mesafedeki dış mahalleler Ukrayna ordusunun düzenli ateşine maruz kalıyor. Çatışmanın izleri her yerde. AGİT gözlemcilerinin işe yaramadığı ‘gri bölge’ hattı namlı Halk Milislerinin korumasında. Donbass’ta iki entite var. Donetsk Halk Cumhuriyeti DNR ile Lugansk Halk Cumhuriyeti LNR. Ademi merkeziyetçi anlayış oblast geleneğiyle buraya içkin. Halk konseylerinde sosyal hareketler aracılığıyla temsil sağlanıyor. Ukrayna Komünist Partisi’nden kalan KP yüzde 10-15’leri bulan desteğe sahip. Halkın azımsanmayacak kesimi sosyalizm deneyiminden kalan sosyal adalet fikrini önemsiyor olsa da öykündükleri İsveç tipi sosyal demokrasi. Neoliberal dizayn onlar için oligarkları ifade ediyor. 2014’te AB ile Rusya’yı dengeleyeceğim derken devrilmiş Yanukoviç, Batı’da sunulduğu gibi ‘Rusçu’ filan görülmüyor. *** Rusya’nın burayı işgal ettiği iddiası safsata. Halk milisleri Donbass’ın ‘yerlimilli’ ahalisi. Rusya’dan gönüllüler eksik olmasa da etnik aidiyetler çeşitlilik arz ediyor. Kiev’den gelenler, Abhazlar, Gürcüler, Osetler, Tatarlar... Batılı solcuların bulunduğu Uluslararası Tugay’ı saymıyorum. Kırım yüzünden şişirilen ‘Novorosiya’ mefhumuna bakışları gerçekçi. Rusya ile bağları doğal ama özerk konumlarından vazgeçmek niyetleri yok. Nüfusun büyük kısmını Rusça konuşanlar oluşturuyor. Çarlık ve Sovyetler’in emperyal mirasını sahiplenen ‘Putinizm’ algısından süzülen de ‘Rusluk’ değil ‘Rusyalılık’. Doğrusu, burada Sovyetler’in milli kimlik meselesini çok büyük ölçüde çözümlediği kanaatim pekişti. Burada ‘kimlikçilik’ gözlükleriyle anlaşılacak bir şey yok. *** Donbass’ı Donbass yapan proleterler. Organize bir toplum. Yoksullaşma ve güçlükler eksik değil. Fakat çatışmalar hayatı aksatmıyor. Tek istisna akşam 22.00’de güvenlik sebebiyle sokağa çıkma yasağı. Her yer tertemiz. Donetsk adeta orman içine konulmuş kent. Kömürü, demirçeliği, metalurjisiyle sanayi kenti olsa da havası temiz. Büyük Anavatan Savaşı’nda enkaza dönmüş tüm kentlerdeki gibi ‘Stalinkaya’ denilen anıtsal binalarla dolu. Opera, tiyatro binaları, dans pistleri, mahallelerde sanat okulları, çocuklar için yaratıcılık okulları faal. Donbass’ta yabancı dilin az bilinmesi kültürel emperyalizme alan bırakmıyor. Yoksa gençlerin rağbet ettiği kafelerde Batılı kliplerden geçilmiyor. *** Donbass’ta küreselleşmeciliğin kilit karşılığı ‘neofaşizm’ ve buna karşı aynı coğrafyanın halklarının anti-emperyalist damarı hissediliyor. Bu durum, Türkiye solunun enternasyonalist dayanışmayı esirgediği Donbass ahalisinin pek az tanıdığı Türkiye’ye bakışını belirliyor. İronik olan Kiev yönetimini destekleyen Ankara’yı ‘anti-emperyalist’ zannetmeleri. Fakat aktaracak çok şey var. Burada duralım.
basindan_tarih: 
21 Haz 2018

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

  Türk-Amerikan ilişkilerinde geçen sonbaharda Türk vatandaşlarına vizelerin askıya alınmasına varan kriz hali, ‘rölantide geçirilen’ bir kışın ardından yeniden ‘canlanıyor’. Odağında baskın seçimler ile Suriye politikaları var. Önce beklendiği üzere, Washington ile AKP Ankarası’nın Suriye’nin Menbiç kentini paylaşmalarına dair uzlaşması geldi. Ardından bir senedir ABD Dışişleri’nde Suriye dosyasına bakan kariyer diplomatı David Satterfield’in Ankara’ya büyükelçi atandığı iddiaları ‘haberleştirildi’. * * * Eski Ankara Büyükelçisi John Bass’ın diplomatik misyon çalışanlarının 15 Temmuz’la ilişkilendirilerek tutuklanması sonrasında hayli ‘tantanalı’ gidişinin üzerinden sekiz ay geçti. Doğrusu Satterfield’in ismi büyükelçilik için mayıs başından beri anılıyor. Atama resmen ilan edilmediği gibi, ABD tarafının sekiz ay bekleyip bunu şimdi duyurması pek tuhaf olur(du). Anlaşılan Ankara’da birileri ‘fısıldadı’, haber yayıldı. Tıpkı ‘Merkel Berlin’e davet etti’ haberi gibi... * * * Ancak Menbiç uzlaşmasıyla birleşen ‘elçi ataması’ haberi ‘muhabbetin koyuluğunun’ tamamlayıcısı. Nitekim bu sekiz ayda ABD Başkanı Trump’ın dışişleri bakanı değişikliği eşliğinde Menbiç pazarlığı ve Rusya’dan S-400 alımı karşısında Türkiye’nin F-35 projesinden dışlanması, ilişkilerde ana pazarlık başlıklarını oluşturdu. İki ülke dışişleri bakanlarının 4 Haziran buluşması sonrası çıkartılan ‘yol haritası’ icabı da TSK ile ABD bu hafta Menbiç sınırında devriyelerine başladı. Bu gelişme ABD’nin Suriye’nin kuzeyinde işgal ettiği topraklardaki planlarının ‘tıkır tıkır’ işlediğinin göstergesi. AKP hükümeti bu planların en hevesli oyuncusu. Türkiye ahalisine ‘güvenlik politikası’ olarak sunulan Menbiç uzlaşması, ABD ile birlikte komşu ülkenin toprağı üzerindeki işgalin şeklini şemalini belirlemek. Önümüzdeki dönemde ‘yerel idareler’ adıyla daha yoğun allanıp pullanıp pazarlanacak. Ankara’nın en son Kilis vali yardımcısını komşu ülkenin kasabasına ‘koordinatör vali’ ataması şaşırtıcı değil. * * * Elbette Washington’da AKP’den memnun olmayanlar eksik değil. Ancak bu durumun 21 Haziran’da F-35’lerin sembolik teslimini önlemeyeceği gibi Pentagon bütçesi çıkarılırken Türkiye ile ilgili ‘raporlama’ şerhini de pazarlıkta el yükseltmeye saymak gerekir. * * * Bu koşullarda Washington açısından 24 Haziran’da Ankara’da Ortadoğu politikasında kendisiyle uyumlu bir hükümetin sandıktan çıkması elbette tercih edilir. Resmî ataması gerçekleşirse Satterfield, Suriye’nin yerel idareler altında parçalanıp nüfuz alanlarına ayrılması sürecini yakından bilen isim. Geçen ocakta Britanya, Fransa, Suudi Arabistan ile Ürdün temsilcileriyle Suriye’yi bölme planlı toplantıda ABD’yi temsil etmişti. Bu toplantı hatalı biçimde ‘Türkiye’yi durdurmak, Suriye’yi bölmek’ olarak sunuldu. Oysa ki detaylarında gruba ilerleyen süreçte Ankara’nın da katılmasının konuşulduğunu unutmamalı. AKP Ankarası, komşu ülke toprağında ABD ile aynı çizgiyi izliyor. Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun sözleri yerli yerine oturuyor: “Menbiç modeli Suriye’nin geleceği için önemli. Bölge temizlendikten sonra gerçek sahiplerine bırakılacak.” Menbiç modeli ABD’nin modelidir. İş İdlib’e geldiğinde aynı Çavuşoğlu’nun “Biz muhalefetin garantörüyüz” dedikten sonra Rusya ve Suriye’nin alenen şeriatın uygulandığı bu bölgeden cihatçı grupları temizlemesine itiraz bayrağı açtığını görüyoruz. Çavuşoğlu açıkça Suriye hükümetinin topraklarında kontrolü sağlamasına itiraz ederek böylesi bir durumda ‘Astana sürecinin de Rusya ve İran ile işbirliğinin de anlamının kalmayacağının’ altını çiziyor. Ankara ‘ABD’ye rağmen’ bir şey yapmıyor. Aksine Kırım üzerinden Moskova’ya ‘yönünü’ anımsatıyor, TANAP açılışına ilgisi yokken Ukrayna lideri Paraşenko’yu davet ediyor. * * * Tekrar anımsatalım. Siyasal İslamcı AKP Türkiyesi’nin politikaları, ABD’ninkinin replikasıdır. Yapıntıdır. Kalanı yani ‘Türkiye’nin ABD’ye rağmen bölgede at koşturduğu’ söylemi ise ‘Zümrüdüanka’ kuşunu uzaya çıkarırken, ekrana bir tutam ‘Atatürk resmi’ serpen yeni Osmanlıcı retorikten ibaret. Trump ile birlikte ‘demokrasi promosyonu’ sahtekârlığına ihtiyaç duymayan ABD için gayet de kullanışlı.
basindan_tarih: 
07 Haz 2018

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

  Hasan Ünal’a göre Türkiye, Suriye hükümeti ile hareket etmiş olsaydı, ABD karşısında büyük avantaj elde edecekti, fakat yapılanlarla Suriye’nin bölünmesine hem doğrudan hem dolaylı katkı yapılmış oldu. Ünal’a göre Kandil’e dair son söylemler ABD ile ‘danışıklı-dövüş’ olabilir. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo arasında ‘ilk görüşme' nihayet gerçekleşti. Washington'da Çavuşoğlu'nu ağırlayan Pompeo ile Türk-Amerikan ilişkilerinde sıkıntılı başlıklar ele alındı. En fazla öne çıkan mesele ise Suriye'nin kuzeyindeki Menbiç'teki YPG varlığının çıkartılması idi. Görüşme sonrası Çavuşoğlu, Pompeo ile bu konuda yol haritasına onay verdiklerini açıklarken, ortak açıklamadaki ifadeler daha örtülü oldu, ortak kaygılara müttefiklik ruhuyla çözüm getirilmesinden söz edildi. Önümüzdeki altı aya yayılan bir süreçte uzlaşma sağlandığı belirtiliyor. Öte yandan daha sonra YPG'nin Menbiç'te kalan askerî danışmanlarını da çekeceği açıklaması geldi. Çavuşoğlu-Pompeo görüşmesi ve olası sonuçlarını Atılım Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Görevlisi Prof. Hasan Ünal ile konuştuk. ‘ABD İLE ANLAŞMADA BELİRSİZLİKLER VAR' ABD ile yapılan müzakerelerin gerekliliğine işaret Hasan Ünal, üzerine anlaşılan yerlerin Suriye toprakları olduğunun unutulmaması gerektiğini belirtti. Ünal, ABD ile yapılacak anlaşmada belirsizlikler olduğunun altını çizdi: "ABD ile Menbiç'teki PKK-PYD varlıkları konusunda mutlaka bir müzakere yapılması gerekiyordu. Hatta sadece Menbiç ile sınırlı olmamalıydı bu müzakereler. Aynı zamanda Fırat'ın doğusundaki PKK-PYD unsurlarının geleceği ile ilgili de görüşmeler şart idi. Dolayısıyla ABD ile bu müzakerelerin yapılması normal. Ancak burada önemli sorunlar var. Teknik olarak başka bir devlete ait topraklar üzerinde iki devlet Türkiye ve ABD oturuyorlar ve bir müzakere yapıyorlar,ve ‘Buradaki PKK-PYD unsurları şuraya çekilecek, şu kadar süre içerisinde olacak. Sonra biz seninle birlikte Menbiç'in güvenliğini sağlayacağız. Bu arada oradaki nüfus yapısını esas alarak yeni bir yönetim kuracağız. Bu nüfus yapısı yüzde 98 civarında Araplardan oluştuğuna göre, Araplardan oluşan bir yönetim oluşturacağız' diyorlar. Bunlar bir açıdan mantıklı çünkü oradan PKK-PYD'nin çıkartılması, Türkiye açısından önemli. Sonra ne olacak? Burası Suriye devletinin toprakları. Eğer biz bu anlaşmaya ‘Burası Suriye topraklarıdır. ABD ve Türkiye bütün bu toprakları tartışmasız olarak Suriye devletinin egemenliğine ait topraklar olarak görmektedirler. Ve en kısa zamanda Suriye'nin egemenliğine bu toprakların devri konusunda anlaşmışlardır' diye hükümler eklemezsek sonra ne olacak? Şimdi Suriye kuvvetleri bu silahlı isyanın ilk başladığı Dera kasabasını kuşatma altına alıyorlar. Öyle anlaşılıyor ki Dera'daki cihatçılar çok fazla bir direniş göstermeyecekler. Kendileri ile görüşen Batılı muhabirlere ABD ve müttefiklerinin kendilerini satışa getirdiğini söylüyorlar. Rusya da kendileri ile bir tahliye anlaşması müzakere ediyor. Dera'dan sonra Suriye kuvvetleri geriye kalan geri kalan bölgeleri İdlib hariç temizlediğine göre, büyük ölçüde Menbiç'e doğru yürüyecekler. Menbiç'in kapısına gelip ‘Burası bizim otağımız, çıkın buradan' dediklerinde biz Türkiye ve ABD olarak ne diyeceğiz? ‘Sen niye geldin, biz burada ABD ile bir yönetim kurduk' mu diyeceğiz, yoksa ‘Ha buyur, teşekkür ederiz, biz de sizi bekliyorduk, iyi ki geldiniz' diyerek şehrin anahtarını onlara mı vereceğiz? Dolayısıyla bunlar belirsizlikler oluşturuyor. ABD ile yapılacak anlaşmaya bu hususların mutlaka yazılması gerekir." ‘PSİKOLOJİK ÜSTÜNLÜK TAMAMEN TÜRKİYE'NİN ELİNDE OLABİLİRDİ' IŞİD temizlendiği için ABD'nin Suriye topraklarında kalması için hiçbir gerekçesi kalmadığını belirten Ünal'a göre Türkiye, Suriye ile birlikte hareket etmiş olsaydı, ABD ile gerçekleştirdiği müzakerede çok daha büyük bir avantaj sağlamış olacaktı: "Taktik olarak Türkiye şöyle yapabilirdi: ABD ile müzakerelere girişmeden önce Suriye hükümetiyle sahada anlaşırdı. Biz Suriye hükümeti ile anlaşmış olsaydık, dün Çavuşoğlu daha başka bir güç ile müzakere edecekti ABD'lilere karşı. O zaman Türkiye de ‘Dera bittikten sonra biz Suriye ile birlikte buranın temizliğine geleceğiz. Siz de Menbiç ile Fırat'ın doğusunda aşağı yukarı IŞİD kalmadığına göre artık sizin burada kalmanız gerekmiyor' diyecekti. ABD o topraklara IŞİD ile mücadele için girmişti. IŞİD bittiğine göre, diğer cihatçı unsurlar da Suriye tarafından temizlendiğine göre, ABD'nin Suriye topraklarında kalması için hiçbir gerekçesi kalmadı. Dolayısıyla Türkiye, Suriye ile birlikte hareket ederek ABD ile bu müzakereleri yapsaydı çok büyük bir avantaj elde etmiş olacaktı. Psikolojik üstünlük tamamen Türkiye'nin elinde olacaktı. Şimdi sıkıntı; başka birinin toprağı üzerinde başka bir devletle uzlaşma içindeyiz ve çok kısa bir süre içinde de o toprakların gerçek sahibi olan devlet de topraklarını almak için kapıyı çalmak üzere." ‘ÜSTÜNLÜK TEKRAR SURİYE DEVLETİNE GEÇMİŞ OLDU' Ünal'a göre, Suriye hükümetinin PYD ile masaya oturması üstünlüğün tekrar Suriye'ye geçtiğini gösterir. Ünal, Türkiye'nin Suriye devleti ile anlaşmamakta ısrar ettiği için birçok riski beraberinde getiren bir anlaşmayı kabul etmek durumunda kaldığının altını çizdi: "Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad, ‘Biz PYD'liler ile müzakere ederiz' dedi. Burada PYD'lilerden kastı Suriye olan PYD'lilerle. Fırat'ın doğusundaki PYD'lilerle ilgili sıkıntılardan birisi şu: PYD'lilerden Suriyeli olanları, Suriyeli olmayanların belki yarısı kadar. Dolayısıyla Suriyeli olmayanları zaten bir şekilde Suriye'nin dışına çıkartılması lazım. Bu sabah gelen haberlere göre, PYD dediğimiz unsurların Suriye devleti ile görüşmeuye hazır olduklarını ifade ettiler. Biz ABD ile Menbiç konusunda anlaşıyoruz. Suriye devleti de Fırat'ın doğusundaki bu unsurlarla görüşüyor. Üstünlük tekrar onlara geçmiş oluyor. Çünkü neticede bu topraklar Suriye devletinin toprakları. Suriye devleti ile anlaşmamakta ısrar ettiğimiz için birçok riski beraberinde getiren bir anlaşmayı kabul etmek durumunda kalıyoruz. Bunun artık bir keşmekeşe dönüştüğü kanaatindeyim." ‘SURİYE DEVLETİ TOPRAKLARI ÜZERİNDE YENİDEN EGEMENLİĞİNİ TESİS EDİYOR' Ünal'a göre Türkiye, Şam yönetimi ile birlikteliğini sürdürseydi, Suriye'yi bu kadar karıştıramazlardı. Ünal, Türkiye'nin söylemleri ile eylemleri arasında uyum sergileyen bir dış politikaya geçmesi gerektiğini belirtti: "Türkiye kendi sınırlarını kullandırmasaydı ve ısrarla 2011'den beri Şam yönetimi ile birlikteliğini sürdürseydi, Suriye'yi bu kadar karıştıramazlardı. Burası bir bataklık ama aynı zamanda drenajlarla su da çekiliyor. Yani bataklık kurutulmaya başlandı. Büyük ölçüde Suriye devleti toprakları üzerinde yeniden egemenliğini tesis ediyor. Bu gerçekten hareketle bizim söylemlerimiz ile eylemlerimiz arasında uyum sergileyen bir dış politikaya yönelmemiz lazım. Biz ‘Suriye'yi böldürtmeyeceğiz' diyoruz. Peki Suriye'yi böldürtmeyeceksek, Suriye devleti ile görüşmeden, onun haberi olmadan, hatta ona inatla yaparmışçasına ABD ile Menbiç'te yeni bir yönetim kurma konusunda anlaşmaya girişmek ne demektir? Sınırlarımıza yığılan cihatçılar ile ilgili politikamız nedir? Bunların bir an önce netleşmesi gerekir. Çünkü güney bölgelerinden başta Doğu Guta olmak üzere, Rusya'nın girişimleri ile tahliye edilen çoğu Suriyeli olmayan, adına cihatçı denilen bu grupların neredeyse tamamına yakını Türkiye sınırlarına nakledildiler. Bunların büyük bir bölümü İdlib'te, geri kalanı yine bizim sınırlarımıza yakın bölgede." ‘TÜRKİYE, SURİYE'NİN BÖLÜNMESİNE HEM DOĞRUDAN HEM DOLAYLI OLARAK YARDIMCI OLUYOR' Türkiye'nin Suriye'nin bölünmesine hem doğrudan hem dolaylı olarak yardımcı olduğunu söyleyen Ünal, Türkiye'nin ÖSO (Özgür Suriye Ordusu) adına istediklerinin ‘gevşek federasyon'a neden olabileceğini belirtti: "Bir başka konu ÖSO. Açıkça söylenmiyor ama biz sanki Afrin ve Fırat Kalkanı ile Türkiye'nin kontrolüne geçen topraklar için ‘ÖSO'nun otonom bölgeleri olsun' demeye getiriyoruz. ÖSO da buradan bir şeyler elde etsin istiyoruz. Biz eğer ÖSO için istersek, ABD'liler ve PKK-PYD çok memnun olurlar ve ‘Tabii, ÖSO oraları alsın, biz de burada etkili ve geniş bir otonomi elde edelim' derler. Bu tür otonomiler oluşması halinde buna biz ‘gevşek federasyon' deriz. Böyle bir şey olduğunda haritaya baktığınızda sanki bu devletin toprak bütünlüğünü muhafaza edildiği intibaını elde edersiniz. Ama gerçekte böyle değildir. Devlet aslında fiilen bölünmüştür. Bir sonra resmen bölünmenin nasıl olacağına dair sınırlar belirlenmiştir. Bir yandan askeri mücadele vererek, büyük ekonomik harcamalar yaparak Suriye'nin toprak bütünlüğünü muhafaza edeceğimiz söyleniyor. Ama ortaya koyulan politikalarla Suriye'nin bölünmesine hem doğrudan hem dolaylı olarak yardımcı olunuyor." ‘BU BİR DANIŞIKLI DÖVÜŞ OLABİLİR' Ünal, Türkiye'de yeniden Kandil'e yönelik söylemlerin artmasını da ABD ile yapılan görüşme sonucunda çıkan anlaşmanın bir danışıklı dövüş olabileceği ihtimaline değindi: "Çavuşoğlu, ABD'ye müzakereler için gitmeden önce, ‘ABD'lilerin PYD ile Kandil'in irtibatını kesmeye çalıştıklarını düşünüyorum' dedi. ABD'liler bize böyle bir şey yutturmaya çalışıyorlar. Afrin operasyonu sırasında oldu bu, ‘Siz bu PYD'ye taktınız, aslında PYD üzerinde bizim kontrolümüz o kadar yüksek ki biz PYD'yi PKK'ya karşı bile kullanırız' dediler. Bu inanılacak bir şey değil. Şimdi sanki Türkiye buna inanmak istiyor. Eğer böyleyse bu bir danışıklı dövüş de olabilir. Seçim öncesi bir sabah Kandil'in ‘Türk birlikleri tarafından kurtarıldığı, temizlendiği' haberi ile de uyanabiliriz. Aslında belki de Kandil zaten ABD nezaretinde boşaltılmış olur. Umarım gerçek olan bu tür bir komplo teorisi değildir. Esas mesele şudur ki; biz Irak hükümeti ile işbirliğini sürdürüp Kuzey Irak'ta Barzani'nin yeniden bağımsız bir devlete gidecek şekilde otonomi kazanmasına izin vermeden ama kendi iç yönetimine sahip olarak devam etmesi ve geniş bir otonomiye sahip olmayacak şekilde de Fırat'ın doğusundaki toprakların Suriye'nin egemenliğine sokulması için uğraşmak ve Kuzey Irak ile Fırat'ın doğusundaki yönetim arasında da ne sınır irtibatı ne de başka bir irtibat kurulmasına izin vermemek lazım. Ama biz ÖSO için otonomi istersek orada da bunun aksini söylersek inandırıcılığımız olmaz."
basindan_tarih: 
11 Nis 2018

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

  “Ortadoğu’yu daha rahat sömürmek için arzulanan, biatkâr, gerici ve gelenekçi kodların hâkimiyeti. Azıcık ‘ıslah’ olmaları kâfi. Şuursuz değiller yani. Bu yüzden siyasal İslamcılarla rahat rahat koalisyon yapabiliyorlar. Direniş damarına yenik düştükleri için bu savaşın bitmesini istemiyorlar. Doğu Guta olmazsa yeni bir kimyasal silah yalanı bulurlar, olur biter.” Bu satırlar, Suriye ordusunun Doğu Guta operasyonuna başladığı günlerde, ABD öncülüğündeki Batılı emperyalist güçlerin kimilerine tuhaf gelen El Kaide bağlantılı İslamcılara desteğini özetleyen, 28 Şubat’taki yazımın son paragrafından... Daha Suudi veliahtı, “Vahhabizmi Sovyetler’e karşı Batı’nın arzusuyla yaydık” demeden önce. Eh dün Sovyetler vardı, bugün nüfuz kazanmış Rusya Federasyonu. İdeolojik zemin bulunmasa bile... * * * Normal koşullarda ‘fal açmıyoruz’ demeliyim. Ancak ABD Başkanı ‘çılgın’ Donald Trump işbaşına geldiğinden beri bir nevi ‘papatya falı’ açar olduk. Trump ne vakit ‘Suriye’den çekilmekten’ bahsetse aynı terane. Geçen sene İdlib’e ‘kimyasal silah kullanımı’ gerekçeli saldırıyı görmüştük. Hani Pentagon şefi James Mattis’in daha iki ay önce “Elimizde kanıt yoktu” dediğini... Velhasıl yukarıdaki ‘falı’ da Trump 23 Şubat’ta “IŞİD’den kurtulup eve döneceğiz” dediğinde ‘açmışım’. Bunu mart sonunda Trump’ın “Yakında çekiliyoruz” ve birkaç gün sonra “Kalacaksak Suudiler parasını versin” temalı beyanatları izledi. Açmayıp da ne yapalım! * * * Haftayı geçmedi ki, Şam Doğu Guta’nın yüzde 90’ını cihatçı gruplardan temizlemişken, ‘Duma ile ilgili kimyasal saldırı’ haberi geldi. Diğer cihatçılar anlaşmayla çekilmiş, ortalık kurtulan sivillerin sevinç videolarından geçilmezken, Suudi bağlantılı İslam Ordusu sıkışmışken, Şam, ABD saldırısını tetikleyecek şekilde ‘intihar etmeye’ karar vermiş! ABD, kanıtı olmasa da cezalandıracak. Trump geçen sene kızı ‘gözyaşlarına boğulunca’ Şayrat Üssü’nü vurmuş, ‘adalet yerini bulmuştu’. Bu sefer Rusya ve İran’ı sorumlu tuttu, Suriye liderine ‘hayvan’ dedi. Büyük bedel ödeneceğini söyledi. Harekete geçmese ABD’de ‘Rus ajanı’ ilan edilir zaten! Gelişmeler üzerine yazıyı yenilemek durumunda kaldığım akşam vakitlerinde tek başına değil, Britanya, Fransa, İsrail ve Körfez’le koalisyon içinde saldıracağının işaretleri artmıştı. Sırf bu bile meselenin kimyasal silahla, kanıtla filan alakası olmadığını gösteriyor. Suriye savaşı ‘yitirilmekteyken’ bölgede nüfuzunu artıran Rusya ve tabii İran hedef. Rusya koalisyon saldırısıyla ‘rezil edilirse’ ne âlâ. Yok geri teperse alın size dünya savaşı riski. Kimin neyi göze aldığını göreceğiz. * * * Elbette Türkiye’nin tutumu önemli. Özellikle geçen hafta Rusya ve İran liderleriyle ‘Ankara zirvesinde’ sergilenen görüntüden sonra. Geçen yazıyı ‘Telaşa mahal yok’ diye bitirmiştik. Kanımca yok. Zira Rusya’nın ABD ile bilek güreşinde Suriye’nin kuzeyinde ‘alan açtığı’ Ankara derhâl safını seçer. Zirvede üç ülke ‘iç savaşı bitirme ve Suriye’yi inşa etme misyonu’ üstlenmiş görünse de görüş ayrılıkları bakiydi. İran’ın ve Rusya’nın ABD’nin bölgedeki varlığına itirazı ‘ilkeselken’, Ankara’nınki ‘kullanılan vekil güçlerden’ kaynaklı. Washington’la daha geniş bir stratejik perspektiften çözüme kavuşturulabilir, yani. Nitekim Ankara’nın Suriye’nin toprak bütünlüğüne dair nakaratının anlamı olmadığının en son ispatı Afrin üzerinden ‘alınan yerlerin ne zaman ve kim istenilirse ona verileceği’ beyanatı oldu. * * * Koalisyon savaş açarsa, Ankara’nın tercihi liberal müdahalecilik cephesi olur. S-400 pazarlıkları, nükleer ve enerji yatırımları; boğuştuğumuz derin ekonomik kriz ve Batı’ya göbekten bağlı olduğumuz hesaba katılırsa, ‘önemsizleşir’. O vakit Ankara’nın kontrol ettiği topraklarda hamilik ettiği militanlar ‘başka bir güce’ kolaylıkla dönüşebilir. Şunu unutmamalı. Suriye’de arzu ettiği sonucu elde edemeyen ABD, çok yönlü çatışmaları kışkırtarak ilerledi. Liberal müdahaleciliğin aygıtı artık ‘kanıtlar’ bile değil medya üzerinden ‘şeytanlar yaratarak’ yürümek. Bölgede daha ilan edilecek çok ‘şeytan’ var.
basindan_tarih: 
06 Nis 2018

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

  Rusya, Türkiye ve İran liderlerinin Ankara zirvesi, çok kritik bir dönemde gerçekleşti. İki mühim gelişme zirveye ışık tutuyor. İlki Suriye ordusunun Batı’nın biçare yaygaraları eşliğinde başkent Şam’ın dibindeki Doğu Guta’yı Ankara’nın da katkılarıyla ipleri Körfez’deki cihatçılardan temizlemesi. Diğeri ABD Başkanı Trump’ın “Suriye’den yakında çekileceğiz” söylemini diline dolaması. Doğu Guta hazmedilmek zorunda kalınırken, ‘çekilme’ işi Washington’da ‘panik havası’ estirdi. Nihayetinde Trump’ın, ekibi tarafından ‘ikna edilmesi’ şaşırtıcı değildi. Asıl şaşırtıcı olan Ankara zirvesinden çıkan resimdi. Fakat bunun için ‘çekilme’ meselesini iyi anlamalı. * * * Ankara zirvesinin tarihi belliyken, Trump ilkin geçen hafta Ohio’da halkla buluşmasında andı ‘çekilmeyi’. “Suriye’den çok yakında çıkacağız. Artık diğerleri ilgilensinler. ‘Halifelik’ dedikleri şeyi yüzde 100 bitireceğiz” dedi. Kampanya söylemiyle tutarlı ama bir yıllık icraatları, ekibine daha yeni ‘şahin’ Mike Pompeo ve John Bolton’yu ataması ile elbette ‘çekilmenin’ ABD politikalarına tezatlığı düşünülürse, 1 Nisan şakası gibiydi. Kızılca kıyamet koptu. Dışişleri ve Pentagon da ‘bir şey anlamamışlardı’. Ama Trump danışmanlarına ‘Suriye’den çekilmek istediğini’ fısıldayıp durmaktaydı. Hani Amerikalıların girdiği yerde ‘gül bitiyormuş’ gibi ‘ABD giderse büyük güç boşluğu oluşur’ denildi. Ama ABD’nin Suriye’de işgalciliğini haklı çıkarmak için ‘IŞİD markasını’ kenara koyan yorumcular sağolsun, iyi de oldu. * * * Mesela Josh Rogin, 30 Mart’ta WP’ta, “Suriye’de ‘petrolü aldık’. Şimdi Trump İran’a vermek istiyor” buyurdu. Suriye petrolünün yüzde 90’ının üzerine ‘çökmüş’ -ama dar alanda sıkışmış- ABD çekilirse bu kaynak İran’a kalacakmış. Petrol zengini İran’ın ‘okyanusta bir damla’ Suriye petrolünü istemesi saçmalığını boşverirseniz, Trump’ın ‘İran’la nükleer anlaşmayı 12 Mayıs’ta çöpe atacağı’ öngörülerine oynayan yazısında, Rogin, özenle ABD’nin Suriye misyonlarını yerleştirmişti: ‘İran yayılmacılığını durdurmak, yeni sığınmacı krizini önlemek, aşırılıkçılıkla savaşmak ve Rusya’nın nüfuzunu artırmasını engellemek.’ CNN doğrudan Rusya’ya takmıştı: “Eğer Başkan Trump Suriye’den yakında çıkmak vaadini tutarsa en büyük kazananlar Putin ve Rus hükümeti olacak.” Nasıl bir çamurdan söz ettiğimizi, Trump bir sene önce sahte kimyasal silahlı saldırı sonrası Suriye’yi vurduğunda başkanlığını sindiremedikleri bu adam için “İşte şimdi başkan oldu” demelerinden anlayın. * * * Açıkçası ben en çok Demokrasileri Savunma Vakfı’ndan Jonathan Schanzer’i ciddiye aldım. Kendisi Suriye’nin ABD için ikilik oluşturmadığını belirtip, “Bizim için kazanıp kaybetmek şart değil. Fakat diğerlerinin kaybettiğinden emin olabiliriz” diye yazarken, yeniden ‘Soğuk Savaş savaşçıları olup diğerlerinin planlarını bozabileceklerini’ vurguladı. Bu arada iş, Trump’ın vekil güç SDG’nin kontrol alanlarının ‘yeniden inşası’ için 200 milyon dolarlık fonu dondurması eşliğinde kızışmış, devreye Fransızlar girmişti. YPG heyetinin Fransa lideri Macron’u ziyareti sonrası ‘kendilerini Fransız askerinin koruyacağını’ söylemeleriyle, Menbiç’te Fransız askerlerinin ‘görülmesi’ bir oldu. Hani sanki yoktular! Derken ortam Ulusal Güvenlik Konseyi toplantısı öncesi ve sonrası açıklamalarla teskin oldu. Ne tesadüf, Suudi veliaht prensi ABD’de halkla ilişkiler turunda “Suriye’den çekilmemelisiniz” deyip ‘İran’la savaşacakları’ derin öngörüsünde bulunmuşken, Trump ağzını ikinci kez açtı: “Suudi Arabistan Suriye’de kalmamızı istiyorsa parasını ödemeli.” Zaten Riyad’dan 4 milyar dolar istediği medyaya yansımıştı. Mesaj yerine oturdu. Ve Konsey toplantısında ekibi Trump’ı ‘ikna etti’. Beyaz Saray da ‘yerel güçler üzerinden geçiş sürecine odaklanacaklarını’ gönül rahatlığıyla tekrarladı. * * * İşte Ankara’da, Suriye’nin ‘egemenliği, bağımsızlığı ve toprak bütünlüğünün’ altının ‘kalın harflerle çizildiği’ zirveyi, Rusya liderinin yeni dönem başkanlığındaki ilk yurtdışı ziyaretini bunların ışığında okumalı. O da sonraki yazıya kalsın. Ne de olsa telaşa mahal yok.
basindan_tarih: 
05 Nis 2018

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Amerikalılar iki haftadır ‘jeopolitik’ ağırlığı yüklü bir konuk ağırlıyor. 21’inci yüzyılda hâlâ mutlak monarşi kalabilen Vahhabi krallığı Suudi Arabistan’ın 33 yaşındaki veliaht prensi Muhammed bin Salman’ı... MbS kısaltmasıyla anılan bu monark, ‘genç reformcu’ pazarlaması eşliğinde ABD’deki halkla ilişkiler turunda pek ‘sükse yaptı’. Malum Amerika’nın ‘diktatörü’ olmak ayrıcalık. *** Petro-doların gözü kör olsun. MbS’ı, hayretlerle izlediğim turunda kimler ağırlamadı ki! Trump yönetiminin üst düzeyinden, Henry Kissinger’a, Hillary Clinton’dan Barack Obama’ya, Bill Gates’ten Elon Musk’a, Lockheed Martin’den Walt Disney’e, Harvard’dan MIT’ye ve hatta Hollywood yıldızlarına uzanan bir kalabalık... Tabii Amerikalılara, ‘İslamı güncelleyip reforme edecek lider’, ‘ülkesinin büyük modernleştiricisi’ diye sunuldu. ABD medyasına söyleşiler ‘saçtı’. Doğrusu bunların, Yemen’le ilgili üç beş kırık eleştiriden öte zorlayıcı yanı yokken, MbS’ın zekâ seviyesini gösterdi. Yine de faydalıydı. *** Örneğin ABD yönetimlerinin Soğuk Savaş’ta ektirdiği ‘gericilik tohumlarını’ sayesinde teyit ettik. Vahhabi Selefiliği Müslüman dünyada Sovyetler’e karşı Batı istediği için yaydıklarını söyleyiverdi. Bunu en iyi The Atlantic’te Jeffrey Goldberg’le söyleşisinde somutladı: “1979’dan önce fonlamak derken, Soğuk Savaş’tan bahsediyorsunuz. Komünizm her yere yayılıyordu, Birleşik Devletler, Avrupa ve bizi tehdit ediyordu. Mısır bu çeşit bir rejime dönmüştü. Komünizmden kurtulmak için kimi bulduysak onunla çalıştık. Bunlar arasında Müslüman Kardeşler de (İhvan) var. Onları finanse ettik. ABD de finanse etti.” Tabii MbS bugün artık İhvan’ı kendine ‘şeytan üçgeninin’ parçası bellemiş; ruhani liderini ‘Hitler’e benzettiği İran ile Sünni terör gruplarının yanında İhvan’ı da koyuyor. Şu saptama ile: “Demokratik sistemi kullanarak ülkeleri ele geçirip sonra da her yerde gölge halifelik inşa etmeye çalışıyorlar ve bu yolla hakiki Müslüman imparatorluğu kuracaklar.” *** Diğer yandan ‘uyanık’ prens, ‘İslamı güncelleyecek’ fakat Goldberg’in Vahhabizm sorusuna “Öncelikle bu Vahhabizim -lütfen bunu tanımlayın. Aşina değiliz. Bilmiyoruz” diyor. Zaten ‘mutlak monarşi’ sorulunca “Mutlak monarşi hiçbir ülkeye tehdit değildir. Siz bunu ‘tehditmiş’ gibi söylüyorsunuz. Eğer mutlak monarşi olmasaydı, Birleşik Devletler olmazdı. Fransa’daki mutlak monarşi Birleşik Devletler’in yaratılmasına yardım etti. Mutlak monarşi Birleşik Devletler’in düşmanı değildir. Çok uzun zamandır müttefikidir” dâhiyane yanıtını yapıştırmış! Daha isabetli laf edemezdi. *** MbS’nin ABD’ye gezisiyle biraz daha aydınlandık. Suriye’yi gericiliği fonlayayıp enkaza çeviren, Yemen’i görev süresi zaten dolmuş bir kuklayı koltuğuna oturtacak diye üç senedir yıkan bu mutlak monark, 21’inci yüzyılda kadınlara direksiyona geçme, konser izleme hakkı veriyor diye gözümüze sokuluyor. Oysa Goldberg’e kadın-erkek eşitliği için “Farklı formlarda eşitlik vardır” demiş işte. Zaten o ‘eşitlikle’, Suudi kadınları değil ama elin Batılıları Arabistan’daki yeni şehirlerde bikinileriyle arz-ı endam edecekler. *** Tabii post-truth âlemin ‘enayisi’ çokken, MbS’nin sırtı yere gelmez. ABD siyasi gelenekleri ve kurumsal yapısını sarsan damat Jared Kushner boşuna ‘kankası’ değil. Zengin işadamları ve rakip prensleri ‘yolsuzluk’ gerekçesiyle bir otele tıkıp işkencelerle ‘varlıklarına çökülür’ ama Amerika’nın ‘diktatörü’ olma ayrıcalığı vardır. Hem Fransa’nın güneyinde beğenip aldığı 450 milyon dolarlık Serene yatı anasının ak sütü gibi helal. Daha 2030 vizyonuyla ekonomiyi çeşitlendirip ABD yönetimine fırsatlar sunacak. Dev petrol şirketi Aramco’nun halka arzında bu turun ardından Londra ve Hong Kong yerine New York’u seçerse, ballı börek. *** Taa 20’nci yüzyılda bağımsızlık savaşları eşliğinde modernleşme devrimlerini yapmış, laikliği anayasalarına koymuş cumhuriyet yönetimleri, ABD emperyalizminin ‘demokrasi sopasıyla’ karşıdevrimin membaı kılınmış olabilir. Ama akıl sağlığından şüphe edilen (Alzheimer deniliyor) 82 yaşındaki babasının tahtına oturacak MbS üç vakte kadar ‘ılımlı demokratik İslamın prensi’ olacak. Yerseniz...
basindan_tarih: 
29 Mar 2018

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Britanya’nın orta yerinde zehirlenerek hastanelik olan MI6’ya çalışmış eski Rus albayı Sergey Skripal üzerinden kopartılan fırtına, Rusya Federasyonu’na (RF) karşı ‘organize diplomatik savaşa’ dönüştürüldü. ABD, Kanada, Avustralya ile AB üyesi 16 ülke değişik sayılarda Rus diplomatını sınır dışı etme kararı aldı. Gerekçeleri ‘Britanya ile dayanışmak’. Asıl sorun 195 ülkeden 26’sı ve bir iki diplomat gönderen ülkeler değil. Rusya’nın hâlâ ‘medet umduğu’ Trump ABD’sinin 60 diplomatı sınır dışı edip Seattle’daki RF konsolosluğunu kapatması. Ve BM’deki 12, NATO’dan 7 Rus diplomatın da ihracı var. Olay Rusya’nın ev sahipliği yapacağı Dünya Kupası’nı dahi etkileyebilir. Haliyle Rusya ‘kaba’, ‘gayri medeni’ ve ‘uluslararası hukuka aykırı’ diye nitelediği bu tutuma sert tepki gösterdi. *** Mevzuyu 16 Mart’taki yazımda uzun uzun anlatmıştım. Britanya, Skripal ve kızının Sovyet döneminde askeri düzeyde geliştirildiğini iddia ettiği ‘noviçok’ (çaylak) adı verilen bir sinir gazıyla zehirlendiği savıyla RF’yi suçluyor. Detaylarını http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/943319/Rusyagate_Skripalte....html’den okuyabilirsiniz. O vakit bu vakittir eklenen fazla bir şey yok. Bir tek Britanya’nın kimyasal silah laboratuvarı Porton Down’ın uzmanlarının, Skripal ve kızının kan örneklerinden hareketle 22 Mart’ta yargıya, soruları yanıtlamaktan çok ekleyen analizi var. Analizde ‘noviçok veya benzer unsurlara dair bulgular tespit edilmiş’. İddia edilen bileşen askeri düzeyde olmayabilir. Yani kati sonuç yok. Kaynak olarak ‘Rusya’ denilmiyor. Tabii bu Britanya yetkililerinin ‘Rusya’ denilmiş gibi sunmasına engel değil. Bu arada ‘Porton Down bunları saptıyorsa üretebilir de’ sorusu gündeme geliyor. Britanya basını da Skripaller’in olay günü dört saat cep telefonlarını kapatmasının gizemini yazıyor. *** Kendi fantezi dünyasında ‘Batılı ortaklarla çalışma’, ‘Trump’la iş yapma’ temasını işleyen RF olayı en baştan yalanlayıp işbirliğine hazır olduğunu duyurdu. İki ülke de BM’ye bağlı OPCW imzacısı. OPCW, Rusya’nın kimyasal silahlardan temizlediğini övgüler eşliğinde raporlamış halde. İmzacı ülkeler bir iddiaları varsa bildirmek zorunda. Hoş bu kapışmada tarafsız olabilecek mi, tartışmalı. Lakin Londra’nın sunduklarını okumuş bir Alman diplomat Der Spiegel’e ‘somut kanıt olmadığını’ söylemiş. *** İstihbarat savaşları kirli işler olduğundan şerh düşmeli ancak nükleer bir güce bu düzeyde ithamlar akla başka sorular getiriyor: Misal başkanlık seçimi ve Dünya Kupası’na ev sahipliğine hazırlanan bir ülke niye böyle ahmakça bir iş yapsın? Londra Brexit yükünü mü hafifletmeye çalışıyor? Skripal’nin ABD’de çıkmaza girmiş Rusyagate (2016 seçimlerine müdahale) vakasındaki MI6 casusu Steele ile alakası mı var? Yahut ABD’de Dışişleri’nin başına Pompeo’nun, Ulusal Güvenlik Danışmanlığı’na Bolton’ın atanmasıyla Trump’ın jeopolitik ajandası yeniden mi şekilleniyor? Sırada Rusya’nın sıkıştırılması, İran’la nükleer anlaşmanın bozulması, Ukrayna krizinin kızıştırılması, Kore’ler arası barışın engellenmesi, Çin’le ticaret savaşının patlatılması mı var? *** Biz faniler için asıl sorun ‘post-truth’ denilen manipülasyon ve demagoji çağında geldiğimiz aşama. Rıza üretimi aygıtlarının rasyonel düşünce, eleştirel akıl, somut kanıtlar, olgular, neden-sonuç ilişkileriyle artık ilgilenmemesi. Skripal vakasıyla ilgili hiçbir şey bilmeyenlerin tepkilerine bakın görürsünüz. Temel argüman: ‘KGB geçmişte de yaptı’, ‘Rusya demokrasi değil’. Eh tabii ‘ABD’nin o demokrasisiyle, sahte kitle imha silahı yalanlarıyla başka ülkeleri işgal edip yıkım taşıması, Ebu Gharib’deki gibi işkencehaneler kurabilmesi, diktatörlükleri ve yobaz rejimleri alenen desteklemesi, seçim süreçlerine müdahalesi’ gibi olguları düşünecek değiller. Bu koşullarda geriye Britanya’nın ‘aykırı’ vekili George Galloway’in, algılarını tekrarlayıp duran yurttaşlarına ‘Siz de Pavlov’un köpekleri gibisiniz be kardeşim’ tepkisi kalıyor. Uluslararası hukuk rafa kaldırılırken, küresel barış ve adalet tehdit altında. Zira yalanlar da savaşlara yol açar.
basindan_tarih: 
22 Mar 2018

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Rusya Federasyonu’ndaki (RF) başkanlık seçimleri tüm dünyada yakından izlendi. Devlet Başkanı Vladimir Putin bu kez yarışa bağımsız aday olarak girdi. Her yere webcam’lerin yerleştirildiği, gözlemcilerin öncesindeki demokratik ortamı ‘yetersiz’ bulmasının ötesinde oylamaya ‘toz kondurmadığı’ seçimlerde oyların yüzde 76.6’sını alarak seçildi. Katılım ortalamayı biraz aşarak yüzde 69’u buldu. *** Öncesi ve sonrasında estirilen Rosofobi/Putinofobi dudak uçuklatıcıydı.Ülkeyi anayasasına uygun olarak -tıpkı Almanya’da Merkel gibi- dördüncü dönem yöneteceği, anketlere yansıyan popülaritesi eşliğinde aşikâr olan Vladimir Putin için bu kez ‘diktatör’ nitelemesi de, 20’inci asrın tüm kötülükleri üzerine süpürülmüş ‘Stalin’ benzetmeleri solda sıfır kaldı. İşi her dilde olduğu gibi Rusçada da bulunan ‘Vojd’ (önder) kelimesinin Almancasının ‘Führer’ olmasından hareketle Hitler’le kıyaslamaya vardırdılar. Putin’in Nazilerin Leningrad’da öldürdüğü ağabeyi yahut savaşırken yaralanmış babası düşünülürse, pek ağır. Elbette Sovyetler Birliği’nin ideolojik yükünü ısrarla üzerinden atmaya çalışsa da başaramayan Rusya lideri, başta Batı olmak üzere ‘dünyadaki bütün sorunların faili’. *** Oysa Sovyetler’in dağılması sonrası 1993’te parlamentoyu bombalatmış, alkolikliği ve kadınlara sarkıntılıklarıyla meşhur Boris Yeltsin varken, Moskova ‘övgülere’ mazhardı. Oligarkları ülkeyi yağmalarken, Yeltsin başbakanlarını kirli mendil gibi kenara atarken, yolsuzluklar yahut şimdilerde Le Carre romanlarına taş çıkaracak Skipral vakasının kasıp kavurduğu Londra’daki Rus oligarkların kirli paraları o vakitler eğlence konusuydu. Sovyet coğrafyasının piyasa kapitalizminin barbarlığına bu şekilde açılması alkışlanacak şeydi. Halkların kardeşliği ilkesiyle şekillenmiş birlikteliğin paramparça olması umuluyordu. Olmadı. Siloviki ve onların temsilcisi Putin geçit vermedi. Bugün Sovyetler yok. Buna rağmen mirasını tuhaf biçimde kısmen yaşattığı, ekonomisiyle olmasa da nükleer gücüyle askeri meydan okuma teşkil ettiği için aynı muamelenin yapıldığı bir Rusya Federasyonu var. Rusya lideri en başta bu yüzden ‘suçlu’. *** RF bugün hâlâ NATO tarafından mütemadiyen askeri olarak çevrelenen, yaptırımlar altında ve aslında ‘savaşta olan’ bir ülke. 11 saat dilimine yayılmış, 146 milyonluk, her birinin başkanı, parlamentosu hatta yüksek mahkemesinin yer aldığı eşit statüde oblastlar, kraylar, otonom bölgelerden oluşan 85 federal yönetimde onlarca farklı kökenden insanın yaşadığı devasa bir coğrafya. Bölgeler arası uçurumların bulunduğu, altyapı sorunları çözülmeyi bekleyen bir yer. RF yurttaşları bu koşullarda kendilerini 1990’ların yıkımından çekip çıkardığı için ‘normalleşme ve istikrar’ anlamına gelen Putin’in sunduğu ‘kapitalist kalkınma modelini’ seçtiler. Putin’in karşısıda hiçbir başkan adayı iç ve dış meselelere dair manalı bir laf etmemişken, kapitalist üretim ve kalkınma yoluna da (belki de devlet kapitalisti demeli) meydan okumadı. Ama zaten böyle bir soru ortaya koyan yok. RF’de ‘Sovyet geçmişinden utanan’ liberal bir entelijansiya gelişmekteyken, ülkeyi Batılı liberal demokratik perspektiften eleştirmek popüler. Bu koşullarda örneğin Batılıların yedi muhalefet adayı içinde ancak ‘sosyal demokrat’ denilebilecek KP adayı Pavel Grudinin’in yüzde 12’lik oy oranına burun kıvırmasına da şaşırmamalı. Grudnin, Batı medyasına söyleşi saçmadı. Onlar hukuken ‘yasaklı’ olmasından hareketle anketlerde desteği yüzde 2-5 arasında görünen Aleksey Navalni’nin arkasından ağlaştılar. Orta-üst sınıfın temsilcisi olarak Müslüman göçmenleri ‘hamamböcekleri’ diye nitelediğini, ‘Ruslar için Rusya’ söylemlerini dert etmediler. *** Olmadı tabii. Batılılar istedi diye olacağı da yok. Soruları yanlış yerden sorduğunuzda yine yanlışlara çıkar. Kanımca RF’ye dair doğru sorular ancak Sovyet deneyimini süzmüş hakiki bir sol hareketten çıkabilir.
basindan_tarih: 
15 Mar 2018

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Ülkenin yönetimine dair kararların ilelebet ‘yüce bir iradeye’ teslim edilmesini izleyip, üzerine soğuk su içmekte olduğumuz şu hazin günlerde, Küba’ya imrenerek bakıyoruz. Okul çocuklarının gözetmenlik yaptığı sandıklar eşliğinde demokrasi şenliği yapan Küba, haliyle insanın umutlarını tazeliyor, içini açıyor. *** Fidel Castro liderliğindeki 1959 devrimiyle oluşan sistemi ‘diktatörlük’ diye pazarlayan ‘medeni dünyaya’ bakmayın siz. Liberal demokrasinin geleneksel şablonuyla bile, isteseler görüntü olarak İsviçre’nin ‘doğrudan demokrasisi’ ile paralellik kurabilirler. İstemezler. O yüzden seçim sistemine dair bilgi kırıntısı bile görmedikleri haberleri işe yaramaz. Bu kez de Küba’daki seçimleri, devrimin liderlerinden 87 yaşındaki Raul Castro’nun aday olmayacağından hareketle, ‘Castro’ soyadının ‘silinmesi’ üzerine kuruluyor. Nafile bir çaba! Bu esnada Kübalılar geçen sonbaharda başlayan seçimleriyle nanik yapıyor. *** 11 milyon nüfuslu Küba’da, 26 Kasım’da 168 yerel meclisin üyeleri belirlendi. Adayların yüzde 50’yi aşamadığı yerlerde aralıkta ikinci tur vardı. Bu seçim 2.5 yılda bir yapılıyor. Bu kez üyelerin yüzde 65’i daha önce görev almamış isimler, yüzde 35’i kadınlardan oluşurken, katılım yüzde 78’i buldu. 11 Mart’ta sıra beş yılda bir düzenlenen 1265 üyenin belirlendiği bölgesel ve 605 üyenin belirlendiği Ulusal Parlamento seçimlerine geldi. Adaylar belirlendi. Bu kez resmi verilere göre yaş ortalaması 49, yüzde 86’sı üniversite mezunu, yüzde 53’ü kadın. Oy vermek gönüllüyken katılım yüzde 80’lerde. Bu da 8 milyon yurttaşın oy vermesi demek. *** Küba ‘katılımcı demokrasi’ ile yönetiliyor. Halkın İktidarı (Poder Popular) yerel meclis, bölgesel konsey ve Ulusal Parlamento üzerinde yükseliyor. 16 yaşında herkes yerel ve bölgesel meclisler için oy kullanabilir ve aday olabilir. Ulusal parlamento için 18 yaş sınırı var. Yerel meclis adayları yeteneklerine göre, komşuları ve çevreleri tarafından açık, şeffaf süreçte seçilir. Seçim gizli oyla olur. Biraz tuhaf ama sandık başlarında okul çocukları durur. Küba Komünist Partisi (PCC) aday öneremez, destekleyemez. Aslında seçimlere katılmaz. Son ulusal meclisin üyelerinin 45’i PCC üyesi değildi. PCC İspanyol sömürgeciliğine karşı ulusal kahraman Jose Marti’nin kurduğu devrimci gelenek üzerinde yükselir. 1965’te tüm partileri aynı çatıda buluşturmuş PCC ‘ideolojik önderliktir’. Üyelik, aday gösterilmek ve bir yıllık deneme sonrası olur, onur addedilir. *** Küba’da adım adım ilerlersiniz. Her an geri çağrılabilirsiniz. Seçilmek yetmez, hesap vermek gerekir. Siyasette paranın hükmü geçmez. Siyaset meslek değil, yarı zamanlı kamu hizmetidir. Tam zamanlı görev alanlar, ayrıldıkları işten ne alıyorlarsa o ücreti alırlar. Yerel ve ulusal meclislerde kararlar milyonlarca insanın on binlerce tartışma toplantısı eşliğinde alınır. Kamu sağlığından çöplerin toplanmasına, bütçeye her şey tartışılır, öneriler alınır, yasalar değiştirilir. Ulusal parlamentoda sendikalar, kadın, öğrenci ve küçük çiftçi birlikleri temsil edilir. Kadınların son ulusal parlamentodaki oranı yüzde 48.9 idi. ABD’de oran yüzde 19.4’tür. *** Ulusal meclis, Devlet Konseyi’nin bir başkan, altı yardımcı ve bir sekreter dahil 31 üyesini belirler. Yani başbakan ve kabinesini. Dış politika, ekonomik ve sosyal planlama, bütçeyi hazırlamak ve parlamento onayına sunmakla mükelleftirler. Şimdi parlamento nisanda yeni başkanı seçecek. Küba aslında yarı başkanlıktır. Başkanların bakan, büyükelçi atama yetkileri yoktur. Bu kararları seçilmiş temsilciler verir. Başkan aynı anda Devlet Konseyi’nin başı da olabilir. Ama o zaman ayrı ayrı seçilmesi gerekir. *** Onca ambargoya ve sabotaja rağmen ayakta kalan Küba sosyalizmi, mükemmel değildir. Ama okuma yazmanın yüzde 99.8 olduğu, tıbbın en ileri ülkesi, UNICEF’in çocuk hakları şampiyonu olan bu ülkenin ‘özgürlük yoksunu distopya’ diye sunumu ibretliktir. Hele de kendi sosyo ekonomik modelleriyle ‘temsili demokrasiyi’ işletemeyenler açısından. Sandık demokrasisi görünümlüleri hiç saymıyoruz. Aklımız o ‘yüce iradelerin’ yönetimine nasıl ersin!

Sayfalar