Barış Terkoğlu

basindan_tarih: 
12 Mar 2020

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

Asır ile yüzyıl aynı şey mi? Biliyorum, eşanlamlı kullanılıyor. Ancak asır bir niteliği; yüzyıl, adı üzerinde bir niceliği anlatıyor gibi. Tarihçi Eric Hobsbawn, 20. asrı 1914 ile başlatıyor ve 1990 ile sonlandırıyordu. “Kısa 20. yüzyıl” diyordu. Demek saatimizle ölçtüğümüz ile içeriğini doldurduğumuz zaman, farklı şeyler ifade ediyor. İdlib ateşkesini tutuklandıktan bir gün sonra öğrendim. Meşhur fotoğrafta bizim heyetin ayakta dizilmesinden önce Berat Albayrak’ın ve İbrahim Kalın’ın ellerini önde kavuşturmuş hali dikkatimi çekti. Benim de hep bu pozu vermemi istiyorlardı. Ben ise bileğime kelepçe takılacağı an hariç buna izin vermiyordum. İronik ama hem Albayrak’ın hem Kalın’ın duruşu tesadüf mü? Savaş, iradeyi teslim almaktır  “Uzun Şubat Harbi” diyebilir miyiz? Bu yıl 29 gün çeken şubatın başlangıcını geriye aldık, sonunu ise marta sarkıttık. “Uzun Şubat” kısmı böyle. Ya harp? Açık söylemesek de elbette Rusya ile savaştık. Yenildik mi? Bu, savaştan ne anladığımıza bağlı. Savaş, insan öldürmek değildir. Elbette harpte insan ölür, yaralanır, yıkım olur. Ancak bundan ibaret olsaydı, biz tarihimizde daha çok öldüğümüz, daha çok yıkıldığımız savaşları kazanmış sayılmazdık. Peki, öyleyse galibiyet nedir? Kuşkusuz, savaşı kazanmak “karşı tarafın iradesini teslim almak”tan başka bir şey değildir. Bir taraf “eller yukarı” ya da “eller aşağı” yapıyorsa; bu, karşının iradesine teslim olduğunun işaretidir. SETA’nın Şubat Doktrini Erdoğan, 29 Ocak 2020’de Afrika’dan gelirken “Rusya, Astana ve Soçi’ye sadık değil” diyerek ilk adımı attı. 31 Ocak’ta ise İdlib’de Rusya-Suriye operasyonlarına “seyirci kalmayacaklarını” ve askeri güç kullanabileceklerini söyledi. Böylece savaşın iki temel parçası, düşman ve güç ortaya çıkmış oldu. 1 Şubat’ta yeni politikanın sahipleri ya da akıl vericileri belirdi. Cumhurbaşkanlığı Güvenlik ve Politikalar Kurulu Üyesi Burhanettin Duran Sabah’ta daha da önemlisi SETA’nın yayın organı Kriter’de aynı vurguyu yapan iki makale yazdı. Rusya’nın ateşkesi ihlal ettiğini iddia ediyor, “Ankara ve Moskova’nın ayrışma içerisinde olduğunu” söylüyordu. “Ankara’nın sabrı taşıyor”, “yeni bir politika arayışı devre” diyerek meydan okuyan Duran, “askeri güç kullanımının seçenekler arasında” olduğunu anlatıyordu. Peki, bu kadar mı? Burhanettin Duran’ın Cumhurbaşkanlığı’ndaki görevini yanında SETA’nın beyinlerinden olduğu, iktidar içindeki Pelikan grubunun SETA’yla adının birlikte anıldığını söyleyip devam edelim. Duran, Rusya’ya karşı açılan cephede Türkiye’ye yeni bir eksen tarif ediyordu. Rusya ve Suriye’nin Avrupa demokrasilerini de tehdit ettiğini söyleyen Duran, ABD ve AB’nin Türkiye’nin yanında Rusya’ya karşı harekete geçme çağrısında bulunuyordu. En önemlisi, “Rusya’yı dengeleme yükünü sadece Ankara kaldıramaz, denge çöktüğünde Avrupa da ciddi zarar görür” diyordu. Demek Rusya ile müttefikten çok, onun tahteravallideki dengeleyicisiydik. Duran’dan sonra Pelikancılar-SETA’cılar aynı doktrini ete kemiğe büründürdü. Birkaç hafta önce ABD’nin Kasım Süleymani’yi vurmasına kadeh kaldırırken, bu kez Türkiye’yi Washington eksenine oturtacak açılımı savunuyorlardı. Şubat Doktrini’nin sonu Beklenen oldu. Türkiye, Suriye’de askeri varlığını hızla artırdı. Bu “uzun Şubat”ta ÖSO eliyle, TSK desteğiyle Erdoğan’ın gösterdiği SETA’cıların anlattığı işi yapmaya çalıştı: İdlib’de terör örgütleriyle savaşan Rusya-Suriye’yi durdurmak, ele geçirdiği topraklardan çekilmesini sağlamak. Uzun Şubat’ta ilan edilmemiş bir savaştaydık. Önde ÖSO, ardında Türk askeri harp ediyordu. Karşımızda tartışmasız Rusya vardı. Harbin sonunda kaç ÖSO’cu öldü, bilmiyoruz. Ama resmi açıklamaya göre süreç Türkiye’nin 59 şehit vermesine neden oldu. SETA’nın çizdiği politika bir fizik kuralına dayanıyordu. Momentum diyoruz. İki nesne birbiriyle çarpışıp ayrılıyor. İtme, çekme yaratıyor. Moskova ile çarpışan Türkiye, hesapta ABD-AB eksenine savrulacaktı. Öte yandan Rusya’yı tehdit sayan ABD-AB de bizimle İdlib’de buluşacaktı.  Üstelik bu eski bir Osmanlı politikasıydı. Biz Florance Nightingale adındaki hemşirenin adını taşıyan bir hastanemiz olmasını, 19. yüzyılda Rusya’ya karşı Avrupa’yı kendimize müttefik edebildiğimiz savaşa borçluyduk. Ama bu kez olmadı. Ne kimse İdlib’e asker gönderdi, ne hava savunma sistemleri geldi, ne de Rusya’ya karşı somut adım atıldı. Bu öyle garip bir politikaydı ki, öğrendiğime göre sudan bir bahaneyle Sputnik Türkiye’yi basanlar, Rusya’nın resmi temsilcisi olan yayını fiilen kapatacak adımı atmaya bile çalıştı. O da olmadı. SETA’nın politikası ameliyat masasında kaldı.  Saray’ın kara kedisi İyi ki ateşkes oldu. İyi ki daha çok halk çocuğunu ölüme yollayacak politika sürdürülemedi. İyi ki cihatçıların yanına itilen Türkiye, İdlib’deki örgütlere cephe olmak durumunda kaldı. İyi ki Devlet Bahçeli silahını alıp “ayı avına” gitmek zorunda kalmadı. Savaş olmamasına sevinilir. Şubat Harbi’nin bitmesinin uzun vadede kazananı İdlib’de olmamıza ikna olmayan Türk halkıdır. Peki, teslim olan? SETA’nın siyasi patronu Berat Albayrak’ın ve SETA’nın yaratıcılarından İbrahim Kalın’ın “ellerim bomboş” pozundan söz etmiş miydim? Tutuklandıktan sonra ilk kez cumartesi gazetelere kavuştum. Hemen merakla savaş borusu çalan Burhanettin Duran şimdi ne yazmış diye baktım. “Ankara ve Moskova arasında ‘kopuş’ bekleyenlere bu fırsat verilmedi” diyordu. Önceki yazdıklarını unutmuş gibiydi. Aklının nerede kaldığını ve “krizin yeniden gelme ihtimaline karşı Batı beklentileriyle müzakere devam etmeli” ifadeleri özetliyordu. Uzun Şubat Harbi’nde kaybettiğimiz halk çocuklarını yüreğimize gömdük. Anıları acılarımızı artırdığı kadar farkındalığımızı da artırsın. Böylece Rusya ile aramızı bozan “kara kedi”nin yavrularının Saray’ın koltuklarında oturduğunu görelim.
basindan_tarih: 
18 Eki 2019

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

“Bu teröristlerle bize arabuluculuk yapmaya çalışan bazı liderler var. Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihinde bir devlet olarak teröristlerle aynı masaya oturmak yoktur.” Cumhurbaşkanı Erdoğan, dün AKP grup toplantısında söyleyince kafamı kaldırdım. Acaba yanlış mı hatırlıyordum? Çok değil, 4 yıl öncesine kadar, hepimiz PKK ile yürütülen “çözüm süreci”ni konuşuyorduk. İmralı’dan Kandil’e, Oslo’dan Brüksel’e uzanan; bakanların, istihbarat ve güvenlik bürokrasisinin ve tabii HDP milletvekillerinin içinde olduğu bir dizi görüşmeydi. Erdoğan, süreç nedeniyle çok eleştirildi. “PKK ile görüşüyor” diye suçlanınca, “Hükümet olarak biz yapmadık, ama devlet olarak bu görüşmeleri yaptığımızı ben parlamentoda dile getirdim” diye yanıt vermişti. Yetmedi, “MİT Müsteşarımızı İmralı’ya gönderen benim, Oslo’ya gönderen benim” diyerek sorumluluğu da üstlendi. Yani, Erdoğan’a göre kendisinin emriyle, PKK ile hükümet değil ama devlet görüşüyordu. SDG nerede, nasıl kuruldu? Erdoğan sebep oldu, açıp baktım. Abdullah Öcalan ile İmralı’da yapılan görüşmeler tutanağa dökülmüştü. Hem Türkiye’de hem Avrupa’da yayınevleri tarafından basılmıştı. Okurken kafamda bir soru vardı: Türk ordusunun bütün dünyayı karşısına alarak savaştığı örgüt nerede, nasıl kuruldu? Malum, bugün Türkiye’nin operasyon yaptığı örgütün “son adı” Suriye Demokratik Güçleri (SDG) idi. Resmi tarihe göre Ekim 2015’te kurulmuştu. Merkezinde 2003 yılında PKK’nin Suriye uzantısı olarak ortaya çıkan ve Öcalan’ı lider olarak kabul eden PYD (Demokratik Birlik Partisi) ile 2011 yılında kurulan askeri ayağı yani YPG (Halk Savunma Birlikleri) vardı. SDG denilen oluşum aslında bir matruşkaydı. Zira 5 üyesinden en az 4’ü PYD-YPG’liydi. SDG, PKK’ye görünmezlik kazandıran bir çarşaftı. Suriye savaşında “ana tehlike”, Esad yönetiminden IŞİD’e kayınca PYDYPG’den kendi bölgelerini savunmaktan daha fazlasını yapması istenmişti. Suriye’nin kuzeyi boyunca ABD destekli her operasyona katılan örgüt, kimi Arap ya da Süryani grupları da kendisine katarak SDG olmuştu. Böylece görüntüde “PKK olmaktan” çıkmıştı. ABD de bunu bildiği halde “PKK ile değil SDG ile ittifak yapıyoruz” iddiasına sığındı. Gelelim sorumuza... Amerikan Özel Kuvvetler Komutanı Orgeneral Raymond Thomas, YPG’ye “Markanızı değiştirmeniz gerekiyor” dediklerini, SDG adının böyle çıktığını söylemişti. 2015 yılına uzanan bu hikâye “yanlıştır” demiyorum. Ama çok eksik. Çünkü SDG’nin kuruluş kararının nerede ve ne zaman alındığını pek de açıklamıyor. Uzatmadan yanıt vereyim, SDG’nin kuruluş kararı, Türkiye’de hem de bizzat devlet görevlilerinin de olduğu toplantılarda alındı. SDG İmralı’da devletin önünde kuruldu Öcalan’ın hem HDP’ye hem Kandil’e hem de Suriye’deki PYD’ye talimat vermesine izin verilen görüşmelerde SDG’nin kuruluş fikrinin ve nihayetinde talimatının bizzat Öcalan’dan çıktığı görülüyor. Hem de istihbarat ve güvenlik bürokrasisinin önünde. Notlarda talimatları alan HDP’li vekillerin “yerlerine” ulaştığı da açıkça görülüyor. Tarih 23 Şubat 2013, Öcalan talimat veriyor: “Suriye’de Kürtler iki tarafla da görüşsünler, kim haklarını verirse onunla çalışsınlar. Suriye Demokratik Kurtuluş Cephesi olsun. Kürt, Arap, Türk, Türkmen hepsi...” 3 Nisan 2013, Öcalan anlatıyor: “Haseke içinde bir öz savunma oluşmalı. Sadece Kürtlerin değil, oradaki Araplar ve Süryaniler dahil herkesin savunması yapılmalı, Sonra Afrin’e doğru ilerleme olabilir. Zaten önümüzdeki günlerde Suriye’deki duruma dair heyetle konuşacağız, bazı kararlar alacağız herhalde. Yeni oluşacak Suriye’de bizimkiler başat rol oynayacaklar. Orada özerk bölgeler olur. Kürtler, Aleviler, hatta Araplar için de özerk bölgeler olacak gibi. İsviçre’deki gibi özerk bölgeler.” 21 Temmuz 2013, Öcalan bir küçük farkla ismini bile veriyor: “Suriye Demokratik Birliği adı altında (Kürt Yüksek Konseyi’nden ayrı olarak) Araplar ve diğerlerinin de içinde olduğu birlik kurarlar. Rakka ve Halep’in kuzeyinden başlayarak kuzeye doğru bir birliği oluştururlar.” 17 Ağustos 2013, Öcalan “heyet” dediği devlet yetkilileriyle de “Suriye Demokrasi Birliği”nin özerklik projesini konuştuğunu anlatıyor: “Biz de Suriye için ortak proje açısından heyetle çalışıyoruz. Kapı da insani yardım için açık olacak. Olmazsa teslim olmak yok, sayı elli bine çıkar (militan sayısını kastediyor-BT), her köyün savunmasını yapar, savaşırlar. El Kaide falan vahşidir, çoluk çocuk, kadın dinlemez. Üçüncü yolun temsilcisi olarak Suriye Demokratik Birliği’ni oluştururlar, ÖSO’yla da görüşürler, Cenevre Konferansı’na da giderler. Biz de heyetle görüşürüz. Demokratik Suriye çözümüne böyle gidilir.” Aynı görüşmede Öcalan, “yetkili” dediği bürokratın önünde, özerklik konusunda PYD’nin bile tereddütlerini ortadan kaldıracak bir konuşma yapıyor: “Temel stratejik ittifak Türkiye iledir. Bunu Türkiye’ye öneriyoruz. Sayın yetkili de bilsin, artık onlar karar verirler. Barzani’ninkinden daha ilkeli bir ilişki olabilir. Zaten 900 kilometrelik sınır var; ekonomik, sosyal ilişkiler çok iyi gelişir. 900 kilometrelik sınır dostluk sınırı olur. Salih Müslim’e selam söyleyin, o da toyluk yapmasın. Bayrağı indirdik, özerklik niyetimiz yok falan demesine ne gerek var? Ya bayrağı asmayacaksın ya da böyle yapmayacaksın! Özerkliği niye istemesin? İsteyecek tabii.” 15 Eylül 2013’te Selahattin Demirtaş, Öcalan’a “Kürt ismini kullanmasınlar mı diyorsunuz” diye sorunca Öcalan, net olarak anlatıyor: “Evet, Suriye birliğini savunsunlar, sadece Kürtler adına hareket etmesinler.” 9 Kasım 2013’te Öcalan, PYD’den gelen mektubu okuyor ve yanıt veriyor: “Bundan sonra Kürt Yüksek Konseyi ya Suriye Demokratik Konseyi ya da Demokratik Devrim Konseyi olabilir. Sayı otuz ya da kırka (30-40 bin kişilik militanları kastediyor-BT) çıkabilir. Sadece Kürtler olmamalı. Süryaniler, Araplar, Ermeniler, Türkmenler vb. alsınlar.” 15 Ağustos 2014’te Suriye’de yapılması gerekenleri anlatan Öcalan’a, HDP’li Sırrı Süreyya Önder “Suriye konusunda nihai kararı siz mi vereceksiniz” diye sorunca, Öcalan, Suriye’de Kürt siyaseti politikalarını belirleyenleri tanımlıyor: “Evet, doğrudur. Nihai kararı burada devletle biz vereceğiz.” Uzatmayayım... Tutanaklar, Türk ordusunun bugün savaştığı SDG’nin, ABD’nin “Biz tavsiye ettik” dediği tarihten çok önce İmralı’daki müzakerelerden çıktığını net olarak gösteriyor. Kürt kökenli örgütün Arap, Türkmen ve Süryanileri çeşni yaptığı, Kuzey Suriye’yi kaplayacak özerk yapılanma fikri, adıyla Öcalan tarafından tanımlanıyor. Devletin hapishanesinde, devletin görevlilerinin önünde, devletin izin vermesi sayesinde... Laboratuvardan çıkan Frankenstein’ın kendisini yaratanlarla kavgası gibi... Dün Suriye’nin kaderini birlikte planladıklarımızla bugün verdiğimiz kavgayı neden kimseye anlatamadığımızı anladınız mı?
basindan_tarih: 
27 Haz 2019

basindan_yazar:

sevdik_sevmedik:

  Biliyorum, herkes seçimi konuşuyor. Yine de hatırlatayım. Bugün önemli bir dava var. İstanbul 30. Ağır Ceza Mahkemesi’nde, tarihe “Gezi Direnişi” olarak geçen halk hareketi yargılanacak. Hani “Elde çekiç olunca her şey çivi görünür” derler ya. 657 sayfalık iddianamenin en tuhaf yanı Gezi’yi FETÖ ile yan yana anması. Son dönemde beğenmediği her şeyi FETÖ’ye bağlayarak kendi günahlarından arınmaya çalışan, aslında bu şekilde FETÖ’yü de meşrulaştıran kafa bu davada da kendisini gösteriyor. Oysa durum tam tersi. Madem toptancılık yapıyoruz. Öyleyse şunu söyleyebilirim: Gezi Direnişi’ne karşı çıkan FETÖ destekçisidir. Çok da anlaşılır nedenlerim var. Bir: Gezi “17-25 Aralık” diye putlaştırılan milattan aylar önce oldu. Yani AKP’nin “Ne istedinizse verdik” dediği dönemde. AKP ve FETÖ o gün etle tırnak gibiydi. İki, Gezi’ye saldırının mimarları İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu, İstanbul Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın, örgüte yardımdan hüküm giydi. Topçu Kışlası projesinin mimarlarından İstanbul Belediye Başkanı Kadir Topbaş, bizzat partisi tarafından FETÖ bağlantıları da gerekçe gösterilerek istifa ettirildi. Üç; Gezi Direnişi’ne saldıran polisler FETÖ’cüydü. Çadırların yakılması talimatını veren Ramazan Emekli, saldırı emri veren Yunus Dolar, orantısız güç kullanımı sorumlusu Mithat Aynacı... Gezi’ye vuranların tamamı FETÖ bağlantılı çıktı. Öyle ki 15 Temmuz gecesi Mithat Aynacı asker kıyafetiyle bir tankın içinde yakalandı. Ne yazık ki o günlerde Erdoğan, “Polisimiz demokrasi testinden başarıyla geçmiştir, adeta bir kahramanlık destanı yazmıştır” demişti. Dört, Gezi’ye karşı ilk soruşturmayı FETÖ’cü savcı Muammer Akkaş başlattı. Akkaş, Gezi sembollerinden Çarşı Grubu’na da operasyon yapan savcıydı. İlk Gezi iddianamesini hazırlayan Savcı Adnan Çimen ile davaya bakan Hâkim Muzaffer İren de FETÖ bağlantılı çıktı. Soruşturmayı başlatan Nazmi Ardıç ve Mehmet Yeşilkaya gibi polisler FETÖ’den tutuklandı. Beş: Gezi’ye karşı bugünkü iddianamedeki delillerin neredeyse tamamı FETÖ’cü polisler tarafından toplandı. Telefon dinleme kararları FETÖ’cü yargı üyeleri tarafından alındı. Nasıl oluyorsa bugünkü yargı, “kaldıkları yerden” devam etti. Bu durum iddianamede “yeniden kıymetlendirilme” ifadesiyle gerekçelendirildi. Altı: iddianamede sanıklar aleyhine tanık yapılan polisler Ercan Orhan Aydın ve Hasan Gül’ün FETÖ operasyonlarıyla tasfiye edilmesi dikkat çekiyor. Kısacası devlet kurumları, FETÖ ile suçlanan polisleri konu Gezi olunca muteber sayıyor. Yedi: o dönem FETÖ’nün medyasının yandaşlarla pozisyonu aynıydı. Çevre taleplerini anlar göründükten sonra, eylemcileri hedef aldı. Zaman gazetesi 3 Haziran 2013 tarihinde “Çevre duyarlılığı yakıp yıkmaya dönüştü” başlıklı manşetinde, “Olaylar provokatif bir hale geldi” dedi. 7 Haziran 2013 tarihinde ise Erdoğan’ın “Demokratik taleplere canımız feda” sözlerini manşetine taşıyarak safını seçti. Sekiz: eylemcilere karşı provokatif yalanların birçoğu FETÖ imalatıydı. “Camide içki içtiler” palavrasını Cihan Haber Ajansı üretti. Erdoğan’ın “benim başörtülü bacılarıma saldırdılar” dediği “Kabataş yalanı”nı da büyüten Zaman gazetesiydi. Dokuz: FETÖ lideri Fethullah Gülen dahil Fethullahçılar açıkça Gezi’yi hedef aldı. Gülen, 6 Haziran 2013 tarihli açıklamasında “Kimler o çocuklar? Kimin çocukları o sokaklarda mantıksızca hareket edenler? Hak davası değil o! Hak davası olsa, bir yerde toplanırlar, duygularını dile getirirler, ifade ederler orada, efendice, insanca, eğitim görmüş insanca, ayrılır giderler” dedi. Eski AKP milletvekili Hakan Şükür gibi vitrindeki isimler Gezi’yi hedef aldı. Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı da “Bu tür protestoların istismara açık olmaları sebebiyle Hizmet, kendisine gönül vermiş olanların bu tür protestolara katılmalarını teşvik etmez” ifadelerini kullandı. On; Gezi Direnişi’nde polis şiddetine karşı atılan slogan “Fethullah’ın p.çleri yıldıramaz bizleri” idi. Buna karşın AKP’nin FETÖ’ye desteği tamdı. Olayların devam ettiği sırada Erdoğan, 11. Türkçe Olimpiyatları’na katıldı. FETÖ’yü överek “Gerçek Türkiye manzarası işte budur” dedi. Nitekim yandaş medyada da FETÖ medyasında da “ortaklık” vurgusu vardı. Buna karşın FETÖ’nün hedefindeki Ergenekon-Balyoz kumpasları mağdurlarının da olduğu kişi ve kurumlar Gezi’ye açık destek verdi. Uzatmayayım... Gezi’de sokağa çıkan milyonlarca insan zaten FETÖ karşıtıydı. FETÖ ise polisiyle, yargısıyla, medyasıyla kendisini Gezi’nin karşısında konumlandırdı. Peki, bu dava ne işe yarıyor? Türkiye’nin FETÖ ile mücadelesini sulandırmaya. FETÖ’nün “Bakın Türkiye her muhalifi FETÖ’cü diye tutukluyor” propagandası yapmasına. Daha da kritiği FETÖ’cülerin topladığı delillerin “yeniden kıymetlendirme” adıyla itibarlı hâle dönüştürülmesine. Sahi yarın bir savcı “17-25 Aralık delillerini yeniden kıymetlendirdim” diye ortaya çıkarsa ne olacak? Hani milat 17-25 Aralık’tı, öncesindeki Gezi Direnişi neden FETÖ’cü yaftasıyla soruşturuluyor? Madem başladık, 17-25 Aralık’tan önce şu polisleri, savcıları, valileri devlete dolduranlarla da devam edilecek mi? Gezi’ye acımasızca saldıran Fethullahçılara rağmen Gezi’ye FETÖ bağlantısı uyduran kafa, yarın 15 Temmuz’da darbeye karşı sokağa çıkan vatandaşları darbecilikle suçlarsa ne yapacağız? Her türlü hakaretin edildiği bir seçimin ilan edildiği gün “aklı başında bir direniş” yargı önüne çıkıyor. Gezi’nin ne istediğini ilk günden beri biliyoruz da keşke onu yargılayanların da asıl niyetini öğrensek!