Ceyda Karan

basindan_tarih: 
17 Ara 2019

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Necdet Pamir’e göre Libya ile yapılan anlaşma doğru olsa da AKP’nin yürüttüğü Müslüman Kardeşler odaklı politika bölgedeki hareket alanını kısıtlıyor. Pamir, Güney Kıbrıs’ın diğer ülkelerle yaptığı anlaşmalarda herkesin alan kaybettiğini, Türkiye’nin dış politikasını ‘saplantı’dan kurtarması halinde, tezleriyle bütün ülkelerin kazanacağı görüşünde. Libya’da Hafter güçleri tarafından kuşatılmış Sarraj hükümetiyle deniz alanlarının sınırlandırılmasının yanı sıra savunma mutabakatı da imzalayan Türkiye’ye tepkiler dinmiyor. Yunanistan, Libya'nın Atina Büyükelçisini Persona non grata (istenmeyen kişi) ilan ederken, geçtiğimiz günlerde Fransa, İtalya ve Kıbrıs Cumhuriyeti, Doğu Akdeniz'de askeri tatbikat başlattı. Türkiye’den yapılan açıklamalarda ise bölgede sondaj çalışmalarının süreceği ve gerekirse ve ‘istenirse’ Libya’ya asker gönderilebileceği açıklamaları yapıldı. Gelişmeleri Enerji Politikaları Uzmanı ve CHP Enerji Komisyonu Başkanı Necdet Pamir ile konuştuk.   ‘Türkiye’yi AB’nin iç organlarında aldığı kararlarla mahkum etmek söz konusu olamaz’ Necdet Pamir, Doğu Akdeniz’de bütün devletler kabul etmedikçe tarafların iddialarının geçerli olmayacağını söylerken, Türkiye’nin tarafı olmadığı BM Deniz Hukuku Sözleşmesi ya da AB’nin kendi iç organlarında aldığı kararlar üzerinden ‘mahkum’ edilemeyeceğini vurguladı: ''Türkiye, Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin tarafı değil. Ama Türkiye gibi ABD de değil, İsrail de değil. Yani taraf olmayan bir tek biz değiliz. Herkes kendi çıkarları doğrultusunda tavır alıyor. Dolayısıyla kalkıp Türkiye'yi sadece Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi'nin maddeleri üzerinden yargılamaya kalkmak ya da Avrupa Birliği'nin kendi iç organlarında aldığı birtakım kararlarla mahkum etmek söz konusu olamaz. Yani bunun hiçbir hukuki geçerliliği yok. Bir kere bu gibi durumlarda taraf değilseniz ne oluyor? Şimdi biz yarı kapalı bir denizden bahsediyoruz; eğer Doğu Akdeniz baseninden bahsedeceksek. Şimdi burada ya taraflar ikili olarak, üçüncü tarafların hakkını hukukunu çiğnememe ön koşuluyla bir araya gelecekler. Yani iki kıyıdaş devletin arasında kabul edilen münhasır ekonomik bölge, diğerlerinin haklarına hukuklarına, iddialarına ters düşmediği sürece bir geçerliliği var. Ama tüm kıyıdaş ülkeler buna katılacak. Örneğin Karadeniz'de olduğu gibi. Orada farklı farklı çıkarları olan devletler bir araya geldi, el sıkıştılar. Yani Karadeniz'de böyle bir sorun yok ama Akdeniz'de var. Hepimiz kabul etmedikçe, bizim dışımızdaki tüm taraflar iddialarını ortaya koysa da geçerliliği yoktur.'' ‘Güney Kıbrıs ile diğer kıyıdaş ülkelerin imzaladıkları anlaşmalarda hepsi alan kaybediyor’ Türkiye’nin sondaj çalışmalarına karşı yapılan ‘hukuksuzluk’ eleştirilerine değinen Pamir, uluslararası hukuktaki eşitlik ve hakkaniyet ilkelerine vurgu yaptı. Pamir, Güney Kıbrıs’ın 2003’ten bu yana tek taraflı olarak hareket ettiğini ve kıyıdaşlarla yaptığı tüm anlaşmalarda hepsinin alan kaybettiğini hatırlattı: ''İşin enteresan tarafı, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'yle diğer tüm kıyıdaş ülkelerin imzaladıkları anlaşmalarda, istisnasız hepsi alan kaybediyor. Oysa Türkiye'nin tezleri, yani adalara bizim gibi çok uzun anakarası olan devletlerin, 200 deniz mili yada yaklaşık 370 km denizin, yani karşı taraftaki denizin yüzeyinde, kolonunda, onun altındaki zenginliklerde, balıkçılıkta vesaire olan haklarını, herhangi bir ada, hele hele, ters tarafta olarak tanımlanan, yani diyelim ki mesela Türkiye ile Yunanistan arasındaki bir ortay hattı çizseniz, ters tarafta kalan adalara ya hiç hak verilmiyor, münhasır ekonomik bölge hakkı verilmiyor, ya da sınırlı veriliyor. Ama bunlar maksimalist birtakım yaklaşımlarla, hayali birtakım çizgiler çizip Türkiye'yi İskenderun Körfezi'ne sıkıştırmaya çalışıyorlar. Oysa uluslararası hukukun en temel ilkesi -madem ki Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi'nden bahsetmiyoruz ki onun da maddelerinin tamamına yakını bizim tezlerimizle uyum içindedir ama belli nedenlerle imzalanmadı- eşitlik ve hakkaniyet ilkesinden söz eder. Şimdi siz  düşünün, bir başına 1959 Zürih ve Londra Antlaşmalarından hayat alan 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasasının eşit toplumları, toplulukları, halkları olan, KKTC'yi yok sayıp sadece GKRY'yi Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'ni Kıbrıs olarak kabul etmekle başlayan bir hukuksuzluk var Avrupa Birliği'nde. Bu kabul edilemez. Tek taraflı olarak 2003'ten bu yana imzaladıkları anlaşmalar var GKRY'nin, Türk tarafını yok sayarak. O da yetmiyor, 2011 yılında sondaja başlamışsınız, öncesinde 2007 yılında tek taraflı ihaleye çıkmışsınız, bütün ruhsat alanları ilan edip, bunların hiçbir tanesi yokmuş gibi, bizim buna karşı gösterdiğimiz reaksiyona siz kalkıp hukuksuz diyeceksiniz. Bu eşitliğe de uygun değil, hakkaniyete de uygun değil.'' ‘Rum tarafı Türkiye’nin yaptığı iki teklifi dinlemeyip fiili durum geliştirdi’ Türkiye’nin Güney Kıbrıs’a yaptığı tekliflere rağmen, Rumların fiili durum geliştirdiğini belirten Pamir, Doğu Akdeniz ile ilgili Türkiye’nin yaptığı hamleleri hatırlattı: ''Bazı şeyler gözden kaçıyor. İlk başta bu yapılmaya başlandığında, Türkiye'nin ve KKTC'nin şu itirazı oldu BM ve ilgili kuruluşlar nezdinde; kesinlikle burada, ihtilaflı sularda, eğer tarafların mutabakatı yok ise arama yapılamayacağına dair hukuk var, uluslararası hukukun gereği var. Ama buna istinaden itirazlar yapıldı, fakat fiili durum yaratarak Rum tarafı devam etti. Bu sondajlara başlayınca ilk tepki olarak itirazların ötesinde, KKTC ile Türkiye arasında yanlış anımsamıyorsam 21 Eylül 2011'de ‘deniz yetki alanlarını sınırlama’ anlaşmasını imzaladı. Ertesi gün de KKTC, Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı'na (TPOA) ruhsatlar verdi,  bütün adanın etrafını içeren. Dolayısıyla 2003'ten beri itirazlar geliyor ve hatta şu teklif edildi Rum tarafına, Kıbrıs sorunu çözülene kadar hiç kimse burada arama yapmasın. İkinci teklif ise, 'ad hoc' diye İngilizce tanımlanan, yani kendine özgü diyelim, özgün bir komite kuralım, burada siz de biz de olalım, BM de olsun, bu alanı birlikte geliştirelim. Bunu da dinlemeyip fiili durum geliştirdiler, onun için Türkiye'nin bütün bu tepkileri, yani KKTC ile sınırlandırma anlaşması, ruhsatların verilmesi, ama onun da ötesinde son dönemde hem kıta sahanlığının koordinatlarını ilan etmesi BM nezdinde Türkiye'nin, ona ilave olarak da Türkiye Petrollerinin önce Barbaros 2 ve 3 boyutlu sismik arama gemisinin filosuna katması, envanterine katması, ardından da iki tane derin su sondaj gemisi, adına Fatih ve Yavuz denilen, bunları devreye sokarak bugün dördüncü sondaj devam ediyor. Bunun fiili bir durum olması için öncelikle biz bu sondajı nerede yapıyoruz bakmamız lazım.’’ ‘Diplomasinin dili konuşulmuyorsa elinizde ne güç varsa siz de onu yapacaksınız’ Pamir, Türkiye’nin diplomasiyle sonuç alma girişimlerinin karşılık bulmadığını, bu yüzden mevcut ‘Gunboat diplomacy’siyle fiili durum yaratmanın doğal olduğu görüşünü savundu: ''Türkiye’nin hamlelerinin sonuç verip vermeyeceğini önümüzdeki süreçte göreceğiz. Şimdi, İngilizce ‘gunboat diplomacy’ diyorlar. Yani öncelikle kimse bunu savunmuyor. Ancak siz diplomasi dilini kullanıyorsunuz, protesto ediyorsunuz olmuyor, BM nezdinde kayda geçiriyorsunuz olmuyor. Yaptıkları ne? Bugüne kadar üç tur ihale yaptılar ve her ihalenin sonrasında, 2011'de ilk sondaja başladılar, gelmişiz 2019 sonuna. Siz burada 3 tane keşif ilan ettiniz. Her keşifle sopa-havuç politikası geliştirerek Türk tarafına şunu dayatmak istiyorlar: ‘’Bakın siz Kıbrıs'ta bizim dediğimiz çözüme gelmezseniz o zaman biz de size buradan gaz vermeyiz’’. Sanki gaz kendilerine aitmiş gibi... Dolayısıyla Türkiye'nin yapması gereken geç de olsa yapıldı. Yani hem Barbaros'la aramalar başladı. Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü de (MTA) kendi envanterine Oruç Reis'i kattı. İki tane sismik gemimiz var, iki de derin su sondaj gemimiz var. Biz de fiili durum yaratıyoruz, bu gayet doğal. Yani karşı taraf yaparken bunu seyredecek değilsiniz. Diplomasinin dili konuşulmuyorsa sizin elinizde ne güç varsa siz de onu yapacaksınız. Bence bunların hepsi olumlu’’. ‘Doğu Akdeniz’deki en uzun ana kara Türkiye’nin, Avrupalılar oturmuşlar kafalarına göre harita çizmişler’ Ege’deki durum ile Doğu Akdeniz’deki durumun ayrı olarak düşünülmesi gerektiğini dile getiren Pamir, Avrupalıların ‘kafalarına’ göre harita çizdikleri yorumunu yaptı. Pamir, Doğu Akdeniz meselesinde Türkiye’nin en haklı yanının en uzun ana karaya sahip olması olduğunun altını çizdi: ''Tabii ki her bir alanın özgün koşulları var. Yani adaların birbirlerine olan mesafeleri, bizim orada denizde rahat seyredip seyredemeyeceğimiz, sadece deniz de değil bunun Fır Hattı (Uçuş bilgi bölgesi) tarafı da var. Yani Ege'yi ayrı bunu ayrı düşünmek tabii ki gerekir. Ama burada bizim en önemli haklı yanımız, Doğu Akdeniz'deki en uzun ana kara Türkiye'nin, güney sahilleri. Siz kalkmışsınız, Kıbrıs adasını tamamen Rum tarafına ait kabul ediyorsunuz. Birinci hukuksuzluk bu. Düpedüz hukuksuzluk. Yani Londra Antlaşması yok, Zürih Antlaşması yok, 60 Kıbrıs Cumhuriyeti hiç olmadı, sanki arada hesaplaşma oldu, mahsuplaşma oldu, bunlar da olmadı. Siz tek taraflı olarak onu kabul ediyorsunuz, bunda bir hukuksuzluk yok ve teknik olarak ters tarafta yer alan ada, belki bilenler anlayacak, çok detaya girmiş oluyoruz ama, bizim önümüzü yani 200 deniz mili açılmamızın önünü kesecek, ona koskoca bir münhasır ekonomik bölge tanınacak, neye göre? Efendim, Avrupalılar oturmuşlar, kafalarına göre bir harita çizmişler. Burnumuzun dibindeki Meis Adası'na koskocaman münhasır ekonomik bölge veriyorsunuz, Girit Adası'na keza öyle, böyle bir şey yok. Bunun aksine  Uluslarararası Adalet Divanı'nın çok sayıda kararı var. Yani o ters tarafta yer alan adaların hiçbir şekilde ya münhasır ekonomik bölgeleri yok, ya da çok sınırlı ya da sadece karasuları veriliyor. Böyle bir şey yok. Ama adamlar küçücük bir adaya kendi boyundan 4000 kat büyük – Meis için söyleyeyim- münhasır ekonomik bölge tanıyor. Yani Avrupa Birliği kusura bakmasın, bu konuda hiçbir şekilde yetkisi yok. Hatta Uluslararası Adalet Divanı'nın da bu konuda bir yetkisi yok. Yalnız ve ancak Türkiye ile Yunanistan el sıkışıp birlikte karar verip Adalet Divanı'na giderlerse orada bir şey görüşülebilir. Böyle bir şey de yok. Kendi kendilerine gelin güvey oluyorlar.’’ ‘İş ‘konuşup duruyorsunuz, hadi buyurun’ noktasına geldi’ Yunanistan ile Türkiye’nin münhasır ekonomik bölge ilanlarının çakıştığı yerlerin olduğu söyleyen Pamir, sahadaki durumun ‘konuşup duruyorsunuz hadi buyurun’ noktasına geldiğini belirtti: ''Yunanistan’ın Lahey hamlesinin hiçbir anlamı yok. Sadece halkla ilişkiler kampanyası yapıyorlar, hem iç politika açısından hem dışarıya. Ama çaresizlikleri ortada. Şimdi kendilerinin münhasır ekonomik bölge ilan ettikleri, bizim de münhasır ekonomik bölge kabul ettiğimiz alanların çakıştığı yerler var. İşte bizim gemilerimiz orada, Yavuz örneğin. Onların 7. Blok dediği yerde. Türkiye'nin münhasır ekonomik bölgesinin güney sınırlarında bu. Biz gitmişiz sondajımızı yapıyoruz, fırkateynlerimiz de orada. Konuşup duruyorsunuz, hadi buyurun. Yani iş buna geldi çünkü. Siz 3 tane ihale yapacaksınız ben sizi seyredeceğim, yok öyle bir dünya’’.   'Temel yanlış AKP’nin Müslüman Kardeşler odaklı politikası’ Libya ile yapılan anlaşmanın, BM’nin tanıdığı hükümet ile yapılması anlamında yerinde bir hamle olduğunu düşünen Pamir, AK Parti’nin bölgesel anlamda dış politikada yaptığı temel yanlışın Müslüman Kardeşler odaklı politika olduğu görüşünü dile getirdi: ''Yapılan bazı işler doğru. Libya'yla da bu görüşmelerin yapılması şu anlamda yerinde; bugün BM'nin kabul ettiği Ulusal Mutabakat Hükümeti'yle siz imzaya gitmişsiniz. Dolayısıyla yani burada bir yanlış yok ama temel yanlış şurada. AKP hükümetinin senelerdir sürdürdüğü Müslüman Kardeşler odaklı politika Türkiye'nin bütün hareket alanını kısıtlıyor. Bu en temel yanlışlardan biri. Oysa Suriye'yle sıkıntınız olmasa, İsrail'le sıkıntınız olmasa, Mısır'la şunlar yaşanmasa -Mısır'la hayatımızın en büyük düşmanlık dönemine gelmişiz neredeyse- dolayısıyla bunlar çok daha iyi halledilebilirdi. Ama şu an o yalnızlığın kırılması noktasında bir adım atılmış. Tabii ki Hafter güçleri arkasına çıkarları nedeniyle Fransa'yı, Mısır'ı almış, ilerliyorlar, kendi başına yapacakları bir şey yok. Ama sürekli dışarıdan, oyunun arkalarındaki kuklacıları müdahale ediyorlar. Bu bir risk. Yani Hafter gelince kabul eder varsayımı akla zarar. Öyle bir şey yok’’. ‘Hafter Trablus’u ele geçirirse, Türkiye’nin hamlesi yapılmamış sayılır’ Necdet Pamir, son olarak Libya ile yapılan hamlenin önemli ama eksik olduğuna vurgu yaparak, dış politikada ‘saplantı’dan kurtulunması durumunda Türkiye’nin tezlerinin kabul edilmesiyle tüm bölge devletlerinin kazanacağını görüşünü savundu: ''Libya ile mutabakat anlaşması önemli bir hamle. Eğer Hafter güçleri Trablus’ta iktidarı alırsa anlaşma bozulur. ‘Yeni bir dünya kurulur’, siz de yerinizi bulursunuz. Yeter ki dış politikadaki saplantıdan kurtulun. Hafter, Trablus’u ele geçirirse, Türkiye ile anlaşma açısından bir gün öncesine dönmüş olunur. Yani bu hamle yapılmamış sayılır. Hafter geldi bunu iptal etti diyelim. Çünkü uluslarararası hukuk açısından sizin parlamentonuzdan geçerse o sizin iç hukukunuzun üstüne kabul ediliyor. Ama burada devletten söz edemiyorsunuz, bir de meclisten söz edemiyorsunuz. Sonuçlarına birlikte bakacağız. Aslında yapılan hamle doğru ama eksik kaldı. Ama siz temel dış politikanızı bir kez daha gözden geçirip aklın yoluyla ulusal çıkarlarınızı birleştirdiğiniz zaman çok daha farklı bir dünya kurulabilir. Çünkü bütün Mısır olsun Libya olsun, GKRY ile imzaladıkları münhasır ekonomik bölge anlaşmalarında 40 bin kilometrekare, 20 bin kilometrekare, zararları var. Yani onların da çıkarlarına uygun değil bu anlaşma. Türkiye'nin tezleri kabul edilse onlar da kazanacak’’.  
basindan_tarih: 
27 May 2019

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Prof. Hasan Ünal’a göre, Türkiye’nin ABD ile arasındaki tek sorunlu konu S-400 füze sistemleri değil. ABD ile ilişkilerde derin bir güven bunalımı yaşandığını belirten Ünal, Türk hükümetinin ‘ideolojik takıntılardan’ kurtulup komşularıyla ilişkileri yoluna koymasını ve Doğu Akdeniz’e odaklanması gerektiği görüşünü dile getirdi. Türk hükümeti ABD ile ilişkilerde gerilim dozunun artmasına karşın Rusya Federasyonu’ndan S-400 füze savunma sistemleri alımında kararlılık sergilerken, temmuz ayının yaklaşmasıyla birlikte tartışmalar yeniden alevleniyor. Türkiye’den bir heyet ABD’ye giderek Kongre üyeleriyle temaslarda bulundu. Ankara diğer yandan Suriye’nin kuzeydoğusunda kurmak istediği ‘güvenli bölge’ meselesini de ele alırken, İdlib’de de bölgenin kontrolünü ele almış El Kaide unsurlarına karşı Rusya ve Suriye hükümetlerinin hamlelerinin durdurulmasını talep ediyor.   Türk-Amerikan ilişkilerindeki son durum ve Türk dış politikasının kritik başlıklardaki durumunu Maltepe Üniversitesi, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi Prof. Hasan Ünal ile konuştuk. ‘AMERİKA İLE TEK SORUNUMUZ S-400’LER DEĞİL’ Prof. Hasan Ünal’a göre, Türkiye’nin ABD ile arasındaki tek sorunlu konu S-400 füze sistemleri değil. ABD ile ilişkilerde derin bir güven bunalımı yaşandığını belirten Ünal, özellikle Washington’ın S-400’lere vurgu yaparak Türkiye’nin terör örgütü olarak kabul ettiği PYD ile olan işbirliğini ikinci planda göstermek istediğini söyledi. Türkiye’nin kararlı tutumuyla olası yaptırımlara da hazırlandığını belirten Ünal, ABD ile bir restleşmeye doğru gidildiği görüşünde: “Türkiye, S-400’leri alma konusunda kararlı, geri adım görmüyorum. Çünkü Milli Savunma Bakanı Hulusi Sakar’ın da söylediği gibi bir yandan yaptırımlara hazırlanıyor Türkiye, bir yandan Amerika’ya karşı elindeki kozların neler olduğunu hazırlıyor. Yine Türk tarafının yaptığı açıklamaların satır aralarında onlar var. Bir başka husus resmi açıklamalarda olmayan ama Türk yetkililerine dayandırılarak verilen haberlerde Türkiye tarafının eğer F-35’leri vermezseniz biz zaten otomatikman Ruslarla Sukhoi 57 uçaklarını görüşmeye hazırız. Öbür yandan haberlerin satır aralarında da Rus tarafının Sukhoi 57 uçaklarını zaten teklif ettiği ve ‘Merak etmeyin bu konuyu değerlendiririz ve ilk ihracatını yaptığımız ülke de siz olursunuz’ dediği ve yine satır aralarından da anladığımız kadarıyla Rusya’nın bütün bu konularda ortak üretim, teknoloji transferi vs. gibi konulara en azından Amerika’dan çok daha fazla istekli ve yatkın olduğu sonucunu çıkartıyorum. Bunlar görünüyor. Ama bir yandan Amerika ile karşılıklı bir adeta restleşmeye doğru gidiyoruz ve bu restleşmenin tek kaynağı S-400’ler değil. Zaten benim sıklıkla üzerinde durduğum konu bu. S-400’lerle Türkiye’nin almama seçeneğini değerlendirmesi gerektiğini söyleyenlere verdiğim cevaplarda şunu vurguluyorum ısrarla. Amerika ile tek sorunumuz S-400’ler değil ki. S-400’lera aslında Amerika ile yaşadığımız birçok sorunla oluşan güven bunalımın bir sonucu. Yani sorunun bizatihi kendisi değil. PKK/PYD konusunda ne yapacağız mesela? Jeffrey’nin yaptığı açıklamalar. Bana sorarsanız nedir Jeffrey’nin yaptığı açıklamaların analizi, çuval içi boş laf. Başka bir şeye benzemiyor çünkü. Bir güvenli bölge oluşturulacakmış, oraya polisler gidecekmiş, Amerika da birilerini bulunduracakmış. Ama en önemlisi, ‘Burada PYD var, biz onların PKK ile ilintilerini, alakasını, uzantısı oluğunu biliyoruz, bunu Trump da biliyor. Ama biz PYD’yi müttefik olarak kabul ediyoruz’ diyor. Amerika Birleşik Devletleri gibi bir devlet bir terör örgütü ile nasıl müttefik olur? Siz İran’ın Devrim Muhafızları ordusunu terör örgütlerine destek veriyor diye terör listenize alacaksınız, sonra Türkiye gibi NATO’nun en önemli müttefiklerinden birinin terör örgütü olarak kabul ettiği, ABD’nin ve NATO ülkelerinin birçoğunun da terör örgütü olarak kabul ettiği ve Türkiye’nin milli güvenliğine, ulusal bütünlüğüne ciddi bir tehdit oluşturan bu örgüte silah vermekle kalmayacaksınız, bir de müttefik olduğunuzu ilan edeceksiniz. Bu alçakça bir durum. Dolayısıyla Amerika ile sorunlarımız sadece S-400’ler değil. Hatta Amerika S-400’ler konusunu bu şekilde gündeme getirerek terör örgütüne verdiği destekle gündemin ikinci plana itilmesini de amaçlıyor.” ‘TÜRKİYE’NİN ŞAM HÜKÜMETİYLE ÇOKTAN İŞBİRLİĞİNE BAŞLAMIŞ OLMALIYDI, İDEOLOJİK TAKINTILARDAN KURTULUNMALI’ Prof Ünal, Erdoğan yönetiminin Şam hükümetiyle çoktan ilişkileri düzeltip, Suriye krizine çözüm bulmuş olması gerektiği görüşünde. ABD yönetiminin Suriye’nin kuzeydoğusunda bir otonom bölge hazırlığı yaptığını, Türkiye’nin buna karşılık Şam ile işbirliği yapmamasının izahı bulunmadığını söyleyen Ünal’a göre, sorun Türk dış politikasının ideolojik takıntılarından kaynaklanıyor. Ünal, aynı ideolojik takıntı yüzünden Doğu Akdeniz’deki bütün komşu ülkelerle sorunlar yaşandığına dikkat çekti:   “Bütün bunlar ortada iken biz hala Esad rejimi dediğimiz Suriye hükümetiyle niye cebelleşiyoruz, bunun da bir izahı yok. Normalde bir Türk hükümetinin otomatikman Şam’daki hükümetle çoktan işbirliğine başlamış olması, eski Adana mutabakatı günlerine dönmüş olması ve bu terör örgütü de dahil her türlü terör örgütüne karşı Suriye topraklarında, Türkiye’ye ve hatta Suriye karşı faaliyetler içinde olan terör örgütlerine karşı birlikte hareket ediyor olması gerekir. Ama bu bir türlü olmuyor. Amerika’ya hoş görünmek için yapılan bir şey de değil. Amerika’nın Esad ile bir kavgası kalmadı. Sadece Amerika, PYD’ye Suriye toprakları içinden nasıl bir otonom devletçik çıkarabilir, onun hesabı peşinde. Yoksa Esad’ı deviremeyeceğini biliyor ve o manada kalıcı olduğunun farkında. Çünkü bu takıntıyı Mısır ve İsrail ile ilişkilerde de görüyoruz aynı sorunu. Tek başına Suriye’de yaşanan bir sorun değil. İsrail ile kavgamız ne zamana kadar devam edecek bilmiyorum. Filistin yönetimi Gazze açıklarında bulundan doğalgazın çıkartılması, yönetimi vs. ile ilgili olarak İsrail ile işbirliği yapıyor, toplantılara katılıyor, biz İsrail ile kavgalıyız. Öte yandan, aynı ideolojik dış politika tercihinin uzantılarını Mısır ile ilişkilerde de görüyoruz. Biz mesela Kıbrıs Rum yönetiminin verdiği ruhsatlar çerçevesinde araştırma yapılan petrol arama ve sondaj faaliyetleri yapılan bölgelere biz de girdik. Çok yakınlarında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin verdiği ruhsatla arama ve sondaj faaliyetine başladık. Fakat bölgedeki bütün ülkelerle kavgalıyız. Tamam askeri olarak güçlüyüz, donanmamız ve hava kuvvetlerimiz bir yandan Mavi Vatan tatbikatlarını yaptı. Hakikaten Rumları çok büyük bir şekilde korkutmuş durumda. Bunlar açık ama sadece silahlı kuvvetlerle bu işler bu şekilde yönetilemez. Mutlaka mantığın aklın devreye girmesi ve bu ideolojik takıntının ikinci plana bırakılarak komşu ülkelerin tümüyle ilişkilerin düzenlenmesi lazım. Bunu yaptığımız anda bütün bu bölgede bulunacak doğalgazın Türkiye üzerinden Avrupa’ya nakledilmesi gibi çok daha optimal ve çok daha fizibilitesi yüksek bir seçenek devreye gireceği için aslında hepsini birden yanımıza almamız ve bunları da izole etmemiz mümkünken bunu da yapmıyoruz. Çünkü İsrail ile ideolojik takıntı içeren bir kavgalaşmanın içindeyiz, Mısır ile de aynı.” ‘TÜRKİYE SURİYE İŞİNİ BİTİRİP DOĞU AKDENİZ’LE İLGİLENMELİ’ Ünal, Türkiye’nin Suriye işinin bir an önce çözümünü sağlayıp dış politikada Doğu Akdeniz’deki gelişmelerle ilgilenmesi gerektiği görüşünde. Ankara’nın Venezüella konusunda doğru bir düzlemde ilerlediğini, aynı tavrı Suriye için de göstermesi gerektiğini belirten Ünal’a göre Türk dış politikasının gözden geçirilmesi gerekiyor:   “Bunlar aslında tehlikeli de bir yaklaşım kendi dış politika çıkarlarımız açısından. Venezüella’da doğru bir çizgideyiz. Ve diyoruz ki Amerika Birleşik Devletleri’ne, Venezüella’yı kimin yöneteceğine sen karar veremezsin, Venezüella halkı karar verecek. Ama Suriye’de kimin yönetmemesi gerektiği konusunda çok katı bir politikamız var. Yarın birileri de bize derse, bunlar yönetmemeli diye, nasıl savunacağız bilemiyorum. Hükümet aslında bu tür konularda kendi kendini kısa vade bile zora sokacak şeyler söylüyor ve yapıyor. Neden İdlib’de bu kadar ısrarlı bir şekilde Suriye’nin kendi etkili egemenliği altına almasında karşı çıkıyoruz, anlaşılır gibi değil. Mülteci krizinden korkuyoruz deniyor bazen, bence bir gerekçe olamaz. Bu teknik de bir konu. Türk Silahlı Kuvvetleri’ne talimat verilse, Suriye ve Rusya ile birlikte hareket edin, sınırlarımıza gelen mülteciler gelmesin, koridorlar açın, yönlendirin dese. Türk Silahlı Kuvvetleri bunu fazlasıyla yapar. Ama burada bir sorun var. Israrla biz Suriye’nin etkili egemenliği altına girmemiş ne kadar çok toprak olursa, adeta o kadar iyi olur gibi bir mantıkla hareket ediyoruz. Nitekim Fırat’ın doğusuna yapılması muhtemel operasyon da bundan dolayı gecikti. Çünkü biz operasyonu kendimiz yapalım, bu toprakları da kendi kontrolümüz altına alalım ve bu iş böylece devam etsin der gibiyiz. Bundan amacımız nedir bilmiyorum. Herhalde Türkiye’deki Suriyeliler, oralardaki bizim kontrolümüz altında yaşayacak nüfus, halihazırda kontrolümüz altındaki topraklarda bulunanlar bir seçimde bunlarla Esad’ın seçilmemesini mi sağlamaya çalışıyoruz, ne için uğraşıyoruz, ben anlayabilmiş değilim. Amerika ile müzakere kapılarını açık tutmak için yaptığını sanmıyorum Türkiye’nin. Keşke bu olsa, çünkü orada bir rasyonalite aranabilir. Çünkü Amerika ile Suriye’de yapılacak her türlü işbirliği Suriye topraklarına zarar verici nitelikte olacağından onu eleştirebilirim. Ben bunun ideolojik takıntılı dış politikayla alakalı olduğunu düşünüyorum, onun için de tehlikeli buluyorum. Bir an önce Suriye işinin kapatılması lazım. Biz esas sorunumuz olan Doğu Akdeniz’e yönelmeliyiz. Orada Rumları izole etmemiz lazım, İsrail ile ilişkilerimizi sürdürebilir bir zemin üzerine çekmemiz lazım. Mesela İsrail eleştiriye yatkın bir ülkedir, İsrail’i eleştirebilirsiniz dostane birtakım telkinlerde bulunabilirsiniz, geçmiş Türk hükümetleri bunları güzel bir şekilde yapardı. Ama aynı zamanda İsrail ile ilişkileri de sürdürürdü, eleştirirsiniz ama düşman olmazsınız. Onu da kendinize düşman etmezsiniz, dış politika nüanslar üzerinden gider, siyah beyaz çizgisi üzerinden dış politika yapılamaz. Her devlet ile bir sorun bulursunuz, sen bunu böyle kabul etmiyorsan o zaman benim düşmanımsın, diplomatik ilişkilerimi keserim, büyükelçimi çağırırım vs. buralardan ne murat ediliyorsa, onlar elde edilemez. Şu anda böyle bir sıkıntı içindeyiz. Tüm dış politikanın gözden geçirilmeye ihtiyacı var. İstanbul seçimlerinden sonra dış politikanın gözden geçirileceğini düşünüyorum veya ümit ediyorum.” ‘ÖCALAN MESELESİ İSTANBUL SEÇİMLERİYLE ALAKALI BİR KONU, AÇILIM MASASINA BİR DAHA OTURULMAZ’ Abdullah Öcalan'ın avukatlarıyla görüşmesine ilişkin konunun İstanbul seçimleriyle bağlantılı olduğu görüşündeki Ünal, AK Parti yönetiminin açılım masasına bir daha oturmayacağını belirtti. Ünal’a göre Türkiye, İsrail ve Suriye yönetimleriyle arasındaki buzları eritmeli: ''Bu kadar büyük çelişkilerle dolu olacak bir dış politikanın yürütülmesi de çok zor olur diye düşünüyorum. Biz S-400’leri alalım, Rusya’yı yanımızda tutalım ama bu arada da PYD orada devletleşsin, bir otonomi elde etsin Suriye’nin içinde. Böylece Esad’ın bir miktar daha gücü kırılmış olsun diye düşünülüyorsa, o zaman da şunu sormak lazım: Niye Fırat Kalkanı’nı, Afrin operasyonlarını yaptık, niye Türkiye’nin içinde hendeklerden PKK’yı çıkartıp attık. O zaman bunların da bir anlamı yok diye sorgulanabilir. O yüzden ben o konuda hükümetin doğru yaptığını ve şunu yapmaya çalıştığını düşünüyorum. Öcalan’la ilgili konuların olsa olsa İstanbul belediye seçimleriyle alakalı olacağını, onun dışındaki bütün konularda ben hükümetin bir daha açılım masasına oturacağını sanmıyorum. Türkiye’de yükselen ‘milliyetçilik, vatanseverlik’ adını ne koyarsanız bu var, partiler buna yönelmiş durumda. Hükümetin orada gidip de böyle bir şeyin içine gireceğini sanmıyorum. Bu olsa olsa Esad ile barışmadan ve uzlaşmadan ne yapılabilir seçeneklerine yoğunlaşıldığı için. Amerika Birleşik Devletleri bütünüyle dış politikasını Türkiye ile ilgili bölümünü PYD kısmını Türkiye’nin ne olursa olsun Esad ile uzlaşmayacağı varsayımı üzerine kurmuş. Eğer Türkiye, Suriye hükümetiyle uzlaşırsa ve Suriye hükümetinin kendi topraklarında etkili egemenlik kurmasına yardımcı olan bir siyasete yönelirse, Amerika’nın bu varsayımını kırarsınız ve alandaki psikolojik üstünlüğü sağlarsınız. Bizim şimdi kontrolümüzdeki topraklar ne olacak, bu çok ciddi bir sorun. Biz oradan patates, zeytinyağı alıyoruz. Bunlar yarın her biri tek tek uluslararası mahkemelerde dava konusunda dönüşebilir, ‘Topraklarımızı işgal ettiniz ve buradaki ürünlerimizi yağma ettiniz’e dönüşebilir. Bunları görüyorlar ve eminim değerlendiriyorlardır. Dolayısıyla oralara artık Suriye’den yöneticiler istemek lazım bizim askeri kontrolümüz olsa bile. Bir ticaret yapılıyorsa, gümrükleme yapılması lazım. Suriye’nin gelip oradaki okulların kontrolünü alması lazım. Hastanelere doktor tayin etmesi lazım. Bir geçiş süreci öngörülmesi lazım. ‘Sen bu Özgür Suriye Ordusu mensuplarına af çıkar. Zaten buradaki halkı da yavaş yavaş entegre et. O arada İdlib konusunu beraber kotaralım. Suriye gelsin etkili bir şekilde buranın kontrolünü alsın. Sonra da bu Fırat’ın doğusunda ne yapılacağı konusunu birlikte düşünelim’ noktasına gelindiğinde, Fırat’ın doğusunda şu anda Amerika Birleşik Devletleri ile işbirliği yapan ve adını Suriye Kürtleri diye söylemeye çalışan grupların birçoğu gidip Suriye hükümetine biz senden hiçbir şey istemiyoruz, sen bizi koru diye gidecekler. Bunların içinden Türkiye, PKK’lı olanların, suç işlemiş olanların kimler olduğunu Suriye ile birlikte ele alabilir ayrıca. Ama Türkiye’nin bu konuda yapabileceği çok şey var. Bunları yaparken de aslında Amerika ile ideolojik bir kamplaşma ve kavgaya da gerek yok. Bir yandan İsrail ile uzlaşıp ilişkilerinizi normalleştirip, Amerika ile de ideolojik bir kamplaşmaya girmeyen bir dış politikayı sürdürürseniz birbirini dengeleyen birbiri üzerinden baskı oluşturan birçok avantajlar elde edebilirsiniz. Tek başına İsrail ile bu yürütülen ideolojik kavga Amerika’da bütün İsrail lobisinin aleyhimize dönmesine neden oluyor. O İsrail lobisi bu sefer PKK’cı oluyor. Biz biliyoruz ki eskiden bu İsrail lobisi hem Rum lobisini dengelerdi hem de PKK konusunda Türkiye’nin yanında yer alırlardı. Yani İsrail ile kavganın rasyonel bir tarafını göremiyorum. Türkiye, İsrail ile Ortadoğu’daki Büyük Kürdistan Projesinden dolayı kavga ediyor olsa bunu anlarım. ‘Burada Büyük Kürdistan olmaz, bunları teşvik etmeyin, burada 3-4 ülkenin toprak bütünlüğü ile oynuyorsunuz. Bunlardan biri de Türkiye, ben Türkiye olarak buna müsaade etmem’, bunu dedi de Türkiye ile İsrail ilişkileri bozuldu olsa bütün gönlümle destek veririm Türkiye’nin politikasına. Yani kendi ulusal çıkarlarımızı merkeze alan bir dış politika tanımlamasına gitmek lazım. Yani Filistin yönetimi, İsrail ile Gazze açıklarındaki doğalgazın aranması ve çıkarılmasıyla ilgili olarak görüşebiliyorken, bizim İsrail ile kavgamızın dış politikamıza fayda getiren bir tarafı yok, Mısır ile olan kavgamızınsa hiçi mi hiç yok”.
basindan_tarih: 
22 May 2019

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Alptekin Dursunoğlu’na göre, Trump yönetiminin adımları İran’da ‘ABD ile anlaşma yapılamaz’ diyen muhafazakarları haklı çıkarttı. Savaşı İsrail ve Suudilerin istediğini ancak sıcak çatışma çıkarsa bütün bölgeye yayılacağını belirten Dursunoğlu, “ABD İran’a karşı ancak nükleer silah kullanarak zafer kazanabilir” dedi. ABD yönetimi İran’la nükleer anlaşmadan tek taraflı çekilmesinin ardından art arda attığı adımlara askeri kıskacı eklerken, Trump yönetimi içerisindeki görüş ayrılıkları tartışma yaratıyor. Ekonomik açıdan zorda görünen İran yönetimi ise ABD’nin karşısında tavizsiz tutumunu devam ettiriyor. ABD’nin İsrail ve Körfez monarşileri desteğinde olası İran saldırısı, bölgesel etkileri ve Türkiye’nin pozisyonunu Yakın Doğu Haber sitesinin kurucusu ve yazarı Alptekin Dursunoğlu ile konuştuk. ‘TRUMP’IN ANA HEDEFİ…’ Alptekin Dursunoğlu’na göre, İran’ın Obama yönetimi dahil dünya güçleri ile yaptığı çok taraflı anlaşmanın Trump yönetimi tarafından çöpe atılması, Tahran’da ABD ile anlaşma yapılamayacağını savunan muhafazakar kesimleri haklı çıkarttı. Dursunoğlu, İranlı muhafazakarların ‘ABD ile müzakere edilmez, ABD anlaşmalarına sadık kalmaz’ görüşüne karşılık olarak reformcuların ‘sorunların ABD ile ilişkisizlikten yaşandığı’ ve ‘Avrupa, Rusya ve Çin’e verilen tavizlerin İran için bedellerinin daha ağır olduğu’ görüşünü taşıdıklarını anımsattı. Dursunoğlu, bugün de Trump’ın İranlıları masaya oturtarak istediği gibi bir anlaşma çıkartmaya çalıştığını belirten Dursunoğlu, ancak ABD’nin kullandığı yöntemlerle Tahran’da bir teslimiyet elde etmesinin mümkün olmadığını dile getirdi: “Trump, ana hedefini şöyle açıklıyor. ‘Ben bu anlaşmayı doğru bir anlaşma olarak görmüyorum. Yapılan anlaşma çok kötü bir anlaşma, ben İran’a baskı yaparak İran’ı kendi istediğim şartlarda masaya oturtarak yeni bir anlaşma yapacağım.’ Hedef bu şekilde yeni bir anlaşma yapmaksa, sizin uyguladığınız bu baskıların İran tarafındaki etkisine bakmamız gerekiyor. Yaptığımız şey İran tarafını böylesi bir davranış değişikliğine itiyor mu diye izlemeniz gerekir. İran’da geçmişten beri hem Amerika ile ilişkiler hem de nükleer program konusunda iki ana siyasal eğilim var. Bunlar, Türkiye’de de dünyada da ‘muhafazakarlar’ ve ‘reformcular’ olarak bilinir.   Muhafazakarlarla reformcular arasında bu konudaki yaklaşım farkı şöyle özetlenebilir. Muhafazakarlar, şöyle diyorlar: ‘Amerika ile müzakere olmaz. Çünkü Amerika iki eşit taraftan biri olarak ve karşılıklı saygı temelinde müzakere yapmaz. Amerika her zaman görüş dayatmak ister. Anlaşmadan anladığı da karşı tarafın teslimiyetidir. Kendi şartlarını size dikte ettirmesidir, Amerika bunu ister. Öte yandan Amerika ile anlaşma yapamazsınız. Çünkü Amerika kendi müttefikleriyle silah satışı konusunda bile yaptığı anlaşmalara sadık kalmayan bir devlettir. Kendi müttefiki olan ülkelerden bile parasını alır; ancak silahı teslim etmez veya canı istediği zaman teslim eder. Dolayısıyla Amerika ile yapacağınız bir müzakere sonucunda varacağınız anlaşmaya Amerika’nın bağlı kalacağını garanti edemezsiniz.’ Reformcular ise şöyle diyorlar: ‘Biz bütün sorunlarımızı Amerika ile ilişkisizlik sebebiyle yaşıyoruz. Amerika ile ilişkimiz olmadığı için de Avrupa, Rusya, Çin ve bölge ülkelerine hem siyasi hem de ekonomik düzeyde sürekli tavizler veriyoruz, hatta rüşvetler veriyoruz. Amerika ile ilişkisizliğimiz sebebiyle devlet niteliği tartışmalı Birleşik Arap Emirlikleri bile bizim adalarımızda hak iddia etme cesaretini gösterebiliyor. Dolayısıyla bizler Amerika ile müzakere süreci başlatırsak, diğerlerine verdiğimiz tavizi veya rüşveti Amerika’ya verirsek bizim sorunlarımızın tamamı çözülür. Diğer taraftan nükleer program için şimdiye kadar ödediğimiz hem siyasi hem de ekonomik bedel nükleer programın kendi maliyetini çok çok aştı. Amerika ile biz müzakere ve anlaşma yapmaksızın geçirdiğimiz her gün bizim zararımızadır.''   ‘ABD’DE YENİ GELEN HÜKÜMET ESKİSİNİN YAPTIĞI ANLAŞMAYI ÇÖPE ATMASI MUHAFAZAKAR KESİMİN DÜŞÜNCESİNİ İSPATLADI’ Dursunoğlu, İran’da Ruhani yönetiminin ise reformcular ve muhafazakarların dışında bir üçüncü yol deneyerek kazan-kazan ilişkisi olarak gördüğü nükleer anlaşmayı yaptığını ancak ABD’nin sadece kendisi değil dünya güçlerinin de dahil olduğu BM Güvenlik Konseyi onaylı bu anlaşmayı da çöpe attığını anımsatırken, böylelikle Tahran’da muhafazakar cephenin haklı çıktığını ve İran’daki iki siyasal eğilimin artık ABD ile anlaşma yapmanın sorunları çözmeyeceği görüşünde birleştiği bir tablo oluştuğunu vurguladı: “İki görüşten daha çok reformcuların tezi ağır basardı ve muhafazakarlar, Amerika ile anlaşma olmaz görüşüne reformcuları ve halkın büyük çoğunluğunu ikna edemezdi. Onlar ise Devrim Muhafızları ve devrim lideri izin vermediği için reformcuların Amerika ile müzakere yapamadığını ve İran’ın sorunlarının çözülemediğini söylerdi. İlk kez Ruhani ile birlikte Amerika ile müzakere ve anlaşma yapıldı. Ruhani ‘teslimiyete de karşıyız, ‘dünya ile çatışmaya da karşıyız’; ‘Biz yeni bir yol deneyeceğiz, dünya ile kazan-kazan ilkesine dayalı bir anlaşma yapacağız’ diyerek muhafazakarlardan da reformculardan da farklı bir perspektif ortaya koymuştu. Anlaşmanın imzalanmasından bir gün sonra devlet televizyonuna yaptığı konuşmada aynen bu sözleri söylemişti. Evet İran 2015’te Amerika ile ilk kez muhafazakarların da reformcuların görüşünden farklı bir perspektifle anlaşma yaptı. Bu anlaşma sadece Amerika ile ikili bir anlaşma değildi, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin beş daimi ülkesi ve Almanya’nın dahil olduğu 5+1 diye bilinen grupla yapılmış bir anlaşmaydı. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından da 2231 sayılı kararla desteklenmiş bir anlaşmaydı. Fakat Amerika’da yeni gelen hükümet eski hükümetin yaptığı anlaşmayı tanımadı ve çöpe attı. Dolayısıyla muhafazakarlar açısından artık bariz şekilde şu ispat edilmiş oldu: ‘Amerika ile asla anlaşma yapılmaz, Amerika anlaşma yapsanız dahi Amerika anlaşmasına bağlı kalmayacak’. Ruhani’ye muhafazakârlar bunu söylediği zaman hem Ruhani hem de Zarif şu cevabı veriyordu: ‘Amerika anlaşmadan tek taraflı olarak çekilemez. Çünkü bu anlaşma sadece Amerika ile ikili düzeyde bir anlaşma değil. Anlaşmanın uluslararası tarafları var, dolayısıyla da Amerika’da kim başa gelirse gelsin bu anlaşmadan çekilmesi mümkün değil. Fakat gördük ki bunların hiçbir karşılığı olmadı ve Amerika anlaşmadan çekildi’. Şimdi İran’da hiç olmadığı kadar muhafazakârların tutumu lehinde bir konsolidasyon oldu. Yani reformcusu muhafazakârı herkes artık Amerika ile müzakerenin ve anlaşmanın denendiğini ve sonucunun görüldüğünü söylüyor.”   ‘İRAN’IN AMERİKA KARŞISINDA MASADA TESLİM OLMASI İMKANSIZ’ Obama yönetiminin de İran’a yaptırımlar uyguladığını ancak bunu diplomasi yolunda bir araç olarak kullandığını belirten Dursunoğlu, Obama’nın aksine Trump’ın diplomasiye hiçbir zemin bırakmadığını anımsattı. Trump’ın ekibinin İran’ı askeri tehditlere sindirme girişimlerinin başarılı olamayacağını belirtirken, “Trump, İran’dan teslim olmasını istiyor. Kimse teslimiyet üzerine müzakere yapmaz. Teslim olacaksa bile bir ülke savaşarak teslim olur” diyen Dursunoğlu’na göre, İran’ın ABD karşısında masada teslim olması imkansız:   “Trump’ın izlediği yöntem İran’a müzakere veya yeni bir anlaşma yönünde hiçbir zemin bırakmıyor, bir manevra alanı bırakmıyor. The Atlantic’de Carnegie Vakfı’ndan William J. Burns ve Jake Sullivan’a ait bir analiz okudum. ‘Baskı araçları diplomasi için bir araç olarak kullanılırsa faydası olur, Trump diplomasiye hiçbir zemin bırakmıyor’ diyorlardı. Bu son derece doğru. Obama yönetimi de İran’a yaptırımlar uyguluyordu. Ama bu yaptırımları diplomasi için bir araç olarak kullanmıştı. Nitekim iki taraf da diplomasi iradesi sergiledi ve bu irade önce müzakereye ardından da anlaşmaya dönüştü. Trump ise gerçekleşmesi imkansız olan şeyi istiyor. İran bütün nükleer programını durduracak, neyi varsa teslim edecek. Hatta bu da yetmeyecek, uzun menzilli ve isabet oranı yüksek füze programını da durduracak. Bütün bunların hepsini müzakere konusu yapacak ve Amerika’ya teslim edecek. Bu imkansız. Trump, İran’dan teslim olmasını istiyor. Kimse teslimiyet üzerine müzakere yapmaz. Teslim olacaksa bile bir ülke savaşarak teslim olur. Bu İran tarihi boyunca, böyle bir şey yoktur. 1979’dan beri yani İran İslam Cumhuriyeti’nden sonra İran’ın davranışlarını, izlediği stratejiyi, politikaları ve bugün kazandığı stratejik derinliği ve bölgesel nüfuzu düşünürseniz İran’ın hiçbir şey yapmadan her şeyini masada Amerika’ya teslim etmeyeceğini görürsünüz. ‘ABD İLE İRAN’I SAVAŞTIRMAK İSTEYEN İSRAİL VE SUUDİ ARABİSTAN’ Dursunoğlu, Körfez bölgesinde son dönemde petrol tankerlerine yönelik ‘sabotaj’ iddiaları eşliğinde gelen bazı ‘yanıltma operasyonlarının’ çatışma ve savaş olasılığını artırdığına dikkat çekti. Ancak Trump’ın İran ile savaşmak istemediği görüşündeki Dursunoğlu’na göre, bu gerilim bir kıvılcımla patlamaya dönüşebilir. Dursunoğlu, ABD ile İran’ı savaştırmak isteyenlerin ise İsrail ile Suudi Arabistan olduğu görüşünü aktardı:   “Benim izlediğim kadarıyla Trump’ın ekibindeki şahin isimler çok çok büyük bir askeri baskı kurarak İran’ı sindirebileceklerini ve ona geri adım attırabileceklerini düşünüyorlar. Bu, çatışma ve savaş olasılığını arttırıyor. Amerika’nın bölgeye askeri yığınak yaptığına dair haberlerden hemen sonra çok provokatif şeyler de olmaya başladı. Mesela Birleşik Arap Emirlikleri’nde Fujairah Limanı’nda 4-5 tane gemiye sabotaj yapıldığı söylendi. Geçen günlerde Amerika’nın Bağdat Büyükelçiliği’ne roket atıldığı söylendi. Hem Amerika hem İran savaş istemiyor ve iki taraf da bunu dile getiriyor; ancak Amerikan tarafının bölgeye askeri yığınağı ve gerilimi tırmandırması Amerika ile İran’ı savaştırmak isteyen İsrail rejimi ve Suudiler gibi birtakım çevreler için uygun zemin yaratıyor. Bir gaz birikmesinin bir kibrit kıvılcımı patlamaya dönüşmesi gibi. Amerika’nın gerginliği yükselten adımları ne İran’ın ne de Amerika’nın istemediği bir kıvılcımla patlamaya dönüşebilir. Trump’ın Foxnews’e yaptığı son açıklamalarından kendisinin de bu durumdan kaygı duyduğu anlaşılıyor. ‘ÇATIŞMA ÇIKARSA IRAK’TAKİ GİBİ OLMAZ BÜTÜN BÖLGEYE YAYILIR’ Dursunoğlu, olası bir çatışmada ABD’nin bölgedeki varlığı ve hegemonyasının ise çok ciddi zarar göreceği görüşünde. İran’ın ABD’nin Körfez bölgesine gönderdiği askeri varlığına İran’ın ‘fırsat gözüyle baktığını’ dile getiren Dursunoğlu, eğer bir savaş çıkarsa bunun Irak işgaline benzemeyeceği ve bölgesel boyutlar taşıyacağı görüşünü vurguladı. Dursunoğlu’na göre İran, ABD’nin yapacağı saldırılara sadece Tahran ve Ahvaz’da değil bütün bir Körfez ve İsrail’i savaş alanına çevirerek yanıt verir: “Bölgeye gönderilen uçak gemileri, yoğun askeri yığınaklar İran açısından geçmişte İran-Irak savaşı döneminde bir tehdit olabilirdi. Çünkü İran o dönemde değil füze, piyade tüfeği almakta bile zorlanıyordu. Ancak ciddi bir füze caydırıcılığı edinmiş olan İran Amerika’nın Fars Körfezi’ndeki askeri varlığını açık bir hedef ve bir fırsat olarak görüyor. Sadece basit bir örnek vereyim. 1967’de Amerikan USS Forrestal uçak gemisi zuni tipi bir roketin yanlışlıkla ateş alması sonucu ağır hasar gördü. Çok sayıda uçak yok oldu, 134 asker öldü. O roketteki patlayıcı başlığının sadece 20 kilo olduğu açıklanmıştı. 20 kg’lık bir savaş başlığı o uçak gemisinde öylesine devasa bir hasar yaratmıştı. İran’ın en son geliştirdiği Fars Körfezi isimli cruise füzelerinde 250 kg savaş başlığı bulunuyor. Yani Amerika, Abraham Lincoln uçak gemisini Körfez’e göndererek İran’ı korkutacağını düşünebilir; ama İranlılar ise bunu bir fırsat, bir hedef olarak görüyor. Yani eğer İran ile Amerika arasındaki bir savaş olursa, bu, Saddam Hüseyin ile Amerika arasındaki gibi ikili bir savaş olmaz. Bölgesel bir savaş olur. İran, Amerika’nın yapacağı saldırılara sadece Tahran veya Ahvaz semalarında Amerikan uçaklarını vurmaya çalışarak cevap vermez. Suudi Arabistan, bütün bir Körfez ve İsrail savaş alanı olur. Amerika İran’a yönelik bu askeri tehditleri ve baskıları İsrail rejimine ve Suudilere vekaleten yapıyor. İsrail ve Suudi faktörünü çıkarsanız Amerika ile İran arasında ikili sorunlardan dolayı bir savaşa tanık olamazsınız. Eğer Amerika güya İsrail’i korumak adına nükleer programı bahane edip İran’la bir savaşa girerse kendi eliyle İsrail rejimini kurban etmiş olur. Amerika İran’ın Buşehr veya Natanz tesislerini vurduğunda İran’ın ve Hizbullah’ın on binlerce füzesi de Hayfa’yı ve Dimona’yı yerle bir eder. İran’ın ve Hizbullah’ın nükleer silah edinmesine gerek yok, İran’ın ve Hizbullah’ın nükleer silahı Hayfa’daki amonyak tesisleri ve Dimona nükleer tesisi. Dolayısıyla böylesi bir savaştan Amerika İran’ı yerle bir edip istediği şartları dayatacak bir zaferle çıkmaz. Tam aksine Amerika’nın bölgedeki varlığından ve o hegemonyasından eser kalmayabilir.   ‘ABD’NİN TEMEL SORUNU SAVAŞI İSTEMEMESİ AMA DİPLOMASİYİ KULLANMAMASI’ Sıcak çatışma çıkarsa bunun artık bir ‘varlık-yokluk savaşına’ dönüşeceğini belirten Dursunoğlu, bunu Trump’ın da ABD’li komutanların da iyi bilklerini, ancak askeri tehditleri yine de İran’ı korkutup sindirerek istedikleri şartlarda masaya oturtacaklarını düşündükleri bir ‘psikolojik savaş yöntemi’ olarak kullandıklarını belirtti. Dursunoğlu, buradan da bir müzakere veya anlaşma çıkmasının mümkün olmadığını belirtti: ''Bu sıcak çatışmaya döndüğünde varlık-yokluk savaşı noktasına geldiğinde olabilecek gelişmeler. Hem Amerika’nın hem de İran’ın böyle bir şey istemediği çok açık. Siyasiler belki bunu bilmeyebilir ama Amerikalı komutanlar bunu çok iyi biliyor. Bence bütün bu şahinliklerine rağmen siyasiler de özellikle Trump da bunu istemiyor. Ancak bunu bir İran’ı korkutup sindirerek istediği şartlarda masaya oturtacak bir psikolojik savaş yöntemi olarak kullanıyorlar; ama bu oyunu çok tehlikeli bir şekilde oynuyorlar.   Sadece bir teslimiyet dayatarak ‘Ya benim istediğim şartlarda masaya oturursunuz ya da sizi savaşla ya da ekonomik olarak yok ederim’ şeklinde teslimiyete zorlarsanız buradan bir diplomasi de yeni bir müzakere de anlaşma da çıkmaz. Savaşı istemiyorsunuz, diplomasiyi kullanmıyorsunuz peki sonuca nasıl varacaksınız? Amerika’nın temel sorunu bu.” ‘OLASI ÇATIŞMADA TÜRKİYE ZORAKİ DE OLSA ABD’NİN YANINDA TARAF ALIR’ Dursunoğlu, ABD-İran arasındaki kapışmada Türkiye yönetimi ABD’den yana görünmemeye çalışır. Ancak Ankara’nın eylemleri ile söylemleri arasında hemen her konuda olduğu gibi bu konuda da tutarlı bir duruş beklemeyen Dursunoğlu, yine de işler sıcak çatışmaya dökülürse Türkiye’nin istemeyerek de olsa ABD’den yana saf tutacağı görüşünü dile getirdi: “Türkiye, İran ile Amerika çatışmasında Amerika’dan yana taraf olmamak için kuşkusuz her şeyi yapacak gibi gözüküyor. Fakat petrol alımını sıfırlama meselesinde olduğu gibi de Türkiye’nin söylemi ile eylemi bazen birbirini tutmuyor. Türkiye’nin sadece İran ile ilişkilerinde değil zaten birçok konuda bu eylem söylem çelişkisi çok meşhur. Söylem olarak Amerika’nın İran’ın uyguladığı petrol ambargosuna eleştiriler getiriyor. Ama görüldüğü gibi kendisi de ona uyuyor. Dolayısıyla Türkiye’nin Amerika ile ipleri koparacak noktaya geldiği zaman tercihi İran mı olur, Amerika mı olur derseniz, bence istemeye istemeye dahi olsa Amerika olur. Ama Amerika’dan yana saf tutması gönülsüz olacağı için ve biraz zorlayarak da olacağı için Amerika’nın çok işine yarar mı ondan da emin değilim. Amerika’yı bir şekilde idare etmeye çalışacaktır. Fakat İran aleyhine olmak gibi Türkiye’nin bir lüksü var mıdır o da tartışılır. Sadece doğalgaz açısından bakıldığında, düşünün ki İran ile petrolü sıfırlayabiliyorsunuz ama doğalgaz alımını sıfırladığınızda tamamen ve sadece Rusya’ya bağımlı hale geliyorsunuz. Amerika’nın da istediği bir şey midir bu o da tartışılır. Türkiye’nin bir taraftan İran’dan uzaklaştırılması derken, öbür taraftan tamamen alternatifsiz şekilde Rusya’nın kucağına itilmesi Amerika açısından da tercih edilebilir şey midir, o da tartışılır. İran petrolünü Irak üzerinden almak gibi şeyler de söyleniyor. Amerikalılar da bu kadar saf mıdır, Türkiye İran ile Irak üzerinden ticaret yapacak, Amerikalılar da bunu oturup izleyecekler, bilmiyorum böylesi bir şey gerçek olabilir mi. Türkiye, İran-Amerika meselesinde bırakın taraf olmayı hiçbir şekilde bulaşmak istemeyen bir tutumu var.”   ‘ABD İRAN’A KARŞI SADECE NÜKLEER SİLAH KULLANARAK ZAFER KAZANABİLİR’ Dursunoğlu, savaş çıkması halinde sonucuna dair öngörüsünü de şu sözlerle dile getirdi: “Savaş ihtimali ve sonucuna dair son bir şey söyleyeyim: Amerika ile İran arasında eğer Amerika’dan kaynaklı veya üçüncü tarafın kışkırtması veya kıvılcım çakması sonucu bir savaş çıkarsa, askeri açıdan Amerika, İran’a karşı sadece nükleer silah kullanarak zafer kazanabilir. Onun dışında Amerika’nın İran’la yapacağı konvansiyonel bir savaştan büyük bir hezimetle çıkacağı çok açık.”
basindan_tarih: 
22 Şub 2019

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Füsun S. Nebil’e göre Çin’in teknoloji devi Huawei ile savaşa tutuşan ABD, ucuz işgücüne dayalı ‘offshore taşeronlaşma’ stratejisinde kendi kurduğu tuzağa düştüğü için öfkeli. ABD’nin Huawei’i ‘casuslukla’ suçladığını belirtirken, “Kendilerinden biliyorlar” diyen Nebil, siber güvenliğin önemine dikkat çekti. ABD yönetimi Çin'in teknoloji devi Huawei ile adeta açık savaşa tutuştu. Sadece bir telefon markası olarak değil, telecom ve internet altyapısına dair faaliyetleriyle de öne çıkan ve dünyada 5G sistemine öncülük eden Huawei'in CEO'su Ren Zhengfei'nin şirketin CFO'su da olan kızı Meng Wangzhou, ABD'nin talebiyle Kanada'da gözaltına alındı. Amerikan yönetimi Çin Komünist Partisi'yle içiçeliği bilinen Huawei ve CFO'sunu siber casusluk, İran'a yönelik yaptırımları ihlal, para aklama gibi bir dizi suçla itham ediyor. Ancak ABD'li şirketlerin Amerikan istihbaratıyla bağlantıları ortaya saçılmışken, Pekin, Huawei'ye ‘adil olmayan ve etik dışı' davranıldığını söylüyor. Huawei'nin kurucusu ve patronu Ren son açıklamasında, "ABD'nin bizi ezmesinin imkânı yok. Dünya Huawei ve gelişmiş tekonolojisi olmadan yapamaz" restini çekti. Ancak bazı ülkeler Huawei'ye yasak getirmeye başlarken, ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo da Huawei sistemini kullanan ülkelerle işbirliği yapmayacaklarını ilan etti. ABD Başkanı Trump, adeta Çin'i kıskanırcasına ‘5G teknolojisini en kısa sürede ABD'de istediği' tweet'ini de atmışken, giderek dozu artan siber savaşın nereye varacağı merak konusu. Batı ile Çin arasındaki bu bilek güreşinin perde arkasını, T24 sitesindeki yazılarıyla tanınan bilişim ve teknoloji uzmanı Füsun S. Nebil ile konuştuk. ‘AMERİKALI ÇOCUKLAR ARTIK BİLGİSAYAR MÜHENDİSLİĞİ OKUMAZ OLDULAR' Füsun S. Nebil'e göre, bugün Çin'in teknoloji devi Huawei ile kapışmaya tutuşan Amerikan özel sektörü aslında ‘kendi kurduğu tuzağa düştü'. Avrupa'da başlayan ‘soğan stratejisi' ve ‘small is beautiful' (küçük güzeldir) stratejisinin daha sonra ABD'yi etkisi aldığını anlatan Nebil, Amerika'da eskiden ofis ve çalışan sayısının fazlalığıyla övünen şirketlerin ‘küçülmeye gitmesine' yol açtığını belirtti. Nebil, bunu ABD Kongresi'nden çıkartılan kararlar uyarınca ‘taşeronlaşma' ve ‘offshore taşeronlaşmanın' takip ettiğini vurguladı. Nebil, bu ‘küreselleşme' stratejisinin önce Çin'de ucuz mühendislik gücü bulduğunu ancak kısa sürede üstünlüğün yitirilmesiyle dönüp dolaşıp Amerika'yı vurur hale geldiğinin altını çizdi: "Batı kendi kurduğu tuzağa düştü. Ama bunu Batılı ülkelerin halklarına yıkmak da doğru değil. (Amerikan şirket yönetcileri) 1980'li yıllarda başlamışlardı. Amerikalı Forbes'un listesindeki en zengin 400, orada en tepedeki adamın varlığı 2 milyar dolar düzeyindeydi. Bugün ise Amazon'un sahibi Jeff Bezos'un 120 milyar dolar parası var. Para yukarı doğru akıyor son 40 yıldır. Bunu sağlayan ise aslında 1973'lü yıllardan itibaren önce Avrupa'da çıkan sonra Amerika'ya yönelen bir strateji. O stratejiye kendilerini merkeze alıp, ‘soğan stratejisi' diyorlar, dış halkalara doğru diye giden bir stratejiydi. Bir yandan da ‘small is beautiful' (küçük güzeldir) diye bir başka stratejiyi öne koydular. 1980 yılına kadar en çok arabası en çok ofisi en çok elemanı olan şirket en büyük şirket sayılıyordu, General Electric gibi. Fakat 80 yılında İngilizlerin ‘small is beautiful' stratejisi devreye girdi. Böylece dünyanın hayatına taşeronlaşma girdi. Microsoft'un ofisinde aynı yerde çalışan kendi elemanı 2 bin dolar maaş alırken, aynı işi birebir yapan taşeron elemanı 500 dolar maaş alıyordu. Bu 85 yılına geldiğinde gelişti. 50 firma Amerikan Kongresi'ne başvurup Çin, Uzakdoğu, Endonezya, Singapur, bunlara iş vermeyi kabul ettirdiler. Bu Obama'nın imzaladığı ama Trump'ın yönetime gelir gelmez ilk fırsatta iptal ettiği The Trans-Pacific Partnership, TPP adıyla geçen Uzakdoğu'ya iş verme anlaşmasının arkasındaki olay. 1985'ten itibaren Amerikalı firmalar, bunlar yazılımcılar başta olmak üzere Apple, HP gibi bilgisayar, cep telefonu firmaları da işlerini Uzakdoğu'ya yaptırdılar, çünkü işçilik ücretleri ucuz. Amerika'da ortalama bir mühendisi 2 bin-5 bin arasında istihdam ederken, Çin'de 500 dolara istihdam edebiliyordunuz. Şimdilerde aslında biraz yukarı çıktı, ilk başlarda 100 dolar civarlarındaydı. Naomi Klein diye bir Kanadalı gazeteci var. Aydın bir kadın, çok da önemli kitapları var. Burberry pardesüleriyle ünlüdür, bu gazeteci bir zamanlar orada çalışan bir işçiymiş. ‘Küçük güzeldir felsefesini 88 yılında fark ettik ve pankartlarla sokağa çıkıp benim işim nereye gitti, diye bağırdık, çağırdık. Sonra işinin nereye gittiğini takip ettik' diyor. Bulduğu şaşırtıcı sonuç şu. Kendisi bir zamanlar 2 bin dolar maaş alırken, yaptığı işi Endonezya'da bir çocuk işçi aylık 2 dolara yapıyordu. Dolayısıyla Amerika'nın içi boşaldı. Biz Amerika'yı bir bütün olarak görüyoruz ama Amerika'nın Silikon Vadisi gibi vahaları dışında Amerika'da bilgisayar işi bulmak mümkün değil. O yüzden 2000'li yıllardan sonra Amerikalı çocuklar bilgisayar mühendisliği okumuyorlar. Amerika'daki bilgisayar mühendisliklerine bakarsak Çinliler okuyor genelde. Para kazanamamaya başladılar. Dünya devi Telekom şirketleri vardı, Motorola, Bell laboratuvarları, Graham Bell'den gelen." ‘TÜRKİYE'NİN ALTYAPISININ YÜZDE 80'İ HUAWEI'YE DÖNDÜ' ABD'nin bu stratejisinin sonuçta Çin'in üstün hale gelmesini getirdiğini belirten Nebil, bilgisayar teknolojisinin aynı zamanda casusluk için önemine de dikkat çekti. Snowden sızıntılarının NSA'nin Cisco şirketi dolayımıyla yasadışı dinlemelerdeki rolünü ortaya sermesini anımsatırken, "Bu telecom cihazları sadece para kazandırmıyor, casusluk da yaptırıyor. Kendilerinden bildikleri için.." diyen Nebil, şimdi Çinlilerin de aynı şekilde casuslukla suçlanır hale geldiğinin altını çizdi. Nebil, Batı'nın Çin'i ticari sırları çalmakla suçladığını, Çin'in ise kendisini ‘tersine mühendislik' argümanıyla savunduğunu kaydetti. Nihayetinde Çinlilerin teknolojiyi Batı'dan öğrendiğini de vurgulayan Nebil, Huwei'nin özellikle dünya çapındaki başarılarına atıf yaparken, Türkiye'deki telecom altyapısındaki kurumsal networkler'in yüzde 80'inin artık Huawei'ye dönmüş olduğu bilgisini de verdi: "Bunlar hem para anlamına geliyor hem de Cisco'da ortaya çıktı, Edward Snowden (NSA sızıntılarıyla) birçok sırrı ortaya koydu. Snowden'in ortaya koyduğu şeylerden biri şu. Cisco eğer yabancı bir devletin önemli bir şirketine mesela başbakanına satılmışsa, Amerika'dan sevk edilmeden önce içine böcek konuyor. Yani dinleme yapıyorlar. Bu Telekom cihazları aynı zamanda sadece para kazandırmıyor, casusluk yaptırıyor. Şu anda bağırdıkları bu, bunu kaybediyorlar. Kendilerinden bildikleri için yani bunlarla casusluk yapıldığını, Çinliler casuslukla suçluyorlar. Türkiye'nin altyapısı yani elimizdeki telefonlar yeni markalarını koymaya başladılar. Eskiden markayı üzerine basarak başkası yapar, öyle telefon üretiyorlardı, şimdi kendileri üretmeye başladılar. Bunlar şu anda Türkiye'nin altyapısı, yani telefon operatörlerinde ve şirketlerde de kurumsal networkler var, bütün bunların yüzde 80'i Huawei'ye dönmüş durumda. Bunlar Amerikalı şirketlere mühendis yerleştirmişler, bunu Amerikalılar iddia ediyor. Ve bu mühendisleri ticari sırları çaldıklarını söylüyorlar. Ama Çinliler bunu şöyle anlatıyorlar. ‘Reverse engineering' (tersine mühendislik) yaptık diyorlar. Eline gelen yönlendirici cihazı çözmüş, sökmüş parçalarını, incelemiş, nasıl yapıldığını görüp yapmış. Böyle anlatıyorlar. Her ne olursa olsun Çinliler teknolojiyi Batı'dan öğrendiler." ‘AR-GE ÇALIŞMALARI DEVASA BOYUTLARDA' Telekom sektöründe Araştırma-Geliştirme meselesinin önemine dikkat çeken Nebil, Çin'in Huawei'sinin bu konudaki öncülüğünü vurguladı. Nebil, bir telecom üreticisinin Türkiye'de bir şirkette AR-GE'de 1000 kişi çalışıyorsa Huawei'de bu rakamın 100 bin kişi olduğu bilgisini aktardı. Özellikle siber güvenliğin artık hayatın her alanını ilgilendirdiğini de anımsatan Nebil, Hollywood'da filmi de çekilmiş olan ‘düşman' addedilen bir ülke ile doğrudan savaş çıkartmadan su, elektrik, trafik sistemlerini keserek büyük hasar yaratma imkanlarına vurgu yaptı. Litvanya'da 2007'de Lenin'in heykelinin yıkılmasının ardından yaşanan siber saldırı örneğini de veren Nebil, yine ABD ve İsrail'e atfedilen İran'ın nükleer tesislerindeki stuxnet virüsü vakasını da anımsatarak aslında dünyada tam bir siber savaş hali olduğunu söyledi: "Bir başka telekom üreticisi bana şu şekilde ifade etti: ‘Bizim AR-GE'mizde 1000 kişi çalışıyor. Onların AR-GE'sinde 100.000 kişi çalışıyor'. Aradaki fark tabii ki o kadar, ortak aklın geliştirdiği kadar. O yüzden bizden çok daha fazla özellik ve güvenlik geliştiriyorlar. Bruce Willis'in Die Hard serisinin üçüncü filminde yanılmıyorsam kıyamet gününden bahsediyordu. Kıyamet günü dediği su, elektrik, trafik lambaları bütün bunların kesildiğini düşünün. Bu Litvanya'da 2007'de yapıldı. Lenin'in heykelini yıktılar diye, Ruslar olduğu söyleniyor, ama Türkiye üzerinden yapıldı bu saldırı ayrıca ve 4 gün bankaları çalışmadı, ticaret yapmadılar, hiçbir şey yapamadılar. Daha kötüsü var. İran'la nükleer sorunlar yaşanıyor. İran'ın tesislerinde 2010'da Ruslar bir virüs buldu. Bu virüs, nükleer bir yakıt tesisine girmiş. Nükleer yakıt için uranyumu alıp zenginleştiriyorlar. On binlerce santrifüj cihazı var. Onların dönüş hızını bozmuş, makineleri yanıltıyor. Fark edememiş İranlılar. Ruslar virüse rastlayıp, bu ne yapıyor, İran'a mı yönelik çalışıyor derken keşfedilmiş. Yani sizin cihazlarınızda bozulabiliyor. Bu evet bir siber savaş." ‘SİBER STRATEJİ BİNALİ YILDIRIM ZAMANINDA GELİŞTİRİLDİ, AMA HİÇBİR ŞEY YAPILMADI' Nebil'e göre Türkiye, siber savunma alanında çok zayıf kaldı. Binali Yıldırım zamanında siber strateji geliştirildiğini ancak somut olarak hiçbir şey yapılmadığını anlatan Nebil, savunma sanayii için cihatların muhakkak yerli üretim tercih edilmesi gerekliliğine vurgu yaptı: "Siber strateji Binali Bey zamanında geliştirildi güya. Ama ne yapıldı derseniz, hiçbir şey. Bu olaylar patlak veriyor diye böyle yapılıyor, algıya yönelik hareketler. Müsteşarlardan oluşan bir siber güvenlik kurulu kuruldu. Şu anda çalışmıyor. Ben üç senedir oradan bir haber alamıyorum, ne yaptıklarını bilmiyorum. Savunma Sanayi'nin yeni kurduğu bir kümelenme var. Firmalar siber güvenlik ürünleri üretsin diye savunma ile ilgili bir şey var. Ama cihazların bizim tarafımızdan üretilmesi lazım. Buna dair bir şey yok. Tam tersine biz hep almaya çalışıyoruz. Delik deşik diyelim."  
basindan_tarih: 
25 Eyl 2018

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Prof. Dr. Hasan Ünal, İsrail’in Rusya Federasyonu’nun Il-20 uçağınrın düşürülmesine sebebiyet vermesinin ardından Moskova’nın Suriye’ye S-300 konuşlandırma kararının Tel Aviv’i zora sokabileceğini belirtti. Ünal’a göre, ABD Suriye’yi federalleştirerek Fırat’ın doğusunda PYD için ‘devletçik’ oluşturmanın peşinde. Soçi'de Putin ve Erdoğan arasında gerçekleşen İdlib mutabakatı sonrası İsrail'in Suriye'deki tartışmalı hamlesiyle bir Rus uçağı düşürüldü. Rusya ise daha önce İsrail'in talebi üzerine sevkiyatı askıya alınan S-300 hava savunma sistemlerini iki hafta içinde Suriye'ye göndereceğini açıkladı. İsrail'in Rus uçağını düşürmesinden sonra yaşanan gelişmeleri Maltepe Üniversitesi, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü'nden Prof. Dr. Hasan Ünal ile konuştuk. ‘S-300 KONUŞLANDIRMA KARARI ÖNEMLİ BİR ASKERİ AŞAMA' Prof. Dr. Hasan Ünal, Rusya'nın Suriye'ye S-300 konuşlandırma kararının önemli bir askeri aşama olduğuna dikkat çekti. Suriye'nin şu an kullandığı eski hava savunma sistemlerinin bile İsrail'i oldukça rahatsız ettiğini söyleyen Ünal, S-300'ler kullanılmaya başlandığında İsrail'in saldırılarını bu sıklıkla gerçekleştiremeyeceğini belirtti: "Rusya'nın Suriye'ye S-300 konuşlandırma kararı Suriye savaşında önemli bir askeri aşamaya işaret ediyor. Şu ana kadar Suriye'nin elinde S-300 yok. Suriye'nin elinde 1970 yapımı Sovyet hava savunma sistemleri var. Onların da epeyce etkili olduğunu Suriye'ye daha önceki hava akınlarında gördük aslında. Suriyeliler onları biraz modifiye etmişler ama hiçbir zaman S-300 değil. Bugünkü Rus Savunma Bakanlığı'nın açıklamalarında S-300'lerin en son teknolojisinin verileceği ve yazılımlarıyla birlikte gönderileceği dolayısıyla İsrail uçaklarını düşman olarak tanımlama konusunda herhangi bir sıkıntı yaşanmayacağına dair satır aralarında bilgiler vardı. Bunları yan yana getirdiğimizde bu şu demek: Zaten elindeki hava sistemleriyle İsrail uçaklarını baya rahatsız edebilen Suriye hava savunma sistemleri çok daha güçlü bir şekilde ayakta olacak bir dahaki İsrail hava saldırıları karşısında. S-300'lerle birlikte İsrail, Suriye'ye hava saldırıları gerçekleştirir mi, yapmayı dener mi veya bu sıklıkla dener mi, bunları bilemiyoruz. İsrail hava kuvvetlerinin S-300'lere karşı daha önce özellikle Yunanistan'ın Girit Adası'na konuşlanmış olan füzelerin etrafında 2005-2006'lı yıllarda tatbikat yaptığına dair haberler çıkmıştı." ‘S-300'LER İSRAİL'İN EFSANELERİNİN YIKILMASI ANLAMINA GELİR' Hasan Ünal'a göre S-300'ler, İsrail'in ‘üstünlüğü sürekli elinde tutan ülke efsanelerini' yıkacak. Ünal, Rusya'nın Ortadoğu'da daha önce hiç bu kadar savaşın içine girmediğini belirtti: "Ona karşı elektronik harp denilen uygulamayı öğrendiklerine dair ya da bunu geliştirmeye çalıştıklarına dair haberler çıkıyordu silahlı kuvvetlerinin. Bu yeni durum İsrail'i epeyce zora sokabilir. Bu İsrail'in yenilmezlik, vurulmazlık, üstünlüğü sürekli elinde tutan efsanelerinin yıkılması anlamına gelir. Bundan sonra Rusya'nın İsrail'e karşı yaptığı bu hamle sadece Suriye'ye S-300'leri vermekle mi sınırlı? Mesela kendi radarlarıyla İsrail'i takip etme, Suriye'yi düzenli olarak bilgilendirme, Suriye hava sistemlerinin yapacağı hamlelere yardımcı olmayı da mı içerecektir, şu anda bilemiyoruz. Bunlar da olacakmış gibi bir intiba var. Neredeyse Suriye'de Rusya'nın fiilen de savaş haline olduğunu düşünürseniz Sovyetler Birliği zamanında bile Ortadoğu'da Rusya hiçbir zaman bu denli bir savaşın içinde girmemişti, bu kadar da üstünlük elde etmemişti. Hafta sonu Rus Sukhoi 34 jetlerinin İsrail hava Kuvvetleri'ne mensup bazı savaş uçaklarını Lübnan-Suriye hava sahası sınırlarından kovaladığına dair haberler vardı. Suriye hava savunma sistemlerine ilave böyle katkılarda da bulunabilir belki Rusya. O zaman İsrail'in işi epeyce zor. Bugünkü Rus basınında yer alan haberlerde Rusya, bu yaptığı hamleye ilaveten İran'ın Suriye'deki askeri konuşlanma, Suriye'ye birtakım hava savunma sistemleri vs. getirme girişimine de karşı çıkmayacak diyor. Bunların hepsini birlikte düşünürsek bu şu demek; Rusya ile İsrail arasında daha önce yapılmış olan İran konusundaki ve Rusya ile İsrail silahlı kuvvetlerinin doğrudan çatışmaya girmemesi yönündeki askeri teknik anlaşmanın iptali anlamına geliyor." ‘TÜRKİYE'NİN EN ÖNEMLİ SORUNU FIRAT'IN DOĞUSUNDA YÜKSELEN TEHLİKE' Ünal, Rusya'nın S-300 kararının Türkiye'yi etkileyen bir yanı olmadığına işaret etti. ABD'nin artık ‘Esad'ı devirme' gibi bir siyaset içerisinde olmadığını söyleyen Ünal, ABD'nin farklı planları olduğunu ifade etti, Fırat'ın doğusunda var olan tehlikeye dikkat çekti. Ünal'a göre, Türkiye'nin Suriye'de elde ettiği bölgeler için düşündüğü ‘özerklik', PYD'nin federasyonlaşmasına katkı sağlayacak: "Türkiye'yi ilgilendiren doğrudan bir yanını göremiyorum. Türkiye'nin ilgilendiği bölgelerin hava savunma sistemleri zaten doğrudan Rusya'nın elinde. Fırat Kalkanı'nda kapatmıştı. Afrin'de açtı, İdlib'teki saldırıdan dolayı birkaç gün kapattı, tekrar açtı. Fırat'ın doğusu hariç geri kalan bölgelerin hava kontrolü Rusya'nın elinde. Fırat'ın ötesindekini büyük ölçüde Amerika kontrol ediyor. Dolayısıyla burada Türkiye'yi birebir ilgilendiren bir taraf ben göremiyorum. Bu saatten sonra Esad'ın devrilmesine dayalı bir siyasetin uygulama alanı yok. Rusya'nın bu denli işin içine giriyor olması bunun bir başka göstergesi. En son ABD'nin BM Temsilcisi ‘Bizim Esad'ı devirme gibi bir meselemiz yok' dedi. Yapılamaz bir girişim olduğunu, başarılabilecek bir girişim olmadığının farkında. Dolayısıyla onun peşinde değiller. Onlar Fırat'ın doğusunda bir PYD devletçiği oluşturabilir miyiz, Suriye'yi bu şekilde federalleştirebilir miyiz, bunların peşinde. Bizim en önemli sorunumuz Fırat'ın doğusunda yükselen tehlike. Aslında bu tehlike yükselmiyor, orada yıllardır var. O tehlikenin tehdit eder hale gelmesinde bizim de katkımız var. Oraya yönelik girişimler açısından da düşünüldüğünde Esad'ın gitme politikasından vazgeçmemesi lazım. Bu ikisi birbiriyle uyumlu değil. Şimdi biz Esad ile kavga ederek İdlib ve Türkiye'nin diğer kontrolünde olan topraklarda özerk alanlar yaratmaya çalışıyor gibiyiz. Ama oralarda özerk alanlar yaratırsak PYD'nin devletleşmesine engel olamayız. Tam tersine PYD de ‘Ben ne yapayım, burada kendileri Suriye'yi federalleştirdiler. Ben de bu federasyonun bir federe parçası oldum' der. Türkiye'nin politikalarıyla ilgili birtakım çıkmazlar zaten var. Ama umarım ki bu Fırat'ın doğusundaki tehlikeye dikkat çeken açıklamalar belki politikada bir bütüncül değişiklik getirmese bile bir yeni odaklanmayı beraberinde getiriyordur o zaman. O tehlikeye odaklanıldıkça Türkiye, Suriye'de doğru yolu daha kolay bulacaktır diye düşünüyorum." ‘IŞİD'İN AMERİKA'YA VEYA İSRAİL'E KARŞI BİR ŞEY YAPTIĞINI HEMEN HEMEN HİÇ GÖRMEDİK' İran'da hafta sonu yaşanan saldırıyı da değerlendiren Ünal, saldırıyı üstlenen IŞİD'in şimdiye kadar ABD ya da İsrail'e herhangi bir saldırıda bulunmadığına dikkat çekti. İsrail'in Rusya ile arasındaki Suriye'ye S-300 vermeme konusundaki anlaşmasının 17 Eylül'de askıya alındığını ifade eden Ünal, "Rusya, İran'a da S-400'ler sevkeder mi? sorusunu yöneltti: "O kadar girift ilişkiler ortaya çıktı ki. Mesela IŞİD üstlendi bu saldırıyı. Bu IŞİD öyle bir örgüt ki güya Suriye'deki IŞİD ile Amerika mücadele ediyor. Yanına da PYD'yi kara ordusu olarak almış durumda. Aynı IŞİD, Yemen'de de var. Yemen'deki IŞİD İle Suudiler ve Amerika oradaki Husilere karı yer yer işbirliği yapıyorlar. Ondan sonra burada bir IŞİD var, İran'da bu tür eylemler yapıyor. Bu IŞİD'ciler nedir, kimler tarafından yönlendirilir, hangi fraksiyonu doğrudan Pentagon ile ilişkilidir? Bu soruların cevaplarını bilenler biliyor ki bunların içinde izah edilemez birtakım insanlar, davranışlar, girişimler var bir yandan fena halde İslamcı terör örgütleri fakat Amerika'ya İsrail'e karşı bir şey yaptığını hemen hemen hiç görmedik. Dolayısıyla İran'a yönelik zaten Amerikalıların ve belki İsrail'in de payı olabilir girişimleri var. Bunlardan biri zaten Irak'ın içindeki Şii grupların bazılarını İran'a karşı bazılarını İran'a karşı yönlendirmeye çalışıyorlar. Ama ne kadar taban bulabilecek bu girişimler, bilemiyoruz. Öte yandan yine Körfez'de muazzam bir mücadele devam ediyor doğusunda İran, batısında Suudi Arabistan'ı başını çektiği Araplar olmak üzere. Çok daha feci ve yer yer soykırımsal unsurlar içerdiğini düşündüğüm Yemen'de de kirli bir savaş devam ediyor. Hepsi İran'a karşı yürütülen güç mücadelesinin parçaları. Suriye'deki bu İsrail'in yapmaya çalıştıklarının bir bölümünde de İran faktörü vardı. Rusya Nisan'daki füze saldırılarından sonra Suriye'ye S-300 sevkiyatından şöyle vazgeçmişti. İsrail'e ‘Tamam, ben İran ile ikinizin arasında bir uzlaşma sağlayamaya çalışacağım. İsrail'e doğru Suriye topraklarında 100 km'nin içine İran'ın birlikleri, silahları, başka nesi varsa hiç kimse girmeyecek bunu ben garanti ediyorum. S-300'lerin Suriye'ye vermeyi de erteliyorum. Ama sen de bunun karşılığında sorumluluk alacaksın. Suriye'nin kendi sınırlarını İsrail'e doğru genişletmesi ve Kuneytra bölgesini ele geçirmesi ve Ürdün'deki sınır kapısına kadar topraklarını bu terör gruplarından temizlemesi gibi şeylerde operasyon yapmayacaksın' demişti. 17 Eylül İsrail'in uçağı düşürmesine sebep olarak o anlaşmanın bir manada askıya alınmasına sebep oldu. Acaba Rusya İran'a da S-400'ler sevkeder mi, o da çok belirleyici olacak. Çünkü daha önceleri tansiyonu yükseltmemek adına onu da yapmıyordu."
basindan_tarih: 
06 Eyl 2018

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

  Suriye ordusunun müttefiklerinin desteğiyle İdlib’deki El Kaide devletçiğinin üzerine yürümesinin eli kulağındayken Rusya sınırının hemen ötesindeki Donbass’ı sarsan suikast belki şoke edici ama şaşırtıcı değil. Donbass’taki iki halk cumhuriyetinden (Donetsk ve Lugansk/DNR-LNR) DNR’nin popüler ve tartışmasız genç lideri Aleksandr Vladimiroviç Zaharçenko geçen cuma düzenlenen bombalı suikastla öldürüldü. *** Temmuz ayının son 15 gününü geçirdiğim Donbass’tan izlenimlerimi bayramda dört bölümlük dizi olarak yayımlamıştım. 2014’te ‘Meydan’ olarak anılan ‘renkli devrim’, Batı medyası tarafında içindeki İkinci Dünya Savaşı’ndan kalma Nazi işbirlikçisi Banderistlerin mirasını sahiplenen neo-nazi unsurlar halı altına süpürülerek ‘demokrasi girişimi’ olarak sunulmuştu. Karşısındaki ‘Anti-Meydan’ protestoları ile oluşan DNR ve LNR ise görmezden gelinmişti. Dizide buradaki siyasi, toplumsal ve ekonomik dinamiklerini anlatmaya, sosyolojik yapıya ışık tutmaya çalışmıştım. *** Donetsk’teyken Zaharçenko ile görüşmek nasip olmadı. Kısmen genç liderin basını önemsememesi, kısmen zaman sorunundan ötürü. Ne kadar sevildiğini, savaş ve yaşanan zorluklara karşılık liderliğinin tartışmasızlığına tanıklık ettim. Zaharçenko’nun babası Ukraynalı, annesi Rus. O salt Ukrayna değil, SSCB ağır sanayisinin kalbinin attığı ‘Donetsk’in evladıydı’. Elektrik mühendisliği okuyup kömür madenlerinde çalışmış. Orduda görev almış. Sınıfsal köken olarak küçük burjuva. Bölgede saygı duyulan Sovyet mirasına sahip çıkan kuşaktan. Dolayısıyla Kiev’deki sivil darbe onun, halk ordusuna dönüşen gönüllü milislere katılmasına yol açıyor. 2014’ten sonra iki kez yaralanıyor, çok sayıda suikast girişiminden kurtuluyor. Kasım 2014’te Donetsk Sovyet’i (Konsey) tarafından seçildiğinden beri DNR başkanıydı. Geçen sene LNR lideriyle birlikte ‘Malorossiya’yı ilan etse de bunu zamana yaymıştı. Sonuncusu Şubat 2015’te imzalanan iki Minsk anlaşmasında imzası vardı. Kiev, ateşkes ve özel statü sunan bu anlaşmaları hiç uygulamadı. *** Geride dul bir eş ve dört çocuk bırakan Zaharçenko’nun suikastı Kiev’i sevince boğdu. Suikastın arkasındakileri henüz bilmiyoruz ama neden-sonuç ilişkileriyle tahminde bulunmak mümkün. Son dört senede DNR ve LNR’de sayısız askerî, siyasi lider suikastlarla öldürüldü. Hepsinin baş şüphelisi Ukrayna ordusu istihbaratı ve kontrgerilla. Zaharçenko vakasında da DNR onları suçluyor. Son derece profesyonel hazırlandığı anlaşılan suikasttan ötürü ABD’yi işaret edenler eksik değil. Bunda Washington’ın Kiev’e askerî desteğini artırmış olmasının rolü büyük. *** Karşıt cephe ise Moskova’nın Zaharçenko’dan bıktığını, suikastın DNR’deki ‘çetelerin’ işi olabileceğini öne sürüyor. Ortada kanıt yok. Zaharçenko’nun DNR’de sağladığı istikrar, LNR’deki gibi rakip kanat olmamasının yanı sıra Moskova ile uyumu ortadayken niye?.. Aksi akıl yürütmede ise Zaharçenko’nun ölümünün neo-faşistlere direnenlere darbe vurduğu ortada. DNR’yi ve Moskova’yı saldırıya zorlamak hedefi güdülmüş olabilir. Hele de Rusya Suriye/İdlib ile meşgulken yeni bir askerî saldırı hazırlanıyor olabilir... *** DNR ve LNR klasik ‘ayrılıkçılık vakası’ değil. Bu tarihsel, siyasi, ekonomik ve sosyolojik olarak koca bir yalan. Donbass ahalisi SSCB döneminde 70 sene aynı ülkenin vatandaşları. Hemen hepsi Rusça konuşan bir nüfus. Askerî, siyasi ve insani yardımını reddetmeyen Rusya’nın bölgeye ordu göndermesine gerek yok. Şahsen Donbass’ta daha ziyade Rus ordusunun gelmemesiyle hayal kırıklığı yaşayanlara tanıklık ettim. Hâl böyleyken Ukrayna yönetiminin ABD’den aldığı askerî desteği, Amerikalı subayların Azov taburu gibi neo-nazilerle iletişimlerini, Kiev’in NATO eşliğinde tatbikatlar düzenlediğini anımsatmalı. *** Batı 2014’te 2004’te başaramadığı ‘renkli devrim’ hamlesi ile stratejik hata yapmıştı. Donbass’ın direnişi Moskova’ya Kırım’ın federasyona geri dönüşünü getirirken Karadeniz-Akdeniz hattına ‘yolunu açmıştı’. Zaharçenko suikastı üzerinden Moskova’ya kendi siyasi/tarihi/sosyolojik coğrafyasından ne mesaj verilmek istenildiyse, Kızıl Meydan’daki buz gibi duvarlara toslayacağını beklemek yanlış olmaz.
basindan_tarih: 
27 Ağu 2018

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Donbass turunda Lugansk Halk Cumhuriyeti ’ne (LNR) daha az vakit ayırabildim. Donetsk’in yanında 300 binlik nüfusuyla daha küçük olan Lugansk’ta yaz ayları ve tatil itibarıyla da yetkililerle bir türlü yolum kesişemedi. Eski ismi ‘Voroşilovgrad’ olan kent, bölgenin ‘büyük ağabeyi’ olan Donetks’ten daha az yeşil. Dışbükey bir çanak misali, dış mahalleleri daha az katlı yine yeşillikler içinde binalardan oluşuyor. Lugansk Donetsk’e göre daha ‘Sovyetik’ ve ‘asık yüzlü’ bir şehir görünümünde desek yeridir. Yine daha güvenlikçi yapıda. Lugansk 2014’te en zor ceplerden birisi olmuş, dört koldan Ukrayna ordusu ateşi altında kalmış. Kuşatma yüzünden kentin nüfusu çekip gitmek zorunda kalmışlar. Sonra peyderpey geri dönmüşler. Özetle Lugansk, Donetsk gibi Rusya ile daha geniş olan sınırın avantajlarından faydalanamamış. Burada savaş, çöküş ve parçalanma tehlikesi yaşayan coğrafyalardaki hissiyat hâkim. DNR’nin aksine sokağa çıkma yasağı dört seneden sonra gevşetilmemiş. Hâlâ akşamları 23.00’te başlıyor. Gençler biraz söylenseler de uyuyorlar. Amerikan dekorasyonu esinli kafeler sokağa çıkma yasağına kadar gençlerle dolup taşıyor. Lugansk’ın üniversiteler şehri olması da genç nüfusta etkili. Göçlere rağmen... BİTMEYEN SUİKASTLAR Özetle, Lugansk 2014’te Ukrayna ordusu tarafından kıskaca alınmış, bombalanmış, büyük ölçüde insansızlaşmış. Ta ki askeri üstünlüğün ele geçirilmesi ve Ukrayna’ya değilse eğer Rusya ve kırsal bölgelere kaçmış olan nüfusun geri dönüşüne kadar. Kentte güvenlik Donetsk’ten daha sıkı. Ama bu LNR milislerinin, elde silah dururken silahlarını öylece bir kenara koyup bir dükkâna girmelerini de engellemiyor. Güvenliğin sıkı tutulmasında Ukrayna istihbaratının sabotajları etkili. En sonra Şubat 2017’de namlı komutan Oleg Anaşçenko öldürülmüş. Katili yakalanmış, suçunu itiraf da etmiş. Savaş koşullarında herkes ölüm cezasını hak ettiğini düşünüyor ama Lugansk’ta ölüm cezası yok. Pek çok komutan öldürülmesine rağmen... Lugansklılar yasalar konusunda titizler. ‘Yasa yapıyorsak uygulamalıyız’ mantığı işliyor. DARBE İDDİALARI 2017 kasım sonunda Moskova’nın desteklediği LNR Başkanı İgor Platnitsky’nin İçişleri Bakanı İgor Kornet ile anlaşmazlığı sonucu ‘sağlık gerekçesiyle’ gelen istifasını kimileri ‘darbe’ diye nitelendiriyor ve FSB üzerinden Rusya ile bağlantılandırıyor. Ancak zayıf bir liderlik sergilemesi ve DNR liderliği ile uyumsuzluğunun istifa sonrası halk cumhuriyetleri arasında uyumu artırdığını dile getiren de var. Platnitsky’nin istifası sonrası tek bir protesto gösterisi düzenlenmemiş olması gelinen noktada halk desteğini yitirmesine işaret sayılıyor. Ardından Devlet Güvenlik Bakanı Leonid Paseçnik başkan seçiliyor. Ukrayna ile savaş koşullarında DNR yönetimi ile daha uyumlu bir liderlik sergilendiği düşünülüyor. Geçen temmuzda ilan edilen Malorossiya (Küçük Rusya) bunun sembolü. SENDİKALARIN GÜCÜ LNR’nin 50 koltuklu parlamentosu da Donetsk’teki gibi koalisyona dayanıyor. Lugansk Ekonomik Birliği ve Lugansklılara Barış olmak üzere iki toplumsal hareket temsil ediliyor. Parti disiplini yok. Bölgede sendikal örgütlenme Donetsk’ten de güçlü. 200 binden fazla üyesi olan Sendikalar Federasyonu da iki harekette de temsilciler barındırıyor. Konsey’in 50 üyesinden 5’i Federasyon’dan. Üçü Lugansk Ekonomik Birlik’te, ikisi Lugansk’a (Lugankslılara) Barış Hareketi’nde... Sendikalar Federasyonu’nun başkanı Alek (Oleg) Konstantin (Konstantinoviç) Akimov etkili bir isim. Federasyonu LNR’nin (-in) savaş koşullarında toparlanmasında etkili olmuş. Federasyonda Eğitim ve Bilim (çalışanları) sendikası, Sağlık çalışanları sendikası, Memurlar sendikası, Endüstriyel tarım işçileri sendikası, Kültür emekçileri sendikası, Maden işçileri sendikası, Metalürji işçileri sendikası, Makine işçileri sendikası, Ticaret (esnaf birliği) sendikası, Ulaştırma çalışanları sendikası, Konut ve altyapı çalışanları sendikası, Demiryolu işçileri sendikası bulunuyor. Emekçilerin haklarını ve yaşam koşullarını savunmakla kalmayıp bunları belirleyen mekanizmada yer alıyorlar. Federasyonun onayı olmadan çalışma koşullarına dair yasa çıkmıyor. Savaşla göç eden nüfus ve insansızlaşma tersine çevrilmiş. Ancak ekonomik zorluklar çok. İSKANDİNAV MODELİ Taras Şevçenko Üniversitesi, Vladimir Dal Üniversitesi (2. büyük ve temel yüksek öğretim kurumu), Lugansk Tarım Üniversitesi, Tıp Fakültesi (Devlet Tıp Üniversitesi) dâhil üniversiteler ve tüm eğitim kurumları Eğitim ve Bilim (Çalışanları) Sendikası’nın şemsiyesi altında. 45 (45 bin!:) ) üyeli üyeleri var. Sendika başkanı 43 yaşındaki Oleg Koval tam bir Putinist (Portresinden hareketle ise, Lugansk’ta hemen her makamın odasında VVP’nin portresi asılıdır. :) ). Ukrayna içinde bir formülü dışlaması bile “Biz kültürel olarak Rusya’ya yakınız. Turuncu siyah bizim için Anayurt savaşının en önemli sembolüdür. Ukrayna’da bunu bulundurmak mahkûmiyet sebebi olabilir. Bu başta olmak üzere Sovyet mirasıyla alakalı. Ukrayna tüm mirası reddediyor” diyor. LNRyi “Sosyal adalete dayalı halk cumhuriyeti. Sosyalist değil ama sosyal haklar çok önemli. Kişisel teşebbüse izin veren dolayısıyla kapitalist temelde yükselen bir yapısı var” diye anlatıyor. Sovyet döneminde sistemin işlemez olduğunu söylerken, açıkça İskandinav modeline öykündüklerini ekliyor. Ama merkezi planlamayı dışlamayan bir sosyal demokrasi arayışından söz ediyor. Hem Sovyet mirasını hem de çarlığın emperyal mirasını sahiplendiklerinin altını çiziyor. ÇÖKÜŞE KARŞI AİLE Geleneksel değerler burada daha öne çıkıyor. Etrafta ‘Cumhuriyetin temeli kuvvetli aile’ yazılı panolar var. Çünkü Ukraynalı (Ukrayna’nın) çöküş döneminde (90’lar ve kısmen 2000’ler diye belirtmekte fayda olabilir...) aileler parçalanmış. Lugansk ekonomik olarak Donetsk’ten geride. Ekonomik kalkınma, sivil sektörleri geliştirme, fabrikaları yeniden açma ve yatırıma ihtiyaçları var. Fakat çok sayıda üniversitenin bulunduğu bölge sosyo-ekonomik yapı olarak güçlü. Yakında bir ekonomi forumu toplanacak. Rusya Federasyonu’na katılım arzusu daha güçlü görünüyor. Ancak bunun için önce belli bir kalkınma düzeyine gelmek gerektiğini söyleyenler eksik değil. DNR ve LNR ‘fahri elçimiz’ Okay Deprem için Türkiye’nin Donetsk ve Lugansk halk cumhuriyetlerindeki ‘fahri büyükelçisi’ desek yeridir. Yıllardır Rusya Federasyonu ve Ukrayna’da yaşayan Deprem, genç yaşına rağmen bölgeyi avucunun içi gibi biliyor. Salt siyasi bilgi değil, tarihini, coğrafyasını, insanlarını yakından tanıyor. Donbass’ı Okay olmadan tanıyıp anlamaya çalışmak doğrusu zor olurdu. Bu yüzden kendisine teşekkürlerimi de sunarak okuyuculara ‘Orada birisi var!’ demek istiyorum. Türkiye’de ayrıca kendisini Evrensel gazetesindeki yazıları ve meslektaşım Cenk Başlamış ile birlikte yazdıkları ‘Putin: Rusya’yı Ayağa Kaldıran Lider’ adlı kitaptan da tanıyorsunuz. ULUSLARARASI TUGAY’IN ŞEFİ Uluslararası Tugay’ın lideri Akhra Avidzba. DNR kahramanı nişanı alan ‘yabancılardan’. Yabancı değil aslında, Abhazyalı. Eşi Donetsk’li. Henüz 32 yaşında. Soçi’deki Rusya Halkların Kardeşliği Üniversitesi’nde sosyal bilimler ve ekonomi eğitimi almış. Uluslararası Tugay’ın öncülü olan ‘Pyatnaşka’ diye anılan 15’lerin üyesi. Ukrayna ordusu Donbass’a yüklendiğinde bir araya gelen direnişçilerden. Savaşta 2014’te Yelenovka’da, 2015’te Debaltsevo’da iki kez yaralanmış. Şarapnel parçaları her yerine saplanmış. Sol kulağında duyma kaybı var. Çatışmalarda pek çok yoldaşını yitirmiş. ‘Uluslararası Tugay’ı kurmanıza ne yol açtı? Sovyetler Birliği coğrafyasında her şey birbirini etkiler. Meydan olayı hemen akıllara 2004’teki turuncu kalkışmayı getirdi. Olaylar değişiyor ama senaristleri aynı. Harekete geçmeme üç temel sebep etkili oldu. Birincisi Meydan durdurulamazsa benim evime gelecek olması. İkincisi 1992-93 savaşında Ukrayna’daki faşistlerin Abhazya’da Gürcistan’la aynı safta savaşmış olmaları. Bunu unutmuyoruz. Aralarında bugün Paraşenko’nun korumalığını yapan faşist Argo Birliği de vardı. Üçüncüsü de Rusya Abhazya’nın bağımsızlığına katkı yaptı, Abhazya’yı tanıyan tek ülke de Rusya. 2014’te nasıl organize oldunuz? Önce internet üzerinden örgütlendik. Gidişattan memnun olmayan 15 kişi buluştuk. Lugansk’ta o dönemde Ukrayna kuşatmasındaydı, biz de daha iyi örgütlenebileceğimiz Donetsk’e geçtik. Başka kimler vardı? İsviçreli, Amerikalı, Fransız, İtalyanlar katıldılar. Rusya’nın her yerinden gönüllüler oldu. Şu anda çoğu gitti, Fransızlar var. Onlar ülkelerine dönüşte soruşturmaya uğramıyorlar ama diğerleri öyle değil. Artık o kadar sıcak çatışma da yok. Ama hâlâ sıcak bölgelerde varız. Tugay’ın başını çeken ilk 15 kişinin kökenleri neydi? Sovyet halklarından herkes. Ruslar, Başkurdlar veya Abhazlar, Tatarlar, Belaruslular, Kırımlılar. Harekete geçiren Sovyetlerle ilgili bir motivasyon mu? Hayır. Yerel düzeyde kendini hakkını aramak, Rusyalı kültürünü savunmak. Başta Pyatnaşka vardı. Şakhtyorsk muharebesinden Donetsk’e döndükten sonra dünyanın her yerinden insanlar akmaya başladı. Ve Uluslararası Tugay oluştu. Peki, Uluslararası Tugay’ın ideolojik motif ne? Antiemperyalizm, anti-Amerikanizm. Kabul edin etmeyin dünyada iki güç var. Birinden birini seçmek gerekiyor. Biz okyanus ötesinde değiliz, bu taraftayız. Bizim tercihimiz tabii ki yan yana yaşadıklarımız. Amerikalılar da eski Sovyet coğrafyasındaki etnik halkları desteklediklerini düşünüyor... Dünyada birileri doların peşinde, satın alınabilir olabilir. Örneğin IŞİD’ciler. Başka devletlerin çıkarları için çatışanlar. Birileri de değerleri için savaşır. Bizde anayurt mefhumu vardır, aile değerleri, size yakın olanlar. Donbass çatışması askeri olarak nereye varır? Şu anda savunma pozisyonundayız. Saldırıya geçebilecek durumda olsak da Rusya onayı olmadan yapamayız. Uluslararası konjonktür var. Donbass’ın geleceği ne olabilir? Ukrayna’nın parçalanması devam eder. Sonra halk cumhuriyetleri tekrardan birleşir, federatif yapısını tesis eder. Rusya’ya katılım olabilir. Biz Rusça konuşan, ortak geçmişe sahip bir coğrafyayız. ABD’den bakıldığında ben Rusyalıyım. Ama Rusya’dan bakıldığında Abhazım. Bizi bir araya getiren değerler var. Yurtseverlik bunların başında. Türkiye ve Erdoğan hakkında ne düşünüyorsunuz? Erdoğan Gürcü kökenli. İslamı kullanıyor gibi görünüyor. Ben onu çok radikal görmüyorum. Türkiye’de kapalı İslam yok. Kendi oy tabanına oynuyor. Abhazyalı olarak benim için bir şey ifade etmiyor. Üstelik Gürcistan üzerinden oynuyor. Ama güçlü bir lider, Türk olsam destekleyebilirdim.
basindan_tarih: 
27 Ağu 2018

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Ukrayna’nın başkenti Kiev ’de EvroMaydan adı verilen ‘renkli devrim’in ülkenin güneydoğusundaki Donbass’ta tetiklediği Anti-Meydan hareketiyle Donetsk ve Lugansk Halk Cumhuriyetleri (DNR-LNR) kurulmasının üzerinden dört sene geçti. Rusya ile Almanya ve Fransa’nın dahil olduğu Minsk süreci ve iki anlaşmaya rağmen çözüm yok. DNR başkenti Donetsk şehrinin banliyölerinin ötesi ‘ savaş alanı’. Kimi cepheler ‘Gri hat’ diye anılan ateşkes hattından merkeze 15-20 km uzakta. Kömür madenleri etrafında kümelenmiş dış mahalleler her an tetikte. Ukrayna ordusunun rastgele ateşinde siviller ölmeye devam ediyor. Kiev , ölü sayısı için 2014’ten bugüne 10 bin diyor. Donetsk ve Lugansk yetkilileri ise 30-40 bin arası arasında. Donbasslılar asıl sivil ölümlerin kendi bölgelerinde olduğunu belirtiyorlar. Cephe hattına gittiğimde merkezden de hissedilen saldırıları daha yakından işittim. 2014’te Lugansk daha fazla savunmasız kalmış, Ukrayna ordusunun kıskacına alınmış. Son bir senedir durum daha iyi. Donetsk ise Rusya ile geniş sınırlarının da sayesinde daha korunaklı. Ancak 2014-2015 savaşının anılarını unutmuyorlar. PUŞKİN BULVARI’NDA HUZUR Donetsk’in merkezindeki geniş Puşkin Bulvarı ağaçlıklı yürüyüş yolu ve parkıyla gündüzleri huzur merkezi. 15 km ötesinin savaş olduğuna inanası gelmiyor. Akşamüzerleri her daim bakımlı kadın ve erkeklerin aktığı bu bulvar, hafta sonları daha hareketli. Ama güvenlik nedeniyle akşam sokağa çıkma yasağı başlıyor. Donetsk’te daha yeni 23.00 olan yasak 01.00’a alınmış. Buna rağmen kafe, bar ve restoranlar 21.30’da hesabı bırakıveriyor. 22.00’de inlerle cinler top oynuyor. Burası yasalara uyulan diyar. Tabii dört senedir akşam eve tıkılan gençlerin şikâyetleri eksik olmuyor. Yekaterina (Rusça kısaltmasıyla Katya) Yurievna 20 yaşında. Alina Sergeyevna 19. Anti-Meydan’da 15-16 yaşlarında çocuktular. Puşkin Bulvarı’nda konuşuyoruz. Katya Donetsk Tıp Üniversitesi’nde dişçilik okuyor. Alina pediatri. Dişçilik beş, pediyatri eğitimi altı sene. Çatışmaları sorduğumda Katya, “İnanılmaz derecede etkiliyor bizi. Her şey radikal biçimde değişti” diyor. 2014’te Ukrayna ordusu saldırıya geçtiğinde Kievski ilçesindeki evlerinde sığınaklara tıkılmışlar. “Kimi zaman günlerce çıkamadığımız oldu” diyor Katya. Katya’nın babası mobilyacı, annesi muhasebeci, Alina’nın annesi pazarcı, babası işçi. Kendilerini Ukrayna’ya ait hissedip hissetmediklerini sorunca, Katya, “Tabii ki Rusya’ya daha yakınız” diyor. 2014 referandumu onları da heyecanlandırmış. Katya, “Rusya bizi kabul edecekti. Her şeyin lehimize olacağını düşünmüştük. Fakat bu beklenti çıkmadı” diye ekliyor. Kimi arkadaşları halk milislerine de katılmış. ‘UKRAYNA TRENİ KAÇTI’ Dimitri 26 yaşında. Bir markette çalışıyor. Aslında internet işindeymiş. Babası Kharkov’da yani sınırın Ukrayna tarafında, epeydir irtibatı yok. Ukrayna tarafında çok akrabası var. Annesi Donetsk’te temizlik işinde çalışıyor. “Tarafsız bakmaya çalışıyorum ama sonuçta buraya aitim” diyor. Ukrayna ile kalmeye deur “O tren kaçtı” görüşünde. Ekonomik açıdan gelişmiş olan Rusya ile fırsatların artacağı görüşünde. Avrupa’yı sorunca, “Onlar da gelişmiş ve medeniler. Ama Rusya bize daha yakın” diyor. O dönem teknik bir işte çalışmasaymış halk milislerine katılabileceğini söylüyor. Gri Hat’a yakın yerler daha tehlikeli. Donetsk’in batısındaki Staromikhailovka ve Abakumova gibi... Ulaşmak yarım saat sürüyor. Ama Staromihailovka’ya barikat kurmuş Halk Ordusu milisleri izin vermiyor. Bisikletlerle gidip gelen yerel halka ses etmiyorlar. 2.5 kilometre gerideki Bakumova’daki halkla konuşabiliyorum. Marina Viktoryevna 38 yaşında. Dükkânı var. Ukrayna ordusunun akşamları ateş açtığını anlatırken, “Sivil hedefleri vuruyorlar. Biz kendimizi korumaya çalışıyoruz” diyor. Rusya’nın desteğinden hoşnut. İleride Rusya Federasyonu’na katılmayı dışlamıyor. ‘PARA DA VERSELER OLMAZ’ Anastasya Andreyevna 36 yaşında. Annesi ve üç çocuğuyla Stromihailovka’da oturuyor. Her gün Abakumova’da işlettiği bakkala gelip gidiyor. Staromihailovka’da 2 bin insanın yaşadığını söylüyor. Savaştan iki sene önce ev almışlar. Ukrayna’ya dönüş için “Para da verseler kabul etmem” diyor. Diğer yandan Rusya’nın da arabuluculuğuyla sorunların masada çözülmesini istiyor. Lillia (Lilya) 30 yaşında. Kirovski ilçesinde yaşıyor. “Önemli olan çatışmanın durması. Bizi sürekli hedef alıyorlar” derken ekliyor: “Kesinlikle Rusya Federasyonu’na katılmak isterim. Ufacık bir devlet olarak ortada kalamayız.” Ama ekonomik gidişattan memnun değil. “Maaşlar düşük, ürün fiyatları yüksek. İşsizlik var” diyor. Tatyana Alekseyevna 60 yaşında. Staromihailovka’da yaşıyor. Emekli pedagog. “ Savaş var, ne diyebilirim ki! Ukrayna ordusu vuruyor, buradakiler çoğu zaman yanıt vermiyor” diyor. DNR’de hayatın her şeye rağmen normal olduğunu belirtirken ekliyor: “Sonuçta Amerika’da yaşamıyoruz.” Svetlana Pavlovna, Abakumova’da yaşıyor, manavlık yapıyor. Üç çocuğu var. Eski evi Staromihailovka’daymış. 2014’te Ukrayna vurunca kullanılamayacak hale gelmiş. “Ne düşünebilirim ki, saldırıyorlar, bombalıyorlar. İnsanlar ölmesin” diyor. DNR’den hoşnutsuz değil. Yeni referandumu ve Rusya’a katılımı destekliyor. Yanımızda beliren 27 yaşındaki Azeri genç Mehdi de Azeri Türkçesiyle onu onaylıyor. ‘BİZ KENDİMİZİ SAVUNDUK’ Donetsk’in kuzey sınırındaki Kievski ilçesinde binaların dış cephelerinde çatışma izleri duruyor. Burası 2014’te Ukrayna ’nınbombaladığı Donetsk Havaalanı yolu (Kievski Prospekt-Caddesi). Her yanı çalılıklar bürümüş, asfalt çökmüş. Az ötesi Kuybışevski ilçesinin Oktyabrski Mahallesi. 150 mm’lik top mermilerinin düştüğü İverski Kadın Manastırı Ocak 2015’te’teki çatışmanın izleriyle dolu. Hemen dibindeki mezarlık büyük zarar görmüş. Ziyaretçiler eksik değil. Bunlardan biri olan 39 yaşındaki Konstantin Valeriyeviç, Oktyabrski’de yaşıyor. Havaalanının bombardımana tutulduğunu anlatıyor. Oturduğu 9 katlı apartman 17 kez isabet almış. Kablo fabrikasında çalışıyor. Rusya’nın inşaat ve yardım malzemesi sağladığını anlatıyor. “Bir şekilde barışılacak, eninde sonunda diyalogla çözülecek” diyor. Hemen ötede Vesyoloye (Mutlu) bölgesi. Bahçe çitleri mermilerden delik deşik olmuş evler. Az ötesi Spartak köyü. Nikolay Borisoviç 54 yaşında. Spartak’ta yaşıyor. Aslen Kursklu (Rusya). 1988’de Sovyetler yıkılmadan önce gelmiş. Şoför. Biz sohbet ederken otomatik silah ve top sesleri çok yakından işitilince irkiliyoruz. Ukrayna’ya dönüşü mümkün görmüyor. Rusya’nın destek verdiğini belirtse de “Ama biz kendi kendimizi savunduk” diye ekliyor. Svetlana Nikolayevna 50 yaşında. Kızı Marina ve şeker hastalığı yüzünden engelli olan eşiyle yaşıyor, Spartak’ta temizlik işlerinde çalışıyor. 2014 yazında evin bodrumundan çıkmadıkları günler olmuş. Ukrayna ordusu için “Daha önce akıllarını yitirdiler diye düşünüyorduk ama artık ben epeydir para için yaptıkları görüşündeyim” diyor. Ukrayna tarafında kalan iki çocuğu ve torunlarını dört senedir görmemiş. “Yani ücretler düşük ama şartlarımız diğer taraftan iyi diye düşünüyorum” görüşünde. “Tabii ki Rusya olmasaydı ne yapardık. Her yere yardım ulaştırmaya çalıştılar” diye ekliyor. Hem orman hem kent! Donetsk kaliteli kokkömürü (ve de T-Kömürü ile antrasit tipi kömür) ile metalürji merkezi. Havası mis gibi. Sırrı, topu topu 150 senelik bu step şehrinde yaratılan yeşil mucizede. Salt Donetsk değil. Komşu il Makeevka, Şakhtyorsk, Khartsızsk, gibi yakın endüstriyel-proleter bölge ve şehirler de öyle... Donetsk 1869’da kuruluyor. İlk ismi Yuzovka. İsmini bölgede ilk maden ocakları ve ilk metalürji fabrikasını işleten John Hughes isimli İngilizden alıyor. Sovyetler bu stepte mucize yaratmışlar. Bugün 1961’e kadar ismi Stalino (1929’a kadar Stalin:) olan şehir adeta ‘orman içinde şehir’. O dönem emekçiler şehir çeperinde dağıtılan ücretsiz arazilerde mütevazı Daça’larını inşa etmişler. Peyzajın bir parçası bir anda fışkırır gibi çıkan tepeler, yani kömür madenleri. Yemyeşil! Proleter semtleri adeta orman alanı. Hâlâ sanat ve çocuk yaratıcılık okulları var. Ağaçsız yer yok! Şehir merkezindeki çarlık döneminden kalma tek katlı taş yapılar dolu eski kent bölgesi dahil ağaç olmayan tek sokak bulmak zor. Eski fotoğlarının sergilendiği Puşkin Bulvarı’ndaki panolara bakınca insan ‘nereden nereye’ diyor.  Her yerde geniş bulvarlar, ‘Anavatan Savaşı (1941-44)’ kahramanlarına adanmış anıtlar var. Ayrı ayrı drama ve komedi tiyatrosu, opera ve bale tiyatrosu, kukla tiyatrosu, planetaryum, sirk ve delfinaryum, 2 milyon kitabın bulunduğu Nadyejda Krupskaya Kütüphanesi, Puşkin Bulvarı, İliç Caddesi, Şevçenko Caddesi, İkinci Dünya Savaşı’nın yıkımı üzerine inşa edilmiş çok katlı ‘Stalinka’ denilen taştan apartmanlar, Ekim Devrimi yıllarında Donbass Bolşeviklerin lideri olan kahraman Artyom anıtı, Stalin döneminden kalma zarif alışveriş mozaikleriyle süslü sabit pazar, 2014 çatışmasında tüm ekibi Batı’ya kaçan meşhur Şakhtar Donetsk takımının Donetsk Arena’sı, onun kadar cilalı görünmese de İşçi Stadyumu, Anayurt Savaşı Savunması Müzesi, Yerel Tarih Müzesi, Resim galerisi eksik değil. Sovyet döneminde yeraltı kaynakları biriktirilerek oluşmuş Şerbakova Parkı’nın baktığı devasa gölet, Kalmius Nehri’ne alternatif su kaynağı. Parkta bedava konserlerin düzenlendiği alan, göle nazır dans pisti var. Şehirde çöküş yıllarının (2000’lerin başı) çirkin yüksek binaları nahoş bir tat bırakıyor. Yine bir dönemin görkemli sanayi tesislerinin çoğunun hali içler acısı. Caddelerde DNR lideri Zakharçenko’nun metalürji işçileri yahut tıp çalışanlarına yönelik kutlama mesajlarının yer aldığı dev panolar var. “Emek için teşekkürler. Metalürji günü kutlu olsun”, “Rusya gücümüz, DNR tercihimiz’ yazılı... Eğlence, medya... Kafelerde Batılı müzik kliplerinin yayımlandığı ekranlar eksik değil. İngilizce bilene rastlamak zor. Birinci ve ikinci cumhuriyet kanalları, milislerin Oplot kanalının yanı sıra Novorossiya ve Birlik Kanalı olmak üzere beş televizyon yayını var. Rus kanalları ayrı. Yasaklı site yok ama Ukrayna tüm TV kanallarının yayınları kesilmiş. Neden olarak 2016 Aralık’ında kuzeyde Mayorsk sınır kapısındaki şiddetin çarpıtılması gösteriliyor. Ukrayna ordusu askerlerinin korkutmak için açtığı ateş yüzünden ölenler DNR milislerine mal edilmiş. Ukrayna Mahkemesi’nin daha sonra kendi askerlerini suçlamasını haberleştirmemişler.
basindan_tarih: 
26 Ağu 2018

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Ukrayna ve Donbass, Rusya Federasyonu için bir anlamda Suriye’nin kilidi. Eğer 2014 Kiev darbesi olmasaydı ve geri tepmeseydi Rusya’nın Eylül 2015’teki Suriye’ye müdahilliği bu denli kolay olmazdı. Rusya’nın artık ideolojik karşıtlığı yokken, bu gelişme Batı sınırında çemberi daraltan NATO karşısındaki jeostratejik başarısını getirdi. Donbass sorunu henüz çözülmemiş olsa da ‘direniş damarı’ Moskova’ya toparlanıp hamle yapma imkânı sundu. Karadeniz’den Akdeniz’e uzanan alan açıldı. NATO dört senedir Rusya’nın Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü ihlal ettiğini söylüyor. Moskova reddediyor. Donbass’takiler de öyle. Rusya’dan askeri ve gönüllü yardımını zaten teslim ediyorlar. Ancak doğrudan müdahale olmadığını belirterek. Ben şahsen Rus ordusunun izine rastlamadım. Ama zaten Donbass’ta Rusya ‘her yerde’... Donbass’ta direnişinin kilit unsuru olan ve bugün DNR ve LNR halk ordularına evrilmiş Halk Milisleriyle görüşme fırsatı buldum. GORLOVKA HATTI DNR Halk Ordusu milisleriyle görüşmek için seçtiğimiz yer Gorlovka. Donetsk’in kuzeydoğusunda. Oblastın önemli bir sanayi kenti. Sovyetler döneminden beri önemli maden, metalürji ve kimya işletmelerinin olduğu yer. Otobüs duraklarında CCCP yazıları duruyor. Milislerle Gorlovka’daki sınır hattındaki Zeitsovo’da buluşuyoruz. Yemyeşil bir köy. Savaş öncesi 2.500 (3.500) kişi yaşıyormuş. Şimdi 1500 kadar. Yarısında hayat devam ediyor, diğer yarısı cephe hattı. Donbass’ta kimi yerlerde 1-2 km genişliği bulan gri hatlar var ama burada 150 metreye kadar iniyor... Ancak üzerimize 18 kiloyu bulan çelik yelekleri, kafamıza miğferleri geçirerek gitmemize izin veriyorlar. Çünkü keskin nişancı ateşi var. Milisleri köyün bir evinden çevirdikleri karargâhta buluyoruz. Bahçeye en az 2 metrelik siperler kazılmış. Camlar kum torbalarıyla kapatılmış. Bizi 7-10 milis karşılıyor. Kapının girişinde bir bilgisayar duruyor. Önce titrek bir elektrik ışığı, kesilince mum ışığında söyleşiyoruz. ‘YURTSEVERLİK’ Lesnik 24 yaşında. Bu kod ismi. Ormancı anlamına geliyor. Donbass’ın Ukrayna tarafında kalan Konstantinovka’dan. Orduya 2013’te katılmış, Dnepropetrovsk’taki istihkâm birliğinde görevliyken Meydan patlayınca sivil kıyafetlerle Donbass’a geçmiş. “Ben farklı yetiştirildim. Sovyetler, Rusça, Donbass yurtseverliğine bağlı yetiştirildim” diyor. Ukrayna’da “Rusya gelip sizi öldürecek propagandası yaptılar” derken, Donbass’a sadece gönüllülerin geldiğini vurguluyor. “Başta kimse para da almadı, sonra organize olunca başladı” diye ekliyor. Rusya’dan çok fazla beklentisi yok, destekten de memnun ama “Biz kendi işimizi görmeliyiz” diyor. Kod ismi ‘Khirurg’. ‘Cerrah’ anlamına geliyor. 47 yaşında. Gorlovkalı. Savaştan önce altı sene morgda çalışmış. Savaşta yaralıların tedavisinde görev almış. Meydan başlayınca şu anda 23 yaşında olan oğlu ile gönüllü olmuş. 2014 sonunda Gorlovka’da Ukrayna ordusunun ateşinde 17 yaşındaki gelini 36 kişi ile birlikte ölmüş. Çok yaralanmış, Rusya’da tedavi amaçlı bulunmuş. Rus paralı askerlerinden söz edildiğini belirtince, “Şu şartlarda kalkıp Rusya’dan hangi manyak gelir” diyor. “2014’te Gönüllüler vardı ama her yerden. Ordu 2015’te oluştu. Maaşlı askerlik o zaman başladı” diye ekliyor. Maaşlar şu anda 15 bin ruble. Donbass koşullarında fena değil. Kimileri başlangıçta Rusya ordusunun gelmesini beklemiş. Cerrah, “Biz beklemedik. Çünkü kendimizi kurtaracak olan biziz” diyor. Ona göre Batı dünyası Sovyet coğrafyasında faşizmin tohumlarını canlandırdı. Diyor ki, “Dedelerimiz maalesef onları savaşta yendi ama sonra yumuşak davrandılar. Kökünü kurutmadılar.” Rusya’ya katılmaktan yana değil. “Özgür Donetsk’in birleşmesi ve Büyük Donbass’ı istiyorum. Novorossiya’da adil, sosyal, halkçı bir yönetim kurmalıyız. O zaman Ukrayna’nın kalanındaki kardeşlerimizi ikna edebiliriz” diyor. Peki, Sovyet günlerini özlüyor mu? “Biz o dönemde her anlamda çok müreffeh ve iyi bir ülkede yaşıyorduk” yanıtını veriyor. BANDERİSTE GEÇİT YOK Maxim 38 yaşında. Gorlovkalı, bir kızı var. En baştan beri gönüllülerle. “Uçaklar tepemizde alçaktan uçtuğundan beri” diyor. “Rusya bizi destekledi. Ancak ilerlememize izin verilmedi. Bunun sebebi uluslararası koşullar” görüşünde. Ukrayna ile olma konusunda, “Yıktıkları heykelleri tekrar dikseler, değiştirdikleri isimleri iade etseler, evleri tamir etseler düşünürüz” vurgusu yapıyor. Stephan Bandera İkinci Dünya Savaşı’nda Nazilerle hareket eden Ukrayna Kurtuluş Ordusu isimli işbirlikçi faşist yapının lideri. Kiev hükümeti son yıllarda ülkenin batısına onun heykellerini dikiyor. Onun izindeki Sağ Sektör, Azov gibi tugaylar siyaset cephesinde de temsil ediliyor. Bu durum ise Halk Milisleri için kabul edilebilir değil. Aleksey 43 yaşında. Gorlovkalı... Oğlu Donetsk’te kimya okuyor. Eşi ve ailesi Gorlovka’da. Savaştan önce belediyede çalışıyormuş. 2015’te halk milislerine katılmış. “Anayurt savaşında hayatlarını veren atalarımı unutturmaya çalışanlara karşı durmak, yerlerini Banderistlerin almasını önlemek için” diyor. “Kendileri AB kurup sınırları kaldırıyor, aynı para birimine geçiyorlar. Ukrayna ile Rusya’yı ayırmaya çalışıyorlar. Bunun mümkünü yok” vurgusu eşliğinde Rusya’ya katılabileceklerini söylüyor. YİTİRİLEN İKİ EVLAT Saşa 42 yaşında. Kramatorsk’lu. Fabrika işçisi. Eşi hattın Ukrayna tarafında kalmış. Savaşta 10 ve 17 yaşlarında iki kızını yitirmiş. Birisi referandum günlerinde Ukrayna ordusunun top atışında, diğeri 2017’de bir sarhoş asker tarafından öldürülmüş. Mücadelenin faşizmle ilgili olduğunu söylerken, “Kimsenin kafasında savaşmak yoktu. Onlar buraya saldırdılar” diye ekliyor. 32 yaşındaki Mişa (Mikhail), St. Petersburglu. Askeri tıp okumuş. Bir inşaat şirketinde müdür olarak çalışırken Meydan sonrası dayanışma duygusuyla gönüllülere katılmış. Odessa’da 2 Mayıs’ta Sendika Binası’nın kundaklandığı katliamın psikolojik kırılma eşiği olduğunu söylüyor. Kadın milisler de var. Hatta namlı keskin nişancıları. Maalesef onları görmek fırsatı olmuyor. ANTİ-MEYDAN’DAN DİRENİŞE... 2014’te Kiev’i Meydan dalgası sardığında işlerin ters gittiğini düşünenlerin toplanma yeri Sloviansk (Slavyansk) oluyor. Bunlardan birisi de Ukrayna İçişleri’ne bağlı polis birliğinde yer alan polis akademisi mezunu Daniil Bezsonov. Bugün DNR ordusunun 34 yaşındaki sözcüsü. “Amerikalıların gelip İçişleri’nde saçtığı paraları görünce karar verdim” diyor. “Kiev’de sivil darbe sonrası ilk yaptıkları Rusçayı yasaklamak, Nazi sembollerini yasaklayan yasayı kaldırmak oldu. Meydan’da Sağ Sektör gibi Banderistler boy gösterirken Donbass’ta Anti-Meydan çadırları kuruldu. Şubat, mart ve nisanda paramiliterleri Anti-Meydan’ın üzerine sürdüler. Hersov (Kherson) ve Nikoloyev’de (Nikolayev) molotof kokteylleriyle çadırlara saldırdılar. Mart başında Sağ Sektör Harkov’daki (Kharkov) Anti-Meydan çadırını taradı.” Bu olaylar 2014 mart başı gönüllülerden savunma komitelerinin oluşmasını tetikliyor. Yani bugün artık Donetsk ve Lugansk halk ordularının çekirdeği olan Halk Milisleri’ni. Nisan başında (mayısın ilk yarısında olacak. 2 Mayıs Odessa’dan sonra…) milislere günlük katılım 1000’i buluyor. Paramiliterleri püskürtüp gönderdiklerini anlatan Bezsonov, “O dönemde Rusya birlik gönderseydi üç günde nasyonalistlerin işini bitirirdi. Ama buna yeltenmedi. Elbette yardım ettiler” diyor. Ukrayna ordusu 30 Mart’ta harekete geçtiğinde karşılarında Ukrayna’nın pek çok yerinden ve Rusya’dan koşup gelmiş gönüllüleri bulmuşlar. Psikolojik kırılma 2 Mayıs’ta Odesa’daki (Odessa – tek ‘s’lisi Ukraynaca. :) Sendika merkezinde paramiliterlerin canlı canlı 46 insanı yaktıkları katliam (Bu resmi sayı, fiili sayı 100’den fazla). Bu diyarın ‘Madımak’ı yani... Daniil, Novorossiya’cı. Rusya, Ukrayna ve Belarus Rusça konuşan ahalisi onun için aynı. Kendi deyişiyle “Rusya Kiev’den başlıyor”. ‘Güçlü liderlik, emperyal kimlik’ vurgusu yaparken, Sovyet mirasına da ‘emperyallik’ atfediyor. Lenin de Stalin de onun için bu mirasın parçaları. Oysa Kiev’deki nasyonalistlerin tarihe saygıları olmadığını, Nazilere karşı canlarını vermiş dedelerinin mirasını yok ettiklerini söylüyor. Bu coğrafya için ‘Anayurt Savaşı’ çok mühim. “Kiev bu mirası yok ediyor” derken, dev kargo uçakları Antonov’ların üretimini yapan tesislerin kapatılmasını da sayıyor. Rusya istese Donbass’a girerdi DNR ordusunun genelkurmay başkanı yardımıcısı olan Eduard Basurin. 51 yaşında. Donbass devrimi öncesi, önce kimya sanayii için üretim yapan küçük ölçekli fabrikası varmış. Fakat Sovyet Askeri Akademisi mezunu. Urallar’da ve Donetsk’te görev yapmış. Sosyalist değil ama Sovyet geçmişini önemsiyor. Yakasında Stalin rozeti eksik değil ama “İdeolojik bağlılık değil saygıdan” diyor. “Ülkeyi iki kez kurtardı” derken hem Troçkistleri hem de Nazileri kastediyor. Ukrayna ordusunun saldırıları artırdığı haberleri var. Askeri durum nedir? Rusya Başkanı Putin, Ukrayna lideri Paraşenko’yu uyarmıştı. 1 Temmuz’dan itibaren Minsk temas grubunun geçici ateşkes rejimine geçildi. Yer yer saldırıyorlar ama biz yanıt vermiyoruz.  Ukrayna ordusunun Donbass sınırındaki Bandarist paramiliterlerle sıkıntıları olduğu haberleri geliyor. Doğru mu? Evet sorunlar olduğu doğru. Kiev’dekilerin onları sınırdan çekmeye çalıştığı bilgimiz var. ABD’nin çatışmadaki rolü nedir sizce? Trump’ın pozisyonu biraz vitrinde. ABD’nin Ukrayna’da eskiden beri ekonomik ilişkileri vardı. Şimdi ciddi askeri çıkarlar eklendi. Öte yandan bu yeni değil. 2012’de Yanukoviç ABD ordusu ile Kırım’da ortak tatbikat düzenlemişti. Tabii artık ABD doğrudan oyuncu. Silah lobilerinin temsilcisi Trump Kiev’den kazanıyor. ABD Donbass çelişkisini kaşıyor. Bu geniş bir bölgeyi ilgilendiriyor. Almanya’yı da Türkiye’yi de... Son tahlilde durum 1945 tipi Yalta ile düzeltilebilir. Ama ABD savaşı düşük yoğunlukla sürdürmeyi seçer.  Putin’in Helsinki zirvesinde Trump’a yaptığı referandum teklifini nasıl buluyorsunuz? Ben referandum olmayacağını düşünüyorum. Bunun iki nedeni var. Hem hukuksal hem politik. Hukuki olarak Ukrayna anayasasında buna kapı aralayan madde var ama tüm Ukrayna’ya sormaya dönük olursa geçerli. Siyasi boyutunda ise dünyada 130’dan fazla ülkede azınlıklar var. Ortaya bir emsal çıkacaktır. Zaten Minsk anlaşmalarında özerklik bulunuyor. Almanya’nın başını çektiği AB’nin rolü? Öngörmek çok zor. Almanya eskiden beri tüm Avrupa’ya hükmetmek ister. Rusya ile savaşmama iradesi çıkaracak tarihi tecrübeleri var. Ama bugün Rusya’yı etkilemeye çalışırken Ukrayna’yı kullanıyorlar. Ben de oyuncuyum diyorlar. ABD ile ekonomik olarak ayrı düşüyor ve Rusya ile bir çıkış arıyorlar. Ukrayna’nın zengin toprakları ve su kaynaklarında etkili olmak da istiyorlar.  NATO sonbaharda yine devasa bir tatbikat düzenleyecek. Durumu naslı etkiler? NATO açısından Ukrayna ile Gürcistan önemli. Tatbikata Ukrayna’nın katılımı belli değil. Davet edilmezse Kiev’i umursamıyorlar demektir. Peki, Rusya’nın rolü? Novorossiya fikri? Rusya krizin başından beri hep yardım etti ama doğrudan müdahil olmadı. Burada ‘Novorossiya’ dediğimiz emperyal geçmişe de dayalı daha sol ve yurtsever bir siyasi duruş var. Bu ‘monarşik’ diye anılan mesele de çarlıkla başlayan Sovyetler’le devam eden emperyal bir mesele. Bu da bir çeşit imparatorluktu. Mesele hangi yönde olduğudur.  Batı’da tema Rusya’nın Donbass’ı işgale kalkıştığı. Gürcistan’la 2008 savaşına atıfla... Rusya buraya girmedi. Güney Osetya/Abhazya’da Gürcüler Rusya barış gücü askerlerini öldürdüğü için harekete geçmişti. Burada böyle bir şey olmadı. Rusya isteseydi çoktan girerdi. Türkiye, Kiev’in müttefiki. Ankara’nın duruşunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkiye hep Ukrayna’yı etkileme çabasındaydı. Türkiye Karadeniz’i etki alanı görüyor. Erdoğan pragmatik, güçlü bir lider gibi duruyor. Son tahlilde Türkiye’de yüzde 50’den fazla desteği var. Türkiye kendini jeostratejik açıdan enerji merkezi kılmaya çalışıyor, pazarlık yapıyor. Ukrayna ile askeri ilişkileri Rusya’nın hoşuna gitmese de..
basindan_tarih: 
26 Ağu 2018

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Baltıkların yüzü Batı’ya dönük küçük ülkesi Letonya’nın radikal milliyetçi hareketinden milletvekili Aleksandrs Kirsteins, kısa süre önce Rusya Federasyonu’nun parçalanması çağrısı yaptı. İddiası, Avrupa’da ancak bu şekilde barışçı bir hayatın garanti edilebileceği... Doğrusu neoliberal sisteme entegre etmek üzere Sovyetler Birliği’nin küllerinden devşirilen bu mini mini etnikçi damarların işi kolay değil. Zira karşılarında ‘halkların kardeşliğine’ dayalı sistemin ürünü olan insanları, ‘Rusyalılık’ yahut ‘Novorossiya’ (Yeni Rusya) ara başlığı da açarak emperyal gelenekle bağlamış Moskova var. Son yıllarda ise bunun ana damarında Ukrayna’dan kopan Donbass yer alıyor. Temmuzun yarısını, Ukrayna’nın batısında ve Donbass ’ın bir kısmında hüküm süren neo-faşist soslu yönetimin tosladığı duvar olan Donetsk ve Lugansk Halk Cumhuriyetleri’nde geçirdim. Biraz 20 senedir izlemeye çalıştığım Ukrayna’dan kalanları anlamak, biraz Rusya’nın NATO tarafından çevrelendiği kendi coğrafyasının nabzını tutmak için... 2014’te Kiev’deki Meydan ‘demokrasi devrimi’ başlığı altında çok yazılıp çizildi. Donbass’taki Anti-Meydan’ı ise bölgedeki ‘fahri büyükelçimiz’ Evrensel gazetesi yazarı Okay Deprem dışında anlatan çıkmadı. LENİN’İN SÖZLERİ Sovyetler Birliği’nin kurucusu Vladimir İlliç Lenin’in bu diyara dair özlü bir sözü var. Donbass’ın kalbi Donetsk şehrinin göbeğinde, eski Sovyet Evi’nin karşısındaki meydanın diğer ucundaki devasa heykelinin hemen ötesinde yazıyor. Vaktiyle şöyle demiş: “Donetsk sıradan bir şehir değildir. Donetsk olmasa sosyalizmin inşası hayalden ibaret kalır.” Sovyet mirasına sahip çıkan Donetsk ve Lugansk Halk Cumhuriyetleri’nin (DNR ve LNR) bugünkü hali düşünüldüğünde biraz trajik elbette. Sadece Sovyet Ukraynası değil, bizatihi Sovyetler Birliği sanayisinin ana damarı olmuş, her yerinden kaliteli kömür fışkıran, metalürji ve sanayi merkezinde artık sosyalizm yok. Oysa örneğin Sovyetler’in şehircilik ve mühendislik dehasının ürünü olarak adeta orman içinde yarattığı 1960’lara kadar anılan ismiyle ‘Stalino’, yani Donetsk’i dolaşırken, sosyalizm nostaljisine kapılmamak elde değil. Dört yanda Sovyet liderlerinin anıtları, onların isimlerini taşıyan semtler, sokak ve cadde isimleri var. Lenin’in yahut KGB’nin öncülü Çeka’nın kurucusu Leh asıllı Bolşevik lider Felix Djerzinski’den kömür ve metalurji proleterlerine uzanan anıtlarla... Merkezdeki Krupskaya Kütüphanesi gurur kaynağı. İnsanlar Leninski, Varoşilovski, Kalininski, Budyanovski, Proletarski, Kievski, Kirovski, Petrovski diye sıralanan ilçelerde yaşıyorlar. Tarihi miraslarıyla gururlu görünüyorlar. Ortada tarihi miras ve semboller çok, ancak sosyalist sistem yok. Ukrayna’nın bağımsızlığı ve küresel kapitalizmle flörtü döneminde oligarkların eline düşmüş bir coğrafya burası. Hissiyatı ‘sosyal adalet’ fikri eşliğinde küçük girişimcilik belirliyor. SEMBOL ÇOK AMA... Yine de Batı destekli 2004 ‘renkli devrimine’ katılmamış, 2014’te Kiev’de parlamento darbesine evrilen ABD destekli Meydan’a karşı diklenmiş. Darbenin devirdiği Donbass’ın ‘evladı’ metalürji merkezi Yenekievalı Viktor Yanukoviç beklentileri boşa çıkartmış. Rinat Ahmetov gibi kömür ve metalürji oligarkının desteğini yitirmesi sonunun gelmesine kafi olan Yanukoviç değil Donbass ’ın seçimi. Meydan’ın karşısına Anti-Meydan ile dikilen emekçilerin desteklediği anti-faşist ve anti-emperyalist karakterde yurtsever küçük burjuva devrimi. ANTİ-MEYDAN Batılılar fazla yazıp çizmeyince bizim memlekette de fazla bilinmiyor. 2013 Kasım’ından başlayarak 2014 boyunca Kiev’de Meydan kurulduğunda, Donetsk ve Lugansk’ta Anti-Meydan gösterileri yaşanmıştı. O günleri yaşamışlar çoluk çocuk ahalinin orak-çekiçli bayrakları kapıp caddelere dökülmesini, Halk Konseyi’nin bağımsızlık deklarasyonu ilan etmesini ‘İkinci Ekim Devrimi gibiydi’ diyerek anmakta. Bugün dört sene sonra Kiev’de ‘Avrupalı demokrasi’ olacağım diye yola çıkanlar, çikolata kralı Petro Paraşenko’nun ırkçı neo-faşistlerle ittifak eşliğinde oligarkların yönetiminde. İkinci Dünya Savaşı’nda Nazilere eşlik etmiş Stepan Bandera ve Roman Şukheviç’in mirası yasallaşırken, Sovyet mirasının sembolleri yıkılıyor. Rusça konuşmak yasak. Yani Donbass’ın neredeyse yüzde 100’ünün konuştuğu dil... Banderistlerin Sağ Sektör, Azov Taburu gibi Nazilerin Wolfsangel sembolünü logosu kılmış Ukrayna parlamentosunda ırkların karışmasının yasaklanmasını talep edebilen neo-faşist çeteleri Ukrayna ordusunun yanı sıra Donetsk ve Lugansk sınırlarında kol gezmekte. AB ve Rusya’nın devreye girmesiyle yapılan ve Donetsk ile Lugansk’a özerklik sunan iki Minsk anlaşması da uygulanmıyor. Donbass’ın Anti-Meydan’ının doğurduğu küçük burjuva devrimi ise 11 Mayıs 2014’te Donetsk ve Lugansk’taki referandumlarda tesis edilen halk cumhuriyetleriyle ‘devletleşmiş’ durumda... Burası idari birim olarak oblast ‘vilayet’ ama Sovyet deneyimi kendi yerelliğini geliştirmiş. Donetsk ve Lugansk halk cumhuriyetleri ağır çatışmaların ardından parlamentolarını 2 Kasım 2014’teki seçimle oluşturmuş. Siyasi partiler yok, koalisyon var. Donetsk nüfusu bugün yaklaşık 700-800 bin. DNR’in nüfusu ise takriben 2.5 milyon civarında. DNR parlamentosunda (Halk Konseyi-Sovyeti) iki toplumsal hareket temsil ediliyor. DNR Başkanı Aleksandr Zakharçenko ile Halk Konseyi Başkanı Denis Puşilin’in Donetsk Cumhuriyeti ile Yuriy Sivokonenko’nun Özgür Donbes hareketi. Yaklaşık nüfusu 250 ile 300 bin arası olan savaş öncesi 450-500 bin nüfuslu Lugansk’ta ise Lugansk Ekonomik Birliği ve Lugansklılara Barış toplumsal hareketler. Sendikalar genişçe temsil ediliyor. Buna son dönemde halk milisleri ordulaşırken Oplot isimli hareket de eklenmiş. Ukrayna Komünist Partisi’nden kopma KP’liler de var. Genel Sekreterliğini 2014’te Bağımsızlık Bildirisi’ni de yazmış Boris Alekseyeviç Litvinov yapıyor. Sınıfsal karakter itibarıyla oligarklara karşı küçük burjuvazinin yönetimi. Zakharçenko gıda işindeymiş, Puşilin küçük mali sermaye, Novorossiya hareketinin lideri Gubarev bir reklam ajansının ortağı. KP-DNR MK üyesi ve Ulaştırma Sendikası lideri Anatoliy Khmelevoy da etkili bir isim. PRİZRAK İLE  MOTOROLA SPARTA Onlara göre bu direniş Meydan’daki emperyalist işbirlikçiler ve neo-faşistlere karşı. Sosyalizmin eksikliği anımsatılınca “Venezüela’da da yok. Suriye’de de yok. Ama onlar direniyorlar” diyorlar. Sağcısı solcusu Donbass’ta nasyonalistlere karşı birleşmiş. Bunu 1990-1991’de Moskova’da komünistler ile monarşistlerin ülkeyi çökerten Boris Yeltsin’e karşı birlik olmasıyla kıyaslıyorlar. Bu gelenek Halk Milisleri’nin komünist Prizrak (Hayalet) Taburu ile emperyal üniformalı Motorola Sparta taburunu buluşturuyor. Ünlü Vostov (Doğu) Taburu ile suikassta öldürülen Gigi’nin (Mikail Tolstıh) Somali taburları da var. Putin’in yeni sandık hamlesi Ukrayna’da 2014 arifesinde yüzde 13-14’lük oy oranı olan Komünist Partisi’nden (KPU) kopan Donetsk KP’sinin Genel Sekreteri Boris Alekseyeviç Litvinov. 7 Nisan 2014’te bağımsızlık deklarasyonunu kaleme alan isim. Bir süre DNR Halk Sovyeti başkanlığını yürütmüş. 63 yaşında. Orkestra solistliği de var, maden teknisyenliği de. Komsomoldan yetişme. 1991’de Moskova Üniversitesi İşletme’den mezun olmuş. 17 sene Irkutsk oblastındaki (vilayet) fabrikanın Ukrayna’daki temsilciliğini yürütmüş. 2014 öncesi bir fabrikada temsilcilik yapmış. Kendisiyle Donbass’taki durumu konuştuk.  Güncel siyasi durumu nasıl okuyorsunuz? Özellike Rusya lideri Putin’in Trump ile Helsinki zirvesinde Donbass’ta 2014’ten sonra ikinci referandum düzenlenmesi önerisini? Bunu söylemişse benim için şaşırtıcı olmaz. Ama nasıl bir referans yaptı? Putin büyük olasılıkla Trump’a “Minsk anlaşmaları artık geçerli değil, yeni düzenleme için, işi meşruiyet temelinde yapmak için Ukrayna ve Donbass halkına soralım” demiş olabilir.  2014 bağımsızlık ilanını Batı tanımadı. Yenisi neyi değiştirir? 2014’te geçici hükümette yer alan sekiz kişiden birisi bendim. O zamanki Ukrayna anayasasında bu konuda referandum hakkının saklı olduğuna dair madde vardı. Ama yolu yordamı düzenlenmiyordu. Halk Sovyeti’nde toplanıp bağımsızlık ilanını halk oyuna sunma kararı alınca hukuki formül bulduk. 11 Mayıs referandumu düzenlendi. Donetsk’te yüzde 80’i bulan katılım ve yüzde 90’ı bulan onay çıktı. BBC, DW, El Cezire ve 400 yabancı gözlemci izledi. Bu silah gücüyle değil özgür bir referandumdu. Batı meşru saymadı. Madem öyle onların da mutabık kalacakları referandum yapılabilir. Son tahlilde bunu yapacak Donbass ve Kiev. Böylece savaşın bitmesi sağlanabilir.  Niye ayrılık oldu? Ukrayna’daki olayların hedefi Donbass ’tı. Burası tarihi açıdan üretim ve ağır sanayi merkezi, emekçi kollektivizmi karakteri. Tabii ki Sovyetler sonrası çok sayıda işletme kapatıldı. Ama vasıflı işçi ve teknisyenler kaldılar. Onlarda ağır basan sosyal adalet duygusuydu. Sosyalizmi kastetmiyorum. Ama Kiev’deki nasyonalist, faşizan ideoloji, Donbass’takinin tam zıttıydı. Kaçınılmaz olarak karşı karşıya geldiler. İki sene önce Paraşenko savaşın temel hedefinin Donbass’taki sosyalist bilinci yok etmek olduğunu açıkça söylemişti. Savaşın başka amacı yoktu. Donbasslılar 2014’te devrilen Yanukoviç’i mi destekledi? Yanukoviç 1990’larda her yerde ortaya çıkan mafyatik adamların temsilcisiydi. Tabii ki politik kapasitesi vardı. Ama oligarkları zenginleştirmek için kullandı. 2010 sonrası yine başkan seçildiğinde Rusya-Avrupa ilişkilerini dengeli idare etmek, halkın refahı için imkanları vardı. Halk onu destekledi. Çünkü halk 2004’te Batı destekli kalkışmaya karşı durmuştu. 2014’te Meydan’daki kaosu sonlandırmak için elinde tüm yetkiler vardı. Kullanamadı, yapamadı. Çünkü malını mülkünü ve kendi çıkarını düşünüyordu. Donbass’ta şu an tesis edilen yönetimi nasıl anlamalı? Genel olarak küçük burjuva yönetimi ama yurtsever sol karakterde. Şöyle bir çelişki var. Kime sorsanız, hele de eski kuşaklara sosyalizm taraftarıdır. Ama her sıradan vatandaş kendi işini kurma güdüsüyle hareket eder. Bu ikilemden ötürü sosyalizmin doğru ve kollektif iktidar yönlendirmesini sağlayamıyoruz. Bunun için partiler gerekiyor. Şu anda bu yok. Parti olmayınca küçük burjuva eğilimler baskın çıkıyor. Moskova’nın rolü, beklentiniz? Rusya’nın halkın temel iradesini tanımasıdır. Ukrayna’nın da öyle. Halkın bir kısmının bugün DNR’in Rusya Federasyonu’nun parçası olmasını istemesi sebebi meseleyi başka güce havale etmek isteği. Yüzde 10-15’lik kesim de artık bıktık Ukrayna’ya dönülsün diyor. Ama bu saatten sonra mümkün değil. Kiev’in istediği çerçevede olmaz. Türkiye’ye nasıl bakıyorsunuz? Türkiye’yi yönetenler düne kadar Suriye’de Rusya ve Kürtlere karşıydı. İslamcıları destekliyorlardı. Sonra Türkiye pozisyon değiştirdi. Rusya ekonomik ve siyasi açıdan İran, Suriye ve Türkiye ile hareket etmeli. Ve komşu coğrafyalarda rejim değişiklikleri ajandaları var. Novorossiya fikri DNR ve LNR Temmuz 2017’de Malorossiya’nın (Küçük Rusya) kuruluşunu ilan etti. Ancak bu bir süreç, Malorossiya Rusya ile ilişkileri geliştirmeyi hedefliyor. Bölgede bir de Pavel Gubarev’in kurduğu Novorossiya (Yeni Rusya) hareketi var. Bu ‘Rusluk’ ötesi bir fikir. Doğu Slavları kadar Tatarlar, Kırımlılar ve Bulgarları kapsıyor. Novorossiya’yı arzulayan var, Donbass’ın yerel karakterini vurgulayan var, pragmatist yaklaşan var. Federal deneyimlerinin Ukrayna’ya esin kaynağı olacağını söyleyen de. Arzu, güçlü lider Donbass savaşlar ve sistem değişimleri coğrafyası. Yapıştırıcı unsur ‘güçlü liderlik’. O vakit akıllara Stalin de düşüyor, Putin de... Putin devlet gücünü temsil eden liderler silsilesinin devamı. Rusya ordusunun Suriye’deki macerasını da Moskova’nın Venezüela, Kuzey Kore gibi coğrafyalardaki diplomatik ve askeri duruşunu da yakından izliyorlar. Çoğunun algısı benzer. Putin Rusya ordusunu göndermiş olsaydı, Kiev’in işi hemen biterdi. Tıpkı Gürcistan’da 2008’deki gibi... Ama Putin’in ‘küresel bir savaş istemediği için müdahale etmediğini’ söylüyorlar. Donbass KP’si ise Putin’e ‘mesafeli’. Kırım’ın 2014 referandumuyla gelen Rusya’ya dönüşünü Batı’ya kabul ettirip yaptırımlardan kurtulursa daha az destek vereceği görüşündeler. 

Sayfalar